AB’den 116 şirket hala Rusya’da faaliyet gösteriyor

Moskova’da bir mağazanın önünden geçen kadın (DPA-Arşiv)
Moskova’da bir mağazanın önünden geçen kadın (DPA-Arşiv)
TT

AB’den 116 şirket hala Rusya’da faaliyet gösteriyor

Moskova’da bir mağazanın önünden geçen kadın (DPA-Arşiv)
Moskova’da bir mağazanın önünden geçen kadın (DPA-Arşiv)

Yale CEO Liderlik Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Moskova’ya bir dizi uluslararası yaptırım uygulanmasına yol açan Ukrayna’yı işgalinden yaklaşık dört ay sonra, Avrupa Birliği (AB) ülkelerinden 100’den fazla şirket Rusya’da faaliyet göstermeye devam ediyor.
Bloomberg’in haberine göre, Jeffrey Sonnenfeld liderliğindeki Enstitü tarafından yapılan araştırmada, “Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in saldırı nedeniyle rejimini cezalandırmaya yönelik kamuoyu baskısına rağmen, AB’den 116 ​​şirket ülkede hala iş yapan 247 çok uluslu şirketin yaklaşık yarısını oluşturuyor” denildi.
Araştırma, Rus devletine ait araştırma kurumu tarafından yayınlanan, ülkede faaliyet gösteren 5 bin yabancı şirketin yarısından fazlasının ülkede faaliyetlerine herhangi bir kısıtlama getirmediği ve iki milyon kişiyi istihdam etmeye devam ettiğine dair raporun hemen ardından geldi.



1,8 trilyon dolarlık sistem ‘özel sektör kredi kışını’ mı yaşıyor?

ABD bayrağının önündeki Wall Street tabelası (Reuters)
ABD bayrağının önündeki Wall Street tabelası (Reuters)
TT

1,8 trilyon dolarlık sistem ‘özel sektör kredi kışını’ mı yaşıyor?

ABD bayrağının önündeki Wall Street tabelası (Reuters)
ABD bayrağının önündeki Wall Street tabelası (Reuters)

Özel kredi piyasası, bir sonraki küresel mortgage krizi olabilir mi? Geleneksel bankacılık sisteminin dışındaki kredilendirmenin geçtiğimiz yıllar boyunca hızla büyümesi ve sıkı denetimlerden uzak, değeri 1,8 trilyon dolar barajını aşan devasa bir piyasa yaratmasının ardından bu can alıcı soru, finansal karar mekanizmalarının koridorlarında artık daha yüksek sesle tartışılmaya başlandı.

Bu endişe, JPMorgan Chase CEO’su Jamie Dimon’un yakın zamanda yaptığı uyarılarda da net bir şekilde vücut buldu. Dimon, kredi döngüsünün tersine dönmesiyle birlikte, gevşek standartlar ve yüksek borçluluk oranı nedeniyle sektördeki kayıpların muhtemelen beklentileri aşacağı konusunda uyarıda bulundu.

y7mu7m
JPMorgan Chase CEO’su Jamie Dimon, Manhattan’daki New York Ekonomi Kulübü’nde konuşuyor. (Arşiv – Reuters)

Finansal istikrar açısından kritik bir dönemeçte, G20 ülkelerinin merkez bankası başkanları ve maliye bakanlarını bünyesinde barındıran Finansal İstikrar Kurulu (FSB) da krize müdahil oldu. FSB, ulusal düzenleyici kurumlardan denetimleri derhal sıkılaştırmalarını talep etti. Bu hamle, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) özel kredileri, piyasalardaki yüksek değerlemelerle birlikte finansal istikrarı tehdit eden temel risk kaynaklarından biri olarak konumlandırmasıyla eş zamanlı gerçekleşti.

Bu kurumsal risk sınıflandırması gecikmeden resmiyet kazandı ve ECB’nın Mayıs 2026 sonunda yayımladığı Finansal İstikrar Raporu’nda açıkça yer buldu. Rapor, bu sektörün yapısındaki oldukça tehlikeli iki boyutu gözler önüne serdi: İlki, ‘çığ etkisi’ olarak tanımlanan durum oldu; yatırımcıların fon payı iade taleplerinin tırmanışa geçmesiyle birlikte, fonlar bazı varlıklarını nakde çevirmede ciddi zorluklarla karşılaşmaya başladı ve bu durum, varlıkların değerinin çok altında acil satışlara (yangın satışı) yol açma riski doğurdu. Diğer boyut ise giderek büyüyen ‘çift kaldıraç’ olgusu oldu. Rapor, fonların kendi verdikleri özel kredileri finanse etmek için geleneksel bankalardan borçlanma eğilimini artırdığını ortaya koydu. Bu durum, nihai borçluların temerrüde düşmesi halinde bankacılık sistemini çift taraflı bir tehdit altında bırakacak tehlikeli bir sarmala ve karşılıklı bağımlılığa işaret ediyor.

