Sudan’da Burhan yönetimi Darfur’da akan kanı durdurabildi mi?

Yaklaşık 20 bin kişi yerinden edildi.

Batı Darfur’da yerinden edilenler kendileri için hazırlanan kamplarda kalıyor. (Reuters)
Batı Darfur’da yerinden edilenler kendileri için hazırlanan kamplarda kalıyor. (Reuters)
TT

Sudan’da Burhan yönetimi Darfur’da akan kanı durdurabildi mi?

Batı Darfur’da yerinden edilenler kendileri için hazırlanan kamplarda kalıyor. (Reuters)
Batı Darfur’da yerinden edilenler kendileri için hazırlanan kamplarda kalıyor. (Reuters)

Mana Abdulfettah
Batı Darfur Eyaleti’ne bağlı Kıreynik bölgesinde yaşanan son olaylar, dikkatleri ‘asla duraksamayan’ Darfur krizine geri çevirdi. Aralık 2018 Devrimi’nden sonra, önceki rejimin devrilmesi ve bir geçiş hükümetinin kurulmasıyla birlikte yalnızca Darfur’da değil, Mavi Nil Eyaleti’nde, Güney Kordofan Eyaleti’nin Nuba Dağları bölgesinde ve Sudan’ın doğusunda krizi çözme ve barış sağlama sözü verilmişti. Kalıcı bir barış umudu vardı. Minni Arko Minavi’nin Darfur bölgesi genel valisi olarak atanmasının sakinleştirici bir etkisi oldu. Ancak bu geçici bir durumdu. Çünkü kendisi, Darfur halkındandı ve uzlaşmadan önce eski rejimle savaşan silahlı hareket liderlerindendi. Ülkenin devrik lideri Ömer el-Beşir’in atadığı valilerin imajı, var olan yaygın hassasiyeti ortadan kaldırdı.
22 Nisan Cuma gününden bu yana devam eden, ardında birçok ölü ve yaralı bırakan ve yaklaşık 20 bin kişinin yerinden edilmesiyle sonuçlanan bu saldırının kıvılcımı ‘Sudan Koalisyon Hareketi’ne bağlı Afrika kökenli Arap olmayan Masalit kabile üyeleri tarafından bir Arap kabilesine mensup iki çobanın öldürülmesiyle başladı. Olayın öncesinde Minni Arko Minavi’nin mensubu olduğu Zağava kabilesi ile Zağava’nın kendilerine karşı Rezigat kabilesiyle ittifak kurduğuna inanan Masalitler arasında bir çatışma yaşanıyordu. Ölen iki kişinin aileleri, intikam almak için bölgedeki Arap kabilelerinden milisler topladı. Bu seferberlik, hükümet güçlerini geri çekilmeye zorlayarak iki çatışma tarafını karşı karşıya bıraktı. Darfur’daki savaş yıllarında Arap kabileleri ile Masalit arasındaki anlaşmazlık, bu kabilelerin üyelerinin diğer taraftaki silahlı isyan hareketleriyle karşı karşıya gelmesinden kaynaklanıyordu.
Yerinden Edilmişler ve Mülteciler Kampları Genel Koordinasyonu Sözcüsü Adem Rical, saldırının arabalar, motosikletler, atlar ve develer kullanan bir milis kuvveti tarafından gerçekleştirildiğini söyledi. Sözcü, bu görüntünün eski rejim dönemindeki çatışmaları akla getirdiğini belirtti. Öyle ki o dönemde savaş nedeniyle yerlerinden edilmiş bazı Afrika kabilelerinin topraklarını ele geçirmek isteyen Arap kabileleri de benzer görüntüler oluşturmuştu.

