Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Rusya ve Çin'in arenaya geri dönmesinin sebepleri arasında Obama yönetiminin Irak'taki terör tehdidini sona erdirmeyi başaramaması ve İran ile nükleer anlaşma imzalama peşinde koşması da yer alıyor.

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
TT

Birleşmiş Milletler’deki tarafsız üçüncü blok

Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)
Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmak için bir karar taslağı sundu. (AFP)

Velid Fares
Ukrayna'da savaşın başlamasından bu yana dünya hızla değişiyor. Beraberinde İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana dünyaya egemen olan uluslararası ilişkiler de değişime uğruyor. Müttefiklerin 1945'te Mihver Devletler’e karşı zaferiyle ortaya çıkan uluslararası sistem, Birleşmiş Milletler'i ve çok geçmeden “Soğuk Savaş” adındaki olgudan onlarca yıl zarar gören yeni bir uluslararası hukuku üretti. Ancak Soğuk Savaş kapsamında çeşitli kıtalarda yaşanan yüzleşmeler, başta Güvenlik Konseyi olmak üzere BM kurumlarını aksatmamıştı. Aksine Konsey, büyük uluslararası krizlerde bir nevi hakeme dönüşmüştü.
Bu uzun dönem boyunca dünya üçe bölündü: Özgür dünya, yani Batı ve müttefikleri, Sovyetler Birliği liderliğindeki komünist blok, Bağlantısızlar (Non Aligned) bloğu tarafından yönetilen “üçüncü dünya.” Bağlantısızlar, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ancak uluslararası eksenlerden birine dahil olmamayı tercih eden ülkeler bloğuydu. Bununla birlikte bu "üçüncü blok" hepsinde olmasa da çoğu konuda genel olarak Batı'ya karşı oy kullandı. Bağlantısızlar bloğundaki bazı ülkelerin, Camp David Anlaşması’ndan sonra Mısır gibi Sovyetler Birliği ile ittifaktan ABD ile ortaklığa veya Haile Mariam'ın komünist darbesinden sonra Etiyopya gibi İmparator Haile Selassie yönetiminde kurduğu Washington ile ittifaktan Moskova ile ittifaka geçiş yaptıklarını belirtmekte fayda var.
Bağlantısızlar bloğu heterojen rejimleri ve hükümetleri içeriyordu ve Güney Afrika veya Filistin ve diğer davaları desteklemek gibi geniş hatlara dayalı uluslararası politikalar izliyordu.

Soğuk Savaş’tan sonra bloklar
Sovyetler Birliği'nin 1991 yazında resmi olarak çökmesinin ardından uluslararası denklemler değişti. ABD rakipsiz olarak zirveye yerleşti ve tek uluslararası kutup oldu. ABD'nin Kuveyt savaşından Bosna, Kosova, Afganistan, Irak ve Libya'ya kadar 30 yıl boyunca dünyada yürüttüğü büyük askeri operasyonlar, Washington ve onunla birlikte "NATO" askeri gücünün uluslararası ölçekte hareket edebilen ve güvenlik seçeneklerini dayatan tek güç haline geldiğini gösterdi.
Amerikan stratejik sunumu küresel yeniden düzenlemeyi etkiledi. ABD liderliğindeki uluslararası topluma, Washington'ın "haydut" (Rogue States) devletler olarak nitelendirdiği Kuzey Kore, Küba, Venezuela, İran ve 2001 yılına kadar Taliban rejimi gibi bazı ülkeler dışında kimse karşı çıkmıyordu.
Diğer ülkelere gelince; onlar yakın müttefik, görünürde müttefik, ortak, koordinatör, bağımsız ve eleştirmen şeklinde farklılaştılar. Fakat çoğu ülke Washington'ın iradesine aynı ölçüde meydan okumadı. Ancak Rusya ve Çin gibi büyük ülkeler, özellikle de ABD'nin Irak'tan çekilmesinden ve sözde "Arap Baharı"nın patlak vermesinden bu yana yavaş yavaş yarış arenasına dönmeye ve ABD'ye meydan okumaya başladılar.
Barack Obama yönetiminin 2011'de Irak'taki terör tehdidine son verememesi, Libya'daki askeri harekâtı ve mali boyutlu bir nükleer anlaşma imzalamak için İran'ın arkasından koşması, arenaya geri dönüşün nedenleri arasında yer alıyor. Çin ve Rusya, Batı’nın tereddütlü ve zayıf iradeli olduğunu, mali baskılardan etkilendiğini varsaydılar. Ardından Rusya devreye girdi ve 2014'te Kırım'ı işgal etti. Çin, Tayvan'ı ilhak etmekten vazgeçmeyeceğini açıkladı. Kuzey Kore balistik füze denemeleri yapmaya başladı. İran, Ortadoğu'da Yemen'den Irak'a savaşları ateşledi. Donald Trump’ın yönetime gelmesinden önce dünya yeni bir Soğuk Savaş’ın eşiğine gelmişti. Trump, ABD'nin muhalifleriyle yeni istikrar denklemleri kurmaya çalıştı. Rusya ve Çin ile güç, Pyongyang ile de psikolojik sinematik etkileşim destekli bir diyalogun kapısını açtı. İran’ı yaptırımlarla kuşattı.
Trump'ın 2020'de başkanlığı kaybetmesiyle birlikte Obama'nın politikası Joe Biden'ın başkanlığı aracılığıyla Beyaz Saray'a geri döndü. Ancak Rusya ve Çin ile gerilim yükselmeye başlamış ve çatışma kaçınılmaz hale gelmişti. Rusya, Washington'ın NATO'yu özellikle Ukrayna üzerinden sınırlarının daha da yakınına doğru iteceğini hissetti. Çin, ABD ve Avustralya'nın Pasifik bölgesindeki yeniden konumlandırma girişimlerini yakından gözlemliyordu. NATO’nun Afganistan'dan kaotik bir şekilde çekilmesi, Rus-Çin eksenini Washington'ın artık geçmişte olduğu gibi dış savaşlara katlanamayacağına ikna etti. Buna dayanarak Rus kuvvetleri Ukrayna'yı başkentin eteklerine kadar işgal etti ve Azak kıyılarının kontrolünü ele geçirdi. Ancak uluslararası eksenler de değişti.

