Avrupalı temsilciler Güney Kıbrıs'ta yapılan gizli toplantılarda hangi konuları görüştü?

11 Haziran’da çekilen ve ülkenin kuzeyindeki Halep kırsalında Suriyeli bir araba tamircisinin ellerini gösteren bir fotoğraf (AFP)
11 Haziran’da çekilen ve ülkenin kuzeyindeki Halep kırsalında Suriyeli bir araba tamircisinin ellerini gösteren bir fotoğraf (AFP)
TT

Avrupalı temsilciler Güney Kıbrıs'ta yapılan gizli toplantılarda hangi konuları görüştü?

11 Haziran’da çekilen ve ülkenin kuzeyindeki Halep kırsalında Suriyeli bir araba tamircisinin ellerini gösteren bir fotoğraf (AFP)
11 Haziran’da çekilen ve ülkenin kuzeyindeki Halep kırsalında Suriyeli bir araba tamircisinin ellerini gösteren bir fotoğraf (AFP)

Rusya, Ukrayna savaşından sonra Suriye'deki güçlerinin bir kısmını geri çekti mi? Şam ile Arap ülkelerinin normalleşmesinin akıbeti ne olacak? Suriye'de son cumhurbaşkanlığı af kararnamesi ne kadar ciddi? Avrupa’nın uyguladığı yaptırımların geleceği ne olacak? Ekonomik kriz ve Rusya'nın sınırın ötesi insani yardım için uluslararası mekanizma kararının uzatılmasıyla ilgili niyetinin belirsizliği karşısında ne yapılabilir?
Bunlar, Suriye’nin Ortadoğu’daki diğer ülkeler gibi ‘beklentiler mezarlığı’ olduğunun anlaşıldığı, geçtiğimiz hafta Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nde (GKRY) yapılan gizli bir toplantıda, Avrupa’nın Suriye dosyasındaki ​​temsilcilerinin yanıtlamaya çalıştıkları ‘açık sorulardan’ bazılarıydı.
Avrupalı temsilciler, Kıbrıs adasının güneydoğusunda, Akdeniz kıyısında, Suriye'nin batısındaki Rusya’ya ait iki askeri üsse onlarca kilometre uzaklıkta yer alan Larnaka kentinde, Suriye gerçekleri, Avrupa'nın Şam’a yönelik politikasının geleceği ve Ukrayna savaşının yansımaları hakkında bilgi alışverişinde bulunmak için ‘gizli toplantılar’ gerçekleştirdiler. Ancak Avrupalı temsilciler, toplantıların başlamasından önce, Lefkoşa'yı ziyaret etmek ve ‘göç dosyasında Türkiye'nin Suriyelileri kendilerine ve Avrupa'ya baskı yapmak için deniz yoluyla veya hava yoluyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne (KKTC) göndermesiyle’ ilgili olarak GKRY Dışişleri Bakanlığı'nın şikayetlerini dinlemek zorunda kaldılar.
Almanya, Fransa, İsveç ve İrlanda temsilcileri de dahil olmak üzere tüm Avrupalı temsilciler, aralarına Birleşmiş Milletler (BM) Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen’in bu müdahalesiyle serpiştirilmiş özel tartışma oturumları düzenlenen toplantılar düzenlediler. Bu toplantıların ana temaları ise şöyleydi:

Cumhurbaşkanlığı affı ne olacak?
Suriye hükümetinin temsilcileri, Devlet Başkanı Beşşar Esed’in imzaladığı, ‘terör suçları’ için yayınladığı ve yaklaşık 2 bin kişinin serbest bırakılmasını, haklarında başlatılan güvenlik soruşturmalarının iptal edilmesini ve yaklaşık 200 bin tutuklunun serbest bırakılmasını içeren af kararnamesini ‘daha önce eşi benzeri görülmemiş bir adım’ olarak sunmaya çalıştılar. Hatta Dışişleri Bakanı Faysal Mikdad, Ürdün Dışişleri Bakanı Eymen Safadi dahil olmak üzere bazı Arap ülkelerinin dışişleri bakanlarına bu ‘eşi-benzeri görülmemiş kararnameyi’ öven mektuplar gönderdi.
Larnaka'daki toplantıya katılanlar arasında iki görüş ortaya çıktı:
Birinci görüştekiler, 2011 yılından bu yana çıkarılan 19’uncu cumhurbaşkanlığı kararnamesini, önceki 18 kararnameden farklı ve ‘olumlu bir adım’ olarak kabul ettiler. Bazıları ise ‘Şam rejimine kapıların kapanmaması’ gerektiğini ve rejimin, ‘Arap ülkelerinin talepleri ve içerideki ihtiyaçlar doğrultusunda alınmış bir karar gibi görünen af ​​benzeri adımları daha fazla atmaya teşvik edilmesi gerektiğini’ söyledi. Dışişleri Bakanı Mikdad, Şam hükümetinin, bu yolda devam etmesi halinde bunun güvenin yeniden inşası için önemli bir adım olarak görüleceğini belirtti.
İkinci görüştekiler ise kararnamenin kabulünün abartılmaması çağrısında bulundular. Bunun bir propagandaya dönüştürülmesine izin verilmemesi ve Uluslararası Kızıl Haç gibi kurumların cezaevlerini ziyaret etmesine ve serbest bırakılan kişilerin gerçek sayılarının doğrulamasına izin verilmesi için baskı yapılması gerektiğini belirttiler. Toplantıya katılanlardan biri, Suriye’deki cezaevlerinde tutuklu ya da kayıp olan 100 binden fazla kişi olduğuna işaret ederek, “Bir af Suriye'nin çehresini değiştirmeyecektir” dedi.

Şam,  Arap ülkeleri ile normalleşmesinin akıbeti ne olacak?
Şam ile Arap normalleşmesinin var olduğu konusunda bir fikir birliği olan toplantıda gündeme gelen soru, normalleşmenin olup olmayacağı değil, ne zaman olacağıyla ilgiliydi. Katılımcılardan biri, Avrupa ülkelerinin normalleşme için BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) 2254 sayılı kararının uygulanmasını ve yaptırımların kaldırılmasını beklenmesinin, Arap ülkeleri ile Şam arasında normalleşme devam etmesi nedeniyle yeniden yapılanmaya katkıda bulunmak için treni kaçırabileceklerini söyledi.
Şam ile ‘acele edilmeyen’ ikili normalleşme adımlarına devam edilmesi, önümüzdeki Kasım ayı başlarında Cezayir'de yapılması planlanan Arap Zirvesi’ne gidilmesi ve böylece siyasi-bölgesel izlere göre bugünden itibaren zirvenin yapılacağı güne kadar Arap ülkeleri arasında ortak bir kararın alınması yönünde birtakım beklentiler ortaya çıktı.
Almanya ve Fransa gibi büyük ülkelerin temsilcileri ise BMGK’nın 2254 sayılı kararının uygulanmasında ilerleme kaydedilmeden Şam ile normalleşme konusunda adım atılmaması ve ‘adım adım yaklaşımı’ çerçevesinde BM Suriye Özel Temsilcisi Pedersen'in ortaya koyduğu vizyonlar dahilinde Suriye’nin güvenlik birimlerinde ve ordusunda reform yapılmasına teşvik edilmesi gerektiği çağrısında bulundular.
Öte yandan toplantıda hiç kimse Avrupa’nın Şam'a uyguladığı yaptırımların kaldırılmasından bahsetmese de ekonomik krizin yükünü hafifletmek için Suriye'deki ‘erken toparlanma’ projelerinin desteklenmesine yönelik katkı çağrıları yapıldı. Bununla birlikte Suriye’deki duruma siyasi bir çözüm bulunmasının önündeki engeller devam ederken 10 Temmuz’dan önce sınırın ötesi insani yardım mekanizmasıyla ilgili BMGK kararının süresinin uzatılması meselesinin Rusya ile görüşülmesi gerekiyor.