Çatışmaya dönüşüm
Darfur savaşının son çatışma dönemi, 1980’lerin başında çiftçiler ve çobanlar arasında kıt kaynaklar üzerindeki bir çatışma olarak başladı. Kuraklık ve çölleşme, 1981’de Sudan da dahil olmak üzere Afrika Boynuzu’nu ve Doğu Afrika’yı sarmıştı. Ardından 1984 kıtlığı, Sudan’ın batısındaki Darfur’u doğrudan etkiledi. Öncesinde ise bölgedeki çatışmalar, 1960’lı ve 1970’li yıllarda kaynaklar üzerinde sınırlıydı. Daha sonra 1980’lerde ve 1990’larda hükümet politikalarının bölgedeki kalkınmayı genişletme konusundaki başarısızlığına karşı protesto şiddetine dönüştü.
Çatışma şeklindeki bu değişime bağlı olarak olaylara neden olan faktörler, ‘Ömer el-Beşir rejiminin gelişiyle görünürlük kazanan’ etnik bileşeni içerecek şekilde gelişti. Beşir, Arap kabilelerini Afrika kabileleriyle mücadele için kendine çekmeye çalışıyordu.
Siyasi, ekonomik ve etnik kesişmeler, kuzey ve güneyde, doğu ve batıda meydana gelen çatışmalar ve tüm Darfur bölgelerinin tanık olduğu benzer şiddet olayları, Darfur’daki şiddeti standartlaştırmak için birleşti. Ancak bir diğer ortak unsur olarak çatışma tarafları, devletin otoritesine boyun eğmedi. Diğer yandan devam eden çatışmaların yineleneceğine dikkat çekiliyor. Bu şiddet ortasında çatışmalar, siyasi kriz ve genel güvenlik ortasında uzayabilecek yeni bir savaşın habercisi olabilir.

Yerinden edilmişler
Sudan hükümeti ile silahlı hareketler arasında ilki 2006’da Abuja’da, ikincisi de 2011’de Doha’da olmak üzere iki Darfur barış anlaşması imzalandı. İki tarafın 7 temel öğeye ek olarak Darfur’daki çatışmayı sona erdirme hedeflerine ulaşacağı bekleniyordu. Bu 7 temel öğe, ‘insan hakları ve temel özgürlükler, Darfur için güç paylaşımı ve idari statü, ulusal zenginlik ve kaynakların paylaşımı, tazminatlar, yerinden edilmişlerin ve mültecilerin geri dönüşü, adalet ve uzlaşı, kalıcı ateşkes ve nihai güvenlik düzenlemeleri, iç diyalog, istişare ve uygulama yolları’ olarak biliniyor. Bölgesel ve uluslararası arabulucuların bu maddeleri uygulama çabalarına rağmen hiçbiri yerine getirilmedi. Yerinden edilenlerin ve mültecilerin dönüşü konusu da dahil olmak üzere bu konular, her yeni çatışmada yeniden patlayan bir saatli bomba olarak kaldı.
Eski rejim, savaş bittikten sonra yerinden edilenlerin köylerine geri dönüşü sorunuyla karşılaşmamayı ve onları kamplarda tutmayı tercih etti. Bu tercihin nedeni, 300 milyon dolarlık tazminat şartını yerine getirmenin yanı sıra bölgelerinin yeniden inşasında idari sorumluluklardan ve yerinden edildikleri alanlarda güvenlik ve hizmet sağlama sorumluluğundan kaçınmaktı. Sudan hükümetinin Darfur Kalkınma Bankası’nı kurmak için 200 milyon dolar taahhüt etmesi ve bağışçıların 100 milyon dolar ödemesi gerekiyordu. Ama bu, hükümetin bankayı kurma konusundaki mali taahhüdünü yerine getirmesine bağlıydı. Hükümetin ‘savaş nedeniyle yerinden edilmiş asıl halk ile sakinlerinin yokluğundan yararlanarak bu bölgelere göç eden yeni nüfus’ arasındaki çatışmalara dair korkusu ve bu durumdan kaçınması, insani yardım kuruluşlarının ‘çatışmalar nedeniyle yardımlara ulaşmakta zorluk yaşayan’ on binlerce yerinden edilmiş kişinin geri dönüşünü geciktirmenin bir başka nedeniydi.

