Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Seçim sistemi, siyasi işleyiş ve mezhepler arası ilişkileri inceleyen Independent Türkçe, seçimlerin nabzını tuttu

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
TT

Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)

Son dönemde tarihinin en büyük ekonomik ve toplumsal krizlerinden birini yaşayan Lübnan'da gözler yarın yapılacak seçimlere çevrildi.
Halihazırda "Şii ikili" olarak anılan Emel Hareketi ve Hizbullah'ın ağırlıklı olarak yönetimde söz sahibi olduğu ülkenin gidişatı, Lübnan'ın kendine has seçim sistemi, toplumsal yapısı ve siyasi işleyişi nedeniyle de çalkantılı görünüyor.
Independent Türkçe, Lübnan'daki son durumu, mezhepsel temsil sistemini, farklı dini grupları ve olası seçim senaryolarını uzman görüşleriyle birlikte mercek altına aldı.

Siyasi işleyiş ve seçim sistemi
Ülkedeki siyasi işleyiş, kökenleri geç Osmanlı dönemine dayanan, Fransız mandası döneminde olgunlaşan, 1943 Ulusal Pakt süreciyle birlikte tamamlanan ve iç savaştan sonra 1989 Taif Antlaşması'yla da kısmen revize edilen bir mezhepsel temsil sistemi üzerine inşa edildi.
Bu sisteme göre Lübnan Meclisi'nde her dinsel ve mezhepsel gurubun belirli bir kotası var.
Taif Anlaşması'na göre 128 kişilik mecliste 28 koltuk Sünnilere, 28 Şiilere, 8 Dürzilere, 34 Maruni Hıristiyanlara, 14 Ortodokslara, 8 Katoliklere, 5 Ermenilere, iki Arap Alevilerine, bir koltuk da Hıristiyanlar içerisindeki azınlıklara dağıtılıyor.
Aynı temsil sistemi devletin yönetim kademesi için de geçerli. Buna göre ülkede cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyanlar, başbakan Sünni Müslümanlar ve meclis başkanı da Şii Müslümanlar arasından seçiliyor.
Bu seçimlerde 128 sandalye için 15 bölgede oluşturulan 103 listeden toplamda 718 aday yarışacak.
"Lübnanlıların ulusal tercihi değil, cemaatlerin kendi iç tercihleri"
Seçmenler oy kullanırken bireysel adaylara değil oluşturulan listelere oy veriyor.
İstanbul Gedik Üniversitesi'nin Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Selim Sezer, bu listeli seçim sistemini şöyle bir örnekle açıklıyor:
"Mesela Baalbek bölgesinden toplam 10 milletvekili seçilecek ve bunların 6'sı Şii olacak. 5 ya da 7 olamaz. Baalbekli seçmenler de muhtelif parti ve ittifakların oluşturduğu, her biri 6'şar Şii adaydan oluşan listelerden birine oy verecek. Aynı bölgeden geriye kalan 4 sandalye (iki Sünni, bir Maruni, bir Rum Katolik) de benzer süreçlerle belirlenecek. Bir başka deyişle 128 sandalyeli parlamento Lübnanlıların ulusal tercihlerinin değil, cemaatlerin kendi iç tercihlerinin toplamının ifadesi olmaktadır."
 
Son nüfus sayımı 1932'deydi; "Herkesin işine geliyor"
Anayasal olarak 4 yılda bir seçim düzenlenen Lüban'ın bu siyasi sistemini belirleyen önemli özelliklerden biri de dinsel-mezhepsel grupların nüfusa göre dağılımı.
Ülkede en son nüfus sayımı 1932'de yapıldı ve mevcut sistem de bu demografik veriler üzerinden işliyor.
Lübnan uzmanı Nalan Yazgan, söz konusu demografik sistemin siyasi arka planına dair şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Aslında herkesin işine geliyor bu sistem. Mevcut durumda Maruniler eğer nüfus sayımı yapılsa daha az çıkacak; o zamansa yüzde 40 çıkmışlar. Dolayısıyla bu durumun değişmesini istemiyorlar. İç savaş sırasında da Lübnan dışında çok göç eden olmuş, özellikle Marunilerden. Diğer taraftan mesela Şiilerin nüfusu hızlı artıyor. En hızlı nüfus artışı onlarda. Bir sayım yapılsa muhtemelen onların kotaları bayağı artacak. Fakat onlar son seçimlere kadar hiç hükümette görev alamadıkları için, yani Emel hariç, Hizbullah'tan bahsediyorum, şimdi sonunda 'En azından hükümette bir yerimiz var''diyerek bunu kaybetmemek adına seslerini çıkarmıyorlar."

"Her Lübnanlının gönlünde geri dönme özlemi var"
Lübnan'daki seçimde diaspora oylarının da önemli yeri var.
Rakamlar net olmasa da yurtdışında yaklaşık 15,5 milyon Lübnanlı olduğu tahmin ediliyor. Bu sayı, ülkede yaşadığı düşünülen 6 milyon kişiye kıyasla büyük fark oluşturuyor.
İçişleri Bakanlığı'nın paylaştığı verilere göre bu seçimde 58 ülkede kayıtlı 225 bin Lübnanlı seçmen oy kullanma hakkında sahip. Bu sayı, toplam seçmen sayısının yüzde 5,5'ine tekabül ediyor.
İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Umman, Suriye, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve Irak'taki seçmenler 6 Mayıs'ta oy verme işlemlerini gerçekleştirdi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, İran ve çeşitli Arap ülkelerinde ikamet eden Lübnanlıların seçimlere katılım oranının yüzde 60 olduğunu açıkladı.
Kalan 48 ülkede ikamet eden 194 bin 348 Lübnanlı seçmen de 8 Mayıs'ta oy kullandı.
Birçok Lübnanlının 1975'te başlayan iç savaşta ülkeyi terk edip çatışmaların 1990'da sonlanmasıyla geri döndüğünü belirten Yazgan, 2019'da baş gösteren ekonomik krizle birlikte yine birçok kişinin yurtdışına gittiğini belirtiyor.
Araştırmacı gazeteci, "Yurtdışında yaşayan Lübnanlıların sayısı, ülkede yaşayanlardan çok daha fazla, dolayısıyla diasporanın seçimlere katılımı önemli. Her Lübnanlının gönlünde aslında Lübnan'a geri dönme özlemi var" diyor.
Ülkede oy kullanma yaşıysa 21. Yazgan, bunun "özellikle genç nüfusun yüksek olduğu bir ülkede birçok kişinin oy kullanma hakkından mahrum kalmasına yol açtığına" da işaret ediyor.

"19. yüzyıldan beri görülen en ağır üç krizden biri"
Kökleri daha öncelere dayanan fakat 2019'da iyice görünür hale gelen ve pandemiyle de etkisini artıran ekonomik kriz, Lübnan'ı ciddi bir toplumsal istikrarsızlığa sürükledi.
Dünya Bankası, geçen yılki açıklamasında ülkedeki ekonomik krizin "19. yüzyıldan beri dünyanın gördüğü en ağır üç kriz arasında yer alabileceğini" duyurdu.
Akaryakıt, tütün ürünleri ve WhatsApp kullanımlarını vergilendirme planları üzerine halk, 17 Ekim 2019'da sokaklara döküldü.

Başbakan istifa etti
Dönemin Lübnan Başbakanı Saad Hariri hükümeti, önce ülkede gittikçe derinleşen ekonomik krizin yükünü hafifletmek için böyle bir vergilendirme planına gidildiğini savundu ve daha sonra da aynı gün vergi planını iptal etti. Fakat Başbakan buna rağmen protestoları engelleyemedi ve 29 Ekim 2019'da istifa ettiğini duyurdu.
Bunun ardından düzenlenen görüşmeler sonucunda 19 Aralık 2019'da 2011-2014'te Eğitim Bakanı olan Hasan Diab yeni Başbakan olarak görevlendirildi. Hizbullah'ın da desteğini alan Diab'ın göreve gelmesiyse protestoların şiddetini yeniden artırdı.

Beyrut patlaması
Protestolar sürerken Lübnan, 4 Ağustos 2020'de Beyrut limanında yaşanan patlamalarla sarsıldı.
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) 3 Ağustos 2021'de yayımladığı rapora göre patlamada 217'den fazla kişi yaşamını yitirirken, en az 7 bin kişi de yaralandı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, yaklaşık 15 milyar dolar zarara yol açan Beyrut'taki patlamanın 6 yıldır güvensiz koşullarda limanda depolanan 2 bin 750 ton amonyum nitratın infilak etmesi sonucu meydana geldiği açıkladı. Öte yandan Avn, olaya ilişkin uluslararası soruşturma başlatılması taleplerini reddetti.

Beyrut soruşturması Şii-Hıristiyan gerginliğini artırdı
Lübnan'ın kendi içinde yürüttüğü Beyrut patlaması soruşturması Şii ve Hıristiyan gruplar arasındaki tansiyonu yükseltti.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Hasan Nasrallah, soruşturmayı yürüten Hıristiyan Yargıç Tarık Bitar'ın "siyasi hedeflerle" hareket ettiğini savunurken, Şii Emel Hareketi de yargıcın görevden alınmasını talep etti. Lübnan Temyiz Mahkemesi ise bu talepleri reddetti.
Bunun üzerine Hizbullah ve Emel Hareketi destekçileri 14 Ekim'de Bitar'ın görevden alınması için protesto düzenleyerek Beyrut Adalet Sarayı'na yürüdü. Kimliği belirsiz kişilerin göstericilere ateş açması sonucu 6 kişi hayatını kaybederken, 32 kişi yaralandı.
Akademisyen Selim Sezer, bu gelişmelerin Emel Hareketi için seçimlere olumsuz yansıyabileceğini söylüyor ve "Beyrut Limanı soruşturması sürecindeki olumsuz tutumu sebebiyle Emel Hareketi bir miktar oy kaybedebilir" değerlendirmesini yapıyor.

"Yolsuzluk devletten daha büyük"
Patlamalara tepki olarak düzenlenen protestolar sonucu dönemin Başbakanı Diab hükümeti, 10 Ağustos'ta istifasını açıkladı. Diab konuşmasında "Yolsuzluk düzeninin, devletten daha büyük olduğunu, devletin de bu sisteme bağlı olduğunu, buna karşı çıkmanın ya da bundan kurtulmanın mümkün olmadığını gördüm" ifadelerini kullandı.
Söz konusu protestolar ve Diab'ın istifasının ardından ülkedeki siyasi ve ekonomik kriz derinleşti. Lübnan'da ancak 13 ay sonra yeniden hükümet kurulabildi.
10 Eylül'de göreve gelen Necip Mikati, kabinesinin belli kesimleri değil tüm halkı temsil ettiğini savunarak "Lübnan'da çöküşün durmasını ve ülkenin yeniden kalkınmasını umuyoruz" dedi.
Öte yandan Mikati, 15 Mart'taki açıklamasındaysa yeniden aday olmayacağını belirtti.

