Lübnan: Suriye’den mülteci akını kapasitemizi aştı

Ukrayna’daki savaş, yerinden edilmiş insanların yükü ve petrol fiyatlarındaki artış Batılı ülkelerin önceliklerini tamamen farklı hale getirdi

Lübnan, Brüksel Konferansı’na yerinden edilmiş Suriyelileri geri göndermek üzere net bir plan olmadan katıldı. Dışişleri Bakanı ise ABD ve Avrupa ülkelerini Suriyelilerin geri dönmelerini istememekle suçladı (Reuters)
Lübnan, Brüksel Konferansı’na yerinden edilmiş Suriyelileri geri göndermek üzere net bir plan olmadan katıldı. Dışişleri Bakanı ise ABD ve Avrupa ülkelerini Suriyelilerin geri dönmelerini istememekle suçladı (Reuters)
TT

Lübnan: Suriye’den mülteci akını kapasitemizi aştı

Lübnan, Brüksel Konferansı’na yerinden edilmiş Suriyelileri geri göndermek üzere net bir plan olmadan katıldı. Dışişleri Bakanı ise ABD ve Avrupa ülkelerini Suriyelilerin geri dönmelerini istememekle suçladı (Reuters)
Lübnan, Brüksel Konferansı’na yerinden edilmiş Suriyelileri geri göndermek üzere net bir plan olmadan katıldı. Dışişleri Bakanı ise ABD ve Avrupa ülkelerini Suriyelilerin geri dönmelerini istememekle suçladı (Reuters)

Velid Şukayr
Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Bouhabib ve Sosyal İşler Bakanı Hektor Haccar’dan oluşan Lübnan heyeti, Brüksel’deki yerinden edilmiş Suriyeliler Konferansı’na katılmak üzere ülkeden ‘Lübnan topraklarındaki yerinden edilmiş Suriyelilerin varlığı konusunda katı olarak tanımlanabilecek bir tavırla’ ayrıldı. Söz konusu iki bakanın, konferansta Lübnan’ın artık yaklaşık bir buçuk milyon mültecinin yükünü taşıyamayacağına dair brifing vermesi bekleniyor.
İki bakan, 5 Mayıs’ta Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn ile yaptıkları görüşme sırasında söz konusu meseleyi ele alırken, daha sonra Bouhabib, Brüksel’de bu meseleye ilişkin ilk gündemin ‘Lübnan’ın Suriyeli mültecilerin ülke topraklarına göç etmesine artık tahammül edemeyeceği’ olduğunu belirtti. Bakan, “Kapasitemizi, onları koruma ya da onlara yardım etme yeteneğimizi aşan, yerinden edilmiş çok sayıda insan var” dedi.
Lübnan tarafının, Suriye devriminin patlak vermesinden ve halkın 2011 yılında rejimin şiddetiyle karşılaşmasından bu yana yerinden edilmiş Suriyelileri ülkelerine geri döndürmek için Brüksel’de bir plan sunması bekleniyor. Ayrıca söz konusu plan, yerinden edilmiş kişilerin yüklerini tartışmak için düzenlenen ve ‘Lübnan, Türkiye, Ürdün ve Irak’ın yanı sıra komşu ülkeler ve sınırlı sayıdaki Batılı ülkeler tarafından kabul edilmeleri karşılığında verilen’ para miktarının belirlendiği yıllık toplantıda da gündeme getirilecek. Ancak Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre bir bakanlık kaynağı gazeteye yaptığı açıklamada bakanlar heyetinin konferansa sunacağı bir planın olmadığını söyledi.
Bu çerçevede Bakan Bouhabib, Lübnan’ın ‘ülke içerisindeki yerinden edilmişlere yardım etmek istemediğini’ söylerken, “Yerinden edilen Suriyeliler ülkelerine dönerlerse biz kendimizle ilgileniriz” dedi. Bakan, “Suriye’ye gidip geri dönen Suriyelilerin çoğu yanlarında döviz taşıyor. Çünkü Lübnan lirası, orada döviz yerine geçiyor ve bu insanlar iki ülke arasında çalışıyor, hareket ediyor. Onlar, burada olmamalı” ifadelerini kullandı. Ayrıca Lübnan’ın Başbakan Hassan Diyab hükümetinde (2020) alınan kabine kararını uygulayacağını söyleyen Bakan, “Birleşmiş Milletler (BM) ile işbirliği yapmak istiyoruz, ancak çıkarlarımız göz önünde bulundurulmalı ve onların çıkarlarımıza karşı diktelerini kabul etmemeliyiz” dedi.

