El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

ABD’li araştırmacı Lahoud, Abbotabad baskınında ele geçirilen belgelerle El Kaide’nin sanıldığından çok daha zayıf olduğunu ortaya çıkaran bir kitap kaleme aldı

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
TT

El Kaide küresel örgüt ağı üzerindeki kontrolünü nasıl kaybetti?

Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)
Kitap, 11 Eylül saldırılarından sonraki aylarda El Kaide'nin zayıfladığını ortaya koyuyor (Reuters)

Fadya es-Seyyid
Bundan 11 yıl önce, 2 Mayıs 2011'de, ABD Donanması'nın özel kuvvetleri Navy Seals komutasındaki bir tim, Pakistan’ın Abbottabad kentinde El Kaide lideri Usame bin Ladin'in kaldığı yere baskın düzenledi. Tim, 48 dakikalık bir operasyonun sonunda Bin Ladin ile birlikte orada bulunan bir kaç kişiyi daha ölü olarak ele geçirdi.
Tim, baskının son 18 dakikasında, istihbarat için El Kaide’nin başka liderlerinin de ele geçirilmesini sağlayabilecek sabit diskleri ve diğer elektronik cihazlardaki depolama birimlerini toplamaya başladı. Daha sonraki haftalarda ve aylarda bu materyallerin toplanması için harcanan ek zamanın oldukça değerli olduğu anlaşıldı.
ABD istihbarat servisleri, o tarihten bu yana Abbottabad’da toplanan belgelerin gizliliğini kademeli olarak kaldırdı ve aşamalı olarak kamuoyuna açıkladı. CIA, Kasım 2017 tarihinde Abbottabad baskınının El Kaide, El Kaide lideri Bin Ladin ve aile hayatı hakkındaki gerçekleri ortaya çıkaran yaklaşık 470 binden fazla dosyanın gizliliğini kaldırdı.
Kitap, 11 Eylül saldırıları ile Abbottabad baskını arasındaki 10 yıllık zaman zarfında Bin Ladin ve destekçilerinin kapalı kapılar ardında yaşadıklarına bir bakış sunuyor.
Daha önce ABD Kara Harp Okulu (West Point Askerî Akademisi) Terörle Mücadele Merkezi'nde ders veren ve radikal hareketler konusunda uzman olan ABD’li bir araştırmacı Nelly Lahoud, Bin Ladin'in destekçileriyle olan ve kişiliğini yansıtan özel yazışmalarının olduğu 6 bin sayfadan fazla Arapça belgeyi inceleyerek, “The Bin Laden Papers: How the Abbottabad Raid Revealed the Truth About al-Qaeda” (Bin Ladin Belgeleri: Abbottabad Baskını El Kaide Hakkındaki Gerçeği Nasıl Ortaya Çıkardı?) adlı bir kitap kaleme aldı.
Lahoud’a göre Bin Ladin’in ölümüne kadar El Kaide'den tamamen sorumlu olduğunu, ancak Bin Ladin’in yönettiği dönemde El Kaide eskisi kadar güçlü değildi.

