Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Seçim sistemi, siyasi işleyiş ve mezhepler arası ilişkileri inceleyen Independent Türkçe, seçimlerin nabzını tuttu

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
TT

Kaostaki Lübnan seçime gidiyor: Beyrut yeni bir sayfa açabilecek mi?

Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)
Lübnan'da 4 yıl aradan sonra seçim vakti geldi fakat ülke tam bir kaos içinde (AP)

Son dönemde tarihinin en büyük ekonomik ve toplumsal krizlerinden birini yaşayan Lübnan'da gözler yarın yapılacak seçimlere çevrildi.
Halihazırda "Şii ikili" olarak anılan Emel Hareketi ve Hizbullah'ın ağırlıklı olarak yönetimde söz sahibi olduğu ülkenin gidişatı, Lübnan'ın kendine has seçim sistemi, toplumsal yapısı ve siyasi işleyişi nedeniyle de çalkantılı görünüyor.
Independent Türkçe, Lübnan'daki son durumu, mezhepsel temsil sistemini, farklı dini grupları ve olası seçim senaryolarını uzman görüşleriyle birlikte mercek altına aldı.

Siyasi işleyiş ve seçim sistemi
Ülkedeki siyasi işleyiş, kökenleri geç Osmanlı dönemine dayanan, Fransız mandası döneminde olgunlaşan, 1943 Ulusal Pakt süreciyle birlikte tamamlanan ve iç savaştan sonra 1989 Taif Antlaşması'yla da kısmen revize edilen bir mezhepsel temsil sistemi üzerine inşa edildi.
Bu sisteme göre Lübnan Meclisi'nde her dinsel ve mezhepsel gurubun belirli bir kotası var.
Taif Anlaşması'na göre 128 kişilik mecliste 28 koltuk Sünnilere, 28 Şiilere, 8 Dürzilere, 34 Maruni Hıristiyanlara, 14 Ortodokslara, 8 Katoliklere, 5 Ermenilere, iki Arap Alevilerine, bir koltuk da Hıristiyanlar içerisindeki azınlıklara dağıtılıyor.
Aynı temsil sistemi devletin yönetim kademesi için de geçerli. Buna göre ülkede cumhurbaşkanı Maruni Hıristiyanlar, başbakan Sünni Müslümanlar ve meclis başkanı da Şii Müslümanlar arasından seçiliyor.
Bu seçimlerde 128 sandalye için 15 bölgede oluşturulan 103 listeden toplamda 718 aday yarışacak.
"Lübnanlıların ulusal tercihi değil, cemaatlerin kendi iç tercihleri"
Seçmenler oy kullanırken bireysel adaylara değil oluşturulan listelere oy veriyor.
İstanbul Gedik Üniversitesi'nin Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Dr. Öğr. Üyesi Selim Sezer, bu listeli seçim sistemini şöyle bir örnekle açıklıyor:
"Mesela Baalbek bölgesinden toplam 10 milletvekili seçilecek ve bunların 6'sı Şii olacak. 5 ya da 7 olamaz. Baalbekli seçmenler de muhtelif parti ve ittifakların oluşturduğu, her biri 6'şar Şii adaydan oluşan listelerden birine oy verecek. Aynı bölgeden geriye kalan 4 sandalye (iki Sünni, bir Maruni, bir Rum Katolik) de benzer süreçlerle belirlenecek. Bir başka deyişle 128 sandalyeli parlamento Lübnanlıların ulusal tercihlerinin değil, cemaatlerin kendi iç tercihlerinin toplamının ifadesi olmaktadır."
 
Son nüfus sayımı 1932'deydi; "Herkesin işine geliyor"
Anayasal olarak 4 yılda bir seçim düzenlenen Lüban'ın bu siyasi sistemini belirleyen önemli özelliklerden biri de dinsel-mezhepsel grupların nüfusa göre dağılımı.
Ülkede en son nüfus sayımı 1932'de yapıldı ve mevcut sistem de bu demografik veriler üzerinden işliyor.
Lübnan uzmanı Nalan Yazgan, söz konusu demografik sistemin siyasi arka planına dair şu değerlendirmeyi yapıyor:
"Aslında herkesin işine geliyor bu sistem. Mevcut durumda Maruniler eğer nüfus sayımı yapılsa daha az çıkacak; o zamansa yüzde 40 çıkmışlar. Dolayısıyla bu durumun değişmesini istemiyorlar. İç savaş sırasında da Lübnan dışında çok göç eden olmuş, özellikle Marunilerden. Diğer taraftan mesela Şiilerin nüfusu hızlı artıyor. En hızlı nüfus artışı onlarda. Bir sayım yapılsa muhtemelen onların kotaları bayağı artacak. Fakat onlar son seçimlere kadar hiç hükümette görev alamadıkları için, yani Emel hariç, Hizbullah'tan bahsediyorum, şimdi sonunda 'En azından hükümette bir yerimiz var''diyerek bunu kaybetmemek adına seslerini çıkarmıyorlar."

"Her Lübnanlının gönlünde geri dönme özlemi var"
Lübnan'daki seçimde diaspora oylarının da önemli yeri var.
Rakamlar net olmasa da yurtdışında yaklaşık 15,5 milyon Lübnanlı olduğu tahmin ediliyor. Bu sayı, ülkede yaşadığı düşünülen 6 milyon kişiye kıyasla büyük fark oluşturuyor.
İçişleri Bakanlığı'nın paylaştığı verilere göre bu seçimde 58 ülkede kayıtlı 225 bin Lübnanlı seçmen oy kullanma hakkında sahip. Bu sayı, toplam seçmen sayısının yüzde 5,5'ine tekabül ediyor.
İran, Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar, Umman, Suriye, Mısır, Bahreyn, Ürdün ve Irak'taki seçmenler 6 Mayıs'ta oy verme işlemlerini gerçekleştirdi. Lübnan Dışişleri Bakanı Abdullah Buhabib, İran ve çeşitli Arap ülkelerinde ikamet eden Lübnanlıların seçimlere katılım oranının yüzde 60 olduğunu açıkladı.
Kalan 48 ülkede ikamet eden 194 bin 348 Lübnanlı seçmen de 8 Mayıs'ta oy kullandı.
Birçok Lübnanlının 1975'te başlayan iç savaşta ülkeyi terk edip çatışmaların 1990'da sonlanmasıyla geri döndüğünü belirten Yazgan, 2019'da baş gösteren ekonomik krizle birlikte yine birçok kişinin yurtdışına gittiğini belirtiyor.
Araştırmacı gazeteci, "Yurtdışında yaşayan Lübnanlıların sayısı, ülkede yaşayanlardan çok daha fazla, dolayısıyla diasporanın seçimlere katılımı önemli. Her Lübnanlının gönlünde aslında Lübnan'a geri dönme özlemi var" diyor.
Ülkede oy kullanma yaşıysa 21. Yazgan, bunun "özellikle genç nüfusun yüksek olduğu bir ülkede birçok kişinin oy kullanma hakkından mahrum kalmasına yol açtığına" da işaret ediyor.

"19. yüzyıldan beri görülen en ağır üç krizden biri"
Kökleri daha öncelere dayanan fakat 2019'da iyice görünür hale gelen ve pandemiyle de etkisini artıran ekonomik kriz, Lübnan'ı ciddi bir toplumsal istikrarsızlığa sürükledi.
Dünya Bankası, geçen yılki açıklamasında ülkedeki ekonomik krizin "19. yüzyıldan beri dünyanın gördüğü en ağır üç kriz arasında yer alabileceğini" duyurdu.
Akaryakıt, tütün ürünleri ve WhatsApp kullanımlarını vergilendirme planları üzerine halk, 17 Ekim 2019'da sokaklara döküldü.

Başbakan istifa etti
Dönemin Lübnan Başbakanı Saad Hariri hükümeti, önce ülkede gittikçe derinleşen ekonomik krizin yükünü hafifletmek için böyle bir vergilendirme planına gidildiğini savundu ve daha sonra da aynı gün vergi planını iptal etti. Fakat Başbakan buna rağmen protestoları engelleyemedi ve 29 Ekim 2019'da istifa ettiğini duyurdu.
Bunun ardından düzenlenen görüşmeler sonucunda 19 Aralık 2019'da 2011-2014'te Eğitim Bakanı olan Hasan Diab yeni Başbakan olarak görevlendirildi. Hizbullah'ın da desteğini alan Diab'ın göreve gelmesiyse protestoların şiddetini yeniden artırdı.

Beyrut patlaması
Protestolar sürerken Lübnan, 4 Ağustos 2020'de Beyrut limanında yaşanan patlamalarla sarsıldı.
ABD merkezli İnsan Hakları İzleme Örgütü'nün (HRW) 3 Ağustos 2021'de yayımladığı rapora göre patlamada 217'den fazla kişi yaşamını yitirirken, en az 7 bin kişi de yaralandı.
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn, yaklaşık 15 milyar dolar zarara yol açan Beyrut'taki patlamanın 6 yıldır güvensiz koşullarda limanda depolanan 2 bin 750 ton amonyum nitratın infilak etmesi sonucu meydana geldiği açıkladı. Öte yandan Avn, olaya ilişkin uluslararası soruşturma başlatılması taleplerini reddetti.

Beyrut soruşturması Şii-Hıristiyan gerginliğini artırdı
Lübnan'ın kendi içinde yürüttüğü Beyrut patlaması soruşturması Şii ve Hıristiyan gruplar arasındaki tansiyonu yükseltti.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Hasan Nasrallah, soruşturmayı yürüten Hıristiyan Yargıç Tarık Bitar'ın "siyasi hedeflerle" hareket ettiğini savunurken, Şii Emel Hareketi de yargıcın görevden alınmasını talep etti. Lübnan Temyiz Mahkemesi ise bu talepleri reddetti.
Bunun üzerine Hizbullah ve Emel Hareketi destekçileri 14 Ekim'de Bitar'ın görevden alınması için protesto düzenleyerek Beyrut Adalet Sarayı'na yürüdü. Kimliği belirsiz kişilerin göstericilere ateş açması sonucu 6 kişi hayatını kaybederken, 32 kişi yaralandı.
Akademisyen Selim Sezer, bu gelişmelerin Emel Hareketi için seçimlere olumsuz yansıyabileceğini söylüyor ve "Beyrut Limanı soruşturması sürecindeki olumsuz tutumu sebebiyle Emel Hareketi bir miktar oy kaybedebilir" değerlendirmesini yapıyor.