Lübnan, zorunlu geri dönüşü önerdi
Öyle görünüyor ki ilgili kuruluşlara yerinden edilenler için ayni veya nakdi yardım çağrıda bulunan Cumhurbaşkanı Avn’ın tavrına dayalı olarak Lübnan ile BM arasında söz konusu duruma dair yıllardır bir anlaşmazlık yaşanıyor. Avn, bu yardımları Lübnan’da sunmak yerine Suriye topraklarında sağlamayı önerirken, yerinden edilmişlere Lübnan topraklarında sağlanan yardımların, onları bu ülkede kalmaya teşvik ettiğini savunuyor. Aynı şekilde Lübnan Dışişleri Bakanı, ABD ve Avrupa ülkelerini yerinden edilenlerin geri dönüşünü istememekle suçlarken, yerinden edilmişlerin Avrupa’ya göç etme tehlikesine dikkati çekti. “Artık deniz üzerinden göç etmelerini engelleyemiyoruz” diyen Bakan Bouhabib, AB’nin Lübnan’ın çıkarlarını umursamadığına dikkati çekti.
Lübnanlı yetkililerin bu konudaki tavırlarına dair tek açıklama, rejimle ilişkilerini yönetmek üzere bazı grupları sınırlara aktararak yerinden edilmişleri ülkelerine geri dönmeye zorladıkları yönünde. Ayrıca yetkililer, BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin ‘ülkelerine geri dönüşün güvenli ve gönüllü olması gerektiğine’ dair kriterlerini göz önünde bulundurmuyor. 

Eski hükümetin planı fon olmaksızın teorik
Bouhabib’in dayandığı Diyab hükümetinin planı, yerinden edilmişlerin geri dönüşünü sağlamak için pratik hiçbir şey ortaya koymuyor ve geri dönüşe dair her şey teorik. Plan, elektrik, su ve istihdam yoluyla 11 yıldan uzun bir süredir altyapıya milyarlarca dolarlık maliyetinin bir sonucu olarak yerinden edilmişlerin varlığının, Lübnan’daki boğucu ekonomik krizin önemli bir nedeni olduğunu öngörüyor. Ayrıca Suriye savaşının Lübnan’ın Suriye üzerinden Arap Körfezi ülkelerine gıda ve tarımsal ihracat yapamamasına yol açtığı dolaylı kayıpların yanı sıra yerinden edilmiş çocukların eğitim masraflarının da doğrudan devlet bankası tarafından finanse edilmesi ek bir yüke neden oluyor.

Uluslararası bağışın yetersizliği
Söz konusu plan, anayasada yer alan bir ilke olarak yeniden yerleşimin reddedilmesini ve Lübnan toplumuna yönelik her türlü entegrasyonun reddedilmesini öngörüyor. Plan ayrıca, yerinden edilenlerin geri dönüşünün Suriye’deki siyasi süreçle bağlantılı olmayacağını da içeriyor. Aynı şekilde Suriye devletinin tüm Suriyelilerin geri dönüşünü memnuniyetle karşıladığından, ‘binlerce okulu restore ederek, kurum hizmetlerini onarmaya çalışarak, altyapıyı rehabilite ederek, vatandaşların ihtiyaçlarını güvence altına alarak, geçici sığınaklar oluşturarak ve iyi bir yaşam için ihtiyaçları sağlayarak’ geri dönüş prosedürlerini kolaylaştırmak için gerekli olanı yapmaya istekli olduğundan bahsediyor.
Şam’a birçok defa ziyarette bulunan dönemin Sosyal İşler Bakanı Remzi Müşerrefiye, krize müdahale planının, ‘Lübnan boyutu, Lübnan- Suriye boyutu ve Lübnan- uluslararası boyutu’ olmak üzere üç boyuta ayrıldığını dile getirdi. Müşerrefiye, talep edilen toplu geri dönüşün, bir zaman çerçevesi belirleme imkânı olmaksızın aşamalar halinde gerçekleşeceğini, ancak bunu sağlamak için yeterli finansmanının olmadığını söyledi.

