Batı, 9 Mayıs Zafer Günü’nü ‘Rusya'nın yenilgisi’ olarak lanse etti

İngiliz The Guardian Gazetesi, ‘nükleer savaş riskine girmeden’ Moskova'yı yenmenin bir gerçeklik haline geldiğini vurgulayarak Sovyetler Birliği’nin 1980'lerde Afganistan'daki yenilgisini hatırlattı

Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
TT

Batı, 9 Mayıs Zafer Günü’nü ‘Rusya'nın yenilgisi’ olarak lanse etti

Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)
Batı ülkeleri, Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları Rusya'nın Ukrayna'daki askeri operasyonun ‘başarısızlığı’ ile ilişkilendirdi (AFP)

Mustafa el-Ensari
Batı, Ukrayna’nın farklı bölgelerindeki şiddetli çatışmalara rağmen Rusya'nın yenilgisine işaret etmekte aceleci davrandı. Öte yandan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Ukrayna’daki askeri operasyonun hedeflerinin tamamına ulaşmaktaki ısrarcı tutumu çerçevesinde Kremlin, Ukrayna’da askeri ve stratejik hedeflere ulaşıldığını duyurdu.
ABD öncülüğünde Avrupalı ​​güçler, savaşın maliyetini yükseltme fikrini birkaç kez Putin'e pazarlamış olsalar da bugünlerde yapılan erkenden zafere ulaşma ile ilgili konuşmalar ve zirvedeki savaşlar, propaganda savaşının ve Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamalarının kesintiye uğratılmasının ötesine geçebilir. Savaşın doğrudan etkileri günlük hayatlarının çeşitli alanlarında hissetmeye başlayan Avrupalılar arasında ‘zafer bir saatlik sabırdır’ diyerek savaşın bitmek üzere olduğunun söylendiği bir güven ortamı oluşturulmalı.
‘Rusya'nın yenilgisi’ ifadesi, Batı sahnesindeki tablonun tamamı olmasa da, bir özettir. Fakat İngiliz  The Guardian Gazetesi gibi Batılı gazeteler bu yenilgiyi açıkça desteklemeye başladılar. “Ukraine and Russia: A Fraternal Rivalry” (Ukrayna ve Rusya: Kardeşler Arası Bir Rekabet) kitabının yazarı Anatol Lieven tarafından gazete için kaleme alınan makalede gazeteci yazar Lieven, hiç çekinmeden “Ukrayna'nın zaten savaşı kazanıyor. Nükleer bir savaş riski olmadan  zafer kazanmak mümkün” yazdı. Leiven, savaşın şu anda tartışılmakta olan Rusya ile ABD arasındaki Gürcistan ve Kırım'daki mevcut krizlerin öncesinde ‘Rusya’nın işgali altındaki toprakları’ hedef alan bir vekalet savaşına dönüşebileceği konusunda uyardı. Yazar, böyle bir adımı tehlikeli ve ‘gereksiz’ gördüğünü ifade ederken vekalet savaşı olmadan Rusya'ya karşı zafer kazanılabileceğini belirtti.

“Büyük Zafer”
Leiven görüşünü, Rus ordusunun artık daha sınırlı bir hedefle doğuda yeniden bir araya geldiği ve Moskova'nın zaten bağımsız bir bölge olarak tanıdığı çoğunluğunu Rusların oluşturduğu Donbass bölgesinin tamamını ele geçirmesi göz önüne alındığında,  ‘Rusya’nın işgalinin asıl amacı olan Kiev'in ele geçirilmesi ve Ukrayna hükümetinin değiştirilmesiyle ulaşılacak büyük zafer’ olarak nitelediği Rusya'nın ülkede yeniden merkezileşmesi açısından detaylandırıyor.


Rusya'daki Zafer Günü kutlamaları askeri geçit töreninde hazır bulunan askerler (Getty)

Leiven, Rus ordusunun önümüzdeki haftalarda Kiev’i ele geçirmeyi başarması halinde, Moskova'nın bir sonraki adımının net olmadığını, ama her ne olursa olsun, Rusya'nın ‘üst düzey subayları arasında verdiği ağır kayıpların’ üstünü örtemeyeceğini düşünüyor. Çünkü Leiven’e göre Rus ordusunun Kiev’e kıyasla nispeten daha küçük bir şehir olan Mariupol kentini ele geçirmesinin dahi iki ay sürerken, kenti ancak harabeye dönüştürerek alabildi.
Bu çerçevede Rusya'nın Odessa gibi daha büyük şehirleri ele geçirmeye yönelik başka bir askeri operasyona yönelmesinin ‘inanması güç’ olduğunu belirten Leiven, durumun Rusya'nın savunma pozisyonu alarak ateşkes ve barış görüşmeleri teklif etmesiyle sonuçlanmasını bekliyor.

