‘Sızıntılar’ siyasi oyunun araçlarından biri mi?

Julian Assange'ın destekçileri Londra'daki Westminster Mahkemesi'nin önünde destek gösterisi yaptı. (Reuters/Tom Nicholson)
Julian Assange'ın destekçileri Londra'daki Westminster Mahkemesi'nin önünde destek gösterisi yaptı. (Reuters/Tom Nicholson)
TT

‘Sızıntılar’ siyasi oyunun araçlarından biri mi?

Julian Assange'ın destekçileri Londra'daki Westminster Mahkemesi'nin önünde destek gösterisi yaptı. (Reuters/Tom Nicholson)
Julian Assange'ın destekçileri Londra'daki Westminster Mahkemesi'nin önünde destek gösterisi yaptı. (Reuters/Tom Nicholson)

Sevsen Mehanna
Bazıları, internetin ortaya çıkışıyla birlikte bu ağın milyonlarca belgeyi dakikalar veya saniyeler içinde indirme ve saklama kolaylığına izin vermesiyle bir “siyasi sızıntı” dalgasının başladığını düşünebilir. Ancak gerek siyasi gerekse de stratejik nedenlerle yapılan bu sızıntılar yeni değil. Muhtemelen ABD’nin kurucu babalarından biri olan Benjamin Franklin'in döneminde başlayan ve günümüzde Wikileaks internet sitesinin kurucusu Julian Assange’ye ve CIA personeli Edward Snowden’e kadar uzanan bir süreci içermekte.
İngiliz yargısının, yıllarca süren hukuki çekişmelerden sonra casusluk suçlamasıyla yargılamak isteyen ABD'ye teslim edilmesine resmen izin verdiği Julian Assange, ABD’nin -özellikle Irak ve Afganistan'daki- askeri ve diplomatik faaliyetleriyle ilgili 700 binden fazla belgeyi sızdırmak ile suçlanıyor. Edward Snowden, ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından yürütülen ve çok gizli olarak sınıflandırılan Haziran 2013 tarihli “PRISM” casusluk programının ayrıntılarını The Guardian ve Washington Post’a sızdırdı.
Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), geçtiğimiz ekim ayında dünyanın dört bir yanından milyonlarca sızdırılmış belgeye dayanarak bugüne kadarki en kapsamlı mali sır soruşturmasını yayınladı. 117 ülkeden 600'den fazla gazetecinin çalışmalarının meyvesi olan bu araştırmaya, “Pandora'nın Belgeleri” adı verildi. Soruşturma kapsamında Ürdün Kralı, Çek Başbakanı, Kenya ve Ekvador Cumhurbaşkanları dahil olmak üzere birçok devlet ve hükümet başkanı, özellikle vergi kaçakçılığı gibi amaçlarla yabancı şirketler kisvesi altında milyonlarca dolar saklamakla suçlandı.
Arap dünyasında ise çadırında olup bitenleri kayıt altına alan Libya’nın devrik Devlet Başkanı Muammer Kaddafi'nin ‘Kaddafi Sızıntıları’ akla geliyor. Kuveyt bu sızıntılar nedeniyle Ümmet Partisi'nin Genel Başkanı Hâkim el-Matiri’yi ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştı. Matiri’nin ilk etapta “rejimi devirmek” ve “Libya lehine Kuveyt karşıtı casusluk yapmak” suçlamalarından mahkûm edilmesinin ardından dava bir devlet güvenlik meselesine dönüşmüştü.
Medya ve “hipergerçeklik”
Medya içeriği üretimi ve haber çalışması öyle karmaşık bir hale geldi ki, bu üretim temelde şu sorularla özetlenebilir: Ne? Ne zaman? Nerede? Neden? Kim?
Medya dünyasında zaman zaman bir görüntünün bilginin bütünü haline geldiği olur ve görüntü akıllı telefonlar, tabletler ve sosyal medya araçları aracılığı ile iletilir. Böylece “ekran kültürü” olarak bilinen durum oluşur. Bilginin ulaşılabilir hale geldiği, hızla aktığı, çeşitli algoritmalarla programlandığı, o bilgiyi yorumlamanın mümkün olmadığı ve alıcının yanlış haberi doğrudan ayırt edemediği bir dünyada yaşıyoruz. Bu, geleneksel ve yeni medya için bir meydan okumayı temsil etmektedir. Bu meydan okuma yayınlama, iletişim, veri değerlendirme, doğruluk, haber sunum hızı gibi teknik meseleleri kapsamaktadır. İşte ‘kaynakların’ ve ‘sızıntıların’ rolü tam da burada devreye girmektedir. Ardından hikâyeyi ‘yaratmak’ için bu haberler ve bilgiler toplanır, bazen aynı hikâye birden fazla bakış açısından anlatılır. Zaman zaman bu bilgilerin çelişkili ve hikâyenin oluşturulduğu araçlar aynı olsa bile taşıyıcının, kaynağın veya alıcının bakış açısına bağlı olarak tamamen farklı iki durumun ortaya çıktığı görülür.
İzleyicide kafa karışıklığına sebep olan şey budur. Medya insanları çekmek için çalışır ve kimi zaman bazı gerçeklikler üretmekte ve onları bir sıraya koymakta (yani, onları belirli bir bağlama yerleştirmekte) tereddüt etmez.
“Maddi gerçeklikten geriye ne kaldı?” diye soran Fransız sosyolog Jean Baudrillard'ın dediği gibi, “Biçimsel, hayali ve sanal anlamda muazzam ve sürekli bir gerçeklik enjeksiyonuna tanık oluyoruz.”
Baudrillard sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Hakiki gerçeklik artık eskisi gibi değil. Teknoloji, içinde bulunduğumuz çağda yeni toplumsal bilincin oluşumunu büyük ölçüde etkilemiştir. Post-modern çağda iletişim araçlarının gelişmesi ve teknolojik devrimle birlikte medya, insanların konulara ve sorunlara ilgisini yönlendirmede önemli bir rol oynamaktadır. Bilgi ve iletişimin yerini ‘hiper-gerçeklik’ olarak bilinen şey aldı. Bu, fiili gerçekliği heyecanla simüle etmekte ve kendini gerçek kılan yalanları icat etmektedir. Ayrıca nesneleri örten göstergelerden, onların varlığını gizleyen göstergelere geçişte belirleyici bir dönüm noktasıdır. Hipergerçeklik, var olmayan gerçek paradigmalarla dolu bir kültür olarak tanımlanır hale geldi ve sonuçları, “gerçek ve hayal arasındaki ayrımın” kaybedilmesine neden oldu.

