Solomon Adaları: Yakınlardaki ikinci Küba

ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda neden Çin'in takımadalardaki varlığından endişe ediyor, bu başka bir Tukidides Tuzağı mı?

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
TT

Solomon Adaları: Yakınlardaki ikinci Küba

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare (AFP)

İmil Emin
Washington ve Pekin arasındaki ilişkilerin, daha fazla karmaşıklığa ihtiyacı varmış ve Tayvan Adası krizi yetmiyormuş gibi, Tukidides Tuzağına yeniden daha fazla alan tanıyan Solomon Adaları sorunu su yüzüne çıktı.
Dünya bir anda Çin ile Pasifik Okyanusu'nda bulunan ve Avustralya'ya yakın bu takımada ülkesi arasında gelişen ilişki nedeniyle uluslararası bir çatışmayı ateşleyebilecek yeni bir krize uyandı.
Kriz her şeyden önce, kimsenin gözden kaçıramayacağı, Pasifik Okyanusu sularında seyri değiştirmeye çalışan bir Çin eğilimini yansıtıyor. Nitekim ABD bunu bölgedeki geleneksel nüfuzuna gerçek bir tehdit olarak görürken, doğu kıyıları takımada ülkesine yakın olan Avustralya, tarihi çağrışımları olan sembolik bir atıfta bulunarak, kıyılarına bakan başka bir Küba kurulamayacağını ifade etti. Bu durum Yeni Zelanda için de geçerli.
Solomon Adaları'nın hikayesi nedir ve Çin onunla daha yakın bir ilişki ile ne istiyor? Washington, Çin'in Pasifik Okyanusu çevresindeki belirgin genişlemesinin önünü kesmek için askeri güce başvurmakla tehdit edecek kadar neden bu kadar kızgın görünüyor? Bu okuma ile bunun gibi bazı soruları cevaplamaya çalışacağız.

Solomon Adaları: Modern tarih ve coğrafi konum
Solomon Adaları, Papua Yeni Gine'nin doğusunda bulunan ve birçok büyük ve küçük adayı içeren Melanezya Takımadaları olarak bilinen bir grup adadır.
Tarihsel olarak İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth tarafından yönetildi ve yerleşimcileri, 30 bin yıl öncesinden bugüne kadar bu topraklarda yaşayan Melanezya ırkından.
Solomon Adaları, Avustralya'nın doğu kıyısına 2 bin kilometreden daha az bir mesafede yer alıyor. Yaklaşık yarım milyonluk bir nüfusa ve yaklaşık 8 bin kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip.
Solomon Adaları, geleneksel olarak, ABD, Avustralya ve Yeni Zelanda başta olmak üzere Batı nüfuzunun bir arenası olarak kabul edildi. Dahası jeopolitik açıdan gerçekten stratejik önemde kabul ediliyor ve bu nedenle, adalarda yabancı ve özellikle de Çin nüfuzuna izin verilemez.
Batı'nın oradaki varlığının belki de en iyi kanıtı, Kasım ayında Çin’in çıkarlarına karşı patlak veren gösterileri dağıtmak için Avustralya çevik kuvvet polisinden yardım istenmesi. 1988'de Solomon Adaları’nın, Vanuatu ve Papua Yeni Gine devletlerine katılması ile Melanezya geleneklerini koruyan öncü bir grup oluşturuldu, ülkenin ilk ulusal birlik hükümeti 1990'da kuruldu.
Sayıca az olmalarına rağmen, nüfusun sınıfları birbirlerinden rahatsız görünüyorlar, bu yüzden söz konusu adalar dini şiddete, etnik gerilimlere ve hükümet yolsuzluğuna da şahit oldular. Bu nedenle ülke güvenli değil ve suç yaygın. Bu durum, 2003 yılında Başbakanı Avustralya'dan yardım talep etmeye sevk etmiş, Avustralya da güvenliği yeniden tesis etmek ve hükümet kurumlarını yeniden inşa etmek için bir uluslararası koalisyona liderlik etmişti.


Solomon Adaları, Avustralya'nın doğu kıyısına 2 bin kilometreden daha az bir mesafede yer alıyor (AFP)

Çin ve Solomon Adaları: Batı'yı endişelendiren bir anlaşma
19 Nisan'da Pekin, Solomon Adaları ile geniş çaplı bir güvenlik anlaşması imzaladığını duyurdu. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin periyodik basın toplantısında, "Çin ve Solomon Adaları dışişleri bakanları yakın zamanda güvenlik iş birliğine ilişkin çerçeve anlaşmayı resmen imzaladılar" dedi.
Aslında bu durum şaşırtıcı değildi. Geçen yazdan beri Solomon Adaları'nın başkenti Honiara ile Pekin arasında gizli görüşmeler yapıldığına dair söylentiler dolaşıyordu. Çok geçmeden de söylentiler, Batılı çevrelerde yaygın tartışmalara neden olan internete sızdırılmış bir belgeye dönüştü.
Belgede güvenlik temelli iş birliğiyle ilgili ifadeler geniş, esnek ve tanımsız. Sızdırılan anlaşma taslağı, Çin polisi ve donanma kuvvetlerinin Solomon Adaları'nda konuşlandırılmasına izin veren öneriler içeriyor.
Daha sonra İngiliz The Times gazetesi, sızdırılan belgenin içeriğini yayınladı. Böylece, Çin'in uzun zamandır planladığı, Avustralya anakarasından 1,609 kilometre uzaklıktaki Solomon Adaları'nda kendisi için bir askeri üs kurmaya dair planını uygulama niyetinde olduğu açığa çıktı.
Tarihsiz anlaşma taslağı, "Solomon Adaları Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Arasında Güvenlik İşbirliği Çerçeve Anlaşması" başlığını taşıyor. Taslak, Çin gemilerinin "Solomon Adaları'nı bakım, yükleme, yanaşma ve denize açılma için kullanmalarına" izin verildiğini belirtiyor, ancak gemilerin niteliğini belirlemiyor.
Konuyu daha belirsiz kılan ve Batılı çevrelerde daha fazla endişe uyandıran husus belki de, anlaşmanın iki hükümetin de "bu konuda anlaşmadıkça aralarındaki iş birliğine ilişkin bilgileri" ifşa etmemesini öngören bir gizlilik maddesi içermesi.
Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı güvenlik anlaşmasının gerçek boyutları nelerdir?
Okuyucunun Pekin ile Batılı güçler arasındaki mevcut ve yaklaşmakta olan jeopolitik çekişmenin özelliklerini ve hatlarını anlaması için belki de öncelikle Çin’in Pasifik bölgesine yönelik bakış açısına ve düşünme biçimine bakılmalı.