Rus ordusunun itibarı söz konusu
Liberal çizgideki The Guardian Gazetesi, bu senaryonun Putin'in halkına önemli bir zafer kazanmış gibi davranmasını engellemeyeceği, kendisinin ‘savaşın Rus ordusunun itibarını zedeleyen askeri, siyasi ve ahlaki bir felaket olduğu gerçeğini’ örtbas etmesine engel olmayacağını belirtirken ancak bunu, barışçıl yolardan Ukrayna’yı desteklerken Rusya'yı askeri olarak cezalandırmaya yönelik kapsamlı bir çaba bağlamında Avrupa'nın hızlı eylemi ve ekonomik olarak, en ağır yaptırımlar ve Rusya’nın Batı'daki en büyük hakimiyet araçları olan petrol ve doğalgazın kademeli olarak dağıtılması gibi çeşitli araçlar aracılığıyla Rusya’dan tedarik edilen enerjiye olan bağımlılığını sona erdirme ve azaltma konusundaki şaşırtıcı kararlılığıyla ilişkilendirdi.


Moskova'daki Kızıl Meydan'da yapılan Zafer Günü kutlamalarından bir kare (Getty)

The Guardian, Rusya’nın yenilgisini ilan etmede acele eden tek Batılı yayın organı değildi. France 24 ve BBC de Rusya’nın 9 Mayıs 1945 yılında Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin yıldönümü olan Zafer Günü kutlamaları vesilesiyle Batı ülkelerinin Ukrayna krizinde Rusya'ya karşı bir zafer kazanılacağına olan güvenlerini ortaya koyan bir birine yakın analizler yaptılar. Ancak bu kez onlarca yıl önce Nazi Almanyası tarafından temsil edilen Avrupa'ya karşı zafer kazanan Rusya’nın, kendisine karşı iş birliği yapan ve iki güç arasındaki tarihi ve öncelikli hesaplarını çözen Ukrayna ile iş birliği yapan Avrupa'ya karşı da benzer bir zafer elde etmeye kararlı olduğunu söyleyerek daha net anlamlar yüklemeye çalıştılar.

“Nazilerle çatışma kaçınılmazdı”
Londra'daki King's College'dan Profesör Michael Clarke, konuyla ilgili değerlendirmesinde Rusya’nın Ukrayna'daki bazı başarısızlıkları olarak gördüğü noktalarla ilgili olarak şunları söyledi:
“Donbass'ta yaşananlar, Putin'e farklı yenilgi türleri arasında bir seçim yapmaktan başka bir seçenek sunmuyor. Savaş sonbaharda çıkmaza girerse, bu kadar çok ağır kayıp ve çekilen sıkıntıya karşı gösterebileceği fazla bir kazancı olmayacak.”
Prof. Clarke, BBC’nin bir kısmını alıntıladığı makalesinde, Putin'in buna rağmen geri adım atacak bir kişilikte olmadığını belirterek Putin’e kalan tek siyasi stratejinin, Ukrayna'daki savaşı başka bir şeye dönüştürmek, yani savaşı Rusya'nın beka mücadelesinin ve Moskova'yı yıkmak için fırsat kollayan Batı'daki Nazilere ve emperyalistlere karşı mücadelesinin bir parçası haline getirmek olduğunu söyledi.
Putin, Zafer Günü konuşmasında Rusya Silahlı Kuvvetleri’nin ‘anavatan ve geleceği için savaştığını’ vurgulayarak ordunun kendisin hayal kırıklığına uğratmadığını söyledi. Putin, ‘Rusya’nın yeni bir savaş yaşamaması için’ her şeyin yapılması vurgulayarak “Tüm işaretler, NATO’nun askeri olarak Rusya'ya komşu topraklara doğru ilerleyip sınırlarına yaklaşmasından sonra neo-Nazilerle bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu gösteriyordu” ifadelerini kullandı.
The Guardian ise, Rusya'nın yenilebileceği düşüncesiyle bunun olası yansımalarına değindi. Bunu şimdiye kadarki en önemli konu olan Ukrayna'nın egemenliği ve bağımsızlığı ve Batı ile uyum ile ilişkilendiren gazete, “Ukrayna ve Batı zaten kazandı, bu nedenle, özellikle söz konusu bölgenin çoğu 2014 yılından beri Rusya’nın kontrolü altında olduğundan, bölgesel konularda tavizler söz konusu olduğunda bir dereceye kadar esnekliğe izin vermeli” ifadelerine yer verdi.
Rusya'nın Ukrayna'yı başka yerlere saldırmak için bir platforma dönüştürmeyi planladığına dair bir takım endişeler olduğuna işaret ederek Rusya’dan 20 milden uzak olmayan şehirleri bile ele geçiremeyen Rus ordusunun NATO'ya karşı koymasının fazla olası olmadığını vurguladı.

