Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

Göçmenleri ‘üçüncü bir ülkeye’ göndermek, sorumluluğun reddi ve insanlığa karşı acımasız bir hakarettir

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
TT

Her zaman başlangıç ​​noktasına geri dönmek: Mülteci olmak ne demek?

İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)
İngiltere-Ruanda anlaşmasının uzatılması halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir (AFP)

Emine Hayri
Eşyalarını toplayıp batıya yöneliyorsun. Yolda uyuyakalıyorsun. Uyandığında kendini uzak güneyde buluyorsun. Kuzeye göç etmeye kararlısın. Yolunu kaybetmişsin. Gücünü yokluyorsun. Sana verilen rotayı takip ediyorsun. Allah’ın selameti ile bu rotaya ulaşıyorsun, ama ulaşmak istediğin yere değil, aksine senin adına seçtikleri üçüncü bir varış noktasına yerleştiriliyorsun.
Sanatçı Muhammed Subhi’nin “Rıhlet el-Melyoon” (Milyonluk Gezi) dizisinde, Suudi Arabistan’a seyahat etmek isteyen bir grup çiftçi, oraya götürüleceklerini düşünürken, çalışıp ekip diktikleri Sina’ya götürülüyor.  

Dizideki çiftçiler ile İngiltere gibi ülkelere göç edip sığınmak isteyenler, ama kendilerini farklı ülkelerde bulanlar arasındaki tek fark, birincisinin dramatik bir eylem olması ve ikincisinin ise (göç etme ve sığınma talebinde bulunmak isteyenlerin büyük bir bölümü de dahil olmak üzere) birçok kişi tarafından durumun bilinmez olmasıdır.
‘Güvenli üçüncü ülke’ sistemi, yıllardır mevcut. Ama beklenmedik bir şekilde yeni gündeme geldi. Zira İngiltere, birkaç hafta önce Ruanda ile yasadışı yollardan İngiltere’ye gelen sığınmacı ve göçmenlere ev sahipliği yapmak için 120 milyon sterlin (yaklaşık 153 milyon ABD doları) değerinde bir ‘anlaşma’ imzaladığını duyurdu.
Verilen tepkiler farklıydı. Anlaşmadan sorumlu olanlar, elbette anlaşmayı ‘sayısız insan ticareti mağdurunun hayatını kurtarmak’ olarak nitelendirdi. Aynı şekilde İngiltere Başkanı Boris Johnson, anlaşmanın ‘cani ticareti durdurmak için iddialı ve cesur bir plan ve yenilikçi bir çözüm’ olduğunu vurguladı. Ayrıca hem Birleşik Krallık İçişleri Bakanı Priti Patel hem de Ruanda Dışişleri ve Uluslararası İşbirliği Bakanı Dr. Vincent Biruta, zulümden kaçan insanlara güvenlik sağladıklarını savundu. Ama haber karşısında şaşkına uğrayan kesim, muhalifler, ihbarcılar ve bu eylemin derhal durdurulması çağrısı yapanlar açısından tepkileri için birçok gerekçe mevcut. Canterbury Başpiskoposu Justin Welby’e göre çoğu, planın ahlakını ve Allah’ın hükümlerine uyma yeteneğini sorgulamaya başladı.

Allah’ın hükmü
Elbette Allah’ın hükmü, insanlarınkinden tamamen farklı bir hikmettir. İngiltere Başbakanı Boris Johnson, bu amaçla hazırlanan ‘insani ve merhametli’ plan aracılığıyla, Manş Denizi’ni ‘deniz mezarlığına’ dönüştürmeye son vermek için cesur ve kararlı bir karar almaya ihtiyaç olduğunu belirtti. Johnson’a göre bu plan, son derece caydırıcı olacak.
Yasadışı yollardan gelen mültecilerin üçüncü bir ülkeye aktarımı, sorunu başkalarına havale etmek ve sorumluluktan kaçmak anlamına geliyor. ‘Bu bizim sorunumuz değil’ ya da ‘bu başkalarının sorunu’, İngiltere’nin son zamanlarda reklamsız olarak yükselttiği slogan.


Mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’ veya mültecilerin yükünü diğer ülkelere yükleme ilkesine dayanmaktadır (AFP)

İngiltere, yasadışı göç ve sığınma dalgalarından son derece mustarip. İngiltere’nin göçmenlik ve sığınma meselelerini yönetme konusundaki örgütsel kapasiteleri gelişmemiş olsa da bu durum, son yıllarda artan bir acı. Geçen yıl, tahminen 17 bin göçmen İngiltere’ye geçmeyi başardı. İngiltere kıyılarına tekneyle ulaşanların çoğunluğu, sığınma başvurusunda bulunuyor. Bu göçmenlerin çoğu, Irak, Sudan, Suriye, Yemen, İran, Eritre, Afganistan ve Vietnam’dan geliyor.

Farklı bir İngiliz yaklaşımı
İngiltere, Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasına rağmen göç ve iltica konusunda her zaman kendi yaklaşımını takip etti ve bu konuda, kendisini ortak bir Avrupa sistemi ile sınırlamadı. Bu durum da onu göç etmek ve sığınmak isteyenler için önemli bir hedef ülke haline getirdi. Ancak İngiltere’ye ulaşma arzusu İngiltere’de kabul görme arzusu, belki de yeteneği ile bağdaşmıyor.
Bir arzunun varlığı ya da yokluğu, anlaşmayı kınayan ve onu tüm insan karşıtı ifadelerin en kötüsü olarak nitelendiren insan hakları örgütleri açısından pek bir şey ifade etmiyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı dosya habere göre Uluslararası Af Örgütü, yaşananların İngiltere hükümetinin kaçan insanları dikkate almaksızın temel bir insanlık eksikliğiyle övünmesi olduğunu, bu durumun tehlike, şiddet veya savaş anlamına geldiğini belirten bir bildiri yayınladı. Bildiride, ‘taşıma, aktarma ve yerleştirme’ kelimeleri kullanılmazken, aksine Ruanda’ya sürgün ifadesine yer verildi.

