Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Seçim sistemi, siyasi işleyiş ve mezhepler arası ilişkileri inceleyen Independent Türkçe, seçimlerin nabzını tuttu

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
TT

Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)

Son dönemde tarihinin en büyük ekonomik ve toplumsal krizlerinden birini yaşayan Lübnan'da gözler yarın yapılacak seçimlere çevrildi.
Halihazırda "Şii ikili" olarak anılan Emel Hareketi ve Hizbullah'ın ağırlıklı olarak yönetimde söz sahibi olduğu ülkenin gidişatı, Lübnan'ın kendine has seçim sistemi, toplumsal yapısı ve siyasi işleyişi nedeniyle de çalkantılı görünüyor.
Independent Türkçe, Lübnan'daki son durumu, mezhepsel temsil sistemini, farklı dini grupları ve olası seçim senaryolarını uzman görüşleriyle birlikte mercek altına aldı.

Siyasi işleyiş ve seçim sistemi
Ülkedeki siyasi işleyiş, kökenleri geç Osmanlı dönemine dayanan, Fransız mandası döneminde olgunlaşan, 1943 Ulusal Pakt süreciyle birlikte tamamlanan ve iç savaştan sonra 1989 Taif Antlaşması'yla da kısmen revize edilen bir mezhepsel temsil sistemi üzerine inşa edildi.
Bu sisteme göre Lübnan Meclisi'nde her dinsel ve mezhepsel gurubun belirli bir kotası var.
Taif Anlaşması'na göre 128 kişilik mecliste 28 koltuk Sünnilere, 28 Şiilere, 8 Dürzilere, 34 Maruni Hıristiyanlara, 14 Ortodokslara, 8 Katoliklere, 5 Ermenilere, iki Arap Alevilerine, bir koltuk da Hıristiyanlar içerisindeki azınlıklara dağıtılıyor.
Aynı temsil sistemi devletin yönetim kademesi için de geçerli. Buna göre ülkede cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyanlar, başbakan Sünni Müslümanlar ve meclis başkanı da Şii Müslümanlar arasından seçiliyor.
Bu seçimlerde 128 sandalye için 15 bölgede oluşturulan 103 listeden toplamda 718 aday yarışacak.
"Lübnanlıların ulusal tercihi değil, cemaatlerin kendi iç tercihleri"
Seçmenler oy kullanırken bireysel adaylara değil oluşturulan listelere oy veriyor.
İstanbul Gedik Üniversitesi'nin Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Selim Sezer, bu listeli seçim sistemini şöyle bir örnekle açıklıyor:
"Mesela Baalbek bölgesinden toplam 10 milletvekili seçilecek ve bunların 6'sı Şii olacak. 5 ya da 7 olamaz. Baalbekli seçmenler de muhtelif parti ve ittifakların oluşturduğu, her biri 6'şar Şii adaydan oluşan listelerden birine oy verecek. Aynı bölgeden geriye kalan 4 sandalye (iki Sünni, bir Maruni, bir Rum Katolik) de benzer süreçlerle belirlenecek. Bir başka deyişle 128 sandalyeli parlamento Lübnanlıların ulusal tercihlerinin değil, cemaatlerin kendi iç tercihlerinin toplamının ifadesi olmaktadır."
 
Son nüfus sayımı 1932'deydi; "Herkesin işine geliyor"
Anayasal olarak 4 yılda bir seçim düzenlenen Lüban'ın bu siyasi sistemini belirleyen önemli özelliklerden biri de dinsel-mezhepsel grupların nüfusa göre dağılımı.
Ülkede en son nüfus sayımı 1932'de yapıldı ve mevcut sistem de bu demografik veriler üzerinden işliyor.
Lübnan uzmanı Nalan Yazgan, söz konusu demografik sistemin siyasi arka planına dair şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Aslında herkesin işine geliyor bu sistem. Mevcut durumda Maruniler eğer nüfus sayımı yapılsa daha az çıkacak; o zamansa yüzde 40 çıkmışlar. Dolayısıyla bu durumun değişmesini istemiyorlar. İç savaş sırasında da Lübnan dışında çok göç eden olmuş, özellikle Marunilerden. Diğer taraftan mesela Şiilerin nüfusu hızlı artıyor. En hızlı nüfus artışı onlarda. Bir sayım yapılsa muhtemelen onların kotaları bayağı artacak. Fakat onlar son seçimlere kadar hiç hükümette görev alamadıkları için, yani Emel hariç, Hizbullah'tan bahsediyorum, şimdi sonunda 'En azından hükümette bir yerimiz var''diyerek bunu kaybetmemek adına seslerini çıkarmıyorlar."

"Her Lübnanlının gönlünde geri dönme özlemi var"
Lübnan'daki seçimde diaspora oylarının da önemli yeri var.
Rakamlar net olmasa da yurtdışında yaklaşık 15,5 milyon Lübnanlı olduğu tahmin ediliyor. Bu sayı, ülkede yaşadığı düşünülen 6 milyon kişiye kıyasla büyük fark oluşturuyor.
İçişleri Bakanlığı'nın paylaştığı verilere göre bu seçimde 58 ülkede kayıtlı 225 bin Lübnanlı seçmen oy kullanma hakkında sahip. Bu sayı, toplam seçmen sayısının yüzde 5,5'ine tekabül ediyor.
İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Umman, Suriye, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve Irak'taki seçmenler 6 Mayıs'ta oy verme işlemlerini gerçekleştirdi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, İran ve çeşitli Arap ülkelerinde ikamet eden Lübnanlıların seçimlere katılım oranının yüzde 60 olduğunu açıkladı.
Kalan 48 ülkede ikamet eden 194 bin 348 Lübnanlı seçmen de 8 Mayıs'ta oy kullandı.
Birçok Lübnanlının 1975'te başlayan iç savaşta ülkeyi terk edip çatışmaların 1990'da sonlanmasıyla geri döndüğünü belirten Yazgan, 2019'da baş gösteren ekonomik krizle birlikte yine birçok kişinin yurtdışına gittiğini belirtiyor.
Araştırmacı gazeteci, "Yurtdışında yaşayan Lübnanlıların sayısı, ülkede yaşayanlardan çok daha fazla, dolayısıyla diasporanın seçimlere katılımı önemli. Her Lübnanlının gönlünde aslında Lübnan'a geri dönme özlemi var" diyor.
Ülkede oy kullanma yaşıysa 21. Yazgan, bunun "özellikle genç nüfusun yüksek olduğu bir ülkede birçok kişinin oy kullanma hakkından mahrum kalmasına yol açtığına" da işaret ediyor.

"19. yüzyıldan beri görülen en ağır üç krizden biri"
Kökleri daha öncelere dayanan fakat 2019'da iyice görünür hale gelen ve pandemiyle de etkisini artıran ekonomik kriz, Lübnan'ı ciddi bir toplumsal istikrarsızlığa sürükledi.
Dünya Bankası, geçen yılki açıklamasında ülkedeki ekonomik krizin "19. yüzyıldan beri dünyanın gördüğü en ağır üç kriz arasında yer alabileceğini" duyurdu.
Akaryakıt, tütün ürünleri ve WhatsApp kullanımlarını vergilendirme planları üzerine halk, 17 Ekim 2019'da sokaklara döküldü.

Başbakan istifa etti
Dönemin Lübnan Başbakanı Saad Hariri hükümeti, önce ülkede gittikçe derinleşen ekonomik krizin yükünü hafifletmek için böyle bir vergilendirme planına gidildiğini savundu ve daha sonra da aynı gün vergi planını iptal etti. Fakat Başbakan buna rağmen protestoları engelleyemedi ve 29 Ekim 2019'da istifa ettiğini duyurdu.
Bunun ardından düzenlenen görüşmeler sonucunda 19 Aralık 2019'da 2011-2014'te Eğitim Bakanı olan Hasan Diab yeni Başbakan olarak görevlendirildi. Hizbullah'ın da desteğini alan Diab'ın göreve gelmesiyse protestoların şiddetini yeniden artırdı.

Beyrut patlaması
Protestolar sürerken Lübnan, 4 Ağustos 2020'de Beyrut limanında yaşanan patlamalarla sarsıldı.
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) 3 Ağustos 2021'de yayımladığı rapora göre patlamada 217'den fazla kişi yaşamını yitirirken, en az 7 bin kişi de yaralandı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, yaklaşık 15 milyar dolar zarara yol açan Beyrut'taki patlamanın 6 yıldır güvensiz koşullarda limanda depolanan 2 bin 750 ton amonyum nitratın infilak etmesi sonucu meydana geldiği açıkladı. Öte yandan Avn, olaya ilişkin uluslararası soruşturma başlatılması taleplerini reddetti.

Beyrut soruşturması Şii-Hıristiyan gerginliğini artırdı
Lübnan'ın kendi içinde yürüttüğü Beyrut patlaması soruşturması Şii ve Hıristiyan gruplar arasındaki tansiyonu yükseltti.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Hasan Nasrallah, soruşturmayı yürüten Hıristiyan Yargıç Tarık Bitar'ın "siyasi hedeflerle" hareket ettiğini savunurken, Şii Emel Hareketi de yargıcın görevden alınmasını talep etti. Lübnan Temyiz Mahkemesi ise bu talepleri reddetti.
Bunun üzerine Hizbullah ve Emel Hareketi destekçileri 14 Ekim'de Bitar'ın görevden alınması için protesto düzenleyerek Beyrut Adalet Sarayı'na yürüdü. Kimliği belirsiz kişilerin göstericilere ateş açması sonucu 6 kişi hayatını kaybederken, 32 kişi yaralandı.
Akademisyen Selim Sezer, bu gelişmelerin Emel Hareketi için seçimlere olumsuz yansıyabileceğini söylüyor ve "Beyrut Limanı soruşturması sürecindeki olumsuz tutumu sebebiyle Emel Hareketi bir miktar oy kaybedebilir" değerlendirmesini yapıyor.

"Yolsuzluk devletten daha büyük"
Patlamalara tepki olarak düzenlenen protestolar sonucu dönemin Başbakanı Diab hükümeti, 10 Ağustos'ta istifasını açıkladı. Diab konuşmasında "Yolsuzluk düzeninin, devletten daha büyük olduğunu, devletin de bu sisteme bağlı olduğunu, buna karşı çıkmanın ya da bundan kurtulmanın mümkün olmadığını gördüm" ifadelerini kullandı.
Söz konusu protestolar ve Diab'ın istifasının ardından ülkedeki siyasi ve ekonomik kriz derinleşti. Lübnan'da ancak 13 ay sonra yeniden hükümet kurulabildi.
10 Eylül'de göreve gelen Necip Mikati, kabinesinin belli kesimleri değil tüm halkı temsil ettiğini savunarak "Lübnan'da çöküşün durmasını ve ülkenin yeniden kalkınmasını umuyoruz" dedi.
Öte yandan Mikati, 15 Mart'taki açıklamasındaysa yeniden aday olmayacağını belirtti.