“Tam bir zaferin” bedeli olacağı uyarısı
The Guardian, tehlikeli olarak değerlendirdiği tepkiler arasında, Gürcistan ve Azerbaycan gibi diğer ülkelerin kaybettikleri toprakları zorla geri almak isteyebileceklerine dair gittikçe güçlenen olasılıklara işaret etti. Bu olasılıkların gerçekleşmesi halinde daha geniş ve daha tehlikeli bir çatışmanın yaşanabileceği uyarısında bulunan gazeteye göre ‘eğer Ukrayna savaşı, ABD yönetiminin şimdi niyetlendiği gibi, Rusya'ya karşı bir vekalet savaşı haline gelirse’ bu eğilimin büyük olasılıkla körükleneceğinin altını çizdi.


Moskova'daki Zafer Günü kutlamaları sırasında savaş jetlerinin geçişinden bir kare (AFP)

Leiven, The Guardian’ın aktardığı makalesinin bölümünde, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin’in ABD’nin Ukrayna’daki savaşı Rusya’yı zayıflatmak ve daha fazla ülkeyi işgal etmesini engellemek için kullanması gerektiğine işaret ettiğine ve ABD ve İngiltere'deki önemli seslerin tam bir zafer elde etmek için Ukrayna'ya yardım edilmesi gerektiğini dile getirdiğini söylediğine dikkati çekti. Leiven’e göre bu da Rusya'nın 2014 yılından bu yana işgal ettiği tüm bölgelerden kovulması anlamına geliyor.
Leiven, Ruslara karşı zafer kazanmanın mümkün olduğu bir zamanda ‘Putin’i aşağılayıcı bir yenilgiye uğratmak’ için ‘nükleer savaş kabusunun dönüşünün habercisi’ olarak nitelediği ve kendisini dehşete düşürdüğünü söylediği Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki yenilgisi modeline başvurulması çağrısıyla fazla ileri gidildiğini söyleyerek böyle bir adıma karşı uyardı. Afganistan modeli, ABD’nin 1980’li yıllarda Afganistan'daki mücahitlere verdiği desteğin Afganistan, ABD ve Ortadoğu üzerindeki tüm korkunç sonuçlarıyla birlikte pazarladığı bir modeldir.

Batı'nın mühimmat stoku eriyor
Fakat tablonun diğer tarafında Washington Post gibi ABD’nin genişleyen bir çatışma çemberine karşı dikkatli olması gerektiğine dair uyaran Batılı bir gazete görüyorsunuz. Gazete, Ukrayna'daki savaşın, maliyetli ve hızlı bir şekilde değiştirilmesi zor olan Amerikan demokrasisinin mühimmat stokunu erittiğini vurguladı.


Rusya Devlet Başkanı Putin, Moskova'da Zafer Günü kutlamaları sırasında konuşma yapken (AP)

Washington Post, Rusya basını tarafından çokça atıfta bulunulan eski bir analizinde, Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’ne bir hafta boyunca gönderdikleri tanksavar silahlarının bir günde tükendiğine, iki ay içinde ABD cephaneliğindeki örneğin Javelin tanksavar füze sistemlerinin üçte bir oranında azaldığına ve çatışmalar bu yoğunlukta devam ederse, Batı'nın mühimmat stokunun biteceğine işaret edildi.
Batılı tarafların pek çok nedenden dolayı Ukrayna savaşını sona erdirme ya da bunun için gerekli araçları hazırlama konusunda acelesi yok gibi görünüyor. Savaşın devam etmesi, ABD ve diğer Batı ülkelerindeki seçim hırslarını destekleyebilir. Daha önemlisi Rusya'yı tüketebilir. Belki daha sonra Putin'i devirmek ve Avrupa'yı, biyoenerji kartıyla eski kıtayı etkilemekle suçlanan Moskova'dan uzaklaştırmak için kullanılabilir. Peki, Putin buna izin verir mi?