Rusya ve İran ne olacak?
Avrupalılar, Rus askerlerinin fiilen geri çekileceğine ve Suriye'de yaklaşık dört bin Rus personelinin bulunduğuna dair tahminler arasında Rusya'nın askerlerinin bir kısmını Suriye'den çektiği iddialarının doğruluğu hakkında bilgi alışverişinde bulundular. Katılımcılardan biri, Rusya'nın geri çekilmesiyle oluşan boşluğu İran'ın doldurduğunu ve Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyindeki denklemleri değiştirmeye çalıştığını söylerken diğerleri, Ukrayna savaşının Suriye üzerindeki etkilerine dair kesin bir yargıya ulaşmadan aylarca ve belki bir yıl kadar beklenmesi gerektiğini ifade ettiler.
Avrupalı ​​temsilcilerin bazılarının ifadelerinden, Suriye’deki ‘sürekli bir atılım beklenen durgunluk içinde sürekli acı çekilen’ mevcut durumun aynı şekilde devam edecekmiş gibi ‘olanlar karşısında çaresiz kaldıkları’ duygusuna kapıldıkları hissediliyordu. Şarku'l Avsat'in elde ettiği bilgiye göre katılımcılardan biri, ‘Ortadoğu’nun ve özellikle Suriye'nin bir beklentiler mezarlığı olduğunu’ söyledi.



“Yeni Suriye” Rusya’nın nüfuzunu sınırlandırıyor: Askeri üsler ve ayrıcalıklar döneminin sonu

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla
TT

“Yeni Suriye” Rusya’nın nüfuzunu sınırlandırıyor: Askeri üsler ve ayrıcalıklar döneminin sonu

Fotoğraf: Al Majalla
Fotoğraf: Al Majalla

Subhi Franjieh

Rusya, Suriye’de Beşşar Esed rejiminin düşmesinin üzerinden yaklaşık 18 ay geçtikten sonra on yılı aşkın süredir pekiştirmek için uğraştığı tüm askeri ve güvenlik ayrıcalıklarını kaybetti. Suriye ise eski kampın (Rusya-İran) hiçbir otoritesinin veya ayrıcalığının kalmadığı yeni bir döneme girdi. Bu dönemin en belirgin özelliğini, Şam ile Moskova arasında imzalanan ve Rusya'nın Suriye'deki son askeri kalelerinin (Hmeymim ve Tartus üsleri) akıbetini netleştiren mutabakat zaptı oluşturdu. Esed rejiminin Rusya’ya tanıdığı ve eski rejimin kendisinin bile sonuçlarını denetleme yetkisini sınırlayan ayrıcalıkların ardından bu kaleler, gerçek sahiplerine geri devredildi.

Suriye hükümeti, bir buçuk yılı aşkın bir süre boyunca, Rusya'nın Suriye'deki on yıllara dayanan otorite ve çabasının hızla çöktüğünü hissetmesi halinde yol açabileceği güvenlik ve ekonomik sorunları kademeli olarak etkisiz hale getirmeye çalıştı. Bu aşamalar, Rusya’nın Suriye’deki varlığının koşullu olarak kabul edilmesi ve Suriye'deki Rus üsleri ile Rus askerlerini Suriye denetimi altında koruma yönündeki mutabakatlarla başladı. Bu durum, Suriye Cumhurbaşkanlığı'nın, ordusunun ve güvenlik güçlerinin Rus üsleri ile Rus askerlerinin işlerine müdahale etme kapasitesinden yoksun olduğu Esed dönemiyle taban tabana zıttı. Aşamalar ayrıca, Suriye güçlerinin Hmeymim Hava Üssü içinde gerçekleştirdiği devriyelerle Suriye devletinin Rus üsleri içindeki otoritesinin güçlendirilmesinden geçip Rusya'nın Suriye topraklarını bölgedeki Rus çıkarlarını desteklemek için bir dayanak ve sıçrama noktası olarak kullanmasını engelleyecek şekilde Rusya’nın rolünün ve varlığının niteliğinin resmi olarak belirlenmesine kadar uzandı.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Rusya, 8 Aralık 2024 tarihinden önce Suriye'de Fırat'ın doğusundaki Kamışlı Hava Üssü, Kardaha kırsalındaki Hmeymim Hava Üssü ve Tartus'taki Tartus Deniz Üssü olmak üzere üç askeri üsse sahipti. Bunların yanı sıra başkent Şam'da askeri komuta merkezleri ve Suriye'nin birçok bölgesinde, özellikle Suriye'nin güneyi ile kuzeybatısında askeri noktalar bulunuyordu. Rusya, Suriye'de düzenli ordu dışında kalan askeri kanatlar üzerinde de yetkiye sahipti. Bunlar arasında Suriyeli olmayan Rus paramiliter grup Wagner ve Suriye ordusu içinde veya dışında yer alan bazı Ulusal Savunma grupları, Kaplan Güçleri, Beşinci Kolordu, DEAŞ Avcıları, Sekizinci Tugay ve diğer gruplar gibi yerel gruplar bulunuyordu.

Esed rejiminin düşüşüyle birlikte Rusya, tüm askeri noktalarını ve yerel ile yerel olmayan kanatlarını kaybetti. Sadece üç ana üste (Kamışlı, Hmeymim, Tartus) varlığını sürdürebildi. Rusya'nın Kamışlı Hava Üssü’ndeki otoritesi uzun sürmedi. Geçtiğimiz ocak ayında buradan çekildi. Bu gelişme, Rusya’ya bir yandan Kamışlı'daki varlıklarının güvenli olmadığı, diğer yandan Suriye coğrafyasını birleştirmeyi ve ülkede güvenliği tesis etmeyi hedefleyen Suriye vizyonuna karşı bir tehdit oluşturduğu yönünde tekrarlanan Suriye mesajlarının bir sonucuydu. Rusya o dönemde, uluslararası ittifaklarını hızlı adımlarla yeniden düzenleyen ve Suriye'nin geleceğine dair yeni bir harita çizen Şam'a yakınlaşma girişimi olarak Kamışlı Hava Üssü’nden çekilme kararı almıştı.