Özel sektör kredilerinde benzeri görülmemiş bir artış

Bu tehlikeli karşılıklı bağımlılık ve peş peşe gelen uluslararası uyarılar, küresel finans sisteminde yaşanan ve özel kredi fonlarının öncülük ettiği derin bir yapısal dönüşümün doğal bir sonucu olarak öne çıkıyor. Söz konusu fonlar, sınırlı birer alternatif araç olmaktan çıkıp, değeri 1,8 trilyon dolar eşiğini aşan adeta ‘paralel bir bankacılık sistemine’ dönüştü.

Bu bağlamda, Arbah Capital Varlık Yönetimi Kıdemli Direktörü Muhammed el-Farrac, bu büyümenin tamamen doğal yollarla gerçekleşmediğini, aksine 2008 krizinin ardından bankaların küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ) finansmanından çekilmesi ve bunu takip eden katı düzenleyici reformlarla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtiyor.

yumu7kı
New York Borsası’nda işlem yapan bir yatırımcı (AP)

El-Farrac, Basel III standartlarının uygulanması ve sermaye yeterlilik gereksinimlerinin artırılmasının bankaları yüksek riskli kredileri kısmaya zorladığını ve bunun da geniş bir finansman açığı yarattığını ekliyor. İşte bu noktada özel kredi fonları, geleneksel bankacılık kısıtlamalarının dışındaki esnekliklerinden ve daha hızlı hareket edebilme kabiliyetlerinden yararlanarak bu boşluğu doldurmak üzere devreye girdi.

Özel kredinin niteliği ve bankalardan farkı

El-Farrac, özel kredinin temel mantığının, bankaların aracılığına ihtiyaç duymadan veya halka açık tahvil piyasalarından geçmeden, banka dışı finansal kuruluşlar vasıtasıyla şirketlere doğrudan borç verilmesine dayandığını açıklıyor. Özel kredi ile banka finansmanı arasındaki temel fark ise fonların kendi yapısında yatıyor; nitekim bankalar her an çekilebilir kısa vadeli mevduatlara sırtını dayıyor, bu da onları katı likidite kısıtlamalarına marize bırakarak kararlarında daha muhafazakâr olmaya zorluyor.

Buna karşın özel kredi fonları, uzun vadeli yatırım ufkuna sahip kurumsal yatırımcılar tarafından fonlanan ve ‘kilitli sermaye’ (locked-up capital) olarak bilinen uzun vadeli sermayelere dayanıyor. Bu durum, söz konusu fonlara çok daha geniş bir esneklik alanı açarken, hızlı ve doğrudan finansman kararları alabilmelerine de imkân tanıyor.

Sektör içi finansman araçları

El-Farrac, bu sektörün tek bir kredilendirme modeliyle sınırlı kalmadığını, aksine şirketlerin farklı aşamalardaki ihtiyaçlarını karşılayan geniş bir araç yelpazesini barındırdığını belirterek, bunları şu şekilde sıralıyor:

- Doğrudan Kredilendirme: Orta ölçekli şirketlerin operasyonel büyümesini finanse etmeye yönelik doğrudan borç sağlama.

- Ara Finansman (Mezzanine Financing): Şirketin sermaye yapısında geleneksel öncelikli borçlar (krediler) ile öz kaynaklar (hisseler) arasında yer alan ‘orta katı’ temsil eden bir finansman modeli.

- Sorunlu Borç Finansmanı: Tahsili gecikmiş veya batık durumdaki borçların satın alınarak yeniden yapılandırılması.

- Girişim Finansmanı (Venture Debt): Yüksek büyüme potansiyeline sahip start-up şirketlerinin desteklenmesi.

- Varlık Destekli Finansman: Gayrimenkul, ekipman veya fikri mülkiyet hakları gibi somut ya da soyut varlıklar karşılığında sağlanan finansman.

2008 sonrası krizin kökenleri

El-Farrac analizinde, küresel bankaların büyük kayıplar, Basel III düzenlemeleri ve likidite gereksinimleri nedeniyle kredi faaliyetlerini keskin bir şekilde azaltmak zorunda kaldığı 2008 küresel finansal krizi sonrasına işaret ediyor. Bu çekilme, piyasada özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) için ciddi bir finansman açığı yarattı.