"Yolsuzluk devletten daha büyük"
Patlamalara tepki olarak düzenlenen protestolar sonucu dönemin Başbakanı Diab hükümeti, 10 Ağustos'ta istifasını açıkladı. Diab konuşmasında "Yolsuzluk düzeninin, devletten daha büyük olduğunu, devletin de bu sisteme bağlı olduğunu, buna karşı çıkmanın ya da bundan kurtulmanın mümkün olmadığını gördüm" ifadelerini kullandı.
Söz konusu protestolar ve Diab'ın istifasının ardından ülkedeki siyasi ve ekonomik kriz derinleşti. Lübnan'da ancak 13 ay sonra yeniden hükümet kurulabildi.
10 Eylül'de göreve gelen Necip Mikati, kabinesinin belli kesimleri değil tüm halkı temsil ettiğini savunarak "Lübnan'da çöküşün durmasını ve ülkenin yeniden kalkınmasını umuyoruz" dedi.
Öte yandan Mikati, 15 Mart'taki açıklamasındaysa yeniden aday olmayacağını belirtti.

"Yaşam şartları iç savaştakinden daha kötü"
Lübnan Merkez Bankası'ndaki dolar likidite problemi ve döviz rezervlerinin erimesi birçok sorunu da beraberinde getirdi.
2019'dan bu yana Lübnan lirası, ABD doları karşısında yüzde 90'dan fazla değer kaybetti ve enflasyon şubatta 239,69'a çıkarken, marttaysa 208'e geriledi.
Birleşmiş Milletler'in (BM) 1 Temmuz 2021'de yayımladığı değerlendirme raporunda, Lübnanlıların yarısından fazlasının yoksulluk sınırı altında yaşadığı, yaşam şartlarının 1975 ile 1990 arasındaki iç savaş döneminden bile daha kötü olduğu vurgulandı.

Günlük 20 saati bulan elektrik kesintileri
Ekonomik kriz en çok enerji sektörünü vurdu. Ülkede patlak veren yakıt krizi nedeniyle aylarca benzin istasyonlarının önünde uzun kuyruklar oluştu.
Ekonomik krizden önce yaklaşık 440 dolar civarında olan asgari ücret, Lübnan lirasındaki değer kaybı nedeniyle 30 doların altına kadar düştü. 
Akaryakıt krizi beraberinde elektrik krizini de doğurdu. Günlük 20 saati bulan elektrik kesintilerine tepki gösteren halk, kasımda Beyrut'taki bazı anayol ve caddeleri trafiğe kapattı.

Rusya - Ukrayna savaşı ve gıda krizi
Rusya Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan Ukrayna savaşı, Lübnan'ı da olumsuz etkiledi.
Buğdayın yüzde 60'ını Ukrayna ve Rusya'dan ithal eden ülkenin çeşitli bölgelerindeki fırınların, un temininde sıkıntı yaşaması nedeniyle üretime ara vermesi ekmek krizine neden oldu.
Almanya Gelişim ve İlerleme Bakanı Svenja Schulze, nisanda Beyrut'a ziyaretinde yaşanan krizi değerlendirerek "Putin bir açlık savaşı da başlattı. Ukrayna tedarik yapamadığı için gıda fiyatları da artıyor" dedi.
 Savaşın daha da uzaması halinde Lübnan halkı ciddi bir kıtlık ihtimaliyle karşı karşıya.

"Rusya'nın zaferi, Lübnan'daki dengeleri değiştirebilir"
Independent Türkçe yazarlarından Ortadoğu uzmanı Faik Bulut, "Rusya - Ukrayna savaşının Lübnan'ı etkilememesinin mümkün olmadığını" belirtiyor.
Bulut, "Rusya'nın tavrı, savaşın uzaması, ABD'nin tavrı, Ortadoğu'daki dengelerin değişmesi söz konusu. Rusya'nın başarılı olmasının özellikle Suriye'de ve dolayısıyla da Lübnan'da yankıları olur" diyor.

"Türkiye, Hariri gurubuyla iş yapıyordu"
Araştırmacı gazeteci, Lübnan'daki durumun Türkiye'yi de yakından ilgilendirdiğine dikkat çekiyor.
Bulut, "Türkiye özellikle Hariri gurubuyla iş yapıyordu. Şimdi Hariri grubu sahneden çekildiğine göre Türkiye yönetimi, mevcut Başbakan Mikati gurubuyla ne kadar işini yürütebilir? Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan'a son ziyareti sırasında [iki hafta önceki görüşme kastediliyor] bu konu da konuşulmuş olabilir. Belki de koordine şekilde Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Suudi Arabistan ve Türkiye birlikte ülkedeki Sünni kesimi nasıl destekleriz diye görüşmüş olabilirler" değerlendirmesini yapıyor.

"Merkez Bankası da devlet gibi iflas etti"
Öte yandan Lübnan Başbakan Yardımcısı Saade eş-Şami'nin 3 Nisan'daki "Maalesef Merkez Bankası gibi devlet de iflas etti. Meydana gelen zararı en az şekilde halka yansıtmaya çalışacağız. Devlet, Merkez Bankası, bankalar ve mevduat hesapları arasında zarar paylaşımı yapılacak" açıklaması da tartışma yarattı.
Bunun üzerine Lübnan Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame ise iflas iddialarını reddetti ve ülkedeki bankaların işlemlerini sürdürdüğünü savundu.

Riyad Selame'ye soruşturma
Bunların yanı sıra Selame hakkında "zimmete para geçirme, kara para aklama ve yolsuzluk" gibi suçlamalarla dava açıldı.

IMF'le ön anlaşma sağlandı
Ekonomik krizde gelinen son noktada, nisanda Lübnan hükümetiyle IMF arasındaki görüşmelerde 4 yıllık süre zarfında ödenmesi planlanan 3 milyar dolarlık kredi konusunda ön anlaşmaya varıldı.
IMF bunun için öncelikle "2022 ulusal bütçenin meclis tarafından onaylanması, merkez bankası kayıtlarının adli denetime tabi tutulması, finansal suçlara karşın banka yasasında düzenlemeye gidilmesi, şeffaflığın artırılması ve banka sektörünün yeniden şekillendirilmesi" gibi adımların atılmasını şart koştu.

"Halk umudunu kaybetmiş durumda"
Tam bir kaosun yaşandığı Lübnan'da seçimlerin ülkenin gidişatına nasıl etki edeceği, 15 Mayıs'taki yarışa dair önemli sorulardan biri.
Yazgan, mevcut siyasi sistem değişmedikçe ekonomik krizin halkta yalnızca umutsuzluk yarattığını belirterek, "Halk seçimlerin duruma çok da etki edeceğini düşünmüyor. Biraz umutlarını kaybetmiş durumdalar çünkü aynı sistem devam ediyor. 'Aynı şeyi yapıp farklı bir sonuç beklemek deliliktir' derler ya, durum onun gibi" ifadelerini kullanıyor.

"IMF ayak sürüyor"
Yapısal değişiklikler olmadan IMF yardımlarının aktif hale gelemeyeceğini ve krizin aşılamayacağına dikkat çeken Yazgan, şöyle devam ediyor:
"Lübnan'ın en büyük umudu IMF ve Dünya Bankası'ndan kredi alabilmek. Onlar da bunun için yapısal reform bekliyorlar ön şart olarak. Tabii başka ön şartlar da var. Mesela Hizbullah'ın silahsızlandırılması gibi. Taif Anlaşması'na göre iç savaş sonrası bütün milisler silah bıraktı. Sadece Hizbullah'ın silahlanmasına izin verildi. Amerika ve Batı da bunun değişmesini istiyor fakat Hizbullah buna yanaşmıyor. Dolayısıyla bunu ön şart olarak isteyen Batı, Lübnan'a kredi verme hususunda ayak sürüyor."

"Geleneksel parti ve siyasetçiler oy kaybedebilir"
Sezer ise Lübnan'ın son üç yıldır boğuştuğu bu krizin toplumsal dinamiklerde bazı değişikliklere yol açabileceğini savunarak, şu değerlendirmeleri yapıyor:
"Ağır yaralarla gidilen bu seçim sürecinde tüm bunlar seçmen tercihlerine yansıyacaktır. Özellikle de 2019 sonlarında başlayan protesto hareketlerine katılmış ve öncülük etmiş bazı partisiz figürlerin seçimde adaylığını koyması, son yıllarda kendisini gösteren değişim isteğinin seçim sonuçlarına doğrudan yansımasına da olanak sağlıyor. Geleneksel siyasetçiler ve bilinen başlıca siyasi aktörlerin seçimden güç kaybıyla çıkması olası görünüyor."

"Katılım oranı azalabilir"
Ülkedeki krizin temelde seçimlere katılımı azaltacağını öngördüğünü belirten Bulut, "Katılım oranında bir düşüş yaşanacak gibi görünüyor. Çünkü karşıt iki kesimden fazlaca boykotçu var. Bunlar mevcut gidişattan hoşnut olmayan çevreler. Hariri grubu seçimde aday göstermese bile son anda boykottan vazgeçip, şu yahut bu müttefiklerinin desteklenmesi çağrısında bulunabilir" diyor.
Ortadoğu uzmanı, şöyle devam ediyor:
"Açlık isyanlarına katılan sıradan insanlar da boykota eğilimli gözüküyor. Lübnan'da seçimler genelde iki blok arasında geçiyor. Biri genel bağlamda Müslüman (Sünni, Dürzî, vs.) kesimle Hıristiyanların önemli bir kısmı. Diğeri de Şiiler, Hıristiyanların Özgür Yurtsever Hareketi ve Hıristiyan kesimden Eruz akımı (ünlü Franjiye ailesi ve çevresindekiler). Şiilerin militan temsilcisi Hizbullah ile daha ılımlı Emel örgütleri, denklemin ağır topları sayılırlar. Fakat seçmen, Lübnan'daki bu ekmek krizinde, bu iflas etmiş durumda iki taraftan da pek memnun değil."

Seçimlerde öne çıkan partiler
Lübnan'daki siyasi partiler, eski Başbakan Refik Hariri'nin 14 Şubat 2005'te öldürülmesiyle patlak veren ve 27 Nisan 2005'te işgalci Suriye güçlerinin ülkeden çekilmesiyle son bulan Sedir Devrimi'nin ardından 8 Mart İttifakı ve 14 Mart İttifakı olarak ikiye bölündü. Bu ittifaklardan ilki Suriye yanlısı bir tavrı benimserken, diğeriyse Şam yönetimine karşı bir tutum takındı.

Hariri'nin istifasıyla Sünni blokta kriz
Lübnan'daki Sünni Müslümanları temsil eden Gelecek Partisi, 2007'de Saad Hariri tarafından kuruldu.
Eski Başbakan Fuad Sinyora liderliğinde 2005'teki seçimlerde 36 sandalye kazanan Gelecek Partisi, Hariri liderliğinde girdiği 2009 seçimlerinde de 33 koltuğa sahip olmuştu.
2018'deki seçimlere de Hariri önderliğinde katılan 14 Mart İttifakı'nın en büyük partisi, meclise 20 milletvekili çıkarmıştı.
Hariri'nin 2019'daki protestoların ardından istifa etmesi, partisini seçimleri boykot etmeye çağırması ve yine Sünnileri temsil eden Azm Hareketi'nden Cumhurbaşkanı Mikati'nin de seçimlere katılmayacağını açıklamasıyla, Lübnan'daki Sünni blokta ciddi bir kriz baş gösterdi.
Başbakanın Sünni olması gerekliliği de göz önüne alındığında, şu anda ideal bir adayın bulunamaması, büyük ihtimalle seçimlerin ardından hükümet kurulması sürecinde büyük bir sorun yaratacak.