Başarısızlık faktörleri
Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın, yardımcısı Muhammed Hamdan Dagalo Hemedti’nin ve eski Başbakan Abdullah Hamduk’un tekrarlanan ziyaretleri, iltihaplı bölgedeki durumu sakinleştirmeyi başaramadı. Burhan ve Hemedti, geçen ay Kuzey Darfur’da bulunan el-Faşir şehrindeki Güvenlik Düzenlemeleri Yüksek Konseyi’nin ‘Cuba Barış Anlaşması’nın hükümlerinin uygulanması, güvenlik durumunun düzenlenmesi, silahlı hareket güçlerinin Sudan güvenlik güçlerine entegre edilmesi, Darfur’da güvenlik ve istikrarın sağlanmasıyla ilgili ortak kuvvetlerin oluşturulması’ meselelerinin görüşüldüğü toplantısına katıldı. Toplantıda ayrıca, arazi mülkiyeti, servet ve gücün paylaşımı ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşü konularının yanı sıra Sudan’ı sekiz bölgeye ayıran federal bir hükümet sisteminin benimsenmesi meselesi de ele alındı.
Cuba Barış Anlaşması, bölgeye istikrar getirmedi ve düşmanlıklar kesintisiz şekilde devam etti. Anlaşma, Abdulvahid Muhammed Nur’un kanadı olan Sudan Kurtuluş Hareketi’ne karşı olunsuğu bir atmosferde, anlaşmayı imzalayan silahlı hareketlerin liderlerinin iktidara gelmesiyle uygulandı.
Minni Arko Minavi’nin bölge genel valisi olarak atanması, Darfur sorununun çözümüne katkıda bulunmak yerine güvenlik güçlerinin yakıt ve lojistik eksikliği nedeniyle çatışmaların çözümüne müdahale edilmediği şikayetlerini ortaya çıkardı. Minavi, valilerin doğrudan müdahale etme yetkilerinin olmamasını da eleştirdi.
Geçiş hükümetinin Darfur’da akan kanı durdurmadaki başarısızlığında birçok faktör bir araya geldi. Bunlardan ilki, hükümetin silahlı milisleri kontrol edememesi. İkincisi, boğucu ekonomik kriz, idari gölgenin başarısızlığı ve güvenliğin sağlanmasında bölgesel hükümet ve polisin görevlerini yerine getirirken desteklenmemesi. Üçüncüsü, Darfur halkları arasındaki diyalogun başarısız olması, tüm silahlı hareketlerin Cuba Barış Anlaşması’nı imzalamaması, imzalayan hareketlerin ihanetle suçlanması, bu hareketlerin söylemlerinde birlik olmaması ve birden fazla gündemlerini olması. Dördüncü olarak da Darfur’daki adalet sisteminin yetersizliği, yerel halkın haklarını kendi eline almasına ve hukuka bağlı kalmamasına neden olan yerel yönetim yasasının çıkarılamaması, yerel örf mekanizmalarının geliştirilmesinin ihmal edilmesi, ‘çatışmaları çözme, toplumsal dokuyu yeniden inşa etme ve kabilelerin barış içinde bir arada yaşaması’ çerçevesinde hedeflerinden sapan idarelerin rolünün dağılması.

