Türkiye’nin Suriye’de ‘kötünün iyisi’ tercihi

Türkiye-Suriye arasındaki Bab Es-Selam Sınır Kapısı. (AFP)
Türkiye-Suriye arasındaki Bab Es-Selam Sınır Kapısı. (AFP)
TT

Türkiye’nin Suriye’de ‘kötünün iyisi’ tercihi

Türkiye-Suriye arasındaki Bab Es-Selam Sınır Kapısı. (AFP)
Türkiye-Suriye arasındaki Bab Es-Selam Sınır Kapısı. (AFP)

Türkiye’ye, ‘Suriye rejimiyle normalleşme’ ya da ‘Kuzey Suriye’de bir Kürt Devleti kurulmasını kabul etme’ arasında bir tercih sunulsa, ‘acı bir seçenek’ olmasına rağmen ilkini ‘kötünün iyisi’, yani ‘ehveni şer’ olarak tercih etmesi muhtemeldir. Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun önceki günkü açıklamaları da üstü örtülü de olsa bunu gösteriyordu. Çavuşoğlu Afganistan’da Taliban’ı tanımadan angajmana girdiklerini hatırlatarak Suriye rejimiyle de meşruiyetini tanımadan bir ilişki kurabileceklerini ima etti.   
Türkiye'nin ‘ehveni şer tercihi’ ihtimali kendisi açısından yeni olabilir. Ancak bu konuda yalnız olmadığı da kesindir. Terör örgütü DEAŞ 2014 sonlarında Suriye ve Irak’ı kasıp kavuruyor ve birçok bölgeyi ele geçiriyordu. Batılı ülkeler bu süreçte ‘rejimin devrilmesi’ meselesini öncelikleri arasından çıkardı. Çünkü rejimin alternatifi olarak DEAŞ öne çıkıyordu. Bazı devletler, başta İslamcı örgütler olmak üzere silahlı muhalifleri desteklemeyi bıraktı ve muhaliflerin 'ezici bir zafer kazanmasına’ yönelik endişelerini dile getirdi. Bazıları dönemin ABD Başkanı Barack Obama’nın 2013’te rejime nihai bir hava saldırısı talimatı vermemesinin gerekçesini, ‘mevcut düzenin bozulmasından’ rejimden daha çok çekinmesi olduğunu iddia etti. Rusya ise Suriye rejimini korumak gerekçesiyle ve DEAŞ’ın eline geçmesini engellemek amacıyla 2015’te savaşa dahil oldu. Suriye rejimi söz konusu dönemde ülkenin sadece yüzde 10’unu kontrol ediyordu. Bu süreçte bazı Batı devletlerinin yine ‘ehveni şer’ mantığıyla Rus müdahalesini desteklediği ya da ses çıkarmadığı gündemdeydi.  
İsrail ise İran ve Hizbullah’ın kuzey sınırlarında stratejik konumlanması ve rejimin devrilmesi ile rejimin ayakta kalması ve Rusya ile güvenlik anlaşması yapılması arasında tercih etmek zorunda kaldı. İsrail ikinci seçeneği tercih ederek Rusya ile İran’a yönelik saldırılarına ses çıkarmaması konusunda anlaştı. Suriye’nin kuzeyini kontrol eden ABD ise İsrail’i bu hususta destekleyerek, Suriye’nin tamamıyla ‘daha kötü olan’ İran’ın eline geçmesini engelleme noktasında çaba gösterdi. ABD ve İsrail, Suriye rejimini devirmekten ziyade İran’ın Bağdat-Şam-Beyrut hattında zayıflatılmasına yönelik bir politika izledi. Arap ülkelerine gelecek olursak; bu ülkelerin bir kısmı krizin başından bu yana Şam rejiminin yanında yer alarak Tahran’ın nüfuz alanını genişletmesine olanak sağladı. Çoğu Arap ülkesi ise yine ‘ehveni şer’ yaklaşımıyla, ‘Pers ve Yeni Osmanlıcıların egemenliğindense’ Suriye rejiminin ayakta kalması gerektiğini düşündü.  