Aynı dönemde emeklilik fonları, sigorta şirketleri ve varlık fonları, düşük veya sıfıra yakın faiz oranlarının hâkim olduğu bir ortamda daha yüksek getiri arayışındaydı. Bu durum, özel kredilerin geleneksel varlıklara kıyasla yüksek getiri ve nispi istikrarı bir arada sunan ideal bir çözüm olarak öne çıkmasını sağladı.

Son dönemde yüksek faiz ortamına geçilmesiyle birlikte bu sektörün cazibesi daha da arttı. Özellikle bu kredilerin büyük çoğunluğunun değişken faiz oranlarına endeksli olması, merkez bankalarının faiz artırımlarıyla birlikte getirilerin de otomatik olarak yükselmesi anlamına geliyordu; bu durum yatırımcılara enflasyona karşı doğal bir koruma sağladı.

Yüksek faiz ortamındaki fırsatlar ve riskler

El-Farrac, mevcut konjonktürün bariz bir çelişkiyi barındırdığını düşünüyor; nitekim bir yandan yüksek faiz oranları, özel kredi fonlarına yıllık bazda yüzde 10 ila yüzde 15 arasında değişen ve geleneksel sabit getirili araçları açık ara geride bırakan istisnai kazançlar sağlama fırsatı sunuyor.

Ancak diğer yandan bu ortam, borç servis maliyetlerinde (faiz ödemelerinde) sürekli bir artışla karşı karşıya kalan borçlu şirketler üzerinde giderek büyüyen bir baskı oluşturuyor. Bu durum, özellikle kırılgan bir finansal yapıya sahip olan veya büyük ölçüde borçlanmaya dayalı faaliyet gösteren şirketlerde operasyonel kârların erimesine ve temerrüt olasılıklarının tırmanmasına yol açma riski taşıyor.

El-Farrac, bu yüksek faiz seviyelerinin uzun süre devam etmesinin, temerrüt oranlarını tarihsel olarak seyrettiği istikrarlı seviyelerin üzerine çıkarabileceği konusunda uyarıyor; bu durum, kredi portföylerini yıllardır karşılaşmadıkları ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabilir.

Değerlendirme ve şeffaflık krizi

El-Farrac’ın dikkat çektiği en önemli zorlukların başında, özel kredi fonlarındaki varlık değerlemesi meselesi geliyor. Bu krediler piyasalarda günlük olarak fiyatlandırılmıyor, aksine periyodik olarak gözden geçirilen içsel değerleme modellerine dayanıyor; bu durum da halka açık piyasalara kıyasla bir şeffaflık açığı yaratıyor. Söz konusu model, gerçekleşen zararların muhasebeleştirilmesinde gecikmelere yol açabileceği gibi varlıkların fiili durumundan daha istikrarlı olduğu izlenimini de verebiliyor.

Ayrıca, bazı fonlarda kaldıraç kullanılması riskin boyutunu daha da artırıyor. Kaldıraç, büyüme dönemlerinde kârı katlarken, kredi kalitesinde yaşanabilecek en ufak bir gerilemede ise zararların kartopu gibi büyümesine neden oluyor.

BlackRock’tan gelen uyarı sinyali

Bu endişeler, 2026 yılının başlarında BlackRock bünyesindeki bir özel kredi fonunun, teknoloji sektörleriyle bağlantılı bazı kredilerin kalitesindeki bozulma nedeniyle net varlık değerini yaklaşık yüzde 19 oranında düşürdüğünü açıklamasıyla somut bir şekilde vücut buldu.

Bu hamle piyasalarda geniş çaplı bir endişe dalgasına yol açarken, ABD’deki düzenleyici kurumları değerleme mekanizmalarına yönelik incelemeler başlatmaya sevk etti, ancak şu ana kadar resmi bir suçlamada bulunulmadı. Buna rağmen gelişme, yatırımcı güvenine hızla yansıdı; sektör içinde nakit çekme baskılarına ve daha muhafazakâr değerlemelerin yapılmasına neden oldu.

Bu, 2008 krizine benzer bir sistemik risk mi?

Artan endişelere rağmen el-Farrac, özel kredi piyasasının 2008’deki mortgage kriziyle doğrudan kıyaslanamayacağı görüşünde. Çünkü bu sektördeki olası kayıplar, hükümet müdahalesi ve kurtarma paketleri gerektiren mevduat sahipleri ya da geleneksel bankacılık sistemi yerine, risk taşıma kapasitesine sahip profesyonel kurumsal yatırımcıların omuzlarında kalıyor.