Çin’in kalkınma bağışları ve askeri genişlemeler
2021’in Eylül ayında, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ve Solomon Adaları Başbakanı Manasseh Sogavare arasındaki bir telefon görüşmesi sırasında, Cinping, Çin'in yoksulluğu azaltma konusundaki deneyimlerini paylaşmaya, Solomon Adaları ve diğer Pasifik ada ülkeleriyle kalkınma temelli iş birliğini derinleştirmeye istekli olduğunu kaydetti.
Çin’in dünyanın doğusunda ve batısında olsun bir ülkeye giriş yolu aynı gibi görünüyor; sahip olduğu birikmiş finansal fazlalıktan, bazı ulusların ve halkların yatırım ve kalkınma için daha fazla fon ihtiyacından yararlanmak. Birçok kişi bunu Çin'in nükleer caydırıcılıktan ziyade parasal caydırıcılığı kullanması olarak görüyor.
Solomon Adaları ve Çin arasındaki ilişkilerde ilginç olan, çok yeni olması, zira diplomatik ilişkiler aşamasının üzerinden sadece iki yıl (daha fazla değil) geçti. Bu durum, geleneksel Batılı güçleri binlerce kez hakları olan şu soruyu sormaya itiyor: Çin nüfuzunu genişletmeyi, ABD'nin kendisi ile gelecekteki savaşında güvendiği Avustralya'ya yakın, çok önemli bir konuma sahip olan ve sadece yarım milyon olan bir nüfusu kontrol etmeyi başarırsa, bu stratejik adalarda durum ne gibi bir değişikliğe uğrayabilir?
Çin Devlet Başkanı Cinping, Çin'in sadece Solomon Adaları'na değil, aynı zamanda tüm Pasifik ada ülkelerine, yoksulluğu azaltmak için kendi ulusal koşullarıyla uyumlu bir kalkınma yolu bulma konusunda yardım etmeye istekli olduğunu söylüyor. Böylece bu ülkelerin, büyük halk sağlığı olayları ve doğal afetlerle daha iyi başa çıkabileceklerini, iklim değişikliğiyle mücadele kabiliyetlerini geliştirebileceklerini belirtiyor.
Cinping’in sözleri Çin'in Solomon Adaları'na yönelik niyetini tekit ediyor. Cinping, Çin'in, Solomon Adaları'nın bağımsız olarak kendi ulusal koşullarına uygun bir kalkınma yolunu keşfetmesine saygı duyduğunu, Solomon Adaları halkının daha iyi bir yaşam arayışına yönelik çabalarını desteklediğini kabul ediyor.
Bunun da ötesinde, Çin'in Solomon Adaları ile taraflar arası alışverişi güçlendirmeye ve çeşitli alanlarda pratik iş birliğini derinleştirmeye istekli olduğunu ifade ediyor.
Bunlar ekonomik kalkınma temelli iş birliğinin özellikleri mi yoksa tüm bunların ötesine geçen, kesinlikle bir kutup ve süper güç olma yolunda ilerleyen Çin'in stratejilerine hizmet edecek bir varoluşun hazırlığı mı?

AUKUS’a yanıt: Çin askeri üssü
Çin'in Solomon Adaları ile ittifakı, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında açıklanan ve ABD, İngiltere ve Avustralya'yı bir araya getiren "AUKUS" ittifakı gelişmelerinden, Avustralya'ya balistik füzeler taşıyabilen, Çin’in tümüne olmasa da çoğu kuluçka merkezine kolayca ulaşabilecek uzun menzilli nükleer savaş başlıklarına sahip Virginia denizaltıları ile donatılması meselesinden ayrı düşünülemez.
Burada bir soru gün yüzüne çıkıyor: Çin, Solomon Adaları'nda bugün ve gelecekte "AUKUS" planlarına doğrudan karşılık verecek bir askeri üs kurmayı mı planlıyor?
Başta Avustralya, İngiltere ve ABD olmak üzere ilgili Batılı çevrelerin, Çin'in gerçekten de Solomon Adaları topraklarında askeri bir üs kurmaya yönelik bir planının bulunduğunun tamamen farkında oldukları söylenebilir. Avustralya Ulusal Üniversitesi Ulusal Güvenlik Fakültesi Dekanı Rory Medcalf, “Australian” gazetesine yaptığı açıklamada, "Anlaşma gerçekse (ki büyük olasılıkla öyle) Çin için Pasifik Okyanusu’nda bir askeri üs kurmayı amaçlayan bir arka kapı, Solomon Adası topraklarındaki silahlı bir varlığa giriştir" dedi.
Avustralya ve Yeni Zelanda'nın uzun süredir Pekin'in bir miktar destek ve yardım karşılığında Pasifik Okyanusu'ndaki küçük ada devletlerinden biri ile topraklarında kendisine bir üs kurma konusunda anlaşmasından ve savaş gemileri için bir dayanak noktası sağlamasından korktukları biliniyor.