"Yaşam şartları iç savaştakinden daha kötü"
Lübnan Merkez Bankası'ndaki dolar likidite problemi ve döviz rezervlerinin erimesi birçok sorunu da beraberinde getirdi.
2019'dan bu yana Lübnan lirası, ABD doları karşısında yüzde 90'dan fazla değer kaybetti ve enflasyon şubatta 239,69'a çıkarken, marttaysa 208'e geriledi.
Birleşmiş Milletler'in (BM) 1 Temmuz 2021'de yayımladığı değerlendirme raporunda, Lübnanlıların yarısından fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı, yaşam şartlarının 1975 ile 1990 arasındaki iç savaş döneminden bile daha kötü olduğu vurgulandı.

Günlük 20 saati bulan elektrik kesintileri
Ekonomik kriz en çok enerji sektörünü vurdu. Ülkede patlak veren yakıt krizi nedeniyle aylarca benzin istasyonlarının önünde uzun kuyruklar oluştu.
Ekonomik krizden önce yaklaşık 440 dolar civarında olan asgari ücret, Lübnan lirasındaki değer kaybı nedeniyle 30 doların altına kadar düştü. 
Akaryakıt krizi beraberinde elektrik krizini de doğurdu. Günlük 20 saati bulan elektrik kesintilerine tepki gösteren halk, kasımda Beyrut'taki bazı anayol ve caddeleri trafiğe kapattı.

Rusya - Ukrayna savaşı ve gıda krizi
Rusya Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan Ukrayna savaşı, Lübnan'ı da olumsuz etkiledi.
Buğdayın yüzde 60'ını Ukrayna ve Rusya'dan ithal eden ülkenin çeşitli bölgelerindeki fırınların, un temininde sıkıntı yaşaması nedeniyle üretime ara vermesi ekmek krizine neden oldu.
Almanya Gelişim ve İlerleme Bakanı Svenja Schulze, nisanda Beyrut'a ziyaretinde yaşanan krizi değerlendirerek "Putin bir açlık savaşı da başlattı. Ukrayna tedarik yapamadığı için gıda fiyatları da artıyor" dedi.
 Savaşın daha da uzaması halinde Lübnan halkı ciddi bir kıtlık ihtimaliyle karşı karşıya.

"Rusya'nın zaferi, Lübnan'daki dengeleri değiştirebilir"
Independent Türkçe yazarlarından Ortadoğu uzmanı Faik Bulut, "Rusya - Ukrayna savaşının Lübnan'ı etkilememesinin mümkün olmadığını" belirtiyor.
Bulut, "Rusya'nın tavrı, savaşın uzaması, ABD'nin tavrı, Ortadoğu'daki dengelerin değişmesi söz konusu. Rusya'nın başarılı olmasının özellikle Suriye'de ve dolayısıyla da Lübnan'da yankıları olur" diyor.

"Türkiye, Hariri gurubuyla iş yapıyordu"
Araştırmacı gazeteci, Lübnan'daki durumun Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğine dikkat çekiyor.
Bulut, "Türkiye özellikle Hariri gurubuyla iş yapıyordu. Şimdi Hariri grubu sahneden çekildiğine göre Türkiye yönetimi, mevcut Başbakan Mikati gurubuyla ne kadar işini yürütebilir? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan'a son ziyareti sırasında [iki hafta önceki görüşme kastediliyor] bu konu da konuşulmuş olabilir. Belki de koordine şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye birlikte ülkedeki Sünni kesimi nasıl destekleriz diye görüşmüş olabilirler" değerlendirmesini yapıyor.

"Merkez Bankası da devlet gibi iflas etti"
Öte yandan Lübnan Başbakan Yardımcısı Saade eş-Şami'nin 3 Nisan'daki "Maalesef Merkez Bankası gibi devlet de iflas etti. Meydana gelen zararı en az şekilde halka yansıtmaya çalışacağız. Devlet, Merkez Bankası, bankalar ve mevduat hesapları arasında zarar paylaşımı yapılacak" açıklaması da tartışma yarattı.
Bunun üzerine Lübnan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame ise iflas iddialarını reddetti ve ülkedeki bankaların işlemlerini sürdürdüğünü savundu.

Riyad Selame'ye soruşturma
Bunların yanı sıra Selame hakkında "zimmete para geçirme, kara para aklama ve yolsuzluk" gibi suçlamalarla dava açıldı.

IMF'le ön anlaşma sağlandı
Ekonomik krizde gelinen son noktada, nisanda Lübnan hükümetiyle IMF arasındaki görüşmelerde 4 yıllık süre zarfında ödenmesi planlanan 3 milyar dolarlık kredi konusunda ön anlaşmaya varıldı.
IMF bunun için öncelikle "2022 ulusal bütçenin meclis tarafından onaylanması, merkez bankası kayıtlarının adli denetime tabi tutulması, finansal suçlara karşın banka yasasında düzenlemeye gidilmesi, şeffaflığın artırılması ve banka sektörünün yeniden şekillendirilmesi" gibi adımların atılmasını şart koştu.

"Halk umudunu kaybetmiş durumda"
Tam bir kaosun yaşandığı Lübnan'da seçimlerin ülkenin gidişatına nasıl etki edeceği, 15 Mayıs'taki yarışa dair önemli sorulardan biri.
Yazgan, mevcut siyasi sistem değişmedikçe ekonomik krizin halkta yalnızca umutsuzluk yarattığını belirterek, "Halk seçimlerin duruma çok da etki edeceğini düşünmüyor. Biraz umutlarını kaybetmiş durumdalar çünkü aynı sistem devam ediyor. 'Aynı şeyi yapıp farklı bir sonuç beklemek deliliktir' derler ya, durum onun gibi" ifadelerini kullanıyor.

"IMF ayak sürüyor"
Yapısal değişiklikler olmadan IMF yardımlarının aktif hale gelemeyeceğini ve krizin aşılamayacağına dikkat çeken Yazgan, şöyle devam ediyor:
"Lübnan'ın en büyük umudu IMF ve Dünya Bankası'ndan kredi alabilmek. Onlar da bunun için yapısal reform bekliyorlar ön şart olarak. Tabii başka ön şartlar da var. Mesela Hizbullah'ın silahsızlandırılması gibi. Taif Anlaşması'na göre iç savaş sonrası bütün milisler silah bıraktı. Sadece Hizbullah'ın silahlanmasına izin verildi. Amerika ve Batı da bunun değişmesini istiyor fakat Hizbullah buna yanaşmıyor. Dolayısıyla bunu ön şart olarak isteyen Batı, Lübnan'a kredi verme hususunda ayak sürüyor."

"Geleneksel parti ve siyasetçiler oy kaybedebilir"
Sezer ise Lübnan'ın son üç yıldır boğuştuğu bu krizin toplumsal dinamiklerde bazı değişikliklere yol açabileceğini savunarak, şu değerlendirmeleri yapıyor:
"Ağır yaralarla gidilen bu seçim sürecinde tüm bunlar seçmen tercihlerine yansıyacaktır. Özellikle de 2019 sonlarında başlayan protesto hareketlerine katılmış ve öncülük etmiş bazı partisiz figürlerin seçimde adaylığını koyması, son yıllarda kendisini gösteren değişim isteğinin seçim sonuçlarına doğrudan yansımasına da olanak sağlıyor. Geleneksel siyasetçiler ve bilinen başlıca siyasi aktörlerin seçimden güç kaybıyla çıkması olası görünüyor."

"Katılım oranı azalabilir"
Ülkedeki krizin temelde seçimlere katılımı azaltacağını öngördüğünü belirten Bulut, "Katılım oranında bir düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çünkü karşıt iki kesimden fazlaca boykotçu var. Bunlar mevcut gidişattan hoşnut olmayan çevreler. Hariri grubu seçimde aday göstermese bile son anda boykottan vazgeçip, şu yahut bu müttefiklerinin desteklenmesi çağrısında bulunabilir" diyor.
Ortadoğu uzmanı, şöyle devam ediyor:
"Açlık isyanlarına katılan sıradan insanlar da boykota eğilimli gözüküyor. Lübnan'da seçimler genelde iki blok arasında geçiyor. Biri genel bağlamda Müslüman (Sünni, Dürzî, vs.) kesimle Hıristiyanların önemli bir kısmı. Diğeri de Şiiler, Hıristiyanların Özgür Yurtsever Hareketi ve Hıristiyan kesimden Eruz akımı (ünlü Franjiye ailesi ve çevresindekiler). Şiilerin militan temsilcisi Hizbullah ile daha ılımlı Emel örgütleri, denklemin ağır topları sayılırlar. Fakat seçmen, Lübnan'daki bu ekmek krizinde, bu iflas etmiş durumda iki taraftan da pek memnun değil."

Seçimlerde öne çıkan partiler
Lübnan'daki siyasi partiler, eski Başbakan Refik Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesiyle patlak veren ve 27 Nisan 2005'te işgalci Suriye güçlerinin ülkeden çekilmesiyle son bulan Sedir Devrimi'nin ardından 8 Mart İttifakı ve 14 Mart İttifakı olarak ikiye bölündü. Bu ittifaklardan ilki Suriye yanlısı bir tavrı benimserken, diğeriyse Şam yönetimine karşı bir tutum takındı.

Hariri'nin istifasıyla Sünni blokta kriz
Lübnan'daki Sünni Müslümanları temsil eden Gelecek Partisi, 2007'de Saad Hariri tarafından kuruldu.
Eski Başbakan Fuad Sinyora liderliğinde 2005'teki seçimlerde 36 sandalye kazanan Gelecek Partisi, Hariri liderliğinde girdiği 2009 seçimlerinde de 33 koltuğa sahip olmuştu.
2018'deki seçimlere de Hariri önderliğinde katılan 14 Mart İttifakı'nın en büyük partisi, meclise 20 milletvekili çıkarmıştı.
Hariri'nin 2019'daki protestoların ardından istifa etmesi, partisini seçimleri boykot etmeye çağırması ve yine Sünnileri temsil eden Azm Hareketi'nden Cumhurbaşkanı Mikati'nin de seçimlere katılmayacağını açıklamasıyla, Lübnan'daki Sünni blokta ciddi bir kriz baş gösterdi.
Başbakanın Sünni olması gerekliliği de göz önüne alındığında, şu anda ideal bir adayın bulunamaması, büyük ihtimalle seçimlerin ardından hükümet kurulması sürecinde büyük bir sorun yaratacak.