"Yaşam şartları iç savaştakinden daha kötü"
Lübnan Merkez Bankası'ndaki dolar likidite problemi ve döviz rezervlerinin erimesi birçok sorunu da beraberinde getirdi.
2019'dan bu yana Lübnan lirası, ABD doları karşısında yüzde 90'dan fazla değer kaybetti ve enflasyon şubatta 239,69'a çıkarken, marttaysa 208'e geriledi.
Birleşmiş Milletler'in (BM) 1 Temmuz 2021'de yayımladığı değerlendirme raporunda, Lübnanlıların yarısından fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı, yaşam şartlarının 1975 ile 1990 arasındaki iç savaş döneminden bile daha kötü olduğu vurgulandı.

Günlük 20 saati bulan elektrik kesintileri
Ekonomik kriz en çok enerji sektörünü vurdu. Ülkede patlak veren yakıt krizi nedeniyle aylarca benzin istasyonlarının önünde uzun kuyruklar oluştu.
Ekonomik krizden önce yaklaşık 440 dolar civarında olan asgari ücret, Lübnan lirasındaki değer kaybı nedeniyle 30 doların altına kadar düştü. 
Akaryakıt krizi beraberinde elektrik krizini de doğurdu. Günlük 20 saati bulan elektrik kesintilerine tepki gösteren halk, kasımda Beyrut'taki bazı anayol ve caddeleri trafiğe kapattı.

Rusya - Ukrayna savaşı ve gıda krizi
Rusya Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan Ukrayna savaşı, Lübnan'ı da olumsuz etkiledi.
Buğdayın yüzde 60'ını Ukrayna ve Rusya'dan ithal eden ülkenin çeşitli bölgelerindeki fırınların, un temininde sıkıntı yaşaması nedeniyle üretime ara vermesi ekmek krizine neden oldu.
Almanya Gelişim ve İlerleme Bakanı Svenja Schulze, nisanda Beyrut'a ziyaretinde yaşanan krizi değerlendirerek "Putin bir açlık savaşı da başlattı. Ukrayna tedarik yapamadığı için gıda fiyatları da artıyor" dedi.
 Savaşın daha da uzaması halinde Lübnan halkı ciddi bir kıtlık ihtimaliyle karşı karşıya.

"Rusya'nın zaferi, Lübnan'daki dengeleri değiştirebilir"
Independent Türkçe yazarlarından Ortadoğu uzmanı Faik Bulut, "Rusya - Ukrayna savaşının Lübnan'ı etkilememesinin mümkün olmadığını" belirtiyor.
Bulut, "Rusya'nın tavrı, savaşın uzaması, ABD'nin tavrı, Ortadoğu'daki dengelerin değişmesi söz konusu. Rusya'nın başarılı olmasının özellikle Suriye'de ve dolayısıyla da Lübnan'da yankıları olur" diyor.

"Türkiye, Hariri gurubuyla iş yapıyordu"
Araştırmacı gazeteci, Lübnan'daki durumun Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğine dikkat çekiyor.
Bulut, "Türkiye özellikle Hariri gurubuyla iş yapıyordu. Şimdi Hariri grubu sahneden çekildiğine göre Türkiye yönetimi, mevcut Başbakan Mikati gurubuyla ne kadar işini yürütebilir? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan'a son ziyareti sırasında [iki hafta önceki görüşme kastediliyor] bu konu da konuşulmuş olabilir. Belki de koordine şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye birlikte ülkedeki Sünni kesimi nasıl destekleriz diye görüşmüş olabilirler" değerlendirmesini yapıyor.

"Merkez Bankası da devlet gibi iflas etti"
Öte yandan Lübnan Başbakan Yardımcısı Saade eş-Şami'nin 3 Nisan'daki "Maalesef Merkez Bankası gibi devlet de iflas etti. Meydana gelen zararı en az şekilde halka yansıtmaya çalışacağız. Devlet, Merkez Bankası, bankalar ve mevduat hesapları arasında zarar paylaşımı yapılacak" açıklaması da tartışma yarattı.
Bunun üzerine Lübnan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame ise iflas iddialarını reddetti ve ülkedeki bankaların işlemlerini sürdürdüğünü savundu.

Riyad Selame'ye soruşturma
Bunların yanı sıra Selame hakkında "zimmete para geçirme, kara para aklama ve yolsuzluk" gibi suçlamalarla dava açıldı.

IMF'le ön anlaşma sağlandı
Ekonomik krizde gelinen son noktada, nisanda Lübnan hükümetiyle IMF arasındaki görüşmelerde 4 yıllık süre zarfında ödenmesi planlanan 3 milyar dolarlık kredi konusunda ön anlaşmaya varıldı.
IMF bunun için öncelikle "2022 ulusal bütçenin meclis tarafından onaylanması, merkez bankası kayıtlarının adli denetime tabi tutulması, finansal suçlara karşın banka yasasında düzenlemeye gidilmesi, şeffaflığın artırılması ve banka sektörünün yeniden şekillendirilmesi" gibi adımların atılmasını şart koştu.

"Halk umudunu kaybetmiş durumda"
Tam bir kaosun yaşandığı Lübnan'da seçimlerin ülkenin gidişatına nasıl etki edeceği, 15 Mayıs'taki yarışa dair önemli sorulardan biri.
Yazgan, mevcut siyasi sistem değişmedikçe ekonomik krizin halkta yalnızca umutsuzluk yarattığını belirterek, "Halk seçimlerin duruma çok da etki edeceğini düşünmüyor. Biraz umutlarını kaybetmiş durumdalar çünkü aynı sistem devam ediyor. 'Aynı şeyi yapıp farklı bir sonuç beklemek deliliktir' derler ya, durum onun gibi" ifadelerini kullanıyor.

"IMF ayak sürüyor"
Yapısal değişiklikler olmadan IMF yardımlarının aktif hale gelemeyeceğini ve krizin aşılamayacağına dikkat çeken Yazgan, şöyle devam ediyor:
"Lübnan'ın en büyük umudu IMF ve Dünya Bankası'ndan kredi alabilmek. Onlar da bunun için yapısal reform bekliyorlar ön şart olarak. Tabii başka ön şartlar da var. Mesela Hizbullah'ın silahsızlandırılması gibi. Taif Anlaşması'na göre iç savaş sonrası bütün milisler silah bıraktı. Sadece Hizbullah'ın silahlanmasına izin verildi. Amerika ve Batı da bunun değişmesini istiyor fakat Hizbullah buna yanaşmıyor. Dolayısıyla bunu ön şart olarak isteyen Batı, Lübnan'a kredi verme hususunda ayak sürüyor."

"Geleneksel parti ve siyasetçiler oy kaybedebilir"
Sezer ise Lübnan'ın son üç yıldır boğuştuğu bu krizin toplumsal dinamiklerde bazı değişikliklere yol açabileceğini savunarak, şu değerlendirmeleri yapıyor:
"Ağır yaralarla gidilen bu seçim sürecinde tüm bunlar seçmen tercihlerine yansıyacaktır. Özellikle de 2019 sonlarında başlayan protesto hareketlerine katılmış ve öncülük etmiş bazı partisiz figürlerin seçimde adaylığını koyması, son yıllarda kendisini gösteren değişim isteğinin seçim sonuçlarına doğrudan yansımasına da olanak sağlıyor. Geleneksel siyasetçiler ve bilinen başlıca siyasi aktörlerin seçimden güç kaybıyla çıkması olası görünüyor."

"Katılım oranı azalabilir"
Ülkedeki krizin temelde seçimlere katılımı azaltacağını öngördüğünü belirten Bulut, "Katılım oranında bir düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çünkü karşıt iki kesimden fazlaca boykotçu var. Bunlar mevcut gidişattan hoşnut olmayan çevreler. Hariri grubu seçimde aday göstermese bile son anda boykottan vazgeçip, şu yahut bu müttefiklerinin desteklenmesi çağrısında bulunabilir" diyor.
Ortadoğu uzmanı, şöyle devam ediyor:
"Açlık isyanlarına katılan sıradan insanlar da boykota eğilimli gözüküyor. Lübnan'da seçimler genelde iki blok arasında geçiyor. Biri genel bağlamda Müslüman (Sünni, Dürzî, vs.) kesimle Hıristiyanların önemli bir kısmı. Diğeri de Şiiler, Hıristiyanların Özgür Yurtsever Hareketi ve Hıristiyan kesimden Eruz akımı (ünlü Franjiye ailesi ve çevresindekiler). Şiilerin militan temsilcisi Hizbullah ile daha ılımlı Emel örgütleri, denklemin ağır topları sayılırlar. Fakat seçmen, Lübnan'daki bu ekmek krizinde, bu iflas etmiş durumda iki taraftan da pek memnun değil."

Seçimlerde öne çıkan partiler
Lübnan'daki siyasi partiler, eski Başbakan Refik Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesiyle patlak veren ve 27 Nisan 2005'te işgalci Suriye güçlerinin ülkeden çekilmesiyle son bulan Sedir Devrimi'nin ardından 8 Mart İttifakı ve 14 Mart İttifakı olarak ikiye bölündü. Bu ittifaklardan ilki Suriye yanlısı bir tavrı benimserken, diğeriyse Şam yönetimine karşı bir tutum takındı.

Hariri'nin istifasıyla Sünni blokta kriz
Lübnan'daki Sünni Müslümanları temsil eden Gelecek Partisi, 2007'de Saad Hariri tarafından kuruldu.
Eski Başbakan Fuad Sinyora liderliğinde 2005'teki seçimlerde 36 sandalye kazanan Gelecek Partisi, Hariri liderliğinde girdiği 2009 seçimlerinde de 33 koltuğa sahip olmuştu.
2018'deki seçimlere de Hariri önderliğinde katılan 14 Mart İttifakı'nın en büyük partisi, meclise 20 milletvekili çıkarmıştı.
Hariri'nin 2019'daki protestoların ardından istifa etmesi, partisini seçimleri boykot etmeye çağırması ve yine Sünnileri temsil eden Azm Hareketi'nden Cumhurbaşkanı Mikati'nin de seçimlere katılmayacağını açıklamasıyla, Lübnan'daki Sünni blokta ciddi bir kriz baş gösterdi.
Başbakanın Sünni olması gerekliliği de göz önüne alındığında, şu anda ideal bir adayın bulunamaması, büyük ihtimalle seçimlerin ardından hükümet kurulması sürecinde büyük bir sorun yaratacak.

"Seçim sonrası sancılı olacak"
Yazgan, bu sorunun seçimler bağlamında belirleyici etmenlerden biri olduğuna dikkat çekerek, "Şu anda Lübnan'da Sünni bir lider arayışı var. Seçim listelerine giren Sünni adayların kimisi yeni isimler, kimisi de Hariri'nin partisinden istifa edenler. Başbakan pozisyonu için yeni birini bulmak seçimlerden sonra yine bayağı sancılı olacak" diyor.
Lübnan uzmanı, Hariri'ye desteğiyle bilinen ve ülkedeki en önemli Sünni merci kabul edilen Dar al Fatwa'nın da onayladığı bir liderin bulunması gerektiğini söyledi ve "Şu anda öne çıkan hiçbir Sünni lider yok" ifadelerini kullanıyor.