Tek seçenek
Darfur’daki mevcut manzara, geçiş hükümetinin bölgede tırmanan krizi yönetmedeki başarısızlığına tanıklık ediyor. Öyle ki sakinleştirici çözümler, sorunların üstesinden gelinmesini sağlamadı. Bu noktada ‘güvenlik durumunun, önceki rejimin devrilmesinden sonra bile istikrar düzeyine ulaşmamış olduğu’ gerçeği karşımıza çıktı.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre özellikle Cuba Barış Anlaşması maddeleri birbiri ardına çökmeye başladığı için hükümetin Darfur krizine yönelik taahhütlerini yerine getirememesinin yeniden savaşa yol açması muhtemel. Siyasi krizlerle, özellikle de Darfur kriziyle başa çıkmadaki bu adım, eski rejimden miras olarak ‘Darfur Devrimciler Bloku’ tarafından tanımlanan bir yaklaşımdır. Bloğun ve Abdulvahid Muhammed Nur liderliğindeki Sudan Kurtuluş Hareketi’ne yakın olan ‘Yerinden Edilmiş ve Mülteci Kamplarının Genel Koordinasyonu’nun teşviki, bu saldırının ve Darfur’da yaşananların, ‘kavurulmuş toprak politikaları ve göçmenlerin yerinden edilmesi’ kapsamında geldiğini ortaya koydu. Bu durum, eski rejimin Afrika kimliğini değiştirme, soykırım, etnik temizlik ve bölgenin kaynaklarını ve zenginliğini yağmalama yaklaşımının doğal bir uzantısıydı.
Eski rejimin silahlı hareketlere yönelik başlattığı saldırının ardından, 2003 yılından bu yana Darfur krizine dikkat etmeye başlayan uluslararası toplum, Beşir hükümetini ve silahlı hareketleri ‘bölgesel ve uluslararası örgütlere yardımları durdurmakla’ tehdit eden taraftı.
BM, yetkililere ve silahlı gruplara ‘sağlık tesisleri, okullar ve su sistemleri’ de dahil olmak üzere tüm sivilleri ve sivil altyapıyı korumaya yönelik uluslararası yasal yükümlülüklerini hatırlatmakla yetindi. Bu hatırlatmayla eş zamanlı olarak BM Genel Sekreteri’nin Sudan Temsilcisi Volker Peretz, Kıreynik’te sivillerin öldürülmesini kınadı. Aynı şekilde Afrika Barış ve Güvenlik Konseyi, bireylere ve gruplara karşı uygun yaptırımlar uygulama tehdidi gibi bir tavır sergilemedi.
Bu durum karşısında ‘silah taşımaya geri dönülmesi’ yönündeki muhtemel tek seçeneğin, bazı tarafların hükümetin muhalifleriyle çatışmalarından kaynaklandığı şeklinde yorumlandı. Edinilen bilgilere göre bu tarafların savaşa devam etmesi, barış anlaşması veya diyalogu imzalamayı reddetmesi olası.



Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
TT

Fas’ta Dünya Kupası öncesinde işitme engelli ve normal işiten öğrencileri buluşturan ilk kapsayıcı üniversite

Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)
Fas Prensesi ve Lalla Esma Vakfı Başkanı Lalla Esma, kapsayıcı üniversitenin açılış töreninde (Fas Haber Ajansı – MAP)

Fas, işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan öğrencilerle normal işiten öğrencileri aynı sınıflarda buluşturan, mesleki ve sosyal entegrasyonu hedefleyen benzeri görülmemiş bir üniversiteyi hayata geçirerek eğitim alanında yeni bir model başlattı.

Bu adım, beşerî sermayenin yeniden şekillendirilmesi, bilimsel mükemmeliyetin geliştirilmesi ve sağlık alanında inovasyonun teşvik edilmesi çerçevesinde atıldı. Klinik tedavileri, teknolojik eğitimi ve mesleki formasyonu bir araya getiren yeni bir akademik modelin önünü açan girişim, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte 2030 Dünya Kupası gibi büyük uluslararası organizasyonlara hazırlandığı bir dönemde gerçekleşiyor. Bu organizasyonlar, farklı ihtiyaçlara sahip ziyaretçilerin ağırlanması konusunda ülkeye önemli sorumluluklar yüklüyor.

Tıp, teknoloji ve mesleki eğitimi buluşturan akademik model

Lalla Esma Üniversitesi, yaklaşık 3 bin 500 öğrenciyi ağırlayacak şekilde tasarlanan dört ana okuldan oluşuyor. Üniversite bünyesinde, mesleki eğitim sertifikasından temel yeterliliklere ve yüksek lisans derecesine kadar uzanan, işitme bilimleri alanında tamamen ücretsiz bir eğitim programı sunulacak.