"Seçim sonrası sancılı olacak"
Yazgan, bu sorunun seçimler bağlamında belirleyici etmenlerden biri olduğuna dikkat çekerek, "Şu anda Lübnan'da Sünni bir lider arayışı var. Seçim listelerine giren Sünni adayların kimisi yeni isimler, kimisi de Hariri'nin partisinden istifa edenler. Başbakan pozisyonu için yeni birini bulmak seçimlerden sonra yine bayağı sancılı olacak" diyor.
Lübnan uzmanı, Hariri'ye desteğiyle bilinen ve ülkedeki en önemli Sünni merci kabul edilen Dar al Fatwa'nın da onayladığı bir liderin bulunması gerektiğini söyledi ve "Şu anda öne çıkan hiçbir Sünni lider yok" ifadelerini kullanıyor.

"Hizbullah güçlenebilir"
Sezer ise Sünni blokta oluşan boşluğun Hizbullah'a oy kazandırma potansiyeli olduğunun altını çizerek, "Gelecek Parti'siz bir meclis, dolaylı olarak Hizbullah'ın güçlenmesi anlamına gelir" diyor.
Akademisyen, sistemden memnun olmayan bazı bağımsız adayların da Sünni bloktaki kriz nedeniyle oy toplayabileceğini söylüyor.
Suudi Arabistan ise Hariri'nin çekilmesine ve partisine boykot çağrısı yapmasına tepki göstererek, eski Başbakan'nın Hizbullah'ın elini güçlendirdiğini savundu. Suudi Arabistan'ın Beyrut Büyükelçisi Velid Buhari, 10 Mayıs'ta farklı Sünni adaylarla görüşme yapsa bile şu anda ön plana çıkan bir aday bulunamadı.

Ülkenin en güçlü Şii partilerinden Emel Hareketi
1974'te İran doğumlu Şii din adamı ve siyasetçi Musa es-Sadr ve eski Lübnan Meclis Başkanı Hüseyin el-Hüseyni tarafından kurulan Emel Hareketi, ülkenin en güçlü Şii partilerinden biri.
12 koltuğu bulunan Hizbullah'a kıyasla 17 koltukla meclisteki en büyük Şii parti konumundaki Emel Hareketi'nin başında 1980'den beri Meclis Sözcüsü Nebih Berri yer alıyor.
84 yaşındaki Berri, 2018 genel seçimlerinde Güney Lübnan'da çoğu Şiilerden oluşan Zahrani ve Sur şehirlerinin yer aldığı Güney II bölgesinden yarışa katılmış ve yüzde 42,1 oy kazanmıştı.
8 Mart İttifakı'ndaki Emel Hareketi, iç savaşta Şii grupları temsil eden önemli bir güçtü.
Bu savaşta Suriye destekli Emel Hareketi, buradan ayrılan, İran ile Irak'ın desteğiyle oluşan ve yine Şiileri temsil eden bir başka güçlü grup olan Hizbullah'la karşılıklı çatışmalara da girişti.
"Kamplar Savaşı" olarak anılan bu çatışmalar, 1948'deki Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Lübnan'ın güneyine kaçan Filistinli mültecilerin kamplarıyla ilgiliydi.
Emel Hareketi, partinin ortak kurucularından el-Hüseyni'nin hazırladığı ve iç savaşı bitirmek amacıyla 1989'da imzalanan Taif Anlaşması'nda da önemli rol oynamıştı.
Lübnan'da "Şii İkili" olarak da anılan ve şu anki yönetimde güçlü durumda olan Emel ve Hizbullah, ülkede hükümet karşıtı ya da bağımsız seçmenlere gözdağı vermekle de suçlandı.
Sayda ve Cezzine şehirlerinin yer aldığı ve mecliste 7 koltuğu bulunan Güney I bölgesinden bağımsız aday olarak seçimlere katılan Hicham Hayek ve kimlikleri paylaşılmayan bir grup muhalif aday, 16 Nisan'da seçimlerle ilgili toplantı düzenlemek isterken saldırıya uğradığını öne sürdü.
54 yaşındaki Rum Katolik inancına mensup Hayek'e saldıran kişilerin, bölgede etkili olan Emel Hareketi taraftarları olduğu iddia edilirken, parti bunu reddetti. Adaya saldıran kişi 20 Nisan'da güvenlik güçlerince yakalandı fakat kimliği paylaşılmadı.

Hizbullah, yönetimi bırakmak istemiyor
Hizbullah, iç savaş sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Güney Lübnan'ı işgal etmesiyle 1982'de patlak veren Lübnan Savaşı döneminde kuruldu.
Emel Hareketi'nden kopan grupların bir araya gelmesi ve İran Devrim Muhafızları'nın da fonlamasıyla oluşan Hizbullah, iç savaşta ülkeye giren ABD, Fransız ve İsrail güçlerinin dışarı atılması için bir silahlı direniş örgütü olarak faaliyet gösterdi.
1992'de düzenlenen seçimlere katılarak siyasi bir yapılanma da oluşturmayı hedefleyen Hizbullah, İran'ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney'in de desteğiyle mecliste 12 sandalye kazandı.
2005'teki Sedir Devrimi'nin ardından kurulan 8 Mart İttifakı'yla daha da güç kazanan Hizbullah, 2018 seçimlerinde mecliste kendi partisinden 13 milletvekili çıkardı. Hizbullah, başta Emel Hareketi olmak üzere kendisine destek veren diğer grup ve adaylarla birlikte mecliste 70 koltuk kazandı.

"Lübnan ordusundan daha güçlü"
Taif Anlaşması'nın ardından iç savaştaki taraflar silah bırakırken buna katılmayan Hizbullah'ın, elindeki toplam silah gücünü açıklamasa bile "Lübnan ordusundan daha güçlü" bir konumda olduğu düşünülüyor.
Seçim döneminde Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah, ABD ve Suudi Arabistan'ı ülkedeki seçim sürecine müdahale etmekle suçladı.
Öte yandan Hizbullah'ın hükümet karşıtı seçmenleri tehdit ettiği de öne sürüldü.
Bekaa Vadisi'ndeki seçim bölgesinde üç Şii aday, Hizbullah karşıtı bir listeden adaylığını koydu fakat daha sonra resmi kayıt süreci sona ermesine rağmen adaylığını geri çekti. Lübnan'da muhalif kesimler bunun Hizbullah'ın seçmenler üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklandığını savundu.
Birleşik Krallık merkezli kâr amacı gütmeyen yardım kuruluşu Oxfam, Hizbullah'ın taktiklerinin "değişimin mümkün olmadığına dair bir algı yaratarak, seçimlere katılımın azalmasına ya da seçim davranışlarında bozulmalara" yol açabileceğini iddia etti.
Hizbullah'ın tamamı ya da askeri kanatı, Lübnan hariç Arap Ligi'ndeki ülkeler, Avrupa Birliği, İsrail ve ABD gibi ülkeler tarafından terör örgütü olarak görülürken, Rusya ve Çin gibi ülkeler bunu reddediyor.

"Kendi okulları, benzin istasyonları ve hastaneleri var"
Hizbullah'ın ülkede geniş bir yapılanması var. Yazgan, Lübnan'da köklü bir devlet kavramı oturmadığı için ülkede sağlam bir altyapı bulunmadığını, bu açığın yarattığı sorunları da her mezhebe ait partinin kendi başına çözmeye çalıştığını belirtiyor.
Yazgan, bu açıdan "Hizbullah'ın kendine ait benzin istasyonları, cep telefonu şirketleri, hastaneleri ve okulları olduğunu, sağlık ve eğitim gibi farklı alanlarda hizmetleri onların sağladığını" da ifade ediyor.

Maruni Hıristiyanların sesi Özgür Yurtsever Hareketi
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın 2005'te kurduğu Maruni Hıristiyanların partisine, 2015'ten bu yana Avn'ın damadı Cebran Basil liderlik ediyor.
8 Mart İttifakı'ndaki Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH), Avn'ın liderliğinde 2005 ve 2009'da girdiği genel seçimlerde 128 kişilik mecliste sırayla 15 ve 19 koltuk kazandı.
Parti, Basil'in liderliğinde girdiği 2018 seçimindeyse meclise 29 milletvekili çıkardı.
2006'da dönemin ÖYH Başkanı Avn'la Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, siyasi ittifak kurmaya, koalisyon hükümetinde yer almaya ve ortak hareket etmeye yönelik "Mar Mikail Anlaşması" imzaladı.
Anlaşma özellikle parlamentoda ÖYH'nin gücü artırırken, bir yanda da Sünniler ve bazı Hıristiyanlar, bu anlaşma nedeniyle partiyi "Hizbullah'la hareket ederek Lübnan'ı başarısız ülke" konumuna getirmekle suçladı.

Hizbullah'la denge siyaseti
Öte yandan Basil liderliğinde ÖYH, özellikle 2019'da krizin etkilerinin iyice artmasıyla, Hizbullah'la arasına mesafe koymaya çalıştı.
2014-2020'de Dışişleri Bakanı olarak da görev yapan Basil, ocaktaki bir açıklamasında "Hizbullah'la işbirliğinin destekçileri arasında kendi imajına zarar verdiğini ve bu ittifaktaki ilişkilerinin zayıfladığını" belirtti.
Beyrut'taki Saint Joseph Üniversitesi'nden Kerim Emile Bitar, ÖYH'nin siyasi anlamda zor bir pozisyonda olduğunu söyleyerek, "Hıristiyanların, Hizbullah'ın taleplerine uyulmasını istemediklerinin kesinlikle farkındalar. Fakat bu ittifakı bırakıp gitmeleri de mümkün değil. Böyle bir şey hem Basil'in başkanlık planlarına hem de partinin parlamentoda önemli ölçüde oy kazanmasına engel olabilir" değerlendirmesini yaptı.
Nitekim Basil de 28 Nisan'daki bir söyleşisinde, "ÖYH'nin önceliği Lübnan devletini dönüştürmek ve inşa etmek. Hizbullah'ın önceliğinin farklı olduğunu anlıyoruz. Onlar direnişe ve silahlanmaya öncelik veriyor. Burada temel bir fark var. Fakat ikisi de birbirini tamamlayabilir. İki öncelik söz konusu olabilir" dedi.
Basil, Lübnan'daki enerji krizinin çözümü için Türkiye'nin desteğinin önemli olduğunu da belirtti. Ocaktaki bir açıklamasında ÖYH lideri, "Türkiye'yle iyi ilişkilere sahip olmalıyız, bu çok stratejik" ifadelerini kullandı.

ABD'den Basil'e yolsuzluk yaptırımı
Basil, 2020'de hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla da gündeme geldi. Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminde görev yapan dönemin Hazine Bakanı Steve Mnuchin, 6 Kasım 2020'deki açıklamasında Basil'in "sistematik yolsuzluk yaptığını" ileri sürerek kendisine yaptırım uygulandığını açıkladı.
Basil ise "Yaptırımlar beni korkutmuyor" diyerek ABD'nin hamlesine karşı çıktı.