Standart özellikli göçmenler
Birleşik Krallık, göçmen ve mültecilerin yaşlarıyla ilgili yeni prosedürler çıkararak, kabul edilebilecek göçmenler ve mülteciler için standartlar belirleme sürecinde. Zira giderek artan sayıda sığınmacı, yaşlıların erişemeyeceği fayda ve kolaylıkları elde etmek için sahte yaş iddiasında bulunuyor. Bakan Patel, bu davranışı İngiliz sistemine karşı ‘büyük bir suç’ olarak nitelendirirken, gençlerin yararlanabileceği hizmet ve ayrıcalıkların istismar edildiğini vurguladı.
Birleşik Krallık’ta resmi istatistiklere göre geçen yılın ilk dokuz ayında 18 yaşından küçük olduklarını söyleyen kişilerin yaptığı sığınma başvurularının üçte ikisi yalandı. Öyle ki sığınma başvurularının sahiplerinin, yaşları hakkında yalan söylediği ortaya çıktı.
Mültecileri ‘güvenli bir üçüncü ülkeye’ aktararak onlardan kurtulmaya çalışmak, başka bir deyişle mültecileri ve yasadışı göçmenleri başka bir ülkeye yerleştirme çabaları, açıklanmayan veya açıklanmış nedenlerle onları kabul etme olasılığının olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler, bazıları kamuoyu tarafından inandırıcı olmayan ya da mülteci ve göçmenlerin bazılarını seçip bazılarını dışlarken ırkçılık ve seçiciliği yansıtıyor.

Fazlalıktan kurtulmak
Fazlalık ya da istenmeyen mülteci ve göçmenlerden kurtulmak veya onları farklı isimlendirmeler altında başka bir ülkeye sınır dışı etmek, birkaç gün önce imzalanan İngiltere- Ruanda anlaşmasının sonucu değil. Birçok örnek var ve liste uzun. Bunların en önde geleni, ‘üçüncü ülke’ seçiminde İngiltere ile aynı fikirde olan İsrail olabilir. Yıllardır özellikle Sudan ve Eritre’den yoğun göç dalgalarıyla karşı karşıya kalan İsrail, bu sayıları kontrol altına almak için ‘üçüncü’ ülkelerle anlaşmalar yaptı.
İsrail’in istenmeyen yasadışı göçmenler ve mültecilerle ilgili planı üç seçeneği içeriyor; Geldikleri yere geri gönderimleri, ‘gönüllü sınır dışı etme’ olarak bilinen güvenli bir üçüncü ülkeye gidiş bileti veya İsrail’de hapishaneye koyulma.


Avrupa’ya ulaşmak isteyen ve belirli ülkelerden gelen insanlardan kurtulmak yeni bir konu değil (AFP)

2018 yılında İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW), İsrail’deki ‘gönüllü sınır dışı etme’ programını kınadı. Program, buna uymayanlara karşı ömür boyu hapis anlamına gelebiliyor. Örgüt, İsrail’in yaptıklarını ‘çoğu Sudanlı ve Eritreli olan bu gruplara karşı bir dizi zorlayıcı önlemin son halkası’ olarak nitelendirdi. Program, grupları meşru koruma talep etme haklarından mahrum etmeyi amaçlıyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, isimleri birkaç ay gizli tutulsa da ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak seçilmiş iki ülkenin, Ruanda ve Uganda olduğunu belirtiyor.
2014- 2017 yılları arasında ‘gönüllü geri dönüş’ programı kapsamında İsrail’den Ruanda ve Uganda’ya yaklaşık dört bin sığınmacı sınır dışı edildi. İsrail basınında çıkan haberlere göre sığınmacıların hemen hemen hepsi ülkeyi tekrar terk etti, bir kısmı ise uzman çetelerin yardımıyla Avrupa’da kalmaya çalıştı.

Yunanistan, Avustralya ve diğerleri
2021 yılında Yunanistan Göç Bakanlığı, Türkiye’yi ‘güvenli üçüncü ülke’ ilan etti. Bu durum, sığınmacıları Türkiye’ye göndermesine izin veriyor. İlanın hedef kitlesi, Afganlar, Suriyeliler, Pakistanlılar, Bengalliler ve Somalililerdi. Yunanistan, kararını yasadışı göçle mücadele yolunda atılmış bir adım olarak nitelendirdi.
Sınır Tanımayan Doktorlar, 2018 yılında ‘Avustralya’nın mülteci taleplerini sınırları dışında işleme koyma politikasının yıkıcı etkisini’ gösteren bir rapor yayınladı. Rapor, Nauru adasındaki sığınmacıların maruz kaldığı psikolojik acının boyutunu ortaya koyuyor. Bazıları, beş yıl veya daha uzun süredir adada yaşıyor ve sığınma başvurularının sonucunu bekliyor.
Avustralya, katı caydırıcılık politikalarının bir parçası olan, kendi toprakları dışında göçmenlik ve sığınmacılarla ilgilenmeyi yasallaştıran ilk ülkelerden biri olarak sayılıyor. Bu politika, insan hakları örgütleri tarafından hem Avustralya içinden hem de dışından çok sayıda eleştiri ve suçlamaya maruz kalmış olsa da meydana gelen tek değişiklik, Nauru adasındaki çocukları başka bir ülkeye, genellikle de ABD’ye göndermekle ilgili.
ABD, Guatemala’yı yasadışı göçü engellemek amacıyla ‘güvenli üçüncü ülke’ olarak belirlemek için bir anlaşma imzalamıştı. Anlaşmaya göre ABD’de sığınma başvurusunda bulunmak isteyen göçmenlerin bunu Guatemala’dayken yapmaları gerekiyor.

Danimarka öncü
Sığınmacıların sınır dışı edilmesi ve İngiltere’den Ruanda’ya yasadışı göç ‘anlaşmasının’ ilanının neden olduğu güçlü tepkilere rağmen Danimarka, ilan edilen bu süreçte İngiltere’nin önünde geliyor. Ancak kararı, belki de dünya salgın işleriyle meşgul olduğu için fark edilmeden yürürlüğe geçti. Geçen yılın ortalarında Danimarka, AB’de sığınma talebinde bulunanların üçüncü bir ülkeye aktarımı prosedürlerini belirleyen bir yasayı parlamentodan geçiren ilk ülke oldu. Yasalara göre sığınmacılar, Danimarka sınırına başvuruyor, ardından diğer ülkelerdeki kabul merkezlerine transfer ediliyor ve başvuruları işleme alınırken orada bekliyorlar.


