Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Rusya ve Çin'in arenaya geri dönmesinin sebepleri arasında Obama yönetiminin Irak'taki terör tehdidini sona erdirmeyi başaramaması ve İran ile nükleer anlaşma imzalama peşinde koşması da yer alıyor.

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)

Velid Fares
Ukrayna'da savaşın başlamasından bu yana dünya hızla değişiyor. Beraberinde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyaya egemen olan uluslararası ilişkiler de değişime uğruyor. Müttefiklerin 1945'te Mihver Devletler’e karşı zaferiyle ortaya çıkan uluslararası sistem, Birleşmiş Milletler'i ve çok geçmeden “Soğuk Savaş” adındaki olgudan onlarca yıl zarar gören yeni bir uluslararası hukuku üretti. Ancak Soğuk Savaş kapsamında çeşitli kıtalarda yaşanan yüzleşmeler, başta Güvenlik Konseyi olmak üzere BM kurumlarını aksatmamıştı. Aksine Konsey, büyük uluslararası krizlerde bir nevi hakeme dönüşmüştü.
Bu uzun dönem boyunca dünya üçe bölündü: Özgür dünya, yani Batı ve müttefikleri, Sovyetler Birliği liderliğindeki komünist blok, Bağlantısızlar (Non Aligned) bloğu tarafından yönetilen “üçüncü dünya.” Bağlantısızlar, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ancak uluslararası eksenlerden birine dahil olmamayı tercih eden ülkeler bloğuydu. Bununla birlikte bu "üçüncü blok" hepsinde olmasa da çoğu konuda genel olarak Batı'ya karşı oy kullandı. Bağlantısızlar bloğundaki bazı ülkelerin, Camp David Anlaşması’ndan sonra Mısır gibi Sovyetler Birliği ile ittifaktan ABD ile ortaklığa veya Haile Mariam'ın komünist darbesinden sonra Etiyopya gibi İmparator Haile Selassie yönetiminde kurduğu Washington ile ittifaktan Moskova ile ittifaka geçiş yaptıklarını belirtmekte fayda var.
Bağlantısızlar bloğu heterojen rejimleri ve hükümetleri içeriyordu ve Güney Afrika veya Filistin ve diğer davaları desteklemek gibi geniş hatlara dayalı uluslararası politikalar izliyordu.

Soğuk Savaş’tan sonra bloklar
Sovyetler Birliği'nin 1991 yazında resmi olarak çökmesinin ardından uluslararası denklemler değişti. ABD rakipsiz olarak zirveye yerleşti ve tek uluslararası kutup oldu. ABD'nin Kuveyt savaşından Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Libya'ya kadar 30 yıl boyunca dünyada yürüttüğü büyük askeri operasyonlar, Washington ve onunla birlikte "NATO" askeri gücünün uluslararası ölçekte hareket edebilen ve güvenlik seçeneklerini dayatan tek güç haline geldiğini gösterdi.
Amerikan stratejik sunumu küresel yeniden düzenlemeyi etkiledi. ABD liderliğindeki uluslararası topluma, Washington'ın "haydut" (Rogue States) devletler olarak nitelendirdiği Kuzey Kore, Küba, Venezuela, İran ve 2001 yılına kadar Taliban rejimi gibi bazı ülkeler dışında kimse karşı çıkmıyordu.
Diğer ülkelere gelince; onlar yakın müttefik, görünürde müttefik, ortak, koordinatör, bağımsız ve eleştirmen şeklinde farklılaştılar. Fakat çoğu ülke Washington'ın iradesine aynı ölçüde meydan okumadı. Ancak Rusya ve Çin gibi büyük ülkeler, özellikle de ABD'nin Irak'tan çekilmesinden ve sözde "Arap Baharı"nın patlak vermesinden bu yana yavaş yavaş yarış arenasına dönmeye ve ABD'ye meydan okumaya başladılar.
Barack Obama yönetiminin 2011'de Irak'taki terör tehdidine son verememesi, Libya'daki askeri harekâtı ve mali boyutlu bir nükleer anlaşma imzalamak için İran'ın arkasından koşması, arenaya geri dönüşün nedenleri arasında yer alıyor. Çin ve Rusya, Batı’nın tereddütlü ve zayıf iradeli olduğunu, mali baskılardan etkilendiğini varsaydılar. Ardından Rusya devreye girdi ve 2014'te Kırım'ı işgal etti. Çin, Tayvan'ı ilhak etmekten vazgeçmeyeceğini açıkladı. Kuzey Kore balistik füze denemeleri yapmaya başladı. İran, Ortadoğu'da Yemen'den Irak'a savaşları ateşledi. Donald Trump’ın yönetime gelmesinden önce dünya yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine gelmişti. Trump, ABD'nin muhalifleriyle yeni istikrar denklemleri kurmaya çalıştı. Rusya ve Çin ile güç, Pyongyang ile de psikolojik sinematik etkileşim destekli bir diyalogun kapısını açtı. İran’ı yaptırımlarla kuşattı.
Trump'ın 2020'de başkanlığı kaybetmesiyle birlikte Obama'nın politikası Joe Biden'ın başkanlığı aracılığıyla Beyaz Saray'a geri döndü. Ancak Rusya ve Çin ile gerilim yükselmeye başlamış ve çatışma kaçınılmaz hale gelmişti. Rusya, Washington'ın NATO'yu özellikle Ukrayna üzerinden sınırlarının daha da yakınına doğru iteceğini hissetti. Çin, ABD ve Avustralya'nın Pasifik bölgesindeki yeniden konumlandırma girişimlerini yakından gözlemliyordu. NATO’nun Afganistan'dan kaotik bir şekilde çekilmesi, Rus-Çin eksenini Washington'ın artık geçmişte olduğu gibi dış savaşlara katlanamayacağına ikna etti. Buna dayanarak Rus kuvvetleri Ukrayna'yı başkentin eteklerine kadar işgal etti ve Azak kıyılarının kontrolünü ele geçirdi. Ancak uluslararası eksenler de değişti.

