ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen kişilerin soruşturmalarında yer aldı.

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
TT

ABD istihbaratındaki ‘İşkence Kraliçesi’nin hikayesi

Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)
Eski ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer. (YBeU Beauty Personal Coaching’in Facebook sayfası)

Ünlü  Hollywood filmi Zero Dark Thirty’de (2002) Jessica Chastain tarafından canlandırılan kızıl saçlı bir CIA analisti, meslektaşının bir El-Kaide şüphelisine su banyosu işkencesi (waterboarding) uygulamasını seyretmek için CIA’e ait gizli bir hapishaneye gidiyordu. Şüpheli daha sonra küçük bir dondurucudan biraz daha büyük bir kutuya kilitlenirken bu yöntemle konuşması sağlanıyordu.
Söz konusu dönemde, 2002 yılında kızlık soyadı ‘Bikowsky’ ile tanınan kızıl saçlı ABD istihbarat analisti Alfreda Scheuer, El-Kaide üyesi olduğundan şüphelenilen Ebu Zübeyde’nin işkencesini seyretmek için gizli bir ABD istihbarat hapishanesine gitti. Senato müfettişlerine göre şüpheli, işkence sırasında su işkencesine maruz bırakılarak, ‘köpek kutusuna’ kilitlendi.
ABD istihbaratı, film yapımcılarına CIA yetkilileriyle iletişim kurmaları için daha önce bir benzeri görülmemiş şekilde izin verdi. NBC News çalışanları, New Yorker gazetesine Chastain’in karakterinin kısmen Scheuer’u taklit etiğini ve Scheuer’un pozisyonunu canlandırdığını belirtirken CIA’in ‘dosyanın gizli olduğunu’ söylemesi dolayısıyla isminin gizli tutulduğunu kaydetti.  
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan akrtardığı habere göre Scheuer 20 yıl boyunca ABD’nin radikalizm yanlısı gruplara karşı savaşında, gizli gözaltı merkezleri ve acımasız sorgulama teknikleri de dahil olmak üzere bazı tartışmalı noktalarda merkezi bir figürdü. ABD istihbarat ajanları, genellikle karanlık bir dünyada çalışırken Scheuer’un tecrübeleri ise bunlara ışık tuttu.
Scheuer, 2021 sonlarında son görevi olan ABD Anavatan ve Stratejik Tehditler Dairesi başkan yardımcılığından emekli oldu ve bu yıl da Reuters’a konuşmayı kabul etti.
Bunun ilk röportajı olduğunu belirten Scheuer, kurumdan ayrılmaya zorlanmadığını, kendi özel koşulları uyarınca ayrıldığını belirtmek için konuşmaya karar verdi. Politikasına göre ABD istihbaratı, çalışanlarının meselelerini gündeme getirmez ve istihbarat için çalışıp çalışmadıklarını doğrulayamaz.

‘Kanlı ve gururlu’
Scheuer, toplam iki buçuk saat süren telefon görüşmeleri sırasında ‘devlet sırrı’ kapsamında olduğu için bireysel vakaları tartışamayacağını dile getirdi. Ancak genel olarak hükümet raporlarında bahsedilen ‘waterboarding (su banyosu ile işkence)’ uygulamasının işkence olmadığını belirten Scheuer, bu tür tekniklerin işe yarayabileceği konusunda ısrar etti. Alfreda Scheuer, kendisine yönelik eleştirilerin büyük ölçüde terörle mücadele için risk almasından kaynaklandığını savundu.
Scheuer, çalıştığı kuruma yönelik hükümet ve basında çıkan eleştirilere atıfla “Kana bulandım. Köşeye atılmadığım için kendimle gurur duyuyorum. Kafamı kuma gömmedim” dedi.
New Yorker bir haberinde ismini belirtmeksizin Scheuer’dan alıntı yaparak onu ‘İşkence Kraliçesi’ olarak tanımlamış ve Scheuer’un işkence seanslarına mutlu bir şekilde katıldığını belirtmişti.
Scheuer, çok sayıda haberde yer alan lakabını ‘yanlış ve saçma’ olarak nitelendirirken hiçbir erkek çalışanın aynı şekilde tanımlanmayacağını vurguladı. “Bu lakabı ringde olduğum için aldım. Aslında yüksek sesle ve gururla elimi kaldırdım ve bundan da hiç pişman değilim” dedi.
Senato soruşturması, Scheuer’un herhangi bir şüpheliye kişisel olarak işkence yaptığı iddiasını içermiyor. Bu çerçevede analist, rolünün bir soruşturmacıdan ziyade ‘uzman’ olduğunu belirtti. Aynı şekilde “Bir soruşturmacı ve bir raporcu arasında çok net bir çizgi var. Bir raporcu, hakkında soru sorulan bir konunun uzmanıdır” ifadesini kullandı.
ABD istihbaratının sözcüsü olan Susan Miller, Scheuer’un ifadeleri hakkında yorum yapmayı kabul etmedi. “CIA’nın gelişmiş sorgulama tekniklerini kullanması 2007’de sona erdi” demekle yetindi.
Scheuer’un kariyeri CIA’den ayrıldıktan sonra başka bir yola girdi. Kensdisi ‘yaşam koçu’ oldu ve kadınların ‘iyi görünmelerine ve  kendilerini iyi hissetmelerine’yardımcı olacağı bir iş sahasına yöneldi.
Alfreda Scheuer eski hayatından bu dünyaya geçiş yaparak, işini ve güven verici fotoğraflarını bir internet sitesinde sergiliyor.