Yeni bloklar
Batı bloğu, Ukrayna savaşının patlak vermesinin ardından Genel Kurul'a Rus işgalini kınayan bir karar taslağı sundu ve Washington'ı destekleyen sayısal bir çoğunluk elde etti. Ancak Genel Kurul'da çok sayıda ülkenin farklı yönelimlerini yansıtan karmaşık oluşumlar da ortaya çıktı. “Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısını kınamak" için yapılan ilk oylamada çoğunluk Atlantik projesini destekledi. Çin, Belarus, Küba, Venezuela, İran ve diğerleri gibi sınırlı sayıda Rus müttefiki ise tasarıya karşı oy kullandı. Yeni olan gelişme ise azımsanmayacak sayıda ülkenin “çekimser oy” kullanmasıydı. Bunların arasında Brezilya, Hindistan, Pakistan ve bazı Arap ülkeleri gibi ABD'nin dostları da vardı. Bu da bir kez daha 3 blok ortaya çıkardı; NATO, Rusya ve çekimserler.
Çekimserlerin ayırt edici özelliği, askeri işgalleri kınamaları. Ancak Rusya'ya yönelik yaptırımlara katılmaya karşılar. Yaptırımları reddetmelerinin nedeni, ABD'den yana olmamaları değil, ulusal çıkarlarının bunu gerektirmesidir. Çekimser oy kullanan ülkelerin bazıları da “saldırıyı kınama oylamasının” münferit bir olgu olduğunu ve sona erebileceğini düşündüler. Ancak savaş devam etti, yaptırımlar arttı, Güvenlik Konseyi felç oldu, farklı bölgelerdeki hesaplar değişti ve daha karmaşık hale geldi. Sonra bir başka oylama, bu üçlü bloklaşmayı daha da pekiştirdi. 

İnsan hakları oylaması
Ukrayna içinde “katliamlar ve savaş suçları” olarak tanımlanan çeşitli olaylarda hayatını kaybeden kurbanlarla birlikte Batı bloğu, Rusya'nın BM İnsan Hakları Konseyi üyeliğini dondurmaya yönelik bir karar taslağı sundu. Taslak 93 ülke tarafından onaylandı ve çoğunluk oyuyla kabul edildi. Ancak en önemli gelişme 24 ülkenin taslağın aleyhine oy kullanmasıydı. Daha da önemlisi ise 58 ülkenin çekimser kalmasıydı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre bu, Rusya'nın üyeliğinin dondurulmasını reddeden ülke sayısının 82 ve onaylayanlar ile aralarındaki farkın sadece 11 olduğu anlamına geliyor. Ancak oylamada çekimser oy kullanan ülkeler, nüfuslarının büyüklüğü ile dikkat çekiyorlar. Bu ülkelerin arasında Hindistan, Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Meksika, Brezilya, Nijerya, Mısır gibi ülkeler var ve bu da yüz milyonlarca insandan oluşan bir demografik kitle demek. Demografik büyüklük üçüncü bloğa, çoğu Washington'ın ortağı olan bu hükümetlerin pozisyonlarını analiz etmeye gözlemcileri zorlayan büyük bir insani boyut kazandırıyor.
Rusya ile Batı arasındaki çatışmada bu ülkeleri orta bir pozisyon almaya sevk eden şey nedir? Bazıları, Biden yönetiminin Ukrayna içinde Rusya ile doğrudan çatışmaya girmeme konusundaki kararlı tutumunun, "tarafsız bloğun" ABD'nin kendisinden daha fazla çatışmaya müdahil olmaması ve ekonomik hesapları göz önünde bulundurması için yeterli bir mesaj olduğuna inanıyorlar.