Yeni bloklar
Batı bloğu, Ukrayna savaşının patlak vermesinin ardından Genel Kurul'a Rus işgalini kınayan bir karar taslağı sundu ve Washington'ı destekleyen sayısal bir çoğunluk elde etti. Ancak Genel Kurul'da çok sayıda ülkenin farklı yönelimlerini yansıtan karmaşık oluşumlar da ortaya çıktı. “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınamak" için yapılan ilk oylamada çoğunluk Atlantik projesini destekledi. Çin, Belarus, Küba, Venezuela, İran ve diğerleri gibi sınırlı sayıda Rus müttefiki ise tasarıya karşı oy kullandı. Yeni olan gelişme ise azımsanmayacak sayıda ülkenin “çekimser oy” kullanmasıydı. Bunların arasında Brezilya, Hindistan, Pakistan ve bazı Arap ülkeleri gibi ABD'nin dostları da vardı. Bu da bir kez daha 3 blok ortaya çıkardı; NATO, Rusya ve çekimserler.
Çekimserlerin ayırt edici özelliği, askeri işgalleri kınamaları. Ancak Rusya'ya yönelik yaptırımlara katılmaya karşılar. Yaptırımları reddetmelerinin nedeni, ABD'den yana olmamaları değil, ulusal çıkarlarının bunu gerektirmesidir. Çekimser oy kullanan ülkelerin bazıları da “saldırıyı kınama oylamasının” münferit bir olgu olduğunu ve sona erebileceğini düşündüler. Ancak savaş devam etti, yaptırımlar arttı, Güvenlik Konseyi felç oldu, farklı bölgelerdeki hesaplar değişti ve daha karmaşık hale geldi. Sonra bir başka oylama, bu üçlü bloklaşmayı daha da pekiştirdi. 