"Hizbullah güçlenebilir"
Sezer ise Sünni blokta oluşan boşluğun Hizbullah'a oy kazandırma potansiyeli olduğunun altını çizerek, "Gelecek Parti'siz bir meclis, dolaylı olarak Hizbullah'ın güçlenmesi anlamına gelir" diyor.
Akademisyen, sistemden memnun olmayan bazı bağımsız adayların da Sünni bloktaki kriz nedeniyle oy toplayabileceğini söylüyor.
Suudi Arabistan ise Hariri'nin çekilmesine ve partisine boykot çağrısı yapmasına tepki göstererek, eski Başbakan'nın Hizbullah'ın elini güçlendirdiğini savundu. Suudi Arabistan'ın Beyrut Büyükelçisi Velid Buhari, 10 Mayıs'ta farklı Sünni adaylarla görüşme yapsa bile şu anda ön plana çıkan bir aday bulunamadı.

Ülkenin en güçlü Şii partilerinden Emel Hareketi
1974'te İran doğumlu Şii din adamı ve siyasetçi Musa es-Sadr ve eski Lübnan Meclis Başkanı Hüseyin el-Hüseyni tarafından kurulan Emel Hareketi, ülkenin en güçlü Şii partilerinden biri.
12 koltuğu bulunan Hizbullah'a kıyasla 17 koltukla meclisteki en büyük Şii parti konumundaki Emel Hareketi'nin başında 1980'den beri Meclis Sözcüsü Nebih Berri yer alıyor.
84 yaşındaki Berri, 2018 genel seçimlerinde Güney Lübnan'da çoğu Şiilerden oluşan Zahrani ve Sur şehirlerinin yer aldığı Güney II bölgesinden yarışa katılmış ve yüzde 42,1 oy kazanmıştı.
8 Mart İttifakı'ndaki Emel Hareketi, iç savaşta Şii grupları temsil eden önemli bir güçtü.
Bu savaşta Suriye destekli Emel Hareketi, buradan ayrılan, İran ile Irak'ın desteğiyle oluşan ve yine Şiileri temsil eden bir başka güçlü grup olan Hizbullah'la karşılıklı çatışmalara da girişti.
"Kamplar Savaşı" olarak anılan bu çatışmalar, 1948'deki Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Lübnan'ın güneyine kaçan Filistinli mültecilerin kamplarıyla ilgiliydi.
Emel Hareketi, partinin ortak kurucularından el-Hüseyni'nin hazırladığı ve iç savaşı bitirmek amacıyla 1989'da imzalanan Taif Anlaşması'nda da önemli rol oynamıştı.
Lübnan'da "Şii İkili" olarak da anılan ve şu anki yönetimde güçlü durumda olan Emel ve Hizbullah, ülkede hükümet karşıtı ya da bağımsız seçmenlere gözdağı vermekle de suçlandı.
Sayda ve Cezzine şehirlerinin yer aldığı ve mecliste 7 koltuğu bulunan Güney I bölgesinden bağımsız aday olarak seçimlere katılan Hicham Hayek ve kimlikleri paylaşılmayan bir grup muhalif aday, 16 Nisan'da seçimlerle ilgili toplantı düzenlemek isterken saldırıya uğradığını öne sürdü.
54 yaşındaki Rum Katolik inancına mensup Hayek'e saldıran kişilerin, bölgede etkili olan Emel Hareketi taraftarları olduğu iddia edilirken, parti bunu reddetti. Adaya saldıran kişi 20 Nisan'da güvenlik güçlerince yakalandı fakat kimliği paylaşılmadı.

Hizbullah, yönetimi bırakmak istemiyor
Hizbullah, iç savaş sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Güney Lübnan'ı işgal etmesiyle 1982'de patlak veren Lübnan Savaşı döneminde kuruldu.
Emel Hareketi'nden kopan grupların bir araya gelmesi ve İran Devrim Muhafızları'nın da fonlamasıyla oluşan Hizbullah, iç savaşta ülkeye giren ABD, Fransız ve İsrail güçlerinin dışarı atılması için bir silahlı direniş örgütü olarak faaliyet gösterdi.
1992'de düzenlenen seçimlere katılarak siyasi bir yapılanma da oluşturmayı hedefleyen Hizbullah, İran'ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney'in de desteğiyle mecliste 12 sandalye kazandı.
2005'teki Sedir Devrimi'nin ardından kurulan 8 Mart İttifakı'yla daha da güç kazanan Hizbullah, 2018 seçimlerinde mecliste kendi partisinden 13 milletvekili çıkardı. Hizbullah, başta Emel Hareketi olmak üzere kendisine destek veren diğer grup ve adaylarla birlikte mecliste 70 koltuk kazandı.

"Lübnan ordusundan daha güçlü"
Taif Anlaşması'nın ardından iç savaştaki taraflar silah bırakırken buna katılmayan Hizbullah'ın, elindeki toplam silah gücünü açıklamasa bile "Lübnan ordusundan daha güçlü" bir konumda olduğu düşünülüyor.
Seçim döneminde Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah, ABD ve Suudi Arabistan'ı ülkedeki seçim sürecine müdahale etmekle suçladı.
Öte yandan Hizbullah'ın hükümet karşıtı seçmenleri tehdit ettiği de öne sürüldü.
Bekaa Vadisi'ndeki seçim bölgesinde üç Şii aday, Hizbullah karşıtı bir listeden adaylığını koydu fakat daha sonra resmi kayıt süreci sona ermesine rağmen adaylığını geri çekti. Lübnan'da muhalif kesimler bunun Hizbullah'ın seçmenler üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklandığını savundu.
Birleşik Krallık merkezli kâr amacı gütmeyen yardım kuruluşu Oxfam, Hizbullah'ın taktiklerinin "değişimin mümkün olmadığına dair bir algı yaratarak, seçimlere katılımın azalmasına ya da seçim davranışlarında bozulmalara" yol açabileceğini iddia etti.
Hizbullah'ın tamamı ya da askeri kanatı, Lübnan hariç Arap Ligi'ndeki ülkeler, Avrupa Birliği, İsrail ve ABD gibi ülkeler tarafından terör örgütü olarak görülürken, Rusya ve Çin gibi ülkeler bunu reddediyor.

"Kendi okulları, benzin istasyonları ve hastaneleri var"
Hizbullah'ın ülkede geniş bir yapılanması var. Yazgan, Lübnan'da köklü bir devlet kavramı oturmadığı için ülkede sağlam bir altyapı bulunmadığını, bu açığın yarattığı sorunları da her mezhebe ait partinin kendi başına çözmeye çalıştığını belirtiyor.
Yazgan, bu açıdan "Hizbullah'ın kendine ait benzin istasyonları, cep telefonu şirketleri, hastaneleri ve okulları olduğunu, sağlık ve eğitim gibi farklı alanlarda hizmetleri onların sağladığını" da ifade ediyor.

Maruni Hıristiyanların sesi Özgür Yurtsever Hareketi
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın 2005'te kurduğu Maruni Hıristiyanların partisine, 2015'ten bu yana Avn'ın damadı Cebran Basil liderlik ediyor.
8 Mart İttifakı'ndaki Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH), Avn'ın liderliğinde 2005 ve 2009'da girdiği genel seçimlerde 128 kişilik mecliste sırayla 15 ve 19 koltuk kazandı.
Parti, Basil'in liderliğinde girdiği 2018 seçimindeyse meclise 29 milletvekili çıkardı.
2006'da dönemin ÖYH Başkanı Avn'la Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, siyasi ittifak kurmaya, koalisyon hükümetinde yer almaya ve ortak hareket etmeye yönelik "Mar Mikail Anlaşması" imzaladı.
Anlaşma özellikle parlamentoda ÖYH'nin gücü artırırken, bir yanda da Sünniler ve bazı Hıristiyanlar, bu anlaşma nedeniyle partiyi "Hizbullah'la hareket ederek Lübnan'ı başarısız ülke" konumuna getirmekle suçladı.

Hizbullah'la denge siyaseti
Öte yandan Basil liderliğinde ÖYH, özellikle 2019'da krizin etkilerinin iyice artmasıyla, Hizbullah'la arasına mesafe koymaya çalıştı.
2014-2020'de Dışişleri Bakanı olarak da görev yapan Basil, ocaktaki bir açıklamasında "Hizbullah'la işbirliğinin destekçileri arasında kendi imajına zarar verdiğini ve bu ittifaktaki ilişkilerinin zayıfladığını" belirtti.
Beyrut'taki Saint Joseph Üniversitesi'nden Kerim Emile Bitar, ÖYH'nin siyasi anlamda zor bir pozisyonda olduğunu söyleyerek, "Hıristiyanların, Hizbullah'ın taleplerine uyulmasını istemediklerinin kesinlikle farkındalar. Fakat bu ittifakı bırakıp gitmeleri de mümkün değil. Böyle bir şey hem Basil'in başkanlık planlarına hem de partinin parlamentoda önemli ölçüde oy kazanmasına engel olabilir" değerlendirmesini yaptı.
Nitekim Basil de 28 Nisan'daki bir söyleşisinde, "ÖYH'nin önceliği Lübnan devletini dönüştürmek ve inşa etmek. Hizbullah'ın önceliğinin farklı olduğunu anlıyoruz. Onlar direnişe ve silahlanmaya öncelik veriyor. Burada temel bir fark var. Fakat ikisi de birbirini tamamlayabilir. İki öncelik söz konusu olabilir" dedi.
Basil, Lübnan'daki enerji krizinin çözümü için Türkiye'nin desteğinin önemli olduğunu da belirtti. Ocaktaki bir açıklamasında ÖYH lideri, "Türkiye'yle iyi ilişkilere sahip olmalıyız, bu çok stratejik" ifadelerini kullandı.

ABD'den Basil'e yolsuzluk yaptırımı
Basil, 2020'de hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla da gündeme geldi. Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminde görev yapan dönemin Hazine Bakanı Steve Mnuchin, 6 Kasım 2020'deki açıklamasında Basil'in "sistematik yolsuzluk yaptığını" ileri sürerek kendisine yaptırım uygulandığını açıkladı.
Basil ise "Yaptırımlar beni korkutmuyor" diyerek ABD'nin hamlesine karşı çıktı.