Zayıflık ve başarısızlık
Lahoud, El Kaide liderlerinin örgütü uluslararası radikal hareketlerde bir dev olarak öne çıkarmaya çalıştıkları imajın aksine örgütün 11 Eylül saldırılarını takip eden aylarda ciddi şekilde zayıfladığını düşünüyor.
Lahoud, 2004 yılına gelindiğinde örgütün üst düzey liderlerinin çoğunun ya etkisiz hale getirilerek ya da tutuklanarak ‘neredeyse ortadan kaldırıldıklarını’ ve aynı yıl, El Kaide’nin birkaç liderinin Usame bin Ladin'e örgütün karşı karşıya olduğu ‘sorunlarla’ ilgili şikayette bulunduklarını yazdı.
Bu liderlerden biri 11 Eylül’den sonra ‘örgütü saran zayıflık, başarısızlık ve amaç eksikliğinden’ bahsederken, bir diğeri örgütün ‘korkunç’ mali durumunu ve Pakistan devletinin baskısının yurtdışında terör eylemleri planları yapılmasını durdurduğunu vurguladı. Bir başkası ise Pakistan güvenlik güçleri tarafından 22 ‘kardeşlerinin’ öldürülmesinden ve 600 El Kaide üyesinin tutuklanmasından şikayet etti.
Bin Ladin, örgüt üyelerinden uluslararası terör eylemleri planlamaya odaklamalarını istediyse de bunu basitçe yapamadılar. Lahoud, 2004 yılında Madrid’de ve 2005 yılında Londra’da düzenlenen bombalı saldırılar da dahil olmak üzere, bu dönemde kendisine atfedilen büyük saldırıları El Kaide’nin düzenlediğine dair hiçbir kanıt bulamadı. Oysa medyada bu tür olaylar genellikle El Kaide ile ilişkilendirildi. Bin Ladin'in 11 Eylül saldırıları sonrası bizzat yönettiği tek eylem, 2002 yılının Kasım ayında Kenya'nın Mombasa kentinde İsrail'e ait bir oteli ve bir jeti hedef alan ve 13 kişinin ölümüne neden olan iki saldırıydı. Bu saldırılar 11 Eylül'den önce planlanmıştı.

Bin Ladin’in hayal kırıklığı
Bin Ladin'in, örgütünün uluslararası terör saldırıları düzenleyememesinden dolayı açıkça hayal kırıklığına uğradığını yazan Lahoud, Bin Ladin’in örgütünden ABD ile arasında bir ‘terör dengesi’ oluşturmak amacıyla yalnızca ABD’lilere saldırmaya odaklanmasını istediğini belirtti. Çünkü Bin Ladin’e göre yalnızca ABD içinde büyük çaplı eylemler düzenlemek, ABD yönetimlerine Ortadoğu'yu terk etmeleri için baskı yapabilirdi. Bin Ladin, uzun zamandır ABD'yi askeri güçlerini bölgeden çıkarmaya zorlamayı hedefliyordu. Bin Ladin’in ‘uzaktaki düşman’ stratejisine olan bağlılığı, El Kaide çatısı altında faaliyet gösteren silahlı bölgesel gruplarla arasını açtı. El Kaide ile bağlantılı bu gruplar, 2003 ve 2004 yıllarında ortaya çıkmaya başladı. Bunların en çok bilineni Ebu Musab el-Zerkavi liderliğindeki ‘Tevhid ve Cihad Örgütü’dür. Zerkavi, 2004 yılı sonlarında Bin Ladin'e biat yemini ettikten sonra örgüt kendisini ‘Irak El Kaidesi’ olarak adlandırdı.

El Kaide Irak’ta kontrolü kaybetti
Lahoud, El Kaide’nin Irak'taki olayları kontrol edemediği görüşünü doğruluyor. Irak El Kaidesi, 2007 yılına gelindiğinde adını ‘Irak İslam Devleti’ olarak değiştirdi ve El Kaide ile teması tamamen kesmiş gibiydi. Bin Ladin, bundan üç yıl sonra örgütün ‘Irak İslam Emirliği’ olarak yeniden adlandırılmasını önerdiyse de örgütün eylemleri üzerinde hiçbir kontrolü yoktu.