"Seçim sonrası sancılı olacak"
Yazgan, bu sorunun seçimler bağlamında belirleyici etmenlerden biri olduğuna dikkat çekerek, "Şu anda Lübnan'da Sünni bir lider arayışı var. Seçim listelerine giren Sünni adayların kimisi yeni isimler, kimisi de Hariri'nin partisinden istifa edenler. Başbakan pozisyonu için yeni birini bulmak seçimlerden sonra yine bayağı sancılı olacak" diyor.
Lübnan uzmanı, Hariri'ye desteğiyle bilinen ve ülkedeki en önemli Sünni merci kabul edilen Dar al Fatwa'nın da onayladığı bir liderin bulunması gerektiğini söyledi ve "Şu anda öne çıkan hiçbir Sünni lider yok" ifadelerini kullanıyor.

"Hizbullah güçlenebilir"
Sezer ise Sünni blokta oluşan boşluğun Hizbullah'a oy kazandırma potansiyeli olduğunun altını çizerek, "Gelecek Parti'siz bir meclis, dolaylı olarak Hizbullah'ın güçlenmesi anlamına gelir" diyor.
Akademisyen, sistemden memnun olmayan bazı bağımsız adayların da Sünni bloktaki kriz nedeniyle oy toplayabileceğini söylüyor.
Suudi Arabistan ise Hariri'nin çekilmesine ve partisine boykot çağrısı yapmasına tepki göstererek, eski Başbakan'nın Hizbullah'ın elini güçlendirdiğini savundu. Suudi Arabistan'ın Beyrut Büyükelçisi Velid Buhari, 10 Mayıs'ta farklı Sünni adaylarla görüşme yapsa bile şu anda ön plana çıkan bir aday bulunamadı.

Ülkenin en güçlü Şii partilerinden Emel Hareketi
1974'te İran doğumlu Şii din adamı ve siyasetçi Musa es-Sadr ve eski Lübnan Meclis Başkanı Hüseyin el-Hüseyni tarafından kurulan Emel Hareketi, ülkenin en güçlü Şii partilerinden biri.
12 koltuğu bulunan Hizbullah'a kıyasla 17 koltukla meclisteki en büyük Şii parti konumundaki Emel Hareketi'nin başında 1980'den beri Meclis Sözcüsü Nebih Berri yer alıyor.
84 yaşındaki Berri, 2018 genel seçimlerinde Güney Lübnan'da çoğu Şiilerden oluşan Zahrani ve Sur şehirlerinin yer aldığı Güney II bölgesinden yarışa katılmış ve yüzde 42,1 oy kazanmıştı.
8 Mart İttifakı'ndaki Emel Hareketi, iç savaşta Şii grupları temsil eden önemli bir güçtü.
Bu savaşta Suriye destekli Emel Hareketi, buradan ayrılan, İran ile Irak'ın desteğiyle oluşan ve yine Şiileri temsil eden bir başka güçlü grup olan Hizbullah'la karşılıklı çatışmalara da girişti.
"Kamplar Savaşı" olarak anılan bu çatışmalar, 1948'deki Arap-İsrail Savaşı'nın ardından Lübnan'ın güneyine kaçan Filistinli mültecilerin kamplarıyla ilgiliydi.
Emel Hareketi, partinin ortak kurucularından el-Hüseyni'nin hazırladığı ve iç savaşı bitirmek amacıyla 1989'da imzalanan Taif Anlaşması'nda da önemli rol oynamıştı.
Lübnan'da "Şii İkili" olarak da anılan ve şu anki yönetimde güçlü durumda olan Emel ve Hizbullah, ülkede hükümet karşıtı ya da bağımsız seçmenlere gözdağı vermekle de suçlandı.
Sayda ve Cezzine şehirlerinin yer aldığı ve mecliste 7 koltuğu bulunan Güney I bölgesinden bağımsız aday olarak seçimlere katılan Hicham Hayek ve kimlikleri paylaşılmayan bir grup muhalif aday, 16 Nisan'da seçimlerle ilgili toplantı düzenlemek isterken saldırıya uğradığını öne sürdü.
54 yaşındaki Rum Katolik inancına mensup Hayek'e saldıran kişilerin, bölgede etkili olan Emel Hareketi taraftarları olduğu iddia edilirken, parti bunu reddetti. Adaya saldıran kişi 20 Nisan'da güvenlik güçlerince yakalandı fakat kimliği paylaşılmadı.

Hizbullah, yönetimi bırakmak istemiyor
Hizbullah, iç savaş sırasında İsrail Savunma Kuvvetleri'nin Güney Lübnan'ı işgal etmesiyle 1982'de patlak veren Lübnan Savaşı döneminde kuruldu.
Emel Hareketi'nden kopan grupların bir araya gelmesi ve İran Devrim Muhafızları'nın da fonlamasıyla oluşan Hizbullah, iç savaşta ülkeye giren ABD, Fransız ve İsrail güçlerinin dışarı atılması için bir silahlı direniş örgütü olarak faaliyet gösterdi.
1992'de düzenlenen seçimlere katılarak siyasi bir yapılanma da oluşturmayı hedefleyen Hizbullah, İran'ın ruhani lideri Ayetullah Ali Hamaney'in de desteğiyle mecliste 12 sandalye kazandı.
2005'teki Sedir Devrimi'nin ardından kurulan 8 Mart İttifakı'yla daha da güç kazanan Hizbullah, 2018 seçimlerinde mecliste kendi partisinden 13 milletvekili çıkardı. Hizbullah, başta Emel Hareketi olmak üzere kendisine destek veren diğer grup ve adaylarla birlikte mecliste 70 koltuk kazandı.

"Lübnan ordusundan daha güçlü"
Taif Anlaşması'nın ardından iç savaştaki taraflar silah bırakırken buna katılmayan Hizbullah'ın, elindeki toplam silah gücünü açıklamasa bile "Lübnan ordusundan daha güçlü" bir konumda olduğu düşünülüyor.
Seçim döneminde Hizbullah lideri Şeyh Hasan Nasrallah, ABD ve Suudi Arabistan'ı ülkedeki seçim sürecine müdahale etmekle suçladı.
Öte yandan Hizbullah'ın hükümet karşıtı seçmenleri tehdit ettiği de öne sürüldü.
Bekaa Vadisi'ndeki seçim bölgesinde üç Şii aday, Hizbullah karşıtı bir listeden adaylığını koydu fakat daha sonra resmi kayıt süreci sona ermesine rağmen adaylığını geri çekti. Lübnan'da muhalif kesimler bunun Hizbullah'ın seçmenler üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklandığını savundu.
Birleşik Krallık merkezli kâr amacı gütmeyen yardım kuruluşu Oxfam, Hizbullah'ın taktiklerinin "değişimin mümkün olmadığına dair bir algı yaratarak, seçimlere katılımın azalmasına ya da seçim davranışlarında bozulmalara" yol açabileceğini iddia etti.
Hizbullah'ın tamamı ya da askeri kanatı, Lübnan hariç Arap Ligi'ndeki ülkeler, Avrupa Birliği, İsrail ve ABD gibi ülkeler tarafından terör örgütü olarak görülürken, Rusya ve Çin gibi ülkeler bunu reddediyor.

"Kendi okulları, benzin istasyonları ve hastaneleri var"
Hizbullah'ın ülkede geniş bir yapılanması var. Yazgan, Lübnan'da köklü bir devlet kavramı oturmadığı için ülkede sağlam bir altyapı bulunmadığını, bu açığın yarattığı sorunları da her mezhebe ait partinin kendi başına çözmeye çalıştığını belirtiyor.
Yazgan, bu açıdan "Hizbullah'ın kendine ait benzin istasyonları, cep telefonu şirketleri, hastaneleri ve okulları olduğunu, sağlık ve eğitim gibi farklı alanlarda hizmetleri onların sağladığını" da ifade ediyor.

Maruni Hıristiyanların sesi Özgür Yurtsever Hareketi
Lübnan Cumhurbaşkanı Mişel Avn'ın 2005'te kurduğu Maruni Hıristiyanların partisine, 2015'ten bu yana Avn'ın damadı Cebran Basil liderlik ediyor.
8 Mart İttifakı'ndaki Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH), Avn'ın liderliğinde 2005 ve 2009'da girdiği genel seçimlerde 128 kişilik mecliste sırayla 15 ve 19 koltuk kazandı.
Parti, Basil'in liderliğinde girdiği 2018 seçimindeyse meclise 29 milletvekili çıkardı.
2006'da dönemin ÖYH Başkanı Avn'la Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, siyasi ittifak kurmaya, koalisyon hükümetinde yer almaya ve ortak hareket etmeye yönelik "Mar Mikail Anlaşması" imzaladı.
Anlaşma özellikle parlamentoda ÖYH'nin gücü artırırken, bir yanda da Sünniler ve bazı Hıristiyanlar, bu anlaşma nedeniyle partiyi "Hizbullah'la hareket ederek Lübnan'ı başarısız ülke" konumuna getirmekle suçladı.

Hizbullah'la denge siyaseti
Öte yandan Basil liderliğinde ÖYH, özellikle 2019'da krizin etkilerinin iyice artmasıyla, Hizbullah'la arasına mesafe koymaya çalıştı.
2014-2020'de Dışişleri Bakanı olarak da görev yapan Basil, ocaktaki bir açıklamasında "Hizbullah'la işbirliğinin destekçileri arasında kendi imajına zarar verdiğini ve bu ittifaktaki ilişkilerinin zayıfladığını" belirtti.
Beyrut'taki Saint Joseph Üniversitesi'nden Kerim Emile Bitar, ÖYH'nin siyasi anlamda zor bir pozisyonda olduğunu söyleyerek, "Hıristiyanların, Hizbullah'ın taleplerine uyulmasını istemediklerinin kesinlikle farkındalar. Fakat bu ittifakı bırakıp gitmeleri de mümkün değil. Böyle bir şey hem Basil'in başkanlık planlarına hem de partinin parlamentoda önemli ölçüde oy kazanmasına engel olabilir" değerlendirmesini yaptı.
Nitekim Basil de 28 Nisan'daki bir söyleşisinde, "ÖYH'nin önceliği Lübnan devletini dönüştürmek ve inşa etmek. Hizbullah'ın önceliğinin farklı olduğunu anlıyoruz. Onlar direnişe ve silahlanmaya öncelik veriyor. Burada temel bir fark var. Fakat ikisi de birbirini tamamlayabilir. İki öncelik söz konusu olabilir" dedi.
Basil, Lübnan'daki enerji krizinin çözümü için Türkiye'nin desteğinin önemli olduğunu da belirtti. Ocaktaki bir açıklamasında ÖYH lideri, "Türkiye'yle iyi ilişkilere sahip olmalıyız, bu çok stratejik" ifadelerini kullandı.