Ancak diğer taraftan el-Farrac, bankalar ile kredi fonları arasında kredi hatları ve dolaylı finansman kanalları üzerinden kurulan bağların, şokları dolaylı yoldan daha geniş finansal sisteme aktarabileceğini ve bu durumun ‘gizli sistemik riskler’ doğurabileceğini de göz ardı etmiyor.

dfrgthyj
New York Borsası’nda bir ekranda BlackRock şirketinin logosu ve ilgili işlem bilgileri gösteriliyor. (Reuters)

El-Farrac, özel kredi piyasasının kurumsal talebin artması ve kredi değerliliği analiz süreçlerine yapay zekânın entegre edilmesiyle önümüzdeki yıllarda da büyümesini sürdüreceğini ve 3 trilyon doları aşabilecek seviyelere ulaşacağını öngörüyor.

Ayrıca gelecek dönemin, milyarlarca dolarlık işlemleri finanse edebilecek daha büyük yapılar oluşturmak amacıyla portföy yönetim şirketleri arasında bir birleşme ve satın alma dalgasına sahne olacağına; bunun yanı sıra riskleri daha doğru ve hızlı değerlendirmek için alternatif veri kullanımının yaygınlaşacağına dikkat çekiyor.

El-Farrac, özel kredinin artık sadece alternatif bir yatırım aracı olmaktan çıkıp küresel finans sisteminin yapısal bir parçası haline geldiği sonucuna varıyor; ancak bu sistemin aynı zamanda yüksek getiriler ile şeffaflık, değerleme ve likiditeye dayalı karmaşık riskler arasında hassas bir denge barındırdığını vurguluyor.


Yasal düzenlemeler, 1,75 milyar dolarlık satış rakamlarıyla Suudi gayrimenkul sektörünü olgunluğa taşıyor

Riyad’ın genel görünümü (Reuters)
Riyad’ın genel görünümü (Reuters)
TT

Yasal düzenlemeler, 1,75 milyar dolarlık satış rakamlarıyla Suudi gayrimenkul sektörünü olgunluğa taşıyor

Riyad’ın genel görünümü (Reuters)
Riyad’ın genel görünümü (Reuters)

Suudi Arabistan Menkul Kıymetler Borsası’nda (Tadawul) işlem gören gayrimenkul şirketlerinin 2026 yılının ilk çeyreğine ilişkin mali sonuçları, kârlılık döngüsünde belirgin bir yeniden konumlanma yaşanmasına rağmen sektörün operasyonel temellerinin güçlü kalmaya devam ettiğini ortaya koydu. Şirketler, ilk çeyrekte 1,75 milyar doları aşan satış gelirine ve 378,42 milyon dolar (1,42 milyar riyal) net kâra ulaştı. Ancak toplam kârlar, spekülatif işlemlerdeki yavaşlama ve gelirlerin muhasebeleştirilme döngüsündeki değişim nedeniyle yüzde 30,56 geriledi.

Uzmanlar, bu düzeltme hareketinin temelinde piyasa verimliliğini artırmayı ve denge sağlamayı hedefleyen düzenleyici adımların bulunduğunu belirtiyor. Kira piyasasının düzenlenmesi, boş arazilere yönelik vergilerin uygulanması ve arzın artırılması gibi önlemlerin yanı sıra tüketici davranışlarında yaşanan bilinçli değişimin de etkili olduğu ifade ediliyor. Buna göre tüketiciler artık daha temkinli ve seçici hareket ederken, ürün kalitesi ile gerçek değere daha fazla önem veriyor.

Kârlardaki düşüşe rağmen şirket performansları arasındaki belirgin farklılıklar, sektörün operasyonel modeller açısından bir ‘ayıklanma’ sürecine girdiğine işaret etti. Nitelikli projelerin piyasaya liderlik etme kapasitesini koruduğu görülürken, özellikle önde gelen şirketlerin güçlü büyüme performansı dikkat çekti. Bu kapsamda Al Akaria şirketinin kârı yüzde 251,8 artarken, Dar Al Arkan’ın büyümesi yüzde 24,3’e ulaştı. Uzmanlar, bu verilerin sektörün fiyat odaklı hızlı büyüme döneminden çıkarak, Suudi Arabistan’ın Vizyon 2030 hedefleri ve altyapı yatırımlarına yönelik kamu harcamalarının desteğiyle daha sürdürülebilir ve olgun bir operasyonel yapıya geçtiğini gösterdiğini belirtiyor.

dyu6ku67
Riyad’ın caddelerinden birinde seyreden araçlar (Reuters)

Tadawul’de yayımlanan mali sonuçlara göre, gayrimenkul sektöründe faaliyet gösteren 17 şirketten 15’i ilk çeyrekte net kâr açıkladı. Buna karşılık Madinat Al Maarefa ve Emaar şirketleri çeyreklik bazda zarar etmeye devam etti.