“Sızıntıların” amacı nedir?
Basın sözlüğüne göre ‘sızıntı’, içeriden birinin gizli bilgileri bir gazeteciye ifşa etmesidir ki, bu bilgiler hükümetten, mali kaynaklardan veya özel kişilerden olabilir. Kişilerin ifşa etme hakkına sahip olmadıkları bu bilgileri açığa çıkarmalarının nedenleri farklı olabilir. Kimisi kamuoyunun bu bilgileri öğrenmeye hakkı olduğunu düşünür, kimisi bilgiler karşılığında maddi bir kazanç elde eder, kimisi de belirli bir tarafı ya da kişiyi rahatsız etmek ister. Bazı devlet çalışanlarının yaklaşan tehlikeli bir karara karşı halkı uyarmak, halkın nabzını tutmak veya medyanın bir olayı ele alma şeklini etkilemek için veri sızdırmaya başvurduğuna rastlanır. Dolayısıyla sızıntıların arkasındaki amaç her zaman kamuoyunu aydınlatmak ve bilgiye erişim hakkına sahip olduğunu düşünmek olmayabilir. Zira kimi zaman bu sızıntıların arkasında kişisel, siyasi ve mali sebepler bulunmaktadır.
Gazetecinin sızıntıların gerçekliğini doğrulamadaki rolü burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü bir gazetecinin omuzları üstünde “kamuoyunu yanıltmama” sorumluluğu vardır. Her ne kadar “çok gizli” ifadesi, haber peşinde koşan herhangi bir gazeteci için baştan çıkarıcı olsa da bu hususta dikkatli olmalıdır. Belki de Julian Assange'ın yaptığı uluslararası düzeyde birinci dereceden bir skandaldı ve hiçbir şeyin ifşa olmaya bağışık ve korunaklı olmadığını kanıtladı. “Wikileaks’ın” gizli bilgi ve uluslararası sırların kara kutusunu ortaya çıkarmasının ardından her şey yarın gün ışığına çıkmaya mahkûm hale gelmiştir.

200 yıl içindeki en önemli 10 gizli siyasi belge sızıntısı
“History” sitesi, Mart 2017'de “Siyasi Sızıntıların Uzun ve Karmaşık Tarihi” başlıklı bir dosya haber yayınladı. Bu raporda, siyasi ve stratejik nedenlerle, bazıları yüzlerce yıl öncesine dayanan on gizli belge yer alıyor.