Suriye karşıtı Caca ve Lübnan Güçleri Partisi
Lübnan Güçleri, 1976'da Lübnan İç Savaşı sırasında Hıristiyanların yer aldığı bir milis olarak Beşir Cümeyyil tarafından kuruldu.
İç savaşta İsrail'le işbirliği yaparak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Lübnan Ulusal Hareketi'ne karşı savaşan Lübnan Güçleri, savaşın ardından 1990'da siyasi parti olarak Samir Caca önderliğinde bugünkü halini aldı.
Caca ve Lübnan Güçleri Partisi, iç savaş sonrası imzalanan Taif Anlaşması gereği silahlarını orduya teslim etti. Ömer Keremi tarafından 24 Ocak 1990'da kurulan ilk kabinede Devlet Bakanı olarak atanan siyasetçi, daha sonra "kabinenin Suriye rejimince" kontrol edilmesine tepki göstererek görevi reddetti.
2005'teki Sedir Devrimi'yle son bulan Suriye işgali altında Caca, işgali açıkça eleştiren isimlerden biriydi. Böylelikle partisi 14 Mart İttifakı'na katıldı.
Siyasetçi, Beyrut'un kuzeyindeki bir kiliseye 27 Şubat 1994'te düzenlenen bombalı saldırı emrini vermekle ve eski Lübnan Başbakanı Reşid Karami'nin de aralarında olduğu 4 lidere suikast girişimiyle suçlandı.
Suçlamaları kabul etmeyen ve kendisine Suriye rejimi tarafından komplo kurulduğunu savunan Caca, 21 Nisan 1994'te tutuklanarak cezaevine kondu.
2005'teki devrimin ardından kurulan ilk hükümetse 18 Temmuz 2005'te çıkardığı afla 11 yıl 3 ay sonra Caca'nın serbest bırakılmasını sağladı.
Caca'nın hapisten çıkmasıyla tekrar aktif siyasette rol alan Lübnan Güçleri Partisi, 2009'daki genel seçimlerde 128 sandalyeli meclise 8 milletvekili gönderirken, 2018'deki seçimlerdeyse 15 milletvekili çıkardı.

"Hizbullah silah bırakmalı"
Siyasetçi, 2019'da Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Dubai merkezli Al Arabia kanalına verdiği demeçte, Hizbullah'ın silah bırakması gerektiğini belirterek "Hizbullah, Anayasa çerçevesinde hareket edip diğer siyasi partiler gibi davranmadığı müddetçe ülkenin geleceği olmaz" ifadelerini kullandı.

"Devleti erozyona uğrattılar"
Avn'ı eleştirerek ÖYH'ye de karşı çıkan Caca, mayısta yaptığı bir açıklamada "Cumhurbaşkanlığı unvanı, Lübnan'ın egemenliğinin altını oymak, kurumlarını yok etmek ve devleti erozyona uğratmakla eşdeğer oldu. Bu unvan, açlık, sefalet, aşağılanma ve elektrik kesintilerini getirdi" dedi.
Bulut, Caca'nın seçimlerde Hıristiyan kesimi bir araya getirmeye çalıştığına dikkat çekerek, "Caca, bütün Hıristiyanların sözcülüğüne soyunmuş. Bu arada Müslümanların önde gelen partisinin (Gelecek Partisi) başını çeken Hariri ailesiyle ittifak halindeler. Fakat Caca'nın bütün Hıristiyanları çatısı altında toplaması imkansızdır" diyor.

Dürzilerin temsilcisi İlerici Sosyalist Parti
Kemal Canbolat'ın 1949'da kurduğu ve 1977'den beri oğlu Velid Canbolat'ın liderliğini yaptığı İlerici Sosyalist Parti (İSP), Lübnan'ın en önde gelen Dürzi partisi konumunda.
1996'da Refik Hariri hükümetinde Göçmenlik Bakanı olarak görev yapan Canbolat, Hariri'nin 2005'te suikastla öldürülmesinin ardından, o zaman dek destek verdiği Suriye ve Hizbullah'a karşı bir siyaset izlemeye başladı.
Canbolat, 1977'de suikasta kurban giden babası Kemal Canbolat'ın o dönemki Suriye yönetimi tarafından öldürüldüğünü savunarak Suriye karşıtı bir politika izlemeye karar verdi.
Öte yandan Canbolat, zaman içinde Suriye ve Hizbullah'a yönelik tutumlarını da sık sık değiştirdi.
Mayıstaki bir açıklamasında siyasetçi, "Hizbullah'la her zaman diyalog halinde olduğunu çünkü bunun alternatifinin olmadığını" söyledi.
Canbolat, açıklamasında Cumhurbaşkanı Avn'a yüklenerek, yönetimde aldığı kararlarla ülkede "felaket" yarattığını da savundu.
Bunun yanı sıra siyasetçi, nisandaki bir açıklamasındaysa Suriye'yi seçimleri etkilemeye çalışmakla suçladı. Şam yönetimiyse iddiaları reddetti.
Ocaktaki bir söyleşisindeyse Canbolat, Hizbullah'ı eleştirerek Tahran'ın "Lübnan devletini ortadan kaldırmaya çalıştığını" öne sürdü.
14 Mart İttifakı'nın bir parçası olarak İSP, 2005'teki genel seçimlerde mecliste 16 koltuk kazanırken, 2009'da 11, 2018'deyse 9 sandalyeye sahip oldu.

Cümeyyil ailesinin partisi Ketaib
Lübnan İç Savaşı'nda Lübnan Güçleri milisleriyle aynı safta savaşan Ketaib, Pierre Cümeyyil tarafından 1936'da Maruni Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir milis olarak kuruldu.
İspanya'daki Francisco Franco diktatörlüğünün falanjist rejimi ve İtalya'da Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti model alınarak oluşturulan parti, 2005'teki devrimden sonra 14 Mart İttifakı'na katıldı. Aynı yıl düzenlenen seçimlerde Ketaib mecliste 4 koltuk kazandı.
Ketaib, 1982-1988'de Cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyil liderliğinde girdiği 2009 seçimlerindeyse meclise 5 milletvekili çıkardı.
Partinin öğrenci kollarından gelen ve şu anki liderliğini yapan Sami Cümeyyil liderliğindeyse parti, 2018'deki genel seçimlerde üç milletvekiliyle mecliste yer aldı.  

Beyrut patlamasında milletvekilleri istifa etti
Ancak 2020'de Beyrut'taki patlamada partinin o dönemki Genel Sekreteri Nazar Najarian'ın hayatını kaybetmesinin ardından üç Ketaib milletvekili de istifa ettiği için partinin şu anda mecliste herhangi bir temsilcisi bulunmuyor.
Emin Cümeyyil ve oğlu Sami Cümeyyil'in farklı listelerde katıldığı seçimlerde 14 Mart İttifakı'nın parçası olan Ketaib, mevcut hükümete ve özellikle Hizbullah'ın politikalarına karşı çıkıyor.

"Hizbullah, teslim olmayacağız"
Sami Cümeyyil, 9 Mayıs'taki konuşmasında Hizbullah lideri Nasrallah'a seslenerek "Teslim olmayacağız, ülkenin kontrolünü elinize geçiremeyeceksiniz. Sizin istediğiniz gibi değil kendi arzuladığımız şekilde yaşamak istiyoruz" dedi.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizden yönetimi sorumlu tutan Ketaib lideri, "Hesap vermekten kaçmalarına göz yummayacağız. Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame olsun, başka bir bakan ya da bir parti lideri olsun fark etmez; Lübnan halkını mahveden herkesten bunun hesabını soracağız" ifadelerini kullandı.

Franjiyelerin partisi Marada Hareketi
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye tarafından 1967'de bir milis olarak kurulan Marada Hareketi, 1991'de resmi bir siyasi partiye dönüştü.
Liderliğini 1992'den beri Süleyman Tony Franjiye'nin yaptığı parti, Maruni Hıristiyanlarını temsil ediyor ve 8 Mart İttifakı'nda yer alıyor.
Suriye'deki Esad ailesiyle yakın bağları bulunan 56 yaşındaki siyasetçi, 1996-1998 ve 2000-2004'te Refik Hariri hükümetinde Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı.
2004-2005'teyse İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı olarak çalışan Franjiye, 2005'te Hariri suikastla öldürüldüğünde onun için düzenlenen anma törenine katılmıştı. Ülkede büyük kriz yaratan suikastla ilgili İçişleri Bakanlığı inceleme başlattığı için, Franjiye'nin katılımı bazı kesimlerce hoş karşılanmadı.
2005'teki seçimlere katılmayan Marada Hareketi, 2009'daki ve 2018'deki seçimlerde mecliste 3 koltuk kazandı.

Seçimlerde Lübnan'daki tablo değişecek mi?
Lübnan'daki seçimlerde öne çıkan partiler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıklarla ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum göz önüne alındığında, Beyrut yönetimini zorlu bir süreç beklediğini söyleyebiliriz.

Üç senaryo
Bulut, üç seçim senaryosu olabileceğini belirterek, bunları Ortadoğu coğrafyası ve uluslararası arenadaki ilişkiler bağlamında değerlendiriyor.
Independent Türkçe yazarı, ilk senaryoyu şöyle açıklıyor:
İran ve Suriye'nin istediği, Hizbullah ve Emel yani Şii grubuyla Hıristiyan müttefiklerinin iktidarda kalmalarıdır. Bunlar tekrar kazanırsa, Suriye ve İran da Lübnan'daki konumlarını tahkim edecek. Fakat Batı ülkelerin, özellikle ABD, Fransa ve İsrail'in ne yapıp ne edip iç dengeleri bozma yönünde, iç çatışmaları körükleme yönünde girişimleri, müdahaleleri olabilir.
Bulut'a göre ikinci senaryoysa şu şekilde:
"Eğer diğer kesimi temsil eden Sünni, Hıristiyan güçleri ve Dürziler kazanırsa, bu da Batı'nın, bilhassa Fransa, ABD'nin ve İsrail'in işine gelecektir. Bu sefer de İran bundan hoşnutsuz kalacağından, ülkedeki dengelerin değişmesi için olmasa bile oluşacak hükümetin kendi aleyhine çalışmasını önlemek maksadıyla içerideki uzantılarıyla harekete geçecektir."
Seçimde oyların eşit çıkması durumundaysa Bulut, ülkede bir kriz durumu oluşabileceğine dikkat çekti:
"Eşit oranda oy çıktığını ve Cumhurbaşkanı'nın partilerden birine hükümeti kurma yetkisi verdiğini farz edelim. Hükümetin belirli bir süre içinde kurulmasını şart koşan bir kanun maddesi olmadığından, ülke ya hükümetsiz kalacak ya da mevcut hükümetle yeni bir uzlaşma oluncaya kadar, hem içerideki gruplar arasında hem de bunları destekleyen dış bağlantılar arasında denge, rekabet ve sürtüşme devam edecektir. Bu durumda ortada askıda duran, başarısız bir hükümet kalacaktır."

