Sömürgeciliğin rahminden doğan bir Afrika dini hareketi: Rastafarilik

1974 Darbesi ile devrilen ve izleri yok edilmeye çalışılan Son Etiyopya İmparatoru’nun adını taşıyor ve çok az kişi tarafından ilkeleri benimseniyor.

Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
TT

Sömürgeciliğin rahminden doğan bir Afrika dini hareketi: Rastafarilik

Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı
Rastafari inancı, 1930'larda Afroasyalar'ın beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duyguların zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı

Haşim Ali Hamid Muhammed (Afrika Boynuzu üzerine araştırmacı ve yazar)
1920'de Jamaika'da müritlerine ‘kurtuluş gününün yaklaştığını, siyahi bir kralın taç giyeceğini ve Afrika'ya bakmaları gerektiğini’ söyleyen Marcus Garvey adlı siyahi bir aktivistin ‘kehanetini’ doğrulamak için onu bir ilah yaptılar. Bu, İmparator Haile Selassie’nin kendini ‘Kralların Kralı’ olarak taçlandırdığını söylemesinden on yıl önce oldu. Geniş alanları içeren Etiyopya İmparatorluğu’nun tamamı için kendisine ‘Ras Tafari -Prens’ unvanını verdi.

‘Kehanet ve gerçekleşmesi’
Bir zaman sonra Jamaikalılar, davetçilerinin kehanetinin gerçekleştiğine tanık oldular ve istedikleri şey Afrika’nın uzak doğusundaydı. Böylece gözleri Etiyopya'ya ve yeni ‘tanrıları’, vaftiz statüsünü alan, ‘Üçlü Birliğin gücü’ haline gelen ve binlerce mil ötede Jamaika'da Tanrı veya Jah (Mesih'in alternatifi) olarak enkarne olan ‘Ras Tafari’ İmparator Haile Selassie'ye çevrildi. Etiyopya vaat edilen topraklar oldu.
1966 yılında İmparator Haile Selassie, Jamaika'yı ziyaret etti. Havaalanına indiği sırada, Jamaikalı ‘inananlardan’ oluşan büyük bir kalabalık toplandı. Ülkeye birkaç yıldır yağmayan şiddetli yağmurların yağışı ise Marcus Garvey'in ‘kehanetini’ doğruladı.
Ünlü ‘pop’ şarkıcısı Bob Marley'in dul eşi Rita, İmparatoru karşılayanlar arasında bulunduğunu ve Haile Selassie ona elini salladığında, omuzundaki tırnak izlerini gördüğünü söyledi. O anda dini duygularının alevlendiğini fark eden kendisi ve kocasının Rastafari inancını benimsediğini ifade etti. Üç yıl sonra, Rastafariler, İmparator’un onlara bir arsa verip, ülkeye giriş ve ikamet gibi başka sivil ayrıcalıklar tanıdığı Etiyopya'ya taşınmaya başladı.

‘Kurtuluş’ arayışı
Rastafari inancı, Afroasyalar'ın 1930'larda beyaz egemenliğinden kurtulmayı amaçlayan duygular, sömürgeciliğin koşullarının ve siyahilerin yaşamları üzerindeki kötü etkilerinin zirvede olduğu bir zamanda ortaya çıktı. Jamaika'nın yoksul ve sosyal açıdan dezavantajlı toplulukları arasında, orada hüküm süren İngiliz sömürge medeniyetine bir tepki olarak ortaya çıktı. Devrimci ruhu, Latin Amerika ülkeleriyle birlikte tüm Afrika'ya yayıldı. Pan-Afrikanist hareketin ideolojisi, sömürgeciliğe bir tepki ve kurtuluş arayışıydı. Rastafarilik, siyahi ulusal figürler tarafından desteklenen Afrika'ya dönüş hareketinden etkilendi.
Asiliğe ek olarak, Afrikalıların ruhlarında, Batı kültürünün pençesinden tüm kültürel ve dini yönlerinden bağımsız bir yaşama, umuda ve kurtuluşa yönelik güç ruhunu yaymak için okült (doğaüstü inançlar ve uygulamalar bütünü ç.n) ve maneviyat hâkim oldu. ‘Rastafarilik’ dininin takipçilerinin yaşamları, müzik, dans ve avarelik sevgisi ile karakterize edilir. Aradıklarını, ‘Garvey’ ve ‘reggae’ müzisyenleri gibi Afrika'nın Batı köleliğinden kurtuluşu için çağrıda bulunan kutsal şahsiyetlerin öğretilerinde ve sözlerinde buldular. Kendilerine ait bir İncil yorumu vardır. Amaçları aynı olduğu için diğer dinlere de saygı duyarlar.
İnançları da İncil'in özel bir yorumuna dayandığı ve İncil'e atıfta bulunduğu için bazıları ‘Rastafarileri’, İbrahimî inançlar arasında sınıflandırır. İlk ‘peygamber’ olarak Jamaikalı ‘Marcus Garvey’ ve ondan sonra Etiyopya İmparatoru ‘Haile Selassie’, Tanrı'nın vücut bulmuş hali, şarkıcı ‘Bob Marley’ ise, müziği ve melodileri ile ‘Tanrı’nın öğretilerini halka aktardığı kabul edilir.
Bazı kaynaklar, Rastafari inancının belirli dini ibadet ritüellerine sahip olmadığını göstermektedir. Ancak takipçilerinin ‘Reasoning (akıl yürütme) oturumları’ dedikleri seremonileri vardır. Bu oturumlarda, sohbet eder, dua eder, şarkı söyler ve sorunlarını tartışırlar. Seanslara manevi ve meditatif bir atmosfer katmak için esrar (marijuana) içilir. Müziği seremonilerinde kullanırlar. Müzik, seremonilere hâkim olduğunda bunlar, ‘Nyabingi’ olarak adlandırılır.
İnançları hem dini hem de sosyal bir hareket olarak sınıflandırılır. Üyeleri etnik çeşitliliğe sahiptir ve merkezi bir kontrol yetkisine sahip değildir.