Türkiye’nin yeni bir yaklaşım benimsediği yönündeki işaretler, zamanlaması açısından önemli. Ankara son 10 yıl içinde Esed’in mutlaka gitmesi gerektiği anlayışını kısmen de olsa yumuşatarak Esed’in geçiş döneminde rol üstlenmesine gönülsüzce razı oldu. Ardından Rusya ve İran aracılığıyla dolaylı olarak ‘çatışmasızlık ve gerginliğin azaltılmasına’ yönelik anlaşmalar yapıldı. Ankara, 2016 yılında Fırat Kalkanı kapsamında Fırat’ın doğu ve batısındaki Kürt güçlerin ulaşımını bölmek amacıyla Halep’in doğusundan vazgeçti. 2018 yılında da Kürt idaresinin Akdeniz’e inişini engellemek amacıyla Afrin’e girmek için Moskova’ya taviz verdi. Yine bu bağlamda, Moskova ve Tahran’ın aracılığıyla, Suriye Muhaberat Şefi Ali Memlük ile Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Hakan Fidan arasında görüşmeler tertip edildi. Fidan ve Memlük’ün 2020’deki görüşmesinden önce, Tahran ve Lazkiye’de iki ülkenin güvenlik yetkilileri bir dizi görüşme gerçekleştirmişti.
ABD’nin PYD’ye silah ve maddi destek sağlamasına yönelik endişeler, Ankara’nın gönülsüz de olsa Şam ile görüşmesine imkan tanıdı. Türkiye, Şam rejiminin, 2011’de kendisinden intikam almak için ayrılıkçı Kürt oluşumları desteklediğini biliyordu. Rusya 1998’de yapılan Adana Anlaşması’nın yürürlüğe girmesini teklif etti. Bu anlaşma Türkiye’nin terörle mücadele kapsamında Suriye içlerinde 5 kilometrelik bir derinliğe girmesine olanak sağlıyordu. Suriye rejimi Türkiye’nin kuzey bölgelerindeki etkinliği karşılığında İdlib ve Halep’te bazı tavizler elde etmeye çalışıyordu. Ruslar ise ABD ile kuzeydoğu Suriye’de, Türkiye ile de kuzeybatı Suriye’de temas kurmak zorunda kaldı. Arap ülkeleri de bu süreçte Suriye’ye girerek Türkiye ile rekabet etmek istiyordu. Ancak şartlar zamanla değişti.  
Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun açıklamaları şu şartlar dahilinde değerlendirilebilir: 
Öncelikle; ABD-Rus koordinasyonu, Ukrayna savaşı nedeniyle çökmüş durumda. Dolayısıyla ABD Ulusal Güvenlik Konseyi üyesi Brett McGurk'un Rusya'yı Şam'ı bir orta yolun bulunması amacıyla ayrılıkçı Kürtlerle müzakere etmesi yönünde ikna etmesi planları da şimdilik sonuçsuz kaldı.  
İkincisi; Donald Trump yönetimi dönemindeki durumun aksine, özellikle Afganistan'dan kaotik çekilme deneyiminden sonra Suriye'deki ABD varlığının istikrarlı bir şekilde devam edeceği öngörülüyor. Biden yönetimindeki ABD, Suriye’deki varlığını DEAŞ’a karşı zaferinin sembolü olarak görüyor.  
Üçüncüsü; Ankara ile rekabet edebilmek için Şam rejimine yaklaşan Arap ülkeleri, şimdilerde kendileri ile Türkiye arasında bir kesişme noktası arıyor. Suriye bunun için uygun olabilir. Bazıları Suriye’nin yeniden imarı noktasında bazı Arap ülkeleri ile Türkiye’nin ortak projelerde yer alma niyetinde olduğunu değerlendiriyor.  
Peki, Ankara kendisiyle birlikte Suriye ve İran’ın ulusal güvenliklerine tehdit oluşturacak bir Kürt devletinin kurulmasını engellemek için Şam rejimiyle iş birliği yapmaya hazır mı? Çavuşoğlu’nun son açıklamaları ve Türkiye-Suriye arasındaki muhtemel güvenlik görüşmelerine dair bilgiler, bu iddiaların ciddiye alınmasını gerektirecek türden. Türkiye İHA’lar ile Suriye’nin kuzeydoğusunda ayrılıkçı Kürt oluşumları hedef alıyor. Irak’ta da yeni bir operasyon başlatmış durumda.  



Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia
TT

Havacılıkta 7700, 7600 ve 7500 acil durum kodları ne anlama geliyor?

Fotoğraf: Wikipedia
Fotoğraf: Wikipedia

Havacılık dünyasında uçuşlar büyük ölçüde önceden belirlenmiş senaryolar doğrultusunda yürütülüyor. Ancak kokpitlerin görünürdeki sakinliğinin ardında, gökyüzündeki dengeleri saniyeler içinde değiştirebilecek şifreli bir dijital iletişim dili bulunuyor.