“Hutchinson” Mektupları
Aralık 1772'de, o zamanlar Amerika'daki İngiliz kolonilerinin posta müdürü olarak görev yapan Benjamin Franklin, bilinmeyen bir göndericiden bir paket aldı. Paketin içerisindeki mektupların yazarı, bir İngiliz yetkiliye göre Massachusetts Valisi Thomas Hutchinson’du. Mektuplarda ise, Thomas Hutchinson'ın İngilizleri Boston'daki asi kolonistleri caydırmak için daha fazla asker göndermeye çağırdığı yer alıyordu.
Franklin bu mektuplardan özel bir çevreyi haberdar ederken, John Adams onları 1773'te Boston Gazette’de yayınladı ve Thomas Hutchinson'ı ülkeyi terk etmeye zorlayan bir skandala yol açtı. Bu, Bağımsızlık Savaşı'na yol açan gerilimleri artırdı. Üç masum adam mektupları sızdırmakla suçlanınca, Franklin bu konudaki rolünü itiraf etti. Böylece parlamentoda resmi olarak kınandı ve görevinden alındı.

“Guadalupe Hidalgo” Antlaşması
1848'de gazeteci John Nugent, iki yıllık Meksika-Amerika Savaşı'nı sona erdirmesi beklenen Guadalupe Hidalgo Antlaşması'nın imzasız bir kopyasını New York Herald'da yayınladı.

“Pentagon Belgeleri”
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analiz habere göre The New York Times, Haziran 1971’de ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) tarafından 1945- 1967 yılları arasında ABD'nin Vietnam müdahalesi hakkında yayınlanan çok gizli bir rapordan bir dizi alıntı yaptı. Bu belgeler, o sıralar Savunma Bakanı Robert McNamara tarafından yapılan bir incelemenin parçasıydı.
“Pentagon Belgeleri” olarak bilinen bu belgeler, birbirini takip eden dört başkanlık yönetiminin, Vietnam Savaşı'nın içeriği, amaçları ve ilerleyişi hakkında Kongre'yi ve Amerikan kamuoyunu kasten yanlış yönlendirdiğini ortaya koydu.

“Watergate”
1972 yılının ortalarında beş kişi, Demokrat Parti’nin Washington'daki “Watergate” Oteli'ndeki merkezine girip dinleme cihazları yerleştirmeye çalışmaktan tutuklandı. Ardından Washington Post’ta çalışan iki gazeteci Bob Woodward ve Carl Bernstein, olay ile Richard Nixon yönetimi arasındaki doğrudan ilişkiyi ortaya çıkarmayı başardılar. Bu, Senato’da en nihayetinde Nixon'ın 1974'te istifasına yol açan bir dizi oturumun düzenlenmesine yol açtı.

“Valerie Plame” Davası
Temmuz 2003’te CIA'nin Nijerya'daki Elçisi Joseph Wilson, The New York Times'ta bir yazı yayınladı. Wilson bu yazısında George W. Bush'un, “Irak Nijer'den uranyum almaya çalışıyor” şeklindeki iddiasının, Bush'un savaşı haklı çıkarmak için kullandığı temelsiz bir iddia olduğunu belirtti. Robert Novak iki hafta sonra Washington Post’ta, Wilson'ın karısı Valerie Plame'in bir CIA ajanı olduğunu söyledi ve kimliğini ifşa etti. Wilson Beyaz Saray'ı kendisini cezalandırmak için eşinin kimliğini sızdırmakla suçladı.
Yıllar sonra, Plame ve kocası Wilson’un hikâyesini anlatan bir film yapıldı: Fair Game.

“Irak Savaşı” Kayıtları
Wikileaks Ekim 2010'da Irak'ın işgali ile ilgili yaklaşık 400 bin gizli askeri belge yayınladı. Bu, birkaç ay öncesinde Afganistan'daki savaş hakkında yayınlanan 77 bin belgeyi geride bırakan devasa bir bilgi deposunu temsil ediyordu. Sızan en önemli belgeler arasında, Bush ve Blair'in Irak işgalini haklı çıkarmak üzere kitle imha silahları konusunda yalan söylediklerini kanıtlayan “Downing Street” muhtırası yer alıyor.
Avustralyalı gazeteci Assange, belgeleri The New York Times, Der Spiegel ve Guardian dahil olmak üzere basın organlarıyla paylaştı. Bu sızıntıların ortaya çıkardığı şeyler arasında, ABD ordusunun Iraklı müttefikleri tarafından tutuklulara yönelik kötü muameleyi kasten görmezden geldiğine dair kanıtlar da vardı. Ayrıca kabul edilenden 15 bin daha fazla sivil zayiatın olduğu bilgisi yer alıyor. Savaş karşıtları, “Downing Street” muhtırasını, Bush ve Blair'in gizlice Irak'ı işgal etmeye karar verdiklerinin ve istihbaratı manipüle ettiklerinin reddedilemez kanıtı olarak nitelendirdi.