Geleneksel Etiyopya kıyafetleri
Rastafarilik inancını benimseyen Benyam Berhanu Kebdi, özel sebeplerle bu inancı terk ettiğini söylüyor. Rastafari toplumundan bahseden Kebdi, kendilerine has özellikleri bulunduğunu ve bazılarının Etiyopya’da plastik sanatlarla ilgilendiğini belirtti. Temelde el becerisi gerektiren başka çalışmalara ek olarak, el dokumasına dayalı geleneksel Etiyopya giyim endüstrisinde ustalaştıklarını ifade etti. Rastafarilerin yemek yeme yöntemleriyle ünlü olduğunu ifade eden Berhanu Kebdi, pek yemek yemediklerini, içmeye ve müzik dinlemeye olan düşkünlüklerinin, sebze, meyve gibi taze yiyecekleri tercih ettikleri yiyeceklerden uzaklaşmalarına neden olduğunu söyledi. Vejetaryenliğe daha yakın olan Rastafariler, domuz eti yemezler.  Manevi seremonilerinde özel bir yaklaşımları var.
Etiyopya'da takipçi çokluğuyla öne çıkmıyorlar. Azınlık olmalarına, parlak renkli giysiler ve örgülü aşırı kıvırcık saçlar eşlik eder. Saçlarını salmak, bakım yapmak ve rasta şeklinde örmek inançlarına göre dini mekanlarla ilişkiyi gösteriyor. Erkekleri, ağırlıklı olarak geleneksel olan ayırt edici kıyafetlerin, çantaları ve el yapımı eşyalarının yanı sıra, şekil ve saç örgüleri bakımından kadınlarına benzer. Pek konuşmayan Rastafariler, izole bir karaktere sahiptirler. Onlarla ikişerli, üçerli veya daha fazla gruplar halinde karşılaşırsınız ve birden çok dilde fısıldayarak sohbet ederler.

Korku ve dehşet motivasyonu
Göreve başlamasından ve Rastafaryanların Etiyopya'da hüküm süren dini ruha ve ona olan inancından önce, geniş dini ve siyasi etkiye sahip Ortodoks Kilisesi'nin inançları doğrultusunda, İmparator Haile Selassie kendisine ‘Tanrı tarafından seçilmiş, Etiyopya Kralı Yahuda Kabilesinin Muzaffer Aslanı’ unvanlarını verdi. Vakur nitelenebilecek bir karaktere sahipti. Resmi oturumlarda misafirlerinin yanına iki aslan eşliğinde çıkardı. Onları evcilleştirdiği, dişlerini çıkardığı ve hareketlerini ağırlaştırdığı söylenir. Haile Selassie’nin konuşmalarında, kemiklerinin ülkesini yeraltından yöneteceğini söylemek de dahil olmak üzere edebi ve retorik ifadeler kullandığı anlatılır. Rastafarilikte İmparator Haile Selassie'nin ‘ilahlığını’ izleyen paradokslardan biri de bu ‘dinin peygamberi’ ve bizzat müjdeci olan Marcus Garvey'in ona inanmaması ve Ras Tafari'ye olan inancından vazgeçmiş olmasıdır.
İmparator Haile Selassie-Ras Tafari'nin dininin tanrısı olarak 44 yıl boyunca görevde kalmasının ardından, Mengistu Haile Mariam liderliğindeki ordu 1974 yılında bir askeri darbe gerçekleştirdi. Bunun ardından yeni Marksist rejimin, imparatorluk dönemini anımsatan her türlü işaretin yok edilmesi düşüncesi ile imparator rejiminden intikam aldı. Yeni rejim, eski monarşiyi devirmek, onun sosyal güçlerini yıkmak ve onu kraliyet ailesinden tecrit etmek için çalışırken, yeni ordunun davranışını kontrol eden faktörler olarak korku ve değişim şeklinde iki güdü tarafından yönlendirildi. Önceki rejimin sembolleri hapsedilirken, diğerleri yurt dışına sürüldü. Dini bir güç olarak baskın Ortodoks Kilisesi’nin egemen olmasının yanı sıra yeni rejim, devletin mülklerini kamulaştırdığı feodal beyleri, sıradan insanlarla eşitleyerek toplumsal köklerinden ayırdı.
İmparator Haile Selassie'nin saltanatının sonuna kadar olan ilahi inancı ile ‘Trinity kuvveti’ olarak temsil etmeye devam ettiği şeyi birbirine bağlayan açıklamalar arasında yeni askeri liderliğin, öldürülmesinden veya ölümünden (nasıl öldüğü bilinmiyor) sonra naaşını gizleme konusundaki abartmaları da bulunuyor. Başkan Mengistu, onun korkusundan kurtulmak için Haile Selassie'nin cesedini, doğrudan ofisindeki bir tuvaletin altına yerleştirdi.