İnternet sitesinde şu ifadelere yer veriliyor:
“Yeni bir şey denemek için konfor alanınızdan ayrılmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum. Üst düzey bir hükümet yetkilisi olarak otuz yılı aşkın kariyerimi risk ve hayati kararlar alarak başarısız olamayacak görevlerle görevlendirilmiş, çoğu kadın olan ekiplere liderlik ederek sonlandırdım. İşimin her anını sevdim.”

‘Gecenin Hayaletleri’
Scheuer, 1988 yılında Tuft Üniversitesi Fletcher Koleji’nde henüz yüksek lisans öğrencisiyken ABD istihbaratındaki işini, teşkilatın Terörle Mücadele Merkezi'ni kuran ve şu an hayatta olmayan istihbarat görevlisi Duane ‘Dewey’ Clarridge tarafından aldığını söylüyor. Clarridge, İran-Kontra Davası’nda verdiği ifadede yalan yere yemin etmekle suçlanmıştı. Duruşma öncesinde ise Başkan George H.W. Bush tarafından affedilmişti.
Scheuer, telefon aracılığıyla gerçekleştirdiği iş görüşmesine dair “Bana ne düşündüğümü ve neden merkezde çalışmak istediğimi sordu” dedi.
“Gece hayaletlerinin varlığına inandım. Bu konuda bir şeyler yapmak istedim’ dedim. Biraz güldü. Bundan memnun görünüyordu” diyen Scheuer, gece hayaletleri derken kötüyü kastettiğini ve ‘iyilerin bir şey yapmazsa da galip gelebileceğini’ dile getirdi.
ABD istihbaratında yaz dönemi stajyeri olarak işe başladı ve ardından 1990’da çalışan olarak işe alındı. Scheuer, kariyerinin başlarında İran destekli Lübnan Hizbullah’ı milisleri gibi devlet destekli gruplara odaklandığını söyledi.
Ancak odağı başka noktalara kaydı. 1996’da ABD istihbaratı, yeni bir radikalizm olgusu olarak ortaya çıkan Usame bin Ladin’i özel olarak hedef alan bir birim kurdu. Zero Dark Thirty’deki ana karakterin, Bin Ladin’in izini sürmede çok önemli bir rol oynamamasına rağmen Scheuer da dahil olmak üzere ABD istihbarat ajanlarının bir karışımına dayandığına inanılıyor.
Yeni birimin adı, Michael Scheuer adlı bir ABD istihbarat analisti başkanlığındaki ‘Alec İstasyonu’ idi. Alfreda Scheuer’un Reuters’a yaptığı açıklamaya göre Michael Scheuer başkanlıktan ayrıldıktan sonra 1999’da istasyona dahil oldu. Daha sonra 2014 yılında evlendiler.
Michael Scheuer son yıllarda komplo teorileri benimsedi ve dönemin ABD Başkanı Donald Trump’a seçimi kaybetmesinin ardından sıkıyönetim çağrısında bulundu. Trump’ın Demokratlar, Hollywood ve ‘derin devlet’ arasındaki pedofililerle savaştığı komplo teorisinin genel olarak doğru olduğunu söyledi. Michael Scheuer, Reuters’a “Bu onun (Alfreda Scheuer) şovu. Ben katılmayacağım” diyerek röportaj talebini geri çevirdi.
Scheuer, kocasının fikirlerine katılıp katılmadığını açıklamadı. Ancak onunla bazı konuları tartıştığını söyledi.

Güvenlik birimleri arasında eleştiriler
Scheuer, yirmi yılı aşkın bir süredir ‘artan El-Kaide tehdidi, üyelerinin ABD uçaklarını kaçırma ve Dünya Ticaret Merkezi’ne saldırma planları’ ile bir istihbarat savaşının ortasında bulunuyor.
CIA ve FBI’ın El-Kaide ile savaşmak için birlikte çalışması gerekiyordu. Ancak hükümet raporlarına göre iş birliği, yanlış iletişim ve hatalarla dolu. Federal soruşturmalar, daha iyi bir koordinasyonun ABD’nin 11 Eylül’den önce potansiyel teröristleri belirlemesine veya sorgulamasına yardımcı olabileceğini belirtiyor.
Scheuer, Alec İstasyonu’na katılması sonrasında başkan yardımcılığına, ardından da birim başkanlığına terfi etti.
2005 ABD istihbarat müfettişi genel raporu, CIA’in 11 Eylül’den önce El-Kaide saldırganlarının ‘seyahat bilgilerini’ FBI’a aktaramadığını ortaya koydu. Dönemin FBI direktörü Robert Mueller yaptığı açıklamada “Gerçek ve tasavvur edilen kültürel duvarlar, FBI ve CIA arasındaki koordinasyonu engellemeye devam etti” dedi.
Bu çerçevede Scheuer, ABD istihbaratının yanıldığını ama FBI’ın önceliklerini sorguladığını söyledi. Alfreda Scheuer, “FBI, bir saldırıyı önlemeye çalışmak yerine büyük ölçüde yasal bir dava oluşturmaya odaklanmıştı” ifadesini kullandı.
Söz konusu dönemde ABD istihbaratıyla çalışan eski FBI ajanlarından Mark Rossini, bu varsayımı eleştirerek, “Scheuer, tamamen yanılıyor. Ne küçük düşürücü yalanlar!” şeklinde konuştu.

