Iraklı kadınlara yönelik çifte Suç: Tecavüz evlilikleri

Ceza kanununun ‘tartışmalı’ 398. maddesinin ataerkillik ve aşiret geleneği nedeniyle yürürlükten kaldırılmasına yönelik girişimler sürüyor

BM, Irak Ceza Kanunu’nun 398. maddesini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi (Reuters)
BM, Irak Ceza Kanunu’nun 398. maddesini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi (Reuters)
TT

Iraklı kadınlara yönelik çifte Suç: Tecavüz evlilikleri

BM, Irak Ceza Kanunu’nun 398. maddesini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi (Reuters)
BM, Irak Ceza Kanunu’nun 398. maddesini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi (Reuters)

Şaza el-Amili*
Tecavüz suçları, istisnasız her toplumda var olan ve sürekli olarak artan bir olgu. Ancak daha tiksindirici olan ve mağdurun haklarının ihlali anlamına gelen felaket ise tecavüzcünün, ağır şekilde cezalandırılması yerine mağdurla evlendirilerek ödüllendirilmesi.
Psikolojide failin mağdur ile girdiği her ‘cinsel ilişki’ yeni bir tecavüz olarak kabul ediliyor. Irak Ceza Kanunu'nun tecavüzcünün kurbanıyla evlenmesine olanak sağlayan 398. Maddesine göre; “Belirtilen suçlardan birinin faili ile mağdur arasında geçerli bir evlilik yapılmışsa, bu, Ceza Kanunu'nun 130 ve 131'inci maddeleri gereğince hafifletici bir hukuki mazeret olarak değerlendirilir.”
Maddede ayrıca “Evlilik akdi, kocanın haklı bir sebep olmaksızın yaptığı boşanma veya kocanın kusuru veya kötü davranışına bağlı nedenlerle mahkemece karar verilen bir boşanma ile sona ererse, -dava ile ilgili kararın üzerinden üç yıl geçmeden önce- ceza, Cumhuriyet Savcılığının, mağdurun veya herhangi bir ilgili tarafın talebi üzerine ciddiyet açısından gözden geçirilecektir” ifadeleri de yer alıyor.
Bazıları bu kanunun gerekçelerini kanun koyucuların referansına ve kanuna dönüşen siyasallaşmış toplumsal erillik belirtilerinin onlar üzerindeki etkisine bağlıyor. Bu, topluma hâkim olan bu eril fenomenlerden klan kan parası, ‘berdel’ veya çocuk yaşta evlilik vb. çağdışı gelenek ve göreneklerin devam etmesi nedeniyle olabilir.

Gün ışığına çıkmayan yasa tasarısı
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı dosya habere göre Kişisel Haklar Uzmanı Hâkim Hadi Aziz, yaptığı açıklamada “Yargıtay, 2018 yılında yeni bir kanun taslağı hazırlamamız için bizi görevlendirdi. Bunu başardık ve kadınlara karşı ayrımcılığı yayan tüm yasal metinleri kaldırdık. Söz konusu maddeyi de dahil ederek, evde eş disiplini ve zinayı kaldırdık, ancak taslak henüz aydınlanmadı” ifadelerini kullandı.
Aziz, tecavüz eylemini gerçekleştiren kişinin, suçun manası ile manevi, maddi ve hukuki tüm yönleriyle kriminalize edilir ve bu formüle göre cezalandırıldığını söyledi. Ayrıca, her ne kadar namusu temizleme yollarından biri olarak kabul edilse de failin kurbanıyla evlenmesinin tecavüzcü için bir ödül olduğuna dikkat çekti.
Öte yandan Hukuk Uzmanı Ali et-Temimi, 398. maddenin, ister soruşturma ister yargılama aşamasında, ister temyiz aşamasında olsun, suçluya karşı tüm yasal prosedürleri durdurduğunu düşünüyor. Temimi’nin söylediğine göre “Fail, mağdurla üç yıldan az olmamak üzere geçerli bir nikah akdiyle evlenirse, aleyhindeki tüm yasal işlemler düşer.”