Bakan Bouhabib, Lübnan heyetinin Brüksel konferansına bir finansman planı taşıyıp taşımadığı sorusunu, bu iddiayı yalanlayarak yanıtladı. İlgili ülkelerden gelen mali yardımların yetersiz olduğunu ve bağışçı ülkelerin yerinden edilmişlerin yüklerini finanse etme konusunda yorgun olduğunu söyleyen Bakan, “Uluslararası toplumun ‘yerinden edilmişlerin köylerine geri dönüşü için yıkılan alanları yeniden inşa ederek ve dönüşü finanse ederek siyasi çözümde ilerleme sağlanmasını’ şart koşması, bu dönüşü istemedikleri anlamına geliyor. Bu şartı ileri süren ülkelerin liderleri, Suriye muhalefetiyle anlaşmanın mümkün olmadığını biliyor” dedi.

Brüksel konferansı en kötü koşullarda gerçekleşiyor
Öte yandan Avrupa Birliği ile yerinden edilmiş Suriyeliler hakkında temasa geçen bir kaynak, Independent Arabia’ya yaptığı açıklamada finansman hazırlıklarının kötü durumda olduğunu belirtti. Bu yılki konferansın, onlara ev sahipliği yapan ülkeler açısından yerinden edilmiş Suriyelilerin finansmanını yasallaştırma kararının bir sonucu olarak en kötü koşullar ortasında düzenlendiğini belirten kaynak, “Örneğin İngiltere, bu amaçla herhangi bir miktar ödemekten kaçınmak zorunda olduğunu belirtti. Bu krizi finanse etmede en cömert ülke olan Almanya, yerinden edilmiş Suriyelilere yardım için katkısını azaltmaya karar verdi. AB içerisinde bu konu hakkındaki sorumlular da konferanstan 10 gün önce, hazırlıklarının olduğu gibi kalacağını söylediler” dedi.
Kaynak, yerinden edilmişlerin zorla geri gönderilmesi tehdidi ek fon elde etmeyi amaçlıyorsa, Lübnan’ın tutumunun oldukça kötü koşullara ulaştığını belirtti. Kaynağa göre Lübnan’daki çalkantılı siyasi durum ve parayı harcamadaki yönetim eksikliği bahane edilerek Lübnan’a tahsis edilen tutarlarda indirime gidildi. Hatta AB’deki bazı yetkililer, Lübnan’da yapılacak parlamento seçimlerinin bu duruma köklü değişiklikler getirmeyeceğini söyleyecek daha da ileri gidiyor. Bu da yerinden edilmişler krizine yönelik müdahale planı finansmanı hakkındaki talebin düzeyine yansıyor.

Suriye’nin yardım çekme teşviki ve Erdoğan’ın seçim hedefleri
Öte yandan Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in (rejime muhalif on birlerce kişiyi etkileyen) ‘terörizmle’ işbirliği suçlamasıyla mahkum edilenler için af yasası çıkarmasına rağmen bu adım, Brüksel Konferansı çerçevesindeki birkaç hedeften biri. Esed, söz konusu kararnameyi, yerinden edilmiş Suriyelilerle ilgili fonların artırılması amacıyla siyasi çözümde ilerleme kaydederek uluslararası toplumun bazı şartlarını yerine getirmek için yayınladı. Ancak AB’deki ilgili taraflar, bunun yeterli olmadığına inanıyor. Kaynağa göre Suriye rejimi, af yasasına ek olarak, bu ayın sonunda Cenevre’de yapılacak Anayasa Komitesi toplantılarında esnek bir duruş sergileyeceğini de Avrupalılara bildirdi.
Şam’ın AB’deki yetkililere gönderdiği mesajlar arasında, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in aylar önce önerdiği kuralı kabul ettiği, yani bir yandan rejim ile muhalefet, diğer yandan da kendisi ile Batı ülkeleri arasında ‘adıma karşılık adım’ yaklaşımını benimsediği mesajı da yer alıyor. Gözlemciler, bu tavrı tanık olunan boğucu ekonomik kriz ortasında Batılı ülkeleri Suriye’ye yardım sağlamaya çekmeye yönelik bir girişim olarak nitelendirdi.
Aynı şekilde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir süre önce onlara güvenli bir geri dönüş sağlamak için evler inşa ettikten ve alt yapıyı inşa ettikten sonra yerinden edilmiş bir milyon Suriyeliyi, Suriye’nin kuzeybatısında kontrol ettiği alanlara geri gönderme kararı aldıklarını duyurdu. Brüksel konferansı öncesinde bu karar, fon sağlamak amacıyla alındı. Ancak gözlemciler, bu kararın ekonomik kriz nedeniyle partisinin popülaritesinin azalmasının bir sonucu olarak Türk kamuoyunu kendine çekme amacıyla alındığını belirtti.
Ancak sorun şu ki ne Suriye’deki rejim ne de diğer ilgili Arap olan ve Arap olmayan ülkeler, başta AB olmak üzere Batılı ülkelerin, Ukrayna’daki savaş nedeniyle eskisinden tamamen farklı bir ruh hali içinde olduğunu henüz anlamadı. Bu ruh hali, Batılı ülkelerin Suriyeli yerinden edilmişlere fon sağlama isteksizliğini iki yönde açıklıyor.