Kutsal görev
El-Kaide militanları 11 Eylül 2001 tarihinde ikisi Dünya Ticaret Merkezi’ne, biri Pentagon’a ve dördüncüsü de Pensilvanya eyaletinde bir tarlaya düşen dört uçakla saldırı gerçekleştirdi. ABD istihbaratı kısa süre sonra, ABD’nin istihbarat toplama şeklini hızla değiştiren ve Tayland, Polonya ve Litvanya’da işkenceye ve gizli hapishaneler ağı kurulmasına izin veren bir ‘gelişmiş sorgulama’ programı başlattı.
ABD istihbarat eylemlerinin bazı ayrıntıları, 2014 Senato İstihbarat Komitesi soruşturması ve davalarında ortaya çıktı. Senato raporunda, Scheuer’dan ‘gelişmiş sorgulama’ tekniklerinin etkinliği hakkında 20’den fazla alıntı yapılıyor. Ancak raporda Scheuer’un adı geçmezken kendisinden ‘Alec İstasyonu’nun Başkan Yardımcısı’ olarak bahsediliyor.
Ebu Zübeyde, 2002’de Afganistan’da yakalandıktan sonra resmi olarak işkence görmesine izin verilen ilk kişiydi. Söz konusu dönemde El-Kaide’de kilit bir figür olduğundan şüpheleniliyordu. Scheuer, Ebu Zübeyde’yi görmek için Senato raporunda ‘Yeşil Gözaltı Alanı’ olarak anılan Tayland’daki gizli CIA sitesine gitti.
Bölgedeki müfettişler, Ebu Zübeyde’nin paylaşacak başka istihbarat bilgisi olmadığına inandıklarını söyledi. Ancak başkanlık sorgulamaya devam etmek istediği için Scheuer ve ile bir yetkili, ABD istihbaratının gelişmiş sorgulama tekniklerinin kullanımını izlemek için bölgeye geldi.
“Gördüklerimin ayrıntılarına girmeyeceğim” diyen Scheuer, “Hakikate ulaşmayı, başka hayatları kurtarmayı kutsal bir görev saydık. Gördüğüm herkes çok profesyonelce davrandı. Bu, her şeyden zevk aldığım anlamına gelmiyor” ifadesini kullandı.
Senato raporu, 20 gün boyunca Ebu Zübeyde’nin ‘günde yaklaşık 24 saat gelişmiş sorgulama tekniklerine’ tabi tutulduğuna dikkat çekiyor.
Kendisi günde 2 ila 4 kez suya maruz bırakıldı. Neredeyse çıplak olarak tutuldu ve tabut benzeri daha büyük bir kutuya veya daha küçük bir ‘köpek kutusuna’ konuldu.
20 yıl geçmesine rağmen hakkında herhangi bir suçlama bulunmayan Ebu Zübeyde halen Guantanamo Körfezi’nde tutuluyor. Ebu Zübeyde’nin avukatlarından Joseph Margulies, gizlilik kurallarının, müvekkilinin Scheuer’u hatırlayıp hatırlamadığını belirtmesini engellediğini dile getirdi. Reuters’a konuşan Margulies, “İşkence, bu şekilde yerleşik hale geldi. Bu şekilde ABD yaşamının bir parçası oldu” ifadelerini kullandı.