Sektörün en kârlı şirketi, ilk çeyrekte 475,7 milyon riyal (126,7 milyon dolar) kâr açıklayan Al Akaria oldu. Şirket, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 251,8’lik bir büyüme kaydetti.

İkinci sırada Dar Al Arkan yer aldı. Şirket, ilk çeyrekte yaklaşık 260,2 milyon riyal (69,3 milyon dolar) kâr elde ederken, yıllık bazda yüzde 24,3’lük bir artış gösterdi. Üçüncü sırada Cenomi Centers bulunurken, şirketin kârı yüzde 8’lik düşüşe rağmen 202,5 milyon riyal (53,9 milyon dolar) seviyesinde gerçekleşti.

Öte yandan Suudi Arabistan’da borsada işlem gören gayrimenkul geliştirme ve yönetim sektörü şirketlerinin satışları, 2026’nın ilk çeyreğinde yüzde 4,45 oranında geriledi. Sektörün toplam satış hacmi 1,57 milyar dolara (5,89 milyar riyal) düşerken, bu rakam geçen yılın aynı döneminde 1,64 milyar dolar (6,16 milyar riyal) seviyesindeydi.

sdgth
Dar Al Arkan projelerinden biri (Şirketin internet sitesi)

Dar Al Arkan şirketi, 1,16 milyar riyal (309 milyon dolar) gelirle sektörde en yüksek satışa ulaşan şirket oldu. Şirket, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 24,8’lik bir büyüme kaydetti. İkinci sırada Jabal Omar yer aldı. Şirket, ilk çeyrekte 739,17 milyon riyal (197 milyon dolar) satış geliri elde etti. Ancak bu rakam, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 1,1’lik sınırlı bir düşüşe işaret etti. Üçüncü sırada ise Red Sea International şirketi bulundu. Şirket, 631 milyon riyali aşan (168 milyon dolar) gelir elde ederken, geçen yılın aynı dönemine göre satışlarında yüzde 9,9’luk bir gerileme kaydedildi.

Muhasebe kayıtlarındaki değişim

Gayrimenkul sektörü şirketlerinin finansal sonuçlarına ilişkin değerlendirmede bulunan gayrimenkul uzmanı Abdullah el-Musa, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan borsasında işlem gören gayrimenkul şirketlerinin kârlarındaki düşüşün olumsuz bir gelişme olarak görülmemesi gerektiğini, bunun daha çok sektör içinde kârlılık döngüsünde bir yeniden konumlanmaya işaret ettiğini söyledi. El-Musa, bu gerilemenin arkasında beş temel neden bulunduğunu belirtti. İlk olarak gelir döngüsündeki ve muhasebe kayıtlarındaki değişime dikkat çekerek, gayrimenkul geliştirme sektöründe finansal sonuçların sabit operasyonel sektörler gibi okunamayacağını ifade etti. Projelerin teslim zamanlaması ve gelirlerin muhasebeleştirilmesinin çeyrekler arasında ciddi farklılıklar yaratabildiğini, bu nedenle bazı düşüşlerin operasyonel zayıflıktan ziyade teknik nedenlerden kaynaklanabileceğini söyledi.

İkinci neden olarak gayrimenkul piyasasında spekülatif hareketlerin yavaşlamasını ve bunun daha gerçekçi bir yapıya evrilmesini gösterdi. Özellikle Riyad’da piyasanın, spekülasyonla belirlenen fiyatlamadan gerçek değer ve talebe dayalı fiyatlamaya geçiş sürecinde olduğunu, bunun da daha önce spekülatif ortamdan faydalanan şirketlerin kâr marjlarını baskıladığını belirtti.

Üçüncü nedenin artan finansman ve işletme maliyetleri olduğunu ifade eden el-Musa, önceki yüksek finansman maliyetlerinin hâlâ projeler üzerinde etkili olduğunu, buna ek olarak inşaat ve operasyon giderlerindeki artışın da kârlılığı doğrudan baskıladığını söyledi.

Dördüncü olarak sektör içinde farklı iş modellerinin bulunduğuna dikkat çekerek, geliştirme şirketleri, alışveriş merkezi işletmecileri ve gayrimenkul ağırlıklı turizm şirketlerinin farklı dinamiklerle çalıştığını, bu nedenle bazı şirketlerin güçlü büyüme gösterirken bazılarının daha zayıf performans sergileyebildiğini ifade etti.