Gerginlik ve anlaşmazlıklar
Usame bin Ladin, El Kaide'nin Kuzey Afrika'daki kolu İslami Mağrip El Kaidesi (AQIM) ve Yemen'deki kolu Arap Yarımadası El Kaidesi üzerinde biraz daha fazla sayılabilecek bir nüfuza sahipti. Ancak Lahoud burada da bir takım gerginlikler ve anlaşmazlıklar buldu.
Bin Ladin, daha geniş bir çerçevede içeriye odaklı stratejileri ve kendi vizyonu aracılığıyla örgütün kolları arasında temel bir stratejik kopukluk olduğunu fark etti. Bin Ladin, 2010 yılında yazdığı bir metne göre faaliyet gösterilen ülkelerin yönetimleriyle ancak küfrün küresel liderinin (yani ABD’nin) gücü tükendiğinde ve çöküşün eşiğine geldiğinde çatışmaya girmeleri gerektiğini düşünüyordu. Bir diğer deyişle, örgütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine karşı etkili operasyonlar düzenleyebilmesi için ön koşul olarak öncelikle ABD'ye saldırması ve onu yenilgiye uğratması gerekiyordu.

İran – El Kaide ittifakı
Lahoud ayrıca Batılı hükümet yetkilileri ve analistler tarafından 11 Eylül'den sonraki yıllarda örgütü ayakta tutan ve destekleyen bir ülke olarak görülen İran ile El Kaide arasında bir ittifak olduğuna dair çok az kanıt olduğunu düşünüyor. Lahoud'a göre İran, 2001 yılının sonlarında Afganistan ve Pakistan'dan kaçan El Kaide üyelerine sığınak sağlasa da örgüt ile ilişkisi 2002 yılında en üst düzeyine yükseldi. İran, bazı El Kaide liderlerini ve ailelerini gözaltına aldı. Bu da, bazılarının açlık grevine başlayıp kaçmaya çalışmasına neden oldu. Bu tür adımlar, İran'ın 2011 yılına kadar tutukluların çoğunu serbest bırakmasına yol açtı. Hatta El Kaide, İran ile bir mahkum takası için bazı İranlı yetkilileri kaçırdı.

El Kaide – Taliban ilişkileri
El Kaide'nin Taliban ile ilişkileri daha sıcaktı, ama burada da Lahoud, aralarında bir güvensizlik olduğunun kanıtını buldu. Öyle ki ABD’li araştırmacıya göre Bin Ladin, öldüğü 2013 yılına kadar Taliban'ı yöneten Molla Ömer'e saygı duyuyor, ancak onun yerine geçmek istediğini düşündüğü kişilere karşı derin bir şüphe duyuyordu.
Bin Ladin'in gözünde Taliban, dindar liderlerden oluşan bir sadıklar kampı ile Pakistan istihbaratına bağlı ikinci bir kamp arasında bölünmüştü. Bu bölünme, özellikle Taliban'ın daha sonra yaptığı gibi ABD ile doğrudan müzakerelere girmesi durumunda, El Kaide'nin grupla ilişkisinin geleceği hakkında endişelenmesine neden oldu. Lahoud, Bin Ladin'in korkularının, Taliban'ın iktidara geri dönmesinin kaçınılmaz olarak El Kaide'nin yeniden faaliyete geçmesi anlamına geldiğine dair iddiaları sorgulamamıza yol açması gerektiğini düşünüyor.
Foreign Policy dergisi, bazı gözlemcilerin Lahoud'un vardığı bazı sonuçları sorgulayabileceklerine işaret etti. Dergiye göre söz konusu gözlemciler Taliban'ın El Kaide ile arasında bir takım farklılıklar olduğunu söyleyecekler. Ancak yine de Taliban’ın ABD'nin Afganistan'dan çekilmesine ilişkin müzakereler sırasında El Kaide'yi Afganistan topraklarından kovmayı reddettiği biliniyor.
Evet, İranlılar ve El Kaide her zaman iş birliği içinde değillerdi, ama İran'ın 11 Eylül'de ABD’ye saldıran terör örgütüne sığınak sağladığı - ve sağlamaya devam ettiği - bir gerçek.
Evet, El Kaide uzantıları üzerinde her zaman kontrol sahibi değildi, ancak kendisine biat eden grupların profillerini yükseltti ve mesajlarını bölgeye yaydı.
Evet, Bin Ladin Madrid’teki ve Londra’daki bombalı saldırılarda rol almadı, fakat yine de faillere ilham verdi.
Foreign Policy’de yer alan makale, tüm bu şüphelerin bazı avantajları olduğunu, buna karşın Bin Ladin belgelerinde ABD ve müttefiklerinin, 11 Eylül'den sonra geçen on yılda merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin yarattığı tehdidi abarttığı yönünde baskın bir temanın bulunduğunu da ekliyor.
Lahoud, Bin Ladin'in El Kaide örgütünün, pek çok kişinin gördüğü gibi ‘leviathan’ olmadığını, daha ziyade kendi adına faaliyet gösteren grupları kontrol edemeyen ve pratikte yeteneksiz, zayıf bir örgüt olduğunu söylüyor.