İnsan hakları oylaması
Ukrayna içinde “katliamlar ve savaş suçları” olarak tanımlanan çeşitli olaylarda hayatını kaybeden kurbanlarla birlikte Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmaya yönelik bir karar taslağı sundu. Taslak 93 ülke tarafından onaylandı ve çoğunluk oyuyla kabul edildi. Ancak en önemli gelişme 24 ülkenin taslağın aleyhine oy kullanmasıydı. Daha da önemlisi ise 58 ülkenin çekimser kalmasıydı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre bu, Rusya'nın üyeliğinin dondurulmasını reddeden ülke sayısının 82 ve onaylayanlar ile aralarındaki farkın sadece 11 olduğu anlamına geliyor. Ancak oylamada çekimser oy kullanan ülkeler, nüfuslarının büyüklüğü ile dikkat çekiyorlar. Bu ülkelerin arasında Hindistan, Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Meksika, Brezilya, Nijerya, Mısır gibi ülkeler var ve bu da yüz milyonlarca insandan oluşan bir demografik kitle demek. Demografik büyüklük üçüncü bloğa, çoğu Washington'ın ortağı olan bu hükümetlerin pozisyonlarını analiz etmeye gözlemcileri zorlayan büyük bir insani boyut kazandırıyor.
Rusya ile Batı arasındaki çatışmada bu ülkeleri orta bir pozisyon almaya sevk eden şey nedir? Bazıları, Biden yönetiminin Ukrayna içinde Rusya ile doğrudan çatışmaya girmeme konusundaki kararlı tutumunun, "tarafsız bloğun" ABD'nin kendisinden daha fazla çatışmaya müdahil olmaması ve ekonomik hesapları göz önünde bulundurması için yeterli bir mesaj olduğuna inanıyorlar.

Arap dünyası
Genel Kurul'daki oylamada Arap dünyasının pozisyonunu değerlendirecek olursak; Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Katar, Irak, Sudan ve diğerleri dahil olmak üzere Arap ülkelerinin ezici çoğunluğunun çekimser kaldığını gözlemliyoruz. Cezayir ve Suriye, Rusya lehine oy kullanırken, Libya ve Komorlar Rusya’nın izolasyonu lehine oy kullandı. Lübnan ise oylama oturumuna dahi katılmadı ve BM Genel Kurulu’nda oy vermeyi bıraktı. Washington ve Brüksel'de bu sonucun verdiği mesajlar ve anlamları hakkında birçok soru işareti var. Dikkat çeken ilk nokta, Rusya’nın izolasyonu için oy kullanmaktan kaçınan tüm Arap ülkelerinin askeri, güvenlik ve siyasi açıdan Washington'ın ortağı veya müttefiki olmalarıdır. O halde bu durum nasıl açıklanabilir? Cevap nükleer anlaşmayla bağlantılı olabilir. Arapların çoğu anlaşmayı güvenlikleri için bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla çekimser tutumları ABD yönetimine sanki şu mesajı veriyor; Araplar ve Washington arasındaki ittifak varlığını koruyor ve halen güçlü. Ancak ABD yönetiminin Tahran'a milyarlarca dolar aktaracağı ve Devrim Muhafızlarını terör listesinden çıkaracağı bir zamanda Rusya ile karşı karşıya gelmek, bölge ve Arap koalisyonunun ulusal güvenliğini riske atacaktır. Kısacası Arap ülkeleri sanki şöyle bir denklem kurmuş bulunuyorlar:
"Washington bizimle olduğu ölçüde biz de Washington'ın yanındayız. Rusya karşısında onun yanında yer alırız. İran karşısında bizimle birlikte durursa, ABD-Arap ortaklığı ne olursa olsun devam edecektir. Tıpkı 2003 yılında ABD-Fransız-Alman Atlantik ortaklığının, Irak'ın işgali konusundaki ihtilafa rağmen o dönemden bu yana devam etmesi gibi.”

Üçüncü blok
Batı yaptırımlarını uygulamaktan kaçınan ancak Rusya'yı da doğrudan desteklemeyen ülkeler Atlantik ile Rusya arasında üçüncü bir blok oluşturuyorlar. Güvenlik Konseyi'nin "vetolarla” felce uğramasından sonra uluslararası hakemlik görevini yerine getirmeye çalışan bir grup gibi, Ukrayna'daki iki karşıt bloğa baskı yaparak, onlara savaşı durdurma ve diplomatik yollara başvurma çağrıları yapıyorlar. Yeni denklemle ilgili soru işareti ise şu; küresel olarak bu durum daha ne kadar devam edecek? Zira, ne NATO Rusya ile doğrudan bir savaşa girmeyi, ne de Rusya ya da Çin bu aşamada, kimsenin sağ çıkamayacağı bir küresel nükleer savaşı çıkarma riskini göze almayacak.
Şu an hiç kimse bu soruya cevap veremiyor. Ancak küresel sistem bu kadar büyük bir krize uzun süre tahammül edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
TT

Eski Güney Kore Devlet Başkanı, sıkıyönetim ilan ettiği gerekçesiyle ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı

Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)
Eski Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol (Reuters)

Güney Kore’nin eski Devlet Başkanı Yoon Suk Yeol, 2024’ün sonlarında kısa süreli sıkıyönetim ilan etmesi nedeniyle bugün ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı.