Beşinci neden olarak ise 2025’teki yüksek karşılaştırma bazını gösterdi. Bazı şirketlerin önceki dönemlerde varlık satışları veya olağanüstü işlemler sayesinde çok güçlü sonuçlar elde ettiğini, bu nedenle yıllık karşılaştırmaların daha sert göründüğünü belirtti.

fgtht
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad (Reuters)

El-Musa, sektörün önümüzdeki dönemde üç belirgin şirket grubuna ayrışacağı öngörüsünde bulundu. Buna göre ilk grup, piyasadaki yeniden yapılanma sürecinden fayda sağlayacak; güçlü finansal yapıya sahip, iyi stok yönetimi bulunan, düzenli nakit akışı üreten ve net bir satış modeline sahip esnek şirketlerden oluşacak. İkinci grupta ise ağırlıklı olarak fiyat hareketlerinden beslenen, gerçek operasyonel performanstan ziyade piyasa momentumuna dayalı şirketler yer alacak ve bu şirketler daha fazla baskı altında kalabilecek. Üçüncü grup, tekrarlayan operasyonel gelir elde eden, gelir getirici varlıklar ve alışveriş merkezleri gibi düzenli nakit akışı sağlayan yapılardan oluşacak ve bu şirketler görece daha istikrarlı bir performans sergileyecek. El-Musa, genel olarak sektörün bir eleme ve olgunlaşma sürecinden geçtiğini, hızın ödüllendirildiği bir piyasadan verimlilik ve operasyonel disiplinin ödüllendirildiği bir yapıya geçiş yaşandığını vurguladı. Bu dönüşümün orta ve uzun vadede sektör açısından sağlıklı bir gelişme olduğunu da sözlerine ekledi.

Uzun vadeli sürdürülebilirlik

Gayrimenkul ve pazarlama uzmanı Sakr ez-Zehrani, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, gayrimenkul sektörü şirketlerinin ilk çeyrek sonuçlarının, piyasada endişe verici bir gerilemeden ziyade, uzun yıllar süren hızlı büyüme ve fiyat artışlarının ardından doğal bir dengeye yeniden oturma sürecine işaret ettiğini söyledi.

Ez-Zehrani, sektörde kârların yaklaşık yüzde 30 oranında düşmesinin arkasında birden fazla etken bulunduğunu belirtti. Bunlar arasında artan konut arzı, spekülatif hareketlerdeki yavaşlama, yükselen finansman maliyetleri ve piyasa verimliliğini artırmayı hedefleyen düzenleyici adımlar yer alıyor. Ez-Zehrani, bu adımların kira düzenlemeleri, boş arazi vergilerinin uygulanması ve bazı bölgelerde arzın artırılması gibi uygulamaları içerdiğini ifade etti. Ayrıca tüketici davranışlarında da belirgin bir değişim yaşandığını vurgulayan ez-Zehrani, alıcıların artık daha temkinli ve seçici davrandığını, ürün kalitesi, konum, hizmetler ve gerçek değer gibi unsurlara daha fazla önem verdiğini söyledi. Bunun da özellikle yüksek fiyatlama veya hızlı satışa dayalı iş modellerine sahip şirketler üzerinde baskı oluşturduğunu belirtti.

Ez-Zehrani, Al Akaria ve Dar Al Arkan gibi büyük şirketlerin finansal sonuçlarının, nitelikli projeler, çeşitlendirilmiş gelir yapısı ve güçlü kurumsal yönetim sayesinde mevcut piyasa koşullarında dahi büyüme ve kârlılığın sürdürülebileceğini gösterdiğini ifade etti.

Gelecek döneme ilişkin değerlendirmesinde ise gayrimenkul sektöründeki kârlılığın kısa vadede dengeli ve görece sakin bir seyir izlemeye devam edeceğini, bazı kâr marjları üzerinde baskıların süreceğini söyledi. Buna karşın orta ve uzun vadede görünümün oldukça olumlu olduğunu belirten ez-Zehrani; büyük ölçekli projeler, Vizyon 2030 programı, nüfus artışı, yabancı yatırım girişleri ve kamu altyapı harcamalarının bu tabloyu desteklediğini ifade etti. Ez-Zehrani, Suudi gayrimenkul piyasasının hızlı büyüme döneminden kademeli olarak olgunluk ve sürdürülebilirlik aşamasına geçtiğini, bunun da uzun vadede proje kalitesini artırarak piyasa verimliliğini güçlendireceğini sözlerine ekledi.