Suriye karşıtı Caca ve Lübnan Güçleri Partisi
Lübnan Güçleri, 1976'da Lübnan İç Savaşı sırasında Hıristiyanların yer aldığı bir milis olarak Beşir Cümeyyil tarafından kuruldu.
İç savaşta İsrail'le işbirliği yaparak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Lübnan Ulusal Hareketi'ne karşı savaşan Lübnan Güçleri, savaşın ardından 1990'da siyasi parti olarak Samir Caca önderliğinde bugünkü halini aldı.
Caca ve Lübnan Güçleri Partisi, iç savaş sonrası imzalanan Taif Anlaşması gereği silahlarını orduya teslim etti. Ömer Keremi tarafından 24 Ocak 1990'da kurulan ilk kabinede Devlet Bakanı olarak atanan siyasetçi, daha sonra "kabinenin Suriye rejimince" kontrol edilmesine tepki göstererek görevi reddetti.
2005'teki Sedir Devrimi'yle son bulan Suriye işgali altında Caca, işgali açıkça eleştiren isimlerden biriydi. Böylelikle partisi 14 Mart İttifakı'na katıldı.
Siyasetçi, Beyrut'un kuzeyindeki bir kiliseye 27 Şubat 1994'te düzenlenen bombalı saldırı emrini vermekle ve eski Lübnan Başbakanı Reşid Karami'nin de aralarında olduğu 4 lidere suikast girişimiyle suçlandı.
Suçlamaları kabul etmeyen ve kendisine Suriye rejimi tarafından komplo kurulduğunu savunan Caca, 21 Nisan 1994'te tutuklanarak cezaevine kondu.
2005'teki devrimin ardından kurulan ilk hükümetse 18 Temmuz 2005'te çıkardığı afla 11 yıl 3 ay sonra Caca'nın serbest bırakılmasını sağladı.
Caca'nın hapisten çıkmasıyla tekrar aktif siyasette rol alan Lübnan Güçleri Partisi, 2009'daki genel seçimlerde 128 sandalyeli meclise 8 milletvekili gönderirken, 2018'deki seçimlerdeyse 15 milletvekili çıkardı.

"Hizbullah silah bırakmalı"
Siyasetçi, 2019'da Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Dubai merkezli Al Arabia kanalına verdiği demeçte, Hizbullah'ın silah bırakması gerektiğini belirterek "Hizbullah, Anayasa çerçevesinde hareket edip diğer siyasi partiler gibi davranmadığı müddetçe ülkenin geleceği olmaz" ifadelerini kullandı.

"Devleti erozyona uğrattılar"
Avn'ı eleştirerek ÖYH'ye de karşı çıkan Caca, mayısta yaptığı bir açıklamada "Cumhurbaşkanlığı unvanı, Lübnan'ın egemenliğinin altını oymak, kurumlarını yok etmek ve devleti erozyona uğratmakla eşdeğer oldu. Bu unvan, açlık, sefalet, aşağılanma ve elektrik kesintilerini getirdi" dedi.
Bulut, Caca'nın seçimlerde Hıristiyan kesimi bir araya getirmeye çalıştığına dikkat çekerek, "Caca, bütün Hıristiyanların sözcülüğüne soyunmuş. Bu arada Müslümanların önde gelen partisinin (Gelecek Partisi) başını çeken Hariri ailesiyle ittifak halindeler. Fakat Caca'nın bütün Hıristiyanları çatısı altında toplaması imkansızdır" diyor.

Dürzilerin temsilcisi İlerici Sosyalist Parti
Kemal Canbolat'ın 1949'da kurduğu ve 1977'den beri oğlu Velid Canbolat'ın liderliğini yaptığı İlerici Sosyalist Parti (İSP), Lübnan'ın en önde gelen Dürzi partisi konumunda.
1996'da Refik Hariri hükümetinde Göçmenlik Bakanı olarak görev yapan Canbolat, Hariri'nin 2005'te suikastla öldürülmesinin ardından, o zaman dek destek verdiği Suriye ve Hizbullah'a karşı bir siyaset izlemeye başladı.
Canbolat, 1977'de suikasta kurban giden babası Kemal Canbolat'ın o dönemki Suriye yönetimi tarafından öldürüldüğünü savunarak Suriye karşıtı bir politika izlemeye karar verdi.
Öte yandan Canbolat, zaman içinde Suriye ve Hizbullah'a yönelik tutumlarını da sık sık değiştirdi.
Mayıstaki bir açıklamasında siyasetçi, "Hizbullah'la her zaman diyalog halinde olduğunu çünkü bunun alternatifinin olmadığını" söyledi.
Canbolat, açıklamasında Cumhurbaşkanı Avn'a yüklenerek, yönetimde aldığı kararlarla ülkede "felaket" yarattığını da savundu.
Bunun yanı sıra siyasetçi, nisandaki bir açıklamasındaysa Suriye'yi seçimleri etkilemeye çalışmakla suçladı. Şam yönetimiyse iddiaları reddetti.
Ocaktaki bir söyleşisindeyse Canbolat, Hizbullah'ı eleştirerek Tahran'ın "Lübnan devletini ortadan kaldırmaya çalıştığını" öne sürdü.
14 Mart İttifakı'nın bir parçası olarak İSP, 2005'teki genel seçimlerde mecliste 16 koltuk kazanırken, 2009'da 11, 2018'deyse 9 sandalyeye sahip oldu.

Cümeyyil ailesinin partisi Ketaib
Lübnan İç Savaşı'nda Lübnan Güçleri milisleriyle aynı safta savaşan Ketaib, Pierre Cümeyyil tarafından 1936'da Maruni Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir milis olarak kuruldu.
İspanya'daki Francisco Franco diktatörlüğünün falanjist rejimi ve İtalya'da Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti model alınarak oluşturulan parti, 2005'teki devrimden sonra 14 Mart İttifakı'na katıldı. Aynı yıl düzenlenen seçimlerde Ketaib mecliste 4 koltuk kazandı.
Ketaib, 1982-1988'de Cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyil liderliğinde girdiği 2009 seçimlerindeyse meclise 5 milletvekili çıkardı.
Partinin öğrenci kollarından gelen ve şu anki liderliğini yapan Sami Cümeyyil liderliğindeyse parti, 2018'deki genel seçimlerde üç milletvekiliyle mecliste yer aldı.  

Beyrut patlamasında milletvekilleri istifa etti
Ancak 2020'de Beyrut'taki patlamada partinin o dönemki Genel Sekreteri Nazar Najarian'ın hayatını kaybetmesinin ardından üç Ketaib milletvekili de istifa ettiği için partinin şu anda mecliste herhangi bir temsilcisi bulunmuyor.
Emin Cümeyyil ve oğlu Sami Cümeyyil'in farklı listelerde katıldığı seçimlerde 14 Mart İttifakı'nın parçası olan Ketaib, mevcut hükümete ve özellikle Hizbullah'ın politikalarına karşı çıkıyor.

"Hizbullah, teslim olmayacağız"
Sami Cümeyyil, 9 Mayıs'taki konuşmasında Hizbullah lideri Nasrallah'a seslenerek "Teslim olmayacağız, ülkenin kontrolünü elinize geçiremeyeceksiniz. Sizin istediğiniz gibi değil kendi arzuladığımız şekilde yaşamak istiyoruz" dedi.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizden yönetimi sorumlu tutan Ketaib lideri, "Hesap vermekten kaçmalarına göz yummayacağız. Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame olsun, başka bir bakan ya da bir parti lideri olsun fark etmez; Lübnan halkını mahveden herkesten bunun hesabını soracağız" ifadelerini kullandı.

Franjiyelerin partisi Marada Hareketi
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye tarafından 1967'de bir milis olarak kurulan Marada Hareketi, 1991'de resmi bir siyasi partiye dönüştü.
Liderliğini 1992'den beri Süleyman Tony Franjiye'nin yaptığı parti, Maruni Hıristiyanlarını temsil ediyor ve 8 Mart İttifakı'nda yer alıyor.
Suriye'deki Esad ailesiyle yakın bağları bulunan 56 yaşındaki siyasetçi, 1996-1998 ve 2000-2004'te Refik Hariri hükümetinde Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı.
2004-2005'teyse İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı olarak çalışan Franjiye, 2005'te Hariri suikastla öldürüldüğünde onun için düzenlenen anma törenine katılmıştı. Ülkede büyük kriz yaratan suikastla ilgili İçişleri Bakanlığı inceleme başlattığı için, Franjiye'nin katılımı bazı kesimlerce hoş karşılanmadı.
2005'teki seçimlere katılmayan Marada Hareketi, 2009'daki ve 2018'deki seçimlerde mecliste 3 koltuk kazandı.

Seçimlerde Lübnan'daki tablo değişecek mi?
Lübnan'daki seçimlerde öne çıkan partiler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıklarla ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum göz önüne alındığında, Beyrut yönetimini zorlu bir süreç beklediğini söyleyebiliriz.

Üç senaryo
Bulut, üç seçim senaryosu olabileceğini belirterek, bunları Ortadoğu coğrafyası ve uluslararası arenadaki ilişkiler bağlamında değerlendiriyor.
Independent Türkçe yazarı, ilk senaryoyu şöyle açıklıyor:
İran ve Suriye'nin istediği, Hizbullah ve Emel yani Şii grubuyla Hıristiyan müttefiklerinin iktidarda kalmalarıdır. Bunlar tekrar kazanırsa, Suriye ve İran da Lübnan'daki konumlarını tahkim edecek. Fakat Batı ülkelerin, özellikle ABD, Fransa ve İsrail'in ne yapıp ne edip iç dengeleri bozma yönünde, iç çatışmaları körükleme yönünde girişimleri, müdahaleleri olabilir.
Bulut'a göre ikinci senaryoysa şu şekilde:
"Eğer diğer kesimi temsil eden Sünni, Hıristiyan güçleri ve Dürziler kazanırsa, bu da Batı'nın, bilhassa Fransa, ABD'nin ve İsrail'in işine gelecektir. Bu sefer de İran bundan hoşnutsuz kalacağından, ülkedeki dengelerin değişmesi için olmasa bile oluşacak hükümetin kendi aleyhine çalışmasını önlemek maksadıyla içerideki uzantılarıyla harekete geçecektir."
Seçimde oyların eşit çıkması durumundaysa Bulut, ülkede bir kriz durumu oluşabileceğine dikkat çekti:
"Eşit oranda oy çıktığını ve Cumhurbaşkanı'nın partilerden birine hükümeti kurma yetkisi verdiğini farz edelim. Hükümetin belirli bir süre içinde kurulmasını şart koşan bir kanun maddesi olmadığından, ülke ya hükümetsiz kalacak ya da mevcut hükümetle yeni bir uzlaşma oluncaya kadar, hem içerideki gruplar arasında hem de bunları destekleyen dış bağlantılar arasında denge, rekabet ve sürtüşme devam edecektir. Bu durumda ortada askıda duran, başarısız bir hükümet kalacaktır."

"Ülkenin kaymağını yiyenler değişim istemiyor"
Lübnan'da yaşayan Yazgan ise ülkede genel seçimlere dönük fazla beklenti olmadığını söyleyerek "İnsanlar, seçimlerin bazı şeyleri değiştirebileceğine dair çok umutlu değiller" diyor.
Köklü bir sistem değişikliği gerektiğini vurgulayan Yazgan, "Adaylar daha çok liyakat yerine mezhebe dayalı seçildiği için zaten ülkenin iyi yönetilemediğini görüyoruz. Yine aynı sistem devam ettiği sürece bu kötü yönetim de muhtemelen devam edecek ne yazık ki. Mevcut siyasiler de ülkenin kaymağını yedikleri için bu durumun değişmemesinden yanalar" ifadelerini kullanıyor.