"Ülkenin kaymağını yiyenler değişim istemiyor"
Lübnan'da yaşayan Yazgan ise ülkede genel seçimlere dönük fazla beklenti olmadığını söyleyerek "İnsanlar, seçimlerin bazı şeyleri değiştirebileceğine dair çok umutlu değiller" diyor.
Köklü bir sistem değişikliği gerektiğini vurgulayan Yazgan, "Adaylar daha çok liyakat yerine mezhebe dayalı seçildiği için zaten ülkenin iyi yönetilemediğini görüyoruz. Yine aynı sistem devam ettiği sürece bu kötü yönetim de muhtemelen devam edecek ne yazık ki. Mevcut siyasiler de ülkenin kaymağını yedikleri için bu durumun değişmemesinden yanalar" ifadelerini kullanıyor.

"Krizler tekrarlanabilir"
Sezer de din-mezhep kotalarının sabitliğine işaret etti ve bu sistem sürerken "meclisteki bileşimin, 2018 seçiminde ortaya çıkandan çok farklı olmasını beklemenin pek mümkün olmadığını" söylüyor.
Akademisyen, "16 Mayıs itibarıyla mecliste dağınık bir tablonun ortaya çıkmasını bekliyorum" diyor.
Sezer, 65 milletvekilinin hükümete güvenoyu vermesi gerektiğini hatırlatarak, "Yakın zamanda tanık olduğumuz, uzun süre hükümet kurulamaması ve cumhurbaşkanı seçilememesi durumları tekrarlanabilir" ifadelerini kullanıyor.
Tüm bu etmenler göz önüne alındığında, Beyrut'un her gün derinleşen kriz ve karmaşadan kısa vadede çıkabilmesi mümkün görünmüyor. Lübnan halkını gelecekte nelerin beklediği, 15 Mayıs ve sonrasındaki zorlu süreçte belli olacak.

Yararlanılan Kaynaklar: Arab News, New York Times, L'Orient Today, Deutsche Welle, Bloomberg, Guardian, France 24, The Conversation, Der Spiegel, NNA, BBC, AA, AFP, The Arab Weekly, Memri, Jerusalem Post, 961, Reuters, Middle East Monitor, The National News, NPR



İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
TT

İsrail, tarihi evleri yıkarak Güney Lübnan’ın siyasi hafızasını siliyor

Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)
Kafr Rumman’daki Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Nebatiye kentinin çevresi ile Kafr Rumman beldesinin günlük olarak bombalanması, Zeyn ailesinin birkaç ay önce yoğun İsrail hava saldırılarında hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evinde ‘onarılabilecek ne varsa onarmak’ amacıyla restorasyon çalışması başlatmasını engellemedi. Nebatiye’nin en tanınmış ailelerinden birinin torunları, mirası korumanın, İsrail’in bölgedeki izleri ve hafızayı silme girişimine karşı bir meydan okuma olduğunu düşünüyor. İsrail’in, Güney Lübnan’daki özgün mimariye sahip tarihi evleri, siyasi ailelere ait konutları ve kentsel ve tarihi yapıları çeşitli biçimlerde ortadan kaldırmaya çalıştığı belirtiliyor.

fgthyj
Abdulaziz ez-Zeyn’in evi, yıkılmadan önce (Saad ez-Zeyn arşivi)

İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik düzenlediği iki geniş çaplı savaş sırasında hava saldırıları ve bombardımanlar onlarca kültürel miras yapısını yok etti. Saldırılar, mimarileri ve kütüphaneleriyle Cebel Amil’in son iki yüzyıldaki siyasi tarihinin farklı dönemlerine ışık tutan siyasi ailelerin evlerini de hedef aldı. Yalnızca Nebatiye kentinde İsrail bombardımanı, 80 ila 110 yıllık 147 evi yıktı. Bu evlerin bazıları ise 200 yıl önce inşa edilen yapılardan zaman içinde genişletilmişti. Söz konusu yapılar, bölgede geçmiş on yıllarda etkili olmuş yerel liderlere, bakanlara ve milletvekillerine ait tarihi miras niteliğindeki mülklerdi. Yerel aktivistlerin aktardığına göre yıkım, Nebatiye çevresindeki siyasi ailelere ait konutları da kapsadı. Bunlar arasında Tayyibe beldesindeki Esad ailesinin konutu da bulunuyor. Konutla birlikte çok sayıda eski ev de yerle bir edildi. Bunlardan biri, bölgenin önde gelen tarihi siyasi figürlerinden Halil Abdullah’ın el-Hıyam’da 1862 yılında inşa edilen konağıydı.

Abdulaziz ez-Zeyn’in evi: Kültürel bir rol

İsrail bombardımanında çok ağır hasar gören Yusuf Bey ez-Zeyn’in evi, Abdulaziz ez-Zeyn’in konağının yıkılmasının ardından Nebatiye bölgesinde ayakta kalan son tarihi miras yapılarından ve mimari tanıklıklardan biri olma özelliğini taşıyor. Söz konusu konak, son yıllarda bölgenin kültürel merkezlerinden birine dönüşmüş, Abdulaziz ez-Zeyn’in oğlu Dr. Saad ez-Zeyn tarafından kültürel ve toplumsal etkinliklere ev sahipliği yapması amacıyla genişletilmişti.

Dr. Saad ez-Zeyn Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Ailemin evi (Abdulaziz ez-Zeyn’in konağı) 80 yıldan daha eskiydi. İsrail saldırısı evi tamamen yıktı ve yalnızca mimari özelliklerini değil, evin kültürel işlevini de ortadan kaldırdı” dedi. Doktor, evin en az 2000 yılından bu yana kültürel ve sosyal etkinliklere ev sahipliği yapılan bir alan olduğunu belirterek, burada Cebel Amil’in tarihini belgeleyen küçük bir müze kurduğunu anlattı. Evin zamanla ‘bölgenin kültürel uğrak noktalarından biri haline geldiğini’ ifade eden ez-Zeyn, daha sonra konağın bahçeler ve Lübnan’ın güneyindeki geleneksel yapıların temel unsurlarından biri olan divanhane yönünde genişletildiğini söyledi. Konak, son yıllarda ‘Saad ez-Zeyn’in evi’ olarak tanınıyordu.

hyj
Yıkıldıktan sonra Abdulaziz ez-Zeyn’in evi (Saad ez-Zeyn arşivi)

Büyük evin bombalanmasının ardından bitişiğindeki ‘Zeyn ailesinin konağı’ da hasar gördü. Söz konusu konak, 100 yılı aşkın süredir siyasi ve toplumsal liderliğin merkezi konumundaydı. Yaklaşık 150 yıl önce inşa edilen konakta, 19. yüzyılda Osmanlı Valisi yaşamış, daha sonra mülkiyeti Zeyn ailesine geçmişti.

Mezarlıklar da bu durumdan nasibini aldı

Zeyn, Lübnan’ın Büyük Lübnan Devleti ilan edilmesinin ardından 1924 yılında parlamentoya girdi. Ailesi, geçen yüzyıl boyunca Cebel Amil’in önde gelen siyasi ailelerinden biri haline geldi ve ailenin parlamentodaki temsili 2018 yılına kadar kesintisiz devam etti.

fgthyj
El-Hıyam’daki Al Abdullah ailesinin konutu, yıkımdan önce... İç mekânı kemerli taş tarzında inşa edilmiş (Sosyal medya)

Dr. Saad ez-Zeyn, “Yusuf Bey ez-Zeyn’in konağı ağır hasar gördü. Hasar çatıyı, avluyu ve Yusuf Bey’in mezarının da bulunduğu aile mezarlığını etkiledi. Şu anda evin yeniden kullanılabilir hale gelmesi ve bir siyasi döneme tanıklık etmeyi sürdürmesi için yoğun ve hızlı bir restorasyon çalışması yürütüyoruz. Aile, Cebel Amil’in kurucu ailelerinden biri ve kültürel, kalkınma ve toplumsal düzeylerde varlığını sürdürüyor. Bu rol benim ve amcam tarafından da devam ettiriliyor” dedi. Ez-Zeyn, siyasi ailelerin evleri ile kentsel ve tarihi yapıların yok edilmesinin, ‘izleri ve hafızayı topraktan silmeyi, böylece Lübnanlının evi, toprağı ve mirasıyla olan bağını koparmayı’ amaçladığını belirtti.

Kasıtlı ve sistematik yıkım

Nebatiye kentindeki kültürel ve sosyal çevreler, 2024 ve 2026 savaşlarında yaşananların ‘herhangi bir gerçek gerekçesi bulunmaksızın hafızanın sistematik biçimde yok edilmesi’ süreci olduğu görüşünde birleşiyor. Tarihsel olarak Hizbullah’a siyasi açıdan karşı konumda bulunan köklü ailelere ait evlerin hedef alınarak bombalanması ve yıkılması, İsrail ordusunun saldırıların yalnızca Hizbullah’ın tesisleri ve karargahlarına yönelik olduğu yönündeki açıklamalarını da boşa düşürüyor.

Bu kapsamda en dikkat çekici gelişmelerden biri, Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin kurucusu ve eski milletvekili Habib Sadık’ın, Nebatiye’nin batısındaki Kefur beldesinde bulunan evinin yıkılması oldu.

xsdcfrgthy
Adnan eş-Şerif’in Nebatiye’deki evi, yıkılmadan önce (Kâmil Cabir arşivi)

Sadık, Güney Lübnan’ın en tanınmış siyasi ve kültürel aktivistlerinden biri olarak kabul ediliyor. 1992’de milletvekilliği yapan Sadık, 1940’lı yıllardan bu yana İsrail’in Güney Lübnan’a yönelik ihlallerini belgeleyen en önemli tarihçiler arasında yer aldı. Güney Lübnan Kültür Konseyi tarafından yayımlanan eserlerin hazırlanmasını teşvik eden Sadık, siyasi deneyiminin yanı sıra edebiyatçı, şair ve düşünür kimliğiyle de öne çıktı.