Moody’s, jeopolitik gerginliklere rağmen Suudi Arabistan’ın ‘durağan’ görünümünü korudu

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad (Reuters)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad (Reuters)
TT

Moody’s, jeopolitik gerginliklere rağmen Suudi Arabistan’ın ‘durağan’ görünümünü korudu

Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad (Reuters)
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad (Reuters)

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s’in Suudi Arabistan’ın kredi notunu ‘Aa3’ seviyesinde teyit ederek görünümünü ‘durağan’ olarak korumasına ilişkin son açıklaması, notun ötesine geçen derin mesajlar içerdi. Bu karar, Suudi ekonomisinin dayanıklılığına ve bölgede yaşanan sert jeopolitik şokları absorbe etme kapasitesine yönelik uluslararası bir teyit olarak değerlendirildi. Söz konusu şoklar arasında, mart ayı başından bu yana Hürmüz Boğazı’nda fiilen yaşanan kapanmanın da bulunduğu belirtildi.

Moody’s, yalnızca ülkenin finansal sağlamlığını değerlendirmekle kalmayıp, aynı zamanda düzenleyici yönetişim başarısına ve alternatif lojistik hatlara da dikkat çekti. Özellikle Doğu-Batı petrol boru hattının, petrol akışının kesintisiz sürdürülmesinde kritik rol oynadığı ve bölgesel risklerin operasyonel avantaja dönüştürüldüğü vurgulandı. Bu değerlendirme, Suudi ekonomisinin piyasa momentumu bağımlı bir yapıdan çıkarak yapısal olgunluğa geçtiğini ve bu dönüşümün Vizyon 2030 hedefleriyle uyumlu olduğunu ortaya koydu.

Esnek lojistik alternatifleri

Moody’s, raporunda kredi notunun teyidinin Suudi Arabistan ekonomisinin büyüklüğünü, dev hidrokarbon rezervleriyle desteklenmesini, dünyanın en düşük üretim maliyetlerinden bazılarına sahip olmasını ve ülkenin küresel enerji piyasalarındaki güçlü rekabet konumunu yansıttığını belirtti. Kuruluş ayrıca, Vizyon 2030 çerçevesinde kaydedilen ilerlemenin, sürdürülebilir kamu yatırımları ve yapısal reformlarla desteklenen güçlü petrol dışı büyümeyi de güçlendirdiğine dikkat çekti.

Bölgesel çatışma ortamına ilişkin analitik değerlendirmesinde Moody’s, Hürmüz Boğazı’ndaki ticari aksaklıkların sürmesini temel senaryo olarak ele aldı. Buna karşın, Suudi Arabistan’ın kredi notunun ‘olağanüstü dayanıklılık’ gösterdiğini vurguladı. Bu dayanıklılığın, petrol ihracatının büyük bölümünün Kızıldeniz üzerinden yönlendirilebilmesi sayesinde sağlandığı ifade edildi. Doğu-Batı petrol boru hattı üzerinden şu anda günde yaklaşık 7 milyon varil petrol taşınabildiği, Kızıldeniz kıyısındaki ihracat limanlarının ise günde 5 milyon varile kadar sevkiyat kapasitesine sahip olduğu aktarıldı. Bu kapasitenin, kriz öncesi ihracat seviyelerinin yaklaşık üçte ikisine denk geldiği kaydedildi.

Petrol gelirleri

Finansal cephede Moody’s, petrol üretimi ve ihracatının çatışma öncesi seviyelerin altında kalmasına rağmen bu düşüşün, fiyatlardaki artıştan kaynaklanan ‘rahat bir fazlalık’ ile telafi edileceğini belirtti. Kuruluş, 2026 yılında ortalama petrol fiyatının varil başına 90 ila 110 dolar arasında seyretmesi öngörüsünde bulundu.

Rapora göre bu fiyat artışı, hükümet gelirlerinin önceki tahminlerin üzerine çıkmasına yol açacak ve Suudi Arabistan’a ekonomik destek tedbirleri, kamu harcamaları ve savunma giderlerini artırma konusunda yüksek mali esneklik sağlayacak. Moody’s ayrıca, kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılaya (GSYİH) oranının 2026’da yaklaşık yüzde 32 seviyesinde kalmasının beklendiğini ve bu oranın benzer kredi notuna sahip ülkelerle uyumlu olduğunu ifade etti.

Eleme ve ayıklama

Moody’s, büyüme rakamlarına ilişkin daha temkinli bir değerlendirmede bulunarak, 2026 yılında Suudi Arabistan’ın reel GSYİH’nın yüzde 1,7 oranında daralmasını beklediğini açıkladı. Bu daralmanın, hidrokarbon üretimindeki yüzde 10’luk düşüş ve piyasalardaki temkinli seyir ile artan maliyetler nedeniyle bazı petrol dışı faaliyetlerdeki yavaşlamadan kaynaklanacağı belirtildi.