Ukrayna’ya finansman ve küresel ekonomik kriz
Öncelikle, başta küresel gıda krizi olmak üzere Ukrayna’daki savaşın yansımalarından kaynaklanan ekonomik kriz, bu savaşa silah ve teçhizat finanse etmek zorunda olan bağışçı ülkeleri, diğer uluslararası alanlardaki katkılarını azaltmaya, petrol ve gaz fiyatlarındaki artış nedeniyle harcamalarını yasallaştırmaya itti. Kriz ayrıca, bu ülkeleri Avrupa’ya ve savaş alanına komşu ülkelere ve Ukrayna içerisine dağılan ve sayıları üç ayda 8 milyonu aşan yerinden edilmiş Ukraynalılar krizini finanse etmeye öncelik vermeye itti. Yerinden edilmiş Suriyelilerin sayısındaki artış, üç yıldan uzun bir süre içinde yaşanmıştı.

Siyasi olarak şarta bağlı insani yardım
Batılı ülkelerin Suriyeli mülteci krizine yönelik finansmanı artırma konusundaki isteksizliğinin ikinci yönü, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşında onlara ev sahipliği yapan ülkelerin siyasi konumlarıyla ilgili. Batılı bağışçı ülkelerin ve Asyalı müttefiklerinin muhtaç ülkelere mali yardım sağlama kriterleri, Moskova karşısında Ukrayna’nın ne kadar yanında olduklarıdır. Soğuk Savaş döneminde hüküm süren bu bölünmeyi hatırlatan küresel düzeydeki keskin bölünme ortasında Batı tarafgirliği, bu ülkeler için ‘muhtaç ülkelerle olumlu bir şekilde ilgilenme yolunda’ önemli bir koşul haline geldi. Kaynak, bu çerçevede Suriye de dahil olmak üzere Rusya’nın tavrıyla uyumlu ülkelerin, Batı ülkelerinin saldırganlığıyla karşılaşacaklarına ve bu nedenle de onlardan yardımın kesileceğine dikkati çekti. Bu durum ise insani yardımlar da dahil olmak üzere, yardımların siyasi koşullara bağlanması ilkesinin bundan böyle devam etmesine neden oluyor.



İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesinde bulunan iki binanın tahliye edilmesi konusunda uyarıda bulundu

Sur meydanlarından birinde güvercinlere yem atan bir kız (EPA)
Sur meydanlarından birinde güvercinlere yem atan bir kız (EPA)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyindeki Sur bölgesinde bulunan iki binanın tahliye edilmesi konusunda uyarıda bulundu

Sur meydanlarından birinde güvercinlere yem atan bir kız (EPA)
Sur meydanlarından birinde güvercinlere yem atan bir kız (EPA)

İsrail ordusu, dün gece yaptığı açıklamada, “Hizbullah’ın kullandığını” öne sürdüğü Güney Lübnan’ın Sur kentindeki iki binanın vurulması öncesinde tahliye uyarısı yayımladı.

İsrail Ordu Sözcüsü, X platformunda kırmızıyla işaretlenmiş iki binanın yer aldığı bir harita paylaşarak, bina sakinleri ile çevrede yaşayanlara yönelik “acil uyarıda” bulundu. Açıklamada, söz konusu binaların derhal boşaltılması ve en az 500 metre uzaklaşılması istendi.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre sivil savunma ekipleri ve belediye polisi hoparlörlerle halka binaları ve çevresini boşaltmaları çağrısı yaptı. Yerel saatle gece yarısından kısa süre önce yapılan uyarının ardından, bölge sakinlerinin evlerini terk etmeye çalışması nedeniyle caddelerde yoğun trafik oluştu.

Öte yandan, İsrail savaş uçaklarının Beyrut ve güneyden uzak çevre bölgelerin semalarında yoğun uçuş gerçekleştirdiği bildirildi.


Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
TT

Sudan’da Barış Yakın mı? Savaş dördüncü yılında kritik eşikte

Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)
Kasım 2023’te Sudan-Çad sınırı yakınındaki mülteci kampına bakan bir tepenin üzerinde oturan çocuk. (Reuters)

Üç yılı aşkın süren savaşın ardından Sudan, siyasi ve insani açıdan farklı bir dönemece girmiş görünüyor. Bunun nedeni çatışmaların sona ermesi ya da taraflardan birinin askeri üstünlük sağlaması değil; savaşın sürmesinin maliyetinin artık iç, bölgesel ve uluslararası düzeyde herkesin taşıyabileceği sınırları aşmış olması.

Uluslararası baskının artması, bölgesel diplomatik hareketliliğin yoğunlaşması ve insani çöküşün derinleşmesiyle birlikte siyasi ve medya çevrelerinde aynı soru yeniden gündeme geliyor: Savaş çözüm aşamasına mı yaklaşıyor, yoksa Sudan geçmiştekilere benzer uzun süreli bir çatışmaya mı sürükleniyor?

Sudan’ın tarihi bu konuda iyimser cevaplar vermiyor. Ülkedeki büyük savaşların çoğu onlarca yıl sürdü. Güneydeki ilk iç savaş 17 yıl (1955-1972), ikinci iç savaş 22 yıl (1983-2005), Darfur savaşı ise yaklaşık 17 yıl (2003-2020) devam etti. Bu çatışmaların tamamı nihayetinde diyalog, uzlaşı ve barış anlaşmalarıyla sona erdi. Bu nedenle Sudanlılar, mevcut savaşın da uzun ve açık uçlu yeni bir çatışma dönemine dönüşmesinden endişe ediyor.

Ancak bazı çevreler mevcut savaşın önceki çatışmalardan farklı olduğu görüşünde.

Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında Nisan 2023’te başlayan çatışmalarda taraflar kısa sürede askeri zafer elde edeceklerini düşünüyordu. Ancak savaşın dördüncü yılına girmesi bu beklentinin sınırlarını açık biçimde ortaya koydu.

Hartum’dan Port Sudan’a, Darfur ve Kordofan’dan Mavi Nil bölgesine yayılan çatışmalar hiçbir tarafa kesin üstünlük sağlamadı. Buna karşın ülkeyi dünyanın en ağır insani krizlerinden biriyle karşı karşıya bıraktı.

Uluslararası baskı artıyor

Sahadaki tablo karmaşıklaştıkça uluslararası toplum da Sudan’daki savaşı yalnızca ülke sınırları içinde kalan bir kriz olarak görmemeye başladı. Kızıldeniz’de artan gerilim, Afrika Boynuzu’nda kaosun yayılma ihtimali ile göç ve düzensiz göç dalgalarının büyümesi, Batılı ve bölgesel başkentleri siyasi çözüm baskısını artırmaya yöneltti.

sacscs
Nisan ortasında Sudan'daki insani krizi görüşmek üzere Berlin'de düzenlenen konferansa katılanlar (X)

Bu çerçevede Berlin’de düzenlenen son konferans önemli bir dönüm noktası oldu. Çok sayıda ülke ve uluslararası kuruluş, Sudan krizinin “askeri yollarla çözülemeyeceği” konusunda görüş birliğine vardı ve kapsamlı müzakere sürecine destek verdi.

ABD ve Avrupa Birliği de özellikle bölgesel istikrarsızlığın büyümesinden duyulan kaygılar nedeniyle ateşkes sağlanması için diplomatik girişimlerini yoğunlaştırdı.

ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos da “Sudan’daki çatışmanın askeri çözümü yok” diyerek uluslararası toplumun tarafları müzakere ve ateşkese zorlamak konusunda ortak görüşe sahip olduğunu söyledi. Boulos ayrıca kalıcı ateşkese zemin hazırlayacak insani ateşkesler üzerinde çalışıldığını belirtti.

Bu uluslararası yaklaşım değişikliği çözümün yakın olduğu anlamına gelmese de etkili güçlerin savaşın sürmesinin Sudan devletinin tamamen çökmesine yol açabileceğine giderek daha fazla inandığını ortaya koyuyor. Bu senaryo özellikle komşu ülkeler olmak üzere birçok bölgesel ve uluslararası aktörü endişelendiriyor.

Bölgesel diplomasi hız kazandı

Son aylarda bölgesel diplomatik hareketlilik, savaşın ilk yıllarına kıyasla belirgin şekilde arttı. İlk dönemde çatışma “unutulmuş savaş” olarak tanımlanıyordu.

Şimdi ise Doğu Afrika'daki Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD) ve Arap Birliği arasında artan bir koordinasyon dikkat çekiyor. Körfez ülkeleri, Mısır ve Afrikalı aktörler de Sudan’ın parçalanmasını ya da açık bir bölgesel çatışma alanına dönüşmesini engellemek amacıyla girişimlerde bulunuyor.

Bu aktörler, savaşın sürmesinin yalnızca Sudan’ı değil, Kızıldeniz güvenliğini, uluslararası ticaret yollarını ve komşu ülkelerin istikrarını da doğrudan tehdit ettiğinin farkında. Bu nedenle siyasi çözüm artık yalnızca Sudan’ın iç meselesi değil, bölgesel bir zorunluluk olarak görülüyor.

Burhan’dan siyasi çözüme açık mesaj

Sudan içinde ise ordu operasyonların sürdürülmesi yönündeki söylemini korusa da siyasi çözüm ihtimaline kapıyı tamamen kapatmıyor.

Abdülfettah el-Burhan son açıklamalarından birinde, “Silah bırakıp ikna olan herkes için vatanın kapısı açıktır” ifadelerini kullandı.

Gözlemciler bu açıklamayı, olası uzlaşıların önünü açma ya da Hızlı Destek Kuvvetleri içinde ayrışmaları teşvik etmeye yönelik bir mesaj olarak değerlendirdi.

Bununla birlikte Burhan, ordunun “devleti ve kurumlarını yeniden kontrol altına alma” hedefinden vazgeçmediğini de vurgulamayı sürdürüyor. Bu durum, askeri kurumun olası müzakerelerde siyasi ve askeri hedeflerinden geri adım atmak istemediğini gösteriyor.

Dolayısıyla savaşın sona erdirilmesine yönelik baskılar artsa da kapsamlı bir çözüme ulaşmanın hâlâ ciddi zorluklar içerdiği belirtiliyor.

İnsani baskı belirleyici unsur haline geldi

Ancak taraflar üzerindeki en büyük baskının artık askeri ya da siyasi değil, insani olduğu değerlendiriliyor.

Birleşmiş Milletler ve uluslararası gıda kuruluşları Sudan’ın dünyanın en büyük açlık krizlerinden biriyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunuyor.

Mayıs 2026 tarihli Entegre Gıda Güvenliği Aşama Sınıflandırması (IPC) raporuna göre yaklaşık 20 milyon Sudanlı ciddi seviyede gıda güvensizliği yaşıyor. On binlerce kişi kıtlık riski altında bulunurken birçok bölge insani felaket tehdidiyle karşı karşıya.

ddvfd
Dünya Gıda Programı Genel Direktörü Cindy McCain, Sudan'da "büyük bir insani felaket" yaşanabileceği konusunda uyardı (Reuters)

Cindy McCain, açlık ve yetersiz beslenmenin milyonlarca insanın hayatını tehdit ettiğini belirterek acil uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

UNICEF Direktörü Catherine Russell ise sağlık merkezlerine “ağlayamayacak kadar zayıf çocukların” getirildiğini söyleyerek insani durumun trajik boyutlara ulaştığını ifade etti.

Sudan’da savaş karşıtı sesler yükseliyor

Sudan’da savaşın sona erdirilmesini isteyen sesler giderek artıyor. Ancak olası çözümün nasıl şekilleneceği konusunda ciddi görüş ayrılıkları sürüyor.

Orduya yakın bazı analistler, savaşa verilen halk desteğinin azalmasının Hızlı Destek Kuvvetleri’nin devlet içinde paralel bir güç olarak kalmasının kabul edildiği anlamına gelmediğini savunuyor. Bu nedenle olası çözümün birleşik bir askeri kurumun yeniden inşasına bağlı olduğu görüşü öne çıkıyor.

Sudan Kongre Partisi Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Sekreteri Şerif Muhammed Osman ise “Gerçek bir sivil liderlik olmadan ne askeri çözüm mümkündür ne de barış sağlanabilir” diyerek savaşın sona ermesi için kapsamlı bir siyasi uzlaşının şart olduğunu söyledi.

Siyasi analist Muhammed Latif de uluslararası baskılar ve halkın yaşadığı ağır koşullar nedeniyle barışın “hiç olmadığı kadar yakın” olduğunu belirtiyor. Ancak yeni cephelerin açılması ve bölgesel karmaşıklıkların çatışmayı uzatmaya devam ettiğini vurguluyor.

Askeri uzman Tuğgeneral Cemal eş-Şehid ise Sudan’ın iki kritik seçenek arasında bulunduğunu ifade ediyor: Uluslararası baskılar ve askeri yıpranmanın dayattığı siyasi çözüm ya da hiçbir tarafın kesin zafer elde edemediği, devlet kurumlarının yavaş yavaş çözüldüğü uzun süreli savaş modeli.

Eş-Şehid, zamanın artık Sudan’ın lehine işlemediğini ve savaşın uzadığı her gün gelecekteki barışın maliyetini artırdığını söylüyor.

Tüm bu göstergelere rağmen temel sorular hâlâ cevapsız: Sudan’daki savaş gerçekten çözüm öncesi tükenme aşamasına mı ulaştı, yoksa ülke henüz sonu belirsiz uzun bir çatışmanın başlangıcında mı?


Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
TT

Lübnan’da ABD yaptırımı krizi: İki güvenlik yetkilisi görevde kalmaya devam ediyor

Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)
Halk gösterisine katılan bir kadın, Naim Kassım ile Lübnan Meclis Başkanı ve Emel Hareketi lideri Nebih Berri’nin fotoğraflarını taşıyor. (AFP)

Lübnan’da gözler, ABD’nin biri ordu diğeri Genel Güvenlik teşkilatından iki subay ile birlikte Hizbullah ve Amal Movement bağlantılı isimleri hedef alan benzeri görülmemiş yaptırımlarına devletin nasıl yaklaşacağına çevrildi.

Lübnan’ın hukuken bu karara uymak zorunda olmadığı belirtilirken, şimdiye kadar yaptırım listesine alınan iki subay hakkında doğrudan herhangi bir işlem yapılmadı. İçişleri Bakanı Ahmed al-Haccar ise Genel Güvenlik Genel Müdürü Tümgeneral Hasan Şukayr’dan olası ihlallerin araştırılmasını ve gerekli görülmesi halinde işlem yapılmasını istediğini açıkladı.

İki subay hakkında şu ana kadar işlem yapılmadı

Güvenlik kaynakları, “Dikkat çeken nokta, Lübnan ordusu ile Genel Güvenlik kurumlarına kararların resmi ve hukuki yollarla bildirilmemiş olmasıdır. Her iki kurumun yönetimi de yaptırımları yalnızca açıklamalar ve medya üzerinden öğrendi” değerlendirmesinde bulundu.

Kaynaklar ayrıca, “Albay Samir Hamade, Lübnan ordusu İstihbarat Müdürlüğü’nün Dahiye Şubesi Başkanı olduğuna göre sahada Dahiye’de kiminle koordinasyon kurması bekleniyor? İstihbarat birimleri başka bölgelerde diğer siyasi partilerle de koordinasyon sağlıyor. Önemli istihbarat bilgilerinin Hizbullah ile paylaşıldığı yönündeki suçlamalar ise gerçeği yansıtmıyor” ifadelerini kullandı.