“Edward Snowden” Sızıntıları
Edward Snowden, Hawaii’de Ulusal Güvenlik Ajansı’nın (NSA) personeli olarak görev yaptığı sırada elde ettiği bilgileri 2013 yılında ifşa etti. Bu bilgilere göre NSA ve FBI, ABD içinde ve dışındaki internet kullanıcılarından “e-posta, konuşmalar, videolar, fotoğraflar ve sosyal ağlar” dahil olmak üzere veri toplamaktaydı. Başkan Barack Obama yönetimi, mahremiyetin ihlaline yönelik gelen eleştirilerin ardından, terör saldırılarını önlemeye yardımcı olduğunu iddia ederek bu gözetim programını savundu.
Snowden bazıları tarafından hain olmakla suçlanırken, bazıları ise onun yaptığı şeyi destekledi. Federal savcılar, Snowden'ı Casusluk Yasası doğrultusunda suçladı. Rusya sığınma hakkı verdi. Başkanlık affı elde etme girişimleri başarısız olduktan sonra orada kaldı.

“Panama Belgeleri”
2016 yılının nisan ayında, Mossack Fonseca'nın Panama ofisinin veri tabanından yaklaşık 11,5 milyon dosya sızdırıldı. Dünyanın en büyük dördüncü hukuk firması olan Mossack Fonseca'dan sızan dosyalarla birlikte dünyanın dört bir yanında binlerce varlıklı insan ve devlet görevlisinin kişisel finansal bilgileri ifşa oldu.
Dosyaları bilinmeyen bir kaynaktan edinen Alman gazetesi Süddeutsche Zeitung, Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ) ile bu belgeleri paylaştı. ICIJ bu dosyaları, BBC ve Guardian’ın da aralarında bulunduğu geniş bir uluslararası haber kuruluşu ağına iletti.

“Cennet Belgeleri”
Bu sızdırılmış belgeler yaklaşık 13,4 milyon gizli dosyayı ihtiva etmektedir. Gizli dosyalarda, Birleşik Krallık Kraliçesi II. Elizabeth ve eski ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross gibi isimlerin yanında Facebook ve Nike gibi büyük şirketlerden bahsedilmekte. Hukuk firması Appleby tarafından sızdırılan bu belgeler, Süddeutsche Zeitung’e gönderildi. Bu gizli belgeler, servet, kâr ve vergi kaçakçılığını gizlemek için kullanılan on trilyon dolarlık yabancı yatırımı ortaya çıkardı. Ayrıca belgelerde yer alan şok edici bilgilerden biri de Wilbur Ross'un, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in damadıyla doğrudan bağlantılı olan yabancı bir nakliye şirketinde hissesinin bulunması idi.



Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
TT

Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye gönderdiği mektup ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın Başkan Donald Trump’a sunduğu brifing arasında, müzakereleri yeniden canlandırma girişimi ile İran’a karşı savaşı yeniden başlatma hazırlıkları arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Ancak iki sürecin eş zamanlı ilerlemesi, en önemli soruya yanıt vermiyor: Washington, askerî üstünlüğünü İranlı liderliğin taviz verebileceği bir anlaşmaya dönüştürebilecek mi, yoksa her iki taraf da arabuluculuk fırsatları tükenene kadar karşı tarafın geri adım atmasını mı bekleyecek?

ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının İsrail’e ulaştığına ilişkin haberler ise tehditlere somut bir boyut kazandırıyor. Bununla birlikte, savaşa hazırlık yapılması kararın kesinleştiği anlamına gelmediği gibi, İran’daki sertlik yanlısı isimlerden biriyle iletişim kanalı açılması da onun bir uzlaşmaya varabilecek kapasiteye sahip olduğunu garanti etmiyor. Bu iki olasılık arasında bölge, bedelini ödemek zorunda kaldığı ancak sona erdirme kararını tek başına veremediği bir ‘ne savaş ne barış’ durumunda sıkışıp kalıyor.