Uydu görüntülerinin analizi, savaşın başlangıcından bu yana İran’da meydana gelen hasarın boyutunu ortaya koyuyor

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
TT

Uydu görüntülerinin analizi, savaşın başlangıcından bu yana İran’da meydana gelen hasarın boyutunu ortaya koyuyor

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)
Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’ın Bender Abbas kentindeki Hafadarya Hava Üssü’ne düzenlenen hava saldırılarının ardından hasar gören binaları gösteriyor. (AP)

İran içinde bilgi akışına yönelik artan kısıtlamalar ve ülkenin geniş bölgelerinde internetin kesilmesi nedeniyle, uydu görüntüleri sahadaki durumu anlamak ve askeri saldırıların yol açtığı zararları tahmin etmek için temel bir araç haline geldi.

Bu çerçevede yeni bir uydu verisi analizi, yaklaşık iki hafta önce başlayan ABD-İsrail saldırılarından bu yana İran’ın farklı bölgelerindeki tesislerde meydana gelen zararların geniş kapsamlı bir ön görünümünü ortaya koydu.

Şarku’l Avsat’ın Washington Post’tan aktardığına göre, Oregon Eyalet Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından dün yayımlanan analiz, saldırıların başlangıcından bu yana ülkedeki çeşitli tesislerde oluşan yıkımın boyutuna dair şimdiye kadar yayımlanan en kapsamlı tablolardan birini sunuyor.

Çalışmanın sonuçları, zararların geniş çaplı olduğunu ve özellikle nüfus açısından İran’ın en büyük şehri olan başkent Tahran ile ülkenin güney-orta kesimindeki Şiraz şehrinde yoğunlaştığını ortaya koyuyor. Veriler ayrıca, sahil kenti Bender Abbas’ta 40’tan fazla tesisin zarar gördüğünü gösteriyor.

Stratejik açıdan büyük öneme sahip Bender Abbas, İran’ın ana deniz üslerinden birine ev sahipliği yapıyor ve Hürmüz Boğazı’na yakın konumda bulunuyor. Bu boğaz, dünya petrol arzının yaklaşık beşte birinin geçtiği kritik bir su yolu olarak öne çıkıyor. Mevcut askeri gerilimler nedeniyle bölgede petrol yüklü gemiler birikmiş durumda ve İran tarafından olası saldırılar nedeniyle deniz trafiği konusunda endişeler artıyor.

Analizi, Oregon Eyalet Üniversitesi’ne bağlı Çatışma Ekolojisi Araştırmaları Laboratuvarı’ndan Corey Scher ve Jamon Van den Hoek yürüttü. Araştırmacılar, çalışmalarında daha önce dünyanın farklı bölgelerindeki silahlı çatışmaların etkilerini inceleyen veri analiz tekniklerini kullandı.

Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’daki Havarşehr Askeri Üssü’nü hedef alan hava saldırıları sonucu hasar gören binaları gösteriyor. (AP)Uydudan çekilen bir fotoğraf, İran’daki Havarşehr Askeri Üssü’nü hedef alan hava saldırıları sonucu hasar gören binaları gösteriyor. (AP)

Van den Hoek, gözlemlenen hasar desenlerinin geleneksel bir cepheye odaklanmayan saldırıların doğasını yansıttığını belirterek, “Şu anda belirli bir cephe yok; çünkü hasar çok kısa bir zaman diliminde İran’ın farklı bölgelerinde meydana geliyor” dedi.

Araştırmacılar, çalışmalarında 28 Şubat’ta başlayan saldırı öncesi Sentinel-1 uydusundan alınan verileri, 2-10 Mart tarihleri arasında toplanan verilerle karşılaştırdı.

Sentinel-1 uydusu, yeryüzündeki değişimleri izlemek için radar teknolojisi kullanıyor. Bu sayede binalar ve tesislerde meydana gelen hasar veya yıkım gözlemlenebiliyor. Ancak bu analiz türü, tarım alanları, yoğun bitki örtüsüne sahip bölgeler ve gelişmemiş alanlardaki hasarları tespit edemiyor.

Araştırmacılar, bu teknolojinin İran’daki geniş arazi alanlarındaki değişimleri izlemek için eşsiz bir fırsat sunduğunu belirtirken, bazı küçük veya sınırlı hasarları tespit edemeyebileceğini vurguladı.