"Krizler tekrarlanabilir"
Sezer de din-mezhep kotalarının sabitliğine işaret etti ve bu sistem sürerken "meclisteki bileşimin, 2018 seçiminde ortaya çıkandan çok farklı olmasını beklemenin pek mümkün olmadığını" söylüyor.
Akademisyen, "16 Mayıs itibarıyla mecliste dağınık bir tablonun ortaya çıkmasını bekliyorum" diyor.
Sezer, 65 milletvekilinin hükümete güvenoyu vermesi gerektiğini hatırlatarak, "Yakın zamanda tanık olduğumuz, uzun süre hükümet kurulamaması ve cumhurbaşkanı seçilememesi durumları tekrarlanabilir" ifadelerini kullanıyor.
Tüm bu etmenler göz önüne alındığında, Beyrut'un her gün derinleşen kriz ve karmaşadan kısa vadede çıkabilmesi mümkün görünmüyor. Lübnan halkını gelecekte nelerin beklediği, 15 Mayıs ve sonrasındaki zorlu süreçte belli olacak.

Yararlanılan Kaynaklar: Arab News, New York Times, L'Orient Today, Deutsche Welle, Bloomberg, Guardian, France 24, The Conversation, Der Spiegel, NNA, BBC, AA, AFP, The Arab Weekly, Memri, Jerusalem Post, 961, Reuters, Middle East Monitor, The National News, NPR



Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı el-Habbaş, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze’deki konseyler ve yapılar geçici durum, sürmesini kabul etmiyoruz

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
TT

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı el-Habbaş, Şarku’l Avsat’a konuştu: Gazze’deki konseyler ve yapılar geçici durum, sürmesini kabul etmiyoruz

Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)
Filistin Cumhurbaşkanı Danışmanı Mahmud el-Habbaş (WAFA)

Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın Danışmanı Dr. Mahmud el-Habbaş, Gazze Şeridi’nde bu aşamada şekillenen yapıların (Barış Konseyi ve ona bağlı organlar) Filistin’in tercih ettiği bir seçenek olmadığını belirterek, bunun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi yetkisi kapsamında geçici bir durum olduğunu ve Filistin liderliğinin hiçbir koşulda kalıcı hâle gelmesini kabul etmeyeceğini söyledi. El-Habbaş, bunun kötünün iyisi olarak benimsendiğini ifade etti.

El-Habbaş, pazar günü Ramallah’tan Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Filistin liderliğinin Gazze’de “en iyisi acı olan” seçeneklerle karşı karşıya kaldığını ve bu düzenlemeyi “katliamı durdurabilecek, Filistin devletine giden bir süreci açabilecek geçici bir çözüm” olarak tercih ettiğini kaydetti.

Açıklamalar, ABD Başkanı Donald Trump’ın Gazze’deki durumu denetleyecek ve kendisine bağlı bir icra konseyi ile Filistinli teknokratlardan oluşan bir komiteyi kapsayan “Barış Konseyi”nin kurulduğunu duyurmasının ardından geldi.

“Bu durumun nedeni biz değiliz”

El-Habbaş, “Net ve sabit tutumumuz şudur: Bu gerçeklik bizim eserimiz değil. Bunun iki nedeni var: İsrail’in saldırganlığı ve barış sürecinden doğan yükümlülükleri inkârı; ikincisi ise Hamas’ın yaptığı pervasız macera. Bu adım, İsrail’in Filistin davasını tasfiye etme iştahını kabarttı; hareketin silahı gibi gerekçeler de buna eklendi” dedi.

Filistin liderliğinin tüm seçeneklerin kötü olduğu bir ortamda “daha az zararlı olanı” seçtiğini vurgulayan el-Habbaş, geçiş düzenlemesinin Filistinlilerin Gazze’de kalmasını, zorunlu göçün engellenmesini ve saldırıların hızının düşürülmesini sağladığını; bunun tam anlamıyla gerçekleşmemiş olsa bile “kötüler arasında en az zararlı” tercih olduğunu ifade etti.

vf
Gazze Şeridi’nin orta kesimindeki Bureyc Mülteci Kampı’ndaki yıkıntılardan bir kare (AFP)

Trump, geçen hafta sonu Barış Konseyi’ni açıkladı. Konseyde ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, eski İngiltere Başbakanı Tony Blair, elçiler Steve Witkoff ve Jared Kushner yer alıyor. Konseyin icra kurulunda ise Kushner ve Witkoff’un yanı sıra Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mısır İstihbarat Başkanı Tümgeneral Hasan Reşad, BAE Devlet Bakanı Rîm el-Haşimi, Katar Başbakanı’nın Stratejik İşler Danışmanı Ali ez-Zevadi, Kıbrıs vatandaşı İsrailli emlak iş insanı Yakir Gabay ve Gazze için “yüksek temsilci” rolüyle Nikolay Mladenov bulunuyor. Mladenov’un, Barış Konseyi ile “Gazze’yi Yönetme Ulusal Komitesi” arasında saha bağlantısını yürüteceği belirtildi.

15 kişiden oluşan Ulusal Komite’nin başkanlığına ise Ramallah’ta yaşayan, Gazzeli inşaat mühendisi Ali Şa‘at getirildi.

“Gazze Komitesi siyasi bir alternatif değil”

El-Habbaş, Barış Konseyi ve icra kurulunun oluşumunun Filistin Yönetimi’ni tamamen dışladığı eleştirilerine, “Savaşın durdurulmasını ve insanların kurtarılmasını, siyasi temsile tercih ettik” yanıtını verdi. “Ne kadar geri plana itilsek de sahneden tamamen çıkmış değiliz; Filistin Kurtuluş Örgütü’nü kimse aşamaz” dedi.

dfrgty
Filistin Kurtuluş Örgütü Merkez Konseyi’nin Ramallah’ta başlayan 32. olağan dönemi – 23 Nisan 2025 (EPA)

Filistin Yönetimi ve hükümetinin Gazze Yönetim Komitesi’ni memnuniyetle karşıladığını belirten el-Habbaş, bunun “teknik ve yürütmeye dönük” bir yapı olduğunu, siyasi bir alternatif teşkil etmediğini vurguladı. Bu geçici idari çerçevenin kabul edilme gerekçesinin, “en azından nispeten katliamı durdurması, insanların yerinde kalmasını ve temel ihtiyaçların karşılanmasını sağlaması” olduğunu söyledi.

“BM süresine bağlılık”

Mladenov’un “yüksek temsilci” olarak adlandırılmasına önem atfetmediklerini belirten el-Habbaş, önemli olanın “BM Güvenlik Konseyi şemsiyesi altındaki geçiş sürecine tanınan zaman sınırına uyum” olduğunu kaydetti. Ayrıca, Gazze’deki yaşamın devlet kurumlarına bağlı olduğunu, bu nedenle komite ile Filistin hükümeti arasında kaçınılmaz biçimde koordinasyon ve iş birliği olacağını ifade etti.

“Bir işgali başka bir işgalle değiştirmeyeceğiz”

El-Habbaş, bu düzenlemenin kalıcı olmasına izin vermeyeceklerini vurgulayarak, “Bir işgali başka bir işgalle değiştirmeyi kabul etmeyiz. Bu sadece geçiş aşamasıdır. Batı Şeria ile Gazze arasında siyasi bir ayrımı ya da FKÖ’nün tecrit edilmesini reddediyoruz” dedi.

df
BM Güvenlik Konseyi üyeleri, Gazze’de istikrarın sağlanması için uluslararası bir güce yetki verilmesini öngören ve ABD tarafından sunulan karar tasarısını oyluyor (DPA)

BM yetkisinin iki yıllık geçiş dönemiyle sınırlı olduğunu belirten el-Habbaş, sonrasında sürecin “bağımsız Filistin devleti” hedefi doğrultusunda doğal seyrine döneceğini söyledi ve “Bu konuda bir kaygımız yok” diye konuştu.


İşte Suriye hükümeti ile SDG arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes anlaşması

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
TT

İşte Suriye hükümeti ile SDG arasında imzalanan 14 maddelik ateşkes anlaşması

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, SDG’nin devlet kurumlarına tam entegrasyonunu ve ateşkesi öngören anlaşmayı imzaladı (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, pazar günü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile hükümet arasında ateşkes ve tam entegrasyonu öngören yeni bir anlaşmanın maddelerini imzaladı.

Suriye resmî haber ajansı SANA’nın yayımladığı anlaşma maddelerine göre; hükümet güçleri ile SDG arasında tüm cephe ve temas hatlarında kapsamlı ve derhâl yürürlüğe girecek bir ateşkes ilan edilmesi ve buna paralel olarak SDG’ye bağlı tüm askerî unsurların yeniden konuşlanma sürecine hazırlık amacıyla Fırat’ın doğusuna çekilmesi kararlaştırıldı.

Anlaşmanın diğer maddelerinde; Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin idari ve askerî olarak derhâl ve tamamen Suriye hükümetine devredilmesi, tüm petrol sahaları ve sınır kapılarının teslim edilmesi, ayrıca Haseke’ye vali atanmasını öngören bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılması ve Haseke’deki tüm sivil kurumların devlet yapısına entegre edilmesi yer aldı.

Metinde, SDG’ye bağlı tüm askerî ve güvenlik unsurlarının, gerekli güvenlik soruşturmalarının ardından bireysel olarak Suriye Savunma ve İçişleri bakanlıklarının yapısına dâhil edilmesi, askerî rütbe ve mali-lojistik haklarının mevzuata uygun şekilde verilmesi ve Kürt bölgelerinin mahremiyetinin korunması öngörülüyor.

Anlaşma ayrıca; Ayn el-Arab’ın (Kobani) ağır askerî unsurlardan arındırılmasını ve kent sakinlerinden oluşan sivil bir gücün kurulmasını, DEAŞ tutukluları dosyasını yürüten idarenin devlet kurumlarına entegre edilerek hukuki ve güvenlik sorumluluğunun tamamen hükümete devredilmesini içeriyor.

Buna ek olarak SDG, Suriye vatandaşı olmayan PKK (Kürdistan İşçi Partisi) mensubu tüm lider ve unsurları, ülkenin egemenliği ve komşu ülkelerin istikrarı gerekçesiyle Suriye sınırları dışına çıkarmayı taahhüt ediyor.

Öte yandan ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, bugün ilan edilen ateşkes anlaşmasına varılmasında gösterilen “yapıcı çabalar” nedeniyle Suriye hükümeti ile SDG’yi takdir etti. Barrack, X platformundaki paylaşımında, “Bu anlaşma ve ateşkes, bölünme yerine ortaklığı benimseyen taraflar için Suriye’nin birliğine doğru yenilenen diyalog ve iş birliğinin önünü açan kritik bir dönüm noktasıdır” ifadelerini kullandı.