Karar verme yetkisine sahip İranlı bir yetkili

Washington Post ve Wall Street Journal gazetelerine göre Vance’in Rızai’ye hitap etmesi, İran’da fiilî karar alma merkezine ulaşma girişimini yansıtıyor. Vance, Rızai ile şahsen görüşmeyi teklif ederken nükleer dosyayı ele almak üzere yetkili müzakereciler görevlendirilmesini istedi. Bu yaklaşım, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı’nın güç odaklarını bir anlaşma etrafında bir araya getirebileceği yönündeki değerlendirmesine dayanıyor.

xcsdrgvt
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Tahran’da gerçekleştirdikleri bir önceki görüşmeden (İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Vance, mesajında ABD’nin çıkarını İran’ın nükleer silah edinmesini önlemekle, İran’ın çıkarını ise savaş ve yaptırımların yıprattığı ekonomiyi yeniden inşa etmek ve egemenliğini korumakla ilişkilendirdi. Rızai’nin tercih edilmesi, daha önce Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yürütülen girişimin sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Ancak Washington Enstitüsü araştırmacısı Patrick Clawson, bu beklentiye temkinli yaklaşıyor. Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sorunun Washington’ın İran’daki iktidar yapısını yanlış anlamakla suçlanmasının ötesine geçtiğini belirterek, bu yapının işleyişinin ‘İran içinde bile belirsiz ve yeterince anlaşılmamış olduğunu, ülke dışında ise durumun daha da karmaşıklaştığını’ söyledi.

Rızai’nin rolünün önemini kabul etmekle birlikte, onun yeni bir anlaşmaya bağlı kalınmasını sağlayabileceği düşüncesini ‘iyimser bir bakış açısı’ olarak değerlendiren Clawson, Rızai’nin haziran ayında imzalanan mutabakat zaptının ardından yaşanan gelişmeler üzerinde tam kontrole sahip olup olmadığının kesinlikle açık olmadığını belirtti. Clawson, sertlik yanlısı bazı çevrelerin Rızai’nin bilgisi, hatta onayı olmadan harekete geçmiş olabileceği ihtimalini de yüksek görüyor. Ona göre mevcut iktidar yapısı, bağımsız hareketlere geniş bir alan tanıyor. Bu da müzakere yürütebilme kapasitesi ile varılan anlaşmanın uygulanmasını garanti edebilme gücünün birbirinden farklı olduğu anlamına geliyor.

Bununla birlikte Clawson, söz konusu güç odaklarının kontrol altına alınabileceği ihtimalini de dışlamıyor. İran’ın aylardır İsrail’e saldırı düzenlememesini örnek gösteren Clawson, bunu yetkililerin belirli bir yol üzerinde uzlaşabildiğinin ve bu çizgiyi herkese kabul ettirebildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Aynı durumun Washington ile yapılacak bir anlaşma için de geçerli olabileceğini söylüyor. Bu değerlendirme, Rızai’nin nüfuzunun kesin bir güvenceye dönüşmediği, ancak yine de bir uzlaşma ihtimalinin bulunduğu sonucunu ortaya koyuyor.

Hava köprüsü

İsrail Yayın Kurumu, ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının Teksas eyaletinden gelerek Necef’teki Ovda ve Nevatim üslerine indiğini bildirdi. ABD’den resmi bir doğrulama gelmezken, uçakların taşıdığı yükün niteliği de açıklığa kavuşmadı. Kurumun aktardığı İsrailli bir yetkili, yakın koordinasyonun sürdüğünü ve Trump’ın verebileceği çeşitli kararlara karşı hazırlıklı olduklarını belirtti.

Bu hareketlilik, Wall Street Journal gazetesinin aktardığı daha kapsamlı hazırlıkların bir parçası. Söz konusu hazırlıklar arasında hava savunmasının güçlendirilmesi, mühimmat ve ikmal stoklarının artırılması, bazı askerlerin saldırılara açık bölgelerdeki mevzilerden uzaklaştırılması ve İsrail’e ek bir Patriot hava savunma bataryasının gönderilmesi yer alıyor.

Ayrıca bazı haberlerde, kasım ayında bölgeye ilave bir uçak gemisinin ulaşmasının beklendiği belirtildi. Savunma amaçlı takviyeler, İran’ın verebileceği olası bir karşılığa ve bu karşılığın ABD üsleriyle bölgedeki tesislere yayılma ihtimaline karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor. Bu da saldırıyı başlatma kapasitesine sahip olmanın, savaşı sona erdirme kararını verme veya çatışmanın sınırlarını kontrol etme gücüne sahip olmak anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.

cdsfrgth
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, Ortadoğu bölgesi üzerinde uçtuğu belirtilen bir F-16 savaş uçağı görülüyor.

Şarku'l Avsat'ın Axios'tan aktardığı habere göre Cooper’ın Trump’a verdiği brifingde askeri hazırlıkların yanı sıra deniz ablukasının etkinliğinin, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol tankerlerinin çıkışının engellenmesinin ve ABD Hazine Bakanlığı ile eş güdüm içinde yürütülen ekonomik baskının da ele alındığını bildirdi. Ancak toplantı, askeri alternatiflerin değerlendirilmesinin yanı sıra mevcut baskı araçlarının da gözden geçirildiği bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Başka bir ifadeyle, abluka siyasi bir değişim sağlayabilir mi, yoksa anlaşmaya giden yolu açmadan yıpratma sürecini mi uzatır?