İhlalleri belgeleyen el yazmaları

Güney Lübnan Kültür Konseyi’nin Nebatiye Şubesi Başkanı Kâmil Cabir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Habib Sadık’ın el-Hıyam’daki evinin 1977’de yıkılmasının ve bölgenin 2000 yılına kadar işgal altında kalmasının ardından aile, Beyrut ile Nebatiye arasında yaşamak zorunda kaldı. Bunun üzerine aile, kent dışında Güney Lübnanlıların evlerine benzeyen, çevresi çam ağaçlarıyla kaplı ve güllerin açtığı bir bahçesi bulunan bir ev inşa etmekte kararlıydı” dedi.

chyju
Habib Sadık’ın evi, Ağustos 2026’da İsrail hava saldırısı sonucu yıkıldıktan sonra (Sosyal medya)

Cabir, “Sadık, evin alt katındaki divanhaneye özel önem verdi. Burada çeşitli radyo programlarında sunduğu çok sayıda el yazması ile 1960’lı ve 1970’li yıllara ait yazılarını muhafaza ediyordu. Divanhanede kitap, el yazması ve diğer kültürel miras unsurlarından oluşan geniş kütüphaneler oluşturdu” ifadelerini kullandı. Sadık’ın ‘Güney Lübnan hakkında eserler ve kitaplar kaleme alıp yayımlayan en önemli kültürel isimlerden biri olduğunu’ belirten Cabir, bunların İsrail’in Güney Lübnan’daki ihlallerini ve işgal biçimlerini belgelediğini söyledi. Cabir, söz konusu çalışmaların su kaynakları ve coğrafya gibi konulardaki İsrail emellerinin yanı sıra işgal yoluyla Güney Lübnan’a verilen zararı da ortaya koyduğunu kaydetti.

hyju
Habib Sadık’ın arkadaşlarıyla bir araya geldiği bir fotoğraf (Sosyal medya)

Bu açıdan bakıldığında evin hedef alınmasının ‘Habib Sadık’ı, rolünü, mirasını ve yaşam çizgisini hedef almak’ anlamına geldiğini belirten Cabir, ‘kapalı olan ve her gün bir görevli tarafından kontrol edilen’ evin hedef alınmasının herhangi bir güvenlik boyutu taşıdığı görüşünü ise reddetti.

Mimari ve siyasi mirasın silinmesi

Bu yıkım, Nebatiye kentindeki kentsel, mimari ve siyasi mirası ortadan kaldırmaya yönelik planın bir parçasını oluşturuyor. 2024 savaşının ardından kentteki kültürel çevrelerin öncülüğünde, sivil toplum kuruluşlarının belediyeyle iş birliği yaptığı bir girişim başlatıldı. İsrail bombardımanında yıkılan tarihi yapıların belgelenmesini amaçlayan çalışma, metnin kaleme alınmasından yalnızca iki hafta önce güncellendi. Yapılan envanter çalışmasında, 147 evin tamamen yıkıldığı ve bu evlerden geriye çok azının kaldığı tespit edildi.

fgthyju
Nebatiye’nin er-Rahibat mahallesindeki Muhammed el-Fadl Sarayı (Kâmil Cabir arşivi)

2026 savaşında ise Menşiye bölgesinde bulunan Fadl el-Fadl’ın evinden geriye kalanlar da yıkıldı. Yapımı geçen yüzyılın sonlarına dayanan evin tasarımını Mısırlı bir mühendis üstlenmişti. Fransız Yüksek Komiseri olarak Lübnan’da görev yapan General Gouraud da 1920’li yıllarda Güney Lübnan’a gerçekleştirdiği ziyaret sırasında bu evi ziyaret etmişti.

scdfgthyju
Nebatiye’deki Dr. Behcet el-Mirza’nın evi (Kâmil Cabir arşivi)

Eski milletvekili Muhammed Bey el-Fadl’ın evinin ise çevresine düzenlenen saldırılar nedeniyle büyük bölümleri 2024’te yıkıldı. 102 yıllık evin durumunu Nebatiye’deki bir sivil toplum kuruluşu aracılığıyla belgeleyen Kâmil Cabir, evi satın alan kişinin yapıyı yeniden restore etme kararı aldığını söyledi.

Kültürel hafızanın yok edilmesi

Nebatiye sakinleri, yıkımın kentin kültürel mirasına, toplumsal ve siyasi hafızasına, ayrıca kentsel dokusuna işaret eden yapılara yönelik olduğunu düşünüyor. Nebatiye’de örneğin, eski bakan ve milletvekili Refik Şahin’in konağı ile eski milletvekilleri ve bakanlar Galib ve Fehmi Şahin’in babası Said Şahin’in evi İsrail’in hava saldırılarıyla tamamen yıkıldı. Bunun yanı sıra, bir dönem mimari şaheser olarak kabul edilen yapılar da öne çıkıyor. Bunlar arasında, cephelerinde doğal taş işlemeleri bulunan ve 20. yüzyılda Nebatiye’de halka sağlık hizmeti sunmak amacıyla evini açan ilk doktorlardan biri olan Dr. Behcet el-Mirza’nın evi de bulunuyor. Söz konusu yapı, kentin en güzel evlerinden biri olarak değerlendiriliyordu.

hyjukı
Nebatiye şehrinde tamamen yıkılan Said Şahin, Galib Şahin ve Fehmi Şahin’in evi (Kâmil Cabir arşivi)

Mahmud Şahin’in evi de 2026 yılında yıkıldı. Geçtiğimiz yüzyılda okul olarak kullanılan bu ev, 200 yıl önce inşa edilmiş eski yapıların kalıntıları üzerine kurulan evlerden biriydi.

6 Eylül 2026’da İsrail'in düzenlediği hava saldırısında, 100 yıl önce inşa edilmiş bir mimari şaheser olan Dr. Adnan Şerif’in evi yıkıldı. Ayrıca eski milletvekili Enver Sabbah’ın evi de yıkıldı. 1990’ların başında Nebatiye kentindeki bir tepenin üzerine inşa edilen ev yıkılırken, ailenin Nebatiye’deki konağı ayakta kaldı. Saldırılarda, 1980’lerden bu yana işgal döneminde Nebatiye bölgesine sağlık hizmeti sunan en önemli hastanelerden biri olan Gandur Hastanesi de yıkıldı.

Tarihe karşı savaş

İsrail’in hava saldırıları yalnızca ev ve konakların yıkılmasıyla sınırlı kalmadı, güneydeki arkeolojik alanları da kapsadı. Nebatiye kentinde Memlük dönemine ait bir çarşı yoğun bombardımana maruz kaldı ve çarşının bir bölümü yıkıldı. Güney Lübnan’ın sahil kenti Sur’da, UNESCO’nun listesinde yer alan bir alandaki tarihi bir sütunun tepesindeki başlık da yerinden söküldü. Ayrıca hem Müslümanların hem de Hristiyanların ziyaret ettiği Güney Lübnan’daki Şama beldesinde bulunan ve Şemun es-Safa adını taşıyan dini alan yıkıldı. Şama Haçlı Kalesi de tahrip edildi.

Bunun yanı sıra, et-Taybe beldesinde bulunan ve çevresi belde meydanında yıkılan el-Ayn el-Fuka hakkında da herhangi bir bilgi bulunmuyor. Su toplamak amacıyla inşa edilen ve spiral biçimde tasarlanan sarnıç, Roma ve Bizans dönemlerine ait örneklerle benzerlik taşıyan mimari unsurlar barındırıyor. Sarnıç, Osmanlı döneminde restore edilmişti.

thyju
Et-Taybe kasabasındaki antik kaynak (Sosyal medya)

Lübnan Kültür Bakanı Gassan Selame, geçtiğimiz ay Reuters’a yaptığı açıklamada, söz konusu bölgenin dışında kalan tarihi beldelerin de yoğun hava saldırılarına maruz kaldığını belirterek bunlar arasında Sur ve Nebatiye’yi gösterdi. Selame, yoğun bombardımanın Tibnin beldesini de vurduğunu ve bunun burada bulunan Haçlı kalesinin zarar görmüş olabileceğine ilişkin endişelere yol açtığını söyledi. Selame, “Miras yalnızca Roma ve Fenike dönemlerine ait eserler değildir. Miras aynı zamanda tarihi yapılar, arkeolojik alanlar ve kültürel işlev taşıyan yapılardır” ifadelerini kullandı. Selame, İsrail’in yürüttüğü operasyonun Lübnan tarihinin yüzyıllarını tamamen silmesinden endişe ettiğini dile getirdi.

UNESCO da yaptığı açıklamada, Dünya Mirası Listesi’nde yer alan ve örgüt tarafından güçlendirilmiş koruma statüsüne tabi tutulan Sur kentinin durumundan endişe duyduğunu belirtti. Örgüt ayrıca, Güney Lübnan’daki Şama Kalesi’nin zarar gördüğüne ilişkin haberlerden ve Şekif Kalesi yakınlarında çatışmalar yaşanmasından ‘büyük endişe’ duyduğunu ifade ederek ‘kültürel varlıklara yönelik yasa dışı saldırılar’ olarak nitelendirdiği eylemleri kınadı.


Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
TT

Hafter’in oğulları arasında Libya’daki ‘nüfuz alanları’ için yaşanan rekabetin ardındaki gerçek ne?

Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)
Saddam ve Halid Hafter, geçtiğimiz ağustos ayında Libya Ulusal Ordusu’nun (LUO) Askeri istihbarat Başkanı Fevzi el-Mansuri’nin anma töreninde (LUO Genel Komutanlığı)

Libya Ulusal Ordusu (LUO) Komutanı Mareşal Halife Hafter’in üç oğlunun Libya’nın doğusundaki askeri ve kalkınma alanlarında etkili konumlara yükselmesi, aralarındaki ilişkinin niteliğine ilişkin soru işaretlerini artırdı. Bu durumun ‘nüfuz alanları’ için bir rekabet mi, yoksa tek bir merkezi liderlik altında görev paylaşımı mı olduğu tartışılıyor.

Son yıllarda Hafter’in oğullarının etkili kurumlarda üst düzey görevlere gelmesi dikkat çekiyor. En küçük oğlu Saddam, geçen yıl yaz aylarından bu yana LUO Komutan Yardımcılığı görevini yürütürken, kardeşi Halid Genelkurmay Başkanlığı görevini üstleniyor. Belkasım ise Şubat 2024’ten bu yana Libya Yeniden İmar Fonu’nu yönetiyor. Parlamento, yeniden imar dosyası kapsamında fona geniş yetkiler vermişti.

Hafter’in diğer oğulları Sıddık ve Ukbe ise daha az etkili konumlarda öne çıkıyor. Sıddık, ‘ulusal uzlaşı’ kapsamında aşiretler arası arabuluculuk faaliyetlerinde bulunurken, Ukbe teknoloji ve dijital dönüşüm alanlarında çalışmalar yürütüyor.

fgthy
Belkasım Hafter, bu ay düzenlenen Bingazi Üniversitesi açılış töreninde babasının alnını öperken (LUO Genel Komutanlığı)

Geçen hafta 86 milletvekilinin, Temsilciler Meclisi’nin (TM) iç tüzüğünü değiştirerek TM Başkanı Akile Salih’in görevden alınmasının önünü açabilecek bir düzenleme için harekete geçmesi, Saddam ile Halid arasında bir görüş ayrılığı bulunup bulunmadığına ilişkin soru işaretlerini yeniden gündeme getirdi. Bu iddialar, Libya’daki yerel aktivistlerin yanı sıra uluslararası medyada da tartışıldı.

Şarku’l Avsat’ın Africa Intelligence internet sitesinden aktardığına göre Saddam, parlamentodaki bu girişimleri desteklerken, bazı haberlerde Halid’in ‘oturumun yapılmasını engellemede ve Akile Salih’in TM Başkanlığı görevini sürdürmesini desteklemede’ rol oynadığı öne sürüldü. Fransız gazetesi Le Monde da geçen ay yayımladığı bir haberde, söz konusu olası rekabete dikkat çekmişti.

Tahminler ve hipotezler

Libyalılar arasında ‘rekabet’, hatta ‘nüfuz mücadelesi’ olduğu görüşüne katılanlar da bulunuyor. Libyalı siyasi analist Muhammed Mahfuz, bunun ‘daha önce görülmemiş bir gerilim düzeyine ulaştığını’ savunuyor.

Mahfuz Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘bu mücadelenin daha önceki işaretlerinin son parlamento oturumuyla kamuoyuna yansıdığını ve taraflara bağlı blog yazarları arasında bir mücadeleye dönüştüğünü’ belirtti. Bu görüşe, Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nde (RUSI) araştırmacı olarak görev yapan Celal Harşavi de katılıyor.

Buna karşılık LUO Komutanlığı’na yakın kaynaklar Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, bu varsayımın ‘doğru olmadığını’ ve söz konusu durumun tek bir merkezi liderlik altında görev dağılımından ibaret olduğunu ifade etti.

LUO’ya yakın askeri araştırmacı Muhammed et-Terhuni ise ‘bazı konularda komutanlar arasında görüş ayrılıklarının yaşanmasının ihtimal dışı olmadığını, ancak bunun açık bir anlaşmazlığa veya çatışmaya dönüşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu’ söyledi.

Terhuni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, söz konusu rekabetin ‘nüfuz için değil, icraat konusunda’ yaşandığı görüşünü dile getirerek, Halid ve Saddam’ın girişimlerinin ‘askeri kurumun geleceğini korumayı ve bazı siyasi güçlerin genel komutanlık üzerinde etkide bulunma girişimlerini engellemeyi’ amaçladığını belirtti.

fgbhyjuk
LUO Komutanı Mareşal Halife Hafter (LUO Genel Komutanlığı)

Saddam’ın geçen yıl yaz aylarında LUO Komutan Yardımcılığı görevine atanması, Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin spekülasyonların erken dönemde gündeme gelmesine yol açtı. ABD merkezli Simpson Araştırma Merkezi, Saddam’ın haleflik sürecindeki konumunu güçlendirmesi ihtimaline dikkat çekerken, bunun Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmesine rağmen kardeşi Halid’in geri plana itilmesine yol açabileceği değerlendirmesinde bulundu.

Libya’daki kurumların ve yürütme organının birleştirilmesini amaçlayan ‘ABD girişimi’ kapsamında Saddam’ın gelecekteki rolüne ilişkin soru işaretleri de arttı. Medyada, önerilen formül kapsamında Saddam’ın Libya Başkanlık Konseyi Başkanlığı’nı, Abdulhamid Dibeybe’nin ise birleşik hükümetin başkanlığını üstlenmesinin öngörüldüğü iddia edildi.

Net bir hiyerarşi

Geçtiğimiz nisan ayında Halid Hafter’e atfedilen açıklamalarda, ‘krizin uzamasına yol açabilecek dış gündemler tarafından desteklenen herhangi bir siyasi düzenlemenin sürdürülmesini reddettiği’ ifade edildi. Bu açıklama o dönemde, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos’un girişimine karşı bir tutum olarak yorumlandı.

Ancak siyasi araştırmacı Muhammed Mutayrid, iki ay sonra LUO Komutanlığı’ndan gelen ve ‘ABD girişimini’ memnuniyetle karşıladığını belirten açıklamanın bu varsayımı geçersiz kıldığını düşünüyor. Mutayrid, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ‘iki hafta önce Halid ve Saddam arasında son gelişmelerin ele alındığı, medyaya duyurulmayan bir toplantı’ gerçekleştirildiğine dikkat çekti.

Terhuni ise Saddam ve Halid’in her ikisinin de ‘emirlerin verilmesi ve uygulanmasında açık bir hiyerarşiye dayanan, disiplinli bir askeri kuruma’ mensup olduğunu belirterek, “Şu ana kadar Halid ve Saddam’ın siyasi sahneye doğrudan müdahalesini veya aralarında açık bir rekabet bulunduğuna işaret eden herhangi bir girişimini görmedik” dedi.

Terhuni, Belkasım’a ilişkin olarak da Libya Yeniden İmar Fonu’ndaki çalışmalarının, projelerin hayata geçirilmesine ve ülkenin doğusundaki kalkınma sürecinin ilerletilmesine odaklandığını söyledi.

Libya Güvenlik ve Askeri Çalışmalar Merkezi daha önce, liderliğin geleceğine ilişkin senaryolar kapsamında, rekabetin ötesine geçen bir çatışmanın Hafter’in oğulları arasında ortaya çıkabileceği ihtimalini gündeme getirmişti.

LUO’ya yakın siyasi analist Abdullah ed-Dibani ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Hafter’in oğulları arasında gelecekte bir çatışma yaşanması ihtimalini düşük görüyor. Dibani, ‘görev dağılımının tek bir merkezi anlayış doğrultusunda yapıldığını; askeri, güvenlik ve kalkınma alanlarındaki rollerin tamamlayıcı bir çerçevede yürütüldüğünü ve bunun nüfuz mücadelesi anlamına gelmediğini’ belirtti.

‘Muhtemel rekabet’ ile ‘görev paylaşımı’ arasında süren tartışmaların ortasında, Hafter’in oğullarının üstlendiği görevler Libya’nın doğusundaki liderliğin geleceğine ilişkin değerlendirmelerde önemini koruyor. Ancak şu ana kadar aralarında bir çatışma bulunduğunu kesin biçimde ortaya koyan bir kanıt bulunmuyor.


Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
TT

Etiyopya'nın herkese uygun savaşı: Kızıldeniz denklemi değiştirecek mi?

Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)
Addis Ababa'da, Etiyopya Silahlı Kuvvetleri'ni desteklemek için düzenlenen bir gösteri sırasında toplanan diğerlerine katılan bir adam Etiyopya bayrağı sallıyor (AFP)

Sergey Eldinov

Üç yıldır, Kızıldeniz'in batı kıyısında, gözlerden uzak ve kayda değer bir ilgi görmeyen bir iç savaş sürüyor. Kendisini çevreleyen bu sessizlik tesadüfi değildi; aksine, bölgedeki çoğu ülkenin ve büyük jeopolitik güçlerin başkentlerinin çıkarlarına hizmet etmek için kasıtlı olarak sürdürüldü ve pekiştirildi. Ancak, dünyanın genelinin bu sessizliğin sonuçlarına katlanması mümkün değil.

23 Eylül'de Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF), Mekelle, Aksum ve Şire havaalanlarını ele geçirdi. Reuters'e göre, Amhara bölgesinde de kendisine bağlı güçler, 2020 ile 2022 yılları arasında kendisine karşı federal hükümetin yanında yer alan Fano milisleriyle birlikte savaşıyor. Çatışmalar Afar bölgesine de yayıldı. Uzun bir süre göz ardı edildikten sonra, savaş CNN, Foreign Policy ve Uluslararası Kriz Grubu'nun dikkatini çekmeye başladı, ancak sadece haberlerde yer alması, hak ettiği ilgiyi gördüğü anlamına gelmiyor.

Başkentin kontrolü için yürütülen bir savaş

Çoğu medya kuruluşu onları hâlâ “Tigray isyancıları” olarak adlandırıyor. 20 Eylül'de, Amhara'daki Fano Ulusal Hareketi'nin Lideri Zemene Kassie, “Etiyopya Halklarının Hayatta Kalma İttifakı”nın kurulduğunu duyurdu. İttifak, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi, Fano ve Oromo Kurtuluş Ordusu da dahil olmak üzere yedi taraftan oluşuyor. İttifak, Etiyopya'nın on iki bölgesinden altısında desteğe sahip olduğunu söylüyor. Amacı ise, ülkenin artık çöküşün eşiğinde olduğu varsayımına dayanarak, Başbakan Abiy Ahmed ile Refah Partisi'ni devirmek ve geçici bir yönetim kurmak.

Özünde yaşananlar, Addis Ababa'nın kontrolü etrafında dönen bir iç savaştır.

yu7k
Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'nin bölgedeki havaalanlarını ele geçirmesinin ardından kuzey Etiyopya'da gerilimlerin tırmanmasıyla birlikte, TPLF üyeleri Mekelle'deki ana yolda yürüyor, 23 Eylül 2026 (AFP)

Çevredeki ayrılıkçı isyanlar genellikle iç meseleler olarak görülür, ancak birleşik bir muhalefet ülke çapında bir savaş yürüttüğünde, hükümetin meşruiyeti güçlü bir şekilde sorgulanmaya başlar. Ancak, çatışmayı bölgesel bir anlaşmazlık olarak tanımlamak, basitçe bu soruyu gizlemeyi başarır. İttifakın kendisi de kırılgan; TPLF ve Fano, 2020 ve 2022 yılları arasında birbirleriyle savaştılar. Yine de bu kez, üç büyük silahlı güç ilk defa tek bir kampta birleşiyor.

Savaştan önceki savaş

2020 ve 2022 yılları arasında kaç kişinin öldüğünü kimse tam olarak söyleyemez. O dönemde Afrika Birliği tarafından arabulucu olarak görevlendirilen Olusegun Obasanjo, ölü sayısını yaklaşık 600 bin olarak tahmin etti. Afrika Birliği’nin yakın zamanda tekrar arabuluculuk yapmasını istediği kişi de o. Ghent Üniversitesi'nden bir ekip ise, yalnızca Tigray'da 162 bin ila 378 bin sivilin öldüğünü tahmin ederken, Etiyopyalı yetkililer can kayıplarının 100 binden az olduğundan bahsetti.

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor, dışarıda ise bölgesel bir güç inşa etmeye çalışıyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır

Ancak en çarpıcı rakam çok daha küçük. Kasım 2020 ile Ocak 2023 arasında, çatışmaları izleyen bir kuruluş olan Silahlı Çatışma Yeri ve Olay Verileri Projesi (ACLED), açlıktan kaynaklanan ölümler hariç, Tigray, Afar ve Amhara'da 9.861 bildirilen ölüm vakası kaydetti. Buna rağmen, Ghent ekibi, doğrudan öldürülen sivillerin sayısının 36 bin ile 60 bin arasında olduğunu tahmin ediyor; bu ise kaydedilen rakamın üç buçuk ila altı katı. Kurbanların geri kalanına gelince, iletişim kesintisi nedeniyle kayboldular.

