Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Seçim sistemi, siyasi işleyiş ve mezhepler arası ilişkileri inceleyen Independent Türkçe, seçimlerin nabzını tuttu

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
TT

Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)

Son dönemde tarihinin en büyük ekonomik ve toplumsal krizlerinden birini yaşayan Lübnan'da gözler yarın yapılacak seçimlere çevrildi.
Halihazırda "Şii ikili" olarak anılan Emel Hareketi ve Hizbullah'ın ağırlıklı olarak yönetimde söz sahibi olduğu ülkenin gidişatı, Lübnan'ın kendine has seçim sistemi, toplumsal yapısı ve siyasi işleyişi nedeniyle de çalkantılı görünüyor.
Independent Türkçe, Lübnan'daki son durumu, mezhepsel temsil sistemini, farklı dini grupları ve olası seçim senaryolarını uzman görüşleriyle birlikte mercek altına aldı.

Siyasi işleyiş ve seçim sistemi
Ülkedeki siyasi işleyiş, kökenleri geç Osmanlı dönemine dayanan, Fransız mandası döneminde olgunlaşan, 1943 Ulusal Pakt süreciyle birlikte tamamlanan ve iç savaştan sonra 1989 Taif Antlaşması'yla da kısmen revize edilen bir mezhepsel temsil sistemi üzerine inşa edildi.
Bu sisteme göre Lübnan Meclisi'nde her dinsel ve mezhepsel gurubun belirli bir kotası var.
Taif Anlaşması'na göre 128 kişilik mecliste 28 koltuk Sünnilere, 28 Şiilere, 8 Dürzilere, 34 Maruni Hıristiyanlara, 14 Ortodokslara, 8 Katoliklere, 5 Ermenilere, iki Arap Alevilerine, bir koltuk da Hıristiyanlar içerisindeki azınlıklara dağıtılıyor.
Aynı temsil sistemi devletin yönetim kademesi için de geçerli. Buna göre ülkede cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyanlar, başbakan Sünni Müslümanlar ve meclis başkanı da Şii Müslümanlar arasından seçiliyor.
Bu seçimlerde 128 sandalye için 15 bölgede oluşturulan 103 listeden toplamda 718 aday yarışacak.
"Lübnanlıların ulusal tercihi değil, cemaatlerin kendi iç tercihleri"
Seçmenler oy kullanırken bireysel adaylara değil oluşturulan listelere oy veriyor.
İstanbul Gedik Üniversitesi'nin Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Selim Sezer, bu listeli seçim sistemini şöyle bir örnekle açıklıyor:
"Mesela Baalbek bölgesinden toplam 10 milletvekili seçilecek ve bunların 6'sı Şii olacak. 5 ya da 7 olamaz. Baalbekli seçmenler de muhtelif parti ve ittifakların oluşturduğu, her biri 6'şar Şii adaydan oluşan listelerden birine oy verecek. Aynı bölgeden geriye kalan 4 sandalye (iki Sünni, bir Maruni, bir Rum Katolik) de benzer süreçlerle belirlenecek. Bir başka deyişle 128 sandalyeli parlamento Lübnanlıların ulusal tercihlerinin değil, cemaatlerin kendi iç tercihlerinin toplamının ifadesi olmaktadır."
 
Son nüfus sayımı 1932'deydi; "Herkesin işine geliyor"
Anayasal olarak 4 yılda bir seçim düzenlenen Lüban'ın bu siyasi sistemini belirleyen önemli özelliklerden biri de dinsel-mezhepsel grupların nüfusa göre dağılımı.
Ülkede en son nüfus sayımı 1932'de yapıldı ve mevcut sistem de bu demografik veriler üzerinden işliyor.
Lübnan uzmanı Nalan Yazgan, söz konusu demografik sistemin siyasi arka planına dair şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Aslında herkesin işine geliyor bu sistem. Mevcut durumda Maruniler eğer nüfus sayımı yapılsa daha az çıkacak; o zamansa yüzde 40 çıkmışlar. Dolayısıyla bu durumun değişmesini istemiyorlar. İç savaş sırasında da Lübnan dışında çok göç eden olmuş, özellikle Marunilerden. Diğer taraftan mesela Şiilerin nüfusu hızlı artıyor. En hızlı nüfus artışı onlarda. Bir sayım yapılsa muhtemelen onların kotaları bayağı artacak. Fakat onlar son seçimlere kadar hiç hükümette görev alamadıkları için, yani Emel hariç, Hizbullah'tan bahsediyorum, şimdi sonunda 'En azından hükümette bir yerimiz var''diyerek bunu kaybetmemek adına seslerini çıkarmıyorlar."

"Her Lübnanlının gönlünde geri dönme özlemi var"
Lübnan'daki seçimde diaspora oylarının da önemli yeri var.
Rakamlar net olmasa da yurtdışında yaklaşık 15,5 milyon Lübnanlı olduğu tahmin ediliyor. Bu sayı, ülkede yaşadığı düşünülen 6 milyon kişiye kıyasla büyük fark oluşturuyor.
İçişleri Bakanlığı'nın paylaştığı verilere göre bu seçimde 58 ülkede kayıtlı 225 bin Lübnanlı seçmen oy kullanma hakkında sahip. Bu sayı, toplam seçmen sayısının yüzde 5,5'ine tekabül ediyor.
İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Umman, Suriye, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve Irak'taki seçmenler 6 Mayıs'ta oy verme işlemlerini gerçekleştirdi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, İran ve çeşitli Arap ülkelerinde ikamet eden Lübnanlıların seçimlere katılım oranının yüzde 60 olduğunu açıkladı.
Kalan 48 ülkede ikamet eden 194 bin 348 Lübnanlı seçmen de 8 Mayıs'ta oy kullandı.
Birçok Lübnanlının 1975'te başlayan iç savaşta ülkeyi terk edip çatışmaların 1990'da sonlanmasıyla geri döndüğünü belirten Yazgan, 2019'da baş gösteren ekonomik krizle birlikte yine birçok kişinin yurtdışına gittiğini belirtiyor.
Araştırmacı gazeteci, "Yurtdışında yaşayan Lübnanlıların sayısı, ülkede yaşayanlardan çok daha fazla, dolayısıyla diasporanın seçimlere katılımı önemli. Her Lübnanlının gönlünde aslında Lübnan'a geri dönme özlemi var" diyor.
Ülkede oy kullanma yaşıysa 21. Yazgan, bunun "özellikle genç nüfusun yüksek olduğu bir ülkede birçok kişinin oy kullanma hakkından mahrum kalmasına yol açtığına" da işaret ediyor.

"19. yüzyıldan beri görülen en ağır üç krizden biri"
Kökleri daha öncelere dayanan fakat 2019'da iyice görünür hale gelen ve pandemiyle de etkisini artıran ekonomik kriz, Lübnan'ı ciddi bir toplumsal istikrarsızlığa sürükledi.
Dünya Bankası, geçen yılki açıklamasında ülkedeki ekonomik krizin "19. yüzyıldan beri dünyanın gördüğü en ağır üç kriz arasında yer alabileceğini" duyurdu.
Akaryakıt, tütün ürünleri ve WhatsApp kullanımlarını vergilendirme planları üzerine halk, 17 Ekim 2019'da sokaklara döküldü.

Başbakan istifa etti
Dönemin Lübnan Başbakanı Saad Hariri hükümeti, önce ülkede gittikçe derinleşen ekonomik krizin yükünü hafifletmek için böyle bir vergilendirme planına gidildiğini savundu ve daha sonra da aynı gün vergi planını iptal etti. Fakat Başbakan buna rağmen protestoları engelleyemedi ve 29 Ekim 2019'da istifa ettiğini duyurdu.
Bunun ardından düzenlenen görüşmeler sonucunda 19 Aralık 2019'da 2011-2014'te Eğitim Bakanı olan Hasan Diab yeni Başbakan olarak görevlendirildi. Hizbullah'ın da desteğini alan Diab'ın göreve gelmesiyse protestoların şiddetini yeniden artırdı.

Beyrut patlaması
Protestolar sürerken Lübnan, 4 Ağustos 2020'de Beyrut limanında yaşanan patlamalarla sarsıldı.
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) 3 Ağustos 2021'de yayımladığı rapora göre patlamada 217'den fazla kişi yaşamını yitirirken, en az 7 bin kişi de yaralandı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, yaklaşık 15 milyar dolar zarara yol açan Beyrut'taki patlamanın 6 yıldır güvensiz koşullarda limanda depolanan 2 bin 750 ton amonyum nitratın infilak etmesi sonucu meydana geldiği açıkladı. Öte yandan Avn, olaya ilişkin uluslararası soruşturma başlatılması taleplerini reddetti.

Beyrut soruşturması Şii-Hıristiyan gerginliğini artırdı
Lübnan'ın kendi içinde yürüttüğü Beyrut patlaması soruşturması Şii ve Hıristiyan gruplar arasındaki tansiyonu yükseltti.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Hasan Nasrallah, soruşturmayı yürüten Hıristiyan Yargıç Tarık Bitar'ın "siyasi hedeflerle" hareket ettiğini savunurken, Şii Emel Hareketi de yargıcın görevden alınmasını talep etti. Lübnan Temyiz Mahkemesi ise bu talepleri reddetti.
Bunun üzerine Hizbullah ve Emel Hareketi destekçileri 14 Ekim'de Bitar'ın görevden alınması için protesto düzenleyerek Beyrut Adalet Sarayı'na yürüdü. Kimliği belirsiz kişilerin göstericilere ateş açması sonucu 6 kişi hayatını kaybederken, 32 kişi yaralandı.
Akademisyen Selim Sezer, bu gelişmelerin Emel Hareketi için seçimlere olumsuz yansıyabileceğini söylüyor ve "Beyrut Limanı soruşturması sürecindeki olumsuz tutumu sebebiyle Emel Hareketi bir miktar oy kaybedebilir" değerlendirmesini yapıyor.