Seul Merkez Bölge Mahkemesi yargıcı Ji Gwi-yeon, karar duruşmasında “İsyan suçundan Yoon’u ömür boyu hapis cezasına mahkûm ediyoruz” ifadesini kullandı.

Böylece eski muhafazakâr lider, savcılığın talep ettiği idam cezasından kurtulmuş oldu.

Yoon Suk Yeol, 3 Aralık 2024 akşamı yaptığı sürpriz konuşmada sıkıyönetim ilan etmiş ve orduya Ulusal Meclis’e girme talimatı vermişti. Ancak askerler tarafından kuşatılan binaya yeterli sayıda milletvekili girmeyi başarmış, yapılan oylamada bu güç kullanımına karşı karar alınmış ve dönemin devlet başkanı geri adım atmak zorunda kalmıştı.

Sivil yönetim fiilen yalnızca altı saatliğine askıya alınsa da, söz konusu girişim ülkede derin ve uzun süreli bir siyasi krize yol açmıştı.

Gözaltında yargılanan Yoon, bu eylemleri nedeniyle nisan ayında görevden alınmıştı.

Mahkemenin, eski Savunma Bakanı Kim Yong-hyun’u da mahkûm etmesinin ardından, Yoon ile birlikte yargılanan diğer sanıklar hakkında da kısa süre içinde karar vermesi bekleniyor.


İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
TT

İran-ABD müzakereleri: Ortadoğu’yu değiştirme planı ne olacak?

Fotoğraf: Axel Rangel Garcia
Fotoğraf: Axel Rangel Garcia

Elie Kuseyfi

Salı günü Cenevre'de Rusya-Ukrayna ve ABD-İran müzakerelerinin eş zamanlı olarak yapılması sadece bir tesadüf müydü? Yoksa bu, her iki müzakereye de katılan, Moskova ve Kiev arasında arabuluculuk yapan ve Umman arabuluculuğuyla İran ile müzakere eden ABD'nin kasıtlı bir hamlesi miydi? Bu eş zamanlılığın nedeni, Cenevre'deki her iki müzakereye de katılan Steve Witkoff ve Jared Kushner'in orada bulunması olabilir. İki müzakere oturumunun aynı şehirde yapılması, onları başka bir yere gitmekten kurtardı ve bu da bilhassa Başkan Donald Trump'ın her iki sorunu, özellikle de Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmekte acele etmesi nedeniyle görevlerini hızlandırmaya katkıda bulunabilir. Nitekim Trump, Kiev'i hızla bir anlaşmaya varmaya teşvik ediyor ve bu durum Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy'yi kızdırdı, Trump'ın kendisine uyguladığı baskının hiçbir gerekçesi olmadığını belirtti.

İki konu arasında ortak bir bağlantı arayışı, bizi perşembe günü Umman Denizi ve Hint Okyanusu'nda iki ülke arasında yapılacak ortak tatbikatlarla yeni bir seviyeye ulaşacak olan Rus-İran askeri iş birliğine götürüyor. Ancak en önemli konu, Tahran'ın Ukrayna şehirlerini bombalamak için Moskova'ya insansız hava araçları tedarik etmesi olmaya devam ediyor. Fakat bu neden, İran'ın nükleer dosya dışında herhangi bir konuyu görüşmeye hazır görünmemesi nedeniyle biraz olasılık dışı görünüyor. Her ne olursa olsun, bu iki müzakere turunun aynı şehirde eş zamanlı olarak yapılması, bizi bugün dünyadaki en önemli ve ABD’nin de tamamen dahil olmuş durumda olduğu iki olay ile karşı karşıya bırakıyor.