Washington Enstitüsü araştırmacısı Farzin Nadimi ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ablukanın süresiz olarak sürdürülebilmesi mümkün olsa da İran’ı bir noktada buna sert bir karşılık vermeye itebileceğini söyledi. Nadimi, Beyaz Saray’ın, yaptırımlara rağmen Tahran’ın füze kapasitesini ve nükleer programıyla bağlantılı yeteneklerini yeniden geliştirdiğini düşündüğünü belirtti. Bunun ve muhtemel diğer etkenlerin Trump’ı acil bir karar almaya yöneltebileceğini ifade etti. Nadimi’ye göre, taraflardan hiçbirinin istemediği büyük bir tırmanışı önlemek amacıyla arabuluculuk çabaları ilerliyor. Ancak ona göre böyle bir tırmanışın gerçekleşmesi giderek daha kaçınılmaz hale geliyor.

Stratejisiz saldırılar

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, ABD’nin yaklaşımının temelini sorguluyor. Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran politikasını ‘istikrarsız’ olarak nitelendirerek son gelişmelerin ‘çaresizlik koktuğunu’ söyledi. Bu gelişmelerin, Washington’ın kendi çıkarlarına ve bölgedeki ortaklarının menfaatlerine hizmet edecek tutarlı ve etkili bir diplomatik stratejiden yoksun biçimde hareket ettiğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Katulis’e göre, yeni bir dizi saldırı tehdidinin stratejik durumu köklü biçimde değiştirmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu, nükleer programı ve balistik füze cephaneliği gibi temel sorunları çözmesi pek olası değil.

Yeni bir saldırı turunun büyük olasılıkla ‘stratejisiz saldırılar’ olacağı uyarısında bulunan Katulis, bunun hedefleri açık biçimde belirlenmemiş bir askerî harekât anlamına geleceğini ifade etti.

scdfgt
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Askerî açıdan değerlendirmelerde bulunan Nadimi ise kısa ve yoğun bir harekâtla arzu edilen tüm sonuçların elde edileceğine dair ‘hiçbir garanti bulunmadığını’ vurguladı. Ciddi askerî ve ardından siyasi hedeflere ulaşmak için genellikle kesin zaman sınırları belirlemekten ve bunları karşı tarafa açıklamaktan kaçınmak gerektiğini belirten Nadimi, resmen savaş ilan edilmeden yürütülen operasyonların süresine ilişkin anayasal kısıtlamaların da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.

Nadimi, İran’a karşı gerçekleştirilecek herhangi bir ‘kısa ve yoğun’ askerî harekâtın başlı başına tehlikeli bir tırmanış anlamına geleceği ve büyük olasılıkla tüm bölgeyi çatışmanın içine çekeceği uyarısında bulundu. Böylece mesele, Washington’ın yalnızca saldırıyı gerçekleştirme kapasitesi değil, saldırının sonuçlarını kontrol altında tutup tutamayacağı sorusuna dönüşüyor.

ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları da tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail askerî kurumları, Washington’ın hızlı bir saldırı turunun ardından İsrail’in hedeflerini karşılamayan bir anlaşmayla süreci sonlandırmasından endişe ediyor.

İsrail tarafı, kısa süreli saldırıların ne rejimi devireceğini ne de İran’ın nükleer programını durduracağını düşünüyor. Bu kaygılar, iki ülke arasındaki yoğun askerî koordinasyonun yanıtlayamadığı bir soruyu gündeme getiriyor: Amaç, bir anlaşmanın şartlarını iyileştirmek mi, yoksa bu anlaşmayı imzalayacak rejimi değiştirmek mi? Bu soruya verilecek yanıtın farklı sonuçları bulunurken, ABD’deki ara seçimlere günler kala askerî hareketliliğin zamanlaması da her iki sürecin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Haberlere göre seçimlerin ardından bir harekât düzenlenmesine yönelik hazırlıklar yapılıyor. Ancak bu hazırlıkların seçim takvimiyle ilişkilendirilmesi, harekâtın siyasi hedeflerini açıklığa kavuşturmadığı gibi Washington’ın öngördüğü sınırlar içinde kalacağını da garanti etmiyor.