Avrupa, sığınmacıları ve göçmenleri bölgeden uzaklaştırmak için Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor (AFP)

Aynı şekilde Danimarka, Şam’ı topraklarındaki Suriyeli savaş mültecilerinin sınır dışı edilmesi için güvenli bir bölge olarak ilan etti. Bu karar, ‘güvenlik üçüncü ülke’ fikrini ortadan kaldırırken, mültecilerin ‘kaçtıkları ülkeye geri gönderilmesini’ öngörüyor.
‘Güvenli üçüncü ülke’, bir kişinin ciddi zarar veya zulüm tehlikesi altında olmadığı ve bu ülkedeyken mülteci statüsü için başvuru yapabileceği ülkedir. Ancak üzerinde uzlaşı sağlanmış herhangi bir liste mevcut değil. Örneğin AB ülkelerinin her birinin kendi ‘güvenli üçüncü ülkeler’ listesi bulunuyor. Bu listenin, bu ülkelerin durum ve koşulları üzerine bir çalışma ve araştırmaya dayalı olarak oluşturulması ve bu ülkelerin, sığınmacıları ve göçmenleri tehlikeye maruz bırakmayacağından emin olunması gerekiyor. Ayrıca sığınma talebinde bulunan kişi, ayrıca ‘üçüncü ülke’ tanımına da mahkeme önünde güvenli olarak itiraz edebilmelidir.

‘Şüpheli’ anlaşma
Nüfus ve göç çalışmaları uzmanı ve Mısır Göç Araştırmaları Derneği Başkanı Eymen Zuhri, İngiltere ile Ruanda arasında imzalanan anlaşmayı ‘şüpheli’ olarak nitelendirdi. Independent Arabia’ya konuşan Zuhri, anlaşmanın amacının sığınmacıların haklarını baltalamak olduğunu belirtti. Mültecilerin statüsüne ilişkin 1951 sözleşmesi, 1967’de yayınlanan ek protokolü ve diğer uluslararası yasalar ve normlar, sığınmacı hakkını koruyor. Bu çerçevede Zuhri, “Herkes, ayak bastığı herhangi bir ülkede sığınma talep etme hakkına sahiptir. Devletin bu talebi inceleme hakkı var. Ancak bu, bir veya iki yıla kadar uzun zaman alan bir süreçtir. Reddedilebilir veya kabul edebilir. Dosya kapatılsa dahi, kabul eden devletin sığınmacıyı kaçtığı ülkeye geri gönderme hakkı yoktur” ifadelerini kullandı.
Zuhri’ye göre sığınma başvurularının değerlendirilmesi sürecinde İngiltere, sığınma başvuruları karara bağlanana kadar ülkeye gelenleri göndermek için üçüncü bir tarafla anlaşma yapmaya karar verdi. İngiltere’nin talebi kabul edenler, kabul edilecektir. Reddedenler de sığınma talebinde bulunmadığı Ruanda’da kalacak.
Eymen Zuhri, bu durumu, ‘her ne kadar bu yasalar başlangıçta savaş nedeniyle yerinden edilmiş Avrupalı ​​mültecilerin koşullarını düzeltmek için çıkarılmış olsa da’ İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana onayladığı uluslararası sözleşme ve yasaların dışına çıkmak olarak nitelendirdi.
Zuhri, söz konusu anlaşmanın yeni olmadığını söylerken, “Avrupa ülkeleri, sığınmacıları ve göçmenleri kendisinden uzaklaştırmak için yıllardır Kuzey Afrika ülkeleriyle havuç ve sopa oyunu oynuyor. Öyle ki yaklaşık iki yıl önce Libya’ya kamplar kurmak ve sığınmacıları orada tutmak için cömert teklifler sundu. Ama bunlar reddedildi” dedi.

Eski trajedi yenilendi
Eymen Zuhri, “Belli ülkelerden Avrupa’ya gitmek isteyen insanlardan kurtulmak yeni bir mesele değil. Göçmenleri ve mültecileri kabul etme çerçevesinde seçim, iyi bilinen bir konudur. Örneğin herkesi kapsayan karma bir göçü kabul etmektense doktorları, hemşireleri ve bilgi teknolojisi uzmanlarını kabul etmek tercih edilir” şeklinde konuştu.
Zuhri, “AB’den ayrılmasına rağmen İngiltere’nin de dahil olduğu mevcut Avrupa politikası, ‘sınırdan uzaklaştırma’, göç kontrolünün kaldırılması veya ‘göç kontrollerinin haricileştirilmesi/sınıra ulaşmadan yapılması’ (Externalization of migration controls)’ ilkesine dayanmaktadır. Bu ülkeler, diğer ülkelere ‘siyasi, askeri, güvenlik veya maddi destek sağlamak şartıyla’, mültecilerin yükünü yüklemeye çalışırlar” dedi. Eymen Zuhri ayrıca, insan hakları ve göçmen ve mülteci haklarından bahsederken seslerin yüksek olmasına rağmen Avrupa’nın Kara Kıta halkı hakkındaki aşağılayıcı görüşlerinden duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi.
Buna rağmen Zuhri, ülkesinden kaçan bir mültecinin ilk ulaştığı ülkeye sığınma başvurusu yapması gerektiğini söyledi.
İlginç bir şekilde Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) göre Ruanda, bazen kendisini ‘mültecileri entegre etmede ve yeteneklerini inşa etmelerine ve geliştirmelerine yardımcı olmada izlenecek bir model’ ve bazen de ‘uluslararası hukuk kapsamında mültecilere sağlanması gereken koruma kurallarına saygı gösterilmeyen bir model’ olarak buluyor. Öyle ki İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre Ruanda hükümetinin, Ruandalı unsurların yurtdışındaki Ruandalı mültecilere yönelik suikastlar düzenlediği bilgisi çerçevesinde Ruandalı mültecilerin korku duyduğu Avrupa, Kanada ve Avustralya’ya ulaşan uzun kolları olduğunu belirtti.
Ruanda, yeni bir göç ve sığınma döngüsünün başlangıcı olabilir. İngiltere- Ruanda anlaşmasının uzatılması, ilkesel olarak desteklenmesi ve fikrin kabul edilmesi halinde göç ve sığınma haritası, beraberinde savaşlar, çatışmalar, kıtlık, yoksulluk ve insani felaketlerle değişecektir. İnsan hakları örgütleri kınamaya devam etse ve muhalifler tepkiler gösterse de sınır dışı eden ülkeler, kovmaya devam edecektir.



İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?
TT

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

İran'da bir dönemin sonu mu, yoksa bir rejimin çöküşü mü?

Husam İytani

İran'daki hükümet yanlısı gösteriler, kısmen Batı'nın Tahran rejiminin çöküşünü öngörmekteki aceleciliğine bir tepki niteliğinde. Yüz binlerce kişi, ekonomik ve siyasi iflasına, 30 yılı aşkın süredir yatırım yaptığı eksenin çöküşüne rağmen mevcut rejimi desteklemek için yürüyüş düzenledi.

Başkan Donald Trump'ın İran ile ticaret yapan ülkelere uygulanan gümrük vergilerinde yüzde 25'lik bir artış açıklamasının ardından, Alman Şansölyesi Friedrich Merz bir adım daha ileri giderek Tahran rejiminin sona yaklaştığını ve “İran liderliğinin son günlerini yaşadığını” söyledi. Merz’in bu açıklaması, güvenlik güçlerinin göstericileri bastırmak için artan güç kullanımını protesto etmek amacıyla Batı başkentlerindeki İran büyükelçilerinin çağrılması dalgasının ortasında geldi. Bu arada, İsrail'de sadece tehdit dili, askeri planlama ve gelecekteki İsrail hava saldırıları operasyonları için hedef seçimi duyuluyor.

İki önemli gözlem var; birincisi, mevcut protestoların, önceki birçok gösteri ve huzursuzluğa kıyasla belirleyici özelliği, kronik ekonomik başarısızlığın ve bunun üstesinden gelememenin, “direniş ekseni” olarak bilinen emperyal projenin çöküşüyle ​​birleşmesidir. Bu eksenin temel işlevi, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen'de görüldüğü gibi, sınırları etrafında tampon bölgeler oluşturarak İran'ı dış tehditlerden korumaktı. Bu bölgeler, 1980-1988 yılları arasında Irak ile yaşanan çatışmada olduğu gibi, İran topraklarında herhangi bir savaşın yaşanmasını önlemek ve İran'ın düşmanlarını nispeten uzak bölgelerde oyalamak için bir kalkan görevi görüyordu.

Bu bağlamda, İran para biriminin rekor seviyelerdeki düşünün ortaya çıkardığı ekonomik çöküşün, rejimin doğası, sosyo-ekonomik politikaları, üretim yöntemleri, kamu malının eşitsiz dağılımı ve yolsuzluk düzeyiyle ilgili yapısal sorunlardan mı kaynaklandığı, yoksa on yıllarca süren ve yabancı yatırımları engelleyen, ülkenin izolasyonunu daha da artıran ağır yaptırımlar ve ambargoların bir sonucu mu olduğu fark etmiyor. Şimdi ön plana çıkan şey, vatandaşların temel ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.

Tahran'daki yetkililer, İran'a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek beklemiyorlar

İkinci gözlem ise, ABD ve İsrail'in, mevcut protestoları 1979'da iktidara gelen rejimin sonu haline getirmek için ellerinden gelen her şeyi yaptıklarıdır. Batılı müttefikleriyle birlikte, nihai çöküş ister iç baskıdaki artıştan ister bir dış faktörden kaynaklansın, Tahran'daki rejimi devirmek için her türlü çabayı gösterecek ve mevcut tüm güvenlik, ekonomik ve askeri araçları kullanacaklardır. Geçen yıl haziran ayındaki İsrail saldırıları sırasında ortaya çıkan, İran ordusunun ve Devrim Muhafızlarının üst düzey komutanlarının çoğunun ölümüne ve hatta Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın hayatının tehlikeye girmesine yol açan İran’ın korkunç istihbarat ve askeri açığı sonrasında, Venezuela modelinin İran'da da uygulanması oldukça cazip bir seçenek gibi görünüyor.

Şarku’l Avsat’ıın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son Şah Muhammed Rıza'nın oğlu Rıza Pehlevi'ye alternatif bir otorite kurma konusunda aşırı güven duyulması, muhtemelen 2009'daki “Yeşil Hareket”in arkasındaki iç muhalif figürlerin, yaşanan olaylar hakkında net bir tavır almadıkları bir dönemde alternatif bir seçenek sunma ihtiyacından kaynaklanıyor. İç muhalefetin net bir tavır almamasının arkasında ise devirmeyi hedefledikleri rejimle olan bağlantıları yatıyor. Dolayısıyla bu noktada, İranlıların çoğunluğunun mevcut rejimi ne pahasına olursa olsun devirmeye mi meyilli olduğu, yoksa 2022'de başörtüsü ve bireysel özgürlüklere getirilen kısıtlamalar sebebiyle patlak veren “Kadın, Özgürlük, Yaşam” gösterilerinden sonra olduğu gibi, şartlı uzlaşmalara varmayı ve tavizler koparmayı mı desteklediği konusunda önemli sorular beliriyor.

Şüphesiz ki, Tahran'daki yetkililer, İran’a karşı eski müttefikleri Beşşar Esed'e ve Lübnan'daki Hizbullah'a davrandıkları gibi davranacak olan Çin veya Rusya'dan herhangi bir destek veya arka çıkma beklemiyorlar.