Zaman aşımına uğramış bir örgüt
El Kaide zayıfladıkça, daha büyük bir silahlı hareketin güçleniyor ve daha popüler hale geliyor olması oldukça ironik. 2013-2014 yıllarında Irak İslam Devleti örgütünün Irak ve Şam İslam Devleti’ne dönüşmesi (DEAŞ), Bin Ladin'in halefi Eymen ez-Zevahiri’nin yükselişini durduramadı. Zevahiri, DEAŞ’ın ilk lideri Ebubekir el-Bağdadi’ye Suriye’yi terk etmesini ve faaliyetlerini Irak’la sınırlamasını emretti. Bağdadi ise Zevahiri’yi tersledi. Lahoud'un kitabı, El Kaide’nin zaman aşımına uğramış ve kolayca göz ardı edilebilecek bir örgüt olmasından dolayı Bağdadi'nin Zevahiri'ye meydan okumasının nedenini bulmaya yardımcı oluyor.
Bazıları, El Kaide’nin DEAŞ’ın estirdiği rüzgarları makul bir şekilde atlattığını ve Taliban'ın zaferiyle Afganistan'da ABD'ye karşı zafer elde ettiği iddiasında bulunabileceğine karşı çıkabilir. Ancak Lahoud’un dediği gibi El Kaide'nin 11 Eylül sonrası kötü sicili ve o tarihten beri zayıf seyreden profili göz önüne alındığında bu anlatı fazla iyimser olacaktır.
Öte yandan Foreign Policy dergisine göre bu durum, El Kaide'ye karşı mücadelede kayıtsız olmaları gerektiği anlamına gelmiyor. Örgütün yeniden toparlanmasını önlemek bir öncelik olmalı ve hem Taliban hem de İran, El Kaide’ye sağladıkları her türlü destek ya da hareket özgürlüğünden sorumlu tutulmalı. Bu, El Kaide'nin bölgesel uzantıları ve Nijerya'dan Pakistan'a uzanan kollarıyla yayılan DEAŞ terör örgütü de dahil olmak üzere daha büyük bir silahlı hareketin daha az tehdit oluşturduğu anlamına da gelmiyor. Aslında El Kaide, Batı'dan ziyade bölge ülkeleri ve yerel halk için zorlu ve devam eden bir mücadele cephesi olmaya devam ediyor.
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı analize göre söz konusu mesele yalnızca, merkezi bir örgüt olarak El Kaide'nin fazlasıyla abartılıp abartılmadığıdır. Lahoud, ‘Bin Ladin Belgeleri’ kitabında bu konuda ikna edici bir kanıt sunuyor.



Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
TT

Pezeşkiyan: İran, küresel güçlerin baskısına boyun eğmeyecek

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, (Reuters)

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan bugün yaptığı açıklamada, ülkesinin ABD ile nükleer görüşmeler sürerken dünya güçlerinin baskısına "boyun eğmeyeceğini" söyledi.

Reuters'ın haberine göre Pezeşkiyan televizyonda yayınlanan konuşmasında, "Dünya güçleri bizi boyun eğmeye zorlamak için sıraya giriyor... ama bize yarattıkları tüm sorunlara rağmen başımızı eğmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump perşembe günü, İran'a iki taraf arasındaki devam eden müzakerelerde "anlamlı bir anlaşmaya" varması için 15 günlük bir ültimatom verdi, aksi takdirde "kötü sonuçlarla" karşılaşacakları uyarısında bulundu. Tahran ise uranyum zenginleştirme hakkını yineledi.