ABD'den Basil'e yolsuzluk yaptırımı
Basil, 2020'de hakkındaki yolsuzluk iddialarıyla da gündeme geldi. Eski ABD Başkanı Donald Trump yönetiminde görev yapan dönemin Hazine Bakanı Steve Mnuchin, 6 Kasım 2020'deki açıklamasında Basil'in "sistematik yolsuzluk yaptığını" ileri sürerek kendisine yaptırım uygulandığını açıkladı.
Basil ise "Yaptırımlar beni korkutmuyor" diyerek ABD'nin hamlesine karşı çıktı.

Suriye karşıtı Caca ve Lübnan Güçleri Partisi
Lübnan Güçleri, 1976'da Lübnan İç Savaşı sırasında Hıristiyanların yer aldığı bir milis olarak Beşir Cümeyyil tarafından kuruldu.
İç savaşta İsrail'le işbirliği yaparak Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Lübnan Ulusal Hareketi'ne karşı savaşan Lübnan Güçleri, savaşın ardından 1990'da siyasi parti olarak Samir Caca önderliğinde bugünkü halini aldı.
Caca ve Lübnan Güçleri Partisi, iç savaş sonrası imzalanan Taif Anlaşması gereği silahlarını orduya teslim etti. Ömer Keremi tarafından 24 Ocak 1990'da kurulan ilk kabinede Devlet Bakanı olarak atanan siyasetçi, daha sonra "kabinenin Suriye rejimince" kontrol edilmesine tepki göstererek görevi reddetti.
2005'teki Sedir Devrimi'yle son bulan Suriye işgali altında Caca, işgali açıkça eleştiren isimlerden biriydi. Böylelikle partisi 14 Mart İttifakı'na katıldı.
Siyasetçi, Beyrut'un kuzeyindeki bir kiliseye 27 Şubat 1994'te düzenlenen bombalı saldırı emrini vermekle ve eski Lübnan Başbakanı Reşid Karami'nin de aralarında olduğu 4 lidere suikast girişimiyle suçlandı.
Suçlamaları kabul etmeyen ve kendisine Suriye rejimi tarafından komplo kurulduğunu savunan Caca, 21 Nisan 1994'te tutuklanarak cezaevine kondu.
2005'teki devrimin ardından kurulan ilk hükümetse 18 Temmuz 2005'te çıkardığı afla 11 yıl 3 ay sonra Caca'nın serbest bırakılmasını sağladı.
Caca'nın hapisten çıkmasıyla tekrar aktif siyasette rol alan Lübnan Güçleri Partisi, 2009'daki genel seçimlerde 128 sandalyeli meclise 8 milletvekili gönderirken, 2018'deki seçimlerdeyse 15 milletvekili çıkardı.

"Hizbullah silah bırakmalı"
Siyasetçi, 2019'da Suudi Arabistan'ın finanse ettiği Dubai merkezli Al Arabia kanalına verdiği demeçte, Hizbullah'ın silah bırakması gerektiğini belirterek "Hizbullah, Anayasa çerçevesinde hareket edip diğer siyasi partiler gibi davranmadığı müddetçe ülkenin geleceği olmaz" ifadelerini kullandı.

"Devleti erozyona uğrattılar"
Avn'ı eleştirerek ÖYH'ye de karşı çıkan Caca, mayısta yaptığı bir açıklamada "Cumhurbaşkanlığı unvanı, Lübnan'ın egemenliğinin altını oymak, kurumlarını yok etmek ve devleti erozyona uğratmakla eşdeğer oldu. Bu unvan, açlık, sefalet, aşağılanma ve elektrik kesintilerini getirdi" dedi.
Bulut, Caca'nın seçimlerde Hıristiyan kesimi bir araya getirmeye çalıştığına dikkat çekerek, "Caca, bütün Hıristiyanların sözcülüğüne soyunmuş. Bu arada Müslümanların önde gelen partisinin (Gelecek Partisi) başını çeken Hariri ailesiyle ittifak halindeler. Fakat Caca'nın bütün Hıristiyanları çatısı altında toplaması imkansızdır" diyor.

Dürzilerin temsilcisi İlerici Sosyalist Parti
Kemal Canbolat'ın 1949'da kurduğu ve 1977'den beri oğlu Velid Canbolat'ın liderliğini yaptığı İlerici Sosyalist Parti (İSP), Lübnan'ın en önde gelen Dürzi partisi konumunda.
1996'da Refik Hariri hükümetinde Göçmenlik Bakanı olarak görev yapan Canbolat, Hariri'nin 2005'te suikastla öldürülmesinin ardından, o zaman dek destek verdiği Suriye ve Hizbullah'a karşı bir siyaset izlemeye başladı.
Canbolat, 1977'de suikasta kurban giden babası Kemal Canbolat'ın o dönemki Suriye yönetimi tarafından öldürüldüğünü savunarak Suriye karşıtı bir politika izlemeye karar verdi.
Öte yandan Canbolat, zaman içinde Suriye ve Hizbullah'a yönelik tutumlarını da sık sık değiştirdi.
Mayıstaki bir açıklamasında siyasetçi, "Hizbullah'la her zaman diyalog halinde olduğunu çünkü bunun alternatifinin olmadığını" söyledi.
Canbolat, açıklamasında Cumhurbaşkanı Avn'a yüklenerek, yönetimde aldığı kararlarla ülkede "felaket" yarattığını da savundu.
Bunun yanı sıra siyasetçi, nisandaki bir açıklamasındaysa Suriye'yi seçimleri etkilemeye çalışmakla suçladı. Şam yönetimiyse iddiaları reddetti.
Ocaktaki bir söyleşisindeyse Canbolat, Hizbullah'ı eleştirerek Tahran'ın "Lübnan devletini ortadan kaldırmaya çalıştığını" öne sürdü.
14 Mart İttifakı'nın bir parçası olarak İSP, 2005'teki genel seçimlerde mecliste 16 koltuk kazanırken, 2009'da 11, 2018'deyse 9 sandalyeye sahip oldu.

Cümeyyil ailesinin partisi Ketaib
Lübnan İç Savaşı'nda Lübnan Güçleri milisleriyle aynı safta savaşan Ketaib, Pierre Cümeyyil tarafından 1936'da Maruni Hıristiyanların çoğunlukta olduğu bir milis olarak kuruldu.
İspanya'daki Francisco Franco diktatörlüğünün falanjist rejimi ve İtalya'da Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Parti model alınarak oluşturulan parti, 2005'teki devrimden sonra 14 Mart İttifakı'na katıldı. Aynı yıl düzenlenen seçimlerde Ketaib mecliste 4 koltuk kazandı.
Ketaib, 1982-1988'de Cumhurbaşkanı olan Emin Cümeyyil liderliğinde girdiği 2009 seçimlerindeyse meclise 5 milletvekili çıkardı.
Partinin öğrenci kollarından gelen ve şu anki liderliğini yapan Sami Cümeyyil liderliğindeyse parti, 2018'deki genel seçimlerde üç milletvekiliyle mecliste yer aldı.  

Beyrut patlamasında milletvekilleri istifa etti
Ancak 2020'de Beyrut'taki patlamada partinin o dönemki Genel Sekreteri Nazar Najarian'ın hayatını kaybetmesinin ardından üç Ketaib milletvekili de istifa ettiği için partinin şu anda mecliste herhangi bir temsilcisi bulunmuyor.
Emin Cümeyyil ve oğlu Sami Cümeyyil'in farklı listelerde katıldığı seçimlerde 14 Mart İttifakı'nın parçası olan Ketaib, mevcut hükümete ve özellikle Hizbullah'ın politikalarına karşı çıkıyor.

"Hizbullah, teslim olmayacağız"
Sami Cümeyyil, 9 Mayıs'taki konuşmasında Hizbullah lideri Nasrallah'a seslenerek "Teslim olmayacağız, ülkenin kontrolünü elinize geçiremeyeceksiniz. Sizin istediğiniz gibi değil kendi arzuladığımız şekilde yaşamak istiyoruz" dedi.
Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizden yönetimi sorumlu tutan Ketaib lideri, "Hesap vermekten kaçmalarına göz yummayacağız. Merkez Bankası Başkanı Riyad Selame olsun, başka bir bakan ya da bir parti lideri olsun fark etmez; Lübnan halkını mahveden herkesten bunun hesabını soracağız" ifadelerini kullandı.

Franjiyelerin partisi Marada Hareketi
Eski Lübnan Cumhurbaşkanı Süleyman Franjiye tarafından 1967'de bir milis olarak kurulan Marada Hareketi, 1991'de resmi bir siyasi partiye dönüştü.
Liderliğini 1992'den beri Süleyman Tony Franjiye'nin yaptığı parti, Maruni Hıristiyanlarını temsil ediyor ve 8 Mart İttifakı'nda yer alıyor.
Suriye'deki Esad ailesiyle yakın bağları bulunan 56 yaşındaki siyasetçi, 1996-1998 ve 2000-2004'te Refik Hariri hükümetinde Sağlık Bakanı olarak görev yapmıştı.
2004-2005'teyse İçişleri ve Yerel Yönetimler Bakanı olarak çalışan Franjiye, 2005'te Hariri suikastla öldürüldüğünde onun için düzenlenen anma törenine katılmıştı. Ülkede büyük kriz yaratan suikastla ilgili İçişleri Bakanlığı inceleme başlattığı için, Franjiye'nin katılımı bazı kesimlerce hoş karşılanmadı.
2005'teki seçimlere katılmayan Marada Hareketi, 2009'daki ve 2018'deki seçimlerde mecliste 3 koltuk kazandı.

Seçimlerde Lübnan'daki tablo değişecek mi?
Lübnan'daki seçimlerde öne çıkan partiler ve mezhepler arasındaki anlaşmazlıklarla ülkenin içinde bulunduğu kaotik durum göz önüne alındığında, Beyrut yönetimini zorlu bir süreç beklediğini söyleyebiliriz.