Suriye Dışişleri Bakanlığı'nın, 9 Ağustos Pazar günü, Şam ile Moskova'nın bir mutabakat zaptına vardıklarını açıklamasıyla, Suriye askeri varlığının seyrinde son dönüşüm gerçekleşti. Bu mutabakat zaptına göre Suriye kıyısındaki Rus varlığının yeniden düzenlenmesi süreci başlatılacak, Suriye devleti, başında Hmeymim Havalimanı ve Tartus Limanı'ndaki dördüncü ticari rıhtımın geldiği sivil nitelikli tesislerin yönetimini üstlenecek, bu da bunların kademeli olarak sivil idare sistemi içine dahil edilmesine imkan tanıyacak. Mutabakat zaptı, Suriye'deki askeri nitelikli Rus üsleri ve tesislerinin işlevini yeniden tanımladı. Bu tesisler ortak eğitim ve yetkinlik geliştirme merkezlerine dönüştürülecek. Mutabakat zaptı, yeni anlaşmaların uygulanması için üç ayı aşmayan bir zaman sınırı belirledi.

Rusya, üslerinden ne kazanç sağlıyordu?

Rusya, 2015 yılı sonunda Suriye'ye gerçekleştirdiği askeri müdahaleden sonraki yıllar boyunca, Suriye muhalefeti ve Esed rejiminin kontrolü dışındaki kentlere yönelik yoğun ve yıkıcı hava saldırıları düzenleyerek Suriye toprakları üzerindeki askeri dengeleri tersine çevirmeyi başarmasının ardından, pratikte kendisine büyük jeopolitik, askeri ve ekonomik kazanımlar sağlayacak bir varlık tesis etmeye çalıştı. Rusya, bu kazanımları elde etmek amacıyla Suriye'de, Uluslararası Koalisyon'un üslerine ve ağırlık merkezlerine yakın (Kamışlı), Suriye muhalefetinin bulunduğu Suriye'nin kuzeybatısına yakın ve ılık suların girişinde (Tartus) bir askeri varlık tesis etti. Ayrıca Esed rejimiyle birlikte savaşan, o dönemde ‘yardımcı güçler’ olarak adlandırılan yerel silahlı grupları kendi tarafına çekmeye başladı. Bunun yanı sıra, orduya sızarak Suriye askeri karar mekanizması üzerindeki kontrolünü genişletti. Rusya’nın Suriye'deki büyük üsleri ve askeri nüfuzu, Moskova'ya, Suriye'deki çıkarlarına ilişkin Rus gündemi ve algılarıyla çelişen İran gündemlerine karşı -açıklanmamış- mücadelesinde de bir ağırlık kazandırdı.

Rusya ile SDG, 2021-2024 yılları arasındaki dönemde sürekli temas halindeydi. SDG liderleri ile Rusya arasında Kamışlı Havalimanı'nda haftalık görüşmeler gerçekleşiyordu.

Rusya'nın Esed rejimiyle imzaladığı askeri anlaşmalar, nitelik itibarıyla alışılagelen anlaşmaların sınırlarını aşıyordu. Bu anlaşmalar, Rusya tarafına Suriye toprakları (üsler) üzerinde eşi benzeri görülmemiş bir yetki verdi. Bu yetki, Beşşar Esed ve rejiminin, Rusların bu üsler içindeki işlerine ve faaliyetlerine müdahale etme kapasitesini elinden aldı. Bir dönemde Suriye'nin kendi toprakları ile askeri ve siyasi kararları üzerindeki egemenliğini de ortadan kaldırdı.

Kamışlı Havalimanı’nda yer alan Kamışlı Hava Üssü, Rusya'ya, Uluslararası Koalisyon ve ABD tarafını sıkıştırmak için siyasi ve askeri bir koz kazandırdı. Rusya, Fırat'ın doğusundaki ‘yasal’ olarak nitelendirdiği varlığını, Suriye Demokratik Güçleri (SDG) tarafından sistematik bir dışlanma yaşayan bazı Arap aşiretlerini kendi tarafına çekmeyi amaçlayan toplumsal mühendislik kampanyaları düzenlemek için kullandı. Rusya, bu yabancı güçlerin varlığının yasal olmadığı, ABD'nin Kürt güçleri destekleyerek bölünme fikrine zemin hazırlamak ve Arapları toprakları ile topraklarının zenginliklerinden mahrum bırakıp bir Kürt kantonu lehine yararlanmak istediği anlatısını güçlendirerek, Uluslararası Koalisyon ve ABD tarafına karşı bir Arap düşmanlığı durumu yaratmak istedi. Rusya, Esed rejiminin son yıllarında sivilleri Amerikan askeri devriyelerinin önünde gösteri yapmaya teşvik ediyor, devriyelerin önünde durup onlara taş atan çocuklar ve sivillere hediyeler dağıtıyordu.

xcdf
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve eski Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, Hmeymim Hava Üssü’nde düzenlenen askeri geçit törenini izlerken, 11 Aralık 2017 (AFP)

Rusya, Kamışlı'daki varlığını yalnızca SDG'ye kızgın sivilleri kendi tarafına çekmeye çalışmak için değil, aynı zamanda SDG'nin kendisiyle de bir ilişki kurmak için kullandı. Bunu, Şam ile SDG arasında arabuluculuk rolü üstlenerek ve SDG'yi, Uluslararası Koalisyon'un çekilmesinin yakında gerçekleşeceğine, bu durumda SDG'nin ikinci bir plana ihtiyaç duyacağına, çünkü Suriye muhalefetinin kollarını kavuşturup SDG'nin varlığını kabul etmeyeceğine ikna ederek yaptı. Rusya ayrıca SDG'yi, Türkiye ile ilişkilerinin Türk tarafıyla anlaşma sağlamasına ve Ankara ile SDG arasında mutabakat kanalları açmasına imkan tanıdığına ikna etti.

Rusya ile SDG, 2021-2024 yılları arasındaki dönemde sürekli temas halindeydi. SDG liderleri ile Rusya arasında Kamışlı Havalimanı'nda haftalık görüşmeler gerçekleşiyordu. Bunun yanı sıra Rusya, daha sonra SDG liderlerini askeri uçaklarıyla Hmeymim Hava Üssü’ne veya Esed rejimiyle görüşmeler gerçekleştirmek üzere Şam'a taşımaya başladı.

Lazkiye'de ise hikaye farklı bir boyut kazanmıştı. Burası, Esed rejiminin otoritesini dayatamadığı, Rusya’nın Suriye’deki toprağı niteliğindeydi. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, birkaç kez Beşşar Esed ile Şam'da değil, Hmeymim Hava Üssü’nde bir araya geldi. Esed'in girişi ve çıkışı, üs içindeki davranışları, Suriye’nin egemenliğine değil, Rus kurallarına tabiydi.

Suriye hükümeti, Beşşar Esed'in Moskova'ya kaçışının ardından geçen 18 ay boyunca, Rusya'yı Suriye'deki varlığı konusunda dar seçeneklerle karşı karşıya bırakacak koşulları hazırlamak amacıyla birçok eksende çalıştı.