Güven ve meydan okuma

Ancak Clawson, müzakerelerdeki çıkmazı İran’daki iktidar çevreleri arasındaki bölünmelerle sınırlı görmüyor. Taviz verilmesinin önündeki iki temel engel belirliyor: İranlıların krizleri iyi yönettiklerine, ABD’den daha uzun süre dayanabileceklerine ve bölge ülkelerini korkutmayı başardıklarına inanmaları; ayrıca ABD yönetimine, özellikle de Trump’a güven duymamaları.

Clawson, ikilemi şu soruyla özetliyor: Washington karşılıklı taahhütlerini yerine getirmeyecekse taviz vermenin ne anlamı var? Ona göre bu iki faktör, İranlı seçkinlerin yeni bir anlaşmaya destek vermesini iç bölünmelerden daha fazla sınırlıyor.

 dvfb
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda İran füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Üç uzmanın değerlendirmeleri, çıkmazın farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Clawson, Tahran’ın bir anlaşmayı uygulayacağının garanti edilemeyeceğine dikkat çekerken İran’ın dayanma gücüne duyduğu güveni ve Washington’a yönelik güvensizliğini vurguluyor. Katulis, saldırıları siyasi kazanımlara dönüştürebilecek bir stratejinin varlığını sorguluyor. Nadimi ise harekâtın kısa tutulmasının tırmanışın genişlemesini engellemeyeceği uyarısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmelerin ortasında temel soru varlığını koruyor: Tahran’da uzlaşma kararını kim alabilir ve uygulayabilir? Washington savaş yoluyla neyi değiştirebilir ve ardından bu değişimi müzakereler yoluyla nasıl kalıcı hale getirebilir?


İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
TT

İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)

Afrika Boynuzu'nda, İsrail'in Somaliland bölgesindeki fiilî varlığıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor. İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem, görevini yürütmek ve Tel Aviv'in büyükelçiliğini açmak üzere Hargeisa'ya geldi.

İsrail'in bölgedeki fiilî varlığı, Somaliland'ın daha geniş uluslararası tanınma elde etme ihtimalini artırabilir. Ancak Afrika işleri uzmanlarına göre bu gelişme, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu genişletme girişimleriyle birlikte Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi de artırabilir. Somali, Mısır, Cibuti ve Türkiye'nin başını çektiği bölge ülkelerinden endişe ve itirazların gelmesi bekleniyor.

İsrail'den yeni hamle

Somaliland Today adlı internet haber sitesi, İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in Cuma günü Hargeisa'ya gelerek Somaliland Başkanı Abdurrahman Arro'ya güven mektubunu sunacağını bildirdi. Site, bu gelişmeyi “ikili ilişkiler açısından tarihî bir gün” olarak nitelendirdi.

Habere göre, güven mektubunun sunulmasının ardından yetkililer, Hargeisa'da yeni İsrail büyükelçiliğinin temel atma törenine ev sahipliği yapacak.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesine ilk büyükelçisi olarak Michael Lotem'i nisan ayında atamıştı. Bu adım, Somaliland yönetiminin şubat ayında Muhammed Hacı'yı İsrail nezdinde büyükelçi olarak görevlendirmesinin ardından geldi.

İki ay sonra Somaliland Başkanı, Kudüs'te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre Arro, ziyaretin önemine dikkat çekerek, “Bu ziyaret özel bir önem taşıyor. Somaliland Cumhurbaşkanı'nın başka bir ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmî devlet ziyareti” ifadelerini kullandı.

Somalilandlı siyasi analist Abdülkerim Said Salih, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, İsrail büyükelçisinin bölgeye gelişinin, Tel Aviv'in özellikle Aden Körfezi kıyılarında ve Babülmendeb Boğazı yakınlarında Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunu genişletme isteğini yansıttığını söyledi.

Salih'e göre İsrail, Somaliland'ı potansiyel bir stratejik ortak olarak görüyor. Somaliland açısından ise bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerini güçlendirmek ve daha geniş çaplı tanınma elde etme çabalarına destek sağlamak için bir fırsat oluşturuyor.

Afrika işleri uzmanı Abdülveli Cami Berri de Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, İsrail büyükelçisinin gelişinin Afrika Boynuzu'ndaki dengeler açısından önemli bir değişime işaret ettiğini belirtti. Berri, İsrail'in Aden Körfezi ve Kızıldeniz'deki siyasi ve güvenlik nüfuzunu genişletmeye yöneldiğini, bu bölgelerin Babülmendep Boğazı ve Yemen'e yakınlıkları nedeniyle stratejik önem taşıdığını ifade etti.

dfrgthyj
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçtiğimiz eylül ayında ABD ziyareti sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Somaliland Başkanlığı'nın X hesabı)

Berri'ye göre bu yakınlaşma Somaliland'a uluslararası alandaki varlığını güçlendirme fırsatı sunarken, İsrail'e de coğrafi açıdan son derece önemli bir bölgede ortak kazandırıyor.