İran'ın Hark Adası'nın uydu görüntüsü (AFP)İran'ın Hark Adası'nın uydu görüntüsü (AFP)

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth dün Pentagon’da düzenlediği basın toplantısında, ABD-İsrail saldırılarının çatışmanın başından bu yana 15 binden fazla hedefi vurduğunu açıkladı.

Gerginliği artıran bir başka gelişmede ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gemilere yönelik saldırılarını durdurmaması halinde, İran’a bağlı Hark Adası’ndaki petrol altyapısına yönelik saldırı düzenleyebileceği uyarısında bulundu. Bu açıklama, küresel enerji piyasalarının benzeri görülmemiş bir tedarik sıkıntısı yaşadığı dönemde yapıldı.

Trump, bu uyarıyı sosyal medyada yaptığı bir paylaşımla da destekleyerek, ABD’nin Hark Adası’ndaki askeri hedefleri ‘tamamen yok ettiğini’ duyurdu. Ada, İran’ın petrol ihracatında kritik bir nokta; ülkenin petrol sevkiyatlarının yaklaşık yüzde 90’ı buradan geçiyor ve Hürmüz Boğazı’nın yaklaşık 500 kilometre kuzeybatısında yer alıyor.

Buna rağmen Trump, bugüne kadar ABD saldırılarının ada üzerindeki petrol altyapısını hedef almadığını belirtti ve “Ancak İran veya başka herhangi bir taraf, Hürmüz Boğazı’ndan gemilerin güvenli ve serbest geçişini engelleyecek bir eylemde bulunursa, bu kararı derhal gözden geçiririm” ifadesini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)ABD Başkanı Donald Trump, (Arşiv-AFP)

Trump, İran’ın ABD saldırılarına karşı koyma kapasitesinin bulunmadığını belirterek, “İran ordusu ve bu terörist rejimdeki diğer tüm taraflar silahlarını bırakıp ülkelerinde kalanları kurtarmak için akıllıca davranmalıdır; kalan çok fazla bir şey yok” dedi.

Daha sonra yaptığı bir paylaşımda Trump, medyayı eleştirerek, ‘yalan haber medyası’ olarak nitelendirdiği kuruluşların ABD’nin İran’a yönelik askeri operasyonlarındaki başarıları görmezden geldiğini savundu. Trump ayrıca, İran’ın ‘tamamen yenildiğini’ ve bir anlaşma


‘Orta güçler’, dünyayı kurtaracak bir ‘üçüncü dev’ haline gelmeyi başarabilecek mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
TT

‘Orta güçler’, dünyayı kurtaracak bir ‘üçüncü dev’ haline gelmeyi başarabilecek mi?

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)
Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 12 Mart 2026 tarihli oturumu (Reuters)

Antoine el-Hac

1945’ten bu yana ilk kez ABD, Çin ve Rusya; uluslararası hukuktan çok çıplak güce dayanan otoriter bir egemenlik anlayışı etrafında birbirine yaklaşıyor. Ancak tarih, dünyanın rakip bloklara bölünmesinin istikrardan çok çatışmaya yol açtığını gösteriyor.

Dünya genelinde süren savaşlar ve krizlerin ortasında en kötü senaryolara ilişkin kaygılar giderek artıyor. Özellikle nükleer silahlar üzerinde gerçek bir denetimin bulunmaması ve insanlara bir felaketin yaşanmayacağına dair güven verecek açık bir rasyonelliğin görülmemesi endişeleri derinleştiriyor.

Küresel düzenin köklü bir değişim sürecine girdiği ve hatta mevcut sistemin sona ererek henüz biçimi ve içeriği bilinmeyen yeni bir düzenin doğabileceği kabul edilirken; Birleşmiş Milletler’in (BM) çökmekte olan sistemi yönetme, koruma ve sorunlarını giderme konusunda başarısız olduğu yönündeki değerlendirmeler de artıyor. Buna ek olarak, kültür, yaklaşım ve çıkar farklılıkları nedeniyle ABD ile Çin arasında bir uzlaşıya varılma ihtimalinin giderek zayıfladığı belirtiliyor. Bu tablo, dünyada yeniden çok taraflı bir düzenin kurulmasını sağlayabilecek ve anlaşma ile iş birliğini çatışmaları önleyen sağlam bir temel hâline getirebilecek aktörlerin kim olacağı sorusunu gündeme getiriyor.