Eğitim kurumunun bünyesinde, konuşma ve dil terapisi, klinik psikoloji ve bilişsel davranışların uygulamalı analizi alanlarında eğitim veren İşitme Bilimleri, İletişim ve Klinik Sinir Bilimleri Okulu da bulunuyor. Ayrıca kulak burun boğaz cerrahlarına ileri düzey koklear implant cerrahisi alanında uzmanlık diplomaları verilecek.

İşaret Dili, Sözlü Çeviri ve Erişilebilirlik Okulu ise kapsayıcı medya ve özel eğitim alanlarında uzmanlar yetiştirecek. Sistemin diğer bileşenlerini, yapay zekâ ve dijital sanat tasarımına odaklanan Kapsayıcı Teknolojiler Okulu ile mutfak sanatları, pastacılık ve çikolata üretimi alanlarında eğitim veren Kapsayıcı Meslekler Okulu oluşturacak.

Paris, Chicago, Leuven ve Montpellier’deki kurumlarla uluslararası iş birlikleri

Üniversitenin bilimsel yönetimi ve araştırma faaliyetleri, geniş bir uluslararası akademik ve hastane iş birliği ağına dayanıyor.

Bu iş birliklerinin başında, Fransa’nın başkenti Paris’te bulunan ve Avrupa’nın işitme ile konuşma alanındaki ilk uzmanlaşmış merkezlerinden biri olarak tanımlanan Reconnect Üniversite Hastanesi Enstitüsü ile kurulan stratejik ortaklık geliyor. Institut Pasteur’ü ve Paris Kamu Hastaneleri Kurumuna bağlı üç hastaneyi —Necker Çocuk Hastanesi, Pitié-Salpêtrière Hastanesi ve Lariboisière Hastanesi— bir araya getiren bu ortaklık sayesinde sağırlığın gen tedavisi ile çocuk ve yetişkin işitme sağlığı alanlarındaki ileri araştırmaların aktarılması hedefleniyor.

İş birliği ağı, Batı dünyasında faaliyetlerini sürdüren en eski tıp fakültesinin mirasını taşıyan Fransa’daki Montpellier Üniversitesi’nin yanı sıra Audiocampus ve Cochlear Academy kurumlarını da kapsıyor. Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgiye göre bu ortaklıklarla koklear implant alanındaki uzmanlık eğitiminin aktarılması amaçlanıyor.

Belçika ile imzalanan niyet mektubu da uluslararası iş birliklerinin önemli bir parçasını oluşturuyor. Leuven Katolik Üniversitesi, Léonard de Vinci Yüksekokulu ve Fransızca konuşulan Belçika’nın ilk koklear implant merkezi olan Saint-Luc Üniversite Klinikleri arasındaki iş birliği, koklear implant uygulamalarına ilişkin Fransızca klinik eğitimin güçlendirilmesini hedefliyor.

Chicago’daki bir Amerikan akademik kurumuyla yapılan ortaklık ise uygulamalı davranış analizi alanında bilimsel uzmanlık sağlanmasını öngörüyor.

Uluslararası ortaklıklar, Muhammed V Üniversitesi ve Fas Ulusal Radyo ve Televizyon Şirketi ile yürütülen yerel iş birlikleriyle tamamlanıyor. Bu çalışmalarla kapsayıcı mesleki ve medya alanlarında yeni kariyer yollarının oluşturulması amaçlanıyor.

İnovasyonu destekleyen 7 bilimsel ve uygulamalı laboratuvar

Uluslararası iş birliklerini, üniversite kampüsünde kurulacak yedi gelişmiş bilimsel ve uygulamalı laboratuvar tamamlıyor.