Çin, yerel yönetimlerin bunu yapma imkânının olmadığını iddia ettiği yerlerde ekonomik varlığını korumak için askeri güç kullanma ilkesini yerleştirmeye çalışıyor (AP)

Avustralya çevresinde bir Küba örneğini reddediyor
Solomon Adaları ile Çin arasındaki bu güvenlik anlaşmasının dayatılması konusunda Avustralya'dan yapılan belki de en yüksek dozlu açıklama, Başbakan Yardımcısı Barnaby Joyce'un "Kıyılarımızın karşısında küçük bir Küba istemiyoruz" açıklamasıydı. Bu, geçen yüzyılın altmışlı yıllarında, Moskova, Florida'dan sadece birkaç kilometre uzaklıktaki Küba adasında bir balistik füze üssü kurmaya çalıştığında, Sovyetler Birliği ile ABD arasında yaşanan çekişmeye açık bir göndermeydi.
Nisan ayının ikinci haftasında, Avustralyalı üst düzey yetkililer bazıları açıklanan, bazıları ise perde arkasında gerçekleşen toplantılar gerçekleştirdiler. Reuters ajansına göre hepsinin de amacı, Honiara'dan pozisyonunu değiştirmesini ve ondan önerilen anlaşmayı imzalamamasını talep etmekti.
Ancak Solomon Adaları Başbakanı'nın Çin ile ittifak projesinde ilerlemekte olduğu çok açık. Bilindiği üzere yaklaşık 2 yıl önce Tayvan'ı destekleyen tutumunu değiştirdi ve ülkesinin Çin'in talep ettiği birleşik Çin fikrini desteklediğini açıkladı. Bu da iki ülkeyi yakınlaştırdı ve diplomatik ilişkilerin kurulmasını sağladı.
31 Mart'ta Solomon Adaları, Çin ile formüle etmeye devam ettiği güvenlik anlaşmasının Çin'in kendi topraklarında askeri üs inşa etmesine izin vermeyeceğini resmi olarak vurguladı.
Solomon Adaları hükümeti, geleneksel Batılı güçlerin korkularını yatıştırmaya çalışarak, anlaşmayı “sadece paraflı bir anlaşma taslağı” diye tanımladı. Hükümet karşıtı yorumcuların yaydığını söylediği yanlış bilgilerin aksine, anlaşmanın Çin'e bir askeri üs kurma çağrısında bulunmadığının altını çizdi.
Solomon Adaları yaptığı resmi açıklamada, "Hükümet, bir askeri üsse ev sahipliği yapmanın güvenlik açısından sonuçlarının farkındadır ve himayesi altında böyle bir girişime müsamaha göstermeyecektir" diye de ekledi.
Bu tür açıklamalar Batılı müttefikleri yatıştırır mı? Yoksa bu Çin hilesine hiç kimse, özellikle de Çin nüfuzunun Pasifik Okyanusu'nun çok ötesine kadar (zira o noktada ABD’nin batısı bulunuyor) yayılmamasında birinci çıkar sahibi ABD kanmadı mı?

Washington ve uygun şekilde karşılık vermek
Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı güvenlik anlaşması bahsinin, ABD'nin resmi kurumları ve medya kuruluşlarının dikkatinden kaçması mümkün değil.
Kendi payına The New York Times, bu anlaşmanın anlamı ve yapısı, Pasifik'te canlı bir taşımacılık bölgesinde güç dengesini nasıl tehdit ettiği ve yankılarının dünyanın diğer bölgelerine yayılmasından nasıl korkulduğu tartışmasının kapısını ardına kadar açtı.
New York Times bunu, "Çin yatırımlarının her yerde göründüğü bir dünyada, diğer birçok ülke, Pekin kuvvetlerinin benzer bir anlaşmayla girişine izin vermek için benzer bir baskıyla karşı karşıya kalabilir" şeklinde açıkladı.