Üç senaryo
Bulut, üç seçim senaryosu olabileceğini belirterek, bunları Ortadoğu coğrafyası ve uluslararası arenadaki ilişkiler bağlamında değerlendiriyor.
Independent Türkçe yazarı, ilk senaryoyu şöyle açıklıyor:
İran ve Suriye'nin istediği, Hizbullah ve Emel yani Şii grubuyla Hıristiyan müttefiklerinin iktidarda kalmalarıdır. Bunlar tekrar kazanırsa, Suriye ve İran da Lübnan'daki konumlarını tahkim edecek. Fakat Batı ülkelerin, özellikle ABD, Fransa ve İsrail'in ne yapıp ne edip iç dengeleri bozma yönünde, iç çatışmaları körükleme yönünde girişimleri, müdahaleleri olabilir.
Bulut'a göre ikinci senaryoysa şu şekilde:
"Eğer diğer kesimi temsil eden Sünni, Hıristiyan güçleri ve Dürziler kazanırsa, bu da Batı'nın, bilhassa Fransa, ABD'nin ve İsrail'in işine gelecektir. Bu sefer de İran bundan hoşnutsuz kalacağından, ülkedeki dengelerin değişmesi için olmasa bile oluşacak hükümetin kendi aleyhine çalışmasını önlemek maksadıyla içerideki uzantılarıyla harekete geçecektir."
Seçimde oyların eşit çıkması durumundaysa Bulut, ülkede bir kriz durumu oluşabileceğine dikkat çekti:
"Eşit oranda oy çıktığını ve Cumhurbaşkanı'nın partilerden birine hükümeti kurma yetkisi verdiğini farz edelim. Hükümetin belirli bir süre içinde kurulmasını şart koşan bir kanun maddesi olmadığından, ülke ya hükümetsiz kalacak ya da mevcut hükümetle yeni bir uzlaşma oluncaya kadar, hem içerideki gruplar arasında hem de bunları destekleyen dış bağlantılar arasında denge, rekabet ve sürtüşme devam edecektir. Bu durumda ortada askıda duran, başarısız bir hükümet kalacaktır."

"Ülkenin kaymağını yiyenler değişim istemiyor"
Lübnan'da yaşayan Yazgan ise ülkede genel seçimlere dönük fazla beklenti olmadığını söyleyerek "İnsanlar, seçimlerin bazı şeyleri değiştirebileceğine dair çok umutlu değiller" diyor.
Köklü bir sistem değişikliği gerektiğini vurgulayan Yazgan, "Adaylar daha çok liyakat yerine mezhebe dayalı seçildiği için zaten ülkenin iyi yönetilemediğini görüyoruz. Yine aynı sistem devam ettiği sürece bu kötü yönetim de muhtemelen devam edecek ne yazık ki. Mevcut siyasiler de ülkenin kaymağını yedikleri için bu durumun değişmemesinden yanalar" ifadelerini kullanıyor.

"Krizler tekrarlanabilir"
Sezer de din-mezhep kotalarının sabitliğine işaret etti ve bu sistem sürerken "meclisteki bileşimin, 2018 seçiminde ortaya çıkandan çok farklı olmasını beklemenin pek mümkün olmadığını" söylüyor.
Akademisyen, "16 Mayıs itibarıyla mecliste dağınık bir tablonun ortaya çıkmasını bekliyorum" diyor.
Sezer, 65 milletvekilinin hükümete güvenoyu vermesi gerektiğini hatırlatarak, "Yakın zamanda tanık olduğumuz, uzun süre hükümet kurulamaması ve cumhurbaşkanı seçilememesi durumları tekrarlanabilir" ifadelerini kullanıyor.
Tüm bu etmenler göz önüne alındığında, Beyrut'un her gün derinleşen kriz ve karmaşadan kısa vadede çıkabilmesi mümkün görünmüyor. Lübnan halkını gelecekte nelerin beklediği, 15 Mayıs ve sonrasındaki zorlu süreçte belli olacak.

Yararlanılan Kaynaklar: Arab News, New York Times, L'Orient Today, Deutsche Welle, Bloomberg, Guardian, France 24, The Conversation, Der Spiegel, NNA, BBC, AA, AFP, The Arab Weekly, Memri, Jerusalem Post, 961, Reuters, Middle East Monitor, The National News, NPR



Yemen Şafağı operasyonunda Husilere ait 17 binden fazla hedef vuruldu... BM Güvenlik Konseyi Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları kınadı

Yemen Şafağı operasyonunda Husilere ait 17 binden fazla hedef vuruldu... BM Güvenlik Konseyi Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları kınadı
TT

Yemen Şafağı operasyonunda Husilere ait 17 binden fazla hedef vuruldu... BM Güvenlik Konseyi Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları kınadı

Yemen Şafağı operasyonunda Husilere ait 17 binden fazla hedef vuruldu... BM Güvenlik Konseyi Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları kınadı

Yemen’de Taiz ve Lahic cephelerinde askeri çatışmalar devam ediyor. Yemen Silahlı Kuvvetleri, Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu’nun desteğiyle başlatılan Yemen Şafağı operasyonunun başlamasından bu yana düzenlenen hava ve kara saldırılarının toplamının 17 bini aştığını açıkladı. Birçok cephede şiddetli çatışmalar yaşanırken, çatışmalar özellikle Taiz kenti çevresi ile kentin güneyi ve batısındaki bölgelerde yoğunlaştı.

Gerilim, yerleşim bölgeleri ve hükümet tesislerine de yayıldı. Yemen makamları, Marib’de Husilerin yerleşim bölgelerini balistik füzeler ve diğer mühimmatlarla hedef aldığını bildirdi. Yetkililer, yerleşim alanlarının hedef alınmasının yol açabileceği sonuçlara karşı uyarıda bulundu.

Aden’de Cumhurbaşkanlığı Maşık Sarayı ile kentin batısındaki Bureyka bölgesini hedef alan füze saldırısında ölenlerin sayısı 5’e, yaralananların sayısı ise 16’ya yükseldi. Yemen Halk Sağlığı Bakanı Kasım Buhaybeh, saldırının bilançosunu açıkladı. Bu sırada cepheleri güçlendirmek ve Husilerin Lahic ile Bab el-Mendeb’e hakim stratejik bölgelere doğru ilerlemesini engellemek amacıyla askeri hareketlilik sürüyor.

Öte yandan BM Güvenlik Konseyi, Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik devam eden ve giderek yoğunlaşan saldırılarını en sert ifadelerle kınadı. Konsey, 2015 yılında kabul edilen 2216 sayılı karar ile sonraki kararların eksiksiz uygulanması gerektiğini vurguladı. Husilerin saldırılarını sürdürmelerine olanak sağlayacak silah, teçhizat ve yardımlara erişmesini engellemek için somut işbirliği çağrısında bulunan Konsey, Suudi Arabistan’ın uluslararası hukuk çerçevesinde güvenliğini savunma hakkına sahip olduğunu teyit etti.

Riyad yönetimi, BM Güvenlik Konseyi’nin açıklamasını memnuniyetle karşıladı. Suudi Arabistan, topraklarındaki sivilleri ve sivil yerleşimleri hedef alan saldırılar karşısında Konsey üyelerinin gösterdiği dayanışmayı takdir ettiğini belirtti. Riyad ayrıca güvenliğini, vatandaşlarını ve ülkede yaşayanları korumak için gerekli tedbirleri alma hakkını teyit etti.


El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor
TT

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

El-Halil’in kalbinde savaş… 500 yerleşimci, binlerce Filistinliyle yaşamın ayrıntılarını paylaşıyor

Batı Şeria’nın güneyinde, Kudüs’ün yaklaşık 35 kilometre uzağında bulunan El-Halil kentine ulaşmadan önce, 60 numaralı çevre yolu olarak bilinen otoyolda, farklı milletlerden, dinlerden ve inançlardan yolcuları gidecekleri yerlere yönlendiren çok sayıda levha ve tabela göze çarpıyor. İbranice, İngilizce ve Arapça olmak üzere üç dilde hazırlanan bu tabelalar, varış noktası Filistin’de, İsrail’de ya da daha uzak bir yerde olsun, yolculara yön gösteriyor.

cgthy
El-Halil’in Eski Şehir’e giden girişinde bulunan bir İsrail kontrol noktası (Şarku’l Avsat)

Giriş yasak

Şehrin ana girişine kısa bir mesafe kala, İsraillileri kendilerine girişin yasak olduğu ve ‘tehlikeli’ olarak nitelendirilen A Bölgesi’ne girmemeleri konusunda uyaran dev bir tabela karşılıyor. Ancak tabela, bölgede yaşayan 500 yerleşimcinin varlığını görmezden geliyor. Bu yerleşimciler, Batı Şeria’nın en büyük kentinin kalbi olan Eski Şehir’i işgal ediyor; sokakları, evleri, dükkânları, meydanları, balkon manzaralarını ve Harem-i İbrahim Camii’ni kent sakinleriyle paylaşıyor. Komşularını her gün evlerinden çıkarmaya çalışıyorlar. Uzun ve yıpratıcı bir mücadeleye dönüşen bu süreç, 7 Ekim 2023’ün ardından büyük ölçüde daha da şiddetlendi.

El-Halil’in kalabalık ve ticari hareketliliğin yoğun olduğu Babu’z Zaviye bölgesinde, Şüheda Caddesi’nin başında, göreve hazır bekleyen İsrail askerleri karşılıyor sizi. Görevleri, bölgede yaşayan ve kuşatma altındaki, harap durumdaki eski evlerinden ayrılmamış birkaç kişi dışında, Filistinlilerin bölgeye girişini engellemek. Bu az sayıdaki Filistinli ise her gün evlerine gidip gelirken ayrıntılı aramalara tabi tutuluyor ve sürekli şüpheli muamelesi görüyor.

7 Ekim’den önce ve sonra

7 Ekim öncesinde askerlerin izin vermesi üzerine sokağa girmiştik. Ancak yalnızca 100 metre ilerledikten sonra bir asker bizi durdurmuş ve ‘Arap görünümümüz’ nedeniyle yolumuza devam etmemizin yasak olduğunu söylemişti. Asker, güvenliğimizi sağlayamayacağını öne sürmüştü.

Bugün ise bir metre bile ilerlememize izin verilmiyor.

adfrgth
El-Halil’in Eski Şehir bölgesindeki bir caddede geçişi engelleyen İsrail askeri (DPA)

Eski Şehir’e başka açık güzergâhlardan girdik, ancak buradaki çok sayıda sokağın kapatıldığını gördük. Şehre ait pek çok bölgeye ulaşamadık. Bunların arasında, Harem-i İbrahim Camii’nin arkasında bulunan Sehle Caddesi de vardı. Şüheda Caddesi gibi burası da kapatılmıştı. Bölgede yaşayanlar hariç Filistinlilerin bu sokağa girmesi yasaklanmıştı.

İslam el-Fahuri, girişi kapalı olmayan ara sokaklarda, bomboş durumdaki Lübnan Çarşısı’nda karşımıza çıktı. İç içe geçmiş diğer Eski Şehir sokaklarının bir parçası olan çarşıda dükkânlar kapalıydı; ne esnaf ne bölge sakini ne de alışveriş yapan kimse vardı.