ABD'nin bölgedeki askeri yığılması devam ederken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD müttefiki olan ülkesinin Tahran'ın herhangi bir saldırısına güçlü bir şekilde karşılık vereceği konusunda uyardı.

ABD ve İran, Umman'ın arabuluculuğuyla 6 Şubat'ta dolaylı görüşmelere yeniden başladı. Salı günü Cenevre'de ikinci tur görüşmeleri gerçekleştirdikten sonra müzakerelere devam etme niyetlerini açıkladılar.

İran çarşamba günü bu müzakereleri ilerletmek için bir taslak çerçeve hazırladığını açıklarken, ABD, Tahran'a saldırmak için "birden fazla neden" olduğunu belirterek uyarı tonunu korudu.

Trump, “Yıllar içinde İran'la uygulanabilir bir anlaşmaya varmanın kolay olmadığı kanıtlandı. Uygulanabilir bir anlaşmaya varmalıyız, yoksa kötü şeyler olacak” dedi.

Şöyle devam etti: “Bir adım daha ileri gitmemiz gerekebilir, gitmeyebiliriz veya bir anlaşmaya varabiliriz. Bunu muhtemelen önümüzdeki 10 gün içinde öğreneceksiniz.” Daha sonra Trump, gazetecilere sürenin “10-15 gün” olduğunu söyledi.


İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
TT

İnfaz fotoğrafları gündem oldu: Yunanistan "ülke mirasını" satın alıyor

İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)
İnfazdan hemen önce 200 komünistin fotoğrafları çekilmiş (Ebay/Greece at WW2 archives)

Yunanistan Kültür Bakanlığı, Naziler tarafından kurşuna dizilen 200 komünistin son anlarına ait olduğu belirtilen fotoğrafları bir Belçikalı koleksiyoncudan almak için ön anlaşma imzaladı.

Bu fotoğrafların ülke mirası olduğunu kabul eden Atina yönetimi, anlaşmanın detaylarını açıklamadı.

Anlaşma üzerine internetteki satış ilanı yayından kaldırıldı. 

Kültür Bakanı Lina Mendoni, koleksiyoncu Tim de Craene'nin yanına giden uzmanların, fotoğrafların gerçek olduğunu tespit ettiğini cuma günü duyurdu. 

200 komünistin, 1 Mayıs 1944'te Atina'nın banliyölerinden Kesariani'de infaz edilmeden önce çekildiği bildirilen 12 fotoğraf, geçen hafta eBay'de satışa çıkarılmıştı. 

Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın Belçika'ya gönderdiği uzmanlar, bunların 1943-1944'teki Nazi işgali sırasında Yunanistan'da görevlendirilen Alman komutanlarından Hermann Heuer'ın imzasını taşıyan 262 fotoğraflık koleksiyonun bir parçası olduğunu fark etti. 

Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)Ölüme yürüyen direnişçilerin marş söylediği görülüyor (Ebay/Greece at WW2 archives)

200 komünist siyasi mahkumun Naziler tarafından kurşuna dizilmesi, o dönemin en büyük katliamlarından biri olarak kabul ediliyor. Olaya dair fotoğraflar ilk kez gün yüzüne çıkarken açık artırma girişimi tepki çekti.

Teselya Üniversitesi'nde toplumsal tarih dersleri veren Polymeris Voglis, New York Times'a şu yorumu yaptı:

Kendi infazlarına yürüyen bu kişilerin yüzlerini 82 yıl sonra ilk kez görüyoruz. Boyun eğmeyen duruşları beni çok etkiledi.

Voglis bu fotoğrafların ders kitaplarına eklenmesi gerektiğini ifade etti. 

Kesariani'de Nazilerin öldürdüğü komünistler için yapılan bir anıt, fotoğrafların gündem olmasının ardından tahrip edildi. 

Anıtı onaracağını bildiren Kesariani Belediyesi, "Bazılarını ne kadar rahatsız ederse etsin tarihi hafıza silinemez" dedi.

II. Dünya Savaşı biterken Batı destekli yönetimle komünistler arasında patlak veren iç savaş 1949'a kadar sürmüştü. O dönemde yaşanan kutuplaşmaların etkileri, günümüzde de hissediliyor. 

Independent Türkçe, New York Times, France24, AP


Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
TT

Amerika ve Avrupa... Zorlu evlilik ve acı boşanmanın alternatifi olarak zorunlu birlikte yaşama

Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)
Almanya’nın Düsseldorf kentinde düzenlenen bir festivalde sergilenen heykelde, ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bir ineği yediği, ineğin üzerinde ise Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in oturduğu görülüyor. (AFP)

Antoine el-Hac

ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın geçen yılki Münih Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşma, Avrupa için adeta bir alarm zili oldu. Eleştirel ve suçlayıcı tonuyla dikkat çeken konuşma, Başkan Donald Trump’ın ikinci döneminin, Beyaz Saray’ın NATO ve Avrupa ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimseyeceğinin en açık işareti olarak değerlendirildi.

Bu yıl ise ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Münih’teki konuşmasında başkanına olan bağlılığı ile Avrupa ile derin ilişkiler arasında bir denge kurdu. Ülkesini Avrupa’nın ‘çocuğu’ olarak tanımlayan Rubio, eski kıta liderlerine, “Sevgili müttefiklerimiz ve eski dostlarımızla birlikte yeni bir küresel düzen inşa etmeye kararlıyız” mesajını verdi. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ise bu açıklamalardan ‘çok memnun’ olduğunu belirtti.

Miami’de Kübalı ebeveynlerden doğan Rubio, ortak kültürel bağlara da dikkat çekti; Beethoven ve Mozart’ın yanı sıra The Beatles ve The Rolling Stones gibi grupları örnek gösterdi. Rubio, “Geleceğiniz ve geleceğimiz bizim için çok önemli. Bazen görüş ayrılıkları yaşayabiliriz, ancak bu farklılıklar, Avrupa’ya duyduğumuz derin kaygıdan kaynaklanıyor” dedi.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, 14 Şubat 2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı’nda konuşma yapıyor. (AFP)

Ancak Foreign Policy dergisinde konferansın ardından yapılan değerlendirmede, “Birçok Avrupa lideri özel oturumlarda endişelerini dile getirdi; Trump’ın son dönemde Grönland’ı ele geçirme tehdidini kırmızı çizgiyi aşma olarak gördüler. Rubio’nun Hristiyanlık ve Batı uygarlığına yaptığı vurgular ise bazıları için etnik çağrışımlar içeriyormuş gibi göründü” ifadeleri yer aldı.

Batı dışından konferansa katılanlar, Rubio’nun Avrupa’yı ABD’nin yanında Batı’yı genişletme yoluna davet etmesini, yeni kıtalara yerleşme ve dünya çapında imparatorluklar kurma vurgusuyla birlikte, yeniden sömürgeleştirme mesajı olarak yorumladı.

Rubio, Trump’ın Avrupa’nın göç ve iklim değişikliği konularındaki yaklaşımına yönelik eleştirilerini de yineleyerek, ABD’nin gerekirse kendi yolunu tek başına açmaya hazır olduğunu belirtti. Rubio, ülkesinin NATO ittifakını canlandırmak istediğini vurgulasa da Avrupa’nın buna olan iradesi ve kapasitesine şüpheyle yaklaştı.