Küresel düzeyde yaşanan bu kritik belirsizlik anında, farklı kıtalarda bulunan orta büyüklükteki ve dengeci ülkelerin deneyim ve vizyonlarıyla uluslararası sistemi yeniden istikrara kavuşturabilecek potansiyele sahip olduğu görüşü dile getiriliyor. Uzmanlara göre bu güçler, küresel istikrarın sağlanması ve sınır aşan sorunların yönetilmesinde etkili bir rol üstlenmeye aday görünüyor.

Çin Donanması’nın kuruluş yıldönümü kutlamaları sırasında, Shandong eyaletinin Qingdao kentinde bayrak sallayan Çin Donanması askerleri ve gemi savar füzelerinin maketleri görülüyor. (Arşiv – Reuters)Çin Donanması’nın kuruluş yıldönümü kutlamaları sırasında, Shandong eyaletinin Qingdao kentinde bayrak sallayan Çin Donanması askerleri ve gemi savar füzelerinin maketleri görülüyor. (Arşiv – Reuters)

Görevin büyük olduğu ve içerdiği zorlukların çokluğu konusunda kuşku yok. İş birliğine dayanan çok taraflı bir dünya düzeninin gelişmesi zaman gerektiriyor ve küresel ekonominin iki devi tarafından kaçınılmaz olarak ortaya çıkarılacak engellerin aşılmasını da zorunlu kılıyor. Buna ilave olarak, orta büyüklükteki güçlerin kendi aralarındaki uyumsuzluk gerçeğini de aşmaları gerekiyor. Bu uyumsuzluk birçok durum ve aşamada açık bir çekişmeye kadar varabiliyor. Bunun bir örneği, Brexit olarak bilinen ve uzun bir ‘dramatik’ sürecin ardından Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden (AB) ayrılmasıyla sonuçlanan gelişmeydi.

Tanım, tasnif ve Giovanni Botero

Tanım olarak orta güçler, uluslararası ilişkilerde önemli rol oynayan ve belirli bir etki gücüne sahip olan, ancak büyük güç statüsünde olmayan devletlerdir. Bu ülkeler güçlü ekonomiler, ileri teknolojiler ve diplomatik nüfuz gibi belirli kapasitelere sahiptir. Bu özellikler, onların küresel meselelerde etkili olmasına; büyük güçler arasında iletişim köprüleri kurmasına, çatışmalarda arabuluculuk yapmasına ve salgınlar, iklim değişikliği ve ekonomik krizler gibi acil konularda iş birliğini teşvik etmesine imkân tanır.

Gerçekte bu devlet sınıflandırması yeni değildir. İtalyan düşünür Giovanni Botero (1544-1617), devletleri küçük, orta ve büyük olarak sınıflandıran ilk isimlerden biri kabul edilir. Bilindiği gibi devletler dinamik yapılardır; küçük bir devlet zamanla büyüyerek orta ya da büyük bir güce dönüşebilir, bunun tersi de mümkündür. Söz konusu terim özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaygınlık kazandı. Bu yaygınlaşmada, yeni kurulan BM ve diğer çok taraflı kurumlar içinde ülkelerinin rolünü tanımlamaya çalışan Avustralyalı ve Kanadalı diplomat ile akademisyenlerin katkısı oldu. Nitekim Avustralya Dışişleri Bakanı Herbert Vere Evatt, San Francisco’da BM’nin kuruluşu sırasında bu kavramı kullanarak, ‘kaynakları ve coğrafi konumları sayesinde dünyanın farklı bölgelerinde güvenliğin korunmasında önemli rol oynayacak devletlere’ işaret etmişti.

Kaliforniya açıklarında bir ABD denizaltısından Trident füzesinin fırlatılması denemesi (Arşiv – Reuters)Kaliforniya açıklarında bir ABD denizaltısından Trident füzesinin fırlatılması denemesi (Arşiv – Reuters)

Eski Avustralya Dışişleri Bakanı Gareth Evans (1988-1996), orta güçlerin tanımının çoğu zaman ‘olumsuzlama formülü’ ile daha kolay yapılabileceğini söylüyor. Buna göre bu ülkeler, iradelerini küresel hatta bölgesel düzeyde dayatabilecek büyük güçler değildir. Ancak küçük devletlerin aksine, diplomatik kapasite ve diğer imkânlar açısından belirli alanlarda etkilerini hissettirebilecek yeterli güce sahiptirler. Ayrıca küresel politikaların geliştirilmesinde yaratıcı liderlik ve yenilikçi girişimleri destekleme konusunda güvenilir bir geçmişe sahip oldukları belirtilir. Bu ülkeler uluslararası sistemin temel kurallarını koyan aktörler olmasalar da bu kuralları sorgulamadan uygulayan pasif devletler de değildir.

Bugünün dünyasında, özellikle ABD ile Çin’in belirgin ağırlık taşıdığı uluslararası düzende, bu sınıflandırma teorik olarak G20 üyelerinin büyük bölümünü kapsayabilir. Kapasite ve imkânlar arasında farklılıklar bulunsa da bu durum söz konusu ülkelerin iş birliği yaparak birbirini tamamlaması ve olumlu etki alanlarını genişletmesi açısından önemli görülüyor. G20’nin diğer üyeleri arasında Rusya, Arjantin, Endonezya, Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Krallık, Avustralya, Fransa, İtalya, Brezilya, Almanya, Japonya, Güney Afrika, Kanada, Hindistan, Meksika ve Güney Kore yer alıyor. Bu ülkelerin sayısı 17’dir; çünkü 18’inci üye olarak AB bulunmaktadır. 2023 yılında ise Afrika Birliği (AfB) de daimi üye olarak katılmış, böylece fiilî üye sayısı 21’e yükselmiştir; ancak grubun adı yine G20 olarak kalmıştır.

Elbette bu grup içinde geçmişte büyük güç statüsüne sahip olmuş ve halen BM Güvenlik Konseyi’nde veto hakkı bulunan ülkeler de vardır; bunlar Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’dır. Ayrıca uluslararası sistemde daha üst bir konuma yükselmeyi hedefleyen ülkeler de bulunur ve bunların başında Hindistan gelir. Bununla birlikte mevcut tablo, ekonomik büyüklükleri (sırasıyla yaklaşık 30,6 trilyon ve 20 trilyon dolar) nedeniyle ABD ile Çin’i özel bir kategoriye yerleştirmeye devam ediyor.

 Kanada Başbakanı Mark Carney, Norveç ziyareti sırasında konuşuyor. (AFP)Kanada Başbakanı Mark Carney, Norveç ziyareti sırasında konuşuyor. (AFP)

Pragmatizm, görevi ortadan kaldırmaz

Orta güçlerin kendi çıkarları, hedefleri, ittifakları ve saflaşmaları olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Bu onların doğal hakkıdır. Ancak aynı zamanda mevcut durumun zorlu olduğunun da farkındadırlar ve yakın gelecekte ufukta beliren fırtınaların her şeyi sürükleyip götürmesinden duyulan endişe, bu gerçekliği değiştirmek için gerekli adımların atılmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle pragmatik olan, bu güçlerin dünyanın farklı bölgelerinde istikrarsızlık yaratma yarışına girmek yerine sorunları ve krizleri çözmek için çalışması ve uluslararası sistemi yeniden akılcılık ile iş birliği çizgisine döndürmesidir.

Bu ülkelerin birlikte hareket etmesi ise etkilerini artırmanın en iyi yolu olarak görülüyor. Nitekim 2008 yılında G20 içinde temsil düzeyinin devlet ve hükümet başkanları seviyesine yükseltilmesiyle bu yönde bir adım atılmıştı. Ancak dünya genelinde kuzey-güney ve doğu-batı eksenlerinde ortaya çıkan dikey ve yatay bölünmeler, daha istikrarlı bir uluslararası düzen kurulmasına yönelik umutları zayıflattı.

Bugün ise orta güçlerin dayanışması için yeni bir fırsatın doğduğu ifade ediliyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri, ABD’nin müttefiklerinin artık Washington’u kolektif güvenliğin, serbest ticaretin ve hukukun üstünlüğünün başlıca savunucusu olarak eskisi kadar görmemesi. Öte yandan Çin’in ekonomik ve siyasi yükselişi de refahı giderek ‘sarı dev’ olarak nitelendirilen bu ülkeye bağlı hâle gelen birçok devlette endişe yaratıyor.

Kanada Başbakanı Mark Carney de ‘orta güçlerin birlikte hareket etmesi gerektiğini’ söyleyerek bu gerçeğe dikkat çekti. Ekonomi ve finans alanındaki deneyimiyle tanınan Carney, küresel gerçekliği değerlendirme konusunda yetkin isimlerden biri olarak görülüyor. Nitekim kendisi, 1694 yılında kurulan Bank of England’ın başkanlığına 2013 yılında atanarak, İngiliz Milletler Topluluğu üyesi ülkelerden olup da Birleşik Krallık dışından gelen ilk kişi olmuş ve bu görevi 2018 yılına kadar sürdürmüştü.