Trump'ın İran ile ticaret yapanlara gümrük tarifesi uygulama hamlesi ve protestocuların mevcut ivmede öldürülmeye devam edilmesi halinde Tahran'a saldırmak için “çok güçlü planlar” geliştirmeye yönelmesi, Amerika Birleşik Devletleri'nin Dini Lider Ali Hamaney ve rejimini devirmek için mevcut fırsatı kaçırmak istemediğini gösteriyor. Ancak bu, hem modern dünyada hem de antik dünyada muazzam öneme sahip jeostratejik bir kavşakta yer alan, 1,6 milyon kilometrekarelik bir yüzölçümüne sahip ve nüfusu 90 milyondan fazla olan İran için makul bir resim çizmek için yeterli değil.


Eritre Devlet Başkanı Afwerki, Afrika Boynuzu'ndaki karmaşık durumun ortasında Sudan'la yakınlaşıyor

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
TT

Eritre Devlet Başkanı Afwerki, Afrika Boynuzu'ndaki karmaşık durumun ortasında Sudan'la yakınlaşıyor

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)
Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarını aşarak Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'e uzanan güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor (Sudan Egemenlik Konseyi Facebook sayfası)

Mina Abdulfettah

1990'ların başlarında, Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki ile Sudan’ın eski Cumhurbaşkanı Ömer el-Beşir arasındaki ilişkiler, yeni kurulan seküler Eritre devleti ile Beşir ve Hasan et-Turabi liderliğindeki Sudan'daki yükselen İslamcı rejim arasındaki ideolojik farklılıklar nedeniyle erken dönemde gerginliklere tanık oldu.

Eritre 1993 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra Asmara, Hartum'u ‘Eritre'deki İslamcı muhalefet gruplarını desteklemekle’ suçladı. Afwerki, Beşir rejiminin nüfuzunu sınırlamak için bir strateji kapsamında, ABD'nin dolaylı desteğiyle, o dönemde Etiyopya ve Uganda'yı da içeren bölgesel bir eksen içinde Sudanlı muhalefet gruplarını kucaklayarak yanıt verdi.

Sudan'da 2023 yılının nisan ayında savaşın patlak vermesiyle birlikte, bu eğilim daha yoğun bir aşamaya girdi ve her iki tarafın da çalkantılı bölgesel denklemdeki konumlarını yeniden tanımlamaya yönelik karşılıklı hamlelerle karakterize oldu. Eritre tarafında Asmara, Sudan ordusu ile doğrudan iletişim kanallarını sürdürmeyi ve kendisini sınır dengelerini kurmada gerekli bir aktör olarak sunmayı amaçlayan siyasi ve güvenlik kanalları aracılığıyla Doğu Sudan ve Kızıldeniz kıyılarındaki varlığını pekiştirmeye yöneldi. Bu süreç, 29 Kasım 2025'te Eritre cumhurbaşkanının, savaşın patlak vermesinden bu yana Sudan'a yaptığı ilk ziyaretinde, Korgeneral Abdulfettah el-Burhan’ın daveti üzerine Port Sudan'ı ziyaret etmesiyle doruğa ulaştı. Bu ziyaret sadece protokol gereği değil, Asmara’nın Sudan askeri otoritesine desteğini teyit etmek ve çatışmadaki gelişmeleri, Kızıldeniz'deki güvenliği ve Afrika Boynuzu’ndaki bölgesel düzenlemelerin geleceğini tartışmak için hassas bir zamanda gerçekleşti.

Öte yandan Sudan, iç baskıların ve dışa açılımın yaşandığı bir dönemde bölgesel ortaklar çemberini genişletmek amacıyla Eritre'ye yöneldi. Bu eğilim, 2024 yılından bu yana Asmara'ya yapılan çeşitli resmi ziyaretlere de yansıtıldı. Bu ziyaretler arasında, koordinasyon kanalları kurmayı amaçlayan güvenlik ve siyaset toplantıları da yer alıyor. Bunların en sonuncusu, Sudan Maliye Bakanı Cibril İbrahim ve Kültür, Enformasyon ve Turizm Bakanı Halid el-Aysar'ın ziyaretleri oldu. Son ziyaret de bu bağlam da gerçekleşti ve iki ülke arasındaki ilişkiyi, kriz yönetiminden daha düzenli bir iş birliği çerçevesine dönüştürmeyi amaçlayan kademeli bir açılımın uzantısı olarak gerçekleşti.

Çift tonlu yaklaşım

Afwerki, Sudan'ı güvenlik, meşruiyet ve nüfuzun kesiştiği önemli bir destinasyon olarak gördü. Çıkarlarına göre gerektirdiğinde yakınlaştı, güç dengesi başka bir yöne kaydığında ise mesafesini korudu. İlişkinin ilk yirmi yılında, Hartum'a yönelik söylemleri, Sudan'ın bölgesel ağırlığını kabul etmekle Afrika Boynuzu'ndaki etkisini sınırlamak için sistematik çabaları birleştiren ikili bir üsluba sahipti.

Bu bağlamda, bu yaklaşımın açıklayıcı aşaması, Asmara'nın Sudan muhalefetine sığınak haline gelmesiyle ortaya çıktı. Bu, komşu ülkelerin iç çekişmelerini bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirmek için bir araç olarak kullanmaya dayanan daha geniş bir yaklaşımın parçasıydı.

Bu gidişat, 2018 yılında, birden fazla belirgin nedeni olan sessiz bir krizin patlak vermesiyle önemli bir zirveye ulaştı. O yıl, gerginlikler, Mısır-Sudan ilişkilerinin kötüleştiği bir dönemde Eritre'nin Mısır ile yakınlaşması ve Hartum'un insan kaçakçılığıyla mücadele bahanesiyle sınırdaki askeri varlığını güçlendirme kararıyla bağlantılıydı.

Ancak, o dönemde sızan bilgiler daha derin bir tablo çizdi ve Hartum'un, Beşir'i devirmeyi ve Washington'ın yaklaşımlarına daha uygun görülen bir alternatifi desteklemeyi amaçlayan siyasi düzenlemeleri destekleme çabaları hakkında güvenilir bilgilere sahip olduğunu gösterdi.