Konuşma, Rubio’nun Trump’ın politik önceliklerine uyum ile Avrupa ortaklarını güvence altına alma arasında dikkatle kurması gereken dengeyi ortaya koydu. Cumhuriyetçi yönetimdeki birçok kişiden farklı olarak Rubio, ABD’nin dış politika hedeflerini gerçekleştirebilmesi için Avrupa ile ilişkilerde daha fazla diplomasiye ihtiyaç duyduğunu biliyor.

Rubio’nun görevi ve diplomasiye liderlik etmesi, tonunun göreceli olarak ılımlı olmasının nedeni olarak görülüyor. Rubio, güvenlik ve askeri kurumların varlığını -özellikle NATO’yu- her zaman desteklemişti. Örneğin 2019’da herhangi bir ABD başkanının NATO’dan çekilmesini engellemek için Cumhuriyetçi ve Demokrat partiler arasında yürütülen ortak çabanın parçası olmuştu. O dönemde, “Ulusal güvenliğimiz ve Avrupa’daki müttefiklerimizin güvenliği için ABD’nin NATO içinde etkin bir rol oynamaya devam etmesi hayati önemdedir” demişti.

Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)Ukrayna’nın doğusundaki Donetsk cephesinde top ateşleyen Ukraynalı bir asker (AFP)

Başka bir örnekte, Rubio’nun, ABD’nin taahhüdü konusunda Vladimir Zelenskiy’ye belirli güvence verdiği belirtiliyor. Aynı zamanda, savaşın sona ermesi için Ukrayna’nın zor tavizler kabul etmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bu yaklaşım, Vance’in daha önce ABD’nin ‘birkaç mil toprak için’ on milyonlarca dolar harcamasının gerekçelerine şüpheyle bakmasından farklı.

Rubio’nun Münih’teki konuşması, Vance’in bir yıl önceki konuşmasına göre daha az bölücü olsa da Trump döneminde ABD dış politikasında herhangi bir temel değişikliği yansıtmıyor. Yeni denklem şöyle özetlenebilir: ABD, bazı çıkarlarını Avrupa ile paylaşsa da değerlerini paylaşmıyor.

Büyük Atlantik mesafeleri

Konu sadece konuşmalar, anlatılar veya dil üslubu meselesi değil; dünya, ittifakların, çekişmelerin ve hatta düşmanlıkların değiştiği yeni bir gerçekliği yaşamaya başladı.

Özellikle Avrupa’da, yüzyıllar boyunca en yıkıcı savaşları yaşamış kıtada birçok kişi, kendilerini Rusya’nın yayılmacı eğilimleri ile Çin’in saldırgan ekonomik politikaları arasında ve hızla değişen eski yakın müttefik ABD’nin arasında açıkta ve tehlikeye maruz hissediyor.

Eurobarometer tarafından yapılan yakın tarihli bir ankete göre, Avrupalıların yüzde 68’i ülkelerinin  tehdit altında olduğunu düşünüyor.

Bugün Atlantik ötesi ilişkiler incelendiğinde, bu yılki Münih Güvenlik Konferansı’nın manzarası, stratejik bir ‘bilişsel uyumsuzluk’ durumunu yansıtıyor. Psikolojide bilişsel uyumsuzluk, inançlar ile davranışlar arasında uyumsuzluk olduğunda ortaya çıkan zihinsel gerilimi ifade eder.  Antoine el-Hac’ın Şarku’l Avsat için kaleme aldığı analize göre Münih’te bu çelişki açıkça görüldü: dostluk açıklamaları, derin güvensizlik sinyalleriyle yan yana, stratejik güvence ise politik kararlarla çelişiyordu. Sonuç, biçimde birleşik ama özde sıkıntılı bir Avrupa-Amerika ittifakı oldu; bu durum, uygun önlem alınmazsa açık bir çatışma riski taşıyor.