Fahuri, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, aşağılayıcı ve zorlu uygulamalardan mümkün olduğunca kaçınmak için günde yalnızca bir kez dışarı çıkmayı, ardından da evine dönmeyi tercih ettiğini söyledi. Fahuri, “Bize sürekli şüpheli muamelesi yapıyorlar. Adınızın özel bir listede kayıtlı olması gerekiyor. Dışarı çıkarken ve geri dönerken aramadan geçiriliyorsunuz. Kimlikleriniz ayrıntılı biçimde inceleniyor, ancak bundan sonra geçişinize izin veriliyor” dedi.

Fahuri, Filistinliler ile İsrailliler arasındaki çatışmanın merkezinde yer alan Harem-i İbrahim Camii’nin yakınındaki Sehle Caddesi’ndeki evinde kalmayı sürdüren az sayıdaki kişiden biri.

ghyju
El-Halil şehrindeki ana kavşak (Şarku’l Avsat)

Fahuri, burada kalmasının nedenini, evinden ayrılma fikrini kabullenememesine ve ‘evini onlara bırakmak istememesine’ bağlıyor.

“Evden ayrılırsanız hemen el koyuyorlar. Zaten istedikleri de bu. Yaşanan her şey bizi evlerimizden göç etmeye zorlamayı amaçlıyor. Ordu neden üzerimizde baskı kuruyor? Neden bütün bu uygulamalar? Yerleşimciler neden bize saldırıyor? Çünkü buranın tamamını istiyorlar” diye konuştu.

Fahuri, kendisinin ve bölgedeki diğer kişilerin defalarca saldırı ve şiddet olaylarına maruz kaldığını anlatırken teslim olmadığını vurgulayarak, “Buradan gitmeyeceğim, evimden de vazgeçmeyeceğim” dedi.

Fahuri, kalma mücadelesinin daha da zorlaştığı ve bedelinin arttığı 7 Ekim sonrasında bile tutumunu değiştirmedi.

7 Ekim’den bu yana Batı Şeria’daki yerleşimciler düşmanca tutumlarını yoğunlaştırarak geniş bölgelerde kanlı saldırılar düzenlemeye başladı. Filistinlileri öldürüyor, evlerini, mülklerini ve ibadethanelerini ateşe veriyor, tarım alanlarını tahrip ediyor; topraklara, evlere, dağ tepelerine ve hatta hayvanlara el koyuyorlar.

Fahuri, “7 Ekim'den sonra her yerleşimci kendi başına bir devlete dönüştü” dedi.

scdfvgh
10 yerleşimcinin ziyareti sırasında, El-Halil’deki Eski Şehir’in girişlerinden birini koruyan İsrailli askerler, Ekim 2026 (DPA)

Şöyle devam etti: “Eskiden daha özgür hareket edebiliyor, daha az gerginlik yaşıyorduk. Ancak 7 Ekim’den sonra her şey değişti. Kapıları kapattılar, kontrol noktalarının sayısını artırdılar. Buradaki her hareketimiz artık denetim altında. Bütün bunların yanı sıra sürekli saldırılara ve şiddet olaylarına maruz kalıyoruz; hesap soran da yok, bizi denetleyen de. Evlerimize saldırıyor, sokaklarda bize şiddet uyguluyorlar. Her gün bir sorun, her gün.”

Fahuri’nin anlattıkları, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde neden artık kimsenin yaşamadığını ve dükkânların neden kapalı olduğunu anlamaya yardımcı oluyor.

1978’de başlayan savaş

Elbette, kapatılma süreci 7 Ekim’den sonra başlamadı; çok daha öncesine dayanıyor. Yerleşimcilerin mücadelesi uzun yıllardır devam ediyor, ancak söz konusu tarihten sonra daha da şiddetlendi.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi’ne göre, Eski Şehir’deki ilk yerleşimci noktaları 1978 yılında kuruldu. Bir grup yerleşimci, kentin merkezindeki Deboya binasını işgal etti. Yerleşimciler daha sonra buraya Beit Hadassah adını verdi. 1980 yılında yaşanan ve Deboya Operasyonu olarak bilinen olayın ardından, işgale karşılık olarak İsrail işgal makamları, stratejik konumdaki yerleşimci noktasını genişletmek amacıyla onlarca evi yıktı. 1983 yılında ise Deboya binasının yakınında, Yahudilere ait olduğu iddiasıyla Usame bin Münkız Okulu’nun kontrolünün ele geçirilmesinin ardından Beit Romano adıyla bilinen bir yerleşimci noktası kuruldu.

1984 yılında Tel Rümeyde’deki arkeolojik bir alan üzerinde yeni bir yerleşimci noktası olan Abraham Avinu kuruldu. İsrail işgal makamları, Eski Şehir’deki merkezî sebze pazarını kapattı ve daha sonra yeni bir yerleşimci noktası kurulması amacıyla burayı yerleşimcilere teslim etti. Beit Hassoun ve Beit Shneerson gibi başka yerleşimci noktaları da kuruldu.

Filistin Ulusal Bilgi Merkezi, İsrail’in bölgeyi kontrol altına almayı ve yerleşimci noktalarının kapsamını genişletmeyi hedeflediğini belirtti. Bu amaçla Arap nüfusa karşı ırkçı politikalar uygulandığını kaydeden merkez, onlarca kontrol noktası ve arama noktası oluşturulduğunu, bazı sokak ve pazarların tamamen kapatıldığını bildirdi. Bu uygulamaların Arap halkını bölgeden çıkarmayı, yaşamlarını zorlaştırmayı ve nihayetinde göçe zorlamayı amaçladığı ifade edildi. Merkezin verilerine göre, yaklaşık 1829 dükkân kapatıldı. Bunların 520’si özel askerî emirlerle kapatılırken geri kalanı, yolların kapatılması ve dar sokaklara kontrol noktaları ile arama noktaları yerleştirilmesi nedeniyle sahipleri tarafından kapatıldı.

frgthy
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentindeki Eski Şehir’de bulunan Harem-i İbrahim Camii’nin duvarlarına asılı İsrail bayrakları, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Bölgede kısa süreliğine görüştüğümüz Eski Şehir sakinleri, “Onlarla mücadele uzun zamandır devam ediyor, ancak iki dönemde daha da şiddetlendi. Bunlardan ilki 2000 yılındaki İkinci İntifada, ikincisi ise 7 Ekim 2023 sonrası” dedi.

Bugün gelinen noktada, nüfusu 40 bin olan Eski Şehir sakinlerinin büyük bölümü bölgeyi terk etmiş durumda.

Harem-i İbrahim Camii... Bir taş atımı uzaklıkta

Filistinlilerin dünyanın en eski kutsal mekânı olarak nitelendirdiği Harem-i İbrahim Camii, yalnızca birkaç adım uzaklıktaydı. Ancak camiye ulaşmadan önce çevrede bir miktar canlılık göze çarpıyordu. Birkaç dükkân açıktı. Bu dükkânlarda zanaatkârlar ve imalatçılar çeşitli takılar, seramikler ve ahşap oymalar sergiliyordu. Filistin haritaları ve nakış işlemelerinin yanı sıra süslemeli fincanlar, tütsüler ve işgalin kendisinden bile daha eski bir geçmişe sahip, çok eski bir imalathanede üretilen lokumlar da satışa sunuluyordu.

Vitrinlerden birinde, hayatını kaybeden şair Mahmud Derviş’in sedef üzerine çizilmiş bir portresi yer alıyordu. Portresinin yanına, şairin bir zamanlar söylediği şu sözler yazılmıştı: “Bu topraklarda yaşamaya değer şeyler var.” Hemen yanında ise Feyruz’un bir resmi ve “Ben sevgilime, sevgilim de bana ait” sözleri bulunuyordu. Bunların yanı sıra, yaşanan anla hiçbir benzerlik taşımayan başka seramik eserler de sergileniyordu.

csdfgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii (Makpela Mağarası) dışında dua eden bir İsrail askeri (AFP)

Harem-i İbrahim Camii’nin karşısında, bu topraklarda, İsrailli bir asker güvenlik kapılarının arkasında, silahlı ve tetikte bir şekilde durarak namaz kılmak isteyenleri gözetliyordu. Asker, yalnızca yeşil ışık yandığında geçişlerine izin veriyordu.

Önce döner kapılardan, ardından elektronik kapılardan geçtik. Asker her bir kişinin kimliğini kontrol ettikten sonra gözetleme kameraları ve nöbetçi askerlerin bulunduğu güvenlik kabinlerine ulaştık. Burada bir kadın asker kimlikleri yeniden kontrol etti ve ardından Harem-i İbrahim Camii’ne geçmemize izin verdi.

Bütün bunlar yalnızca birkaç adım içinde gerçekleşti. Ancak yaşananlar, namaz kılınan bir camiye girişten çok, bir ülkenin sınırından ya da bir savunma bakanlığının yerleşkesinden geçişi andırıyordu.

Müslümanlar açısından büyük kutsallık taşıyan mekân, kendine özgü heybetini koruyordu, ancak içeride namaz kılanların sayısı azdı.

xscdfrgt
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılmak için bir İsrail kontrol noktasında bekleyen Filistinliler, 16 Haziran 2026 (Reuters)

Hayatında ilk kez buraya gelenlerden bazıları, İsrail kameralarının gözetimi altında peygamberlerin makamlarını büyük bir şaşkınlıkla inceliyor, tarihî mekânın çok sayıdaki eski köşesini keşfediyordu.

Kameralar her yerdeydi. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz her hareketi ve her sözü kaydeden bir kamerayla karşılaşıyordunuz.

Cami Müdürü: “Bize korku salıyorlar”

Harem-i İbrahim Camii Müdürü Şeyh Mutaz Ebu Sinine, İsraillilerin bu durumu fırsata çevirerek camiye baskın düzenlemesinden endişe ettiği için, kamera veya görüntü kaydı olmadan bile camide bir tur düzenleme fikrine sıcak bakmıyordu.

Zaten çekim kameraları ve mikrofonlarla da bölgeye gitmedik. Çünkü bu, saatler sürecek soru-cevap işlemleri ve belki de hiçbir zaman çıkmayacak izinleri beklemek anlamına geliyordu.

İsrail makamları, caminin her köşesini sesli ve görüntülü olarak izleyecek şekilde kamera sistemlerini güçlendirmişti. Ayrıca cami yönetimini, askerlerin istedikleri zaman ve hızla camiye baskın düzenleyebilmelerini sağlayacak özel geçiş güzergâhlarını halıların üzerine yerleştirmeye zorlamıştı.