Sudan’ın eski Devlet Başkanı Beşir’in yardımcılarından Korgeneral Bekri Hasan Salih bu mesajları Asmara'ya iletti ve değiştirilmeden geri döndü. Bu da ilişkilerin ciddi bir soğukluk dönemine girmesine neden oldu. Bu soğukluk, sınırın kapatılması ve Eritre için önemli bir ekonomik can damarı olan gayri resmi ticaretin dondurulmasıyla kendini gösterdi. Cibuti, Etiyopya ve Yemen ile gerginliklerle çevrili olduğu bir dönemde, alternatif bölgesel ortaklara olan ihtiyacı daha da derinleşti.

Beşir’in düşüşü ve Sudan'da savaşın patlak vermesinden sonra Afwerki kartlarını yeniden düzenledi ve bölgede potansiyel bir arabulucu olarak kendini göstermeye başladı, ancak politikaları uzlaşmaktan çok dengeleri yönetmeye yakındı. Asmara, güvenlik ortamındaki parçalanmayı fırsat bilerek Sudan'ın doğusunda ve Kızıldeniz kıyısında varlığını güçlendirmek için Sudan askeri yönetimi ile ilişkilerini pekiştirmeye başladı. Bu aşamada Afwerki, savaşı Eritre’nin bölgesel güvenlik denklemlerinde önemli bir aktör olarak konumunu yeniden tesis etmek için bir fırsat olarak gören ihtiyatlı bir ortak tavrı benimsedi.

Jeopolitik denklem

Eritre Devlet Başkanı İsaias Afwerki, iki ülkenin sınırlarının ötesinde Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'in derinliklerine uzanan bir güvenlik denkleminin temel taşı olarak Sudan'a güveniyor. Bu bahiste Sudan, sadece sorunlu bir komşu olarak değil, aynı zamanda Eritre'nin bölgesel parçalanma konusundaki beka korkularının yoğunlaştığı ve son derece değişken bir bölgesel sistemde yeniden konumlanma fırsatlarının şekillendiği stratejik bir alan olarak da görünüyor. Uzun soluklu bir ölüm-kalım savaşı bağlamında siyasi deneyimini kazanan Afwerki, istikrarı en yüksek değer, merkezi kontrolü ise devletin hayatta kalması için temel koşul olarak görüyor.

Bu açıdan bakıldığında, Sudan'a yaklaşımı ‘sıkı bir güvenlik mantığıyla yönetilse bile, güçlü bir devlet, silahlı çoğulculuğa ve sınır ötesi güç mücadelelerine açık bir devletten daha tercih edilebilir’ şeklindeki açık bir ilkeye dayanıyor. Dolayısıyla, son yıllarda, ideolojik önyargılardan değil, ordunun siyasi varlığın birliğini korumanın ve Sudan'ın karmaşık müdahaleler gerektirecek bir boşluk haline gelmesini önlemenin en yetkin garantörü olduğu hesaplarına dayanarak Sudan ordusunu destekleme eğiliminde oldu.

Afwerki, Etiyopya ile olan karmaşık ilişkisinden de faydalanıyor. Asmara ile Addis Ababa arasında 2018 yılında imzalanan barış anlaşmasının ardından iki ülke arasında yakınlaşma yaşanmış olsa da, bu yakınlaşma çıkarlar açısından ihtiyatlı ve dengeli bir nitelik taşıyor. Burada Sudan, Etiyopya'nın ağırlığını dengeleyebilecek coğrafi derinlik ve çok sayıda gücün çekiştiği bir bölgedeki güç dengesini kontrol edebileceği bir arena olmak üzere çift kat değer kazanıyor. Eritre ile çıkarları kesişen, uyumlu bir Sudan, Afwerki'ye bölgesel güç dengesinde stratejik bir koz sağlar ve ülkesinin siyasi ve güvenlik açısından kuşatılma olasılığını sınırlayacaktır.

Diğer yandan bu riskli girişim Mısır, Türkiye ve Körfez ülkelerinin çıkarlarının kesiştiği Kızıldeniz'e de uzanıyor. Afwerki, bu koridorun artık sadece küresel ticaretin arterlerinden biri olmadığını, aynı zamanda nüfuz ve askeri konumlanma için rekabetin yaşandığı bir sahne haline geldiğini biliyor. Bu ortamda Sudan, Eritre’ye coğrafi büyüklüğünün ötesinde bir ağırlık kazandıran ve yıllarca süren izolasyonun ardından konumunu güçlendiren bölgesel anlaşmalara girmesini sağlayan bir bağlantı noktası gibi görünüyor.

Böylece, Afwerki’nin Sudan üzerine oynadığı bahis, sağlam istikrara yönelik uzun vadeli bir yatırım olarak somutlaşıyor. Güçlü merkezi devleti bölgesel güvenliğin garantisi olarak gören Eritre Devlet Başkanı’na göre istikrarlı bir Sudan, siyasi geçişin cazibesine karşı devletin hayatta kalmasını önceliklendiren ve güvenliği jeopolitik denklemin merkezine yerleştiren bir vizyon içinde, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz'deki güç dengesini yeniden şekillendirmede vazgeçilmez bir ortak.

Yaklaşımdaki karmaşıklıklar

Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Afrika Boynuzu’nun derinliklerinde tarih, coğrafya ve siyaset, basit varsayımlarla durumu değerlendirenlerin kavrayamayacağı karmaşık bir ağ içinde iç içe geçti. Burada askeri hesaplamalar yeterli değildir ve merkezi devletin tek başına bir emniyet supabı görevi görebileceği düşüncesi yanlış. Bu çerçevede Afwerki'nin Sudan'a yaklaşımı, bu bahsi hayal edilenden daha az uygulanabilir kılan dört karmaşıklıkla çevrili gibi görünüyor. Bu karmaşıklıkların ilki, bölgesel çatışmanın çok kutuplu doğasıdır. Afrika Boynuzu artık ikili dengelerin arenası değil, aktif bir uluslararası varlığın yanı sıra bölgesel çıkarların kesiştiği bir alandır. Bu durum, askeri üslerin ve çelişkili güvenlik anlayışlarının bir arada var olduğu Kızıldeniz'de açıkça görülüyor. Böyle bir senaryoda, savaşa dahil olan her dış güç bir uzlaşma sağlamak yerine kendini yeniden konumlandırma fırsatı bulduğundan, belirli bir Sudanlı tarafa destek vermek, nüfuz oyununda ek bir unsur haline geliyor.