Scheuer yanlış gözaltıdan pişman değil
Senato’daki soruşturmacılar, Scheuer’un 11 Eylül Saldırıları’nın beyni olan Halid Şeyh Muhammed’i işkence gördüğü ve 183 kez suya daldırıldığı sırada sorgulamak için Polonya’daki başka bir gizli bölgeye gittiğini belirtti.
Soruşturmacılar, Scheuer’un ‘bu hayattan nefret edeceğini söylediği’ bir e-posta göndermesi sonrasında, yoğun bir işkence seansı sırasında Muhammed’i sorguladığını kaydetti.
Reuters, Scheuer’un e-posta gönderdiği kişiyi tanımlayamadı. Soruşturmacılara göre Scheuer, başka bir tutuklunun Afganistan’daki siyahi ABD’li Müslümanlar hakkındaki istihbaratını yanlış yorumladı. Ayrıca Muhammed’e bir saldırı başlatmak için ABD’deki siyahi Amerikalıları toplamayı planladığı hususunda kimsenin dile getirmediği bir iddiayı sordu. Raporda Muhammed’in işkence altındayken böyle bir komplo uydurmuş gibi göründüğü belirtiliyor.
Scheuer, herhangi bir yanlış iddiada bulunmadığını vurguladığı açıklamasında şunları söyledi:
“Elimizdeki istihbarat son derece iyiydi. Her şey, bir sonraki saldırıyı engellemek ve ‘tek bir ifadeyle’ ağın geri kalanını bulmak için ihtiyaç duyduğumuz istihbaratı edinmek hedefiyle yapıldı.”
Scheuer’un adı, masum olan Halid el-Masri’nin ‘olağanüstü teslimi’ sonrasında 2005 yılında ön plana çıktı. Bu ifade, şüphelilerin tutuklama, iade veya yargılama emri olmaksızın tutuklanması, hapsedilmesi ve başka ülkelere nakledilmesini tanımlamak için kullanılan bir terimdi.
Masri, adı 11 Eylül Saldırıları’nın bir zanlısının takma adınA benzer bir isim taşıyan bir Alman vatandaşıydı. ABD istihbaratı, onu Balkanlar’dan uçakla Kabil’e götürdü. ‘Salt Pit (Tuz Çukuru)’ adı verilen bir hapishanede dört ay boyunca tuvalet ihtiyacını görmesi için içerisinde kova bulunan küçük bir hücrede dış dünyadan izole edildi. Soruşturmacılar, onun yanlış kişi olduğunun baştan beri açık olduğu belirtiyor.
Yetkililer ve ABD istihbarat raporları, Scheuer’un Masri’nin hapsedilmesi için kulis yaptığını belirtti. Bir Senato raporunda, Masri’nin tutuklanmasını şiddetle savunmasına rağmen Scheuer’un, herhangi bir disiplin cezası almadığına dikkat çekildi. İstihbarat müfettişleri tarafından hazırlanan bir raporuna göre Alec İstasyonu, Masri’yi terörizmle ilişkilendiren ‘bilgileri abarttı’.
Scheuer, olayı inkâr etmek istemediğini belirtirken “Sadece pişman olmadığımı söylemek istiyorum” dedi.
Basın davanın ardından, 2005 yılında, Washington Post’taki ‘kışkırtıcı kişiliğine yakışan sivri uçlu saçlara sahip’ olduğunu anlatan bir hikaye de dahil olmak üzere Scheuer hakkında yazmaya başladı.
Scheuer ise duruma ilişkin “Kesinlikle benden hoşnut olmayan bir grup eski kafalı vardı” değerlendirmesinde bulundu.



İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.


Eritre Devlet Başkanı Afwerki, Afrika Boynuzu'ndaki karmaşık durumun ortasında Sudan'la yakınlaşıyor

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
TT

Eritre Devlet Başkanı Afwerki, Afrika Boynuzu'ndaki karmaşık durumun ortasında Sudan'la yakınlaşıyor

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)

Mina Abdulfettah

1990'ların başlarında, Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki ile Sudan’ın eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir arasındaki ilişkiler, yeni kurulan seküler Eritre devleti ile Beşir ve Hasan et-Turabi liderliğindeki Sudan'daki yükselen İslamcı rejim arasındaki ideolojik farklılıklar nedeniyle erken dönemde gerginliklere tanık oldu.

Eritre 1993 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Asmara, Hartum'u ‘Eritre'deki İslamcı muhalefet gruplarını desteklemekle’ suçladı. Afwerki, Beşir rejiminin nüfuzunu sınırlamak için bir strateji kapsamında, ABD'nin dolaylı desteğiyle, o dönemde Etiyopya ve Uganda'yı da içeren bölgesel bir eksen içinde Sudanlı muhalefet gruplarını kucaklayarak yanıt verdi.

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında savaşın patlak vermesiyle birlikte, bu eğilim daha yoğun bir aşamaya girdi ve her iki tarafın da çalkantılı bölgesel denklemdeki konumlarını yeniden tanımlamaya yönelik karşılıklı hamlelerle karakterize oldu. Eritre tarafında Asmara, Sudan ordusu ile doğrudan iletişim kanallarını sürdürmeyi ve kendisini sınır dengelerini kurmada gerekli bir aktör olarak sunmayı amaçlayan siyasi ve güvenlik kanalları aracılığıyla Doğu Sudan ve Kızıldeniz kıyılarındaki varlığını pekiştirmeye yöneldi. Bu süreç, 29 Kasım 2025'te Eritre cumhurbaşkanının, savaşın patlak vermesinden bu yana Sudan'a yaptığı ilk ziyaretinde, Korgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın daveti üzerine Port Sudan'ı ziyaret etmesiyle doruğa ulaştı. Bu ziyaret sadece protokol gereği değil, Asmara’nın Sudan askeri otoritesine desteğini teyit etmek ve çatışmadaki gelişmeleri, Kızıldeniz'deki güvenliği ve Afrika Boynuzu’ndaki bölgesel düzenlemelerin geleceğini tartışmak için hassas bir zamanda gerçekleşti.