Ebu Sinine, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gördüğünüz gibi buraya giren herkes kendisini bir askerî kışlaya girmiş gibi hissediyor ve sürekli gözetim altında tutuluyor. Barikatlar, kapılar, ayrıntılı kontroller, aramalar ve kimlik incelemeleri var. Bunlar, mübarek Harem-i İbrahim Camii’ne gelen herkesi etkileyen günlük uygulamalar. Zaman zaman ziyaretçiler aşağılanıyor ve onurlarını zedeleyen muamelelere maruz kalıyor. Buna caminin görevlileri, çalışanları ve yönetimi de dâhil. Bu mekâna giren herkes sesli ve görüntülü olarak sıkı gözetim altında tutuluyor” dedi.

Ebu Sinine’ye göre bütün bunlar, camiyi boşaltmayı ve Yahudilere ait bir mekâna dönüştürmeyi amaçlayan, yeni bir fiilî durum dayatma politikasının parçası.

xsdfrg
Harem-i İbrahim Camii’nde namaz kılanlar (Şarku’l Avsat)

Harem-i İbrahim Camii’nde zaten çok az sayıda kişi namaz kılıyordu. Ebu Sinine, 7 Ekim’den sonra durumun büyük ölçüde değiştiğini ve 25 yaşın altındaki bütün Filistinlilerin camiye girişinin tamamen yasaklanmasına kadar vardığını söyledi.

Ebu Sinine, “Buraya gelenlerin yüreklerine korku ve dehşet salıyorlar” diye konuştu.

Zamansal ve mekânsal sınırlama

Harem-i İbrahim Camii’nin bir bölümü, Eski Şehir’de olduğu gibi, Filistinlilerin girişine tamamen kapalı durumda.

1994 yılında camide yaşanan ve İsrail ordusunda görev yapmış yerleşimci doktor Baruch Goldstein’ın 29 kişiyi öldürdüğü katliamın ardından İsrail, caminin yüzde 63’ünü kontrol altına alarak Yahudilere ayrılmış bir alana dönüştürdü.

Goldstein, aşırı sağcı Meir Kahane tarafından kurulan terör örgütü Kach hareketinin mensubuydu.

Ebu Sinine, “O tarihten bu yana caminin yüzde 63’ü Müslümanlara kapalı” dedi.

Arada ayırıcı bir kapı bulunuyordu. Bu kapının arkasında Yahudi ibadetleri yapılıyor, gürültülü kutlamalar düzenleniyor ve şofar çalınıyordu. Müslümanların buraya girmesine yılda yalnızca 10 gün izin veriliyordu. Bu günler; Ramazan Ayı’ndaki cuma günleri, Kadir Gecesi, Ramazan ve Kurban bayramları, Mevlit Kandili, Hicret ve Miraç geceleriydi. Buna karşılık, Yahudi bayramlarına denk gelen 10 günde Müslümanların camiye girmesi tamamen yasaklanıyordu.

scdfrgth
Okul gezisi sırasında Harem-i İbrahim Camii’ndeki türbelerden birinin önünde duran Filistinli bir çocuk (Şarku’l Avsat)

Bu uygulama, Filistinlilerin Kudüs’teki Mescid-i Aksa’da da hayata geçirilmesinden endişe ettiği zamansal ve mekânsal sınırlama olarak biliniyor.

Az sayıdaki cemaatin arasında müezzin ayağa kalkarak namaz için kamet getirdi. Oysa daha önce İsrail’in kontrolündeki bölümde bulunan odasına gitmesi engelleniyordu.

Müezzinin hoparlörler ve dış ses sistemleri aracılığıyla ezan okuması da yasaktı.

Daha önce müezzin, kendisini odasına götürmeleri için İsrail askerlerinin gelmesini beklemek zorundaydı. Ardından cemaate ezan okuyor ve yine askerlerin eşliğinde, kısa ancak tehlikelerle dolu bir yolculuğun ardından oradan ayrılıyordu.

Ancak bu uygulama bütün namaz vakitlerinde aynı şekilde geçerli değildi. Müezzinin cumartesi ve cuma günlerinin belirli saatlerinde ve gecenin bazı bölümlerinde odasına gitmesine izin verilmiyordu.

Ortak türbeler ve tarihsel anlatı üzerine çatışma

Hz. İbrahim, Hz. Yakup, Hz. İshak ve Hz. Yusuf’un türbeleri, en çok ziyaret edilen ve hatıra fotoğrafı çekilen yerlerdi.

Yahudiler, bu türbelerin mekânın kendilerine de ait olduğunun kanıtı olduğunu söylüyor. Dolayısıyla buradaki çatışma yalnızca işgalle ilgili değil; kimliği de şekillendiren tarih anlatısı ve dinî statü üzerinde de yaşanıyor.

Ebu Sinine, “Tarih anlatısını ve kimliği silmeye çalışıyorlar. Burası bizim diyorlar. Biz ise buranın tamamen İslami bir mekân olduğunu söylüyoruz. Onlar İbrahim’e dayandıklarına inanıyor ve onun oğlunun soyundan geldiklerini, dolayısıyla bu mekân üzerinde hak sahibi olduklarını söylüyorlar. Ancak peygamberler üzerinde asıl hak sahibi olan biziz. Hz. İbrahim Yahudi değildi” dedi.

sac
Aşırı sağcı Bakan Bezalel Smotrich’in eşlik ettiği İsrailli yerleşimciler, 16 Haziran 2026 tarihinde işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yeni bir yerleşim biriminin üzerine İsrail bayrağı çekiyorlar. (AFP)

Ebu Sinine’nin anlattıkları Filistinlilerin ve Müslümanların bakış açısını yansıtıyor, ancak İsrail’de kabul görmüyor. İsrailliler, mevcut yapının altındaki bir mağarada Hz. İbrahim’in ve eşi Sare’nin mezarlarının bulunduğuna inandıkları için Makpela Mağarası adını verdikleri Harem-i İbrahim’i kutsal kabul ediyor.

Smotrich, kutsal alanı ‘egemenlik alanı’ ilan etti

Ziyaretimizden kısa süre sonra aşırı sağcı İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Harem-i İbrahim’e gitti. Burada yaptığı açıklamada, El-Halil’deki Harem-i İbrahim’in ‘Yahudi halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülk’ olduğunu söyledi.

İsrail Kanal 14 televizyonu, Harem-i İbrahim’deki kapsamlı çatı yapımı ve restorasyon çalışmalarının tamamlanmasına yönelik etkinliğe öncülük eden Smotrich’in, kutsal mekânda tarihî bir adımı daha tamamladığını bildirdi. Bu adımın, daha önce El-Halil anlaşmalarını sona erdirme ve Eski Şehir’deki Filistin belediyesinin bu konudaki yetkilerini geri alma kararının ardından geldiği belirtildi.

zxsdcfgt
10 kişilik bir yerleşimci heyetinin bölgeye yaptığı turistik ziyaret sırasında, El-Halil’in Eski Şehir sokaklarında konuşlanan İsrail askerleri, Ekim 2026 (Reuters)

Smotrich geçtiğimiz haziran ayında, kendi ifadesiyle ‘ataların toprağı’ olan El-Halil’e ilişkin El-Halil Anlaşması’nı iptal ettiğini açıklamıştı. Smotrich, El-Halil’deki Cebelu’l Halil bölgesinde yeni kurulan Doron yerleşiminin açılış töreninde yaptığı konuşmada, “El-Halil anlaşmalarını iptal ettik. Uzun yıllar boyunca Oslo Anlaşmaları’nın en akıl dışı maddelerinden biri yürürlükte kaldı. El-Halil’deki Yahudi yerleşimleri ve kutsal mekânlarla ilgili yetkiler El-Halil Belediyesi’ne verilmişti” demişti.

Smotrich’in açıkladığı ve İsrail ordusuna bağlı Sivil İdare bünyesindeki Yüksek Planlama Konseyi’nin onayladığı karar uyarınca, El-Halil’in Eski Şehir bölgesini kapsayan H2 bölgesindeki planlama ve inşaat yetkileri belediyeden alınıyor.

El-Halil... Oslo Anlaşması’nın sayfasını kapatıyor

El-Halil, 1997 yılında özel bir anlaşmaya tabi tutularak H1 ve H2 olarak iki bölgeye ayrılan Batı Şeria’daki tek Filistin kenti. El-Halil’de Yeniden Konuşlanmaya İlişkin Protokol olarak bilinen bu düzenleme, 1995 tarihli Oslo II Anlaşması’nın ve 1993’te Oslo Anlaşmaları kapsamında başlayan İsrail-Filistin barış sürecinin devamı niteliğindeydi.

El-Halil Anlaşması uyarınca İsrail, kentin yaklaşık yüzde 80’ini oluşturan H1 bölgesinden askerlerini çekti. Bu bölgede güvenlik ve sivil işlerin sorumluluğu Filistin yönetimine devredildi. Buna karşılık İsrail, kentin yüzde 20’sini oluşturan H2 bölgesindeki güvenlik kontrolünü elinde tuttu. Eski Şehir’i, Harem-i İbrahim’i ve El-Halil’deki Yahudi yerleşimini kapsayan bu bölgede sivil idare ise Filistin yönetimine bırakıldı.

Smotrich, “Bu, sıradan bir planlama adımından çok daha fazlası; tarihî bir düzenleme. Yerleşim devrimini sürdürüyor, yönetimi güçlendiriyor ve Yahudiye ve Samiriye’de (Batı Şeria) İsrail egemenliğini derinleştiriyoruz” dedi. Smotrich’e göre bu adım, El-Halil’deki tüm ‘dinî ve tarihî mekânlar’ için geçerli olacak. Bu karar, El-Halil’in merkezindeki Eski Şehir’de Oslo döneminin sona ermesi anlamına geliyor.

cdfvgbh
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde, elinde oyuncak tabanca taşıyan İsrailli bir çocuk, Mart 2024 (AFP)

Filistinliler kararı kabul etmedi. Filistin Devlet Başkanlığı, adımın El-Halil kentinin siyasi ve hukuki statüsünü ve kentle ilgili imzalanan ikili anlaşmaları etkilediğini belirterek bunun tehlikeli sonuçları olabileceği uyarısında bulundu. El-Halil Belediyesi de kararı reddederek kabul etmeyeceğini açıkladı.

Ancak sahadaki durum farklı. İsrail, Harem-i İbrahim de dâhil olmak üzere El-Halil’in merkezindeki her şey üzerinde giderek daha fazla kontrol sahibi oluyor.

Smotrich’in ‘El-Halil anlaşmalarını iptal ettiğini’ açıklamasından yalnızca bir gün sonra, Harem-i İbrahim’in yakınında bir Yahudi din okulunun inşası için büyük çaplı bir projeye onay verildi. Yedioth Ahronoth gazetesi, din okulunun inşasına Filistin belediyesinin onayı alınmaksızın izin verildiğini ve bunun onlarca yıldır ilk kez yaşandığını bildirdi.