İki subay hakkında herhangi bir işlem yapılıp yapılmayacağı sorusuna ise kaynaklar, “Şu ana kadar kendileri hakkında alınmış herhangi bir önlem yok ve görevlerini sürdürmeye devam ediyorlar” yanıtını verdi.

ABD Hazine Bakanlığı, söz konusu iki subayı geçen yıl boyunca süren çatışmalar sırasında Hizbullah ile önemli istihbarat bilgileri paylaşmakla suçluyor.

“Lübnan’ın karara uyma zorunluluğu yok”

Hukuk ve anayasa uzmanı Said Malik, yaptırımların siyasi mesaj taşıdığını belirterek, “ABD Hazine Bakanlığı’nın bu adımı, uluslararası düzeyde yasaklı kabul edilen Hizbullah ile temasın artık sonuç doğuracağı yönünde bir mesajdır. Lübnan devleti ve ilgili kurumlar bu karara uymak zorunda değil. Ancak yaptırımlar, bu kişilerin maaşlarının ödenmesi, resmi işlemlerinin yürütülmesi ve yerel ya da yabancı güvenlik kurumlarıyla iş birliği yapılması açısından zorluk yaratabilir” ifadelerini kullandı.

sdgrtyj
Lübnan Silahlı Kuvvetleri mensupları, başkent Beyrut’taki bir caddede konuşlanıyor. (EPA)

Lübnan hükümetinin bu tür kararları anlayışla karşılayabileceğini söyleyen Malik, “Ancak devlet açısından bağlayıcı değildir. Çünkü bu kişilere uygulanacak yaptırımlar Lübnan yasalarına tabidir; Batılı yönetimlerin aldığı siyasi kararlar doğrudan uygulanamaz” diye konuştu.

Yaptırım listesinde kimler var?

ABD’nin son yaptırım listesinde yer alan dokuz isim arasında Hizbullah’tan dört milletvekili bulunuyor.

Bunlardan Muhammed Fneish hakkında ABD Hazine Bakanlığı, Hizbullah Yürütme Konseyi Başkanı olarak partinin idari ve kurumsal yapısını yeniden organize ederek silahlı varlığını sürdürmeye çalıştığını öne sürdü.

Milletvekili Hassan Fadlallah’ın ise ABD tarafından yaptırım listesinde bulunan Nur Radyosu’nun kuruluşunda yer aldığı ve ayrıca yine yaptırım kapsamındaki El Manar televizyonunda üst düzey görev yürüttüğü belirtildi.

Yaptırımlar ayrıca Hizbullah’ın eski yöneticilerinden ve medya komitesi başkanı olan milletvekili İbrahim al-Mussavi ile, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına karşı çıkan en önemli isimlerden biri olduğu belirtilen Huseyin Hac Hassan’ı da kapsadı.

Amal Hareketi’ne açık mesaj

ABD yaptırımları, Hizbullah’ın siyasi ve güvenlik müttefiki olan Amal Hareketi’nden Ahmed Esad Baalbaki ile Ali Ahmed Safavi’yi de hedef aldı.

ABD Hazine Bakanlığı açıklamasında, Baalbaki’nin Amal Hareketi’nin güvenlik sorumlusu olduğu ve Hizbullah yönetimiyle koordineli şekilde siyasi rakipleri korkutmaya yönelik güç gösterileri organize ettiği öne sürüldü.

Safavi’nin ise Güney Lübnan’daki Amal milislerinin lideri olduğu, Hizbullah ile koordinasyon içinde hareket ettiği ve İsrail’e yönelik saldırılar ile ortak askeri operasyonlar konusunda talimat aldığı iddia edildi.

İran’ın Lübnan büyükelçisi de listede

Dikkat çeken bir diğer gelişme ise yaptırımların, İran’ın Lübnan’a atanan büyükelçisi Muhammed Reza Şeybani’yi de kapsaması oldu.

Lübnan Dışişleri Bakanlığı, Şeybani’yi “istenmeyen kişi” ilan etmiş, diplomatik akreditasyon onayını geri çekerek Beyrut’tan ayrılmasını istemişti.

ABD açıklamasında, Lübnan’ın bu kararı İran’ın diplomatik teamülleri ihlal ettiği ve iki ülke arasındaki iletişim yöntemlerine ilişkin gerekçelerle aldığı belirtildi.