Bunlar arasında, işaret dilleriyle iletişim kurmayı öğrenen insansı robotların ve yapay zekâ uygulamalarının geliştirilmesine yönelik inovasyon laboratuvarı öne çıkıyor. Kamu yayıncılığı kurumunun desteğiyle donatılan hareket laboratuvarında ise dijital görüntüleme, sanal karakter üretimi ve eğitsel video içeriklerinin hazırlanması üzerinde çalışılacak.

Üniversite bünyesinde ayrıca girişimciliğe, beceri geliştirmeye ve iş kurma süreçlerine odaklanan bir iş geliştirme merkezi bulunacak. Anatomi laboratuvarları ile ileri işitme testlerinin gerçekleştirileceği birimler de karmaşık cerrahi işlemlerin simüle edilmesine ve yardımcı işitme cihazlarının gerçek uygulama öncesinde ayarlanmasına imkân sağlayacak.

Erişilebilirlik hedefi ve uluslararası organizasyonlara hazırlık

Kapsayıcı üniversitenin hedefleri yalnızca akademik eğitimle sınırlı kalmıyor. Kurum, Fas’ın İspanya ve Portekiz ile birlikte düzenleyeceği 2030 FIFA Dünya Kupası öncesinde ülkenin organizasyon kapasitesini geliştirmeyi amaçlayan stratejik bir rol de üstleniyor.

Üniversitenin 2027 yılına kadar Fas’ın farklı bölgelerinden ve yurt dışından öğrencilere kapılarını açması planlanıyor. Kurum, otelcilik, ulaşım, bankacılık ve spor tesisleri gibi sektörlerde çalışacak profesyonelleri ve karşılama personelini eğiterek işitme engelli ve işitme güçlüğü yaşayan ziyaretçilerle doğrudan iletişim kurabilecek uzmanlar yetiştirmeyi hedefliyor.

Bu yaklaşım, eğitim altyapısını kamu hizmetlerinin, stadyumların ve diğer tesislerin erişilebilirliğini artıracak önemli bir araca dönüştürüyor. Böylece Fas’ın, yaklaşan uluslararası organizasyonlarda beklenen küresel erişilebilirlik standartlarına uygun biçimde insan kaynağını geliştirmesi amaçlanıyor.


İsrail: Tüccarların koordinasyonu durdurmasının ardından Gazze’ye mal girişi kesildi

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
TT

İsrail: Tüccarların koordinasyonu durdurmasının ardından Gazze’ye mal girişi kesildi

Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)
Mısır ile Gazze Şeridi arasındaki Refah Sınır Kapısı yakınlarında bekleyen yardım tırları… 19 Ocak 2025 (Reuters)

İsrail, yerel tüccarlarla Hamas arasında vergiler konusunda yaşandığını belirttiği anlaşmazlık nedeniyle Gazze Şeridi’ne ticari ürün girişinin durduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre bu durum, halkın yardımlara bağımlı olduğu bölgede gıda ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin önemli bir tedarik kanalını kesintiye uğrattı.

İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki insani yardım işlerini denetleyen askerî birimi olan COGAT (Bölgelerdeki Hükümet Faaliyetlerini Koordinasyon Birimi), çarşamba günü yayımladığı açıklamada, Gazze’deki tüccarların ticari ürünlerin girişine ilişkin koordinasyonu durdurma kararı aldığını bildirdi.

COGAT, Gazze’deki tüccarların bu kararı, Hamas’ın bölgeye giren her kamyon için 10 bin İsrail şekeli (3 bin 220 dolar) tutarında ücret talep etmesine ve Gazze’deki toplam satışlarının yüzde 30’unun nakit olarak yapılmasını istemesine tepki olarak aldıklarını kendilerine ilettiklerini belirtti.

Hamas ise daha sonra 10 bin şekellik ödemenin, Gazze’deki varlıklı kişilerin ihtiyaç sahiplerine, özellikle dul kadınlara ve yetimlere destek sağlamak amacıyla oluşturulan ulusal fona gönüllü katkılarından oluştuğunu açıkladı. Hareket ayrıca, savaşın harap ettiği bölgede ciddi nakit sıkıntısı yaşandığını öne sürerek, nakit ödemelerin teşvik edildiğini bildirdi.

Üç yıldır devam eden savaş, tekrarlanan zorunlu yerinden edilmeler ve İsrail’in insani yardım sevkiyatına yönelik sıkı kısıtlamaları nedeniyle Gazze halkının büyük bölümü yardımlara bağımlı durumda.

Küresel açlık izleme kuruluşlarından biri, temmuz ayında yaptığı uyarıda Gazze nüfusunun üçte ikisinden fazlasının yıl sonuna kadar akut açlıkla karşı karşıya kalabileceğini bildirmişti. Yaklaşık 2 milyon kişinin yaşadığı Gazze Şeridi’nde halkın çoğu geçici barınaklarda hayatını sürdürüyor.

Gazze Özel Taşımacılık Birliği Başkanı Nahid Şehber, dün İsrail’den ticari ürün taşıyan hiçbir kamyonun Gazze’ye girmediğini söyledi. Ancak İsrail’in kontrolündeki bir sınır kapısından insani yardım taşıyan kamyonların yanı sıra Mısır’dan ticari ürün getiren araçların da giriş yaptığını belirtti.

COGAT, Gazze’deki tüccarların koordinasyonu durdurma kararının, bölgeye giren insani yardım ve ticari ürün taşıyan kamyonların toplam sayısını günlük yaklaşık 300’e düşürebileceğini bildirdi. Bu sayı, mevcut toplamın yarısına karşılık geliyor.

Diplomatlar, Gazze’ye günlük giren kamyon sayısının normalde de 600’ün oldukça altında olduğunu belirtiyor. Şehber ise gerçek sayının yaklaşık 300 olduğunu ve bunların üçte ikisinin ticari ürün taşıdığını ifade etti.

ABD arabuluculuğunda varılan anlaşma uyarınca İsrail’in Gazze’ye günde en az 600 insani yardım kamyonunun girişine izin vermesi gerekiyor. Bununla birlikte İsrail, yükümlülüğünün yalnızca 600 kamyonun girişine izin vermek olduğunu savunuyor ve ticari ürünlerin insani yardımları tamamlayıcı nitelik taşıdığını belirtiyor.


Husilerden Aden’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na saldırı

Yemen’in geçici başkenti Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Arşiv – SABA)
Yemen’in geçici başkenti Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Arşiv – SABA)
TT

Husilerden Aden’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na saldırı

Yemen’in geçici başkenti Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Arşiv – SABA)
Yemen’in geçici başkenti Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı (Arşiv – SABA)

Husiler, dün Yemen’in geçici başkenti Aden’deki Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın çevresine füze saldırısı düzenledi. Saldırıda Cumhurbaşkanlığı Muhafızları’ndan iki kişi hayatını kaybederken, çok sayıda kişi yaralandı ve sarayda maddi hasar meydana geldi.

Saldırıyı üstlenen Husilere karşılık Yemen Enformasyon Bakanlığı, Başbakan Şai Zindani ile hükümet üyelerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu açıkladı. Bakanlık, olası saldırılara karşı önlem amacıyla hükümetin toplantılarını artık düzenli olarak sarayda gerçekleştirmediğini belirtti.

Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, saldırının ardından telefonla görüştüğü Başkanlık Konseyi üyeleri Tümgeneral Abdurrahman el-Muharremi ve Tümgeneral Mahmud el-Subeyhi’nin yanı sıra Başbakan Şai Zindani ve hükümet üyelerinin durumunu sordu. Alimi, saldırının etkileri ve sonuçlarıyla mücadele kapsamında alınan önlemler hakkında ilk raporu da dinledi.

Alimi, Husilerin saraya yönelik saldırısının, grubun Yemen ve Suudi Arabistan’daki havalimanlarını, petrol tesislerini ve sivil yerleşimleri hedef alan saldırılarının devamı niteliğinde olduğunu belirtti. Söz konusu saldırıların bölgenin ve deniz geçiş güzergâhlarının güvenliğini tehdit ettiğini savunan Alimi, bunun Husilerin “terörist niteliğini” bir kez daha ortaya koyduğunu ve grubun Yemen halkının devlet kurumlarını yeniden tesis etme iradesiyle başa çıkamadığını gösterdiğini ifade etti.

Yemen Cumhurbaşkanı, devletin anayasal sorumluluklarını kararlılıkla yerine getirmeyi sürdüreceğini vurgulayarak, egemenlik kurumlarının ve vatandaşların korunmasının pazarlık konusu yapılamayacağını söyledi. Alimi, ilgili askerî ve güvenlik birimlerine devlet kurumlarının korunması, terör tehditlerine karşı önlem alınması ve tehdit kaynaklarına hukuka uygun şekilde karşılık verilmesi talimatı verdi. Bu adımların sivillerin ve sivil altyapının korunmasını güvence altına alması gerektiğini kaydetti.

Alimi, saldırının ardından Muharrami, Subeyhi, Zindani ve hükümet üyelerinin durumunu telefonla sordu (SABA).
Alimi, saldırının ardından Muharrami, Subeyhi, Zindani ve hükümet üyelerinin durumunu telefonla sordu (SABA).

Yemen hükümetinden uluslararası topluma çağrı

Yemen Bakanlar Kurulu da Maaşık Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın füze ve insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alınmasının Husilerin “terörist yaklaşımını” ve sivilleri hedef alma politikasını ortaya koyduğunu açıkladı.

Kurul, saldırının hükümetin vatandaşlara karşı sorumluluklarını yerine getirmesini, devlet kurumlarını yeniden tesis etme ve darbeyi sona erdirme mücadelesini sürdürmesini engelleyemeyeceğini bildirdi. Açıklamada, “Yemen’in Şafağı” operasyonu kapsamında yürütülen çalışmaların devam edeceği vurgulandı.

Bakanlar Kurulu, saldırının yalnızca devlet kurumlarını hedef alan eylemlerle sınırlı kalmayan, giderek yoğunlaşan Husi saldırılarının devamı olduğunu belirtti. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre açıklamada, Suudi Arabistan’daki sivil tesislere yönelik saldırıların yanı sıra Yemen’in Taiz ve Lahic vilayetlerindeki yerleşim bölgelerinin bombalanmasının da sivillerin hayatını tehlikeye attığı ve halkın yaşadığı sıkıntıları artırdığı ifade edildi.

Husilerin Yemen’in, komşu ülkelerin, bölgesel istikrarın ve bölgedeki hayati çıkarların güvenliği açısından doğrudan tehdit oluşturduğu belirtilen açıklamada, “Yemen’in geleceği, kendi halkına karşı silah kullanan, komşularının güvenliğini hedef alan ve Yemenlilerin darbe projesini reddetmesine şiddetle karşılık vermeye çalışan bir milis grubuna bırakılamaz” ifadelerine yer verildi.

Kurul, uluslararası topluma ve Birleşmiş Milletlere saldırılar karşısında açık ve kararlı bir tutum alma çağrısında bulundu. Açıklamada, saldırıların birbirinden bağımsız münferit olaylar olarak değerlendirilmemesi, sivillerin ve sivil tesislerin hedef alınmasının önlenmesi için gerekli baskının uygulanması ve ihlallerden sorumlu kişilerin hesap vermesinin sağlanması istendi.

Yemen hükümeti ayrıca, devlet otoritesini yeniden tesis etme mücadelesinde silahlı kuvvetleri, askerî birlikleri, güvenlik teşkilatlarını ve halk direniş güçlerini desteklemeyi sürdüreceğini bildirdi. Açıklamada, devlet kurumlarının ve kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi, vatandaşların korunması ve Yemen halkının yaşadığı sıkıntıların hafifletilmesine yönelik siyasi, ekonomik ve insani çabaların da devam edeceği kaydedildi.