Bu bağlamda Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD’nin Avrupa’yı sonsuza dek koruyamayacağını kabul etti, ancak bölgesel baskılara -özellikle Grönland konusuna- kesin bir şekilde karşı çıktı. Pistorius, “Barış ve güvenliği sağlamak için uluslararası kuruluşlara başvurulmalı” dedi ve Avrupa Birliği (AB) ile ABD’nin bunu ancak birlikte başarabileceğini vurguladı. Bu tutum, ABD’nin iş birliği ve kolektif disiplin çağrısını temel alan yaklaşımıyla çelişiyor; söz konusu yaklaşım, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana geçerli olan kurallara ters düşen yeni bir oyun kuralı öneriyor.

Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)Danimarka Kutup Komutanlığı tarafından Grönland’da düzenlenen bir eğitim tatbikatına katılan askerler (Reuters)

Ada ve buz

İstikrarı en çok sarsan anlaşmazlıklardan biri Grönland meselesi oldu. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen, konunun hâlâ açık bir yara olduğunu belirtti. Donald Trump, Danimarka ve Avrupa’nın tepkilerini dikkate almadan, Danimarka egemenliğine bağlı ada ile ilgili cesur pozisyonunu açıkladı.

Bazı gözlemciler ve analistler, Münih’te ve diğer duraklarda gözlemlenen tutumların, mevcut krizin yalnızca siyasi elitler arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmadığını, daha geniş bir uyumsuzluk olduğunu gösterdiğini belirtiyor. Avrupa halkının kayda değer bir kısmı, ABD’nin kendilerini askeri saldırılara karşı korumayacağına inanıyor.

Bu nedenle Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Fransa’nın caydırıcı şemsiyesini Avrupa’nın geri kalanını kapsayacak şekilde genişletme tartışmasını yeniden açtı. Ancak bu güç gösterisi sağlam temellere dayanmıyor; yaklaşık 300 Fransız nükleer başlığı, 4 bin 309 nükleer başlığa sahip Rus cephaneliği karşısında caydırıcı olamaz. Avrupa ortaklarıyla bütünleşik bir komuta, kontrol ve iletişim sistemi olmadan hiçbir savunma sistemi anlam ifade etmiyor.

Öte yandan Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer Fransa ile iş birliğine hazır olduğunu ifade etse de Fransa’nın nükleer silahları yerel üretimken, İngiltere’nin nükleer caydırıcılığı, İngiliz yapımı savaş başlıkları taşıyan ve Kraliyet Donanması’nın denizaltılarında konuşlandırılan ABD yapımı Trident 2 D5 füzelerine dayanıyor. Bu nedenle İngiliz caydırıcılığı bağımsız değil ve bu stratejik açıdan kritik bir gerçek.

Avrupa liderleri, ülkelerinin mali, sosyal ve yaşam koşullarıyla ilgili sorunlar yaşadığını bilerek, ekonomik çıkar çatışmaları ve farklı söylemlere rağmen ‘Atlantik boşanmasının’ mümkün olmadığını anlıyor. Zor bir evliliğin maliyeti, acı bir boşanmadan daha azdır. Dolayısıyla zayıf taraf, ilişki sürekli gerilimli olsa da güçlü tarafla kalmak zorunda.

ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)ABD Başkanı Donald Trump ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in birleştirilmiş görüntüsü (Reuters)

Bu liderler, Donald Trump ve ekibinin söyleminin değişmeyeceğini ve mesajının AB’yi zayıf ve yönelimlerinde hatalı gösterme amacını sürdüreceğini de biliyor. Ancak AB’nin sosyal piyasa ekonomisi modeli ve açıklık taahhüdü hâlâ somut kazançlar sağlıyor. Tereddüt ve şüphe yerine, AB’nin güçlü yönlerine yatırımını artırması ve deneyimini, özellikle ABD ile Çin arasındaki jeopolitik rekabetin yoğunlaştığı bu dönemde, iş birliği ve entegrasyon modeli olarak öne çıkarması gerekiyor. Avrupa başarılı olursa, bu sürekli dengesi bozulan bir dünya için yararlı olur; başarısız olur ise kıta, yıkıcı çatışmaların sahnesi haline gelebilir.