 23 Kasım 2025’te Johannesburg’da düzenlenen G20 zirvesindeki liderlerin genel kurul toplantısından (Reuters)23 Kasım 2025’te Johannesburg’da düzenlenen G20 zirvesindeki liderlerin genel kurul toplantısından (Reuters)

Avrupa’nın rolü

Tüm Avrupa ülkeleri, teorik olarak ‘dünya evinin’ düzenlenmesinde etkili rol oynayabilecek orta güçler olarak sınıflandırılabilir. Ancak bu ülkelerin çoğunun güvenliklerini sağlamak için ABD’ye, ekonomik motorlarını çalışır durumda tutmak için ise Çin’e bağımlı olması, onları gerekli yönde inisiyatif almaktan alıkoyuyor. Antoine el-Hac'ı Şarku'l Avsat için kaleme aldığı analize göre aynı durum Kanada, Avustralya, Japonya ve Güney Kore için de geçerli görülüyor. Ancak bu ülkelerin güvenlik kaygısı ve ekonomik endişe hücresi içinde kalmaya devam etmesi, onları daha da zayıflatacak ve dünyanın içinde bulunduğu belirsizlik ile istikrarsızlık durumunu derinleştirecektir. Bu tablo, ABD ile Çin’in karşıt hatlarda ilerleyen iki tren gibi hareket ettiği bir ortamda olası bir çarpışma riskinin arttığı yönündeki kaygıları güçlendiriyor.

Bu nedenle liderlerin, olumlu bir sarsıntı yaratacak cesareti göstermesi ve dünyanın üçüncü bir küresel savaştan kaçınabileceği yönünde umut doğuracak adımlar atması gerektiği ifade ediliyor. Böyle bir savaşın her açıdan yıkıcı olacağı belirtilirken, uluslararası sistemin kaos, şiddet ve yıkım dönemine sürüklenmemesi için ortak bir hedef belirlenmesi gerektiği vurgulanıyor. Bunun ise ancak orta güçlerin iki büyük kutba karşı bir tür ‘başkaldırı’ göstermesi, yeni ittifaklar kurması ve değişim yaratabilecek iş birliği mekanizmaları oluşturmasıyla mümkün olabileceği değerlendiriliyor. Başka bir ifadeyle, dayanışma içindeki ülkelerden oluşan bir ‘üçüncü devin’ ortaya çıkması gerektiği savunuluyor.

Mark Carney bu endişeyi şu ifadeyle özetliyor: “Eğer masada yer almazsak, menüde yer alırız.”


Amsterdam'da bir Yahudi okulundaki patlama hasara yol açtı

Amsterdam (Reuters)
Amsterdam (Reuters)
TT

Amsterdam'da bir Yahudi okulundaki patlama hasara yol açtı

Amsterdam (Reuters)
Amsterdam (Reuters)

Amsterdam'da bir Yahudi okulunda bu sabah meydana gelen patlama hasara yol açtı. Şehrin belediye başkanı olayı "Yahudilere yönelik kasıtlı bir saldırı" olarak nitelendirdi. Reuters'ın haberine göre, Belediye Başkanı Femke Halsema yaptığı basın açıklamasında, Amsterdam'ın güney tarafındaki lüks bir yerleşim bölgesinde bulunan okulda meydana gelen patlamanın yalnızca küçük hasara neden olduğunu ve polis ile itfaiye ekiplerinin olay yerine hızla ulaştığını belirtti. Herhangi bir yaralanma bildirilmedi.

Hollanda'da yetkililer, dün Rotterdam'ın merkezindeki bir sinagoga düzenlenen kundaklama saldırısının ardından başkentteki sinagoglar ve Yahudi kurumlarında güvenlik önlemlerini sıkılaştırdı. Komşu Belçika'da ise pazartesi günü Liège'deki bir sinagogda patlama sonucu yangın çıktı. Halsema, "Bu, Yahudi topluluğuna karşı korkakça bir saldırı eylemidir" diyerek, "Amsterdam'daki Yahudiler artan antisemitizmle karşı karşıya. Bu kabul edilemez" ifadelerini kullandı.

ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının ardından dünya genelinde Yahudilere yönelik saldırı korkuları arttı.