Hmeymim Hava Üssü’nün önemi, Rusya'nın üs ve havalimanında gerçekleştirdiği genişletme çalışmalarıyla açıkça ortaya çıktı. Hmeymim Hava Üssü, Rusya'nın bölgede dayandığı en büyük üslerinden biri haline geldi. Üs, sivillerin ve Suriye muhalefetinin yoğun bulunduğu Suriye'nin kuzeyine yakın konumdaydı. Bu da Rusya'ya, Suriye muhalefetiyle olası herhangi bir mutabakatta siyasi ve askeri bir ağırlık kazandırdı ve Suriye'nin kuzeyindeki muhalefete karşı herhangi bir Rus askeri kampanyasından ve bunun Türk topraklarına yeni Suriye yerinden edilme dalgalarına yol açmasından endişe duyan Ankara üzerinde bir baskı faktörü oluşturdu. Bu kozlar, Rusya'nın muhalefeti zorlu anlaşmalara (Halep'ten çıkış anlaşması ve İdlib'de tırmanışın azaltılması anlaşması gibi) itme kapasitesinde önemli bir rol oynadı.

Hmeymim Havalimanı'nın faydaları, Ortadoğu'daki jeopolitik ağırlığın sınırlarını da aştı. Burası daha sonra Rusya için, iş ve paraya ihtiyaç duyan binlerce Suriyelinin silah altına alınıp nakledildiği bir sıçrama noktasına dönüştü. Silah altına alma işlemleri, (Rusya destekli) Suriyeli güvenlik şirketleri aracılığıyla gerçekleştiriliyor, bu kişiler petrol tesislerini korumak gibi güvenlik işlerini yürütmek üzere Libya'ya ya da eğitim görüp Rus ordusu lehine savaşmak üzere Ukrayna'ya gönderilmek amacıyla Rusya'ya naklediliyordu.

fgrt
Maxar Technologies şirketi tarafından yayınlanan fotoğrafta, Suriye'nin batısındaki Tartus'ta bulunan Rusya’nın kullandığı deniz üssü görülüyor, 10 Aralık 2024 (AFP)

Rusya’nın Tartus'taki üssü ise, Rusya'nın büyük güçlere bölgeye yeniden döndüğünü ve herhangi bir bölgeye ilişkin uluslararası kararın oluşturulmasında dikkate alınması gereken siyasi, askeri ve ekonomik nüfuza sahip olduğunu hatırlatmasını sağlayan, ılık sularda bir Rus koz niteliğindeydi. Gücünü ve nüfuzunu güçlendirmek için Rusya, Esad rejimiyle Suriye'deki petrol ve enerji sektörlerine ilişkin, Suriye'nin ılık sularındaki petrole ilişkin sözleşmeler de dahil olmak üzere birden fazla anlaşma imzaladı. Tartus Hava Üssü ayrıca, Rusya'ya nükleer reaktörlü savaş gemileri de dahil olmak üzere askeri gemi getirme ve Moskova'nın uygun gördüğü iletişim araçlarını kullanma kapasitesi tanıyan bir deniz nüfuzu kazandırdı.

Suriye ile arasındaki son mutabakat zaptıyla birlikte Rusya, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Ortadoğu’da elde ettiği en büyük kazanımlardan birini (Suriye'deki üslerini) kaybetti. Rusya, on yıldan kısa bir sürede (2015'ten itibaren), bölgesel ve Batılı çevrelerde büyük endişe uyandıran, Moskova'nın Ortadoğu'nun kalbinde konumlanmasını sağlayan, jeopolitik ve askeri boyutu olan büyük bir nüfuz tesis etti. Rusya, Esed rejimiyle imzaladığı anlaşmalar aracılığıyla, Birleşmiş Milletler (BM) koridorlarında bir anlatı ve yetkililerinin söylemlerinden hiç eksik olmayan, Suriye'deki varlığının yasal olduğu, uluslararası varlığın (Uluslararası Koalisyon) ise Suriye topraklarının işgaline yaklaşan yasa dışı bir varlık olduğu anlatısına dayanan bir koz da oluşturdu.

Peki Suriye, Rusya’nın hiçbir otoritesinin bulunmadığı yeni bir dönemin çerçevesini çizmeyi nasıl başardı?

Suriye makamları, Esed rejiminin çöküşünden bu yana Rus tarafıyla son derece temkinli bir şekilde ilişki kurdu. Bu temkinlilik, Rusya'nın, Suriye rejiminin çöküşünün ardından yaşanan dönemde Suriye'nin kritik geçiş sürecini başarıya ulaştırma adımlarını sekteye uğratma ve güvenliği sarsma kapasitesinden kaynaklanıyordu. Rusya ve hava askeri arsenali, Suriye makamlarının o dönemde yeterli nüfuza sahip olmadığı üç askeri üste konuşlu kalmaya devam etti. Kamışlı üssü Rusya'ya SDG ile mutabakat kurma imkanı sağlarken, Hmeymim ve Tartus üsleri, Rusya'ya eski Suriye rejiminin geriye kalanlarının askeri ve insani ağırlık merkezlerinde nüfuz kazandırıyordu. Buna, Moskova ile yeni Suriye makamları arasında, düşmanca olmayan siyasi sürecin Suriye-Rusya ilişkilerinin geleceğini yönlendireceğine dair gayri resmi mutabakatların bulunması da ekleniyordu.

sdcfvgthy
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara, Moskova'daki Büyük Kremlin Sarayı'nda gerçekleşen görüşmeleri sırasında tokalaşırken, 15 Ekim 2025 (AFP)

Beşşar Esed'in Moskova'ya kaçışının ardından geçen 18 ay boyunca, Suriye hükümeti, Rusya'yı Suriye'deki varlığı konusunda dar seçeneklerle karşı karşıya bırakacak koşulları hazırlamak amacıyla birçok eksende çalıştı. Esad rejiminin çöküşünün üzerinden bir aydan kısa bir süre geçtikten sonra, Rusya Devlet Başkanı'nın Ortadoğu Özel Temsilcisi Mihail Bogdanov başkanlığındaki bir Rus heyeti Şam'a indi; Moskova bu ziyaret sırasında, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'dan şartlı, ancak olumlu mesajlar aldı. Bu mesajlar, yeni Suriye'nin Moskova ile ilişkiye açık olduğu, ancak bunun Rusya'nın Suriye halkının iradesine ve çıkarlarına saygı göstermesi temelinde gerçekleşeceği anlamına geliyordu. İki aydan kısa bir süre sonra, Şara ile Putin arasında geçtiğimiz yılın şubat ayı ortalarında ilk resmi görüşme gerçekleşti. Putin bu görüşmede, ülkesinin Esad rejimi döneminden kalan Suriye-Rusya anlaşmalarını yeniden gözden geçirmeye hazır olduğunu ifade etti.

Müzakere süreci şubat ayında başladı. Rusya, Arap ülkeleri ve Batı'ya tarihi bir açılıma başlayan yeni Suriye'de kendisine bir nüfuz güvencesi sağlamak istiyordu. Rusya, müzakerelerdeki gücünün, Fırat'ın doğusu ve Suriye kıyısındaki askeri varlığından, bunun yanı sıra eski rejimin subayları ile unsurları ve SDG ile olan sağlam ilişkilerinden kaynaklandığını düşünüyordu. Suriye hükümeti ise Rus güç kozunu etkisiz hale getirmek, Moskova ile silahların konuşmadığı bir siyasi mutabakatlar geleceği üzerinde anlaşmak istiyordu. Aynı zamanda Rusya'nın Suriye'deki etkisini, Batı'nın endişesini azaltacak ve yeni Suriye'ye yönelik somut adımlar atmasını teşvik edecek bir formülle çerçevelemek istiyordu.