Smotrich, Harem-i İbrahim’de çatının yenilenmesi çalışmalarını kutlamak amacıyla yaptığı konuşmada, “Makpela Mağarası, İsrail halkının egemenlik hakkına sahip olduğu ilk mülktür. Efendimiz İbrahim’in satın aldığı bu yer, bu topraklar üzerindeki egemenliğimizin simgesi hâline geldi” dedi.

Hafızayı pekiştirmek için yapılan ziyaretler

Ancak her şey güç kullanılarak dayatılamıyor. Ana ibadet bölümünün dışında, öğretmenlerin öğrencilere Harem-i İbrahim’in tarihini, önemini ve burada yaşanan katliamı anlatmaya çalıştığı bir okul gezisi düzenleniyordu.

dfgthy
El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde bir Filistinli şekerci (Şarku’l Avsat)

Öğretmen Şerife Duveyk, Şarku’l Avsat’a, çocukların Harem-i İbrahim hakkında hiçbir şey bilmediklerini fark ettikten sonra onları buraya getirmeyi göze aldığını söyledi. Çocuklar, adeta bir maceraya çıkmışçasına heyecanlıydı. Askerlerin önünden aranmadan nasıl geçtiklerini ve buraya yeniden geleceklerini anlatıyorlardı. Duveyk, Yahudilerin her Filistinlinin unutmasını istediği bu yeri çocukların ziyaret etmesinin gerekli olduğunu belirtti.

Hacı Abdülaziz Ebu Haltem de Harem-i İbrahim’i ve Eski Şehir’i ziyaret etmek için uzaktaki Tarkumiye beldesinden geldiğini söyledi.

Ebu Haltem, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Riskler ve uzun bekleme süreleri nedeniyle sık sık gelemiyorum. Ancak bu kez riski göze almaya karar verdim. Gerçekten de Harem-i İbrahim’e ulaşmadan önce beklemekten yoruldum” dedi.

Yahudiler ise aynı sıkıntıları yaşamıyor. Mekânın Yahudi kimliğini öne çıkarmak amacıyla yoğun güvenlik önlemleri eşliğinde buraya geliyorlar.

asdfrgt
El-Halil’deki Eski Şehir’in eteklerinde, dikenli tel örgünün ardındaki evler (Şarku’l Avsat)

El-Halil’in merkezindeki 500 yerleşimciyi yaklaşık bin 500 İsrail askeri koruyor.

Harem-i İbrahim’in duvarlarının çevresinde de İsrail bayrakları bulunuyordu. Bu, tarih anlatısını mümkün olan her yolla görsel olarak yerleştirme çabasının bir başka örneğiydi.

Arap mahallelerinin merkezindeki geniş alanlarda da çok sayıda İsrail bayrağı görmek mümkündü.

Komşular arasında çatışma

Harem-i İbrahim’den çok uzak olmayan ve kente hâkim bir noktadan bakıldığında, Eski Şehir’in geniş kesimlerinde Yahudilerle Filistinlilerin iç içe yaşadığı alanlar dikkat çekici bir manzara oluşturuyor. Yahudiler, daha önce Araplara ait olan dükkânların üst katlarında oturuyor, evlerini Filistinlilerin evlerinden yalnızca duvarlar ayırıyor.

7 Ekim’den önce Filistinlilerin dükkânlarını açabildiği dönemde, dükkân sahipleri yerleşimcilerin yukarıdan attığı cisimlerden korunmak amacıyla sokağın üzerini dikenli tel örgülerle kaplamak zorunda kalmıştı. Bugün ise bu dükkânların tamamı kapalı.

Beyt İbrahim, Beyt Hadassa, Beyt Romano ve Tel Rümeyda’daki yerleşimciler tam koruma altında yaşarken, önceki yıllarda bölgede çok sayıda Filistinli, askerleri veya yerleşimcileri bıçakladıkları ya da bıçaklama girişiminde bulunacakları iddiasıyla öldürüldü.

Bütün bunlara rağmen Mahmud Muhamire evini terk etmedi. Evinin arkasına, onu Şüheda Caddesi’nden ayıran, sıkıca kapatılmış ahşap bir kapı yerleştirilmişti.

İsrailliler, olası hiçbir temasın kurulmasını istemiyordu.

Oradaki son kapı da Eski Şehir’in sokaklarını kapatan çok sayıda kapıdan, güvenlik bariyerlerinden ve kameralardan oluşan geniş sistemin bir parçasıydı.

fg
16 Mayıs 2026 tarihinde, işgal altındaki Batı Şeria’nın El-Halil kentinde yerleşimcilerin haftalık gezisi sırasında çekilmiş bir fotoğrafta görülen İsrailli askerler (Reuters)

Bölgesinde yerleşimcilere en yakın komşu olarak bilinen Muhamire, sürekli bir endişe içinde yaşadığını, bu durumun 7 Ekim’den sonra kâbusa dönüştüğünü söyledi.

Muhamire Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bizi her zaman rahatsız ediyorlardı, ancak 7 Ekim’den sonra hayat yaşanmaz hâle geldi” dedi. İkinci İntifada’dan önceki refah dolu günleri hatırlayan Muhamire, bu dönemin uzun sürmediğini belirterek, “Birlikte yaşıyorduk. Bir hayat vardı ama artık yok” ifadelerini kullandı.

Muhamire, evinin çatısından, eskiden tamamen Araplara ait olan ancak bugün bütünüyle Yahudilerin kontrolüne geçen mahallelere baktı. Evleri ele geçiriyor ve üzerlerine İsrail bayrağı asıyorlar. Buna rağmen Muhamire, evini terk etmeyi düşünmediğini belirterek, “Buradan gitmeyeceğim” dedi.

“Gitmeyeceğiz” sözü, Batı Şeria’daki tüm Filistinlilerin benimsediği bir slogana dönüştü. Ancak hepsi bu sözü yerine getirebilecek durumda değil. Zira bugün çatışma tarihinin en aşırı sağcı İsrail hükümetiyle ve en şiddet yanlısı yerleşimcilerle karşı karşıyalar.

İsrail hükümeti bugün, Ürdün Nehri ile Akdeniz arasındaki coğrafi alanın yalnızca tek bir meşru ulusal egemenlik talebine yer olduğunu savunan ve Yahudilerin tam egemenliğini öngören ‘karar planını’ hayata geçirmek için çalışıyor.

İsrailli insan hakları örgütü B’Tselem, İsrail’i Batı Şeria’da eş zamanlı bir dizi politika uygulamakla suçladı. Örgüte göre bu politikalar, Filistinlileri bir halk olarak ortadan kaldırmayı amaçlayan daha kapsamlı bir projenin parçası. Bütün bunlar bugün El-Halil’in Eski Şehir bölgesinde yaşanıyor. El-Halil, İsrail açısından Batı Şeria’nın geri kalanında yaşanması istenenlerin bir tür provası olabilir.

Harem-i İbrahim’den ve Eski Şehir’den ayrılırken en eski dükkânlardan birinin önünden geçtik. Dükkânın cephesine, üzerine Mahmud Derviş’in meşhur “Eskiden Filistin’di adı… Şimdi Filistin’dir adı” dizelerinin işlendiği büyük bir Filistin haritası asılmıştı.


Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
TT

Irak, Ortadoğu savaşı nedeniyle 60 milyar dolarlık zarara uğradı

Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)
Bağdat’taki Şorca Pazarı, 13 Ekim 2026 (AFP)

Irak, Ortadoğu savaşının başlaması ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin aksaması nedeniyle petrol gelirlerinde yaşanan sert düşüşün ardından yaklaşık 60 milyar dolar kayba uğradı. Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, bu açıklamayı Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin yaptı.

Şubat ayında savaşın başlamasından bu yana ekonomik kriz yaşayan Irak’ın, gelirlerinin yüzde 90’ını karşılayan petrol ihracatı birkaç ay boyunca ciddi ölçüde geriledi. Bu durum hükümeti iç borçlanmaya yönelmek zorunda bıraktı. Tüketim mallarının fiyatları yükselirken ülkenin döviz rezervleri yaklaşık 20 milyar dolar azaldı.

Hüseyin, perşembe akşamı Roma’da İtalyan mevkidaşıyla yaptığı görüşmede, “Irak, ABD ile İran arasında yaşanan son savaş sırasında yaklaşık 60 milyar dolar zarara uğradı” dedi. Açıklama, Hüseyin'in ofisinden yapılan duyuruda yer aldı.

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) üyesi Irak, savaş öncesinde günde yaklaşık 4 milyon varil petrol üretiyor, bunun yaklaşık 3,5 milyon varilini ihraç ediyordu. Petrol ihracatının büyük bölümü ülkenin güneyinden Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştiriliyordu.

dfvgyju
Irak’tan gelen ve Suriye’deki Baniyas Petrol Terminali’ne doğru yol alan petrol tankerleri, 14 Mayıs 2026 (Reuters)

Ancak savaşın başlamasından bu yana İran, küresel enerji arzı açısından kritik öneme sahip bu boğazdaki deniz trafiğini kısıtladı. Bu durum, depolama tanklarının dolması üzerine Irak’ı petrol sahalarının büyük bölümünde üretimi durdurmak zorunda bıraktı. Irak ayrıca, Suriye üzerinden tankerlerle sınırlı miktarda petrol ihraç etmeye, Türkiye’ye ise boru hattı aracılığıyla petrol göndermeye yöneldi.

Irak’ın petrol ihracatında yaşanan sert düşüşün ardından ihracat son dönemde yeniden artış gösterdi. Petrol Bakanlığı’nın verilerine göre, 1-21 Eylül döneminde günlük 2,6 milyon varile ulaştı.

Uluslararası Para Fonu (IMF) bu hafta yaptığı açıklamada, Irak’ın savaş nedeniyle ulaşımda yaşanan aksamalardan en fazla etkilenen ülkeler arasında yer aldığını belirtti.

Ekonomik krizin derinleşmesi üzerine Irak Merkez Bankası geçen hafta, üç yılı aşkın sürenin ardından ilk kez doların resmî döviz kurunu yükseltti.

dvfh

Irak, ithalatı finanse etmek, dinarın istikrarını sağlamak ve kamu çalışanları ile emeklilerin maaşlarını ödemek için büyük ölçüde petrol satışlarından elde ettiği döviz gelirlerine bağımlı. Kamu çalışanları ve emekliler, nüfusu 46 milyonu aşan ülke halkının yaklaşık yüzde 20’sini oluşturuyor.

Irak yönetimi, ekonomik kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve petrol dışı gelirlerin toplam gelirler içindeki payını 2037 yılına kadar yüzde 10’dan yüzde 45’e çıkarmayı hedefliyor.