Öte yandan Sudan, iç baskıların ve dışa açılımın yaşandığı bir dönemde bölgesel ortaklar çemberini genişletmek amacıyla Eritre'ye yöneldi. Bu eğilim, 2024 yılından bu yana Asmara'ya yapılan çeşitli resmi ziyaretlere de yansıtıldı. Bu ziyaretler arasında, koordinasyon kanalları kurmayı amaçlayan güvenlik ve siyaset toplantıları da yer alıyor. Bunların en sonuncusu, Sudan Maliye Bakanı Cibril İbrahim ve Kültür, Enformasyon ve Turizm Bakanı Halid el-Aysar'ın ziyaretleri oldu. Son ziyaret de bu bağlam da gerçekleşti ve iki ülke arasındaki ilişkiyi, kriz yönetiminden daha düzenli bir iş birliği çerçevesine dönüştürmeyi amaçlayan kademeli bir açılımın uzantısı olarak gerçekleşti.

Çift tonlu yaklaşım

Afwerki, Sudan'ı güvenlik, meşruiyet ve nüfuzun kesiştiği önemli bir destinasyon olarak gördü. Çıkarlarına göre gerektirdiğinde yakınlaştı, güç dengesi başka bir yöne kaydığında ise mesafesini korudu. İlişkinin ilk yirmi yılında, Hartum'a yönelik söylemleri, Sudan'ın bölgesel ağırlığını kabul etmekle Afrika Boynuzu'ndaki etkisini sınırlamak için sistematik çabaları birleştiren ikili bir üsluba sahipti.

Bu bağlamda, bu yaklaşımın açıklayıcı aşaması, Asmara'nın Sudan muhalefetine sığınak haline gelmesiyle ortaya çıktı. Bu, komşu ülkelerin iç çekişmelerini bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirmek için bir araç olarak kullanmaya dayanan daha geniş bir yaklaşımın parçasıydı.

Bu gidişat, 2018 yılında, birden fazla belirgin nedeni olan sessiz bir krizin patlak vermesiyle önemli bir zirveye ulaştı. O yıl, gerginlikler, Mısır-Sudan ilişkilerinin kötüleştiği bir dönemde Eritre'nin Mısır ile yakınlaşması ve Hartum'un insan kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle sınırdaki askeri varlığını güçlendirme kararıyla bağlantılıydı.

Ancak, o dönemde sızan bilgiler daha derin bir tablo çizdi ve Hartum'un, Beşir'i devirmeyi ve Washington'ın yaklaşımlarına daha uygun görülen bir alternatifi desteklemeyi amaçlayan siyasi düzenlemeleri destekleme çabaları hakkında güvenilir bilgilere sahip olduğunu gösterdi.

Sudan’ın eski Devlet Başkanı Beşir’in yardımcılarından Korgeneral Bekri Hasan Salih bu mesajları Asmara'ya iletti ve değiştirilmeden geri döndü. Bu da ilişkilerin ciddi bir soğukluk dönemine girmesine neden oldu. Bu soğukluk, sınırın kapatılması ve Eritre için önemli bir ekonomik can damarı olan gayri resmi ticaretin dondurulmasıyla kendini gösterdi. Cibuti, Etiyopya ve Yemen ile gerginliklerle çevrili olduğu bir dönemde, alternatif bölgesel ortaklara olan ihtiyacı daha da derinleşti.

Beşir’in düşüşü ve Sudan'da savaşın patlak vermesinden sonra Afwerki kartlarını yeniden düzenledi ve bölgede potansiyel bir arabulucu olarak kendini göstermeye başladı, ancak politikaları uzlaşmaktan çok dengeleri yönetmeye yakındı. Asmara, güvenlik ortamındaki parçalanmayı fırsat bilerek Sudan'ın doğusunda ve Kızıldeniz kıyısında varlığını güçlendirmek için Sudan askeri yönetimi ile ilişkilerini pekiştirmeye başladı. Bu aşamada Afwerki, savaşı Eritre’nin bölgesel güvenlik denklemlerinde önemli bir aktör olarak konumunu yeniden tesis etmek için bir fırsat olarak gören ihtiyatlı bir ortak tavrı benimsedi.

Jeopolitik denklem

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarının ötesinde Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'in derinliklerine uzanan bir güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor. Bu bahiste Sudan, sadece sorunlu bir komşu olarak değil, aynı zamanda Eritre'nin bölgesel parçalanma konusundaki beka korkularının yoğunlaştığı ve son derece değişken bir bölgesel sistemde yeniden konumlanma fırsatlarının şekillendiği stratejik bir alan olarak da görünüyor. Uzun soluklu bir ölüm-kalım savaşı bağlamında siyasi deneyimini kazanan Afwerki, istikrarı en yüksek değer, merkezi kontrolü ise devletin hayatta kalması için temel koşul olarak görüyor.

Bu açıdan bakıldığında, Sudan'a yaklaşımı ‘sıkı bir güvenlik mantığıyla yönetilse bile, güçlü bir devlet, silahlı çoğulculuğa ve sınır ötesi güç mücadelelerine açık bir devletten daha tercih edilebilir’ şeklindeki açık bir ilkeye dayanıyor. Dolayısıyla, son yıllarda, ideolojik önyargılardan değil, ordunun siyasi varlığın birliğini korumanın ve Sudan'ın karmaşık müdahaleler gerektirecek bir boşluk haline gelmesini önlemenin en yetkin garantörü olduğu hesaplarına dayanarak Sudan ordusunu destekleme eğiliminde oldu.