Rusya, Suriye'deki yeni gerçeklikle uyumlu seçenekleri sürdürmeye karar vermiş görünüyor. Bu seçenekler, yeni Suriye ile siyasi ve ekonomik ilişkilere dayanıyor

Suriye ve Rusya tarafları arasında yoğun görüşmeler gerçekleşti; bunlar arasında, Cumhurbaşkanı Şara'nın Ekim 2025 ve Ocak 2026'da bir siyasi-askeri heyetle birlikte Moskova'ya gerçekleştirdiği iki ziyaret de yer aldı. Bu ziyaretler sırasında Putin ile bir araya gelip, kendisiyle ve Rus yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi. Şara'nın Moskova ziyareti, iki taraf arasında, Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin öncülük ettiği yoğun askeri, güvenlik ve ekonomik görüşmelere zemin hazırladı. Bu görüşmelerde, Rusya ile eski anlaşmaların incelenmesi, yeniden düzenlenmesi ve gözden geçirilmesi, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığının çerçevesinin ve sınırlarının çizilmesi ele alındı.

Suriye tarafı, Rusya ile müzakere sürecinde önüne birkaç faktör koydu. Bunlardan başında, Suriye’nin egemenliği geliyordu. Bu da Rusya’nın otoritesinin Suriye kararı üzerinde etkili olma ve yeni Suriye'de istikrarı sarsma kapasitesinin bulunmamasını garanti altına almak anlamına geliyordu. İkincisi, Suriyelilerin çıkarları ve hedefleriydi. Bunlar arasında, kendilerini füze ve ateşe boğan, binlercesini öldüren, Suriye halkını yerinden edip ateş ve demirle zorlandıkları uzlaşmalar çerçevesinde bölgelerinden kuzeye çıkmaya zorlayan Rusya'ya duydukları öfkeyi hafifletmek yer alıyordu. Üçüncüsü, ABD ve Batı'ya yönelik herhangi bir açılımın, Batı'nın çıkarlarını ve Suriye'deki gelecekteki yatırımlarını tehdit eden bir Rus askeri nüfuzu varlığında başarıya ulaşamayacağıydı. Bu yüzden Batı ve ABD ile siyasi denge ve ilişkileri kazanmak için Suriye'deki Rus ayısının pençelerinin kesilmesi gerekiyordu. Dördüncüsü, yeniden inşa, yatırım ve Suriyeli ile Suriyeli olmayan iş insanlarının Suriye'ye ilgi göstermesinin, kontrol edilemeyen ve iç ile dış sonuçları belirsiz bir Rus askeri varlığı gölgesinde dikenlerle dolu olacağıydı. Beşincisi, Rusya'nın Suriye'de Esad döneminde olduğu şekliyle askeri olarak kalmaya devam etmesi, Suriye topraklarını Rus çıkarlarına hizmet etmek amacıyla takviye güçlerinin ve askeri teçhizatın dünyanın başka bölgelerine gönderildiği bir sıçrama platformuna dönüştürecekti. Bu da yetkilileri birden fazla kez bölgesel ve uluslararası güvenliği sarsmanın bir nedeni olmayacağını vurgulayan yeni Suriye'nin istemediği bir durumdu.

gthyju
Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani, Tartus Limanı'nda yaptığı teftiş gezisi yaparken, 9 Ağustos 2026 (AFP)

Suriye'nin Arap dünyasına ve Arap kararına geri dönmesi, eski Suriye rejiminin kalıntılarının Suriye kıyı bölgelerinde istikrarı bozma ve Suriye devlet otoritesinin dışında bir gerçeklik yaratma çabalarının başarısızlığa uğratılması, Suriye güvenlik güçlerinin Suriye kıyı bölgelerinde bir güvenlik gerçekliği dayatmayı başarması -ki bu, eski rejimin kalıntılarının burada yeni bir denklem oluşturmasını son derece zorlaştırdı- ve Rusya'nın Kamışlı Hava Üssü’nden çıkmasının yanında Hmeymim Hava Üssü’nün kapılarını yeni Suriye ordusu devriyelerine açması, Suriye hükümetinin Hmeymim ve Tartus üsleri çevresinde konuşlanması, SDG’nin askeri olarak çökmesi ve Suriye devletinin Fırat'ın doğusuna girmesi ile Uluslararası Koalisyon'a katılması, bunun yanı sıra Suriye-ABD ve Suriye-Batı mutabakatları; tüm bunlar, geleceğin Suriye'sinin hiç kimseye düşmanlık beslemediğini ve içinde Şam otoritesinin dışında herhangi bir güç veya üs bulunmadığını tüm ilgisini bu noktaya yoğunlaştıran Suriye hükümetinin elindeki güç kartları niteliğindeydi.

Suriye hükümeti, Arap dünyası ve bölgesel destek ile Batı ülkelerinin ilgisiyle eş zamanlı olarak, Rusya karşısında kademeli olarak yeni bir gerçeklik yaratmayı başardı. Bu gerçeklik, Rusya'yı Esed rejimi döneminde elde ettiği formülle Suriye'de kalmaya çalışmak, ancak artık kendisine dost ve bağımlı olmayan bir ortamda -ki bu, varlığının ve emellerinin güvenliğini tehdit ediyor- ya da yeni Suriye'nin memnuniyetle karşıladığı, Beşşar Esed tarafından kendisine verilen askeri kalelerden vazgeçmesi karşılığında kendisiyle siyasi ve ekonomik ilişkiler kurma yönündeki seçeneklere yönelmek şeklindeki az sayıda seçenekle karşı karşıya bıraktı. Rusya, Suriye'deki yeni gerçeklikle uyumlu seçenekleri sürdürmeye karar vermiş gibi görünüyor. Bu seçenekler, yeni Suriye ile siyasi ve ekonomik ilişkilere ve iki ülke arasında askeri eğitim alanında uzmanlaşmış anlaşmalara dayanıyor.


Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
TT

Mekke Anlaşması, ABD'nin Ortadoğu'daki rolü açısından ne anlama geliyor?

Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)
Mekke Anlaşması, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendiriyor (Independent Arabia)

İsa Nehari

Mekke Ortak Savunma Anlaşmasının imzalanmasının ardından Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan, bunun çeşitli ilişkiler ve çıkarlar ağının yerini alan alternatif değil, tamamlayıcı bir çerçeve olduğunu vurgulamaya önem verdi. Nitekim Riyad bu adımın Körfez, Arap ve uluslararası ilişkilerinin pahasına olmadığını açıkladı. Ankara, bunun NATO taahhütleriyle çelişmediğini vurgularken, İslamabad yeni anlaşmanın Suudi Arabistan ile yapılan Ortak Stratejik Savunma Anlaşması'ndan ayrı olduğunu vurguladı.