Çin bu anlaşma ile neyi yerleştirmeye çalışıyor?
Cevabı, Tasmania Üniversitesi’nden Hukuk Profesörü Richard Herr'de buluyoruz. Herr, "Bu anlaşma aracılığıyla Çin, yerel yönetimlerin bunu yapma imkânının olmadığını iddia ettiği yerlerde ekonomik varlığını korumak için askeri güç kullanma ilkesini yerleştirmeye çalışıyor” ifadelerini kullanıyor.
Anlaşma hikayesi, "dünyanın geri kalanına Çin'in küresel sistemi kendi lehine yeniden dengelemeye çalıştığı dersi sunduğu" gerekçesiyle aslında ABD’yi oldukça rahatsız ediyor. Zira bu çıkarlar, ister ticaret yollarının açılması, isterse askeri bir tesis kurulması veya bir güvenlik anlaşmasının imzalanması anlamına gelsin, Pekin demokrasi ve özgür bir açık dünya pahasına kendi çıkarları doğrultusunda hareket edecek.
Resmi ABD pozisyonunu çok beklememize gerek kalmadı, 22 Nisan Cuma günü, Washington, Çin'in Solomon Adaları'nda askeri üs kurması halinde karşılık vereceği konusunda resmi uyarıda bulundu. Beyaz Saray, üst düzey bir ABD heyetinin Solomon Adaları'ndaki yönetimi, anlaşmanın Washington ve müttefiklerine "bölgesel güvenlik yansımalarının olabileceği" konusunda uyardığını duyurdu.
Beyaz Saray açıklamasında ne denildi?
Açıklama metninde, "Heyet, fiili kalıcı bir askeri mevcudiyet, hegemonya dayatma veya askeri tesis kurma yönünde adımlar atılırsa, ABD'nin birçok endişesi olacağını ve gerektiği gibi yanıt vereceğini açıkça belirtti" denildi.
"Gerektiği gibi yanıt verme" ifadesi, Pasifik sularındaki geleneksel Amerikan nüfuzuna yönelik gelecekteki tehditleri ortadan kaldıracak askeri bir harekâta girişileceğine yönelik açık ve net bir tehdit olarak kabul edilebilir mi?
Gerçekten de böyle olabilir. Her ne kadar Başbakan Sogavere, Çin’e ait hiçbir askeri üssün kurulmayacağı, uzun vadeli bir askeri varlığın veya hegemonyanın olmayacağına dair Amerikalılara birden fazla vesile ve fırsatta güvenceler verse de.
Washington, Honiara'nın pozisyonuna güveniyor mu?
Kesinlikle güvenmiyor. Nitekim resmi açıklamada, Washington'un gelişmeleri yakından takip edeceği ve bölgesel ortakları, özellikle de Avustralya, Yeni Zelanda ve tabii ki perde arkasından da olsa İngiltere ile istişare içinde olacağı belirtildi.
Ancak Amerikalıları endişelendiren daha geniş ve önemli soru işareti şu: Çin'in Solomon Adaları ile yaptığı bu güvenlik anlaşması, Çin donanmasının gelişerek Amerikan donanmasını aşan küresel bir düzeye ulaşacağı gelecekteki bir Çin programını mı yansıtıyor? Ada devletleri tarafından sevilen ve arzulanan (hele ki ev sahibi ülkeyi sınırlamayıp dünyadaki Amerikan nüfuzuna zarar veriyorsa) bu tür anlaşmalar olur da tekrarlanırsa Çin için bu, uzak bir ihtimal değil.

Çin ve ABD donanmaları arasındaki mücadele
İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden bu yana ABD için ilk ve en önemli güvence, denizlerde ve okyanuslarda egemenlikti. Bu, uzayı keşif fikrinin ortaya çıkmasından önce geçerliydi ve muhtemelen ondan sonra da geçerli kalacak.
Bu bağlamda, ABD Donanması'nın özellikle son 30 yılda ABD'nin tek kutuplu ve dünyanın kaynakları üzerinde tek söz sahibi olan nüfuzunu gerçekten de pekiştirdiği söylenebilir. Bu dönemde Rusya'nın sadece bir uçak gemisi vardı, buna karşılık Çin uluslararası kutuplar haritasında daha görünmemişti.
Son zamanlarda durum ve eğilimler değişti. Çin, savaş filosunda hizmet veren deniz gemilerinin sayısı bakımından ABD’yi geride bırakarak, dünyada ilk sıraya yerleşti.
Eylül 2020'de ABD Savunma Bakanlığı, Çin Donanması'nın şu anda 350 savaş gemisine sahip olduğunu, ABD Donanması'nın ise sadece 293 gemisi olduğunu belirten bir rapor yayınladı.
ABD Donanması daha az sayıda gemiye sahip olsa da boyutları daha büyük. Bununla birlikte, Çin'in savaş gemileri inşa etmekteki muazzam hızı ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin son 30 yılda askeri bütçesinin katlanarak arttığı hesaba katılırsa, bu göreli avantaj hızla ortadan kalkabilir.
Küresel kutuplar ufkuna doğru eşi görülmemiş bir cesaretle ilerleyen bir kutup olan Çin'in karşısında ABD’nin denizlerdeki liderliği nihayet geriliyor mu?
Çinliler, tarihi derslerden ve coğrafi savaşlardan çok çabuk öğreniyorlar. Başarısızlıkları üzerinde uzun süre durmuyorlar, aksine politikalarını geliştiriyor ve değiştiriyorlar. Stratejilerini yeniden düzenliyorlar. Dahası hedeflerine ulaşmak için engebelerin etrafından dolaşıyorlar.
1996 yılında ve tam olarak Mart ayında, ABD Donanması'na, "birleşik Çin" politikasını sürdürmeyi amaçlayan Çin’in bölgedeki füze tatbikatlarına karşılık olarak Tayvan'a doğru yola çıkması emredildi.
Kriz sona erdiğinde Çinliler, ABD Donanması'na karşı koyamayacaklarını anladılar ve o andan itibaren Çin, ABD'nin denizler üzerindeki kontrolünü kırmak için büyük bir sessizlikle de olsa çok çalıştı.
Çin buradan hareketle denizaltılarını geliştirdi ve model olacak bir deniz filosu inşa etmeye çalıştı. Ayrıca donanma gemilerini yüzlerce hatta binlerce mil öteden Amerikan uçak gemilerini vurabilecek uzun menzilli balistik füzelerle donattı. Tabii ki bu, ABD Donanması gemileri için Güney Çin Denizi'nde seyrüseferi çok riskli hale getirdi.
Nisan'ın ilk haftasında Amerikan "National Interest" dergisinde yayınlanan önemli makalesinde, eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı Wallace Gregson, silahlanma programlarına yapılan büyük harcama programlarının bir sonucu olan Çin'in açık deniz üstünlüğünü kabul etti.
Gregson, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bugüne uzanan Amerikan deniz ve hava üstünlüğü çağının sona erdiğinden bahsetti.
Özetle, Solomon Adaları sorunu, Amerikan yaması üzerinde kaçınılmaz olarak genişleyecek başka bir delik gibi görünüyor. Nitekim ABD Donanması'nın sayıca azaldığını ve daha fazla hedef haline geldiğini bir kez daha onaylayan Gregson da bunu belirtiyor. Gregson ayrıca müttefiklerin, özellikle de Japonya ve Filipinler ile bugün onlara katılan Avustralya ve Yeni Zelanda’nın, Çin ordusuyla çatışma bölgesinin merkezinde yer aldıklarını da itiraf ediyor.
Solomon Adaları hikayesi henüz bitmiş gibi görünmüyor, ancak ABD ve Çin arasındaki çekişmede Tukidides Tuzağı hayaletinin geri dönüşüne geniş bir alan açtığına şüphe yok.
*Bu makale Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir.