"Yolsuzluk devletten daha büyük"
Patlamalara tepki olarak düzenlenen protestolar sonucu dönemin Başbakanı Diab hükümeti, 10 Ağustos'ta istifasını açıkladı. Diab konuşmasında "Yolsuzluk düzeninin, devletten daha büyük olduğunu, devletin de bu sisteme bağlı olduğunu, buna karşı çıkmanın ya da bundan kurtulmanın mümkün olmadığını gördüm" ifadelerini kullandı.
Söz konusu protestolar ve Diab'ın istifasının ardından ülkedeki siyasi ve ekonomik kriz derinleşti. Lübnan'da ancak 13 ay sonra yeniden hükümet kurulabildi.
10 Eylül'de göreve gelen Necip Mikati, kabinesinin belli kesimleri değil tüm halkı temsil ettiğini savunarak "Lübnan'da çöküşün durmasını ve ülkenin yeniden kalkınmasını umuyoruz" dedi.
Öte yandan Mikati, 15 Mart'taki açıklamasındaysa yeniden aday olmayacağını belirtti.

"Yaşam şartları iç savaştakinden daha kötü"
Lübnan Merkez Bankası'ndaki dolar likidite problemi ve döviz rezervlerinin erimesi birçok sorunu da beraberinde getirdi.
2019'dan bu yana Lübnan lirası, ABD doları karşısında yüzde 90'dan fazla değer kaybetti ve enflasyon şubatta 239,69'a çıkarken, marttaysa 208'e geriledi.
Birleşmiş Milletler'in (BM) 1 Temmuz 2021'de yayımladığı değerlendirme raporunda, Lübnanlıların yarısından fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı, yaşam şartlarının 1975 ile 1990 arasındaki iç savaş döneminden bile daha kötü olduğu vurgulandı.

Günlük 20 saati bulan elektrik kesintileri
Ekonomik kriz en çok enerji sektörünü vurdu. Ülkede patlak veren yakıt krizi nedeniyle aylarca benzin istasyonlarının önünde uzun kuyruklar oluştu.
Ekonomik krizden önce yaklaşık 440 dolar civarında olan asgari ücret, Lübnan lirasındaki değer kaybı nedeniyle 30 doların altına kadar düştü. 
Akaryakıt krizi beraberinde elektrik krizini de doğurdu. Günlük 20 saati bulan elektrik kesintilerine tepki gösteren halk, kasımda Beyrut'taki bazı anayol ve caddeleri trafiğe kapattı.

Rusya - Ukrayna savaşı ve gıda krizi
Rusya Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan Ukrayna savaşı, Lübnan'ı da olumsuz etkiledi.
Buğdayın yüzde 60'ını Ukrayna ve Rusya'dan ithal eden ülkenin çeşitli bölgelerindeki fırınların, un temininde sıkıntı yaşaması nedeniyle üretime ara vermesi ekmek krizine neden oldu.
Almanya Gelişim ve İlerleme Bakanı Svenja Schulze, nisanda Beyrut'a ziyaretinde yaşanan krizi değerlendirerek "Putin bir açlık savaşı da başlattı. Ukrayna tedarik yapamadığı için gıda fiyatları da artıyor" dedi.
 Savaşın daha da uzaması halinde Lübnan halkı ciddi bir kıtlık ihtimaliyle karşı karşıya.

"Rusya'nın zaferi, Lübnan'daki dengeleri değiştirebilir"
Independent Türkçe yazarlarından Ortadoğu uzmanı Faik Bulut, "Rusya - Ukrayna savaşının Lübnan'ı etkilememesinin mümkün olmadığını" belirtiyor.
Bulut, "Rusya'nın tavrı, savaşın uzaması, ABD'nin tavrı, Ortadoğu'daki dengelerin değişmesi söz konusu. Rusya'nın başarılı olmasının özellikle Suriye'de ve dolayısıyla da Lübnan'da yankıları olur" diyor.

"Türkiye, Hariri gurubuyla iş yapıyordu"
Araştırmacı gazeteci, Lübnan'daki durumun Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğine dikkat çekiyor.
Bulut, "Türkiye özellikle Hariri gurubuyla iş yapıyordu. Şimdi Hariri grubu sahneden çekildiğine göre Türkiye yönetimi, mevcut Başbakan Mikati gurubuyla ne kadar işini yürütebilir? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan'a son ziyareti sırasında [iki hafta önceki görüşme kastediliyor] bu konu da konuşulmuş olabilir. Belki de koordine şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye birlikte ülkedeki Sünni kesimi nasıl destekleriz diye görüşmüş olabilirler" değerlendirmesini yapıyor.

"Merkez Bankası da devlet gibi iflas etti"
Öte yandan Lübnan Başbakan Yardımcısı Saade eş-Şami'nin 3 Nisan'daki "Maalesef Merkez Bankası gibi devlet de iflas etti. Meydana gelen zararı en az şekilde halka yansıtmaya çalışacağız. Devlet, Merkez Bankası, bankalar ve mevduat hesapları arasında zarar paylaşımı yapılacak" açıklaması da tartışma yarattı.
Bunun üzerine Lübnan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame ise iflas iddialarını reddetti ve ülkedeki bankaların işlemlerini sürdürdüğünü savundu.

Riyad Selame'ye soruşturma
Bunların yanı sıra Selame hakkında "zimmete para geçirme, kara para aklama ve yolsuzluk" gibi suçlamalarla dava açıldı.

IMF'le ön anlaşma sağlandı
Ekonomik krizde gelinen son noktada, nisanda Lübnan hükümetiyle IMF arasındaki görüşmelerde 4 yıllık süre zarfında ödenmesi planlanan 3 milyar dolarlık kredi konusunda ön anlaşmaya varıldı.
IMF bunun için öncelikle "2022 ulusal bütçenin meclis tarafından onaylanması, merkez bankası kayıtlarının adli denetime tabi tutulması, finansal suçlara karşın banka yasasında düzenlemeye gidilmesi, şeffaflığın artırılması ve banka sektörünün yeniden şekillendirilmesi" gibi adımların atılmasını şart koştu.

"Halk umudunu kaybetmiş durumda"
Tam bir kaosun yaşandığı Lübnan'da seçimlerin ülkenin gidişatına nasıl etki edeceği, 15 Mayıs'taki yarışa dair önemli sorulardan biri.
Yazgan, mevcut siyasi sistem değişmedikçe ekonomik krizin halkta yalnızca umutsuzluk yarattığını belirterek, "Halk seçimlerin duruma çok da etki edeceğini düşünmüyor. Biraz umutlarını kaybetmiş durumdalar çünkü aynı sistem devam ediyor. 'Aynı şeyi yapıp farklı bir sonuç beklemek deliliktir' derler ya, durum onun gibi" ifadelerini kullanıyor.

"IMF ayak sürüyor"
Yapısal değişiklikler olmadan IMF yardımlarının aktif hale gelemeyeceğini ve krizin aşılamayacağına dikkat çeken Yazgan, şöyle devam ediyor:
"Lübnan'ın en büyük umudu IMF ve Dünya Bankası'ndan kredi alabilmek. Onlar da bunun için yapısal reform bekliyorlar ön şart olarak. Tabii başka ön şartlar da var. Mesela Hizbullah'ın silahsızlandırılması gibi. Taif Anlaşması'na göre iç savaş sonrası bütün milisler silah bıraktı. Sadece Hizbullah'ın silahlanmasına izin verildi. Amerika ve Batı da bunun değişmesini istiyor fakat Hizbullah buna yanaşmıyor. Dolayısıyla bunu ön şart olarak isteyen Batı, Lübnan'a kredi verme hususunda ayak sürüyor."

"Geleneksel parti ve siyasetçiler oy kaybedebilir"
Sezer ise Lübnan'ın son üç yıldır boğuştuğu bu krizin toplumsal dinamiklerde bazı değişikliklere yol açabileceğini savunarak, şu değerlendirmeleri yapıyor:
"Ağır yaralarla gidilen bu seçim sürecinde tüm bunlar seçmen tercihlerine yansıyacaktır. Özellikle de 2019 sonlarında başlayan protesto hareketlerine katılmış ve öncülük etmiş bazı partisiz figürlerin seçimde adaylığını koyması, son yıllarda kendisini gösteren değişim isteğinin seçim sonuçlarına doğrudan yansımasına da olanak sağlıyor. Geleneksel siyasetçiler ve bilinen başlıca siyasi aktörlerin seçimden güç kaybıyla çıkması olası görünüyor."

"Katılım oranı azalabilir"
Ülkedeki krizin temelde seçimlere katılımı azaltacağını öngördüğünü belirten Bulut, "Katılım oranında bir düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çünkü karşıt iki kesimden fazlaca boykotçu var. Bunlar mevcut gidişattan hoşnut olmayan çevreler. Hariri grubu seçimde aday göstermese bile son anda boykottan vazgeçip, şu yahut bu müttefiklerinin desteklenmesi çağrısında bulunabilir" diyor.
Ortadoğu uzmanı, şöyle devam ediyor:
"Açlık isyanlarına katılan sıradan insanlar da boykota eğilimli gözüküyor. Lübnan'da seçimler genelde iki blok arasında geçiyor. Biri genel bağlamda Müslüman (Sünni, Dürzî, vs.) kesimle Hıristiyanların önemli bir kısmı. Diğeri de Şiiler, Hıristiyanların Özgür Yurtsever Hareketi ve Hıristiyan kesimden Eruz akımı (ünlü Franjiye ailesi ve çevresindekiler). Şiilerin militan temsilcisi Hizbullah ile daha ılımlı Emel örgütleri, denklemin ağır topları sayılırlar. Fakat seçmen, Lübnan'daki bu ekmek krizinde, bu iflas etmiş durumda iki taraftan da pek memnun değil."

Seçimlerde öne çıkan partiler
Lübnan'daki siyasi partiler, eski Başbakan Refik Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesiyle patlak veren ve 27 Nisan 2005'te işgalci Suriye güçlerinin ülkeden çekilmesiyle son bulan Sedir Devrimi'nin ardından 8 Mart İttifakı ve 14 Mart İttifakı olarak ikiye bölündü. Bu ittifaklardan ilki Suriye yanlısı bir tavrı benimserken, diğeriyse Şam yönetimine karşı bir tutum takındı.