İnanış ve inkâr
Eski Etiyopya Devlet Başkanı Meles Zenawi'nin görevi sırasında, Haile Selassie'nin kalıntıları, 1992 yılında, Bata Mariam Kilisesi'nde bir imparatora uygun bir cenaze töreni düzenlenene kadar korunmak üzere çıkarıldı. Cesedi daha sonra Trinity Katedrali'nde aile üyelerinin yanına gömüldü.
Etiyopya'da ikamet eden bazı Jamaikalılar ve onlara benzeyen birkaç Etiyopyalı dışında birçoğu gözden kaybolmak için Etiyopya'daki Rastafari dinine yönelimlerini terk etti.
Eski bir Rastafari olan Benyam Berhanu, “İmparator Haile Selassie öldüğünde, Addis Ababa'daki birçok Rastafari, özellikle de cesedinin saray tuvaletinin altına uygun olmayan bir şekilde saklanması nedeniyle, onun ölümüne inanan ve onu inkâr edenler arasında bir sersemlik ve inançsızlık durumuyla sarsıldı. Bu, eski Etiyopya Devlet Başkanı Mengistu Haile Mariam ve takipçilerinin aşırılıklarında ne kadar çirkin olduklarını ve dinlere duydukları nefretin boyutunu gösteriyor” dedi.
Kaynaklar, Haile Selassie ve Bob Marley'nin ölümünden sonra 1980’lerden bu yana Rastafari coşkusunda bir düşüş olduğunu gösteriyor. Ancak hareket hala canlı ve dünyanın birçok yerinde var. Rastafarilik, küçük hücresel seviyelerde yönlendirilen, merkezi olmayan bir harekettir.
Rastafarilerin günümüzde üç ana mezhebi veya tarikatı vardır ve bunlar ‘Rastafari Sarayları’ olarak da adlandırılır. Nyabingi tarikatı, Bobo Ashanti tarikatı ve İsrail’in On İki Kabilesi tarikatı. Bu mezheplerin her biri farklı bir Rastafari inancı yorumuna sahiptir. Dünya çapında sayılarının 700 bin ila 1 milyon kişi arasında değiştiği tahmin ediliyor. En büyük toplulukları Jamaika'dadır. Rastafariler çeşitli etnik kökene sahiptir. Çoğu siyahi ve Afrika kökenlidir. Bazı Rastafari mezhepleri yalnızca siyahi üyeleri kabul etmektedir.

Bu yazı Şarku’l Avsat tarafından Independet Arabia’dan tercüme edilmiştir.



‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

TT

‘Tüm anlaşmaların anası’ gün yüzüne çıkıyor... Hindistan ve AB, iki milyarlık nüfusu ile dünyanın en büyük pazarını hayata geçiriyor

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

Yirmi yılı aşkın zorlu müzakerelerin ardından tarihi bir dönüm noktasına ulaşıldı. Yeni Delhi ile Brüksel bugün, ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak nitelendirilen kapsamlı bir ticaret anlaşmasına vardıklarını açıkladı. Söz konusu anlaşma, yaklaşık iki milyar tüketiciyi kapsayan devasa bir serbest ticaret bölgesinin önünü açıyor. Küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık dörtte birini kapsayan bu iddialı anlaşma, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile Avrupa Birliği (AB) liderlerinin, yükselen ABD korumacılığına ve Çin kaynaklı ticari meydan okumalara karşı piyasalarını korumayı hedefleyen stratejik bir ‘ekonomik kalkan’ olarak değerlendiriliyor. Anlaşmayla birlikte, binlerce mal ve hizmette gümrük vergilerinin sıfırlanması öngörülürken, taraflar ekonomik açıklıkta yeni bir dönemin başladığını ilan etti.

Anlaşma kapsamında, Avrupa’nın ihracatının yaklaşık yüzde 97’sine uygulanan gümrük vergilerinin düşürülmesi ya da tamamen kaldırılması öngörülüyor. Bu düzenlemenin, 27 üyeli AB’ye yıllık 4 milyar euroya (4,75 milyar dolar) kadar gümrük vergisi tasarrufu sağlaması bekleniyor. Hindistan Başbakanı Narendra Modi bugün başkent Yeni Delhi’de AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ile yaptığı görüşmenin ardından anlaşmayı ‘tüm anlaşmaların anası’ olarak niteledi. Modi, “Bu anlaşma, Hindistan’daki 1,4 milyar insan ile AB’deki milyonlarca vatandaş için çok sayıda fırsat yaratacak” dedi. Modi ayrıca, anlaşmanın küresel gayrisafi yurt içi hasılanın yaklaşık yüzde 25’ini ve dünya ticaretinin üçte birini temsil ettiğini vurguladı.

fvgh
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ile bir araya geldi. (EPA)

AB, dünyanın en kalabalık ülkesi olan Hindistan’ı geleceğin kilit pazarlarından biri olarak görüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bir gün önce AB Konseyi Başkanı Antonio Costa ile birlikte Hindistan Cumhuriyet Günü törenlerinde onur konuğu olarak ağırlanmasının ardından yaptığı açıklamada, “Avrupa ve Hindistan bugün tarih yazıyor… İki milyar insanı kapsayan bir serbest ticaret bölgesi kurduk ve bundan her iki taraf da fayda sağlayacak” ifadelerini kullandı.