– Suriye hükümeti ile SDG arasındaki ateşkes ve tam entegrasyon anlaşması maddeleri:

Birinci Madde: Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında tüm cepheler ve temas noktalarında derhal ve kapsamlı bir ateşkes sağlanırken, SDG’ye bağlı tüm askeri birimlerin Fırat’ın doğusuna çekilmesi, yeniden konuşlanma için bir hazırlık adımı olarak gerçekleştirilecektir.

İkinci Madde: Deyrizor ve Rakka vilayetlerinin idari ve askeri olarak derhal ve eksiksiz bir şekilde Suriye hükümetine devredilmesi. Bu, tüm sivil kurum ve tesislerin kontrolünün alınmasını, ilgili Suriye hükümeti bakanlıklarındaki mevcut çalışanların görevlerine iade edilmesi için derhal kararname çıkarılmasını ve hükümetin iki vilayetteki SDG çalışanlarını ve savaşçılarını veya sivil yönetimi hedef almayacağına dair taahhüdünü içermektedir.

Üçüncü Madde: Haseke ilindeki tüm sivil kurumların Suriye devletine bağlı kurum ve idari yapılarla entegrasyonu sağlanacaktır.

Dördüncü Madde: Suriye hükümeti, bölgedeki tüm sınır kapıları ile petrol ve gaz sahalarını devralacak ve bu kaynakların Suriye devletine geri dönüşünü sağlamak amacıyla hükümet güçleri tarafından korunmaları temin edilecektir.

Beşinci Madde: SDG’ye bağlı tüm askeri ve güvenlik unsurlarının, gerekli güvenlik taramasından geçtikten sonra, Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıklarının yapısı içinde bireysel olarak entegrasyonu sağlanacaktır. Bu süreçte, personele askeri rütbeleri ile mali ve lojistik hakları eksiksiz olarak verilecek, ayrıca Kürt bölgelerinin özel yapısı korunacaktır.

Altıncı Madde: SDG yönetimi, devrik rejimin kalıntı unsurlarını kendi saflarına katmamayı taahhüt edecek ve Kuzeydoğu Suriye bölgelerinde bulunan devrik rejim subaylarının listelerini teslim edecektir.

Yedinci Madde: Haseke valiliği için aday atamasını öngören bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılacak; bu adım, siyasi katılım ve yerel temsiliyetin güvence altına alınması amacı taşımaktadır.

Sekizinci Madde: Aynularab/ Kobani şehrinin ağır askeri unsurlardan arındırılması sağlanacak; şehrin sakinlerinden oluşan bir güvenlik gücü kurulacak ve yerel polis gücü, idari olarak Suriye İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak faaliyet gösterecektir.

 Dokuzuncu Madde: DEAŞ mahkûmları ve kamplarıyla ilgili sorumlu idari birimler ile bu tesislerin korunmasından sorumlu güçler, Suriye hükümeti ile birleştirilecek ve Suriye hükümeti, bu alanların tüm yasal ve güvenlik sorumluluğunu üstlenecektir.

Onuncu Madde: SDG yönetimi tarafından sunulan ve merkezi devlet yapısında üst düzey askeri, güvenlik ve sivil görevleri üstlenecek lider adaylarını içeren liste onaylanacak; bu adım, ulusal ortaklığın güvence altına alınmasını amaçlamaktadır.

On Birinci Madde: 2026 yılına ait 13 sayılı cumhurbaşkanlığı kararnamesi, Kürt halkının kültürel ve dilsel haklarının tanınmasını, ayrıca önceki dönemlerden kalan sözleşmelerden kaynaklanan hak kayıplarının ve mülkiyet haklarının geri verilmesini öngören hak ve medeni meselelerin çözülmesini kapsamaktadır.

On İkinci Madde: SDG, egemenliği ve bölgenin istikrarını sağlamak amacıyla, tüm yabancı PKK liderlerini ve unsurlarını Suriye Arap Cumhuriyeti sınırları dışına çıkarmayı taahhüt etmektedir.

On Üçüncü Madde: Suriye devleti, DEAŞ’a karşı terörle mücadeleyi sürdürmeyi, bu çerçevede uluslararası koalisyonun aktif bir üyesi olarak ABD ile ortak koordinasyonu sağlayarak, bölgenin güvenliği ve istikrarını garanti altına almayı taahhüt etmektedir.

On Dördüncü Madde: Afrin ve Şeyh Maksud bölgelerindeki halkın güvenli ve onurlu şekilde evlerine dönmelerine ilişkin mutabakatlar sağlanması için çalışmalar yürütülecektir.


SDG ve başlangıcından belirleyici bir aşamaya geçiş

Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
TT

SDG ve başlangıcından belirleyici bir aşamaya geçiş

Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)
Kamışlı'da Abdullah Öcalan'ın resmini tutan SDG destekçilerinin çizildiği bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 16 Aralık 2024 (AFP)

Subhi Franjieh

Halep'in doğu kırsalındaki Tel Hafir ve Meskene bölgelerindeki gelişmeler ve ondan önce, bu yılın başlarında Halep'in Şeyh Maksud ve Eşrefiyye mahallelerinde Suriye hükümeti güçleri ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında yaşanan çatışmalar, , Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi'nin geçtiğimiz yıl 10 Mart'ta imzaladıkları anlaşma ile başlayan ve iki tarafın uygulamada herhangi bir gerçek ilerleme kaydedemediği müzakere sürecinin akıbeti hakkında endişelere ve soru işaretlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Suriye hükümeti, askeri bir çözüme hazır olduğunu defalarca açıklamasına rağmen, aynı zamanda siyasi müzakere seçeneğinin Suriye'nin toparlanmasını hızlandıracağı ve Suriyelilerin kanının dökülmesini önleyeceği için tercih ettiği yol olduğunu vurguladı.

Suriye hükümetinin müzakerelere destek veren tutumu, SDG'nin kurulmasında payı olan ve onu son on yılı aşkın bir süredir silah, eğitim ve para ile destekleyen ABD dahil olmak üzere uluslararası kamuoyunun görüşüyle de uyumlu. SDG, Washington’ın desteğiyle kurulduğundan bu yana DAEŞ'la mücadelede Uluslararası Koalisyonun ortağı ve Washington’ın örgüte karşı mücadelede güvendiği ve dayandığı yerel güç oldu.

ABD, örgüte karşı mücadelede SDG'ye güveniyor. Ancak SDG, Trump'ın Orta Doğu'da barış ve istikrar sağlama vizyonunu gerçekleştirmek isteyen ABD için bir engel haline gelmiş görünüyor.

SDG’nin kökeni ve oluşumu

Mazlum Abdi liderliğindeki SDG, 2014 yılının eylül ayında DAEŞ'la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nun (DMUK) kurulduğunun duyurulmasından bir yılı aşkın bir süre sonra, 10 Ekim 2015'te ilan edildi.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı habere göre Washington, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile yapılan müzakerelerin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından SDG'nin oluşumu ve isminin belirlenmesinde önemli bir rol oynadı. Müzakereleri yakından takip eden eski bir ABD’li yetkiliye göre Washington başından beri Suriye'nin doğusunda bir Kürt milis gücünün kurulmasını desteklemeye meyilliydi. Bunun en önemli nedeni, ÖSO’nun sağlanan silahları kullanarak ve eğitimden yararlanarak güç dengesini değiştirebilmesi ve rejimle çatışmaya girebilmesiydi. Diğer bir neden ise Washington'daki etkili bir grubun, Türkiye'ye karşı bir koz olarak kullanmak amacıyla, Ankara ile iyi ilişkiler içinde olmayan bir gücün kurulmasını desteklemek istemesiydi.

gthyjuık
Suriye ordusunun bölgenin kontrolünü ele geçirmesi ve SDG'nin çekilmesinin ardından kutlama yapan Deyr Hafirli siviller, 17 Ocak 2026 (Reuters)

SDG ilk kurulduğunda, esasen Burkan el-Fırat Operasyon Odası çatısı altındaki güçlerden oluşuyordu. Bu odanın 2014 eylülünde kurulmasından bu yana hedefi DAEŞ ile mücadele etmekti. Bu güçlerin karar alıcıları Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kadın Koruma Birlikleri (YPJ) idi.

Buna Süryani Askeri Meclisi (MFS) gibi Arap ve Süryani gruplar da eklendi. Daha sonra, Şammar aşiretinden silahlı unsurları içeren SDG’ye bağlı Sanadid Güçleri, aşiretin şeyhi Mana Hamidi Daham el-Cerba'nın himayesi altında katıldı. Sanadid Güçleri, Rakka Devrimciler Tugayı ile birlikte SDG’deki en önde gelen Arap gücü oluşturdu. ABD tahminlerine göre, SDG savaşçılarının toplam sayısı yaklaşık 45 bine ulaştı.

Suriye hükümetinin müzakerelere destek veren tutumu, SDG'nin kurulmasında payı olan ve onu son on yılı aşkın bir süredir silah, eğitim ve para ile destekleyen ABD dahil olmak üzere uluslararası kamuoyunun görüşüyle de uyumlu.

Sonraki yıllarda SDG, unsurları arasında yer alan Arap unsurları ortadan kaldırmaya çalışarak Deyr ez-Zor, Rakka, Menbiç gibi çeşitli askeri konseyler kurdu ve Tabka gibi birkaç askeri konsey kurarak Arap güçlerini bu konseyler arasında dağıttı. Ayrıca 2018 yılında Rakka Devrimcileri Tugayı’nı dağıttı ve o yılın haziran ayında komutanı Ebu İsa ve diğerlerini tutukladı.

SDG'nin Sanadid güçlerini zayıflatma girişimlerine rağmen, bu girişimler kelimenin tam anlamıyla başarılı olamadı, çünkü SDG liderliği, bu güçlerle doğrudan düşmanlık yaratmanın SDG'nin bölgedeki en önde gelen aşiretleri kazanma yeteneğini kaybetmesine neden olacağını biliyordu. Bunun yanında ABD tarafı da Fırat'ın doğusundaki güç dengesinin çökmesini önlemek için iki taraf arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için birden fazla kez müdahale etti.

Bu gerilimler ile paralel olarak, Rusya bu anlaşmazlıktan yararlanarak aşiret büyükleriyle ilişkilerini yeniden kurmak için devreye girdi.

SDG, kendi saflarında Arapların nüfuzunu zayıflatmakla kalmamış, son birkaç yıldır Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) gibi kendisine karşı çıkan Kürt oluşumları da zayıflatmaya çalıştı.

sdfgt
SDG lideri Mazlum Abdi ve Suriye Cumhurbaşkanı Şara, 10 Mart'ta Şam'da uzlaşılan anlaşmayı imzalarken (SANA/AFP)

SDG, askeri güçlerinin yanı sıra bir siyasi yapı oluşturmayı hedefledi ve 10 Aralık 2015 tarihinde Haseke’nin el-Malikiye kentinde Suriye Demokratik Konseyi’nin (SDK) kurulduğunu duyurdu.

SDK, kuruluşundan bu yana Suriye'de idari ademi merkeziyetçilik ilkesini bir çözüm olarak savundu. İlkeleri arasında Suriye'nin birliği ve Suriye ordusunun ‘silah taşıma hakkına sahip tek ulusal kurum olması ve siyasete karışmaması’ gibi maddeler bulunuyor.