Hariri'nin istifasıyla Sünni blokta kriz
Lübnan'daki Sünni Müslümanları temsil eden Gelecek Partisi, 2007'de Saad Hariri tarafından kuruldu.
Eski Başbakan Fuad Sinyora liderliğinde 2005'teki seçimlerde 36 sandalye kazanan Gelecek Partisi, Hariri liderliğinde girdiği 2009 seçimlerinde de 33 koltuğa sahip olmuştu.
2018'deki seçimlere de Hariri önderliğinde katılan 14 Mart İttifakı'nın en büyük partisi, meclise 20 milletvekili çıkarmıştı.
Hariri'nin 2019'daki protestoların ardından istifa etmesi, partisini seçimleri boykot etmeye çağırması ve yine Sünnileri temsil eden Azm Hareketi'nden Cumhurbaşkanı Mikati'nin de seçimlere katılmayacağını açıklamasıyla, Lübnan'daki Sünni blokta ciddi bir kriz baş gösterdi.
Başbakanın Sünni olması gerekliliği de göz önüne alındığında, şu anda ideal bir adayın bulunamaması, büyük ihtimalle seçimlerin ardından hükümet kurulması sürecinde büyük bir sorun yaratacak.

"Seçim sonrası sancılı olacak"
Yazgan, bu sorunun seçimler bağlamında belirleyici etmenlerden biri olduğuna dikkat çekerek, "Şu anda Lübnan'da Sünni bir lider arayışı var. Seçim listelerine giren Sünni adayların kimisi yeni isimler, kimisi de Hariri'nin partisinden istifa edenler. Başbakan pozisyonu için yeni birini bulmak seçimlerden sonra yine bayağı sancılı olacak" diyor.
Lübnan uzmanı, Hariri'ye desteğiyle bilinen ve ülkedeki en önemli Sünni merci kabul edilen Dar al Fatwa'nın da onayladığı bir liderin bulunması gerektiğini söyledi ve "Şu anda öne çıkan hiçbir Sünni lider yok" ifadelerini kullanıyor.

"Hizbullah güçlenebilir"
Sezer ise Sünni blokta oluşan boşluğun Hizbullah'a oy kazandırma potansiyeli olduğunun altını çizerek, "Gelecek Parti'siz bir meclis, dolaylı olarak Hizbullah'ın güçlenmesi anlamına gelir" diyor.
Akademisyen, sistemden memnun olmayan bazı bağımsız adayların da Sünni bloktaki kriz nedeniyle oy toplayabileceğini söylüyor.
Suudi Arabistan ise Hariri'nin çekilmesine ve partisine boykot çağrısı yapmasına tepki göstererek, eski Başbakan'nın Hizbullah'ın elini güçlendirdiğini savundu. Suudi Arabistan'ın Beyrut Büyükelçisi Velid Buhari, 10 Mayıs'ta farklı Sünni adaylarla görüşme yapsa bile şu anda ön plana çıkan bir aday bulunamadı.

Ülkenin en güçlü Şii partilerinden Emel Hareketi
1974'te İran doğumlu Şii din adamı ve siyasetçi Musa es-Sadr ve eski Lübnan Meclis Başkanı Hüseyin el-Hüseyni tarafından kurulan Emel Hareketi, ülkenin en güçlü Şii partilerinden biri.
12 koltuğu bulunan Hizbullah'a kıyasla 17 koltukla meclisteki en büyük Şii parti konumundaki Emel Hareketi'nin başında 1980'den beri Meclis Sözcüsü Nebih Berri yer alıyor.
84 yaşındaki Berri, 2018 genel seçimlerinde Güney Lübnan'da çoğu Şiilerden oluşan Zahrani ve Sur şehirlerinin yer aldığı Güney II bölgesinden yarışa katılmış ve yüzde 42,1 oy kazanmıştı.
8 Mart İttifakı'ndaki Emel Hareketi, iç savaşta Şii grupları temsil eden önemli bir güçtü.
Bu savaşta Suriye destekli Emel Hareketi, buradan ayrılan, İran ile Irak'ın desteğiyle oluşan ve yine Şiileri temsil eden bir başka güçlü grup olan Hizbullah'la karşılıklı çatışmalara da girişti.
"Kamplar Savaşı" olarak anılan bu çatışmalar, 1948'deki Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Lübnan'ın güneyine kaçan Filistinli mültecilerin kamplarıyla ilgiliydi.
Emel Hareketi, partinin ortak kurucularından el-Hüseyni'nin hazırladığı ve iç savaşı bitirmek amacıyla 1989'da imzalanan Taif Anlaşması'nda da önemli rol oynamıştı.
Lübnan'da "Şii İkili" olarak da anılan ve şu anki yönetimde güçlü durumda olan Emel ve Hizbullah, ülkede hükümet karşıtı ya da bağımsız seçmenlere gözdağı vermekle de suçlandı.
Sayda ve Cezzine şehirlerinin yer aldığı ve mecliste 7 koltuğu bulunan Güney I bölgesinden bağımsız aday olarak seçimlere katılan Hicham Hayek ve kimlikleri paylaşılmayan bir grup muhalif aday, 16 Nisan'da seçimlerle ilgili toplantı düzenlemek isterken saldırıya uğradığını öne sürdü.
54 yaşındaki Rum Katolik inancına mensup Hayek'e saldıran kişilerin, bölgede etkili olan Emel Hareketi taraftarları olduğu iddia edilirken, parti bunu reddetti. Adaya saldıran kişi 20 Nisan'da güvenlik güçlerince yakalandı fakat kimliği paylaşılmadı.

Hizbullah, yönetimi bırakmak istemiyor
Hizbullah, iç savaş sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Güney Lübnan'ı işgal etmesiyle 1982'de patlak veren Lübnan Savaşı döneminde kuruldu.
Emel Hareketi'nden kopan grupların bir araya gelmesi ve İran Devrim Muhafızları'nın da fonlamasıyla oluşan Hizbullah, iç savaşta ülkeye giren ABD, Fransız ve İsrail güçlerinin dışarı atılması için bir silahlı direniş örgütü olarak faaliyet gösterdi.
1992'de düzenlenen seçimlere katılarak siyasi bir yapılanma da oluşturmayı hedefleyen Hizbullah, İran'ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney'in de desteğiyle mecliste 12 sandalye kazandı.
2005'teki Sedir Devrimi'nin ardından kurulan 8 Mart İttifakı'yla daha da güç kazanan Hizbullah, 2018 seçimlerinde mecliste kendi partisinden 13 milletvekili çıkardı. Hizbullah, başta Emel Hareketi olmak üzere kendisine destek veren diğer grup ve adaylarla birlikte mecliste 70 koltuk kazandı.

"Lübnan ordusundan daha güçlü"
Taif Anlaşması'nın ardından iç savaştaki taraflar silah bırakırken buna katılmayan Hizbullah'ın, elindeki toplam silah gücünü açıklamasa bile "Lübnan ordusundan daha güçlü" bir konumda olduğu düşünülüyor.
Seçim döneminde Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah, ABD ve Suudi Arabistan'ı ülkedeki seçim sürecine müdahale etmekle suçladı.
Öte yandan Hizbullah'ın hükümet karşıtı seçmenleri tehdit ettiği de öne sürüldü.
Bekaa Vadisi'ndeki seçim bölgesinde üç Şii aday, Hizbullah karşıtı bir listeden adaylığını koydu fakat daha sonra resmi kayıt süreci sona ermesine rağmen adaylığını geri çekti. Lübnan'da muhalif kesimler bunun Hizbullah'ın seçmenler üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklandığını savundu.
Birleşik Krallık merkezli kâr amacı gütmeyen yardım kuruluşu Oxfam, Hizbullah'ın taktiklerinin "değişimin mümkün olmadığına dair bir algı yaratarak, seçimlere katılımın azalmasına ya da seçim davranışlarında bozulmalara" yol açabileceğini iddia etti.
Hizbullah'ın tamamı ya da askeri kanatı, Lübnan hariç Arap Ligi'ndeki ülkeler, Avrupa Birliği, İsrail ve ABD gibi ülkeler tarafından terör örgütü olarak görülürken, Rusya ve Çin gibi ülkeler bunu reddediyor.

"Kendi okulları, benzin istasyonları ve hastaneleri var"
Hizbullah'ın ülkede geniş bir yapılanması var. Yazgan, Lübnan'da köklü bir devlet kavramı oturmadığı için ülkede sağlam bir altyapı bulunmadığını, bu açığın yarattığı sorunları da her mezhebe ait partinin kendi başına çözmeye çalıştığını belirtiyor.
Yazgan, bu açıdan "Hizbullah'ın kendine ait benzin istasyonları, cep telefonu şirketleri, hastaneleri ve okulları olduğunu, sağlık ve eğitim gibi farklı alanlarda hizmetleri onların sağladığını" da ifade ediyor.

Maruni Hıristiyanların sesi Özgür Yurtsever Hareketi
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın 2005'te kurduğu Maruni Hıristiyanların partisine, 2015'ten bu yana Avn'ın damadı Cebran Basil liderlik ediyor.
8 Mart İttifakı'ndaki Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH), Avn'ın liderliğinde 2005 ve 2009'da girdiği genel seçimlerde 128 kişilik mecliste sırayla 15 ve 19 koltuk kazandı.
Parti, Basil'in liderliğinde girdiği 2018 seçimindeyse meclise 29 milletvekili çıkardı.
2006'da dönemin ÖYH Başkanı Avn'la Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, siyasi ittifak kurmaya, koalisyon hükümetinde yer almaya ve ortak hareket etmeye yönelik "Mar Mikail Anlaşması" imzaladı.
Anlaşma özellikle parlamentoda ÖYH'nin gücü artırırken, bir yanda da Sünniler ve bazı Hıristiyanlar, bu anlaşma nedeniyle partiyi "Hizbullah'la hareket ederek Lübnan'ı başarısız ülke" konumuna getirmekle suçladı.