Arap dünyası
Genel Kurul'daki oylamada Arap dünyasının pozisyonunu değerlendirecek olursak; Suudi Arabistan, Mısır, BAE, Katar, Irak, Sudan ve diğerleri dahil olmak üzere Arap ülkelerinin ezici çoğunluğunun çekimser kaldığını gözlemliyoruz. Cezayir ve Suriye, Rusya lehine oy kullanırken, Libya ve Komorlar Rusya’nın izolasyonu lehine oy kullandı. Lübnan ise oylama oturumuna dahi katılmadı ve BM Genel Kurulu’nda oy vermeyi bıraktı. Washington ve Brüksel'de bu sonucun verdiği mesajlar ve anlamları hakkında birçok soru işareti var. Dikkat çeken ilk nokta, Rusya’nın izolasyonu için oy kullanmaktan kaçınan tüm Arap ülkelerinin askeri, güvenlik ve siyasi açıdan Washington'ın ortağı veya müttefiki olmalarıdır. O halde bu durum nasıl açıklanabilir? Cevap nükleer anlaşmayla bağlantılı olabilir. Arapların çoğu anlaşmayı güvenlikleri için bir tehdit olarak görüyor. Dolayısıyla çekimser tutumları ABD yönetimine sanki şu mesajı veriyor; Araplar ve Washington arasındaki ittifak varlığını koruyor ve halen güçlü. Ancak ABD yönetiminin Tahran'a milyarlarca dolar aktaracağı ve Devrim Muhafızlarını terör listesinden çıkaracağı bir zamanda Rusya ile karşı karşıya gelmek, bölge ve Arap koalisyonunun ulusal güvenliğini riske atacaktır. Kısacası Arap ülkeleri sanki şöyle bir denklem kurmuş bulunuyorlar:
"Washington bizimle olduğu ölçüde biz de Washington'ın yanındayız. Rusya karşısında onun yanında yer alırız. İran karşısında bizimle birlikte durursa, ABD-Arap ortaklığı ne olursa olsun devam edecektir. Tıpkı 2003 yılında ABD-Fransız-Alman Atlantik ortaklığının, Irak'ın işgali konusundaki ihtilafa rağmen o dönemden bu yana devam etmesi gibi.”

Üçüncü blok
Batı yaptırımlarını uygulamaktan kaçınan ancak Rusya'yı da doğrudan desteklemeyen ülkeler Atlantik ile Rusya arasında üçüncü bir blok oluşturuyorlar. Güvenlik Konseyi'nin "vetolarla” felce uğramasından sonra uluslararası hakemlik görevini yerine getirmeye çalışan bir grup gibi, Ukrayna'daki iki karşıt bloğa baskı yaparak, onlara savaşı durdurma ve diplomatik yollara başvurma çağrıları yapıyorlar. Yeni denklemle ilgili soru işareti ise şu; küresel olarak bu durum daha ne kadar devam edecek? Zira, ne NATO Rusya ile doğrudan bir savaşa girmeyi, ne de Rusya ya da Çin bu aşamada, kimsenin sağ çıkamayacağı bir küresel nükleer savaşı çıkarma riskini göze almayacak.
Şu an hiç kimse bu soruya cevap veremiyor. Ancak küresel sistem bu kadar büyük bir krize uzun süre tahammül edemez.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
TT

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında gerçekleştirdiği bombalama operasyonu

İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)
İsrail'in ocak ayında Lübnan'ın güneyindeki Kanarit köyüne düzenlediği hava saldırısının yol açtığı hasar, 16 Şubat 2026 (AFP)

İsrail güçleri bu sabah erken saatlerde Lübnan'ın güneyindeki Adise kasabası yakınlarında bir bombalama operasyonu gerçekleştirdi.

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, büyük patlama saat 02:20'de meydana geldi.

İsrail ile Lübnan Hizbullahı arasında, bir yıldan fazla süren ve partinin askeri ve liderlik altyapısına darbeler aldığı çatışmanın ardından, 27 Kasım'dan beri yürürlükte olan bir anlaşma bulunuyor.