Flydubai'nin son uçuşunda yaşanan ve 7700 ile ardından 7500 acil durum kodlarının kullanıldığı olay, hava trafik kontrol merkezlerinin karmaşık krizleri yönettiği katı ve büyük ölçüde görünmeyen protokollere dikkatleri çekti.

Teknik arıza alarmının yanıp sönmesinden, gerilim filmlerini andıran dramatik bir şekilde yasa dışı müdahale koduna geçişe kadar, yerdeki gölge askerler gökyüzü ile yeryüzü arasında kalan bir uçağın güvenli piste ulaşmasını sağlamak için krizi nasıl yönetiyor?

Kontrol merkezlerinde sessiz şifre ve tehlikenin coğrafyası

Hava trafik kontrol merkezleri uçuşları, uçaktaki alıcı-verici cihazın gönderdiği kesintisiz radyo sinyalleri üzerinden takip ediyor. Kokpit ekibi ciddi bir sorunla karşılaştığında kelimeler yük haline gelirken cihazdaki birkaç düğmeye basmak yardım çağrısının en hızlı yolu haline geliyor.

Bu yardım çağrıları, yerdeki radar ekranlarında kontrolörün dikkatini hemen çeken, belirgin renklerle yanıp sönen ışıklı kodlar şeklinde görülüyor. Bunlar, Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO) tarafından belirlenen ve uluslararası düzeyde acil durum kodları olarak bilinen sinyaller.

fvghy
Kokpitlerin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

7700 kodu, teknik ve operasyonel savunmanın ilk hattını oluşturuyor. Bu kod, ciddi yakıt eksikliği, motor arızası veya kritik tıbbi durumlar gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanabilecek genel bir acil durumu bildiriyor ve güvenli bir iniş için derhal harekete geçilmesini gerektiriyor.

Ancak kodun, yasa dışı müdahale ve uçak kaçırma anlamına gelen 7500'e dönüşmesiyle tehlikenin niteliği ve boyutu değişiyor. Bu korkutucu sinyal, yerdeki operasyon merkezlerine kokpitin dışarıdan bir kişinin kontrolüne geçmiş olabileceğini veya uçağın ve yolcularının silahlı tehdit ya da zor kullanma yoluyla ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu bildiriyor.

Radyo sessizliğinin bilmecesi: 7600 kodunun anlamı

Bu iki tehlike arasında, havacılıkta iyi bilinen üçüncü kod 7600 öne çıkıyor. Bu kod, uçağın radyo iletişim sistemlerinde tamamen arıza meydana geldiğini bildirmek için kullanılıyor.

Bu kod, kendine özgü bir sorun oluşturuyor. Uçak havada adeta sağır ve dilsiz hale geliyor; yerden gelen talimatları alamıyor ve kendi durumuyla ilgili bilgi gönderemiyor. Ancak radar ekranlarında görünür olmaya devam ediyor.

Hava trafik kontrol birimleri 7600 koduyla karşılaştığında belirli bir varsayımla hareket ediyor. Kontrol merkezi, pilotun uçuş planına mümkün olduğunca bağlı kalacağını varsayıyor ve kontrolörler uçağın öngörülen güzergâhına göre önündeki hava sahasını boşaltmaya başlıyor.

frgthy
Uçağın kokpit yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Asıl tehlike ise bu kodlar arasındaki bağlantıda ortaya çıkıyor. 7600 kodu masum bir elektrik arızasından kaynaklanabileceği gibi bazı senaryolarda iletişim cihazlarını kapatarak uçağı izole etmek isteyen hava korsanlarının bilinçli bir hamlesi de olabilir. Bu durumda kontrol merkezleri, belirsizliği ortadan kaldırmak ve durumun 7500 koduna dönüşüp dönüşmediğini belirlemek için en üst düzeyde alarma geçiyor.

Hava sahasında hassas operasyon ve güvenli koridorların oluşturulması

Teknik acil durum kodu 7700 tespit edildiği anda hava trafik kontrol merkezleri, uçağın çevresindeki hava sahasında adeta hassas bir operasyon yürütmeye başlıyor.

Kontrolörler normal ticari hava trafiğinin yönetimini ikinci plana bırakarak tüm dikkatlerini acil durumdaki uçağın güvenli güzergâhını oluşturmaya yoğunlaştırıyor.