Avrupalı yetkililer, söz konusu anlaşmanın Hindistan’ın bugüne kadar imzaladığı en iddialı ticaret anlaşması olduğunu belirtirken, Avrupa şirketlerinin ‘pazara ilk giren olma avantajı’ elde edeceğini vurguladı. Anlaşmanın özellikle Avrupa’nın tarım, otomotiv ve hizmet sektörlerine önemli kazanımlar sağlaması bekleniyor.

Yeni Delhi yönetimi ise AB’yi, altyapı yatırımlarını hızlandırmak ve milyonlarca yeni istihdam yaratmak için ihtiyaç duyduğu teknoloji ve yatırımlar açısından kritik bir ortak olarak değerlendiriyor.

En yüksek düzeyde pazar erişimi

AB verilerine göre, 2024 yılında iki taraf arasındaki mal ticareti hacmi 120 milyar euroya (139 milyar dolar) ulaştı. Bu rakam, son on yılda yaklaşık yüzde 90’lık bir artışa işaret ederken, hizmet ticaretinin hacmi de 60 milyar euro (69 milyar dolar) olarak kaydedildi.

Anlaşma kapsamında Hindistan’ın, başlıca Avrupa ürünlerine yönelik pazar erişim kısıtlamalarını gevşetmesi bekleniyor. Buna göre otomobillere uygulanan ve azami yüzde 110’a kadar çıkan gümrük vergileri kademeli olarak yüzde 10 seviyesine kadar düşürülecek. Şarapta ise vergiler yüzde 150’den aşamalı biçimde yaklaşık yüzde 20’ye indirilecek. Halihazırda makarna ve çikolata gibi işlenmiş gıdalara uygulanan yüzde 50 oranındaki gümrük vergileri ise tamamen kaldırılacak.

dfv
Avrupa Birliği (AB) Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, AB Konseyi Başkanı Antonio Luis Santos da Costa ve Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Hindistan Cumhuriyet Günü kutlamalarına katıldı. (DPA)

Ursula von der Leyen, Hindistan’a yapılan ihracatın iki katına çıkmasını beklediğini belirterek, AB’nin ‘geleneksel olarak korumacı olan Hindistan pazarında bir ticaret ortağına şimdiye kadar tanınmış en yüksek düzeyde pazar erişimini’ elde edeceğini vurguladı.

Anlaşmayla birlikte Avrupa şirketleri, Hindistan’daki finansal hizmetler ve deniz taşımacılığı sektörlerine de ayrıcalıklı erişim hakkı kazanacak. Hindistan Başbakanı Narendra Modi ise anlaşmanın, tekstil, değerli taşlar ve mücevherat, deri ürünleri ile hizmetler dahil olmak üzere birçok sektörü güçlendireceğini ifade etti.

Görüşmelere yakın kaynaklar, müzakerelerin dün son ana kadar sürdüğünü ve AB’nin uyguladığı sınırda karbon vergisinin çelik sektörü üzerindeki etkileri başta olmak üzere bazı hassas başlıkların ele alındığını aktardı.

Net seçim

Anlaşma, Brüksel ve Yeni Delhi’nin, ABD’nin gümrük tarifeleri ile Çin’in ihracat kısıtlamalarına karşı yeni pazarlar açma arayışında olduğu bir dönemde hayata geçirildi. Aynı zamanda Hindistan ile AB arasında, mevsimlik işçiler, öğrenciler, araştırmacılar ve yüksek vasıflı profesyonellerin hareketliliğini kolaylaştırmaya yönelik bir anlaşmanın yanı sıra güvenlik ve savunma alanlarını kapsayan düzenlemelerin de sonuçlandırılmasının beklendiği belirtildi.

Ursula von der Leyen, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Hindistan ve Avrupa açık bir tercih yaptı: stratejik ortaklık, diyalog ve açıklık” ifadesini kullandı. Von der Leyen, “Bölünmüş bir dünyaya başka bir yolun hâlâ mümkün olduğunu gösteriyoruz” değerlendirmesinde bulundu. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) öngörülerine göre Hindistan, bu yıl dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olma yolunda ilerliyor. On yıllar boyunca temel askeri teçhizat konusunda Moskova’ya bağımlı olan Yeni Delhi, son yıllarda ithalatını çeşitlendirerek ve yerli sanayi kapasitesini güçlendirerek Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaya çalışıyor. AB ise benzer şekilde, ABD’ye olan bağımlılığını azaltmayı hedefliyor.


Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
TT

Witkoff: Son İsrailli rehinenin cesedinin iadesi ile Ortadoğu'da yeni bir şafak doğdu

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)
ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff (Reuters)

ABD’nin Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff bugün yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’nde tutulan son İsrailli rehinenin cesedinin geri getirilmesinin, savaş yerine barışın hâkim olduğu yeni bir geleceğin önünü açtığını söyledi.

Witkoff, X platformundaki paylaşımında, “Hayatta olan 20 rehinenin tamamı ile hayatını kaybeden 28 rehinenin tümünün naaşları ailelerine teslim edildi. Bu, pek çok kişinin beklemediği, büyük ve tarihi bir başarı” ifadelerini kullandı.

Bu sonucun, aralarında ABD Başkanı Donald Trump’ın da bulunduğu birçok kişinin yoğun çabaları sayesinde mümkün olduğunu belirten Witkoff, Trump’ın ‘barış için aralıksız çalıştığını’ vurguladı.