Endişelerin artması bekleniyor

Somali ve bölge ülkeleri söz konusu son gelişmeye ilişkin henüz açıklama yapmadı. Ancak İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararından bu yana çok sayıda Arap ülkesi, Mogadişu yönetiminin bölgenin tanınmasına karşı çıkan tutumuna destek verdi ve İsrail'in kararını kınayan açıklamalar yayımladı.

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland yönetiminin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açma niyetini açıklamasını kınayan ülkeler arasında yer aldı. Arap Birliği de o dönemde bu adımın “Afrika Boynuzu'ndaki gerilim odaklarını derinleştirebileceği” uyarısında bulundu.

İsrail büyükelçisinin Somaliland'a gelişinin Mogadişu ve bölge ülkelerinin hesaplamalarına etkisini değerlendiren Salih, bu gelişmenin Somali hükümetinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin endişelerini artırabileceğini söyledi. Salih, bölgedeki rekabet halindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları nedeniyle Etiyopya, Mısır, Türkiye ve Cibuti'nin de hesaplarının etkilenebileceğini belirtti.

İsrail ile Somaliland arasındaki yakınlaşmanın yeni güvenlik ve askerî düzenlemelerin önünü açıp açmayacağına ilişkin ise Salih, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, deniz güvenliği ve gemi trafiğinin izlenmesini kapsayan bir iş birliğinin genişletilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ancak güvenlik iş birliği ile askerî üs kurulması arasında ayrım yapılması gerektiğini vurgulayan Salih, Berbera Limanı'nda İsrail askerî üssü kurulacağına ilişkin resmî bir doğrulama bulunmadığını kaydetti.

Bu yakınlaşmanın Kızıldeniz güvenliğine olası etkilerine değinen Salih, Somaliland'ın deniz ulaşımının korunmasındaki stratejik önemini artırabileceğini, ancak bölgedeki askerî ve güvenlik rekabetini de yoğunlaştırabileceğini söyledi.

Salih, gelişmenin Afrika Boynuzu'ndaki jeopolitik dengelerde önemli bir değişimi yansıttığını belirterek, Somaliland'ın uluslararası görünürlüğünü artırmak için İsrail ile ilişkilerini değerlendirmeye çalıştığını, İsrail'in ise dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birinin yakınında nüfuzunu genişletmeyi hedeflediğini ifade etti. Yakınlaşmanın sonuçlarının, iki taraf arasındaki iş birliğinin niteliğine ve bölge ülkelerinin çıkarları ile Kızıldeniz güvenliği üzerindeki etkilerine bağlı olacağını dile getirdi.

Berri ise söz konusu hamlenin Somali açısından toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğe yönelik bir meydan okuma oluşturduğunu, federal hükümetin onayı olmadan yabancı güvenlik ve askerî düzenlemeler yapılması ihtimalinin endişe yarattığını belirtti.

Berri'ye göre Mısır, gelişmeleri Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nın güvenliği açısından değerlendiriyor. Eritre, Kızıldeniz'deki güvenlik dengesinin korunmasına odaklanırken Cibuti ise limanlar, deniz nüfuzu ve bölgesel ticaret alanlarında rekabetin doğuracağı sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

Yakınlaşmanın özellikle Berbera Limanı ve Havalimanı çevresinde istihbarat iş birliği, askerî eğitim ve lojistik kolaylıklar şeklinde gelişebileceğini belirten Berri, olası bir İsrail askerî üssünün Husiler ve İran ile gerilimi artırabileceğini, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde askerî hareketliliği yoğunlaştırabileceğini ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini etkileyebileceğini savundu.


Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
TT

Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî operasyonların yeniden başlatılması konusunda henüz bir karar vermediğini belirtti.

Rubio, dün düzenlediği basın toplantısında, ABD ile İran arasındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan ve Katar'ın öncülüğünde yürütülen görüşmeler için belirlenmiş bir takvim olup olmadığını bilmediğini söyledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre İranlı yetkililerin Doha'da Katarlı arabulucularla görüşmeler gerçekleştiriyor.

Rubio ayrıca, Georgiya eyaletinin Atlanta kentinde düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile kısa bir görüşme yaptığını belirtti. Görüşmede, gelecek ay Çin'de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme yapılması ihtimali ele alındı.

Rubio, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin de Trump'ın katılımının “olumlu bir sonuç doğurabileceğini” düşünmesi halinde, aralık ayında Miami'de düzenlenmesi planlanan G20 Liderler Zirvesi'ne davet edilebileceğini ifade etti.