Trump Küba'da Venezuela senaryosunu mu tekrarlıyor?

Miami'deki Versailles restoranının önünde, ABD'nin eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro'ya yönelttiği suçlamaları destekleyen pankartlar taşıyan insanlar, 20 Mayıs 2026 (AFP)
Miami'deki Versailles restoranının önünde, ABD'nin eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro'ya yönelttiği suçlamaları destekleyen pankartlar taşıyan insanlar, 20 Mayıs 2026 (AFP)
TT

Trump Küba'da Venezuela senaryosunu mu tekrarlıyor?

Miami'deki Versailles restoranının önünde, ABD'nin eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro'ya yönelttiği suçlamaları destekleyen pankartlar taşıyan insanlar, 20 Mayıs 2026 (AFP)
Miami'deki Versailles restoranının önünde, ABD'nin eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro'ya yönelttiği suçlamaları destekleyen pankartlar taşıyan insanlar, 20 Mayıs 2026 (AFP)

ABD'nin Küba'ya karşı olası bir savaşı hakkındaki konuşmalar önemli ölçüde arttı.

Florida'daki bir federal büyük jüri, çarşamba günü 94 yaşındaki eski Küba Devlet Başkanı Raúl Castro'ya ABD vatandaşlarını öldürme ve öldürmek amacıyla komplo kurma suçlamalarını yöneltti. Bu suçlamalar, Castro, 1996 yılında savunma bakanı olarak görev yaparken, adadan sal ile kaçmaya çalışan Kübalıları arayan bir kurtarma örgütüne ait iki sivil uçağı düşürme emri verdiği iddiasıyla bağlantılı. İki uçağın düşürülmesi, üç ABD vatandaşı ve ABD'de daimî olarak ikamet eden bir kişinin ölümüne neden olmuştu.

ABD Adalet Bakanlığı'nın 30 yıl önce meydana gelen bir olayla bağlantılı olarak Castro'yu şimdi suçlaması, Trump yönetiminin bu iddianameyi Küba'ya saldırmak için bahane olarak kullanabileceği endişelerini artırdı ki bu, ocak ayında Venezuela'da dönemin Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu tutuklamak için izlenen yaklaşıma benzer bir durum.

Nitekim, Florida'da bazı Cumhuriyetçi temsilciler bu yönde harekete geçilmesi çağrısında bulunmaya başladılar.

Çarşamba günü Washington'daki Temsilciler Meclisi'nde Güney Florida'dan Cumhuriyetçi meslektaşlarıyla birlikte düzenlediği basın toplantısında Temsilciler Meclisi üyesi Maria Elvira Salazar, “Bence tam olarak olması gereken bu ve Amerika Birleşik Devletleri'ne tam olarak hizmet eden şey bu” dedi. Şöyle devam etti: “Bu haydutların o adayı yönetmeye devam etmesine izin veremeyiz, çünkü biliyoruz ki yıllardır Hizbullah, Hamas, İran, Çin ve Rusya gibi düşmanlarımıza bir platform sağladılar.”

Havana'daki bir hükümet binasında Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Raúl Castro ve Fidel Castro'nun fotoğrafları, 20 Mayıs 2026 (Associated Press)Havana'daki bir hükümet binasında Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Raúl Castro ve Fidel Castro'nun fotoğrafları, 20 Mayıs 2026 (Associated Press)

Castro, 2018'de resmen devlet başkanlığından çekilmiş ve ülkenin mevcut lideri Miguel Díaz-Canel onun yerini almıştı. Ancak, torunu Raúl Guillermo Rodríguez Castro da dahil olmak üzere Castro ailesi, Küba'nın otoriter, tek partili sisteminde hâlâ önemli bir etkiye sahip.

Bir Cumhuriyetçi ABD Kongre üyesi, Havana'yı Hizbullah, Hamas, İran, Çin ve Rusya'ya platform sağlamakla suçluyor

Kübalı en önde gelen sürgünlerden birinin oğlu olan Temsilciler Meclisi üyesi Mario Díaz-Balart ise Salazar'dan daha temkinli davrandı. “Raúl Castro'nun adalete hesap vermesi gerektiğine inanıyorum, ancak bu konuda karar yine ABD Başkanına aittir” ifadelerini kullandı.

Diaz-Balart, diğer üyelerle birlikte, Küba'nın ABD ulusal güvenliğine tehdit oluşturduğunu savunmak için Havana'nın İran ve Rusya'dan edindiği yüzlerce taarruzi insansız hava aracına (İHA) sahip olduğunu belirten yakın tarihli bir Axios haberine atıfta bulunuyor.

Diaz-Balart “Eğer bu 300 İHA, Rusya'nın Ukrayna savaşında kullandığı veya İran'ın şu anda kullandığına benzerse, ABD'nin güneydoğusunun neredeyse her yerine ulaşabilirler. Bu nedenle, Küba ABD için doğrudan bir tehdit oluşturuyor” dedi.  Ancak, ABD ordusunun bu İHA’ları düşürme kabiliyetine sahip olduğunu da belirtti.