Bununla birlikte anlaşma, büyük bölgesel güçler arasında ortaklıklarını derinleştirme konusunda artan bir ilgiyi gösterdi ve bunun ABD'nin Ortadoğu'daki rolü üzerindeki etkisi hakkındaki soruları gündeme getirdi. Son güvenlik düzenlemeleri, yıllarca süren Amerikan güvenilirliğinin gerilemesinin ardından yeni bir bölgesel düzenin oluşumu bağlamında yorumlanırken, birçok analist bunların mutlaka Amerika Birleşik Devletleri'nin yerini almak anlamına gelmediğini, aksine çok katmanlı güvenlik sistemleri kurmayı ve caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını düşünüyor.

 Amerikan rolünün yeniden tanımlanması

Carter Doktrini, 46 yıldır bölgedeki Amerikan politikasının temel taşlarından birini oluşturdu. Bu doktrin, bir dış gücün Arap Körfezi'ni kontrol etme girişiminin Amerikan çıkarlarına yönelik saldırı teşkil edeceğini ve askeri güç de dahil olmak üzere gerekli bütün araçlarla karşılık verileceğini öngörüyordu. Son İran savaşı, Washington'un askeri müdahaleye hazır olduğunu gösterirken, özellikle Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın gerilimi azaltma ve savaşın yayılmasını önleme yönünde baskı yapması göz önüne alındığında, kararlarının bölgesel ortaklarının çıkarlarıyla tutarlılığı konusunda soru işaretlerini de gündeme getirdi.

Şimdiye kadar ABD, anlaşma konusunda net bir pozisyon açıklamadı. Ancak, Pentagon'un Körfez Ofisi'nin eski başkanı David Des Roches verdiği demeçte, ABD'nin, etkisiz çerçeveler haline gelmedikleri veya amaçlarından sapmadıkları sürece, ortakları arasında bölgesel iş birliğine dayalı güvenlik düzenlemelerini genel olarak memnuniyetle karşıladığını söyledi. “Bu durumda, Washington'un anlaşmayı, açıkça İsrail karşıtı bir tavır almadığı sürece memnuniyetle karşılayacağına inanıyorum” ifadelerini kullandı.

Mekke Anlaşması, Ortadoğu'nun “tamamen Amerikan liderliğindeki bir güvenlik sisteminden” uzaklaştığının bir göstergesi olarak görülse de Londra’daki King's College’de savunma çalışmaları profesörü olan Andreas Krieg, anlaşmanın Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın ABD'nin yerini almaya çalıştığı anlamına gelmediğini belirtti. Aksine, özellikle Washington'un bölgesel savaşları önleme, İsrail'i dizginleme veya İran saldırılarını caydırma konusunda yetersizliği göz önüne alındığında, kendi çıkarlarını korumak için güç ve kabiliyet geliştirmeye çalıştıklarını gösterdiğini belirtti.

Suudi Arabistanlı uluslararası ilişkiler araştırmacısı İyad el-Rifai, Mekke Anlaşması'nın, 2023'ten beri bölgeyi yeniden şekillendiren kümülatif yapısal dönüşümlere bir cevap olarak, ABD'nin bölgedeki rolünü sona erdirmek değil, yeniden tanımlamak sürecinin devamı olduğunu ifade etti. Bu durum, üç ülkenin İran ile savaş sonrası döneme hazırlanmasıyla birlikte ortaya çıktı; böylece savaş sonrası düzenlemelerde sadece pasif alıcılar değil, bölgenin geleceğini şekillendirmede aktif katılımcılar haline geliyorlar.

Caydırıcılığı güçlendirme ve yükü paylaşma

Mekke Anlaşması, mevcut bölgesel koşullardan ivme kazandı, ancak anlık bir karar değildi. Bu anlaşmadan önce, Riyad'ın Ağustos 2023'te ilk toplantısına ev sahipliği yaptığı Üçlü Savunma Komitesi kuruldu. Anlaşma, NATO'nun 5. Maddesine benzer şekilde, üç ülkeden herhangi birine yapılan saldırıyı tümüne yapılmış saldırı olarak değerlendirerek caydırıcılığı güçlendirirken, imzaya giden süreç, sürdürülebilir, kendi kendine yeten savunma yetenekleri oluşturmaya odaklandığını ortaya koyuyor. Suudi Arabistan Dışişleri Bakan Yardımcısı Raid Karmali de anlaşmanın askeri bir eksen veya mezhepsel bir blok oluşturmadığını, nükleer emellerle veya silahlanma yarışıyla bağlantılı olmadığını vurgulayarak, bu yönü açıklığa kavuşturdu.

xcdvfrgt
Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile anlaşmayı imzaladıktan sonra (AFP)

Resmî açıklamalara göre savunma sanayilerinde iş birliği, bunların yerelleştirilmesi ve bilimsel araştırmalar, Mekke Anlaşması'nın temel taşını oluşturuyor. Örneğin, Türkiye Kaan hayalet savaş uçağı geliştirme projesinin başarısına, Amerikan F-35 programından dışlanmasının ardından daha çok önem vermeye başladı. Projenin kendisi, Pakistanlı personelin geliştirilmesinde yer alması ve Suudi Arabistan'ın yatırım fırsatlarını ve üretiminin bir kısmını yerelleştirme olasılığını araştırması nedeniyle entegrasyon fırsatlarını yansıtıyor.

Anlaşma, ABD'nin ortakların güvenlik yüklerini paylaşması eğilimini güçlendirirken, Rifai, yeni düzenlemenin son on yıllarda bölgeye yönelik Amerikan stratejisindeki dalgalanmalarla daha yakından bağlantılı olduğunu belirtti. Irak Savaşı'ndan bu yana, birbirini takip eden yönetimlerin bazıları katılımı genişletmeye çalışırken, bazıları geri çekilmeyi ve Asya'ya odaklanmayı savundu; bu durum, ABD'nin Avrupa'da Rusya'ya yönelik politikasındaki kararsızlığa benziyor. Rifai, “katılım ve geri çekilme arasındaki bu gidip gelme, bölgedeki ülkeleri ilave güvenlik şemsiyeleri ve daha kendi kendine yeten çözümler aramaya yöneltti; özellikle de bölgenin zorluklarını en iyi anlayan ve bunları ele almak için siyasi, sosyal, tarihi ve kültürel meşruiyete sahip olan ülkeler oldukları için” değerlendirmesinde bulundu.

Birmingham Üniversitesi'nde araştırmacı olan Ömer Kerim yaptığı açıklamada, anlaşmanın bölgesel düzeyde güvenlik yüklerini paylaşmanın, ABD’nin müttefiklerinin ve ortaklarının bölgenin güvenliğine katkıda bulunmasını sağlamanın bir yolu olduğunu söyledi. Zira üç ülkeyi Washington'a bağlayan yakın bağlar, yeni anlaşmanın mevcut ABD merkezli güvenlik çerçevelerini tamamlayacağını gösteriyor. Ayrıca, üç ülke de savunma alanında Washington'a farklı derecelerde bağımlı olduğundan, bölgedeki ABD çıkarlarıyla doğrudan çelişen bir eylemde bulunmaları zor.