Yakındaki uçaklara irtifalarını değiştirmeleri ve söz konusu uçağın uçuş hattından uzaklaşmaları yönünde kesin talimatlar veriliyor. Böylece uçağın çevresindeki hava sahası olası bir çarpışmayı önleyecek şekilde boşaltılıyor.

Yerdeki yetkililer, acil durumdaki uçağa diğer tüm uçuşların önünde mutlak öncelik tanıyor. Uçağın standart hava seyrüsefer hızlarına ve irtifalarına uyma zorunluluğu da kaldırılıyor.

Birkaç dakika içinde kontrol kuleleri hedef havalimanındaki yer birimleriyle koordinasyon kuruyor. İtfaiye ve kurtarma araçları pist boyunca konuşlandırılarak mekanik veya teknik açıdan acil müdahale gerektirebilecek bir iniş için hazır bekletiliyor.

Örtülü iletişim protokolü ve güvenlik müdahalesinin yönetimi

Alarmın 7500, yani uçak kaçırma koduna dönüşmesi halinde operasyon merkezlerindeki tablo tamamen değişiyor.

Kriz artık sıradan bir havacılık olayı olmaktan çıkıp devletlerin egemenlik yetkileri kapsamında ele alınan bir ulusal güvenlik meselesine dönüşüyor.

Uluslararası kurallar uyarınca hava trafik kontrolörlerinin, açık radyo frekanslarında uçağın kaçırıldığını veya bir güvenlik tehdidi bulunduğunu doğrudan ifade etmesi yasak. Bunun amacı, kabinde bulunan saldırganların hava trafik iletişimini dinlemesi halinde paniğe kapılmalarını veya müdahalede bulunmalarını önlemek.

Bu durumda kontrolörler, rutin ve örtülü mesajlara başvuruyor ve pilottan kullandığı acil durum kodunu yeniden kontrol etmesini istiyor.

Pilotun 7500 kodunu yeniden doğrulaması veya sinyal devam ederken yanıt verememesi halinde en üst düzey güvenlik planları devreye sokuluyor. Krizin yönetimi sivil havacılık makamlarından hava savunma ve silahlı kuvvetler komutanlıklarına aktarılıyor.

Askeri kuşatma ve en ağır seçenekler

7500 güvenlik kodunun doğrulanmasının ardından savaş uçakları, hızlı müdahale kapsamında sivil uçağı havada çevrelemek üzere harekete geçirilebiliyor.

Askeri pilotlar, kokpiti görsel olarak takip etmelerine ve içerideki durum hakkında bilgi edinmelerine imkân verecek güvenli mesafeyi koruyor. Ayrıca 7600 kodunun kullanılması nedeniyle veya iletişim kesildiği için radyo sessizliği yaşanıyorsa uçağı kimin kullandığını belirlemeye çalışıyorlar.

Bu askeri refakat, son derece hassas bir güvenlik ve egemenlik tedbiri olarak değerlendiriliyor. Amaç, uçağın kritik tesislere veya nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu büyük kentlere yaklaşmasını engellemek.

Devletler en ağır senaryoları da hesaba katıyor. Uçağın stratejik bir tesisi yok etmeye yönlendirilmiş bir uçan bombaya dönüştüğüne ilişkin kesin kanıtların bulunması halinde, askeri olarak düşürme kararı ülkenin ulusal güvenliğini korumak amacıyla üst düzey makamların başvurabileceği son ve son derece ağır seçenek olarak kalıyor.

İzole park alanı ve yerde yetkinin devri

7500 koduyla güvenlik tehdidi altındaki uçak, havalimanının normal park alanlarına yönlendirilmiyor. Hava trafik kontrol birimleri uçağı, havalimanının uzak bir bölümünde bulunan ve izole park alanı olarak bilinen özel bir bölgeye götürüyor.

vfghy
Uçağın kokpitlerinin mühendislik yapısını gösteren görsel (Wikipedia)

Bu alan, yolcu terminallerinden, kritik tesislerden ve büyük yakıt depolarından uzakta, pistlerin en uç noktalarında bulunuyor. Amaç, olası bir patlama veya sabotaj durumunda meydana gelebilecek kayıpları en aza indirmek.

Uçağın izole piste inmesi ve tamamen durmasıyla birlikte hava trafik kontrolörlerinin hukuki ve operasyonel yetkisi sona eriyor.