İkinci karmaşıklık, Sudan coğrafyasının parçalanmasında kendini gösteriyor. Savaş artık bir ordu ile paralel bir güç arasındaki çatışma değil, Darfur’dan Sudan'ın doğusuna uzanan bir dizi alt çatışmadan oluşan bir ağa dönüştü. Yerel grupların yükselişi ve altın, kaçakçılık ve sınır geçişleri etrafında gelişen savaş ekonomisi, başkentin mantığına tabi olmayan güç merkezleri ortaya çıkarıyor. Bu ortamda, karar alma sürecinde birliği sağlayabilecek merkezi bir kuruma güvenmek, gücün silah ve kaynakların bulunduğu coğrafyaya dağılmış olduğu bir gerçeklikle çelişen bir kumardır.

Üçüncü karmaşıklık, ekonomi ile güvenlik meselelerinin örtüşmesiyle ortaya çıkıyor. Bugün Sudan, sadece siyasi açıdan sorunlu bir ülke değil, aynı zamanda sınır ötesi ağlar tarafından kontrol edilen ekonomik açıdan parçalanmış bir ülke. Libya ve Çad üzerinden altın kaçakçılığı yapılan rotalar ve Afrika Boynuzu üzerinden silah kaçakçılığı yapılan rotalar, bu çatışmayı daha geniş bir bölgesel çıkarlar sisteminin parçası haline getirdi. Böyle bir bağlamda, askeri istikrarı desteklemek bu ağların ortadan kaldırılmasına yol açmayabilir, aksine onlara daha organize bir biçimde kaosu yeniden üreten yeni bir örtü sağlayabilir.

Dördüncü karmaşıklık ise sosyal ve insani boyutta yatıyor Ülke içinde ve dışında milyonlarca yerinden edilmiş Sudanlı, Darfur ve Kordofan eyaletlerinin yanı sıra doğudaki sosyal dokunun parçalanması, devlet kavramının yeniden kurulamadan önce aşınmaya başladığı bir gerçeklik yarattı. Somali deneyimi bölgenin hafızasında halen tazeliğini koruyor. Sudan artık ordusu ve müttefikleri olan, ancak iktidara anlam katan toplumu kaybeden bir devletten ibaret. Bu bağlamda, ulusal uzlaşma olmadan güvenlik istikrarı, kırılgan bir yapının sağlam bir cephesi gibidir.

Bu dört karmaşık durum göz önüne alındığında, Afwerki'nin Sudan üzerine oynadığı bahisin, sadece mantıkla yönetilmeyen bölgesel ortamla açıkça çeliştiği görülüyor. Afrika Boynuzu, çıkarların, kimliklerin ve kaynakların birbiriyle iç içe geçtiği bir alan. Bu yüzden, ilk bakışta her ne kadar dikkatli hesaplanmış görünse de tek taraflı bahisler aşınmaya karşı savunmasız kalıyor.

Gidişatın öngörülmesi

Öngörüler, Eritre rejiminin doğasına özgü zihinsel ve siyasi yapıya dayanıyor. Afwerki, tarihi olarak, dış ilişkilerin büyük uzlaşmalar için açık bir alan olarak değil, sıkı iç güvenliğin bir uzantısı olarak yönetildiği, egemen izolasyon ve kasıtlı kapanmaya dayalı bir yaklaşımı benimsiyor. Bu bağlamda, Sudan ile yakınlaşma senaryosu, Hartum'un izleyeceği siyasi yolun doğasına bağlı bir olasılık olarak ortaya çıkıyor.

Kriz, Batı başkentlerinde formüle edilen ve ABD’nin çizdiği çerçevelerle yönetilen uluslararası bir çözüme doğru ilerlerse gidişat, Afwerki'yi ya güvenmediği bir denklemde ikincil bir rol kabul etmek ya da on yıllardır retoriğinin merkezinde yer alan bağımsız karar verme mantığını korumak için bir adım geri atmak arasında stratejik bir ikilemle karşı karşıya getirir. Böyle bir durumda yakınlaşma sınırlı hale gelir, dar güvenlik kanalları tarafından yönetilir ve geniş bir siyasi ortaklıktan uzaklaşır.

Ancak Sudan'da, uluslararası tavanların düşük olduğu, yerel dengeler ve sınırlı bölgesel destekle yönetilen bölgesel bir uzlaşma temelinde daha kapalı bir formül ortaya çıkarsa, Afwerki kendini siyasi mantığına daha uygun bir ortamda bulur. Burada, karşılıklı güvenlik çıkarları, sınır kontrolü ve hassas konuların uluslararası dikkatlerden uzak bir şekilde yönetilmesine dayalı bir ilişki kurulması üzerine bahis yapabilir. Bu tür bir yakınlaşmanın, gerçekleşmesi halinde, dış baskılara daha az bağımlı bir Sudan rejiminin oluşmasıyla kademeli olarak inşa edileceğinden, iki ila beş yıllık bir zamana ihtiyacı var.

Bu denklemdeki belirleyici faktör, ikili ilişkilerin niteliğinden ziyade Sudan'daki uzlaşmanın niteliği olmaya devam ediyor. Afwerki, Hartum'u sadece sorunlu bir komşu olarak değil, daha geniş bir denklemin test alanı olarak görüyor. Peki, açık uluslararası çözümler modeli mi galip gelecek, yoksa dış etkilerden uzak, kapalı çevrelerde krizlerini yöneten bir devlet modeli mi devam edecek? Yakınlık ve uzaklık arasındaki mesafe bu soru çerçevesinde belirlenir ve ilişkinin siyasi takvimi şekillenir.

Bu manada, Afwerki'nin Sudan ile izleyeceği yol hakkındaki tahminler, iki ülke arasındaki ilişkinin bir ön habercisi olmaktan ziyade, onun yönetim felsefesinin bir yorumu haline geliyor. Egemenliğin tarihi kaygılarla iç içe olduğu Afrika Boynuzu’nda ittifaklar, yalnızca acil çıkarlar üzerine değil, bölge ülkelerinin liderlerinin dünya düzeninin doğası, bu düzenin sınırları ve büyük güçlerin nüfuz alanlarına açılmanın bedeli hakkındaki algıları arasındaki uyum derecesine de dayanıyor.


2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları hangileri?

Pasaportlar (Arşiv – AFP)
Pasaportlar (Arşiv – AFP)
TT

2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları hangileri?

Pasaportlar (Arşiv – AFP)
Pasaportlar (Arşiv – AFP)

Şarku'l Avsat'ın  Henley Pasaport Endeksi’nden aktardığı en güncel verilere göre 2026’nın öne çıkan pasaportlarını derlendi. Endeks, Uluslararası Hava Taşımacılığı Birliği’nin (IATA) özel verilerini kullanıyor.

CNN, “Ülkeler arasında sınırsız seyahat ve sınır kontrollerinde hızlı geçiş söz konusu olduğunda, bazı pasaportlar diğerlerinden çok daha fazla ayrıcalığa sahip” yorumunda bulundu.

Endekse göre ilk üç sıradaki pasaportlar Asya ülkelerine ait: Singapur birinci, Japonya ve Güney Kore ise ikinci sırada yer aldı.

Singapur vatandaşları, endeksteki 227 ülke ve bölgeden 192’sine vizesiz giriş yapabiliyor. Japonya ve Güney Kore vatandaşları ise 188 ülkeye vizesiz giriş hakkına sahip.

CNN, Henley Pasaport Endeksi’nin aynı puanı alan ülkeleri aynı sırada değerlendirdiğini belirterek, beş Avrupa ülkesinin üçüncü sırayı paylaştığını aktardı: Danimarka, Lüksemburg, İspanya, İsveç ve İsviçre; her biri 186 ülkeye vizesiz giriş sağlayabiliyor.

Dördüncü sırada tamamen Avrupa ülkeleri bulunuyor: Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Hollanda ve Norveç (185 ülke).

Beşinci sırada 184 ülkeyle Macaristan, Portekiz, Slovakya, Slovenya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) yer aldı.

Altıncı sırayı Hırvatistan, Çekya, Estonya, Malta, Yeni Zelanda ve Polonya paylaşırken, Avustralya, Letonya, Lihtenştayn ve Birleşik Krallık yedinci sırada yer aldı.

Birleşik Krallık, endekste yıllık bazda en büyük kaybı yaşayan ülke oldu; vatandaşları artık 182 ülkeye vizesiz gidebiliyor, bu da geçen yıla göre sekiz ülke daha az.

Sekizinci sırada Kanada, İzlanda ve Litvanya bulunuyor (181 ülke), dokuzuncu sırada ise Malezya (180 ülke) yer aldı.

axsdfrgth
ABD'nin Georgia eyaletindeki bir havaalanında güvenlik kontrol noktasında bekleyen yolcular (EPA)

ABD, 179 ülkeyle onuncu sıraya geri döndü; kısa süreliğine 2025’in sonlarında ilk kez gerilemişti. Ancak bu toparlanma göründüğü kadar güçlü değil. Sıralamada ABD’nin önünde yer alan ülke sayısı 37’ye yükseldi. Bu, 2025 sonuna göre bir ülke fazlası anlamına geliyor.

ABD, yıllık düşüş açısından Birleşik Krallık’ın hemen arkasında yer alıyor; son 12 ayda yedi ülkeye vizesiz seyahat hakkını kaybetti.

Ülke, son yirmi yılda endekste üçüncü en büyük düşüşü yaşadı, dördüncü sıradan onuncu sıraya geriledi.

Listenin diğer ucunda, 101. sırada Afganistan yer alıyor ve vatandaşları yalnızca 24 ülkeye vizesiz gidebiliyor. Suriye 100. sırada (26 ülke), Irak ise 99. sırada (29 ülke) bulunuyor.

Bu durum, en yüksek ve en düşük sıralı pasaportlar arasında 168 ülkeyi kapsayan devasa bir seyahat özgürlüğü farkına işaret ediyor.

CNN, Singapur’un Henley Pasaport Endeksi’nde birinciliğini güçlü şekilde koruduğunu belirtti.

Viyana’daki İnsan Bilimleri Enstitüsü Başkanı Misha Glenny, “Pasaportun gücü nihayetinde siyasi istikrar, diplomatik güvenilirlik ve uluslararası kuralları şekillendirme kapasitesini yansıtıyor” yorumunda bulundu.

Glenny, “Atlantik ötesi ilişkilerdeki gerilim ve iç politika dalgalanmalarının artmasıyla, ABD ve Birleşik Krallık gibi ülkelerde seyahat haklarının erozyona uğraması sadece teknik bir sorun değil; daha derin bir jeopolitik yeniden dengelenmenin göstergesidir” dedi.

Henley & Partners Yönetim Kurulu Başkanı Christian Kälin ise, “Son yirmi yılda küresel hareket özgürlüğü önemli ölçüde genişledi, ancak bu faydalar eşit şekilde dağılmadı” yorumunu yaptı.

Kälin, “Bugün pasaport ayrıcalıkları fırsatları, güvenliği ve ekonomik katılımı şekillendirmede kritik bir rol oynuyor; artan ortalama erişim, hareket özgürlüğü avantajlarının giderek daha fazla ekonomik olarak güçlü ve siyasi açıdan istikrarlı ülkelerde yoğunlaştığı gerçeğini gizliyor” dedi.

2026 yılı için dünyanın en güçlü pasaportları

- Singapur (192 ülke)

- Japonya ve Güney Kore (188)

- Danimarka, Lüksemburg, İspanya, İsveç ve İsviçre (186)

- Avusturya, Belçika, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Norveç (185)

- Macaristan, Portekiz, Slovakya, Slovenya, Birleşik Arap Emirlikleri (184)

- Hırvatistan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Malta, Yeni Zelanda, Polonya (183)

- Avustralya, Letonya, Lihtenştayn, Birleşik Krallık (182)

- Kanada, İzlanda, Litvanya (181)

- Malezya (180)

- ABD (179)