Statükonun korunması

Yeni güvenlik düzenlemeleri, İran savaşının sonuçlarından ayrılamaz. Kerim, üç ülkenin de statükoyu değiştirmeye çalışan güçleri caydırmada ve İran'ın hegemonik emellerini dizginlemede ortak bir çıkarı olduğunu düşünüyor. Bu emeller savaşın bir ürünü değil, ancak Kerim, İran'ın Hürmüz ve Bab’ul Mendeb Boğazlarındaki deniz trafiğini kontrol etmeye odaklanan yeni bir stratejik yaklaşımına işaret ediyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre üç ülkenin statükoyu koruma çıkarı, özellikle Amerikan rolünden etkilendi. Zira yaklaşık iki ay önce Tahran ile imzalanan mutabakat zaptı, Washington'un uzun süreli bir savaştan kaçınma ve seyrüseferi yeniden başlatma arzusunun, Hürmüz Boğazı'nda İran'a tavizler vermesine neden olabileceği endişelerini artırdı. Trump'ın hızlı bir anlaşma çağrısında bulunmasının ardından müzakerelerin yeniden başlamasıyla bu endişeler daha da arttı; Tahran ise zaman kazanmak için görüşmeleri uzatmayı sürdürdü.

Birmingham Üniversitesi'nden araştırmacı, anlaşmanın Tahran'a bölgeyi istikrarsızlaştırmak ve bölgesel hedeflerine ulaşmak için devlet dışı aktörleri kullanma modelinin hoş görülmeyeceği mesajını verdiğini belirtti. Yeni düzenlemenin, İran'ın bölge dışından gelen güçlerin müdahalesine itiraz etme gerekçesini zayıflattığını, çünkü Tahran'ın bölgesel güçler tarafından yönetilen bir güvenlik düzenlemesine meydan okumasının zor olduğunu belirtti.

İsrail de giderek daha iddialı ve genişleyen askeri davranışları nedeniyle üç ülke için ortak bir tehdit oluşturuyor. Kerim bu nedenle anlaşmanın, İsrail'in Afrika Boynuzu veya Maşrık’taki (Levant) eylemlerini tek taraflı olarak değil, önemli yeteneklere sahip devletleri zayıflatma veya egemenliklerini devlet dışı aktörler aracılığıyla çökertme girişimlerine karşı harekete geçmeye hazır olan üç yerleşik orta gücün kolektif olarak caydırabileceğini düşünüyor.

Karşılaştırmalı avantajlar ve özel motivasyonlar

Ortak bölgesel değerlendirmelerin ötesinde, anlaşmanın her taraf için özel motivasyonları bulunuyor. Des Roches bu motivasyonları şöyle açıklıyor; Suudi Arabistan İran ve vekillerinden gelen tehditlere karşı savunma yeteneklerini çeşitlendirmek ve geliştirmek için endüstriyel tabanlara sahip ortaklar istiyor. Türkiye, Avrupa'nın kendisini reddettiğini ve NATO ile ilişkilerinin gergin olduğunu hissettiği bir ortamda ittifak ağını genişletmeyi amaçlıyor. Nitekim Erdoğan hükümeti NATO’ya şüpheyle bakıyor ve darbe girişiminin bazı üyelerinin özellikle de Amerika Birleşik Devletleri tarafından desteklendiğine veya teşvik edildiğine inanıyor. Pakistan'a gelince, güvenlik doktrininde derine kök salmış olan “stratejik derinlik” kavramı, Hindistan'ın demografik ve coğrafi üstünlüğünü dengelemek için onu Riyad ve Ankara ile ortaklığını genişletmeye itiyor.

gbhyju
Araştırmacılar, üç ülkenin İran'ın hegemonik emellerini dizginleme konusunda ortak bir çıkarı olduğuna inanıyor (AFP)

ABD’li eski yetkili, Türk sanayisinin mühimmattan insansız hava araçlarına kadar uzandığını, Pakistan'ın ise 155 mm top mermisi gibi konvansiyonel askeri sanayide önemli yeteneklere sahip olduğunu belirtti. ABD ve diğer Batı ülkeleri arasında görülen önümüzdeki yıllarda silah ihracatına ilişkin daha fazla genel temkinlilik eğilimi göz önüne alındığında, Suudi Arabistan bu yeteneklerden faydalanabilir. Zira Batılı ülkelerin bu eğilimi, Riyad'ı kaynaklarını çeşitlendirmeye ve ihtiyaç duyulduğunda büyük miktarlarda mühimmata hızlı erişim sağlamaya itiyor. Öte yandan, Suudi Arabistan pazarı Türk ve Pakistan sanayileri için önemli fırsatlar sunuyor.

Üç ülke de anlaşmanın belirli ülkeleri hedef almadığını açıklarken, Türkiye Cumhurbaşkanlığı anlaşmanın “kardeş ülkelerin katılımına açık” olduğunu teyit etti ve Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Mısır'ın da katılacağını öngördü. Des Roches bunun muhtemel olduğuna inanıyor, ancak Kahire'nin özellikle ABD yardımını, özellikle de askeri yardımı, Kongre içinde olası herhangi bir adımdan koruma arzusunu göz önünde bulundurarak, İsrail'in endişeleri yatışana kadar katılmayı erteleyebileceğini düşünüyor.

Anlaşmanın genişleme potansiyeli, Rifai'nin bunu “zorunluluk ittifakı” olarak tanımlamasıyla örtüşüyor. İttifaklar ortak kimliğe dayanabilir veya stratejik ortamın gereklilikleri tarafından dayatılabilirken, bu yeni ittifak her iki unsuru da birleştiriyor. Üç İslam ülkesini içeriyor, ancak öncelikle 2023'ten bu yana Ortadoğu'nun sahne olduğu yapısal dönüşümlere yanıt veriyor; bu dönüşümler geçici askeri çatışmaların ötesine geçerek güç dengesindeki değişimleri, devletlerin saldırı ve savunma yeteneklerini, nüfuz ve kontrol sınırlarını ve hatta siyasi ve coğrafi haritaları kapsamaya başladı. Bu nedenle, Rifai’ye göre anlaşma bir güç gösterisi değil, bu dönüşümlere bir yanıt niteliğinde.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."


Husiler: İran'ın Kızıldeniz'i tehdit etme kolu

Bolton, Husilere on yılı aşkın süredir oynadıkları İran vekili rolüne göre davranmanın zamanının geldiğini vurguluyor (Ala Rüstem- Independent Arabia)
Bolton, Husilere on yılı aşkın süredir oynadıkları İran vekili rolüne göre davranmanın zamanının geldiğini vurguluyor (Ala Rüstem- Independent Arabia)
TT

Husiler: İran'ın Kızıldeniz'i tehdit etme kolu

Bolton, Husilere on yılı aşkın süredir oynadıkları İran vekili rolüne göre davranmanın zamanının geldiğini vurguluyor (Ala Rüstem- Independent Arabia)
Bolton, Husilere on yılı aşkın süredir oynadıkları İran vekili rolüne göre davranmanın zamanının geldiğini vurguluyor (Ala Rüstem- Independent Arabia)

John Bolton

Yemen'de Husiler, yıllardır kendilerini İran liderliğindeki “direniş ekseninin” parçası ve kontrolü altında olmayan bağımsız bir güç olarak sunarak, dünyayı aldatmaya yönelik propaganda yürütüyorlar. İkiyüzlülük, yaklaşımlarının en belirgin özelliği olmayı sürdürdü. 2014'ten sonraki Yemen iç savaşında Husiler, Yemenli siviller için “endişe” duyduklarını iddia eden bir insani söylemin arkasına saklandılar, oysa onları asıl tehlikeye atanlar kendileriydi.