Kontrol kulesi teknik süreci kapatırken yerdeki yönetim kolluk kuvvetlerine, terörle mücadele birimlerine ve güvenlik müzakere ekiplerine geçiyor. Bu ekipler, yolcuların hayatını kurtarmak ve kabinin kontrolünü sağlamak amacıyla belirlenen taktik planlar doğrultusunda hava korsanlarıyla doğrudan mücadeleye başlıyor.

Kodların ardışıklığı: Gerçek tehlike mi, insan hatası mı?

Tek bir uçuş sırasında acil durum kodlarının art arda kullanılması ve birbirine dönüşmesi, havacılık uzmanları ve soruşturmacılar açısından alarm ve kapsamlı bir analiz sürecini beraberinde getiriyor.

Havacılık uygulamalarında bu tür bir kod dizisinin iki temel açıklaması bulunuyor.

İlk ihtimal, olayın gerçekten tırmanması. Buna göre süreç 7700 koduyla bildirilen mekanik bir arıza veya 7600 koduyla bildirilen iletişim kesintisiyle başlayabiliyor. Ardından bir tarafın ortaya çıkan karmaşadan veya uçağın acil iniş sürecinden yararlanarak kokpitin kontrolünü ele geçirmesi ve mürettebatı 7500 kodunu kullanmaya zorlaması mümkün.

İkinci ihtimal ise yüksek stres altında meydana gelen teknik bir insan hatası. Kumanda panelindeki rakamların birbirine yakın olması, pilotun yoğun korku ve stres altında genel acil durum veya iletişim arızası kodu yerine yanlışlıkla uçak kaçırma kodunu girmesine yol açabiliyor.

Ancak hata ihtimaline rağmen hava trafik kontrol protokolleri ve dünya genelindeki havacılık makamlarının uygulamaları, bu tür bir kod dizisini gerçek bir güvenlik tehdidi olarak ele almayı gerektiriyor. Askeri ve güvenlik alarmı, uçak güvenli şekilde yere indikten, tamamen arandıktan ve yolcular ile mürettebatın güvenliği doğrulandıktan sonra kaldırılıyor.


Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı
TT

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

Washington-Tahran diplomatik süreci arabulucuların çabalarına rağmen tıkandı

ABD ile İran arasındaki diplomatik süreç, arabulucuların iki taraf arasında ilerleme sağlama çabalarının sonuçsuz kalması ve tarafların herhangi bir taviz vermeye yanaşmaması nedeniyle tıkandı.

«Axios» haber sitesinin aktardığına göre ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, aralarında Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin de bulunduğu İran heyetinden ABD’den ayrılmasını istedi. Site bu adımı, iki ülke arasındaki derin güvensizliği ortaya koyan alışılmadık bir diplomatik kınama olarak nitelendirdi.

Buna karşılık İran’ın Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği, heyetin New York’tan Tahran’a hareketinin daha önce bildirilen takvim doğrultusunda gerçekleştiğini açıkladı.

Beyaz Saray, haftanın başında İran’la yürütülen müzakerelerde ilerleme kaydedilmesini bekliyordu. Ancak savaşın sona erdirilmesine yönelik çabalar sürerken görüşmelerin daha sonra çıkmaza girdiği ortaya çıktı.


ABD 23 yıl sonra Irak’tan ayrıldı: Askerleri şimdi nerelerde konuşlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
TT

ABD 23 yıl sonra Irak’tan ayrıldı: Askerleri şimdi nerelerde konuşlanıyor?

ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)
ABD Başkanı Donald Trump, 15 Mayıs 2025'te Katar'ın Doha kentindeki El-Udeyd Hava Üssü'nü ziyareti sırasında ABD askerlerine hitap ediyor. (Reuters)

Caroline Rose

ABD topraklarına yönelik 11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçtikten sonra Washington, Irak ve Suriye'deki "DEAŞ'la mücadele" misyonundan çekilerek sembolik olarak bir dönemi kapatıyor. ABD askerlerinin iki ülkeden ayrılması, bölgenin güvenlik ortamının şekillenmesine ve aynı zamanda daha karmaşık hale gelmesine katkıda bulunan terörle mücadele operasyonları ve ileri askerî konuşlanma döneminin de sonunu getiriyor.

ABD güçleri, 30 Eylül olarak belirlenen son tarihten önce iki ülkeden çekilme işlemini tamamladı. Irak'ta ABD askerlerinin ayrılması, Bush yönetiminin 2003'te Irak'ı işgaliyle başlayan, 2011'e kadar süren çekilmenin ardından 2014'te DEAŞ'la mücadele amacıyla yeniden konuşlanmayla devam eden, toplamda yirmi yılı aşkın kesintili askerî varlığı sona erdiriyor.