Havana'da Küba Devrimi hakkında bir sergide, duvardaki Raúl ve Fidel Castro fotoğraflarının yanında bir adam telefonla konuşuyor, 20 Mayıs 2026 (Associated Press)Havana'da Küba Devrimi hakkında bir sergide, duvardaki Raúl ve Fidel Castro fotoğraflarının yanında bir adam telefonla konuşuyor, 20 Mayıs 2026 (Associated Press)

Küba Devlet Başkanı, pazartesi günü X platformundan yaptığı bir paylaşımda, Trump yönetiminin artan tehditlerini uygulamaya koyması halinde “hesaplanamaz sonuçları olan bir kan gölü” yaşanacağı konusunda uyardı. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı Foreign Policy kaynaklı analize göre ABD yönetimi, Küba'ya enerji tedarikine zaten sert bir abluka uygulamaya başlamış ve bu da adadaki insani durumu önemli ölçüde kötüleştirmişti.

Miguel Díaz-Canel, “Zaten çok yönlü bir ABD saldırganlığı altında acı çeken Küba'nın, herhangi bir askeri saldırıya karşı kendini savunma konusunda mutlak ve meşru bir hakkı vardır” dedi.

Cumhuriyetçi temsilciler, Küba'nın İran ve Rusya'dan ABD topraklarına karşı fırlatılabilecek taarruzi insansız hava araçları edinebileceği konusunda uyarıda bulunuyor

Kendisi de Kübalı bir sürgün ailenin kızı olan Salazar, ABD'nin askeri bir operasyon başlatması durumunda, Castro ailesinin ABD güçlerine karşı misilleme olarak İHA’ları kullanmaya cesaret edeceğine inanmadığını söyledi. “Savaş bahanesinin nereye kadar kullanılacağını bilmiyorum ama Castro ailesinin kendileri için en iyisini bildiğini biliyoruz ve bunu yapmaya cesaret edeceklerini sanmıyorum, çünkü bu onlar için felaket olur ve bu felaketin ayrıntılara giremem” diye ekledi.

Temsilciler Meclisi Ödenekler Komitesi’ne bağlı Devlet, Dış Operasyonlar ve İlgili Programlar Alt Komitesi Başkanı olan Diaz-Balart verdiği röportajda, Maduro'nun yakalanmasıyla sonuçlanan operasyona benzer bir ABD operasyonuna dair öngörülerin hâlâ “erken” olduğunu söyledi. Ancak, Ortadoğu'da çok sayıda gemi ve uçak konuşlandırmış ve İran ile olan çatışmaya odaklanmış olsa bile, ABD ordusunun, böyle bir operasyonu gerçekleştirebilecek yeterli varlığa ve kapasiteye sahip olduğunu belirtti.

Trump yönetiminin şu anda böyle bir operasyona girişme arzusunda olup olmadığı, hatta bunu uygulamaya yönelik somut planlarının olup olmadığı belirsizliğini koruyor. Ancak kesin olan husus, Küba'nın yönetimin düşüncelerinde önemli bir yer tuttuğudur. Nitekim ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, X platformunda İngilizce altyazılı İspanyolca bir video yayınlayarak, adanın hükümetini ihmalkâr diye nitelendirdi ve Küba'daki kötüleşen insani durumdan onu sorumlu tuttu.

ABD Temsilciler Meclisi üyesi Maria Elvira Salazar, Washington'daki Kongre binasında düzenlediği basın toplantısında Raúl Castro'nun yargılanması çağrısında bulundu, 20 Mayıs 2026 (Reuters) ABD Temsilciler Meclisi üyesi Maria Elvira Salazar, Washington'daki Kongre binasında düzenlediği basın toplantısında Raúl Castro'nun yargılanması çağrısında bulundu, 20 Mayıs 2026 (Reuters)

Rubio, “Biliyorum ki bugün, bu adayı eviniz olarak adlandıran sizler, hayal edilemez zorluklar yaşıyorsunuz” dedi ve “Günde 22 saat elektriksiz kalmak zorunda kalmanızın nedeni, Amerika Birleşik Devletleri tarafından uygulanan petrol ablukası değil... Elektrik kesintilerinin, yakıt ve gıda kıtlığının gerçek nedeni, ülkenizi kontrol edenlerin milyarlarca dolar çalmış olmaları ve bu parayı hiçbir şekilde halka yardım etmek için kullanmamış olmalarıdır” diye belirtti.


Fransa, Ben Gvir'in ülke topraklarına girişini yasakladı

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir (AFP)
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir (AFP)
TT

Fransa, Ben Gvir'in ülke topraklarına girişini yasakladı

İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir (AFP)
İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir (AFP)

Fransa, İsrail Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in ülkeye girişini yasakladı. Fransa Dışişleri Bakanı Jean-Noël Barrot tarafından bugün yapılan açıklamada, kararın, aşırı sağcı bakanın Gazze ile dayanışma amacıyla yola çıkan "Direniş Filosu" aktivistlerine yönelik kötü muameleyi gösteren bir video paylaşmasının ardından alındığı belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, Bakan Barrot, X hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, "Bugün itibarıyla Itamar Ben-Gvir'in Fransa topraklarına girişi yasaklanmıştır" ifadesini kullandı.

Barrot ayrıca, İsrail’in Kıbrıs açıklarında müdahale ederek aktivistlerini gözaltına aldığı ve ardından sınır dışı ettiği "Küresel Sumud Filosu" gemisinde bulunan Fransız ve Avrupa vatandaşlarına yönelik eylemleri sert bir dille kınayarak, yaşananları "tarif edilemez davranışlar" olarak nitelendirdi.