Ancak bu temkinli öngörü, sahadaki olumlu resmi verilerle kısmen farklılık gösteriyor. Suudi Arabistan Genel İstatistik Kurumu’nun (GASTAT) tahminlerine göre, 2026’nın ilk çeyreğinde reel GSYİH yıllık bazda yüzde 2,8 oranında büyüdü. Petrol dışı faaliyetler de aynı oranda büyüme kaydederek iç ekonomik hareketliliğin dış şoklara karşı dirençli yapısını ortaya koydu.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) değerlendirmeleri ise daha iyimser bir tablo çizdi. Kurum, Suudi ekonomisinin 2026 yılında yüzde 3,1 büyümesini, 2027’de ise bu oranın yüzde 4,5’e yükselmesini öngördü. Bu durum, Suudi Arabistan’ı 2027 yılı için G20 ülkeleri arasında en hızlı büyüyen üçüncü ekonomi konumuna yerleştiriyor. IMF’ye göre bu görünüm, bölgesel çatışmaların sona ermesi, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve petrol dışı sektörlerdeki yapısal sürdürülebilirlikle destekleniyor.

Moody’s ise 2027 yılına ilişkin daha iyimser bir senaryo ortaya koyarak, Hürmüz Boğazı üzerinden ticaret akışının normale dönmesi ve petrol üretimindeki kademeli artışla birlikte büyümenin yaklaşık yüzde 8 seviyesine kadar hızlanabileceğini öngördü.

Orta vadeye ilişkin değerlendirmede ise kamu borcunun kademeli olarak artarak GSYİH’nin yaklaşık yüzde 40’ına yaklaşacağı, ancak bunun Suudi Arabistan’ın GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 18’ine denk gelen güçlü kamu varlıklarıyla desteklenen güvenli bir seviyede kalacağı ifade edildi.

Petrol dışı ekonomi... Vizyon 2030’un en büyük umudu

Moody’s, ekonomik çeşitlendirme alanında kaydedilen sürekli ilerlemeyi takdir ederek, bölgesel çatışmanın hafiflemesiyle birlikte petrol dışı özel sektör büyümesinin yüzde 4 ila 5 aralığına yeniden yükselebileceğini öngördü. Bu durumda Suudi Arabistan’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri arasında en güçlü büyüme performanslarından birine sahip olacağı ifade edildi.

Kuruluş, bu sürdürülebilir ivmenin Suudi Arabistan Kamu Yatırım Fonu (PIF) tarafından yürütülen büyük ölçekli projelerden kaynaklandığını belirtti. Söz konusu projelerin ileri aşamalara ulaştığı ve hizmetler, konaklama, turizm, eğlence ve perakende sektörlerinin kapasitesini önemli ölçüde genişlettiği vurgulandı. Raporda ayrıca, PIF’in 2026-2030 dönemini kapsayan yeni stratejik planının, 2021-2025 yılları arasında gerçekleştirilen 200 milyar dolarlık yerel yatırım hacmiyle uyumlu olduğu ifade edildi. Bu yatırım büyüklüğünün, 2025 yılı nominal GSYİH’nin yaklaşık yüzde 16’sına karşılık geldiği kaydedildi.

Mali esneklik

Moody’s, önceki yapısal mali reformların Suudi Arabistan’ın kamu maliyesinin petrol piyasalarındaki dalgalanmalara karşı dayanıklılığını önemli ölçüde artırdığını belirtti. Rapora göre, devlet bütçesi artık geçmiş on yıllarda olduğu gibi petrol döngülerindeki sert yükseliş ve düşüşlere doğrudan bağımlı bir yapıdan uzaklaştı. Kuruluş, gelir yönetiminde sağlanan ilerlemeye dikkat çekerek, petrol dışı gelirlerin kamu gelirleri içindeki payının 2025 yılında yüzde 45’e yükseldiğini, bu oranın 2016’da yalnızca yüzde 36 seviyesinde olduğunu kaydetti.

Bu yapısal dönüşümün, Suudi mali planlamasına daha önce görülmemiş ‘güvenlik tamponları’ kazandırdığı ifade edildi. Buna göre ekonomi, dış şokları daha kolay absorbe edebilir hale geldi. Moody’s değerlendirmesinde, geçmişte petrol üretimindeki düşüşler ya da fiyat gerilemeleri kamu yatırım harcamalarında ciddi dalgalanmalara yol açarken, mevcut mali çerçevenin Vizyon 2030 kapsamındaki stratejik projelere yönelik sermaye harcamalarının daha istikrarlı şekilde sürdürülmesine imkân tanıdığı vurgulandı. Ayrıca kamu maliyesinin harcama verimliliği, yerel ve uluslararası borç piyasalarına esnek erişim kapasitesi sayesinde güçlendiği, bunun da devletin net finansal varlıklarını koruduğu ve ülkenin yüksek kredi itibarını desteklediği ifade edildi.