Afwerki, Etiyopya ile olan karmaşık ilişkisinden de faydalanıyor. Asmara ile Addis Ababa arasında 2018 yılında imzalanan barış anlaşmasının ardından iki ülke arasında yakınlaşma yaşanmış olsa da, bu yakınlaşma çıkarlar açısından ihtiyatlı ve dengeli bir nitelik taşıyor. Burada Sudan, Etiyopya'nın ağırlığını dengeleyebilecek coğrafi derinlik ve çok sayıda gücün çekiştiği bir bölgedeki güç dengesini kontrol edebileceği bir arena olmak üzere çift kat değer kazanıyor. Eritre ile çıkarları kesişen, uyumlu bir Sudan, Afwerki'ye bölgesel güç dengesinde stratejik bir koz sağlar ve ülkesinin siyasi ve güvenlik açısından kuşatılma olasılığını sınırlayacaktır.

Diğer yandan bu riskli girişim Mısır, Türkiye ve Körfez ülkelerinin çıkarlarının kesiştiği Kızıldeniz'e de uzanıyor. Afwerki, bu koridorun artık sadece küresel ticaretin arterlerinden biri olmadığını, aynı zamanda nüfuz ve askeri konumlanma için rekabetin yaşandığı bir sahne haline geldiğini biliyor. Bu ortamda Sudan, Eritre’ye coğrafi büyüklüğünün ötesinde bir ağırlık kazandıran ve yıllarca süren izolasyonun ardından konumunu güçlendiren bölgesel anlaşmalara girmesini sağlayan bir bağlantı noktası gibi görünüyor.

Böylece, Afwerki’nin Sudan üzerine oynadığı bahis, sağlam istikrara yönelik uzun vadeli bir yatırım olarak somutlaşıyor. Güçlü merkezi devleti bölgesel güvenliğin garantisi olarak gören Eritre Devlet Başkanı’na göre istikrarlı bir Sudan, siyasi geçişin cazibesine karşı devletin hayatta kalmasını önceliklendiren ve güvenliği jeopolitik denklemin merkezine yerleştiren bir vizyon içinde, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki güç dengesini yeniden şekillendirmede vazgeçilmez bir ortak.

Yaklaşımdaki karmaşıklıklar

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Afrika Boynuzu’nun derinliklerinde tarih, coğrafya ve siyaset, basit varsayımlarla durumu değerlendirenlerin kavrayamayacağı karmaşık bir ağ içinde iç içe geçti. Burada askeri hesaplamalar yeterli değildir ve merkezi devletin tek başına bir emniyet supabı görevi görebileceği düşüncesi yanlış. Bu çerçevede Afwerki'nin Sudan'a yaklaşımı, bu bahsi hayal edilenden daha az uygulanabilir kılan dört karmaşıklıkla çevrili gibi görünüyor. Bu karmaşıklıkların ilki, bölgesel çatışmanın çok kutuplu doğasıdır. Afrika Boynuzu artık ikili dengelerin arenası değil, aktif bir uluslararası varlığın yanı sıra bölgesel çıkarların kesiştiği bir alandır. Bu durum, askeri üslerin ve çelişkili güvenlik anlayışlarının bir arada var olduğu Kızıldeniz'de açıkça görülüyor. Böyle bir senaryoda, savaşa dahil olan her dış güç bir uzlaşma sağlamak yerine kendini yeniden konumlandırma fırsatı bulduğundan, belirli bir Sudanlı tarafa destek vermek, nüfuz oyununda ek bir unsur haline geliyor.

İkinci karmaşıklık, Sudan coğrafyasının parçalanmasında kendini gösteriyor. Savaş artık bir ordu ile paralel bir güç arasındaki çatışma değil, Darfur’dan Sudan'ın doğusuna uzanan bir dizi alt çatışmadan oluşan bir ağa dönüştü. Yerel grupların yükselişi ve altın, kaçakçılık ve sınır geçişleri etrafında gelişen savaş ekonomisi, başkentin mantığına tabi olmayan güç merkezleri ortaya çıkarıyor. Bu ortamda, karar alma sürecinde birliği sağlayabilecek merkezi bir kuruma güvenmek, gücün silah ve kaynakların bulunduğu coğrafyaya dağılmış olduğu bir gerçeklikle çelişen bir kumardır.

Üçüncü karmaşıklık, ekonomi ile güvenlik meselelerinin örtüşmesiyle ortaya çıkıyor. Bugün Sudan, sadece siyasi açıdan sorunlu bir ülke değil, aynı zamanda sınır ötesi ağlar tarafından kontrol edilen ekonomik açıdan parçalanmış bir ülke. Libya ve Çad üzerinden altın kaçakçılığı yapılan rotalar ve Afrika Boynuzu üzerinden silah kaçakçılığı yapılan rotalar, bu çatışmayı daha geniş bir bölgesel çıkarlar sisteminin parçası haline getirdi. Böyle bir bağlamda, askeri istikrarı desteklemek bu ağların ortadan kaldırılmasına yol açmayabilir, aksine onlara daha organize bir biçimde kaosu yeniden üreten yeni bir örtü sağlayabilir.