O dönem sona erdi ve Husilerin, on yılı aşkın süredir oynadıkları İran vekili rolüne göre davranmanın zamanı geldi. 20 Temmuz'da Kızıldeniz'in güney girişindeki Bab’ul Mendeb Boğazı'nda gemilerin geçişine abluka uyguladıklarını deklare etmeleri, gerçek yüzlerini şüpheye yer bırakmayacak şekilde açığa çıkardı. Tahran'ın parmak izlerinin bu kadar geç fark edilmemesi gerekirdi, ancak birbirini takip eden ABD yönetimlerinin değişken politikaları ve Yemen içinde Husilerin muhalifleri arasındaki bölünme ne yazık ki buna katkıda bulundu.

Ancak durum artık kabul edilemez. 7 Ekim 2023'ten beri Ortadoğu, Husiler de dahil olmak üzere İran'ın terörist vekilleri tarafından ateşlenen bir savaşın gölgesinde yaşıyor. Tahran'ın nükleer programını sürdürme konusundaki ısrarı, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ni Haziran 2025'te nükleer tesislerine hava saldırıları düzenlemeye sevk etti. İran'ın nükleer silah edinme çabası ve uluslararası terörizme verdiği destek, mevcut çatışmayı doğurdu ve Hürmüz Boğazı'na hâkim olma çabalarını körükledi.

Husiler, Kızıldeniz'deki ticari gemileri hedef almak ve İsrail hedeflerine saldırılar düzenlemek de dahil olmak üzere çeşitli yollarla İran'ın savaş çabalarına önemli destek sağladı. Buna karşılık hem İsrail hem de Amerika Birleşik Devletleri, “caydırıcılığı yeniden sağlamak” amacıyla Husi mevzilerine karşı hava saldırıları düzenledi, ancak Trump yönetiminin yaklaşımı tutarlı bir stratejiye dayanmıyordu. Bununla birlikte, kapsamlı bir bölgesel plan olmasa bile, ilgili hükümetler, Husi tehdidini kesin olarak ortadan kaldıracak Yemen sahasına özel bir strateji geliştirebilirler.

Seyir özgürlüğü, kuruluşundan bu yana ABD dış politikasının temel taşlarından biri olmuştur. ABD’nin ilk dış savaşı, 1798-1800 yılları arasında Kuzey Atlantik'te Napolyon Fransası'na karşı “neredeyse ilan edilmiş bir savaş” olarak nitelendirilen savaştı, bunu kısa süre sonra 1801-1805 yılları arasında Akdeniz'de Berberi korsanlarına karşı savaş takip etti. Her iki çatışmada da denizlerin özgürlüğü temel meseleydi. Bugün, İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki ve Husilerin Kızıldeniz'deki varlığı, bu hayati ilkeye doğrudan bir meydan okuma oluşturuyor. Amerika Birleşik Devletleri içinde artan izolasyonculuk eğilimine rağmen, Washington'un zayıf görünmenin sadece Ortadoğu'yu değil, tüm dünyayı tehdit ettiğini kabul etmesi gerekir.

Trump, Yemen yakınlarındaki gemilere yönelik herhangi bir Husi saldırısından İran'ı sorumlu tutacağını açıkladı. Bu duruş kararlı görünse de aynı açıklamayı Mart 2025'te de yaptığını hatırlamakta fayda var. Ancak, o zaman Husilere karşı yapılan hava saldırıları sadece iki ay sürdü ve tehdidi ortadan kaldırmayı başaramadı. Bu nedenle, bu yaklaşımı tekrarlamak yalnızca Husi saldırganlığının devam etmesine sebep olacaktır. Trump'ın yaklaşımı sadece Husi saldırılarına karşılık vermekle sınırlı kalmamalı, onları kalıcı olarak sona erdirmeyi hedeflemelidir.

Husilerin İsrail, Suudi Arabistan ve BAE'ye yönelik saldırıları, yerleşim bölgeleri, ticari havaalanları ve petrol endüstrisi tesisleri de dahil olmak üzere sivil alanları hedef aldı. İsrail'e yönelik saldırılar, İran'ın “İsrail'i ortadan kaldırma” hedefine ulaşma çabasının bir parçasıydı ve bu da misilleme amaçlı savunma önlemlerini haklı çıkarıyor.

Husilerin Arap devletlerine yönelik saldırıları da İran'ın saldırganlığına hizmet etti ve aynı zamanda Yemen iç savaşının gidişatıyla bağlantılı. Her halükârda, sivilleri kasten hedef almak bir terör eylemidir ama Husiler bu konuda İran'ın izinden gitmiştir. Körfez Arap devletleri için, stratejik çevrelerinde İran'ın vekil gücünün varlığı uzun süredir devam eden ölümcül bir tehdit oluşturuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bu nedenle, Husi tehdidini ortadan kaldırmak, Körfez ülkelerinden birleşik bir duruş ve Yemen'deki gruplar arasındaki bölünmeleri ortadan kaldırarak Husi askeri tehdidini sona erdirebilecek, onu iktidardan uzaklaştırabilecek birleşik bir cephe oluşturmayı gerektiriyor.

ABD, ilk Trump yönetimi de dahil olmak üzere, Husilerin kendilerine karşı yürütülen savaşın insani yardım çabalarını engellediği yönündeki iddialarına dayalı uluslararası baskıya defalarca boyun eğdi. Ancak gerçek şu ki, Husiler Yemen'deki insani krizi kendi çıkarları için kullandılar; masum sivillere yapılan yardım teslimatlarını, Yemen iç savaşındaki askeri eylemlerini destekleyen silah ve mühimmat kaçakçılığı için bir kılıf olarak kullandılar. Bugün de bunu yapmaya devam ediyorlar ve koalisyonun Hudeyde'deki Husi askeri hedeflerine karşı askeri yanıtı muhtemelen aynı tepkileri doğuracaktır.

ABD, İran'a karşı Arap koalisyonunu güçlendirmek için hayati önem taşıyan desteği sağlarken, aynı zamanda Husileri yenmek ve Umman da dahil olmak üzere bölge devletleriyle iş birliği yaparak silahların onlara ulaşmasını engellemek için kararlı bir duruş sergilemelidir.

Antik Roma'da Yaşlı Cato Senato'ya yaptığı konuşmaları “Kartaca yok edilmelidir” sözleriyle bitirirdi. Aynı şey Yemen'deki Husi rejimi için de geçerlidir; yok edilme zamanı gelmiştir.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrilmiştir."