Şarku’l Avsat'a konuşan Demokratik Suriye Meclisi Yürütme Konseyi Başkanı: Washington, Türkiye’nin Suriye toprakları içindeki herhangi askeri bir operasyon başlatmasına karşı

MSD Yürütme Konseyi Başkanı İlham Ahmed (Şarku’l Avsat)
MSD Yürütme Konseyi Başkanı İlham Ahmed (Şarku’l Avsat)
TT

Şarku’l Avsat'a konuşan Demokratik Suriye Meclisi Yürütme Konseyi Başkanı: Washington, Türkiye’nin Suriye toprakları içindeki herhangi askeri bir operasyon başlatmasına karşı

MSD Yürütme Konseyi Başkanı İlham Ahmed (Şarku’l Avsat)
MSD Yürütme Konseyi Başkanı İlham Ahmed (Şarku’l Avsat)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir kez daha Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve Halk Koruma Birlikleri’nin (YPG) kontrol ettiği bölgelere karşı yeni bir askeri operasyon başlatma sinyali verdi. Bu bölgeler, ABD ordusunun, Rus güçlerinin ve Suriye rejimi güçlerinin yan yana konuşlandığı Suriye rejiminin kontrolü altındaki bölgelerle iç içe geçmiş durumda.
Şarku’l Avsat, Washington liderliğindeki uluslararası bir koalisyon tarafından desteklenen SDG'nin siyasi kanadı Demokratik Suriye Meclisi (MSD) Yürütme Konseyi Başkanı İlham Ahmed ile Türkiye’nin yaklaşan askeri operasyonu, büyük ülkelerin tutumları, Şam hükümeti ve Astana görüşmeleri gibi konuların ele alındığı bir röportaj gerçekleştirdi.
İşte İlham Ahmed ile dün Kamışlı’da yapılan röportajın tamamı:

- Türkiye'nin SDG kontrolündeki bölgelere karşı askeri operasyon başlatma tehditlerinin arttığı bir dönemde Rusya, Türkiye ve İran üçlüsü arasında Astana görüşmeleri başladı. Yeni bir askeri operasyon olmasını bekliyor musunuz?
Astana sürecinde yapılan görüşmeler, Suriyeliler için istenen ve beklenen sonuçları getirmedi. Türkiye'nin, Özerk Yönetim, Rusya ve herkesten önce Suriyelilere yönelik askeri bir operasyon başlatmasına yeşil ışık yakılmasını beklemiyoruz. Türkiye’nin, gerek pazarlık yaparak gerekse başka yöntemlere başvurarak operasyonunu gerçekleştirmek için çeşitli yollarla onay almaya çalıştığını biliyorsunuz.

- ABD'nin Türkiye’nin operasyon tehdidine karşı tutumundan bahsedersek, ABD'li diplomatlar size ne söylediler ve Türk tarafıyla temaslarının sonuçlarıyla ilgili size neler aktardılar?
Bize Türkiye'nin Suriye toprakları içinde herhangi bir askeri operasyona devam etmesine karşı olduklarını söylediler. Washington'ın, Türkiye'nin tüm bölgenin güvenliğini ve istikrarını tehlikeye atan eylemlerine karşı daha caydırıcı pozisyonlar almasını umuyoruz.

- Peki, Moskova'nın bu konudaki tutumu nedir? Neden bölgeye daha fazla asker ve hava savunma sistemi konuşlandırıyor?
 Rus güçleri, Türkiye sınırında gözlem noktaları olduğu ve Suriye topraklarında kara ve hava devriyeleri gerçekleştirdiği için şimdiye kadar daha fazla askerini karaya konuşlandırmadı. Ayrıca, Türkiye’nin olası saldırılarını püskürtmek için onlarla tam bir koordinasyon içinde olmaya çalışıyoruz. Moskova’nın sınırları korumak için ek önlemler alması gerekiyor.

- Cumhurbaşkanı Erdoğan, neden Halep'in kuzey kırsalındaki Tel Rıfat ve Menbiç ilçelerini hedef alan askeri operasyon başlatmakla tehdit ediyor?
Türkiye harekatın, haritasının tüm sınır şeridi boyunca sınırlarından 30 kilometre derinliğe kadar kapsadığını dünyaya duyurdu. Toprağı parça parça kemirme politikası izlediğinden şu anda bazı bölgelerin isimlerini dile getirmesi ya da getirmemesi önemli değil. Yani operasyonu iki, üç ya da birkaç kilometrede bitmiyor. Terörle mücadele ve Suriye topraklarının birliğini koruma bahanesiyle Suriye’nin en büyük şehirlerini haritasına dahil ediliyor. Bu yüzden Suriye halkı pahasına Türkiye'yi memnun etmenin ilgili ülkeler için sadece geçici bir fayda sağlayacağını ve gelecekte, daha sonra düzeltilemeyecek kayıpları, zararları ve hataları olacağını dünyanın anlaması gerekiyor.

- Eş-Şehba bölgesindeki kamplarda yaşayan, yerinden edilmiş 120 binden fazla Afrinliyi nasıl bir senaryo bekliyor?
Afrinliler evlerinden zorla Halep kırsalındaki Tel Rıfat ve eş-Şehba bölgelerine göç ettirildi. Çadırlarda yaşıyorlar ve evlerine dönmeyi bekliyorlar.  Ama Türkiye söz konusu askeri operasyonunu gerçekleştirirse, insani bir felaket ve yeni göç dalgaları meydana gelecek.

- İnsan hakları örgütleri ile yerel ve uluslararası insani yardım kuruluşları, Türkiye’nin bir milyon Suriyeli mülteciyi iç bölgelere geri dönüşleri için bir proje uygulamaya başladığını söylüyor... Bu projeler gerçekten başladı mı?
Türkiye, Afrin’deki Dera, Guta, Şam, Hama, Humus, İdlib gibi bölgelerden Türkiye tarafından göç ettirilen Suriyeliler için yerleşim projesini harika bir insani yardım yapıyormuş gibi tanıtmaktan gurur duyuyor. Oysa bu kişiler Türkiye’nin politikalarına düşman oldular ve artık kendilerine ait olmayan ve olmayacak evlerde kalmayı reddediyorlar.

 - 2013 yılında Türkiye'yi ziyaret etmiş ve üst düzey Türk yetkililerle görüşmüştünüz. Bugün Ankara'nın size karşı tutumunda nasıl bir değişiklik oldu?
Ziyaret Kürtlerden oluşan ortak bir heyeti çerçevesinde gerçekleşti. Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanlığı'ndaki Suriye dosyasıyla ilgilenen yetkilileriyle görüştük. Sınır güvenliğini ve sınırın her iki tarafındaki insanların hayatını kolaylaştırmak için sınır kapılarının açılması konusunu ele aldık. Türk yetkililer sınırlarımızı koruma ve kontrol etme çabalarımızı övdüler ve bize teşekkür ettiler. YPG'nin bundaki rolünü de takdir ettiler ve ülkelerinin bölgelerimize bitişik güney sınırlarının güvenliğini, Suriye Milli Ordusu (SMO) gruplarının kontrolü altında olan ve birçok ihlalin meydana geldiği, kaotik olarak nitelendirdikleri bölgelerle kıyasladılar. Ancak Türkiye'de hükümet ile PKK arasındaki barış sürecinin çökmesi, ardından 2014 yılında Kobani’de çatışmaların başlaması ve uluslararası koalisyonun kenti savunan YPG savaşçılarına askeri ve hava desteği sağlamasının ardından bize karşı tutumları değişti.  O dönem Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan bizzat çıkıp Kobani'nin DEAŞ’ın eline geçtiğini söyledi. Fakat biz kazandık, halkımızın iradesi kazandı.

- Ancak Ankara sizi Türkiye'deki PKK ile ilişkili olmakla suçluyor ve bunun kendi ulusal güvenliğini tehdit ettiğini söylüyor. Bu konuda ne diyeceksiniz?
Türkiye'de art arda göreve gelen tüm hükümetler, Kürtleri terörist olarak gördüler ve halen öyle görüyorlar.(Türkiye’de)  Kürt halkının haklarını savunan herkes Türkiye’nin terör örgütü olarak sınıflandırdığı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) üyesi veya destekçisi sayılıyor. Dolayısıyla Kürt halkının haklarını destekleyen her Türk parlamenteri, Türkiye standartlarına göre teröristtir. Avrupa ülkelerinin milletvekilleri de Türkiye'nin terörist olarak gördüğü Kürtleri destekliyor. Bizse, PKK'yı Türkiye'de Kürt davasının savunucusu olan, diğer yerlerde de destekleyen bir yapı olarak görüyoruz. Fakat bu, Türkiye’nin ulusal güvenliğini tehdit ettiğimiz anlamına gelmiyor ve Türkiye, bunu biliyor. Ama içeride yaşadığı krizi sınırlarının dışına taşımak, iç savaşın fitilini kendisinden uzaklaştırmak için birtakım argümanlar üretiyor. Komşu ülkelerin topraklarını işgal ettiği için Türkiye'de bir iç savaşın patlak vermesi olasılığını dışlamıyoruz.

- Suriye Kürt Ulusal Konseyi (ENKS) çatısı altındaki grupların liderleri de sizi PKK üyesi olmakla suçluyor mu?
- ENKS gruplarının bu konudaki tutumlarında net görüş ayrılıkları var. Ben de konuşmamı doğrudan Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanlığı bünyesinde çalışanlara yönlendirmek istiyorum ve bu tür tanımlamaların Kürt halkının ve demokratik, adem-i merkeziyetçi bir Suriye'nin çıkarına olan bağımsız pozisyonlar ve sağlam kararlar gerektirdiğini söylüyorum.

- Suriye hükümetine basın yoluyla birçok mesaj gönderdiniz. Moskova'dan Şam ile diyalog başlatmasını istediniz, Şam'ın tutumunda bir değişiklik oldu mu?
- Türkiye’nin askeri operasyon başlatmasının engellenmesi konusunda ve ülke sınırlarının korunmasında sorumluluk alabileceğini bilen Şam hükümetinin tutumlarında bir yenilik yok. Kaldı ki sınırların korunması Şam’ın sorumluluk alanına giriyor. Moskova ile aramızdaki temaslar ise dışişleri ve savunma bakanlıkları düzeyinde kalmadı. Sınır koruma mekanizması konusunda bir takım uzlaşılar olacağını umuyoruz. Özellikle Rus güçleri ve rejim güçleri Halep kırsalında Kobani, Menbiç, el-Ureyme ve Tel Rıfat sınırları boyunca temas noktalarında konuşlandılar.

- Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kontrolündeki bölgeler, coğrafi olarak bölünmüş haldeler. Herhangi bir operasyon, bu bölgeleri birbirinden izole adalara dönüştürecektir. Sizce Özerk Yönetimin kontrolündeki bölgeyi nasıl bir gelecek bekliyor?
- SDG elbette Türkiye’nin askeri operasyonuna ve işgal projesine karşı gerekli tedbirlere sahip ve halkımız geçmişte olduğundan farklı. Dolayısıyla çatışma bekledikleri gibi gitmeyecek ve önceki çatışmalara benzemeyecek. Bu çatışma aynı zamanda uluslararası topluma da büyük zarar verecek. Biz savaş istemiyoruz, ancak tüm Suriyeliler için emniyet ve güvenlik alanlarına dönüşen bölgelerimizin istikrarını korumaya çalışıyoruz. Burada, yerel sakinler ve diğer  bölgelerden yerinden edilenler olarak yaklaşık 5 milyon Suriyeli yaşıyor.

- Türkiye’nin operasyon tehdidi, ABD yönetiminin bölgeye yaptırımlar için kısa vadeli muafiyetler tanımasından birkaç gün sonra geldi. Bu konuda Washington ile iletişim kuruldu mu?
Türkiye ilk kez operasyon tehdidinde bulunmuyor. Bu yüzden bunun ABD'nin muafiyet kararıyla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. DEAŞ’a karşı mücadele bağlamında biz muafiyet talebinde bulunduk. İnsanların geçinme konusundaki ihtiyaçları karşılanmadan terörü ortadan kaldırmak mümkün değil. Yaptırımlar devam ederken bu ihtiyaçları sağlamak, altyapıyı iyileştirmek ve erken toparlanma projelerini desteklemek mümkün olmadı. ABD yönetimi talebimize, Türkiye gelip istikrarımızı ve ulusal güvenliğimizi baltalayacak yeni bir askeri operasyon başlatsın diye yanıt vermedi.



Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
TT

Devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde Yemen dramı

Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)
Günümüzün jeopolitik ve stratejik dinamikleri, geçmiştekinden çok farklı (AFP)

Refik Huri

Yemen’de savaşların adı değişse de ana başlık hep aynı kaldı: Sonu gelmeyen bir çatışma... Sanki savaş, Yemenlilerin genetik koduna işlemiş gibi. Toprak parçalarından ziyade yönetimin biçimi ve gücü kimin elinde tutacağı üzerine yürütülen bir kavga. Yoksul bir ülkede ‘ganimet’ elde etme yarışı. Sert coğrafyanın ve tarihin cilvelerinin ardına gizlenmiş; kabilelerin güçlü müttefik bulma arayışıyla dışa açılmış bir sahnede, nüfuz mücadelesi veren dış güçlerin rekabeti.

Kuzey ve Güney arasındaki ayrılık günlerinde de durum böyleydi; sonrasında sağlanan birlik döneminde ve Kuzey’in askeri gücü ile Güney’deki iç çekişmelerin başarısız bir ayrılık savaşına yol açtığı süreçte de... Bugün de durum farklı değil. Toprağı ve iktidarı paylaşan ordular ile milisler, Yemen Şafağı Operasyonu öncesinde bir yanda İran cephesi, diğer yanda Arap cephesi olmak üzere derinleşen bir çatışmanın içinde.

‘Saha birliği’ dedikleri kavram ise; bazısını İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) kurduğu, bazısını da büyütüp beslediği devlet dışı aktörlerin kullandığı bir müstear isimden ibaret. Bu yapılar; İran İslam Cumhuriyeti’ni ve onun bölgesel projesini savunmak adına kendi ülkelerine ve rejimlerine karşı savaşmak üzere yetiştirildi: Lübnan’daki Hizbullah’tan Irak’taki Haşdi Şabi’ye, Suriye’deki eski Ulusal Savunma Güçleri’nden Yemen’deki Husilere, Gazze’deki Hamas ve İslami Cihad’a kadar...

Husiler, 1962 Devrimi ile imamet rejiminden cumhuriyete geçen Yemen’i şimdi tekrar cumhuriyetten imamete döndürmeye çalışıyor; Hamiduddin ailesinin imameti yerine Bedreddin el-Husi ailesinin imameti... Üstelik bu proje, İran’ın daha geniş kapsamlı jeopolitik hamlelerinin gölgesinde yürütülüyor. Bu hamlelerin en mütevazı hedefi bile Akdeniz, Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki Babu’l Mendeb’i İran’ın bölgesel projesi doğrultusundaki savaş hattına bağlamak. Kaldı ki Husiler de kendilerini ABD ve İsrail ile savaşan, kaderini dille de olsa Filistin davasına bağlayan bölgesel bir güç gibi görmeye ve öyle davranmaya başladılar.

Bugün oynanan jeopolitik ve stratejik oyun, geçmiştekinden son derece farklı. Güney Yemen’deki radikal sosyalist rejimin hırsları sadece yakın çevreyle sınırlıydı; o rejim de aynı partinin yoldaşları arasındaki kanlı hesaplaşmalarla son buldu. Aşiret yapısının hâkim olduğu bir toplumda Marksizm’i uygulama çabasının hayalperest çılgınlıktan ibaret olduğu ve ‘aşiret Marksizmi’nin’ başarı şansının bulunmadığı çabuk anlaşıldı.

Hamiduddin ailesinin imameti ise son derece yerel bir nitelik taşıyordu. Öyle ki, Arap Birliği’nde az konuşan herhangi bir temsilci için ‘Yemen’in her daim sessiz kalan temsilcisi gibi’ benzetmesi yapılırdı. Cumhuriyetin kurulması ve Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnasır’ın rejimi korumak için Mısır ordusunu göndermesinin ardından, imamet yanlıları ile cumhuriyetçiler ve onların müttefikleri arasındaki savaş bir uzlaşıyla sona erdi. Ancak cumhuriyeti yönetenler arasındaki çatışmalar, en azından suikastlar şeklinde sürmeye devam etti. Eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ile Saada’daki Husiler arasında sonuçsuz kalan altı savaş yaşandı. Ardından, Arap Baharı adı verilen süreçte milyonların sokaklara döküldüğü halk devrimi patlak verdi.

Bu süreç, Suudi Arabistan ile diğer Arap ve uluslararası güçlerin katkıda bulunduğu bir uzlaşma çerçevesinde Salih istifaya zorlanana kadar bir süre devam etti. Uzlaşmanın özü; Salih’in, gerekli reformların yapılması ve seçimlerinin hazırlanması amacıyla geçiş süreci için yetkilerini yardımcısı Abdurrabbu Mansur Hadi’ye devretmesiydi. Bu uzlaşmada herkes kendisine bir yer bulmuştu: Salih, Husiler, devrimciler, kabileler... Hemen hemen tüm kesimler.

İşte tam bu noktada; devrim, uzlaşı ve darbe üçgeninde dramatik süreç başladı. Uzlaşı, hukuki bir çerçeve ile yerel ve dış aktörlerin mutabakatı sayesinde devrim sayfasını kapattı. Darbe ise bu uzlaşıyı zor kullanarak rafa kaldırdı. Peki hangi darbe? Ali Abdullah Salih ile Husilerin ittifak kurarak gerçekleştirdiği darbe... Salih, yaklaşık 40 yılını geçirdiği iktidara geri dönmek istiyordu ve Husileri ilk aşamada kullanıp ardından onları saf dışı bırakabileceğini sandı. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre Husiler ise Salih’in kurduğu ordunun önemli bir kısmını ve elindeki gelişmiş silahları ele geçirmek istiyordu. Salih’in iktidar tutkusunu başlangıçta kendi lehlerine kullanmayı hesaplamışlardı; ancak akıllarındaki asıl planı Sana’yı işgal ettikten sonra devreye soktular. Hem Salih’in destekçilerinin hem de düşmanlarının kalbine korku salmak amacıyla onu açıkça katlettiler.

Yemen Şafağı, devrime geri dönme savaşı değil; darbeyi yıkma, uzlaşıya ve meşru yönetime yeniden sarılma savaşıdır. Ancak kaçınılmaz olan bu uzlaşının nasıl şekilleneceği henüz net değil. Kesin olan tek şey; İran’a hizmet eden ve ülkeyi cumhuriyetten tekrar imamete döndürmek isteyen devlet dışı milislerin hakimiyetine son verme çabası. Bununla birlikte, Yemen halkının bir parçası olarak Saada halkının da herkes gibi bu uzlaşıda bir yeri olacak. Asıl büyük oyun ise Yemen’in Ortadoğu’daki ve bölge üzerindeki jeopolitik ve stratejik güç mücadelesindeki konumu. Ne İran’ın Hürmüz Boğazı’nı ve bölgeyi tek başına kontrol etmesi mümkün ne de bölgesel veya uluslararası güçlerin Babu’l Mendeb ve Kızıldeniz üzerinde herhangi bir hakimiyeti kabul etmesi... Eğer mevcut çatışmaların görünen amacı İran bağlantılı devlet dışı güçleri tasfiye etmekse, nihai hedef İran rejiminin değişmesi ya da davranışlarını değiştirmesidir. Bir zamanlar Tahran; Sana, Bağdat, Şam ve Beyrut olmak üzere dört Arap başkentini yönettiğiyle övünse de artık Arap dünyasında bir İran nüfuzuna yer kalmadı.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.


Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
TT

Yeniden yapılanmanın aksaklıkları, Gazze anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ‘yerinden edilme hayaletini’ hâlâ ayakta tutuyor

025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)
025 yılının ekim ayında Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde Gazze anlaşmasının imzalanması sırasında (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Gazze anlaşmasının imzalanmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, İsrail’in süregelen uzlaşmaz tutumu nedeniyle Gazze Şeridi’nin yeniden imarı konusunda hâlâ ilerleme kaydedilemiyor. Geçtiğimiz şubat ayında İran savaşının başlamasından bu yana anlaşma maddelerinin uygulanması çıkmaza girerken, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi ihtimali de varlığını koruyor.

Şarku’l Avsat’a konuşan uzmanlar, ‘İsrail’in dondurulmuş barış planının gölgesinde Gazze Şeridi’ndeki hedeflerine ulaştığını’ belirtti. Uzmanlar, ‘Tel Aviv’in Gazze Şeridi’nin yaklaşık yüzde 75’ini kontrol ettiğini ve savaş sonrasında başka bölgeleri de yıktığını, bunun da bölgede yaşamı sürdürmeyi zorlaştırdığını’ ifade etti.

Geçtiğimiz yıl 9 Ekim’de arabulucular, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından Hamas ile İsrail arasında ateşkes sağlandığını duyurdu. Nihai anlaşma ise aynı ayın 13’ünde ABD Başkanı Donald Trump’ın katılımıyla imzalandı.

Mısır, ABD, Katar ve Türkiye’den oluşan arabulucu ülkelerin liderleri ‘barış belgesini’ imzaladı. Birkaç aşamadan oluşan anlaşma, Gazze’de ateşkesin sağlanmasını öngörüyordu. İlk aşamada çatışmaların durdurulması, insani yardımların girişine izin verilmesi ve rehineler ile mahkûmların takası yer alıyordu. Ardından erken toparlanma ve yeniden imar çalışmalarını, Gazze Şeridi’nin yönetiminin sivil bir teknokratlar komitesine devredilmesini içeren ikinci aşamaya geçilmesi planlanıyordu.

Arabulucular ocak ayında Ali Şaas başkanlığında Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere bir teknokratlar komitesi kurulduğunu duyurmuş olsa da komitenin görevini yerine getirmesine henüz imkân tanınmadı. Bu süreçte ihlaller sürerken İsrail, Filistinli grupların haziran ayında onayladığı ve ikinci aşamanın yükümlülüklerinin yerine getirilmesini amaçlayan yol haritasını da reddediyor.

Öte yandan İsrail, Filistinlileri Gazze Şeridi’nden ‘zorla yerinden etme’ planından vazgeçmiş değil. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, geçtiğimiz eylül ayında yaptığı açıklamada, hükümetinin Filistinlileri Gazze Şeridi’nden çıkarmaya yönelik hazır planları bulunduğunu belirterek, “ABD’nin onları hangi bölgeye nakledebileceklerini belirlemesini beklediklerini” söyledi.

Arap ülkeleri, 7 Ekim 2023’te Gazze’ye yönelik savaşın başlamasından bu yana İsrail’in Filistinlileri zorla yerinden etme girişimlerine karşı uyarılarda bulunuyor.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, ülkesinin ‘Filistin halkını zorla yerinden etmeyi amaçlayan her türlü planı kesinlikle reddettiğini’ vurguladı. Sisi, perşembe günü Güney Kore Cumhurbaşkanı Lee Jae-myung ile düzenlediği basın toplantısında, ‘İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki durumu tehlikeli biçimde tırmandırmasını reddettiklerini’ de ifade etti.

Mısır Dış İlişkiler Konseyi Üyesi Reha Ahmed Hasan, ‘İsrail’in barış planının arkasına sığınarak hedeflerine ulaştığını’ belirterek, “Gazze’de Trump planının aşamalarının uygulanması çıkmaza girmiş durumda. Buna rağmen Tel Aviv, bölgede Filistinlilere yönelik uygulamalarını sürdürüyor” dedi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Hasan, “İsrail tarafı, Gazze Şeridi’nin büyük bölümünü işgal altında tutuyor, altyapıyı yıkmayı sürdürüyor ve insani yardımların girişine engeller çıkarıyor” ifadelerini kullandı. Bu uygulamaların Gazze’de yaşamı imkânsız hâle getirdiğine dikkat çeken Hasan, aynı zamanda Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi planının hayata geçirilmesine zemin hazırladığını belirtti.

İsrail’in Gazze’de yeniden imar aşamasına geçilmesini istemediğini ve kendi planını bütünüyle uygulayabilmek için mevcut durumu dondurmayı amaçladığını söyleyen Hasan, Trump planının aşamalarını hayata geçirmekle, İsrail’in Gazze Şeridi’nde kontrol ettiği bölgelerden çekilmesini sağlamakla görevlendirilecek uluslararası barış gücünün oluşturulmasının da zor olduğunu kaydetti.

Gazze İstikrar Gücü, Mısır’ın Şarm eş-Şeyh kentinde düzenlenen Barış Zirvesi’nde imzalanan ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki en önemli maddelerden biri olarak öne çıkıyor. Ancak Trump başkanlığında Gazze Barış Kurulu ile Filistinli Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi gibi çeşitli yürütme organları oluşturulmasına rağmen söz konusu güç henüz hayata geçirilemedi.

Filistin Halkının Haklarını Destekleme Uluslararası Heyeti Başkanı Salah Abdulati de İsrail’in ateşkesi ihlal etmeyi sürdürdüğünü belirtti. Abdulati, “Barış anlaşmasının üzerinden bir yıl geçmesine rağmen soykırım savaşı sona ermedi. Her gün yüzlerce kişi hayatını kaybediyor, evler yıkılıyor” dedi. Bu uygulamaların yeniden imar çalışmalarına yönelik her türlü girişimi zorlaştırdığını vurguladı.

Şarku’l Avsat’a konuşan Abdulati, İsrail’in barış planında öngörülen yükümlülükleri yerine getirmediğini, bunlar arasında Gazze halkına insani yardım ulaştırılmasının da bulunduğunu söyledi. İsrail’in, barış planında belirlenen yardım miktarının yalnızca yüzde 37’sine ulaşan sınırlı bir yardım girişine izin verdiğini kaydetti.

İsrail’in ekipman ve yakıt girişine de izin vermediğine dikkat çeken Abdulati, bunun bölgedeki insani koşulları daha da ağırlaştırdığını belirtti. Abdulati, Mısır’ın planı da dâhil olmak üzere Gazze Şeridi’nin yeniden imarına yönelik çeşitli planların bulunduğunu, ancak bunların uygulanmasının Trump planındaki yükümlülüklerin yerine getirilmesine bağlı olduğunu ifade etti.

Arap Birliği’nin Mart 2025’te Kahire’de düzenlenen olağanüstü zirvesinde, Mısır’ın Gazze Şeridi’ni yeniden imar planı kabul edilmişti. Konut projeleri, toplum merkezleri, ticari bir liman, teknoloji merkezleri ve sahil şeridinde otellerin inşasını öngören planın, 53 milyar dolara varan bir maliyetle üç yıl içinde tamamlanması hedefleniyordu.


Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
TT

Florida’daki Lübnan-İsrail görüşmesine ilişkin şüpheler artıyor

Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)
Lübnan-İsrail müzakerelerinde ABD’li yetkililer (Arşiv-AP)

BD’deki ara seçimler öncesinde Lübnan ile İsrail arasında Florida’da yapılması planlanan askerî müzakere turunun gerçekleştirilip gerçekleştirilmeyeceğine ilişkin şüpheler artıyor. Müzakereler hakkında doğrudan bilgi sahibi olan bir siyasi kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ABD’nin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa’nın toplantı tarihinin kesinleştirilmesine ilişkin şu ana kadar herhangi bir yeni bilgi getirmediğini söyledi.

Toplantının 20-22 Ekim tarihleri arasında yapılması planlanıyordu. Ancak Lübnan tarafına henüz görüşmenin kesin tarihine ilişkin bir teyit ulaşmadı. Beyrut yönetimi, ABD’yi toplantıya ev sahipliği yapmayı İsrail’de 27 Ekim’de yapılacak Knesset seçimlerinden ve daha sonra 3 Kasım’da düzenlenecek ABD ara seçimlerinden önce kesinleştirmeye ikna etmeyi umuyor.

Lübnanlı bir kaynak ise müzakerelerin söz konusu iki seçim sürecinin tamamlanmasının sonrasına ertelenmesinin Lübnan’ın çıkarına olmadığını ifade etti.