Dördüncü karmaşıklık ise sosyal ve insani boyutta yatıyor Ülke içinde ve dışında milyonlarca yerinden edilmiş Sudanlı, Darfur ve Kordofan eyaletlerinin yanı sıra doğudaki sosyal dokunun parçalanması, devlet kavramının yeniden kurulamadan önce aşınmaya başladığı bir gerçeklik yarattı. Somali deneyimi bölgenin hafızasında halen tazeliğini koruyor. Sudan artık ordusu ve müttefikleri olan, ancak iktidara anlam katan toplumu kaybeden bir devletten ibaret. Bu bağlamda, ulusal uzlaşma olmadan güvenlik istikrarı, kırılgan bir yapının sağlam bir cephesi gibidir.

Bu dört karmaşık durum göz önüne alındığında, Afwerki'nin Sudan üzerine oynadığı bahisin, sadece mantıkla yönetilmeyen bölgesel ortamla açıkça çeliştiği görülüyor. Afrika Boynuzu, çıkarların, kimliklerin ve kaynakların birbiriyle iç içe geçtiği bir alan. Bu yüzden, ilk bakışta her ne kadar dikkatli hesaplanmış görünse de tek taraflı bahisler aşınmaya karşı savunmasız kalıyor.

Gidişatın öngörülmesi

Öngörüler, Eritre rejiminin doğasına özgü zihinsel ve siyasi yapıya dayanıyor. Afwerki, tarihi olarak, dış ilişkilerin büyük uzlaşmalar için açık bir alan olarak değil, sıkı iç güvenliğin bir uzantısı olarak yönetildiği, egemen izolasyon ve kasıtlı kapanmaya dayalı bir yaklaşımı benimsiyor. Bu bağlamda, Sudan ile yakınlaşma senaryosu, Hartum'un izleyeceği siyasi yolun doğasına bağlı bir olasılık olarak ortaya çıkıyor.

Kriz, Batı başkentlerinde formüle edilen ve ABD’nin çizdiği çerçevelerle yönetilen uluslararası bir çözüme doğru ilerlerse gidişat, Afwerki'yi ya güvenmediği bir denklemde ikincil bir rol kabul etmek ya da on yıllardır retoriğinin merkezinde yer alan bağımsız karar verme mantığını korumak için bir adım geri atmak arasında stratejik bir ikilemle karşı karşıya getirir. Böyle bir durumda yakınlaşma sınırlı hale gelir, dar güvenlik kanalları tarafından yönetilir ve geniş bir siyasi ortaklıktan uzaklaşır.

Ancak Sudan'da, uluslararası tavanların düşük olduğu, yerel dengeler ve sınırlı bölgesel destekle yönetilen bölgesel bir uzlaşma temelinde daha kapalı bir formül ortaya çıkarsa, Afwerki kendini siyasi mantığına daha uygun bir ortamda bulur. Burada, karşılıklı güvenlik çıkarları, sınır kontrolü ve hassas konuların uluslararası dikkatlerden uzak bir şekilde yönetilmesine dayalı bir ilişki kurulması üzerine bahis yapabilir. Bu tür bir yakınlaşmanın, gerçekleşmesi halinde, dış baskılara daha az bağımlı bir Sudan rejiminin oluşmasıyla kademeli olarak inşa edileceğinden, iki ila beş yıllık bir zamana ihtiyacı var.

Bu denklemdeki belirleyici faktör, ikili ilişkilerin niteliğinden ziyade Sudan'daki uzlaşmanın niteliği olmaya devam ediyor. Afwerki, Hartum'u sadece sorunlu bir komşu olarak değil, daha geniş bir denklemin test alanı olarak görüyor. Peki, açık uluslararası çözümler modeli mi galip gelecek, yoksa dış etkilerden uzak, kapalı çevrelerde krizlerini yöneten bir devlet modeli mi devam edecek? Yakınlık ve uzaklık arasındaki mesafe bu soru çerçevesinde belirlenir ve ilişkinin siyasi takvimi şekillenir.

Bu manada, Afwerki'nin Sudan ile izleyeceği yol hakkındaki tahminler, iki ülke arasındaki ilişkinin bir ön habercisi olmaktan ziyade, onun yönetim felsefesinin bir yorumu haline geliyor. Egemenliğin tarihi kaygılarla iç içe olduğu Afrika Boynuzu’nda ittifaklar, yalnızca acil çıkarlar üzerine değil, bölge ülkelerinin liderlerinin dünya düzeninin doğası, bu düzenin sınırları ve büyük güçlerin nüfuz alanlarına açılmanın bedeli hakkındaki algıları arasındaki uyum derecesine de dayanıyor.


2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları hangileri?

Pasaportlar (Arşiv – AFP)
Pasaportlar (Arşiv – AFP)
TT

2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları hangileri?

Pasaportlar (Arşiv – AFP)
Pasaportlar (Arşiv – AFP)

Şarku'l Avsat'ın  Henley Pasaport Endeksi’nden aktardığı en güncel verilere göre 2026’nın öne çıkan pasaportlarını derlendi. Endeks, Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nin (IATA) özel verilerini kullanıyor.

CNN, “Ülkeler arasında sınırsız seyahat ve sınır kontrollerinde hızlı geçiş söz konusu olduğunda, bazı pasaportlar diğerlerinden çok daha fazla ayrıcalığa sahip” yorumunda bulundu.

Endekse göre ilk üç sıradaki pasaportlar Asya ülkelerine ait: Singapur birinci, Japonya ve Güney Kore ise ikinci sırada yer aldı.

Singapur vatandaşları, endeksteki 227 ülke ve bölgeden 192’sine vizesiz giriş yapabiliyor. Japonya ve Güney Kore vatandaşları ise 188 ülkeye vizesiz giriş hakkına sahip.

CNN, Henley Pasaport Endeksi’nin aynı puanı alan ülkeleri aynı sırada değerlendirdiğini belirterek, beş Avrupa ülkesinin üçüncü sırayı paylaştığını aktardı: Danimarka, Lüksemburg, İspanya, İsveç ve İsviçre; her biri 186 ülkeye vizesiz giriş sağlayabiliyor.

Dördüncü sırada tamamen Avrupa ülkeleri bulunuyor: Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Hollanda ve Norveç (185 ülke).

Beşinci sırada 184 ülkeyle Macaristan, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer aldı.

Altıncı sırayı Hırvatistan, Çekya, Estonya, Malta, Yeni Zelanda ve Polonya paylaşırken, Avustralya, Letonya, Lihtenştayn ve Birleşik Krallık yedinci sırada yer aldı.

Birleşik Krallık, endekste yıllık bazda en büyük kaybı yaşayan ülke oldu; vatandaşları artık 182 ülkeye vizesiz gidebiliyor, bu da geçen yıla göre sekiz ülke daha az.

Sekizinci sırada Kanada, İzlanda ve Litvanya bulunuyor (181 ülke), dokuzuncu sırada ise Malezya (180 ülke) yer aldı.

axsdfrgth
ABD'nin Georgia eyaletindeki bir havaalanında güvenlik kontrol noktasında bekleyen yolcular (EPA)

ABD, 179 ülkeyle onuncu sıraya geri döndü; kısa süreliğine 2025’in sonlarında ilk kez gerilemişti. Ancak bu toparlanma göründüğü kadar güçlü değil. Sıralamada ABD’nin önünde yer alan ülke sayısı 37’ye yükseldi. Bu, 2025 sonuna göre bir ülke fazlası anlamına geliyor.

ABD, yıllık düşüş açısından Birleşik Krallık’ın hemen arkasında yer alıyor; son 12 ayda yedi ülkeye vizesiz seyahat hakkını kaybetti.

Ülke, son yirmi yılda endekste üçüncü en büyük düşüşü yaşadı, dördüncü sıradan onuncu sıraya geriledi.

Listenin diğer ucunda, 101. sırada Afganistan yer alıyor ve vatandaşları yalnızca 24 ülkeye vizesiz gidebiliyor. Suriye 100. sırada (26 ülke), Irak ise 99. sırada (29 ülke) bulunuyor.

Bu durum, en yüksek ve en düşük sıralı pasaportlar arasında 168 ülkeyi kapsayan devasa bir seyahat özgürlüğü farkına işaret ediyor.

CNN, Singapur’un Henley Pasaport Endeksi’nde birinciliğini güçlü şekilde koruduğunu belirtti.

Viyana’daki İnsan Bilimleri Enstitüsü Başkanı Misha Glenny, “Pasaportun gücü nihayetinde siyasi istikrar, diplomatik güvenilirlik ve uluslararası kuralları şekillendirme kapasitesini yansıtıyor” yorumunda bulundu.

Glenny, “Atlantik ötesi ilişkilerdeki gerilim ve iç politika dalgalanmalarının artmasıyla, ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde seyahat haklarının erozyona uğraması sadece teknik bir sorun değil; daha derin bir jeopolitik yeniden dengelenmenin göstergesidir” dedi.

Henley & Partners Yönetim Kurulu Başkanı Christian Kälin ise, “Son yirmi yılda küresel hareket özgürlüğü önemli ölçüde genişledi, ancak bu faydalar eşit şekilde dağılmadı” yorumunu yaptı.

Kälin, “Bugün pasaport ayrıcalıkları fırsatları, güvenliği ve ekonomik katılımı şekillendirmede kritik bir rol oynuyor; artan ortalama erişim, hareket özgürlüğü avantajlarının giderek daha fazla ekonomik olarak güçlü ve siyasi açıdan istikrarlı ülkelerde yoğunlaştığı gerçeğini gizliyor” dedi.

2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları

- Singapur (192 ülke)

- Japonya ve Güney Kore (188)

- Danimarka, Lüksemburg, İspanya, İsveç ve İsviçre (186)

- Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Norveç (185)

- Macaristan, Portekiz, Slovakya, Slovenya, Birleşik Arap Emirlikleri (184)

- Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Malta, Yeni Zelanda, Polonya (183)

- Avustralya, Letonya, Lihtenştayn, Birleşik Krallık (182)

- Kanada, İzlanda, Litvanya (181)

- Malezya (180)

- ABD (179)