Hizbullah'la denge siyaseti
Öte yandan Basil liderliğinde ÖYH, özellikle 2019'da krizin etkilerinin iyice artmasıyla, Hizbullah'la arasına mesafe koymaya çalıştı.
2014-2020'de Dışişleri Bakanı olarak da görev yapan Basil, ocaktaki bir açıklamasında "Hizbullah'la işbirliğinin destekçileri arasında kendi imajına zarar verdiğini ve bu ittifaktaki ilişkilerinin zayıfladığını" belirtti.
Beyrut'taki Saint Joseph Üniversitesi'nden Kerim Emile Bitar, ÖYH'nin siyasi anlamda zor bir pozisyonda olduğunu söyleyerek, "Hıristiyanların, Hizbullah'ın taleplerine uyulmasını istemediklerinin kesinlikle farkındalar. Fakat bu ittifakı bırakıp gitmeleri de mümkün değil. Böyle bir şey hem Basil'in başkanlık planlarına hem de partinin parlamentoda önemli ölçüde oy kazanmasına engel olabilir" değerlendirmesini yaptı.
Nitekim Basil de 28 Nisan'daki bir söyleşisinde, "ÖYH'nin önceliği Lübnan devletini dönüştürmek ve inşa etmek. Hizbullah'ın önceliğinin farklı olduğunu anlıyoruz. Onlar direnişe ve silahlanmaya öncelik veriyor. Burada temel bir fark var. Fakat ikisi de birbirini tamamlayabilir. İki öncelik söz konusu olabilir" dedi.
Basil, Lübnan'daki enerji krizinin çözümü için Türkiye'nin desteğinin önemli olduğunu da belirtti. Ocaktaki bir açıklamasında ÖYH lideri, "Türkiye'yle iyi ilişkilere sahip olmalıyız, bu çok stratejik" ifadelerini kullandı.

ABD'den Basil'e yolsuzluk yaptırımı
Basil, 2020'de hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla da gündeme geldi. Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminde görev yapan dönemin Hazine Bakanı Steve Mnuchin, 6 Kasım 2020'deki açıklamasında Basil'in "sistematik yolsuzluk yaptığını" ileri sürerek kendisine yaptırım uygulandığını açıkladı.
Basil ise "Yaptırımlar beni korkutmuyor" diyerek ABD'nin hamlesine karşı çıktı.

Suriye karşıtı Caca ve Lübnan Güçleri Partisi
Lübnan Güçleri, 1976'da Lübnan İç Savaşı sırasında Hıristiyanların yer aldığı bir milis olarak Beşir Cümeyyil tarafından kuruldu.
İç savaşta İsrail'le işbirliği yaparak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Lübnan Ulusal Hareketi'ne karşı savaşan Lübnan Güçleri, savaşın ardından 1990'da siyasi parti olarak Samir Caca önderliğinde bugünkü halini aldı.
Caca ve Lübnan Güçleri Partisi, iç savaş sonrası imzalanan Taif Anlaşması gereği silahlarını orduya teslim etti. Ömer Keremi tarafından 24 Ocak 1990'da kurulan ilk kabinede Devlet Bakanı olarak atanan siyasetçi, daha sonra "kabinenin Suriye rejimince" kontrol edilmesine tepki göstererek görevi reddetti.
2005'teki Sedir Devrimi'yle son bulan Suriye işgali altında Caca, işgali açıkça eleştiren isimlerden biriydi. Böylelikle partisi 14 Mart İttifakı'na katıldı.
Siyasetçi, Beyrut'un kuzeyindeki bir kiliseye 27 Şubat 1994'te düzenlenen bombalı saldırı emrini vermekle ve eski Lübnan Başbakanı Reşid Karami'nin de aralarında olduğu 4 lidere suikast girişimiyle suçlandı.
Suçlamaları kabul etmeyen ve kendisine Suriye rejimi tarafından komplo kurulduğunu savunan Caca, 21 Nisan 1994'te tutuklanarak cezaevine kondu.
2005'teki devrimin ardından kurulan ilk hükümetse 18 Temmuz 2005'te çıkardığı afla 11 yıl 3 ay sonra Caca'nın serbest bırakılmasını sağladı.
Caca'nın hapisten çıkmasıyla tekrar aktif siyasette rol alan Lübnan Güçleri Partisi, 2009'daki genel seçimlerde 128 sandalyeli meclise 8 milletvekili gönderirken, 2018'deki seçimlerdeyse 15 milletvekili çıkardı.

"Hizbullah silah bırakmalı"
Siyasetçi, 2019'da Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Dubai merkezli Al Arabia kanalına verdiği demeçte, Hizbullah'ın silah bırakması gerektiğini belirterek "Hizbullah, Anayasa çerçevesinde hareket edip diğer siyasi partiler gibi davranmadığı müddetçe ülkenin geleceği olmaz" ifadelerini kullandı.

"Devleti erozyona uğrattılar"
Avn'ı eleştirerek ÖYH'ye de karşı çıkan Caca, mayısta yaptığı bir açıklamada "Cumhurbaşkanlığı unvanı, Lübnan'ın egemenliğinin altını oymak, kurumlarını yok etmek ve devleti erozyona uğratmakla eşdeğer oldu. Bu unvan, açlık, sefalet, aşağılanma ve elektrik kesintilerini getirdi" dedi.
Bulut, Caca'nın seçimlerde Hıristiyan kesimi bir araya getirmeye çalıştığına dikkat çekerek, "Caca, bütün Hıristiyanların sözcülüğüne soyunmuş. Bu arada Müslümanların önde gelen partisinin (Gelecek Partisi) başını çeken Hariri ailesiyle ittifak halindeler. Fakat Caca'nın bütün Hıristiyanları çatısı altında toplaması imkansızdır" diyor.

Dürzilerin temsilcisi İlerici Sosyalist Parti
Kemal Canbolat'ın 1949'da kurduğu ve 1977'den beri oğlu Velid Canbolat'ın liderliğini yaptığı İlerici Sosyalist Parti (İSP), Lübnan'ın en önde gelen Dürzi partisi konumunda.
1996'da Refik Hariri hükümetinde Göçmenlik Bakanı olarak görev yapan Canbolat, Hariri'nin 2005'te suikastla öldürülmesinin ardından, o zaman dek destek verdiği Suriye ve Hizbullah'a karşı bir siyaset izlemeye başladı.
Canbolat, 1977'de suikasta kurban giden babası Kemal Canbolat'ın o dönemki Suriye yönetimi tarafından öldürüldüğünü savunarak Suriye karşıtı bir politika izlemeye karar verdi.
Öte yandan Canbolat, zaman içinde Suriye ve Hizbullah'a yönelik tutumlarını da sık sık değiştirdi.
Mayıstaki bir açıklamasında siyasetçi, "Hizbullah'la her zaman diyalog halinde olduğunu çünkü bunun alternatifinin olmadığını" söyledi.
Canbolat, açıklamasında Cumhurbaşkanı Avn'a yüklenerek, yönetimde aldığı kararlarla ülkede "felaket" yarattığını da savundu.
Bunun yanı sıra siyasetçi, nisandaki bir açıklamasındaysa Suriye'yi seçimleri etkilemeye çalışmakla suçladı. Şam yönetimiyse iddiaları reddetti.
Ocaktaki bir söyleşisindeyse Canbolat, Hizbullah'ı eleştirerek Tahran'ın "Lübnan devletini ortadan kaldırmaya çalıştığını" öne sürdü.
14 Mart İttifakı'nın bir parçası olarak İSP, 2005'teki genel seçimlerde mecliste 16 koltuk kazanırken, 2009'da 11, 2018'deyse 9 sandalyeye sahip oldu.

Cümeyyil ailesinin partisi Ketaib
Lübnan İç Savaşı'nda Lübnan Güçleri milisleriyle aynı safta savaşan Ketaib, Pierre Cümeyyil tarafından 1936'da Maruni Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir milis olarak kuruldu.
İspanya'daki Francisco Franco diktatörlüğünün falanjist rejimi ve İtalya'da Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti model alınarak oluşturulan parti, 2005'teki devrimden sonra 14 Mart İttifakı'na katıldı. Aynı yıl düzenlenen seçimlerde Ketaib mecliste 4 koltuk kazandı.
Ketaib, 1982-1988'de Cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyil liderliğinde girdiği 2009 seçimlerindeyse meclise 5 milletvekili çıkardı.
Partinin öğrenci kollarından gelen ve şu anki liderliğini yapan Sami Cümeyyil liderliğindeyse parti, 2018'deki genel seçimlerde üç milletvekiliyle mecliste yer aldı.  

Beyrut patlamasında milletvekilleri istifa etti
Ancak 2020'de Beyrut'taki patlamada partinin o dönemki Genel Sekreteri Nazar Najarian'ın hayatını kaybetmesinin ardından üç Ketaib milletvekili de istifa ettiği için partinin şu anda mecliste herhangi bir temsilcisi bulunmuyor.
Emin Cümeyyil ve oğlu Sami Cümeyyil'in farklı listelerde katıldığı seçimlerde 14 Mart İttifakı'nın parçası olan Ketaib, mevcut hükümete ve özellikle Hizbullah'ın politikalarına karşı çıkıyor.

"Hizbullah, teslim olmayacağız"
Sami Cümeyyil, 9 Mayıs'taki konuşmasında Hizbullah lideri Nasrallah'a seslenerek "Teslim olmayacağız, ülkenin kontrolünü elinize geçiremeyeceksiniz. Sizin istediğiniz gibi değil kendi arzuladığımız şekilde yaşamak istiyoruz" dedi.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizden yönetimi sorumlu tutan Ketaib lideri, "Hesap vermekten kaçmalarına göz yummayacağız. Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame olsun, başka bir bakan ya da bir parti lideri olsun fark etmez; Lübnan halkını mahveden herkesten bunun hesabını soracağız" ifadelerini kullandı.

Franjiyelerin partisi Marada Hareketi
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye tarafından 1967'de bir milis olarak kurulan Marada Hareketi, 1991'de resmi bir siyasi partiye dönüştü.
Liderliğini 1992'den beri Süleyman Tony Franjiye'nin yaptığı parti, Maruni Hıristiyanlarını temsil ediyor ve 8 Mart İttifakı'nda yer alıyor.
Suriye'deki Esad ailesiyle yakın bağları bulunan 56 yaşındaki siyasetçi, 1996-1998 ve 2000-2004'te Refik Hariri hükümetinde Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı.
2004-2005'teyse İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı olarak çalışan Franjiye, 2005'te Hariri suikastla öldürüldüğünde onun için düzenlenen anma törenine katılmıştı. Ülkede büyük kriz yaratan suikastla ilgili İçişleri Bakanlığı inceleme başlattığı için, Franjiye'nin katılımı bazı kesimlerce hoş karşılanmadı.
2005'teki seçimlere katılmayan Marada Hareketi, 2009'daki ve 2018'deki seçimlerde mecliste 3 koltuk kazandı.

Seçimlerde Lübnan'daki tablo değişecek mi?
Lübnan'daki seçimlerde öne çıkan partiler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıklarla ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum göz önüne alındığında, Beyrut yönetimini zorlu bir süreç beklediğini söyleyebiliriz.

Üç senaryo
Bulut, üç seçim senaryosu olabileceğini belirterek, bunları Ortadoğu coğrafyası ve uluslararası arenadaki ilişkiler bağlamında değerlendiriyor.
Independent Türkçe yazarı, ilk senaryoyu şöyle açıklıyor:
İran ve Suriye'nin istediği, Hizbullah ve Emel yani Şii grubuyla Hıristiyan müttefiklerinin iktidarda kalmalarıdır. Bunlar tekrar kazanırsa, Suriye ve İran da Lübnan'daki konumlarını tahkim edecek. Fakat Batı ülkelerin, özellikle ABD, Fransa ve İsrail'in ne yapıp ne edip iç dengeleri bozma yönünde, iç çatışmaları körükleme yönünde girişimleri, müdahaleleri olabilir.
Bulut'a göre ikinci senaryoysa şu şekilde:
"Eğer diğer kesimi temsil eden Sünni, Hıristiyan güçleri ve Dürziler kazanırsa, bu da Batı'nın, bilhassa Fransa, ABD'nin ve İsrail'in işine gelecektir. Bu sefer de İran bundan hoşnutsuz kalacağından, ülkedeki dengelerin değişmesi için olmasa bile oluşacak hükümetin kendi aleyhine çalışmasını önlemek maksadıyla içerideki uzantılarıyla harekete geçecektir."
Seçimde oyların eşit çıkması durumundaysa Bulut, ülkede bir kriz durumu oluşabileceğine dikkat çekti:
"Eşit oranda oy çıktığını ve Cumhurbaşkanı'nın partilerden birine hükümeti kurma yetkisi verdiğini farz edelim. Hükümetin belirli bir süre içinde kurulmasını şart koşan bir kanun maddesi olmadığından, ülke ya hükümetsiz kalacak ya da mevcut hükümetle yeni bir uzlaşma oluncaya kadar, hem içerideki gruplar arasında hem de bunları destekleyen dış bağlantılar arasında denge, rekabet ve sürtüşme devam edecektir. Bu durumda ortada askıda duran, başarısız bir hükümet kalacaktır."

"Ülkenin kaymağını yiyenler değişim istemiyor"
Lübnan'da yaşayan Yazgan ise ülkede genel seçimlere dönük fazla beklenti olmadığını söyleyerek "İnsanlar, seçimlerin bazı şeyleri değiştirebileceğine dair çok umutlu değiller" diyor.
Köklü bir sistem değişikliği gerektiğini vurgulayan Yazgan, "Adaylar daha çok liyakat yerine mezhebe dayalı seçildiği için zaten ülkenin iyi yönetilemediğini görüyoruz. Yine aynı sistem devam ettiği sürece bu kötü yönetim de muhtemelen devam edecek ne yazık ki. Mevcut siyasiler de ülkenin kaymağını yedikleri için bu durumun değişmemesinden yanalar" ifadelerini kullanıyor.

"Krizler tekrarlanabilir"
Sezer de din-mezhep kotalarının sabitliğine işaret etti ve bu sistem sürerken "meclisteki bileşimin, 2018 seçiminde ortaya çıkandan çok farklı olmasını beklemenin pek mümkün olmadığını" söylüyor.
Akademisyen, "16 Mayıs itibarıyla mecliste dağınık bir tablonun ortaya çıkmasını bekliyorum" diyor.
Sezer, 65 milletvekilinin hükümete güvenoyu vermesi gerektiğini hatırlatarak, "Yakın zamanda tanık olduğumuz, uzun süre hükümet kurulamaması ve cumhurbaşkanı seçilememesi durumları tekrarlanabilir" ifadelerini kullanıyor.
Tüm bu etmenler göz önüne alındığında, Beyrut'un her gün derinleşen kriz ve karmaşadan kısa vadede çıkabilmesi mümkün görünmüyor. Lübnan halkını gelecekte nelerin beklediği, 15 Mayıs ve sonrasındaki zorlu süreçte belli olacak.

Yararlanılan Kaynaklar: Arab News, New York Times, L'Orient Today, Deutsche Welle, Bloomberg, Guardian, France 24, The Conversation, Der Spiegel, NNA, BBC, AA, AFP, The Arab Weekly, Memri, Jerusalem Post, 961, Reuters, Middle East Monitor, The National News, NPR



Arap dünyasının yeniden yapılandırılması: Şam ile Beyrut Arasındaki ‘Koridorlar Pazarı’

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam'da düzenlenen ortak basın toplantısının ardından tokalaşırken, 7 Temmuz 2026 (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam'da düzenlenen ortak basın toplantısının ardından tokalaşırken, 7 Temmuz 2026 (AFP)
TT

Arap dünyasının yeniden yapılandırılması: Şam ile Beyrut Arasındaki ‘Koridorlar Pazarı’

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam'da düzenlenen ortak basın toplantısının ardından tokalaşırken, 7 Temmuz 2026 (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam'da düzenlenen ortak basın toplantısının ardından tokalaşırken, 7 Temmuz 2026 (AFP)

Elie el-Kuseyfi

Salı günü Şam'daki tablo o denli anlamlıydı ki Arap Maşrıkı ve bölgenin genelinde iki tarihsel dönem ile iki bölgesel düzen arasındaki geçiş anını tüm yalınlığıyla özetliyordu. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ile görüşmesinin ardından, kaldığı otelin yakınlarında iki el yapımı patlayıcının infilak etmesinden sadece birkaç dakika sonra yaptığı açıklamada Fransa'nın Suriye ekonomisinin ve bankacılık sektörünün yeniden inşasına katkı sağlamaya hazır olduğunu açıkladı. Bu tablo, Suriye'nin bölgesel ve uluslararası dönüşümün tam merkezinde, dahası bu dönüşümün asıl sahnesi konumunda olduğunu kanıtlamaya yetiyordu. Bu durum Suriye'nin rolünü bütünüyle yeniden tanımlıyor. Suriye artık -özellikle İran ile Türkiye arasındaki- bölgesel nüfuzun el değiştirdiği bir ülke değil, şekillenmekte olan yeni bölgesel düzende merkezi bir rol oynayan bir devlet olarak değerlendiriliyor.

Bu çerçevede Macron'un ziyareti yalnızca Fransa'nın en üst düzeyde Şam'a diplomatik ve siyasi dönüşünün değil, aynı zamanda Suriye'nin oluşmakta olan bölgesel denklemdeki önemine ve uluslararası ile bölgesel nüfuz mücadelesinin yeni sahnesi hâline gelişine de işaret ediyordu. Bu süreç yıllarca süren savaş dönemindeki gibi değil. Zira Suriye'de çakışan uluslararası ve bölgesel çıkarlar bu rekabeti, başta ABD ve Fransa olmak üzere rakipler ve müttefikler arasında belirli angajman kurallarıyla çerçevelenmiş ve denetim altında tutulan bir rekabete dönüştürüyor. ABD ve Fransa’nın Suriye, Lübnan ve bölge geneline ilişkin aynı tutumu paylaşmadıkları açıkça görülüyor. Bu da iki ülke arasında bölge dosyalarında tarihin derinliklerine uzanan görüş ayrılığının bir uzantısı.

Ancak asıl önemli olan, on yılı aşkın bir süre boyunca savaş, göç ve dış müdahale kavramlarına indirgenmiş olan Suriye, bu bağlamı izin vermekle de kalmayıp son derece güçlü biçimde teşvik eden bir bölgesel ve uluslararası konjonktürde, jeopolitik konumuna yatırım yapma sürecine kademeli olarak dönüyor. Bu durum küresel ekonomi için acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Nitekim Şara'nın iki tarafın katıldığı Suriye-Fransa yuvarlak masa toplantısındaki sözleri de buna işaret ediyordu. Suriye'nin Akdeniz'i Körfez'e ve Irak'a bağlayan, Marsilya'ya deniz yoluyla yalnızca birkaç saatlik mesafede bulunan stratejik bir konuma sahip olduğunu belirtti. Dünya, Hürmüz Boğazı krizinin ardından güvenli ve istikrarlı geçiş koridorlarının değerini bir kez daha kavradı. İşte bu noktada bugün hayati rolünü yeniden kazanmış olan Suriye coğrafyasının küresel geçiş koridorları piyasasında vazgeçilmez bir kavşak olarak önemi gün yüzüne çıkıyor.

Suriye'de ve özellikle Şam'da güvenlik gerilimi yaratmaya yönelik strateji, bölgesel ve uluslararası akışa karşı ilerlediği için başarısızlığa mahkûmdur.

Hürmüz Boğazı'ndan Kızıldeniz'e uzanan geleneksel ticaret yollarını vuran krizlerin büyük güçleri harekete geçmeye ve enerji ve ulaşım haritalarını yeniden düşünmeye zorladığını söylemeye gerek yok. Uzun süre belirli güzergahlara bel bağlamış olan bölge, artık daha çeşitli ve güvenli bir geçiş koridorları ağı arayışına girdi. Bu ağda Suriye, savaş yıllarının büyük bölümünde olduğu gibi rakip nüfuz projeleri arasında bir temas hattı olarak değil; iç içe geçmiş ekonomik alanları birbirine bağlayan bir halka, vazgeçilmez bir bağlantı noktası olarak yeniden değer kazanıyor.

Bununla birlikte yeni Suriye'nin yeni bölgesel denklemdeki yerine oturması, Suriye devletinin çöküşü sürecinde savaş yılları boyunca filizlenmiş bölgesel ve uluslararası çıkarlarla kaçınılmaz biçimde çatışıyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında gerçekleşen iki patlama, yeni Suriye sürecinden çıkar sağlayamayan tarafların bu süreci baltalamaya çalıştığına dair açık bir mesajdı. Ancak buradaki kilit nokta, bu güvenlik mesajları yeni Suriye yönetimine değil, yeni bölgesel düzene yönelik olması. Dolayısıyla kırılgan bir devletle değil, sağlam bir uluslararası ve bölgesel denklemle karşı karşıya geliyor.

frgthyu8
Suriye'nin başkenti Şam’da, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un konakladığı otelin yakınlarında bir patlayıcı cihazın patladığı olay yerinde duman ve alevler, 7 Temmuz 2026 (Reuters)

Bu yüzden Suriye'de ve özellikle Şam'da güvenlik gerilimi yaratmaya yönelik strateji, bölgesel ve uluslararası akışa karşı ilerlediği için başarısızlığa mahkûmdur. Bununla birlikte şu soruyu sormaktan kaçınmak mümkün değil. Geçtiğimiz Perşembe gününden bu yana art arda yaşanan bu patlamalar, Şam'daki değişen tablodan çıkar kaybeden yerel hücrelerin salt tepkisel eylemleri midir? Nitekim perşembe günü Adalet Sarayı yakınlarındaki patlama, eski rejimden yetkililerin yargılanmasına karşı açık bir mesaj taşıyordu. Oysa salı günü meydana gelen iki patlama, Şam'daki güvenlik geriliminin arkasındaki bölgesel ve uluslararası bir örtüye ilişkin farklı soru işaretleri yaratıyor. Bu sorular arasında özellikle, “Bu patlamalar ile İran rejimi içindeki kanat çatışması -yani yeni bölgesel denklemi tırmandırmaya çalışan bir akım ile onu normalleştirmeye çalışan bir diğer akım arasındaki gerilim- arasında bir bağlantı var mı? Eski rejim döneminde Suriye'de geniş bir nüfuz kullanan Moskova'nın yaşananlar karşısındaki tutumu ne?” soruları öne çıkıyor. Bu sorular özellikle Hizbullah'ın ABD arabuluculuğunda Lübnan devleti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmaya yönelik tutumu açısından aynı ölçüde Lübnan için de geçerli. Söz konusu anlaşma, Hizbullah ile Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam arasındaki çatışmanın ana başlığına dönüşmüş durumda.

Tahran, Washington'la varılacak herhangi bir nihai anlaşmayı ABD tehditlerinin sona ermesine ve Lübnan'daki durumun istikrar kazanmasına bağladığında, Lübnan'ın yeni bölgesel denklemi normalleştirecek koşullar arasında bölgesel nüfuz haritasının bir parçası olmaya devam edeceğini teyit etmiş oluyor.

Dolayısıyla Suriye etrafındaki çatışma bugün bizzat devletin işlevi üzerine dönüyor. ‘Yeniden inşa edilen bölgesel düzenin bir parçası mı olacak, yoksa kaotik ortamdan beslenen nüfuz ağlarına açık bir alan mı kalacak?’ sorusunun yanıtı büyük olasılıkla birinci ihtimal yönünde kesinleşmiş durumda. Yani yeni bölgesel denklem Suriye'nin bir kez daha kaosa sürüklenmesini kaldıramaz. Bunu her şeyden önce Washington'ın bölge stratejisi çerçevesinde Şam'a gösterdiği ilgi yansıtıyor. Bu strateji, 2003 Irak işgali döneminde ‘yeni muhafazakârların’ benimsediği ideolojik Amerikan vizyonundan köklü biçimde kopan, ağırlıklı olarak ekonomik bir vizyona dayanıyor. Söz konusu eski vizyon, tıpkı Usame bin Ladin'in dünya tasavvurunun ayna görüntüsü gibi, dünyayı şer ekseni ile hayır ekseni arasında bölen bir anlayışa dayanıyordu. Şimdi ise İran gibi geleneksel ABD’nin yörüngesinin dışındaki ülkelerle bile Washington'ın ekonomik çıkarlarının güvence altına alınmasını esas alan farklı bir Amerikan vizyonunun belirginleştiği açıkça görülüyor. Belki de bölgenin bütününün geleceği tam da bu noktada düğümleniyor. Washington, Tahran’ı yeni İran’ın yeni bölgesel ve uluslararası düzene gireceği ekonomik bir anlaşma imzalamaya ne ölçüde ikna edebilecek?

dvfgthy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam'daki Emevi Camii'ni ziyaret ederken Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın yanında, 6 Temmuz 2026 (AFP)

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Suriye, Lübnan ve İran'a ilişkin bu sorular, Orta Doğu'nun yaşadığı daha büyük bir dönüşümle iç içe geçiyor. Geçtiğimiz on yıllarda bölgeye hâkim olan model -askeri eksenlere ve sınır ötesi çatışmalara dayanan yapı- bugün ulusal devlete, coğrafyaya ve ekonomiye öncelik tanıyan başka bir modelin yükselişiyle karşı karşıya. ABD ve beraberinde Avrupa’dan ve Arap ülkelerinden, merkezi devletler ve ekonomik koridorlar üzerine inşa edilmiş bir bölgesel sistem oluşturmaya daha yakın görünüyor. Bu sistem silahlı milislerle ideolojik gündemlere katlanamaz. Bu ilke mevcut güç dengesi şimdilik onun lehine olsa bile sonuçta İsrail için de geçerli olur. Çünkü yeni bölgesel sistemin kök salması, özellikle bu genişlemenin güdüsü güvenlik değil, ideolojik nitelik taşıdığında kendi sınırlarının ötesine sınır aşan bir genişleme güden İsrail ile bir arada var olamaz. Bu durum, Washington ile mevcut İsrail hükümeti politikaları üzerine yürütülecek kapsamlı bölgesel müzakerenin ana düğüm noktası. İran ve ABD müzakerelerinin İsrail'in -özellikle Lübnan'daki- davranışı üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığı açık. Dolayısıyla Tel Aviv'i bölgesel politikalarını yeniden gözden geçirmeye yönlendirmenin önkoşulu, Washington'ın hedeflediği yeni bölgesel düzenin doğuşuyla bu İsrail politikalarının değiştirilmesi arasındaki bağı Arap ve bölgesel düzeyde kurmaktır.

İşte bu noktada ABD-İran müzakereleri daha geniş bir anlam kazanıyor. Zira bu müzakereler nükleer dosyanın ötesine geçerek İran'ın yeni bölgesel düzendeki konumuna ilişkin soruya uzanıyor. Tahran, Washington'la varılacak herhangi bir nihai anlaşmayı Amerikan tehditlerinin sona ermesine ve Lübnan'daki istikrara bağladığında, yeni bölgesel denklemi normalleştirmenin koşullarından biri olarak Lübnan'ın bölgesel nüfuz haritasının bir parçası olmayı sürdüreceğini ortaya koyuyor. Öte yandan onlarca yıl bölgesel çatışma yönetiminin sahnesi olan Lübnan, Hizbullah silahıyla devlet ilişkisinin yeniden tanımlanması başlığını taşıyan farklı bir aşamaya giriyor. Lübnan ile İsrail arasındaki çerçeve anlaşma, İran-ABD mutabakatı çerçevesinde tırmanmayı azaltmak için oluşturulan mekanizmayla birlikte değerlendirildiğinde, Lübnan'ın güneyinde yüzleşme aşamasından güvenlik ve siyasi düzenlemeler aşamasına geçişin hassas biçimde yönetilme girişimini yansıtıyor. Bu nedenle çerçeve anlaşmaya ilişkin Lübnan içi çatışma, Lübnan dosyasındaki nihai kararın Lübnan-İsrail sürecini ya da İran-ABD sürecini aşan bölgesel ve uluslararası mutabakatlara tabi olacağı göz önünde bulundurulduğunda artık geçerliliğini yitirmiş görünüyor. Bu bağlamda Lübnan, yeni bölgesel sistemin başarılı olup olmayacağını sınayan ana test alanına dönüştü.

Dolayısıyla Hizbullah silahı dosyası, her şeyden önce bir devlet olarak Lübnan'ın yeni Maşrık'taki konumuna ve rolüne ilişkin daha kapsamlı bir sorunun parçası hâline geliyor. Devletin güç tekeli üzerindeki kontrolünü yeniden sağlama kapasitesi, esasen Lübnan'ın etrafında yeniden şekillenmekte olan ekonomi ve koridor ağlarına dahil olabilmesiyle doğrudan bağlantılı. Dolayısıyla ‘yeni İran’la mutabakat içinde olası bir gelecekteki devlet-Hizbullah sürecine Arap ülkelerinin katılımı bu dönüşüme bölgesel bir boyut kazandırırken onu iç bir yüzleşmeden Lübnan'ın bölgedeki farklı bir rol üstlenmesine doğru dönüştürüyor.

dfgthy
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ve İsrail’in Washington Büyükelçisi Yechiel Leiter, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Daniel Holler ve Lübnan Büyükelçisi Nada Hammade, ABD Dışişleri Bakanlığı'nda çerçeve anlaşmasının imzalanması sırasında (AFP)

Lübnan'dan herhangi bir çekilmeyi Hizbullah'ın Litani Nehri'nin güneyinden geri çekilmesi ve askeri yapısının tasfiyesiyle bağlantılı uluslararası güvenlik garantilerine bağlayan İsrail ise diğer aktörlerin çıkarlarını gözetmeksizin bölgesel denklemi kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendiremez. Washington'ın İran'ın çıkarları dahil bölge ülkelerinin çıkarlarını kendi şemsiyesi altında yeniden tanımlayan bir denklem oluşturma rolü tam da burada devreye giriyor. Bu proje ilk bakışta bir ütopya gibi görünebilir, ancak tam anlamıyla hayata geçirilememesi, önceki çatışma denklemine geri dönülebileceği anlamına gelmez. Bununla birlikte bu geçiş aşamasının kısa sürmesi şart değil, büyük olasılıkla uzun bir zaman dilimi gerektirecek. Tahran'dan Irak'a, Şam'dan Beyrut'a kadar Arap Maşrıkı’nın ve bölgenin genelinin yeni anlamı şu an müzakere ediliyor. Yeni Suriye yönetimi, Suriye'nin ekonomik bir kavşak olmasını hedefliyor. Yani onu her şeyden önce ekonomik açıdan tanımladığı için önceki rejimden ayrışıyor. İran ise Dini Lider’in (Rehber) cenazesiyle gömdüğü ikinci İslam Cumhuriyeti’nin ardından ‘Üçüncü İslam Cumhuriyeti’ için bir formül arıyor. Lübnan ise yeni bölgesel sistemdeki rol ve işlev sorusuyla karşı karşıya. Lübnan ya ekonomi ve geçiş koridorlarının coğrafyasının bir parçası olacak ya da bu dışında kalıp yavaş ölüme doğru yürüyüşünü sürdürecek. Arka planda ise eksenler tarafından değil, geçiş koridorları ve ekonomik çıkarlar tarafından yönetilen bir Orta Doğu'ya geçiş hedefleyen yeni bir Amerikan yaklaşımı şekilleniyor. İdeoloji değil ekonomi belirleyici oluyor. Dolayısıyla bölgenin geleceğini belirleyecek soru yalnızca son savaşı kimin kazandığı değil, yeni Orta Doğu ekonomik haritasında kimin yerini güvence altına almayı başardığı olacak.


Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?
TT

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Şam'daki çifte patlamanın arkasında kim var? Saldırıdan kim çıkar sağlıyor?

Fransa Cumhurbaşkanı'nın Suriye ziyareti sırasında konakladığı yerin yaklaşık 10 kilometre yakınında meydana gelen peş peşe iki patlama, hem konumu hem de zamanlaması itibarıyla Suriye yönetimini son derece hassas ve zor bir dönemde hedef aldı.

Hükümete yakın kaynaklar, Şarku'l Avsat'a yaptıkları açıklamada, saldırıdan çıkar sağlayabilecek çok sayıda taraf bulunduğunu, bunların başında ise eski rejim kalıntıları ile Fransa-Suriye yakınlaşmasından rahatsız olan çevrelerin geldiğini belirtti. Buna karşın gelişmeleri yakından takip eden başka kaynaklar ise saldırının arkasında, ülkedeki en büyük güvenlik tehdidi olmayı sürdüren DEAŞ'ın bulunmasının daha olası olduğunu değerlendirdi.

Şam'da Turizm Bakanlığı yakınlarında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un konakladığı Four Seasons Oteli çevresinde meydana gelen art arda iki patlamada, Turizm Bakan Yardımcısı ile 4 polis memurunun da aralarında bulunduğu en az 18 kişi yaralandı. Olay, adliye sarayı yakınındaki avukatların kullandığı bir kafede geçen hafta meydana gelen ve 10 sivilin hayatını kaybettiği, yaklaşık 20 kişinin yaralandığı bombalı saldırının ardından gerçekleşti.

frgthy
Suriye güvenlik güçleri, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara'nın salı günü Şam'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile görüştüğü sırada, Four Seasons Oteli yakınındaki yanmış bir aracı inceliyor. (AP)

Güvenlik uzmanı Abdullah el-Neccar, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, saldırıların eski rejim kalıntılarının izlerini taşıdığını belirterek, amaçlarının "kendilerini de kapsayacak geçiş dönemi adalet sürecini sabote etmek ve Suriye'nin güvenli olmadığı algısını oluşturmak" olduğunu söyledi.

El-Neccar, kullanılan patlayıcıların ilkel düzeneklerden oluştuğunu, sivil ya da asker ayrımı gözetmediğini belirterek, asıl hedefin güvenlik güçlerinin kontrolü sağlayamadığı görüntüsünü vermek olduğunu ifade etti. Ancak bunun doğrudan güvenlik zaafına işaret etmediğini söyleyen uzman, herhangi bir suçlunun çöp konteynerine ya da yol kenarında park halindeki bir araca el yapımı patlayıcı yerleştirebileceğini, salı günkü saldırının da bu yöntemle gerçekleştirildiğini kaydetti.

Eski diplomat ve siyasi analist Bassam Barabandi ise Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Suriye'de toparlanmaya yönelik ciddi işaretler ortaya çıktıkça, ülkedeki iyileşmeden zarar gören tarafların harekete geçtiğini söyledi. Barabandi'ye göre bu noktada eski rejim kalıntılarının, DEAŞ'ın, Lübnan Hizbullahı'nın, İran'ın ve İsrail'in çıkarları kesişiyor.

fgthyu
Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin önünde Fransız bayrağı sallayan kişiler. (AFP)

Barabandi, eski baskı rejiminin parçası olan çok sayıda kişinin hâlâ toplumun içinde yaşamaya devam ettiğine dikkat çekerek, devlet kurumlarının henüz yeniden yapılanma aşamasında olduğunu, güvenlik teşkilatındaki personelin ise yeterli tecrübeye sahip olmadığını vurguladı.

Siyasi analiste göre patlamaların boyutu iki ihtimali gündeme getiriyor. Bunlardan ilki, saldırıların zarar gören kişi veya küçük gruplar tarafından gerçekleştirilmiş olması. Diğeri ise büyük çaplı operasyon düzenleme kapasitesine sahip bir örgütün, zaten büyük ölçüde yıkılmış olan ülkeye daha fazla fiziksel zarar vermekten ziyade, ülke genelinde istikrarsızlık algısı oluşturmayı hedeflemesi.

Barabandi, uluslararası toplumun Suriye'de istikrarın güçlendirilmesi yönünde irade ortaya koyduğunu belirterek, güvenlik kurumlarının inşasına verilen desteğin artmasının beklendiğini söyledi. Büyük ekonomik yatırımların siyasi hesaplara dayandığı için büyük ölçüde etkilenmeyeceğini ifade eden Barabandi, buna karşılık yerel ekonomilerin ve küçük ölçekli projelerin saldırılardan olumsuz etkileneceğini dile getirdi.

Hükümete yakın kaynaklar ise Şarku'l Avsat'a yaptıkları açıklamada, kullanılan ilkel patlayıcıların genellikle patlayıcı tarama sistemleri tarafından tespit edilemediğini, bu tür saldırıların güvenlikten çok siyasi mesaj taşıdığını belirtti. İlk bulguların DEAŞ'tan ziyade eski rejim kalıntılarına işaret ettiğini savunan kaynaklar, DEAŞ'ın öncelikli hedefinin devletin güvenlik güçleri ve kendi tanımına göre "mürted" kabul ettiği kişiler olduğunu ifade etti. Kaynaklar ayrıca örgütün saldırılarının genellikle çok daha yıkıcı olduğunu, "ancak örgüt bir gecede yöntem değiştirmişse bunun istisna olabileceğini" söyledi.

frgty7uı
Suriye İçişleri Bakanı Enes Hattab, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un konakladığı otelin yakınında Şam'da meydana gelen iki patlamanın ardından Four Seasons Oteli çevresinde incelemelerde bulunuyor. (AFP)

Güvenlik uzmanı Ziya Kaddur ise bu değerlendirmelerin, saldırıdan çıkar sağlayabilecek çok sayıda taraf bulunduğu için şimdilik varsayımdan ibaret olduğunu söyledi. Ancak buna rağmen DEAŞ'ın hâlâ Suriye'nin karşı karşıya olduğu en büyük güvenlik tehdidi olmaya devam ettiğini vurguladı.

Kaddur, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, salı günü gerçekleştirilen koordineli saldırının, geçen mayıs ayında Şam'ın Bab Şarki bölgesinde Savunma Bakanlığı'na ait bir bina yakınında meydana gelen ve bir askerin öldüğü, çok sayıda sivilin yaralandığı, DEAŞ'ın üstlendiği saldırıya büyük ölçüde benzediğini belirtti.

Kaddur'a göre asıl tehlike, yalnızca başkentin en hassas bölgelerinde faaliyet gösteren aktif bir DEAŞ hücresinin bulunması değil; aynı zamanda bu hücrenin istediği zaman harekete geçebilecek kapasiteye sahip olması. İçişleri Bakanlığı'nın terör örgütlerine, özellikle de zaman zaman önleyici nitelikte operasyonlar da gerçekleştiren DEAŞ'a karşı yoğun çaba göstermesine rağmen örgütün nitelikli saldırılar düzenlemeyi sürdürdüğünü ifade etti.

Kaddur, son dönemde artan saldırıların Suriye'de bir süredir hakim olan göreli istikrar görüntüsünü zedelediğini ve saldırıların arkasındaki tarafların da tam olarak bunu amaçladığını söyledi. İçişleri Bakanlığı ile istihbarat kurumlarına çağrıda bulunan Kaddur, güvenlik tehditleriyle mücadele yöntemlerinin "acı ama gerekli" şekilde gözden geçirilmesi ve bu tehditleri ortadan kaldıracak kapsamlı bir strateji hazırlanması gerektiğini ifade etti.

Suriye İçişleri Bakanlığı ise yaptığı açıklamada, Şam'da Turizm Bakanlığı yakınlarında meydana gelen iki patlamada, 4 polis memurunun da aralarında bulunduğu 18 kişinin yaralandığını duyurdu. Bakanlık ayrıca patlamaların, Fransa Cumhurbaşkanı'nın konakladığı yerleşkenin güvenlik çemberinin dışında meydana geldiğini bildirdi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında başkent genelinde güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarıldı. Çok sayıda mahallede yoğun güvenlik tedbirleri alınırken, birçok ana yol da ulaşıma kapatıldı.


Şam ve Paris yeni bir ekonomik ortaklık kuruyor... Yatırım, yeniden yapılanmanın kapısı

(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
TT

Şam ve Paris yeni bir ekonomik ortaklık kuruyor... Yatırım, yeniden yapılanmanın kapısı

(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)

Suriye’nin başkenti Şam, Ortadoğu’daki ticaret ve enerji hatlarını yeniden şekillendiren karmaşık jeopolitik değişimlerin etkisiyle, savaşın izlerini geride bırakarak yeni bir yatırım dönemi başlatma yolunda ilerliyor. Halk Sarayı’nda bir araya gelen Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, yeniden imar faaliyetlerine yönelik kapsamlı bir ekonomik ortaklık başlatarak stratejik bir dönüm noktasının temelini attı. Bu ortaklık çerçevesinde Suriye coğrafyası, Hürmüz Boğazı’nda yaşanan mevcut kriz karşısında küresel koridor pazarında güvenli bir geçiş yolu ve hayati bir alternatif olarak sunuluyor.

Görüşmelerle eş zamanlı olarak başkentin merkezini hedef alan bombalı saldırılara rağmen, deniz taşımacılığı, enerji ve sanayi sektörlerinin önde gelen isimlerini içeren üst düzey Fransız heyetinin ziyareti, Fransa ve Avrupa’nın güvenlik sorunlarını aşma konusundaki kararlılığını gösteriyor. Bu katılım, karşılıklı çıkarlara dayalı, sloganlardan uzak ve eşit bir ortaklık inşa etme iradesini yansıtıyor.