Witkoff, “Bu, Ortadoğu’da yeni bir şafak” ifadesini kullanarak, ABD’nin bölgede ‘herkes için kalıcı barış ve refahı sağlama’ konusundaki kararlılığını yineledi.

İsrail ordusu dün yaptığı açıklamada, Gazze’de bir mezarlıkta yaklaşık 250 ceset üzerinde yapılan incelemelerin ardından, son İsrailli esirin cesedinin bulunduğunu duyurmuştu.


Batı kampı parçalanırken Çin, İran ile ilişkilerini gözden mi geçiriyor?

Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
TT

Batı kampı parçalanırken Çin, İran ile ilişkilerini gözden mi geçiriyor?

Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)
Tayvan’ın Taipei kentinde İran'daki hükümet karşıtı protestoları destekleyen bir protesto gösterisi, 25 Ocak 2026 (AP)

Şerbil Berekat

ABD’nin Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro'nun gözaltına alındığı ve ülkenin siyasi gidişatında gecikmiş de olsa öncü bir değişiklik yaratan yıldırım harekâtından birkaç gün sonra, Çin bir kez daha ‘dost’ ülkelerdeki çıkarlarını, bu ülkelerin rejimlerini savunmak zorunda kalmadan ve istenmeyen çatışmaların bedelini ödemeden nasıl koruyabileceğine dair tanıdık bir sınavla karşı karşıya kaldı.

Bu soru, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a karşı askeri bir saldırı emri vermeye çok yaklaşması, ancak son anda geri adım atarak ‘silahı masadan kaldırmadan’ dar bir diplomatik pencere açmasıyla yeniden gündeme geldi.

Venezuela ve İran ile 2024 yılının aralık ayında Suriye'de Beşşar Esed rejiminin düşüşü arasında, Pekin’i coğrafi olarak uzak ama taktiksel olarak yakın olan, ancak ilişkileri ‘karmaşık’ kalan ve ittifaka dönüştürülemeyen siyasi ortaklar şeklindeki tekrarlayan bir ikilemle karşı karşıya bırakan bir model ortaya çıktı.

Bu rejimler, Washington'dan uzak olmaları nedeniyle ideolojik bir yaklaşımla bir şekilde Çin'e bağlı olsalar da Pekin'in tercih ettiği bu rejimlerle ekonomik ilişkiler, yaptırımlar, yolsuzluk, kötü yönetim ve kalkınma eksikliği nedeniyle karmaşık ve kısıtlı olmaya devam ediyor. Bunun yanında söz konusu rejimler Pekin için çeşitli kazançlar sağlamaya devam etmektedir. Bunlar arasında ucuz petrol veya Kuşak ve Yol Girişimi içindeki stratejik coğrafi konum gibi doğrudan kazançlar ve Washington ile ilişkilerin dengelenmesi bağlamında dolaylı da olsa bazı kazançlar bulunuyor.

Trump'ın bu rejimleri hedef alması, özellikle ABD'nin küresel enerji haritasını yeniden çizmek ve kritik mineraller ve ilgili tedarik zincirleri konusunda Çin'e neredeyse tamamen bağımlı olması da dahil olmak üzere stratejik zayıflıklarını azaltmak için sistematik adımlar attığına dair söylentiler ışığında, Çin'in konumu hakkında meşru sorular ortaya çıkarıyor.

Ancak, Trump'ın politikalarına daha geniş bir perspektiften baktığımızda özellikle Grönland konusunda Batılı müttefikleriyle yaşadığı gerilim, Kanada'yı ilhak etme yönündeki tehditleri ve Washington'a sağladıkları gerçek katma değeri göz ardı etmesi, ayrıca ulusal güvenlik stratejisi çerçevesinde Çin ve Rusya’yı etkisiz hale getirme girişimleri, Çin'in ‘dostlarının’ aldığı darbeler karşısında itidalli ve temkinli davranmasına neden oldu. Bunun yanında Çin, özellikle Trump’ın muhtemelen nisan ayında gerçekleşecek olan Pekin ziyareti sebebiyle bir alanda yaşanan kayıpların başka bir alanda kazanca dönüştürülebileceği stratejik yatırım fırsatları arıyor.

Clement Chai: Washington, uluslararası politikada güçlü adam yaklaşımını benimsiyor Ancak, her zamanki pragmatizmleriyle Çinliler, Trump yönetiminin siyasi hataları yüzünden tökezleyeceğine bahse girecekler.

Çin ittifaklar kurmaz

Çin'in davranışını anlamak için, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulmasından bu yana Çin dış politikasını yöneten temellere dönip bakmak gerekiyor. Çin ittifaklar kurmaz ve dış politikasını ittifak mantığına dayandırmaz, aksine çıkarlar ve taahhüt sınırları tarafından yönetilen esnek bir etkileşim çerçevesine dayandırır. Bu yaklaşım, 1954 yılında kabul edilen, egemenliğe saygı, müdahale etmeme ve karşılıklı yarar ilkelerine dayanan barış içinde bir arada yaşama beş ilkesine dayanıyor. Bu ilkeler, Pekin'in kesin taahhütlere girmeden çeşitli rejimlerle geniş ilişkiler kurmasını sağladı. Ardından eski Çin Halk Cumhuriyeti Merkezî Askerî Komisyon Başkanı Deng Şiaoping, stratejik hedefleri önceliklendirme, iç güçlenmeye odaklanma ve modernleşmeye hizmet etmeyen çatışmalardan kaçınma çağrısı olarak, temel çıkarlarından ödün vermeden ‘Tao Guang Yang Hui’ yani ‘Yeteneklerini Gizle ve Zamanını Bekle’ ilkesini geliştirdi.

Bu çerçeve, kurucu ilkeleri terk etmeyen, ancak Çin'in uluslararası sistemde daha merkezi bir konuma geçişine paralel olarak bunları yeniden yorumlayan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping dönemine kadar devam etti. ‘Müdahale etmeme’ ilkesi artık pasif tarafsızlık değil, Çin'in doğrudan müdahale maliyetini üstlenmeden çatışma bölgelerindeki varlığını genişletmesine olanak tanıyan bir yumuşak güç aracıdır. Tao Guang Yang Hui ile Şi Cinping döneminde, zayıflığı korumak için gizlilik politikasından, gücü organize etme ve gösterilme zamanını kontrol etme stratejisine geçti. Bu strateji, Güney Çin Denizi'nden Tayvan'a kadar, açık bir çatışma olmadan daha kendinden emin bir diplomasiyle yansıtıldı.

Bu bağlamda Şi, ittifaka dönüşmeden ilişki düzeylerini ayıran yarı resmi bir ortaklık sınıflandırma sistemi getirdi. Pakistan, askeri ittifak olmaksızın uzun vadeli siyasi taahhüdü güvence altına alan ‘her koşulda stratejik iş birliği ortaklığı’ sınıflandırmasına alındı. Rusya ile ilişkiler ise ‘sınırsız kapsamlı stratejik ortaklık’ olarak tanımlandı. Bu, siyasi açıdan büyük önem taşıyor ancak savunma açısından bağlayıcı değil.

sdcfvghy
İran Savunma Bakan Yardımcısı Macid Rızai ve Çin'in eski ABD askeri ataşesi Zhang Li, Pekin'deki Xiangshan Forumu genel kurulunda konuşmalarını yaptıktan sonra tokalaşırken, 19 Eylül 2025 (AFP)

İran'a gelince, Çin ile ilişkileri 2021'de uzun vadeli iş birliği anlaşmasının imzalanmasından önce, 2016'da ‘kapsamlı stratejik ortaklık’ düzeyine yükseltildi. Bu, yüksek bir diplomatik sınıflandırmadır, ancak olağanüstü ilişkiler düzeyinin altında kalmaktadır ve stratejik bir uyum veya Çin'in İran'ı savunma taahhüdü anlamına gelmiyor.

İran: “Dalgaları kırmak”

Bu, Çin ile İran arasındaki ilişkinin marjinal veya ikincil olduğu ve hiçbir bedel ödemeden vazgeçilebileceği anlamına gelmez. (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Mısır, Etiyopya, Endonezya, İran ve BAE’dan oluşan) BRICS grubunun bir üyesi olan İran ile Çin arasındaki petrol ticareti, Çin'in toplam petrol ithalatının yüzde 12 ila 14'ünü oluşturuyor. Bunun yanında, Körfez'in doğu kıyısındaki coğrafi konumu ve Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmesi, onu sadece Çin'in petrol ihracatında değil, Pekin'in giderek daha fazla bağımlı hale geldiği diğer Körfez ülkelerinden gelen enerji akışının güvenliğinde de kilit bir unsur haline getiriyor.

Siyasi düzeyde İran, özellikle 7 Ekim 2023 olaylarından önce Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen'deki bölgesel güç ağlarında etkili bir rol oynadı. Bir zamanlar Ortadoğu'da ABD ve Batı ülkelerinin nüfuzuna karşı denge unsuru olan ve Çin'in bölgedeki çatışmalara doğrudan müdahil olmadan varlığını ve nüfuzunu dengelemesini sağlayan ‘direniş ekseninin’ lideri olarak kabul ediliyor.

Daha da önemlisi, Suriye ve Venezuela'nın aksine İran, siyasi pragmatizm ve dış baskılara uyum sağlama konusunda açık bir kapasite sergiliyor. Dini Lider’in merkezi rolüne rağmen, İran rejimi ‘tek adam yönetimine’ dayalı değil, on yıllardır hayatta kalmasını ve yaptırımlara ve tehditlere direnmesini sağlayan çok düzeyli bir kurumsal yapıya dayanmaktadır. Bu direnme yeteneği, Pekin'in görüşüne göre, onu Çin standartlarına göre muamele edilebilecek bir ortak haline getiriyor.

Çinli yazar ve araştırmacı Zhao Zhijun, Al-Majalla'ya yaptığı değerlendirmede, İran'ın Asya, Avrupa ve Afrika arasında bir bağlantı noktası olarak kabul edildiği için Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'nde çok önemli bir stratejik konuma sahip olduğunu söylüyor. İran'ı kaybetmek, Avrupa ve Ortadoğu'ya giden ana kara yolunun kesilmesi anlamına gelir ve bu da ABD'nin kontrolündeki Malakka Boğazı'nı atlatmak için tasarlanan enerji güvenliği koridorlarının etkinliğini ortadan kaldırır.

Zhao, “İran, Ortadoğu'daki anti-Amerikan güç olarak, uzun süredir ABD'nin stratejik kaynaklarını tüketerek, Asya-Pasifik bölgesinde Çin üzerindeki baskıyı nesnel olarak hafifletmiştir. İran rejimi düşerse veya Batı'ya yönelirse, bu stratejik engel ortadan kalkacak ve Çin, Batı'nın kapsamlı ablukasıyla tek başına yüzleşmek zorunda kalacaktır” yorumunda bulundu.

Zhao, İran'ın Çin para birimi yuanın uluslararasılaşması için hayati bir test alanı olduğunu, çünkü petrol ticaretinin yuan ile yapılması Çin'in doların hakimiyetinden bağımsız bir finansal sistem kurmasına doğrudan yardımcı ettiğini belirtti. Çinli yazar ve araştırmacı, jeopolitik güvenlik açısından İran'ın sadece Çin'in Sincan bölgesine radikalizmin sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Orta Asya'ya girmeye çalışan ve Çin'in stratejisini baltalamaya çalışan Hindistan'ın etkisini engellemenin anahtarı olduğunu söyledi. Zira Tahran'daki mevcut rejim çökerse, Amerikan, İsrail ve Hint güçleri bu boşluğu doldurmak için hiç vakit kaybetmeyecekler.

Zhao Zhijun: İran, sadece radikalizmin Sincan'a sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Hindistan'ın Orta Asya'ya giden yolunu kesmenin de anahtarı.

Çin nasıl tepki verecek?

Bir yandan Çin'in pragmatik ve ölçülü dış politika felsefesi ve sınırlı kurumsal ilişkileri, diğer yandan ise rejimi devirmek veya zayıflatarak sert siyasi koşullar dayatmak amacıyla ABD'nin İran'a saldırmasının yol açabileceği ekonomik ve jeopolitik riskler arasında, Çin dikkatli hesaplar yapacak. Diplomatik tepkisini tasarlarken son derece ihtiyatlı davranacak. Bu tepki, İran hükümetine siyasi ve diplomatik destek, herhangi bir güç kullanımı veya İran'ın egemenliğinin ihlalinin kınanması ve muhtemelen diplomatik arabuluculuk girişiminden oluşacak ve Çin'in hayati çıkarlarını korumak için pratik önlemlerle paralel olarak uygulanacak.

Batı Asya ve Afrika Araştırmaları Enstitüsü'nün kıdemli araştırmacısı, Çin Sosyal Bilimler Akademisi Siyaset Bilimi Bölümü direktörü ve Çin Orta Doğu Araştırmaları Derneği başkan yardımcısı ve genel sekreteri Tang Zhichao, bununla ilgili olarak şunları söyledi:

“Venezuela'da olduğu gibi İran'da da Çin'in tutumu değişmedi. Çin, uluslararası hukuka saygı çağrısında bulunuyor, diğer ülkelerin iç işlerine müdahaleye karşı çıkıyor, hegemonyayı ve güç politikasını reddediyor ve uluslararası adaleti savunuyor. Çin aynı zamanda, kendi çıkarlarını kararlılıkla koruyacaktır.”

Tang Zhichao, ABD'nin eylemlerinin sadece Venezuela ve İran'ın egemenliğini ihlal etmekle kalmayıp, Çin'in çıkarlarını da etkilediğini belirtti. ABD'nin Çin'in ‘Batı Yarımküre'deki gelişimini sınırlandırma ve Ortadoğu ülkeleriyle iş birliğini kısıtlama’ girişimleri olduğunu söyleyen Tang Zhichao, bunları ‘yasadışı ve mantıksız çabalar’ olarak nitelendirdi ve ‘hiçbir ülkenin ABD'nin emirlerine boyun eğmeyeceğini’ belirtti.

sdfg
Umman Körfezi'nde İran-Rusya-Çin ortak tatbikatı sırasında bir Rus askeri gemisi, 12 Mart 2025 (AFP)

Çinli araştırmacı ve yazar Zhao, Çin’in ‘rejimi korumak için ekonomik kan pompalama’ politikasını benimseme olasılığının yüksek olduğunu düşünüyor. İran'da Çin'in vereceği herhangi bir tepkinin, İran'ın iç siyasi durumu, jeopolitik diplomatik maliyetler ve askeri teknik gerçekler şeklindeki üç ana kısıtlamaya tabi olacağını belirtti.

Pekin'deki karar alıcıların İran'da güçlü bir ‘Batı yanlısı’ akımın varlığını kabul ettiklerini ve Tahran'ın ‘Doğu'ya yönelme’ stratejisinin genellikle Batı’nın yaptırımları nedeniyle zorunlu bir seçim olduğunu ifade eden Zhao, ‘karşılıklı stratejik güven’ düzeyinde bir eşitsizlik olduğunu söyledi.

Çin'in ABD-İran ilişkilerinde herhangi bir yumuşamanın Tahran'ın diplomatik rotasını değiştirebileceğinin çok iyi farkında olduğunu kaydeden Zhao’ya göre bu yüzden, jeopolitik açıdan istikrarsız ve mutlak sadakatinden yoksun bir ortak uğruna ABD ile doğrudan askeri çatışmaya girme riskini almayacak.