Cumhuriyetçilerin ara seçimlere ilişkin endişeleri

Trump, Florida’da başkanlık seçimleri gecesinde, 6 Kasım 2024 (AP)
Trump, Florida’da başkanlık seçimleri gecesinde, 6 Kasım 2024 (AP)
TT

Cumhuriyetçilerin ara seçimlere ilişkin endişeleri

Trump, Florida’da başkanlık seçimleri gecesinde, 6 Kasım 2024 (AP)
Trump, Florida’da başkanlık seçimleri gecesinde, 6 Kasım 2024 (AP)

ABD Başkanı Donald Trump’ın popülaritesinde yaşanan gerilemeye rağmen, Cumhuriyetçi Parti üzerindeki etkisi güçlü şekilde sürüyor. Bunun en açık göstergesi, parti içindeki muhaliflerinin ön seçimlerde peş peşe kaybetmesi olarak gösteriliyor. İran savaşı ise parti açısından tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Cumhuriyetçiler bir yandan seçmenin savaşa yönelik tepkisi ile ara seçim hesapları arasında denge kurmaya çalışırken, diğer yandan Trump’ı memnun etme çabasını sürdürüyor. Trump’ın şu ana kadar hem mevcut hem de eski rakiplerini ön seçim sürecinde etkisiz bırakmayı başardığı değerlendiriliyor.

Şarku’l Avsat ile eş-Şark’ın (Asharq) ortak çalışması olan Washington Raporu, Cumhuriyetçi Parti’nin bu karmaşık denklemi nasıl yönetmeye çalıştığını ve İran savaşı ile ön seçimlerin, partinin geleceğini yeniden şekillendirebilecek siyasi bir sınava dönüşüp dönüşmeyeceğini ele aldı.

Amerikalıların ekonomik durumu

İran savaşı nedeniyle fiyatların yükselmeyi sürdürdüğü bir dönemde ABD Başkanı Donald Trump, savaşla ilgili bir sonraki adımını değerlendirirken Amerikalıların ekonomik durumunu düşünmediğini belirterek, önceliğinin İran’ın nükleer silaha sahip olmaması olduğunu söyledi. Trump’ın açıklamaları, özellikle Kongre’deki çoğunluğu korumaya çalışan Cumhuriyetçiler arasında endişeye yol açtı. Cumhuriyetçi Ulusal Komitesi’nin eski iletişim direktörü Lisa Camooso Miller, Trump’ın bu mesajının ‘kaygı verici’ olduğunu ve seçmenlerin motivasyonunu düşürdüğünü ifade etti. Miller, İran savaşıyla bağlantılı uluslararası gelişmelerden bağımsız olarak Amerikan seçmeninin öncelikli olarak kendi ekonomik koşullarına odaklandığını ve dünyada yaşananlarla fazla ilgilenmediğini söyledi. Benzin fiyatlarındaki artışın seçmenlerde daha fazla hoşnutsuzluk yaratacağını belirten Miller, “Bu çatışmayla hiçbir ilgileri yok. Kendileri ve aileleri için yiyecek temin etmeye çalışıyorlar. Savaş politikaları ise Amerikan seçmeninin desteğini kazanmak konusunda başarılı olmadı” dedi.

 ABD Kongre Binası önünde, İran savaşı nedeniyle benzin fiyatlarının yükseldiğine dikkat çeken bir tabela (AFP)ABD Kongre Binası önünde, İran savaşı nedeniyle benzin fiyatlarının yükseldiğine dikkat çeken bir tabela (AFP)

Muhafazakâr strateji uzmanı Stephen Kent ise Trump’ın açıklamalarına şaşırdığını belirterek, ABD Başkanı’nın bu konuda alışılmadık derecede açık konuştuğunu söyledi. Kent, söz konusu ifadeleri ‘siyasi cesaret’ olarak nitelendirirken, siyasetçilerin genellikle bu tür düşünceleri taşısalar bile siyasi geleceklerine zarar vermemesi için kamuoyu önünde dile getirmekten kaçındıklarını ifade etti. Kent, “ABD Başkanı, silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla bir askeri çatışmada savaş kararını sahadaki gelişmelere göre alır. Trump, İran’ın nükleer silaha sahip olmamasına odaklanıyor ve ABD’deki fiyat artışları karar sürecinde belirleyici olmamalı. Bu sorumluluk göstergesi olabilir ancak siyasi açıdan akıllıca bir tutum değil” şeklinde konuştu.

Öte yandan New York eski Belediye Meclisi Demokrat üyesi Kenny Burgos, Amerikalıların yaşam koşullarına ilişkin açıklamaları nedeniyle Trump’a sert eleştiriler yöneltti. Burgos, Trump’ın seçim kampanyasını ekonomiyi iyileştirme ve hayat pahalılığını düşürme vaadi üzerine kurduğunu, Amerikalıların da esas olarak bu nedenle kendisini başkan seçtiğini söyledi. Trump’ın İran’ın nükleer programı bağlamında konuşmuş olmasının durumu değiştirmediğini belirten Burgos, başkanın temel sorumluluğunun Amerikalıların geleceğini güvence altına almak ve ekonomiyi güçlendirmek olduğunu ifade etti. Burgos ayrıca, bu tür mesajların Cumhuriyetçilere ara seçimlerde kaybettireceğini savundu.

Seçmenler unutkandır

Kasım ayında yapılacak seçimler yaklaşırken Kent, Trump’ın savaşın olumsuz etkilerinin Cumhuriyetçilere ara seçimlerde zarar vermemesi için çatışmayı hızlı şekilde sona erdirmesi gerektiğini söyledi. Ancak Kent, Trump’ın seçim sonuçlarını mı yoksa İran savaşını mı daha fazla önemsediği konusunda soru işaretleri bulunduğunu belirterek, başkanın dikkatinin büyük ölçüde İran krizine yoğunlaştığını ifade etti. Kent, “Gerçekten düşünüyorum ki bu savaş İran’la bir uzlaşmayla, nükleer kapasitesinin ortadan kaldırılmasıyla ve boğazın yeniden açılmasıyla sonuçlanırsa Trump ne ekim ayını ne de kasımı önemser. Çünkü Amerikan seçmeni unutkandır. Seçim sandığına gitmeden önce fiyatlar düşerse, yaşanan zamları unutacaktır” dedi.

Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie, Kentucky ön seçimlerinde yenilgisini açıkladıktan sonra, 19 Mayıs 2026 (AP)Cumhuriyetçi Temsilci Thomas Massie, Kentucky ön seçimlerinde yenilgisini açıkladıktan sonra, 19 Mayıs 2026 (AP)

Burgos ise Amerikan seçmeninin unutkan olduğu görüşüne katıldığını, ancak ekonomik krizlerin etkilerinin toparlanmasının uzun zaman aldığını söyledi. Burgos, mevcut krizin savaşın sona ermesiyle birlikte hemen ortadan kalkmayacağını ve etkilerinin aylarca sürebileceğini ifade etti. “Amerikalıların siyasi kararlarla ilgili hafızası kısa olabilir, ancak mali etkiler uzun süre devam eder ve bu durum Cumhuriyetçi Parti’yi etkileyecektir” diyen Burgos, ekonomik sonuçların seçimlere yansıyacağını savundu.

Burgos ayrıca, son anketlere göre Trump’ın popülaritesinin yaklaşık yüzde 35’e kadar gerilediğini belirterek, başkanın bu oranları önemsemediğini ileri sürdü. Trump’ın ikinci ve son döneminde olduğu için artık parti geleceğinden çok kendi siyasi mirasına ve elde edeceği başarılara odaklandığını söyleyen Burgos, bunun en açık örneğinin ön seçimlerde parti içindeki rakiplerini tasfiye etmesi olduğunu ifade etti. Burgos’a göre Trump, bunun ara seçimlere olası etkilerini dikkate almadı.

Partiye değil, Trump’a bağlılık

Ön seçimlerde Donald Trump’a meydan okuyan çok sayıda Cumhuriyetçinin koltuklarını kaybetmesinin ardından, parti içinde en büyük şaşkınlık ABD Başkanı’nın Teksas Senatörü John Cornyn’in rakibini desteklemesi oldu. Cumhuriyetçi Parti’nin Senato’daki köklü ve önde gelen isimlerinden biri olan Cornyn’in, Trump’a açık şekilde karşı çıkmamış olması, başkanın bu tercihini parti yönetimi açısından daha da dikkat çekici hale getirdi. Bu durumun, Cumhuriyetçi çevrelerde şaşkınlık yarattığı belirtiliyor.

Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn, 20 Mayıs 2026 (AP)Cumhuriyetçi Senatör John Cornyn, 20 Mayıs 2026 (AP)

Miller ise Trump’ın Cornyn’e destek vermemesinin Cumhuriyetçiler arasında şaşkınlık yarattığını ve partinin hâlâ bu kararın nedenini anlamaya çalıştığını söyledi. Miller, söz konusu adımın belirsizliği nedeniyle parti içinde endişe oluşturduğunu ifade etti. Normal şartlarda Trump’ın kendisine açıkça muhalefet eden isimleri hedef almasının beklendiğini belirten Miller, Kentucky Temsilcisi Thomas Massie gibi isimlerin bu kapsamda değerlendirilebileceğini, ancak Senatör Cornyn’in Trump’a karşı kamuoyu önünde hiçbir eleştiride bulunmadığını hatırlattı. Miller, Cumhuriyetçi Parti içinde Trump’ın politikalarına karşı çıkmanın ciddi bir çekinceyle karşılandığını vurgulayarak, birçok partilinin yalnızca Trump’ın bazı politikalarına karşı oy kullanmaları halinde siyasi geleceklerini kaybetmekten endişe ettiğini söyledi.

Trump, Beyaz Saray’da MAGA şapkalarını imzalarken, 19 Mayıs 2026 (AFP)Trump, Beyaz Saray’da MAGA şapkalarını imzalarken, 19 Mayıs 2026 (AFP)

Kent, Cumhuriyetçilerin bu korkusunun en açık örneğinin, parti ilkeleriyle çelişmesine rağmen gümrük tarifeleri politikalarına büyük ölçüde uyum göstermeleri olduğunu söyledi. Kent, Trump’ın Cornyn’den desteğini çekmesinin olası nedenlerinden birinin, Cornyn’in Senato’daki engelleme kuralının değiştirilmesine karşı çıkması olduğunu belirtti. Trump’ın bu kuralın kaldırılması çağrısını birden fazla kez yinelediği, ancak parti yönetiminden bu yönde bir karşılık bulamadığı ifade edildi. Öte yandan Burgos, Cumhuriyetçi Parti’nin bugün neredeyse tamamen Trump’ın partisine dönüştüğünü savundu. Burgos, “Partiye ve ilkelerine ne oldu? Öncelikleri ve gündemi ne?” diyerek eleştiride bulundu.

Burgos, Trump’ın Cumhuriyetçileri kendisine bağlılık göstermeye zorladığını ve bunu adeta ‘başkomutan’ gibi bir otorite anlayışıyla yürüttüğünü ileri sürdü. Trump’ın düşük popülaritesine veya partinin anketlerdeki gerilemesine aldırmadığını belirten Burgos, asıl odağının parti üzerindeki kontrolünü güçlendirmek olduğunu söyledi. Burgos’a göre Trump, kendi görev süresi sonrasını önemsemiyor ve önceliği tamamen kişisel siyasi etkisini sürdürmek.