Bu gelişmeler, iç savaşın 2024 yılında sona ermesinden bu yana ilk ziyaretini gerçekleştiren Macron’a eşlik eden üst düzey yetkililer, yatırımcılar ve Fransız iş dünyası liderlerinin katıldığı yuvarlak masa toplantısında ele alındı.

Ziyaret, Suriye-Fransa ilişkilerini karşılıklı saygı ve eşit ortaklığa dayalı yeni bir aşamaya taşımayı hedefliyor. Fransa Cumhurbaşkanı’nın geceyi geçirdiği otelin yakınlarında, başkentin merkezini sarsan bombalı saldırıların yol açtığı güvenlik hareketliliğine rağmen, Fransız heyeti ortaklığı hayata geçirme yönündeki adımlarını sürdürdü.

Söz konusu hamle, başta İran ile yaşanan savaş nedeniyle Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmak üzere hızla değişen jeopolitik gelişmelerin etkisiyle atıldı. Bu durum, Suriye coğrafyasını küresel enerji ve ticaret akışları için en önemli alternatif ve güvenli koridorlardan biri olarak uluslararası arenada yeniden gündeme getirdi.

sdvdfe
(foto altı) Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Şam’da Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera ile bir toplantıya katıldı. (EPA)

Açılış konuşmasında Fransız sanayi ve ekonomi dünyasının önde gelen temsilcilerini selamlayan Şera, yeniden imar ve ortaklığa yönelik entegre bir yol haritasının mevcut olduğunu vurguladı. Ülkenin jeopolitik avantajına dikkat çeken Şera, “Suriye, Akdeniz’i Körfez ve Irak’a bağlayan stratejik bir konuma sahip olup, Marsilya’ya yalnızca birkaç deniz mili mesafededir. Hürmüz Boğazı krizinin ardından dünya, güvenli ve istikrarlı koridorların değerini bir kez daha anlamıştır. Bu noktada, küresel koridor pazarında vazgeçilmez bir bağlantı noktası olarak hayati rolünü yeniden kazanan Suriye coğrafyasının önemi ortaya çıkmaktadır. Fransa’nın bu süreçte ilk ortağımız olmasını arzuluyoruz” ifadelerini kullandı.

Yatırım yol haritasındaki sektörleri detaylandıran Şera, “Hava filomuzun yenilenmesi, havalimanlarımızın işletilmesi ve hava seyrüsefer sistemlerinin modernizasyonundan, kara sularımızda enerji arama faaliyetlerine, elektrik ve su şebekelerinin yenilenmesine, üniversite hastaneleri, gıda sanayisi, dijital altyapı ve nüfus kayıt sisteminin modernizasyonuna kadar uzanan entegre bir sistemden bahsediyoruz” dedi. Konuşmasını sürdüren Şera, “Suriye’deki organize sanayi bölgeleri, fabrikalarınız için bir çıkış noktası olmaya hazırdır. Bunu destekleyen en önemli unsur, Suriye’nin egemen kararlara dayalı kalkınma hamlesidir. Kanunlar ve kurumlar tarafından yönetilen modern bir yatırım ortamı inşa ediyoruz” şeklinde konuştu. Şera, bu stratejik ortaklığın Şam’ın Avrupa ve dünya ile kurmak istediği model olduğunu belirterek, sürecin “sloganlar yerine iki ülke halkına hizmet eden karşılıklı çıkarlar üzerine inşa edildiğini” sözlerine ekledi.

Lojistik iş birliği

Stratejik sektörlerin başında lojistik ve deniz taşımacılığı öne çıkarken, görüşmeler Fransız küresel nakliye grubu CMA CGM’nin ticari nüfuzunun artmasını sağladı. Bu çerçevede Şera, grup ile gerçekleştirilen başarılı ortaklık modelini örnek göstererek, şirketin 14 ay önce Lazkiye Limanı’nı geliştirmek üzere 230 milyon euroluk bir yatırım sözleşmesi imzaladığını ve bir yıl geçmeden limanın kapasitesini artırmak için 200 milyon euroluk ek bir kaynak aktarma kararı aldığını belirtti. CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade ise Suriye’deki mevcut yatırım fırsatlarının önemini vurgulayarak, “Bugün Lazkiye Limanı’nı yeniden faaliyete geçiriyoruz ve Şam ile farklı alanlarda önemli ortaklıklar kurmayı öngörüyoruz” açıklamasında bulundu.

csdvgthy
Suriye Havacılık Holding CEO’su Enver Akkad ve CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade, Şam Uluslararası Havalimanı’nda hava kargo taşımacılığına ilişkin bir mutabakat zaptı imzaladılar. (AFP)

Aynı doğrultuda Suriye Ekonomi ve Sanayi Bakanı Nidal eş-Şaar, her iki ekonomiye de katma değer sağlayacak şekilde Fransa’nın sanayi, ulaştırma, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarında etkin bir şekilde yer almasını beklediklerini ifade etti. Şaar, ülkenin ‘ekonomik yaklaşımında daha rekabetçi ve küresel ekonomiye entegre olabilen yeni bir sayfa açmayı seçtiğini’ vurguladı. Suriye Yatırım Ajansı Başkanı Talal el-Hilali de bu görüşmeyi, ‘Suriye’nin modern bir ekonomi ve yatırım ortaklıkları inşa etme yolculuğunda dönüm noktası bir durak’ olarak nitelendirerek bu yaklaşımı destekledi.

Petrol görüşmeleri

Fransız hamlesinin en önemli eksenlerinden biri olarak enerji sektörü öne çıkarken, enerji devi TotalEnergies CEO’su Patrick Pouyanne, resmi bir petrol arama sözleşmesi imzalanmasını görüşmek üzere Suriyeli yetkililerle bir araya geldi.

Bu görüşmeler, Fransız şirketinin geçtiğimiz mayıs ayında Suriye Petrol Şirketi ile imzaladığı ve TotalEnergies’e, Akdeniz sularında tarihsel olarak keşfedilmemiş bir deniz sahasında arama yapma hakkı tanıyan mutabakat zaptının hayata geçirilmesi kapsamında gerçekleştirildi.

Bu çerçevede Pouyanne, mutabakat zaptını her iki taraf için de bağlayıcı resmi bir sözleşmeye dönüştürmek amacıyla, şirketinin hedeflenen sahaya ait ön çalışmaları yürütmek ve teknik verileri analiz etmek üzere diğer şirketlerle bir ortaklık kurduğunu açıkladı. Mevcut teknik fırsatlara ilişkin değerlendirmesinde Pouyanne, TotalEnergies’in normal şartlarda ham petrol bulmayı tercih ettiğini belirterek; Kıbrıs ve İsrail örneklerinde olduğu gibi Doğu Akdeniz bölgesindeki tarihsel keşiflerin yapısının, en güçlü göstergelerin doğal gaza işaret ettiğini doğruladığını ifade etti.

csdfgtrhy
TotalEnergies CEO’su Patrick Pouyanne ve CMA CGM CEO’su Rodolphe Saade, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a Suriye ziyaretinde eşlik etti. (AFP)

Pouyanne, Hürmüz Boğazı sorununu aşmak ve Irak petrolünü Akdeniz’e taşımak amacıyla Şam’ın ‘Ortadoğu’nun kavşak noktasında’ yer alan merkezi bir transit ülke olma niteliğindeki stratejik önemine dikkat çekti. Irak’ın geçtiğimiz nisan ayında petrolünü Suriye toprakları üzerinden tankerlerle kara yoluyla taşımaya başladığına dair yaptığı açıklamayı ve Şam ile Bağdat arasında enerji transit mekanizmalarının kurulması ile ortak petrol boru hattının rehabilite edilmesi amacıyla yürütülen görüşmeleri hatırlattı. Bununla birlikte ihtiyatlı bir iyimserlik sergileyen Pouyanne, mevcut güvenlik durumunun sahada derhal çalışmaya başlanmasına henüz elvermediğini kabul ederek, ziyaretinin güven inşa etmeyi ve ilk lojistik temasları kurmayı amaçladığını belirtti. Pouyanne, 13 yıldan fazla süren ve 2024 yılında sona eren iç savaşın ardından hükümete kontrolü tamamen sağlaması için gerekli zamanın tanınması adına yatırımcılara biraz sabırlı olmaları çağrısında bulundu.

Uluslararası toplumu ve yatırımcıları, Suriye hükümetine tam kontrolü ve istikrarı sağlaması için zaman tanımak adına temkinli olmaya ve biraz sabır göstermeye davet eden Pouyanne, “13 yıldan fazla süren ve 2024’te sona eren bir iç savaştan yeni çıkan bir ülkeden çok fazla şey talep etmemeliyiz” değerlendirmesinde bulundu.

Buna karşılık Macron, Paris’in güven inşa etmeye, ayrıca enerji, bankacılık ve altyapı dahil olmak üzere birçok alanda ortak olarak yer almaya hazır olduğunu teyit etti. Suriye’nin yeniden imar çalışmalarını desteklemek amacıyla kapsamlı ortak ekonomik komitelerin kurulması konusunda mutabakata varıldığını açıklayan Macron, bu çerçevede Körfez ülkeleriyle de yakın bir ortaklık yürütüleceğini belirtti. Şam’ın önünde pek çok zorluk bulunduğunu kabul eden Macron, bununla birlikte geleceğe yönelik vaatlerde bulunan ortaklık fırsatlarının da mevcut olduğunu dile getirerek, güvenli ve istikrarlı bir yatırım ortamı hazırlanması için ülkesinin her zaman Suriye halkının yanında olacağını yineledi.

csdfgthy
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (AP)

Destekleyici mali adımlar kapsamında Elysee Sarayı, Beşşar Esed’in amcası Rıfat Esed’den müsadere edilen ve Suriye devletine ait olan 51 milyon euroluk (yaklaşık 58,29 milyon dolar) tutarın iadesi için Şam yönetimi ile resmi sürecin başlatıldığını duyurdu.

Bu görüşmeler, iki ülke liderinin Yeni Suriye’nin çerçevesini çizen güçlü siyasi açıklamalarıyla tamamlandı. Fransız iş insanlarına seslenen Şera, Halk Sarayı’nın kapılarının geleceğin inşasına katkıda bulunmak isteyen herkese açık olduğunu vurguladı ve Hürmüz Boğazı krizinin ardından dünyanın, Suriye üzerinden geçen güvenli ve istikrarlı ticaret koridorlarının değerini anladığını ifade etti.