Bu da bizi, İran-ABD müzakerelerinin bölgedeki diğer tüm dosya, çatışma ve anlaşmazlıkların önüne geçtiği bölgeye götürüyor. Ancak burada gündemde olan soru, bu müzakerelerin bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların seyrine bir etkisi, daha doğrusu bu çatışmaların ve anlaşmazlıkların, özellikle de İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik savaşının ve bölgesel sonuçlarının, bu müzakerelerin seyrine bir etkisi olup olmadığıdır. Daha önemli olan soru ise iki yıldan fazla süren ve yeni jeopolitik gerçeklikler yaratan, İran'ın stratejik konumunda bir gerilemeye yol açan savaşın sonucundan bağımsız olarak Washington ve Tahran arasında bir anlaşmaya varılıp varılamayacağıdır. Bu nedenle, Washington ve Tahran arasındaki müzakereler bağlamında sorulan temel soru, Hizbullah ve Hamas'ın zayıflaması, Suriye rejiminin devrilmesi ve ABD-İsrail'in İran'ın derinliğine yönelik saldırıları, dahası İran'daki eşi benzeri görülmemiş iç bölünmeden sonra, bu müzakerelerin beklenen sonuçlarının İran'ın stratejik konumundaki bu gerilemeyi yansıtıp yansıtmayacağıdır. Keza Tahran'ın Donald Trump'ın onunla bir anlaşmaya varma arzusunu göz önünde bulundurarak, bu gerilemeyi telafi edip edemeyeceğidir.

Devam eden Amerikan askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile temel Amerikan hassasiyetlerine dokunuyor

 Her ne pahasına olursa olsun bir anlaşma mı?

Başka bir deyişle, Amerikan Başkanı, bölgesel savaşın tüm sonuçlarını ve İsrail'in tüm kırmızı çizgilerini, özellikle de İran’ın füze programı ve Tahran tarafından desteklenen bölgesel milis gruplar meselesiyle ilgili kırmızı çizgilerini göz ardı ederek, İran ile her ne pahasına olursa olsun anlaşmak mı istiyor? Önceliği, içeriği İran'ın stratejik konumundaki gerilemeyi yansıtmasa ve İran rejimini hem içeride hem de uluslararası alanda kurtarsa bile, İran ile bir anlaşmaya varmak mı?

Trump gibi bir başkanın ne istediğini tahmin etmek zor olsa da İran nükleer meselesini çevreleyen koşullar, ABD Başkanı’nın herhangi bir anlaşmayı kabul edebileceğini göstermiyor. Ancak bu, İran dosyasını yönetmenin onun için kolay olacağı anlamına gelmiyor. Hatta Rusya-Ukrayna savaşı dosyası ve uzun süreli sonuçlarını yönetmekten bile daha zor olabilir. Şüphesiz ki, Başkan ve genel olarak Amerikalılar için iki konu arasındaki temel fark, ABD'nin, 28 Aralık'ta Tahran'daki rejime karşı protestoların başlamasından bu yana Ortadoğu'da olduğu gibi, Rusya-Ukrayna savaşında doğrudan asker konuşlandırmaması ve askeri yığınak yapmamasıdır.

dcf
Umman Dışişleri Bakanı Bedr bin Hamad el-Busaidi, ABD Özel Temsilcisi Steve Witkoff ve ABD Başkanı Donald Trump'ın damadı Jared Kushner, İsviçre'nin Cenevre şehrinde ABD ve İran arasında yapılacak dolaylı görüşmeler öncesinde, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bu devam eden ABD askeri yığınağı bölgesel endişeleri yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Başkan Trump'ı destekleyen MAGA hareketi içinde bile ABD'deki temel iç hassasiyetlere dokunuyor. Zira MAGA hareketinin Cumhuriyetçi Başkan ile temel anlaşması, ABD'nin yabancı savaşlara karışmaması üzerine kurulu. Bu durum şimdi ABD'nin İsrail'e verdiği desteğe de yansıyor. Geçtiğimiz kasım ayında yapılan bir YouGov anketi, 45 yaşın altındaki Cumhuriyetçi seçmenlerin yüzde 51'inin, 2028 başkanlık ön seçimlerinde İsrail'e vergi mükelleflerinin vergileri ile finanse edilen silah transferlerini azaltmayı savunan bir adayı desteklemeyi tercih edeceğini gösterirken, sadece yüzde 27'si İsrail'e silah tedarikini artırmayı veya sürdürmeyi savunan bir adayı tercih ettiklerini söyledi. Bu, Trump destekçilerinin geniş bir kesiminin “Önce ABD” veya “ABD'yi Yeniden Harika Yap” gibi sloganlara dair anlayışını yansıtıyor ve bu anlayış, bu sloganların kapsamının ABD'nin ötesine uzandığını dikkate almıyor. Ancak, başka iki anket, Amerikalıların yüzde 59'unun geçen haziran ayında İran nükleer tesislerine yapılan ABD saldırısını onayladığını gösterdi. Dolayısıyla olası bir askeri saldırıya desteğinin veya muhalefetinin, saldırının hedeflerine ulaşmadaki başarısına bağlı olduğu göz önüne alındığında, Trump'ın İran ile ilgili herhangi bir kararını etkileyen iç Amerikan faktörü tek yönlü değildir. Trump, tabanına diplomasiye bir şans verdiği ancak bunun ABD çıkarları için olumlu sonuçlar vermediği gerekçesini sunabilir.

Mevcut ABD askeri yığınağı, iki uçak gemisi, 12 savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içerirken, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi

Cenevre turunda bir ilerleme kaydedildi mi?

Washington ve Tahran arasında yeniden başlatılan müzakerelerin salı günü Cenevre'de yapılan ikinci turunun gidişatı bu bağlamda anlaşılabilir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi'nin “ABD ile temel ilkeler konusunda bir uzlaşıya varıldığı ve önceki tura kıyasla olumlu gelişmeler olduğu” yönündeki açıklamalarının verdiği iyimserlik esintisine rağmen, konu her zamankinden daha karmaşık görünüyor. Zira Donald Trump'ın, ABD'nin Ortadoğu'daki stratejisinde tam bir darbe gerçekleştirmeye hazır olmadığı sürece, İsrail pahasına İran için stratejik kazanımlar garanti eden bir anlaşmaya varabileceğini hayal etmek zor; ki bunun için henüz hiçbir işaret de yok.

İranlı üç yetkilinin New York Times'a verdikleri demeçlerde, Tahran'ın Trump'ın başkanlığı döneminde uranyum zenginleştirmeyi askıya almaya ve yaptırımların, petrol ambargosunun kaldırılması karşılığında Washington'a yatırım fırsatları sunmaya istekli ve hazır olduğunu belirtmeleri bile mevcut durumla uyumsuz görünüyor. Zira İran dosyası ile ilgili olarak mevcut durum iki nokta ile özetlenebilir; birincisi, Tahran rejimi hem iç hem de uluslararası alanda en zor stratejik gerileme dönemini yaşıyor. İkincisi, İsrail, ABD'nin desteğiyle bölgedeki stratejik konumunu sağlamlaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle, ABD'nin İran ile yapacağı herhangi bir anlaşma bu denklemi alt üst etmemelidir. Aksi takdirde, bu anlaşma ABD'nin aleyhine İran’ın elde edeceği açık bir kazanç ve ana müttefiki İsrail için bir kayıp anlamına gelecektir.

Bu sebeple, Arakçi'nin “olumlu gelişmeler, Washington ile yakında bir anlaşmaya varacağımız anlamına gelmiyor, ancak süreç başladı” şeklindeki açıklaması, ABD Başkan Yardımcısı J.D. Vance'in de müzakerelerin iyi ilerlediği ancak İranlıların Trump tarafından belirlenen kırmızı çizgileri kabul etmeye istekli olmadığı yönündeki açıklaması, bu müzakereleri çevreleyen zorlukları yansıtıyor. Müzakerelerin İran'ın pazartesi günü Devrim Muhafızları gözetiminde stratejik Hürmüz Boğazı'nda tatbikatlara başlayacağını duyurması veya son 24 saat içinde bölgeye F-35, F-22 ve F-16'lar da dahil olmak üzere 50 ilave ABD savaş uçağının ulaşması gibi iki taraf arasında devam eden askeri gerilim ortamında gerçekleştiği göz önüne alındığında, kendisini çevreleyen zorluklar daha iyi anlaşılacaktır. Bu uçaklarla birlikte ABD'nin mevcut askeri yığınağı halihazırda iki uçak gemisi, yaklaşık on iki savaş gemisi, yüzlerce savaş uçağı ve çok sayıda hava savunma sistemini içeriyor. Ayrıca, Ortadoğu'ya silah ve mühimmat taşımak için 150'den fazla askeri kargo uçuşu gerçekleştirildi. Ancak bu devasa yığınak, büyüklüğüne rağmen, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin arifesindeki Amerikan askeri yığınağının boyutuna henüz ulaşmadı. O zamanlar altı taarruz grubu bulunurken, şimdi sadece iki grup var. Bazı İsrailli seslere göre bu durum, Trump bunun olabilecek en iyi şey olacağını söylemiş olsa da İran'da rejim değişikliğini amaçlamadığının kanıtıdır.

İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez

Ancak, ABD merkezli Axios sitesi, bilgi sahibi kaynaklara atıfta bulunarak dün Trump yönetiminin artık İran ile “büyük bir savaşa” girmeye daha yakın olduğunu ve mevcut diplomatik çabaların başarısız olması durumunda bunun yakında gerçekleşebileceğini bildirdi. Ayrıca, İran'a karşı askeri operasyonun, sınırlı operasyonlardan ziyade tam ölçekli bir savaşa daha yakın, haftalarca sürecek geniş bir harekata dönüşebileceği tahmininde bulundu. Bu harekatın, geçen yıl haziran ayındaki 12 günlük savaştan daha geniş kapsamlı ve daha büyük etkiye sahip ortak bir ABD-İsrail harekatı olabileceğine de işaret etti.

Bu da müzakere sürecinin hem ABD hem de İsrail tarafından savaşa hazırlanmak için daha fazla zaman kazanmak amacıyla kullanılan bir geciktirme taktiği mi yoksa Trump'ın İsrail'in taleplerini göz ardı eden bir anlaşmaya gerçekten hazır olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Bu talepler arasında, Binyamin Netanyahu'nun sadece zenginleştirmeyi durdurmakla kalmayıp tüm nükleer altyapının ortadan kaldırılmasında ısrar ettiği nükleer program, Tel Aviv'in menzili 300 kilometreyi geçmeyen füzelerle sınırlandırılmasını istediği İran'ın balistik füze cephaneliği yer alıyor. İsrail, özellikle füze programlarının uluslararası alanda ele alınması konusunda, taleplerini savunurken 1991'deki Irak ve 2003'teki Libya örneklerini gösteriyor. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre buna ek olarak, İsrail'in Tahran’ın onlara desteğinin kısıtlanmasını talep ettiği İran yanlısı milis gruplar sorunu da var. Buna karşılık, Tahran müzakereleri füze ve milis gruplar sorunlarını içerecek şekilde genişletmeyi, keza nükleer programını tamamen bitirmeyi reddediyor.

fvgb
İsviçre Dışişleri Bakanı ve Federal Konsey Üyesi Ignazio Cassis ve İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Cenevre'de İsviçre ve İran arasında yapılan ikili görüşme sırasında, 17 Şubat 2026 (Reuters)

Bütün bunlar Donald Trump'ı zor bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir yandan, bölgesel müttefiklerinin çekinceleri ve potansiyel maliyetler ve riskler göz önüne alındığında, İran'a karşı askeri harekatı önleyecek bir anlaşma istiyor. Diğer yandan, Tahran ile iki yıldan uzun süren en uzun bölgesel savaşını yürüten İsrail'in bölgedeki stratejik üstünlüğünü zayıflatacak bir anlaşmaya varamaz. Aynı zamanda İsrailli güvenlik yetkilileri, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın “Sünni dünyayı birleştirerek ve Mısır gibi eski Arap düşmanlarını da içeren yeni bir bölgesel sistem kurarak” İsrail'i diplomatik olarak kuşatmaya çalıştığı değerlendirmesinde bulunuyor. Onlara göre Ankara'nın amacı, İran’ın ateş duvarını İsrail'i çevreleyen birleşik bir Sünni diplomatik duvarla değiştirmek, böylece İsrail'in manevra özgürlüğünü azaltmak ve onu siyasi olarak izole etmektir. Bu nedenle, İsrail, son üç yılda rakiplerine indirdiği tüm darbelere rağmen, şu anda rahat bir stratejik konumda olduğunu iddia edemez. Bu durum, ana müttefiki olan ABD'nin çıkarlarını ve stratejik konumunu da etkiliyor. Yahut en azından, bu durum Washington'u İsrail ve bölgedeki diğer müttefiklerinin çıkarlarını dengelemek gibi zorlu, hatta çok meşakkatli bir görev ile karşı karşıya bırakıyor. Ancak, tasavvur edilmesi ve anlaşılması daha zor olan, Trump'ın, zamanlaması ve içeriğiyle, Netanyahu'nun son iki yıldır ABD’nin büyük finansmanıyla desteklenen “Ortadoğu'yu değiştirmek” ile ilgili tüm açıklamalarını kesin ve nihai olarak geçersiz kılacak bir anlaşma yoluyla İran'ı kurtarma hamlesinde bulunmasıdır.


Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
TT

Lara Trump açıkladı: Başkan, dünya dışı yaşamın keşfini duyurmak için bir konuşma hazırladı

ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump’ın gelini Lara Trump (Reuters)

Lara Trump, ABD Başkanı Donald Trump’ın, uzaylıların keşfi ilan edilirse okumak üzere önceden hazırlanmış bir konuşması olduğunu açıkladı.

43 yaşındaki Lara Trump, bu açıklamayı dün yayımlanan Pod Force One adlı podcast bölümünde yaptı. Söz konusu açıklama, eski Başkan Barack Obama’nın geçen hafta sonu yapılan röportajında uzaylıların varlığına dair yaptığı açıklamalara atıfla geldi.

Podcast sırasında sunucu Miranda Devine, Lara’ya “Eski Başkan Obama yakın zamanda bir podcastte uzaylılara inandığını ve başkanlığı sırasında bir şeyler gördüğünü ima etti. Başkanla UFO konusunu konuştunuz mu? Sizce bu konuda bir açıklama yapacak mı?” diye sordu.

Lara Trump yanıtında, “Komik olan şu ki, eşim Eric ile birlikte babasına bunu sorduk ve ‘Sen ne biliyorsun?’ dedik” ifadesini kullandı. Başkan’ın, kendisine ve Eric’e dünya dışı yaşam olasılığı sorulduğunda ‘bir şeyler saklıyormuş gibi davrandığını’ belirtti.

Lara sözlerini şöyle sürdürdü: “Ben ve Eric dedik ki, Tanrım, her şeyi bize anlatmak bile istemiyor, belki bunun ötesinde bir şey var. Farklı kaynaklardan duydum ki, babam bunu bizzat söylemiş: Bir konuşması var ve doğru zamanda bunu açıklayacak… Ne zaman olacağını bilmiyorum… Belki de bu, dünya dışı yaşamla ilgili bir konudur.”

Bu açıklamalar, eski Başkan Barack Obama’nın hafta sonu katıldığı bir podcastte yaptığı yorumların ardından geldi. Obama, uzaylılarla ilgili soruya, “Varlar, ama ben görmedim ve bir yerde tutulduklarını sanmıyorum. Herhangi bir yer altı tesisi yok, tabii ki ABD Başkanı’ndan saklanan devasa bir kompleks yoksa” yanıtını vermişti.

Obama’nın sözleri internet ortamında geniş yankı uyandırdı ve bunun üzerine Instagram hesabından bir açıklama yaptı. Açıklamasında, “Hızlı tur formatına uymaya çalışıyordum, ama konu büyük ilgi görünce açıklama yapayım. İstatistiksel olarak ev çok geniş, bu da yaşam olasılığını artırıyor” dedi.

Eski başkan ayrıca, “Yıldız sistemleri arasındaki mesafeler çok büyük, bu nedenle uzaylıların bizi ziyaret etme olasılığı düşük. Başkanlığım sırasında uzaylılarla iletişim olduğuna dair herhangi bir kanıt görmedim” ifadelerini kullandı.

Yıllardır, özellikle Nevada eyaletinin güneyinde gizemli Area 51 üssüyle ilgili olarak, uzaylılar ve UFO varlığı üzerine spekülasyonlar devam ediyor. Geçen yıl yayımlanan bir belgesel, Trump’ın yakın zamanda başka yaşam formlarını tanıyabileceğine işaret etmişti.

Tüm bu iddia ve spekülasyonlara rağmen Donald Trump, görevine geri dönmesinin ardından uzaylıların varlığı konusunda henüz kesin bir açıklama yapmış değil.