2022’de imzalanan Pretoria Anlaşması Tigray'daki savaşı durdurdu, ancak 2023 baharına gelindiğinde iç savaş Amhara'ya taşınmıştı. Hükümetin Fano güçlerini silahsızlandırmaya girişmesinden beri, bu güçler federal orduya karşı savaşıyorlar.

cvfgbh
Tigraylı isyancılar ile Etiyopya federal hükümeti arasında yeniden başlayan çatışmalar sırasında, Mekelle'deki yerel bir pazarda un ve diğer gıda ürünlerini satın almak için toplanan sakinler, 24 Eylül 2026 (AFP)

BM'ye göre, Ağustos ve Aralık 2023 arasında Amhara'da askeri güçlerin düzenlediği 18 insansız hava aracı saldırısında 248 sivil hayatını kaybetti. Aynı yıl içinde, bölgede insan hakları ihlalleri sebebiyle 740 kişi hayatını kaybetti.

El Cezire, Etiyopyalı medya kuruluşları ve insan hakları örgütleri dışında, bu olaylar çok sınırlı bir şekilde ele alındı ​​ve kimse onları daha geniş bir iç savaşın parçası olarak değerlendirmedi.

Tanıkların susturulması

Bu olayları çevreleyen sessizlik kendiliğinden oluşmadı; kasıtlı olarak dayatıldı. Kasım 2020'deki savaşın ilk gününden itibaren hükümet Tigray'da telefon hatlarını ve internet hizmetlerini kesti ve bu iletişim kesintisi savaşın büyük bir bölümünde devam etti.

New York Times ve The Economist muhabirlerinin basın kartları iptal edildi.

İhlalleri araştıran tek bağımsız uluslararası kuruluş olan BM Etiyopya Uzmanlar Komisyonu'nun ise görev süresi 2023'te sona erdi. Addis Ababa, komisyonun feshedilmesi için lobi yaparken, komisyonun kurulmasını ve görev süresinin yenilenmesini destekleyen Avrupa Komisyonu bu konuda herhangi bir taslak karar sunmaktan kaçındı.

2025'ten itibaren bu kısıtlama sadece bir uygulama değil, yasanın bir parçası haline geldi. O yılın nisan ayında kabul edilen değişiklikler, Medya Düzenleme Kurumu'na lisansları askıya alma ve iptal etme konusunda doğrudan yetki verdi. Tigray ve Amhara'daki olayları takip eden iki Deutsche Welle muhabiri süresiz olarak çalışmaktan men edildi. Haziran ayında, Fransız La Croix gazetesinin muhabiri Augustin Basile'den, zorunlu seferberlik uygulamasıyla ilgili Şire'den gönderdiği haberin yayınlandığı gün ülkeyi terk etmesi istendi. Üç ay sonra savaş patlak verdi ve NetBlocks'a göre Tigray bir kez daha dış dünyadan izole edildi.

Dürüst olmak gerekirse, bu taktiklerin hiçbirini Sayın Abiy’in kendisi icat etmedi. Tigray Halk Kurtuluş Cephesi liderliğindeki önceki hükümetler de interneti kesme yoluna gitmiş ve basını kısıtlamak için terörle mücadele yasalarını kullanmıştı. Zira bilgiyi kontrol etmek, bu savaşta tüm tarafların iyi bildiği bir dildir.

Addis Ababa'nın emelleri

İçeride Sayın Abiy bir savaş yürütüyor; dışarıda ise bölgesel bir güç inşa ediyor. Ana hedefi, Etiyopya'nın 1993'te Eritre'nin bağımsızlığını kazanmasıyla kaybettiği denize erişimi yeniden kazanmaktır. Etiyopya, Cibuti limanlarını kullanmak için yılda yaklaşık 1,5 milyar dolar ödüyor.

xcdfghy
Amharalı Fano milislerinden savaşçılar, Tigray Halk Kurtuluş Cephesi’nin işgali sebebiyle halkının sıkıntılar çektiği kuzey Etiyopya'daki Lalibela şehrindeki Aziz George Kilisesi'nde fotoğraf çektiriyor, 7 Aralık 2021 (AFP)

Somaliland ile 2024 yılında Berbera Limanı ile ilgili imzaladığı mutabakat zaptıysa, Mogadişu ile bir anlaşmazlığa neden oldu. Eritre'nin Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle ilgili olarak Sayın Abiy, “Dün yapılan hata yarın düzeltilecek” diyerek denize erişimi “hayatta kalma meselesi” olarak nitelendirdi. Deniz, emellerinin ilk ayağını oluştururken, Nil Nehri de ikincisini oluşturuyor. Etiyopya, 2025 yılında Mısır'ın itirazlarına rağmen inşa edilen Büyük Etiyopya Rönesans Barajı'nı hizmete aldı.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla boğuşan Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru harekete geçebilecek veya Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek bir konumda değil

 24 Eylül'de, Tigray saldırısının başlamasından sadece bir gün sonra, Başbakan Abiy Ahmed, Cumhurbaşkanı İsmail Ömer Gulle ve Nijeryalı iş adamı Aliko Dangote ile birlikte 660 milyon dolarlık bir yakıt boru hattı projesinin temel atma törenine katılmak üzere Cibuti'deydi. Kuzeydeki devam eden savaş, törenin düzenlenmesine engel olmadı.

Kimsenin güçlü bir Etiyopya'ya ihtiyacı yok

Sayın  Abiy'e verilen Nobel Barış Ödülü, Ocak 2022'de Nobel Komitesi kendisine savaşı sona erdirme konusundaki kişisel sorumluluğunu hatırlatana kadar, bir yıldan fazla bir süre boyunca ona eleştirilere karşı bir kalkan sağladı. Bugün ülkeye halen bir sessizlik hakim, çünkü zayıf ve parçalanmış bir Etiyopya neredeyse herkesin çıkarlarına hizmet ediyor.

Ekim 2024'te Mısır, Eritre ve Somali Asmara'da bir zirve düzenledi. Analistler, üç ülkeyi birleştiren hususun, her şeyden önce, Addis Ababa'ya karşı düşmanca tutumları olduğuna inanıyor.

Tigray, Amhara ve Oromo'daki iç çatışmalarla meşgul olan bir Etiyopya, Kızıldeniz'e doğru ilerleyebilecek, Nil konusunda Mısır'a baskı uygulayabilecek veya Eritre'nin eylemlerine karşılık verecek önemli kozlara sahip olabilecek bir konumda olmayacaktır. Buna karşılık, Cibuti bu durumdan sessizce faydalanıyor gibi görünüyor. Assab Limanı’nın kaybedilmesiyle Etiyopya'nın Cibuti'ye güvenmekten başka seçeneği kalmadı.

Uzak başkentlere gelince, onlar da Etiyopya'nın mevcut durumunu elverişli buluyorlar. Milyonlarca mülteciyi ülke dışına göç etmeye zorlayacak kadar çökmedi, bölgenin haritasını yeniden çizecek kadar da büyümedi. Savaşın açıkça kınanması, savaşın sona ermesini talep etmek anlamına gelirken, barış Addis Ababa'ya birçok kişinin yeniden kazanmasını istemediği bir güç ve nüfuz düzeyini geri kazandırabilir.

Bu nedenle, mevcut statüko onlar için daha elverişli görünüyor: Etiyopya savaş halinde, ancak çökmüyor.

dfgthy
Etiyopya Ulusal Savunma Kuvvetleri askerleri, Etiyopya'nın Gondar şehrinin 70 kilometre kuzeydoğusundaki Debat eğitim sahasında eğitimlerini tamamladıktan sonra sloganlar atıyor, 14 Eylül 2021 (AFP)

Çin ise bu durumu değiştirmeyen bir istisnadır. İstikrarsızlık ona önemli ölçüde zarar veriyor, ancak kimin kazanacağına da aldırış etmiyor. Herhangi bir hükümetle iş yapabilir ve inşa ettiği veya sağladığı her şeye, Addis Ababa'da iktidara gelecek herhangi bir hükümet ihtiyaç duyacaktır.

Kırılma mı, dönüşüm mü?

Bu sessizlik Addis Ababa ve diğer bazı taraflar için uygun olabilir, ancak dünyanın geneli için kabul edilemez. Etiyopya, yaklaşık 139 milyon nüfusuyla Afrika'nın ikinci en kalabalık ülkesi ve Doğu Afrika'nın ikinci büyük ekonomisi. Ayrıca Afrika Birliği'nin genel merkezine de ev sahipliği yapıyor. Sessizlik, her bir taraf için rasyonel bir seçim gibi görünebilir, ancak herkes tarafından benimsendiğinde tehlikeli hale gelir.

Bu büyüklükteki bir ülkede, iç savaş sadece taraflar arasında bir ayrışmayı temsil etmez; tüm Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz bölgesinin güvenlik mimarisini etkileyen bir dönüşümü temsil eder. Bu durum, Etiyopya'nın kendi savaşını yürüten Sudan ve Somali ile sınır komşusu olması gerçeğiyle daha da karmaşık hale geliyor.

Kızıldeniz

Körfez ülkelerine gelince riskler daha da acil ve doğrudan. Ticaret yolları ve enerji kaynakları Kızıldeniz'den geçiyor ve burada Husiler bir kez daha seyrüseferi tehdit ederken, Etiyopya batı kıyısında baskın güç konumunda. Temmuz ayında Suudi Arabistan, 14 ülkenin katılımıyla uluslararası bir deniz savunma koalisyonunun kurulması ile sonuçlanan görüşmelere ev sahipliği yaptı. Kızıldeniz'in güvenliği, kıyı devletlerinin istikrarıyla bağlantılı ve zayıflığa dayalı bir dengeyi korumak, bu güvenliği de kademeli olarak zayıflatacaktır.

Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki düzeyi var. Birincisi Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı

Sonsuz savaşlar, alevleri savaşan tarafların sınırları içinde kaldığı sürece uzaktan yönetilebilir. Ancak Etiyopya savaşı zaten sınırlarının ötesine taşmaya başladı. Addis Ababa, Asmara'yı Tigray Halk Kurtuluş Cephesi'ni desteklemekle suçluyor; Eritre ise bu suçlamayı reddediyor. Sudan ordusu da Etiyopya'yı Hızlı Destek Kuvvetleri'nin (HDK) kendi topraklarında kamp kurmasına izin vermekle suçluyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Etiyopya'yı çevreleyen sessizliğin iki boyutu var. Birincisi, Addis Ababa'nın kendi çıkarlarıyla ilgili ve iletişimi kesmek, gazetecileri sınır dışı etmek ve BM komitesinin çalışmalarını sonlandırmak gibi pratik ve teknik yollarla bu çıkarlarını pekiştirmeye çalışıyor. İkincisi ise diğer tarafların çıkarlarıyla bağlantılı, çünkü zayıf bir Etiyopya, komşularının çıkarlarına hizmet eder ve diğer birçok aktörün çıkarları için uygundur.

Ancak, her bir taraf için mantıklı görünen husus, herkes için bir tehlike haline gelebilir. 2020-2022 savaşı 162 bin ila 600 bin kişinin ölümüne neden oldu ve bu kayıpların gerçek boyutunun çok azı dünyaya ulaştı. Yeni savaş da aynı yolu izliyor, ta ki Kızıldeniz dünyayı dikkatini kendisine yöneltmeye zorlayana kadar.