Suriye'de ise ABD güçleri nisan ayına kadar tüm ana üslerden ayrıldı ve yeni Suriye hükümetine devir sürecini tamamladı. Böylece DEAŞ'la mücadele misyonu kapsamında yerel güçlerle yürütülen on yılı aşkın askerî varlık ve ortaklık da sona ermiş oldu.

ABD öncülüğündeki DEAŞ'la mücadele misyonunun sona ermesi, 11 Eylül sonrası dönemi şekillendiren ve yirmi yılı aşkın süren ABD'nin Ortadoğu'daki askerî müdahalesinin de bir aşamasını kapatıyor. Bu dönem; Irak'ın işgali ve işgal altında tutulması, ardından tamamen çekilme ve daha sonra DEAŞ'a karşı savaşa yeniden konuşlanma ile Suriye'de yıllarca devam eden terörle mücadele operasyonunu kapsıyordu.

30 Eylül, ABD’nin Ortadoğu’dan çıkış tarihi olarak değil, Amerikan müdahalesinin belirli bir modelinin sona ermesi olarak anlaşılmalı

Örgütün 2017'de Irak'ta yenilgiye uğratılmasıyla birlikte misyon temel amacına ulaşmış oldu ve bu durum ABD'nin çekilmesinin ve güvenlik sorumluluklarının devredilmesinin önünü açtı.

ABD'nin Irak ve Suriye'den çekilme tarihini Eylül 2026 olarak belirlemesi de tesadüfi değildi. Bu tarih, ABD'nin 11 Eylül saldırılarının 25. yıl dönümünü andığı ve Washington'un saldırıların ardından yürüttüğü "sonsuz savaşların" mirasını yeniden değerlendirdiği aya denk geliyor.

Ancak çekilme, önemli bir paradoksun ve çelişkinin yaşandığı döneme denk geliyor; zira İran'la savaş tırmanmaya devam ediyor. Bu nedenle ABD'nin Irak ve Suriye'deki askerî varlığının sona ermesi, Washington'un bölgedeki savunma amaçlı askerî konuşlanmasının da sona erdiği şeklinde yorumlanmamalı.

ABD terörle mücadele misyonları sayfasını kapatıyor olabilir; ancak Ortadoğu'daki askerî varlığına ilişkin kitabı henüz kapatmıyor.

İran savaşı ABD'nin güç coğrafyasını nasıl değiştirdi?

İlk Trump yönetimi, Ortadoğu'daki güvenlik yükümlülüklerinden çıkış yolu bulmak için yoğun çaba göstermiş ve Aralık 2018'de Suriye'nin kuzeydoğusundan erken bir çekilme kararı alarak geri çekilmeyi hızlandırmaya çalışmıştı.

Ancak Trump yönetiminin ikinci dönemindeki Ortadoğu stratejisi büyük ölçüde farklı ve ciddi çelişkiler içeriyor.

Şubat 2026'da ABD ve İsrail, rejim değişikliğini temel hedeflerinden biri olarak gördükleri İran'a karşı sürpriz bir savaş başlattı. Aylar geçtikten sonra çatışmalar, gidişatı sürekli değişen bir mücadeleye, hatta bir yıpratma savaşına dönüşmüş görünüyor. Aralıklı saldırılar, başarısız olup yeniden gündeme gelen ateşkes anlaşmaları ve mutabakatlar yaşanırken, hayati ticaret koridorlarındaki hareketlilik de sekteye uğradı. Savaşın sürdürülebilir bir anlaşmayla sona erip ermeyeceği konusundaki belirsizlik ise devam ediyor.

30 Eylül, ABD'nin Ortadoğu'dan çıkışı değil, müdahale modelinin değişmesidir

Bu denklem içerisinde Irak ve Suriye dışında bölgede konuşlanmış Amerikan askerlerinin kısa süre içinde eve dönmesi pek olası görünmüyor. Aksine, operasyonların ve konuşlanma döngülerinin yoğunlaştığına ilişkin işaretler bulunuyor.

Irak ve Suriye'de görev yapan birliklerin yerini ise çok daha geniş bir ağ içinde yeniden konuşlandırılan, güçlendirilen veya başka noktalara kaydırılan unsurlar aldı. Bu ağ; uçaklar, savaş gemileri, hava savunma sistemleri, bombardıman uçakları, havada yakıt ikmal uçakları ve kara birliklerinden oluşuyor ve Körfez'den Avrupa'ya, oradan Hint Okyanusu'na kadar uzanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında ABD ordusu, İran'la süren çatışma nedeniyle 82. Hava İndirme Tümeni'ne bağlı bazı unsurların konuşlanma süresini 2027'ye kadar uzattı.