Anlaşma, Lübnan ordusunun ve Lübnan'daki Birleşmiş Milletler Geçici Gücü'nün (UNIFIL) konuşlandırılmasının güçlendirilmesi karşılığında, Hizbullah savaşçılarının Litani Nehri'nin güneyindeki bölgeden (sınırdan yaklaşık 30 km uzaklıkta) çekilmesini ve askeri altyapısının tasfiye edilmesini öngörüyordu.

Anlaşma ayrıca İsrail'in savaş sırasında girdiği tüm bölgelerden çekilmesini de öngörüyordu. Bununla birlikte, İsrail sınırın her iki tarafını da izleyebilmek için beş yüksek noktada askeri varlığını sürdürdü. Ayrıca, askeri hedefler veya Hizbullah unsurları olduğunu iddia ettiği yerlere neredeyse her gün saldırılar düzenliyor ve güçleri buldozerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam ediyor.


ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
TT

ABD Adalet Bakanlığı genel merkezine Trump'ın posteri asıldı

İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)
İşçiler, Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan yeni bir pankartı, Washington’daki ABD Adalet Bakanlığı binasının cephesine yerleştiriyor (AFP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın fotoğrafını taşıyan bir pankart, ABD Adalet Bakanlığı binasına asıldı. Bu adım, Trump’ın Washington’daki bir kuruma kimliğini yansıtma yönündeki son girişimi olarak değerlendiriliyor.

Mavi renkli pankart, dün (perşembe) binanın bir köşesindeki iki sütun arasına yerleştirildi. Pankartta “Amerika’yı Yeniden Güvenli Hale Getirelim” sloganı yer aldı.

Trump, geçen yıl Beyaz Saray’a dönüşünden bu yana federal kurumlar üzerindeki varlığını ve nüfuzunu pekiştirmek için güçlü adımlar atıyor.

Trump, kültürel ve siyasi kurumları yeniden şekillendirirken kendisine yakın isimleri görevlendiriyor, önde gelen kurumların adlarını değiştiriyor ve geçmiş soruşturmalarla bağlantılı yetkilileri geri plana itiyor. Eleştirmenler ise bu adımların, siyasi iktidar ile normal şartlarda bağımsız olması gereken kamu görevleri arasındaki sınırları ortadan kaldırdığını savunuyor.

Geçen yıl Trump’ın fotoğrafını taşıyan pankartlar, ABD Çalışma Bakanlığı, ABD Tarım Bakanlığı ve Amerikan Barış Enstitüsü binalarına da asılmıştı.

Trump tarafından atanan bir yönetim kurulu, Aralık ayında John F. Kennedy Sahne Sanatları Merkezi’ne Trump adının eklenmesi yönünde oy kullandı. Ayrıca Washington’daki Amerikan Barış Enstitüsü binasına da Trump’ın adı verildi.

Son pankarta ilişkin soruları Beyaz Saray, Adalet Bakanlığı’na yönlendirdi. Bakanlık ise şu ana kadar yorum talebine yanıt vermedi.


Netanyahu: İran, İsrail'e saldırırsa "hayal edilemez" bir karşılıkla yüzleşecek

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
TT

Netanyahu: İran, İsrail'e saldırırsa "hayal edilemez" bir karşılıkla yüzleşecek

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu (Reuters)

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump'ın Tahran'a karşı askeri harekât olasılığına tekrar işaret etmesinin ardından, ülkesinin İran'ın saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği uyarısında bulundu.

Netanyahu, askeri bir tören sırasında televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Eğer bize saldırma hatasını yaparlarsa, hayal bile edemeyecekleri bir karşılık alacaklar" dedi.

Trump, bir anlaşmaya varılmadığı takdirde İran'ı bombalamakla defalarca tehdit etti ve bölgeye iki uçak gemisi, savaş gemileri ve uçaklar göndererek saldırı olasılığını artırdı.

dfvgthy
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, (AP)

İsrail Başbakanı, Gazze Şeridi'nin silahsızlandırılmasından önce yeniden inşa edilmeyeceğini belirterek, "Müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri ile Gazze silahsızlandırılmadan önce yeniden inşa edilmeyeceği konusunda anlaştık" dedi. Başkan Trump'ın temsilcisi Steve Witkoff da dahil olmak üzere Amerikalı yetkililer, somut ilerleme kaydedildiğini ve Hamas'ın silahlarını bırakması için baskı altında olduğunu vurguladı. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre İsrail, Hamas'tan küçük kalibreli kişisel silahların müsadere edilmesi de dahil olmak üzere geniş kapsamlı kısıtlamalar getirme tehdidinde bulundu.