Çin'in jeopolitik diplomasi alanındaki ‘yan hasarların’ bedelini ödeyemeyeceğini, çünkü Çin'in Ortadoğu'daki temel çıkarlarının Körfez ülkeleri ve İsrail ile dengeli ilişkiler sürdürmek olduğunu düşünen Zhao, şu anda İran'a verilecek herhangi bir radikal askeri desteğin kaçınılmaz olarak İsrail'in Çin'e karşı cephe almasına yol açacağını ve ‘bu durumun yüksek teknoloji alanında hayati önem taşıyan iş birliği kanallarını koparacağını’ belirtti. Suudi Arabistan'ın endişelerini artıracak ve ‘enerji ve finans alanında Çin-Suudi Arabistan ittifakının temellerini’ tehdit edeceğini söyleyen Zhao’ya göre sadece İran'ı korumak için Arap dünyasını ve İsrail'i kaybetmek, stratejik açıdan şüphesiz kaybedilen bir anlaşma olur.

Zhao Zhijun: İran, sadece radikalizmin Sincan'a sızmasını önleyen bir ‘dalgakıran’ değil, aynı zamanda Hindistan'ın Orta Asya'ya giden yolunu kesmenin de anahtarı.

Zhao, bunun yanında Çin, Tahran'a herhangi bir ‘acil durum’ askeri desteği sağlamayı düşünse bile ‘askeri sistemlerdeki engellerin’ bunun etkili olmasını engelleyeceğini düşünüyor. Bu bağlamda Zhao, Pakistan ordusuna etkili yetenekler kazandıran, silahlanma, komuta zinciri ve taktiksel düşünce açısından Çin ve Pakistan orduları arasında on yıllardır süren derin entegrasyonu, İran ordusunun karmaşık ve karışık silah cephaneliği ile karşılaştırıyor. Zhao, kısa vadede İran ordusuna gelişmiş Çin silahları tedarik etmenin, bu ordunun hemen savaş kabiliyeti kazanmasını sağlamayacağı sonucuna varıyor. Aksine, uygun eğitim, veri bağlantısı uyumluluğu ve taktiksel entegrasyonun yokluğunda, bu silahlar kolay hedefler haline gelerek Çin askeri sanayisinin itibarını zedeleyebilir.

xsder
İran'ın Tahran kentinde bir binada bulunan ABD karşıtı duvar resmi, 24 Ocak 2026 (Reuters)

Observer Research Foundation Middle East araştırmacısı Clement Chai, Çin-İran ilişkilerinin Çin lehine dengesiz olduğunu belirtirken Pekin'in orta ve uzun vadede enerji ithalatını çeşitlendirmeye çalıştığı için Tahran'daki herhangi bir rejim değişikliğinin İran'ın petrol arzı üzerindeki etkisini önemsizleştirdiğinin vurguladı. Chai, enerji sektörüyle ilgili olaraksa “Çin, Tahran'daki alternatif bir liderlikle başa çıkmaya hazır olacaktır” yorumunda bulundu.

Şarku'l Avsat'ın Al-Majalla’dan aktardığı değerlendirmede Chai sözlerini şöyle sürdürdü:

“Washington'ın uluslararası politikada güçlü adam yaklaşımını benimsediği açık, ancak Çinliler her zamanki pragmatizmleriyle Trump yönetiminin siyasi hataları yüzünden tökezleyeceğine bahse girecekler. Kanada'nın Çin'e açılması ve Avrupa Birliği'nin (AB) Mercosur (Güney Amerika bölgesel ekonomik örgütü) bloğu ile serbest ticaret anlaşması imzalaması gibi, Washington'un diğer ülkelere itaat dayatmak için uyguladığı zorlayıcı yaklaşıma tepki olarak atılan adımlar da dahil olmak üzere, şimdiden dikkate değer jeopolitik değişikliklere tanık oluyoruz."

Chai, “Bölgesel bloklar ve tek tek ülkeler artık ulusal çıkarlarına göre dış politikalarını yeniden hesaplıyor ve bazı durumlarda Hindistan ve Çin gibi eski düşmanlarıyla yeni kanallar açıyor" diye ekledi.

Grönland'daki kaos ve ABD Başkanı Trump’ın BM’yi yalnızca kendisinin liderlik ettiği bir ‘Barış Konseyi’ ile değiştirme çabalarının hakim olduğu bu yıl Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu, Batı ülkelerinin Trump'ın politikalarına karşı açık bir muhalefet platformu olarak görev yaptı. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, forumda yaptığı konuşmada, Çin'in Avrupa'nın hayati sektörlerine yatırımlarını artırması çağrısında bulunarak, ‘emperyalist emellere dönüşe’ karşı uyardı. Aynı platformda, Kanada Başbakanı Mark Carney'nin konuşması daha çok Küresel Güney'den bir devlet başkanının konuşmasına benziyordu. Carney, ABD'yi ismini vermeden, ekonomik entegrasyon, gümrük vergileri ve finansal imkanları kendi iradesini dayatmak için siyasi bir silah olarak kullandığını suçlayarak, stratejik bağımsızlık ve orta güçler arasında ittifaklar kurulması çağrısında bulundu.

Venezuela'daki petrol planları siyasi ve teknik nedenlerle durma noktasına gelen Trump, İran ve Grönland'a yönelik tehditlerini yumuşatsa da daha sonra bu konulara geri dönme olasılığına kapıyı açık bıraktı. Ancak Batı kampındaki bölünme, hızlı bir şekilde onarılması zor bir aşamaya gelmiş görünüyor. Çin bunu objektif bir fırsat olarak görüyor ve bu durum Çin'i bazı müttefiklerinin ayrılmasıyla ilgili stratejik ihtiyatını derinleştirmeye ve kayıpları yönetmeyi ve fırsatları değerlendirmeyi tercih etmeye itiyor.