Savaş uçaklarının filoları da bölgede dönüşümlü olarak konuşlandırılıyor. Amaç, geleneksel olarak altı ay sürmesi beklenen konuşlanma süresinin çok üzerinde, olağanüstü uzun süre görev yapan birlikleri rahatlatmak.

Ortadoğu'da konuşlandırılan gemiler arasında yer alan USS Abraham Lincoln ve USS Gerald R. Ford da Vietnam Savaşı'ndan bu yana Amerikan donanmasında denizde geçirilen konuşlanma süreleri açısından rekor seviyelere ulaştı. Denizciler ancak ABD içindeki artan talepler ve Kongre'nin baskısının ardından görevlerinden geçici olarak muaf tutulabildi.

İran'la savaş, bölgedeki Amerikan gücünün coğrafyasını değiştirdi.

ABD'nin Ortadoğu'daki askerî ağı

ABD, onlarca yıl boyunca Körfez'de ve Ortadoğu'nun diğer bölgelerinde askerî tesislerden, ortaklıklardan ve lojistik düzenlemelerden oluşan bir ağ kurdu.

Bahreyn, ABD 5. Filosu'nun merkezine ev sahipliği yapıyor.

Katar'da Amerikan güçleri, ABD Merkez Komutanlığı'nın (CENTCOM) başlıca komuta merkezlerinden biri olan El-Udeyd Hava Üssü'nde konuşlanıyor.

Kuveyt ise dünyanın en büyük dördüncü Amerikan askerî varlığına ev sahipliği yapıyor. Askerî personel ve teçhizat, Arifjan, Ali es-Salim ve Buehring gibi başlıca üslerde bulunuyor.

Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de hava savunması, keşif-gözetleme ve dış operasyonlara yönelik konuşlanma görevlerinde çalışan Amerikan personeline ev sahipliği yapıyor.

CDVFGB
16 Nisan 2026'da ABD güçlerinin çekilerek üssü Suriye hükümet güçlerine devretmesinin ardından, Haseke vilayetinin kuzeydoğu kırsalındaki ‘Kasrak’ üssünün havadan görünümü. (AFP)

ABD'nin Irak ve Suriye'de terörle mücadele görevleri kapsamında kullandığı ve işlettiği tesislerin aksine, bu üsler yalnızca 11 Eylül sonrası dönemin kalıntıları değil. Bunlar; Amerikan gücünün bölgeye aktarılmasını, ortakların savunulmasını, deniz ticaretinin ve seyrüsefer özgürlüğünün korunmasını ve bölgenin çeşitli yerlerindeki tehditlerin caydırılmasını veya bunlara karşılık verilmesini sağlayacak daha geniş bir güvenlik mimarisinin parçası.

İran'la savaş devam ederken bu tesisler, Trump yönetiminin Amerikan askerî gücünü kullanabilmesi açısından daha da önemli hale geldi. Bu durum yönetimi, ortakların daha fazla sorumluluk üstlenmesini ve ABD'nin Ortadoğu'daki varlığının hızlı biçimde azaltılmasını öngören önceki stratejisini tersine çevirmeye itiyor.

11 Eylül sonrası modelin sonu

Bu nedenle 30 Eylül, ABD'nin Ortadoğu'dan çıkış tarihi olarak değil, Amerikan müdahalesinin belirli bir modelinin sona ermesi olarak anlaşılmalı.

11 Eylül sonrası dönemin ardından şekillenen yeni model oldukça farklı. Bu model işgale, tek bir göreve veya isyan bastırma operasyonlarına daha az dayanıyor; bunun yerine askerî erişim imkânlarına, caydırıcılığa, istihbarata, hava ve füze savunmasına, deniz güvenliğine, özel operasyonlara ve bölge hükümetleriyle ortaklıklara daha fazla ağırlık veriyor.

Geçici olması planlanan askerî konuşlanmaların süresiz biçimde uzamasıyla, caydırıcılık, terörle mücadele ve jeopolitik rekabet arasındaki ayrımı yapmak giderek zorlaşıyor

İran savaşıyla şekillenen bu model, bölgesel bir askerî varlığı sürdürmek için Irak veya Suriye'de büyük ve kalıcı kara birlikleri bulundurmanın zorunlu olmadığını gösterdi. Bunun yerine Washington'un ihtiyaç duyduğu anda Amerikan gücünün operasyon bölgesine hızla aktarılmasını sağlayan üsler, erişim ve kullanım anlaşmaları ile lojistik merkezlerden oluşan bir ağ kullanılabiliyor.

Geçici konuşlanmalar kalıcı yükümlülüklere dönüşüyor

Ancak bu model de 11 Eylül sonrasındaki terörle mücadele modeli gibi sürdürülebilir olmayabilir.

Daha küçük, daha esnek ve dönüşümlü konuşlanmaya dayanan bir askerî varlık, Washington'un askerî yükümlülüklerinin mutlaka azalması anlamına gelmiyor.

ABD artık Irak ve Suriye'de terörle mücadele kampanyası için binlerce asker konuşlandırmıyor. Ancak İran savaşı, Washington'u on binlerce personeli bölgede tutmaya, Avrupa ve Ortadoğu'nun çeşitli noktalarındaki üslerden Amerikan uçaklarını işletmeye, operasyon bölgesi içinde hızlı müdahale birlikleri bulundurmaya, savaş gemilerini olağanüstü uzun süreler boyunca denizde tutmaya ve hava savunma birliklerinin konuşlanma sürelerini uzatmaya zorladı.

Bunun yanında, ortak ülkelere ait askerî tesislerden bombardıman uçaklarının görev yapmasını sağlayacak hassas düzenlemeler de yapıldı.

Daha küçük bir askerî varlığın stratejik yükü azaltabilmesi için Washington'un bölgenin genelindeki güvenlik yükümlülüklerini de azaltmaya devam etmesi gerekiyor.

Ortadoğu'da kalıcı olarak konuşlandırılan asker sayısı azalabilir; ancak ABD daha geniş bölgedeki üslerini, ortaklarını ve çıkarlarını savunma sorumluluğunu sürdürüyor.

Bu askerî varlık kaynak tüketiyor, Amerikan personelini bölgedeki düşman aktörlerin saldırı riskine maruz bırakıyor ve Washington'u bölgesel çatışmalara daha fazla dahil olabilecek askerî ve siyasi yükümlülüklerin içine çekiyor.

frgt
11 Eylül 2026'da Umman Denizi'nde bulunan ABD'ye ait USS George Washington uçak gemisinin güvertesinde bir savaş uçağı. (Reuters)

İran'la savaş, bu yükümlülüklerin ne kadar hızlı biçimde ek birliklere, daha fazla hava savunma sistemine, uçaklara ve deniz gücüne yönelik taleplere ve daha uzun konuşlanma sürelerine dönüşebileceğini gösterdi.

Amerikan askerî varlığının geleceği

Haberlere göre Pentagon da İran savaşının ardından Basra Körfezi'ndeki Amerikan askerî varlığının azaltılıp azaltılmaması gerektiğini incelemeye başladı.

Ağustos ayında yetkililer, Bakanlığın askerî konuşlanmasının büyüklüğünü gözden geçirdiğini kabul etti. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu inceleme, daha önce İran saldırılarına maruz kalmış ve saldırılara açık durumdaki üslerde bulunan asker sayısının azaltılması ihtimalini de kapsıyor.

Ancak karar ister mevcut Trump yönetimi ister başka bir yönetim tarafından alınsın, henüz kesinleşmiş değil.

Washington'un 30 Eylül'den sonra karşı karşıya kalacağı temel mesele de bu.

Ortadoğu'daki caydırıcılık, terörle mücadele ve jeopolitik rekabet arasındaki ayrımı yapmak, başlangıçta geçici olması planlanan konuşlanmaların süresiz biçimde uzamasıyla giderek zorlaşıyor. Özellikle de Amerikan güçlerinin, ne zaman sona ereceğine ilişkin net bir takvimin bulunmadığı İran'la açık çatışmanın içinde olduğu bir dönemde.

Eylül 2026'nın dersi şu: ABD, 11 Eylül sonrası dönemin bir sayfasını kapatıyor; ancak Ortadoğu'daki ileri askerî varlığına ilişkin kitabı henüz kapanmış değil.

Washington seçeneklerini değerlendirirken temel soru, bölgedeki angajmanını sürdürürken, büyük ve maliyetli bir gerilimi önlemek amacıyla zaman içinde biriktirdiği yükümlülükler ağına yeniden sıkışmadan bunu yapıp yapamayacağı.

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."