SDK, siyasi açıdan SDG'nin dış ilişkiler ofisi olarak görev yaptı. Başkanlık organı, eş başkanlık ve ortak başkanlık tarafından ‘gerekli ve ihtiyaç duyulduğunda’ seçilen başkan yardımcılarından oluşuyordu.

Ancak, Demokratik Birlik Partisi (PYD) bu rolü tekelinde tuttuğu ve 2018'de ilan edilen Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni (KDSÖY) fiilen yöneten siyasi organ olduğu için, SDK'nın SDG adına konuşacak siyasi nüfuzu bulunmuyor.

SDG, coğrafi olarak Suriye, Irak ve Türkiye arasındaki sınır üçgeninden başlayarak Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerin çoğunu ve Haseke ilinin büyük bölümünü (2019 yılında Türkiye'nin desteğiyle Suriye Milli Ordusu/SMO karşısında kaybettiği bölgeleri hariç) kontrol ediyor.

SDG ayrıca Fırat Nehri'nin kuzeydoğusundaki Deyrizor bölgelerini ve Rakka ilinin çoğunu kontrol altında tutuyor. SDG’nin, Suriye topraklarının yaklaşık yüzde 25'ini kontrol ettiği tahmin ediliyor.

SDG, Suriye'nin tarımsal tahıl ambarı olarak kabul edilen bölgelerin yanı sıra hayati hizmet tesislerini (Tiişrin Barajı ve Tabka Barajı) ve petrol sahalarını (Fırat Nehri'nin doğusundaki tüm petrol sahaları) kontrol ediyor.

Resmi olmayan istatistiklere göre SDG'nin kontrolündeki bölgelerde yaklaşık 26 hapishane bulunuyor ve bu hapishanelerde 12.000 mahkum bulunuyor. Bu mahkumların binlercesi DAEŞ'e karşı yapılan operasyonlar sırasında tutuklanan Suriye, Arap ve yabancı uyruklu kişiler. Bunun yanında DEA’lıların aileleri ve SDG'nin DEAŞ'a karşı Uluslararası Koalisyonla birlikte yürüttüğü operasyonlar nedeniyle yerinden edilmiş kişilerin barındığı el-Hol ve Roj mülteci kampları da bulunuyor.

Sonraki yıllarda SDG, unsurları arasında yer alan Arap unsurları ortadan kaldırmaya çalışarak Deyr ez-Zor, Rakka, Menbiç gibi çeşitli askeri konseyler kurdu ve Tabka gibi birkaç askeri konsey kurarak Arap güçlerini bu konseyler arasında dağıttı.

SDG, DMUK ve DEAŞ'in nüfuzunun sona erdirilmesi

SDG, ABD'nin desteğiyle kurulduğundan beri, DMUK’u yöneten Washington, SDG'yi DEAŞ'i yenilgiye uğratmada kilit bir ortak olarak görerek, DMUK ile SDG arasındaki iş birliğini ve ilişkileri sınırlandırdı. Ancak SDG, özellikle nüfuz alanlarında, meşruiyetini DMUK ve ABD'nin varlığından aldığından, bu ilişkiyi çok önemli görüyor. Bu ilişkide herhangi bir değişiklik olması, doğal olarak SDG'nin Fırat'ın doğusunda varlığını ve hayatta kalmasını sağlayan ‘uluslararası’ desteğin kaybı anlamına gelecektir.

DMUK’un hava desteğiyle DEAŞ’e karşı kara operasyonları başlatan SDG, 2017 yılının ekim ayında DEAŞ'in Suriye'deki en önemli kalesi olan Rakka’nın dışına çıkarıldığını resmen duyurdu. Sonraki iki yıl boyunca, Fırat'ın doğusundaki bölgelerde DEAŞ'e karşı operasyonlar genel olarak devam etti, ta ki ABD Başkanı Donald Trump, 22 Mart 2019'da, örgütün Deyrizor kırsalındaki Bağuz bölgesinde bulunan son kalesindeki varlığını sona erdirdikten sonra DAEŞ'in yüzde 100 yenilgiye uğradığını ilan edene kadar.

zAXSDFR
ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara Şam’da bir araya geldiler, 29 Mayıs 2025 (AFP)

SDG, kurulduğu günden bu yana ABD ve DMUK’tan çok yönlü destek gördü. Bu destek, SDG üyeleri ve daha sonra iş güvenlikten sorumlu Asayiş birimlerinin üyelerine maaş şeklinde sağlanan mali destekten, savaş personeli eğitimi ve lojistik ve askeri destek programlarında uzmanlık sağlanmasına kadar çeşitlilik gösteriyor. Hatta polis ve cezaevi personeli için eğitim programları ve DEAŞ’in petrol kuyularına erişimini engellemek için kuyuların korunmasını sağlayan güçler de bu desteğe tabi. ABD'nin SDG'ye sağladığı finansman 2018 yılında yaklaşık yarım milyar dolar ile zirveye ulaştı, ancak ABD Baikanı Trump’ın 2019 yılında DEAŞ'in tamamen yenilgiye uğratıldığını ilan etmesinden sonra SDG'ye sağlanan yıllık finansman azalmaya başladı. ABD’nin 2023 yılında, Suriye ve Irak'ta DEAŞ ile savaşan ortak güçlerin eğitim ve teçhizat programı için ayırdığı bütçe toplam 542 milyon dolardı. Bu da önceki yıllara göre önemli bir düşüş anlamına geliyordu. SDG ve ÖSO (Devrim Komandoları) için ayrılan miktar 2026 yılında 130 milyon dolara ulaştı ve bunun yaklaşık yarısı maaşlara tahsis edildi.

SDG’nin finansman kaynaklarından biri de petroldü. Petrol üretiyor ve satıyordu. Resmi olmayan rakamlara göre SDG'nin petrol üretiminin yaklaşık yüzde 30'u eski Suriye rejimine gidiyordu.

ABD, 2019 yılından sonra DAEŞ hücrelerinin peşine düşmek ve yeniden güç ve nüfuz kazanmasını önlemek için başlıca silah görevi görecek güçlerin eğitimine odaklandı. Bu yüzden verilen destek, SDG içindeki iki ana güç olan Terörle Mücadele Birimleri (YAT) ve Özel Kuvvetler’e (HAT) yönlendirilmeye başlandı. ABD, DEAŞ'in yenilgiye uğratıldığı ve sadece hücrelerin kaldığı, odak noktasının ise ağır silahlar gerektirmeyen hapishaneleri korumak, güvenliği sağlamak ve hücreleri takip etmek olduğu gerekçesiyle SDG'ye sağlanan silah miktarını azaltmaya başladı. Washington ile SDF arasındaki ilişkiler, muhalif SMO grupları ve Türkiye'nin SDG’ye karşı yürüttüğü (2018'de Zeytin Dalı ve 2019'da Barış Pınarı) askeri operasyonlarla da gerginlik dönemleri yaşadı. SDG, Washington'ın Halep kırsalındaki Afrin, Haseke ve Rakka'daki Rasulayn ve Tel Abyad'dan kovulmasına yol açan bu operasyonlardan memnun olduğu düşüncesine kapıldı. Bu da Washington’a karşı büyük bir öfke duymasına yol açtı. Washington'a yönelik bu öfke, Rusya'nın, Washington'ın Suriye'den çekilmeye karar vermesi durumunda SDG lehine ikinci bir yol olarak SDG ile eski Suriye rejimi arasında arabuluculuk yapması yoluyla SDG ile ilişkilerini daha da güçlendirmesinin önünü açtı. SDG ile Rusya arasındaki ilişkiler, Rusya'nın askeri ve lojistik varlığıyla kontrol ettiği Kamışlı Havaalanı'nda iki taraf arasında yapılan toplantılarla devam ediyor.

SDG’nin finansman kaynaklarından biri de petroldü. Petrol üretiyor ve satıyordu. Resmi olmayan rakamlara göre SDG'nin petrol üretiminin yaklaşık yüzde 30'u eski Suriye rejimine gidiyordu. Bu petrol, Katırcı milisleri tarafından SDG bölgelerinden rejim bölgelerine taşınıyordu. SDG, kendi kendini buğday ve diğer tarım ürünlerinin satışından da finanse ediyor. Bu da SDG'nin çalışanlarının ve işçilerinin maaşlarını ödemeye devam etmesine yardımcı olurken, uluslararası koalisyondan yıkılan bölgeleri yeniden inşa etmek ve hizmetler sunmak için fon almayı da sağlıyor.

Rejimin düşüşü ve müzakere süreçleri

2024 yılının kasım ayı sonlarında, Halep'in kontrolünü ele geçirmek amacıyla İdlib'den Suriye rejim güçlerine karşı ‘Saldırganlığı Caydırma’ isimli bir askeri operasyon başlatıldı. Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ), Suriye rejimi güçlerinin çöküşü ve rejimin müttefiklerinin Suriye dışındaki savaşlarla meşgul olmasından dolayı SMO grupları ve Suriye'nin güneyindeki muhalif gruplarla koordineli bir halde Suriye topraklarında ilerleme kaydetti. Bunun sonucunda Suriye rejimi düştü ve Beşşar Esed, 8 Aralık 2024 tarihinde Rusya'ya kaçtı. SDG, Esed rejimine karşı yapılan savaşlara katılmadı. Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'ya göre SDG Halep'te Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçlerinin ilerlemesini engellemeye çalıştı. SDG, rejimin düşüşüyle birlikte bağımsız olarak Deyr Hafir ve Halep kırsalındaki bölgelere ilerledi ve rejimin düşüşünden önce bölgelerini tahliye eden İranlı milislerin kontrolü altındaki Deyrizor ilindeki başlıca bölgelere girdi.

Saldırganlığı Caydırma Operasyonu güçleri birkaç gün sonra SDG'yi geleneksel bölgelerine geri püskürtmeyi başardı, ancak SDG Deyr Hafir bölgesi, Meskene ve diğer çevre köylerde kaldı. SDG'nin kontrolündeki coğrafyanın niteliği, kuvvetlerinin sayısı, DEAŞ’li esirlerin ve bölgedeki ABD askerlerinin varlığı gibi faktörler, Suriye rejimi sonrası dönemde en etkili çözümlerden biri olarak Suriye hükümeti ile SDG arasında müzakereye dayalı bir siyasi çözüm bulunmasının önemini daha da artırdı. İki taraf arasındaki ilişkiler, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile SDG lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025'te imzalanan anlaşmaya kadar sonuçsuz müzakere girişimleriyle gölgelenmeye devam etti. İki taraf arasındaki anlaşma sekiz maddeden oluşuyordu. Bu maddeler arasında; tüm Suriyelilerin, dini ve etnik kökenlerine bakılmaksızın, yetkinliklerine dayalı olarak siyasi süreçte ve tüm devlet kurumlarında temsil ve katılım haklarının garantilenmesi, Kürtlerin Suriye devletinin ayrılmaz bir parçası olduğunun kabul edilmesi, Suriye devletinin Kürtlerin vatandaşlık hakkını ve tüm anayasal haklarını garanti etmesi, tüm Suriye topraklarında ateşkes ilan edilmesi, Suriye'nin kuzeydoğusundaki tüm sivil ve askeri kurumların, sınır geçişleri, havaalanları, petrol ve gaz sahaları dahil olmak üzere Suriye devlet idaresine entegre edilmesi, tüm yerinden edilmiş Suriyelilerin köy ve kasabalarına geri dönmelerinin garanti edilmesi ve Suriye devleti tarafından korunmalarının sağlanması, Suriye devletinin Beşşar Esed rejimi kalıntılarının ve güvenliğine ve birliğine yönelik diğer tüm tehditlerle mücadelesinde desteklenmesi, bölünme çağrılarının ve nefret söylemlerinin yanı sıra Suriye toplumunun tüm kesimleri arasında ayrılık tohumları ekme girişimlerinin reddedilmesi ve yürütme komitelerinin, yıl sonuna kadar anlaşmayı uygulamak için çalışıp çaba göstermesi maddeleri yer aldı.

SDG, rejimin düşüşüyle birlikte bağımsız olarak Deyr Hafir ve Halep kırsalındaki bölgelere ilerledi ve rejimin düşüşünden önce bölgelerini tahliye eden İranlı milislerin kontrolü altındaki Deyrizor ilindeki başlıca bölgelere girdi.

Geçtiğimiz yılın mart ayından bu yılın başlarına kadar, iki taraf anlaşmanın uygulanmasına yol açacak herhangi bir gerçek ilerleme kaydedemedi. Altı turdan fazla müzakere masasına oturulmasına rağmen, anlaşmanın uygulanmasında hiçbir ilerleme kaydedilmedi. SDG, Suriye ordusu güçlerinin varlığı olmadan, Fırat’ın doğusunda tek bir blok veya birden fazla blok halinde güçlerinin varlığını ve ademi merkeziyetçiliği ısrarla talep etmeye devam ediyor. Ayrıca, iki taraf arasındaki anlaşma SDG’nin eski rejimin kalıntılarıyla mücadele etmek için Şam'ın çabalarını desteklemesini gerektirmesine rağmen, eski rejimin saflarında yer alan ve 2025 yılında SDG’ye kabul edilen 3 binden fazla unsur da dahil olmak üzere, üyelerinin Suriye ordusuna dahil edilmesinde ısrar ediyor.

Gelen haberlere göre SDG, Şam ile varılması gereken anlaşmaların niteliği ve yeni Suriye'de SDG'nin geleceği konusunda iç bölünmeler yaşıyor. SDG, Suriye'nin DMUK’a resmi olarak girmesiyle, gelecekte desteğin kendisine yönlendirilmeyeceğinden ve meşruiyetinin ana kaynağının geçersiz hale geleceğinden giderek daha fazla endişe duymaya başladı. Bu arada Suriye hükümeti, iki taraf arasında askeri ve siyasi düzeyde yoğun görüşmeler yoluyla Moskova ile mutabakatında ilerleme kaydetti. Şam'ın düşüncesine göre bu durum, SDG'nin başlıca askeri ve siyasi müttefiki olan ABD'yi kaybettiğini görmesi halinde, Fırat'ın doğusunda ikinci seçenek olarak Ruslara güvenme olasılığını azaltıyor.

CFGTHYU
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene’den çekildikten sonra SDG mevzilerini ele geçiren Suriye askerleri bir tankın üzerinde giderken, 17 Ocak 2026 (AFP)

İki taraf arasındaki gerginlikler henüz sona ermezken Halep, Tişrin Barajı, Deyrizor ve Rakka kırsalındaki bölgelerde birkaç askeri çatışma yaşandı. Gerginlikler, Suriye hükümetinin, SDG'nin provokasyonlarının Suriye'nin ekonomik başkenti olarak kabul edilen Halep’te istikrar sürecini etkilemesi üzerine, bu ayın ilk haftasında Halep'teki Eşrefiyye ve Şeyh Maksud mahallelerini kontrol altına almaya karar vermesiyle zirveye ulaştı. Suriye hükümeti, yeni bir askeri ve güvenlik yaklaşımı sergilediği çatışmaların ardından iki mahalleyi kontrol altına almayı başardı. Fırat'ın batısındaki Deyr Hafir bölgesi ve Meskene’ye doğru ilerlemeye başladı. Al Majalla, çeşitli kaynaklardan Şam'ın Washington'a, yakın gelecekte müzakerelerde ilerleme sağlanmazsa, Fırat'ın doğusunda askeri müdahale de dahil olmak üzere tüm senaryoların masada olduğunu bildirdiğini öğrendi. Fırat'ın doğusuna askeri müdahale de dahil olmak üzere tüm senaryolar masada. Elde edilen bilgilere göre Suriye hükümeti Washington'a, bu konudaki kamuoyu baskısının önemli hale geldiğini ve Fırat'ın doğusundaki çatışmanın sona erdirilmesinin bölgedeki istikrarın temel taşlarından biri olduğunu ve İran ve DAEŞ gibi güçlerin istikrarsızlığı bölgedeki güvenliği zayıflatmak için kullanmasını önlemede kilit bir faktör olduğunu bildirdi. SDG'nin kontrolündeki bölgeler Suriye'nin tarım sepeti olup petrol kuyuları da bulunuyor. Suriye bugün, Suriye ekonomisini yeniden inşa etme bağlamında bu bölgeleri rehabilite etmek zorunda.

Suriye hükümeti, SDG'yi engellemek ve Halep'te meydana gelen çatışmaların ve Suriye'nin diğer bölgelerinde ve bileşenleri arasında meydana gelmesi beklenen çatışmaların etkilerini kontrol altına almak için Suriye'deki Kürtlerin haklarını garanti altına alan önlemlere yönelik adımlarını hızlandırdı. Yeni anayasadan sorumlu olacak Halk Meclisi'nin (parlamento) bulunmaması nedeniyle, Cumhurbaşkanı Şara, 16 Ocak Cuma günü, Suriye'deki Kürtlerin haklarını ülkenin önemli bir bileşeni olarak garanti altına alan çeşitli hükümler içeren 13 numaralı başkanlık kararnamesini imzaladı. Yeni anayasanın bir parçası olması beklenen bu adım, SDG'nin Kürtlerin haklarını savunma söylemini tekelinde tutmasını önlemek amacıyla atıldı. Kürtlerin haklarının gelecekteki Suriye'de korunacağının altını çizen Cumhurbaşkanı Şara’nın önümüzdeki günlerde SDG'ye baskı yapmak ve Suriye'nin doğusundaki bileşenlerin resmi temsilcisi olduğu yönündeki söylemini ve propagandasını zayıflatmak için yeni bir adım olarak Suriyeli aşiretlerin temsilcileri ve doğu bölgesinden ileri gelenlerle bir toplantı yapması bekleniyor.

Tom Barrack'ın ekibi, iki taraf arasındaki gerilimi azaltmak ve müzakere sürecinde ilerleme sağlamak için SDG'ye daha fazla baskı uygulamak için çalışıyor. Ekip ayrıca, durumun askeri çatışmaya dönüşmesi halinde ortaya çıkabilecek potansiyel riskleri de değerlendiriyor.

Öte yandan edinilen bilgilere göre ABD ‘nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın ekibi, iki taraf arasındaki gerilimi azaltmak ve müzakere sürecinde ilerleme sağlamak için SDG'ye daha fazla baskı uygulamaya çalışıyor. Ekip ayrıca, durumun askeri çatışmaya dönüşmesi halinde olası riskleri değerlendirmek için de çaba gösteriyor. ABD yönetimi, iki tarafın ateş açmadan bir anlaşmaya varmasını istiyor, çünkü ateş açılması DEAŞ’in bölgeye geri dönme olasılığını artıracak, özellikle de örgütün, Suriye, diğer Arap ülkeleri ve yurtdışından binlerce eski savaşçıyı barındıran SDG kontrolündeki bölgelerdeki hapishanelere saldırmayı planladığı ve çatışmaların yol açtığı kaosu, saflarını yeniden düzenlemek için kullanmak istiyor. Washington'ın çabaları, 16 Ocak Cuma akşamı Tel Hafir bölgesinde DMUK ve SDG temsilcileri arasında yapılan toplantıda, SDG’ye Fırat'ın batısındaki bölgelerden çekilmesinin yanı sıra durumun yatıştırılması ve Şam ile siyasi müzakerelere dönme çabalarını tehdit edecek şekilde Şam yönetimiyle çatışmaya girmemesi çağrısı yapıldı. Önümüzdeki dönem, seçimler ve senaryolarla dolu. Washington, SDG ile müzakereler başarısız olursa Suriye hükümetinin Fırat'ın doğusunda askeri olarak harekete geçmesi durumunda özellikle de iki taraf arasındaki bir çatışmanın yansımaları Suriye topraklarıyla sınırlı kalmayacağı için ortaya çıkabilecek riskleri azaltmaya ve zararı sınırlamaya çalışıyor. Zira böyle bir çatışma, bölgedeki diğer ülkelere de sıçrayacaktır. Öte yandan Türkiye, SDG'nin olası herhangi bir ilerleyişi karşısında seyirci kalmayacaktır. Çünkü böyle bir senaryo, ulusal güvenliğini tehdit edecek ve PKK ile uzlaşma ve müzakere yolunda felaketle sonuçlanabilecek etkilere yol açacaktır.

Washington'ın Şam'ı daha önemli bir stratejik müttefik olarak görmeye başladığını fark ederek belirleyici bir aşamaya giren SDG, Washington’ın yıllar önce sona eren DAEŞ ile mücadelede güvendiği ve desteklediği yerel bir güç. Bugün ise Washington, Suriye hükümetine bağlı Suriye ordusu güçlerine entegrasyon çağrısında bulunuyor. SDG, Araplar, Kürtler ve Süryaniler dahil olmak üzere çeşitli bileşenlerin çoğunluğunun, onlara karşı uzun süredir izlediği olumsuz politikalar nedeniyle kendi bölgelerinde öfkeyle dolduğunu da biliyor. Deyrizor’da 2023 yılında SDG'ye karşı başlayan aşiret ayaklanması sırasında eğer ABD, SDG'yi desteklemek için müdahale etmeseydi, SDG'nin Arap dünyasındaki nüfuzu kalmayacaktı. Bu yüzden, bir zamanlar gücünü oluşturan binlerce SDG’li, özellikle Suriye hükümetinin şu anda Fırat'ın doğusundaki Arap aşiretlerinin liderleri ve topluluk temsilcileriyle olumlu iletişim halinde olması nedeniyle, SDG'nin çöküşüne yol açabilecek faktörlerden biri haline geldi. Tüm bunlar, SDG'yi desteklemekten uzaklaşıp Şam hükümetini, Suriye topraklarının birliğini ve bölgedeki istikrarı desteklemeye yönelen bölgesel ve uluslararası bir ruh haliyle gerçekleşiyor.