Ataerkillik ve aşiretçilik
Temimi, Tunus, Ürdün, Lübnan ve Mısır gibi çoğu Arap ülkesinde 398. maddenin yürürlükten kaldırıldığını söyledi.  Ali Temimi, “Aynı şekilde 2012 yılında gerçekleştirilen itiraz kampanyaları ve Faslı 16 yaşındaki Emine el-Filali’nin, Fas Ceza Kanunu’nun 475’inci maddesi gereği tecavüzcüsüyle evlendirilmesi kararı nedeniyle intihar etmesinin ardından yapılan feminist baskılar sonucunda söz konusu yasa Fas’ta da kaldırıldı. Filali hakkında uygulanan yasaya göre ‘tecavüzcünün kurbanıyla evlenmeyi kabul etmesi durumunda cezası düşer” ifadelerini kullandı.
Sözlerine üzgün bir şekilde devam eden Hukuk Uzmanı, “Bu maddede kadınlara yapılan gerçek bir haksızlık söz konusu. Ceza Kanunu'nda ataerkillik ve aşiretçiliğin de öne çıktığı maddeler var. Ceza Kanunu’nda kocanın karısını dövmesine izin veren 41. madde ve namusunu zedelemeye ilişkin 409. madde gibi benzer maddeler söz konusu” şeklinde konuştu.
Temimi’ye göre Devrim Komuta Konseyi tarafından çıkarılan 1987 tarihli 91 sayılı kararı, Ceza Kanunu'nun hafifletici maddeleri olan 131 ve 132’in maddelerine işaret eder. Buna göre failin cezası, idamsa Ceza Mahkemesi bunu bir yıllık hapis cezasına indirebilir. Mahkeme ayrıca, bu süreyi gözaltında geçirmemişse, infazın durdurulması ve failin serbest bırakılması için Ceza Kanunu'nun 144. maddesine de başvurur.

İnsan hakları ihlali
Birleşmiş Milletler (BM), Irak Ceza Kanunu’n 398’inci maddesini insan hakları ihlali olarak nitelendirdi. BM tarafından yapılan açıklamada, bunun, tıpkı ‘nehva’ konusuna (amcaoğlunun kızın evliliğine engel olması) benzer bir şekilde bir insanlık suçu olduğu ve Irak anayasasının 14, 15 ve 29. maddelerini ihlal ettiği bildirildi. Uluslararası toplum, bunları insanlığa karşı suçlar olarak değerlendirdi. Ayrıca Kadına Yönelik Her Türlü Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Uluslararası Sözleşme'nin beşinci maddesine de aykırıdır. Bu tür suçlarda kadının psikolojik ve sosyal durumu dikkate alınmadığı gibi (zorlamanın gölge düşürdüğü) rıza unsuru da dikkate alınmaz. Bu, Uluslararası Sözleşme'nin 7, 8 ve 9’uncu maddelerini ihlal ediyor.
Temimi, bu maddenin yürürlükten kaldırılmasının gerekliliğini vurguladı. Hukukun üstünlüğüne göre, kanun dışında yürürlükten kaldırılamayacağını veya değiştirilmeyeceğini vurguladı. Hukuk Uzmanı, “Tüm bu maddeleri ihlal ettiği göz önüne alındığında, Parlamento tarafından yürürlükten kaldırılmalı veya Federal Mahkeme önünde itiraz edilmelidir” dedi.

Kurban zorlanmamalı
Aynı bağlamda Baro Başkanı Ahlam el-Lami, herhangi bir yasanın herhangi bir maddesini, değişiklik teklifi ve değiştirilmesinin fizibilitesi ile değiştirmek veya iptal etmenin mümkün olduğunu düşünüyor ve bu nedenle Temsilciler Meclisi’nin yasama konusunda tek uzman olduğuna dikkat çekiyor.
Lami yaptığı açıklamada, “Bu maddenin 'tecavüzcünün mağdurla evliliği' olarak adlandırıldığını belirtmek yeterlidir. Evlilik, bilindiği gibi, mağdurun zorlanmamasını, aksine rızasını gerektirmektedir. Bu maddenin uygulanmasında bir yanlış anlaşılma var gibi görünüyor” dedi.
Sorunun arka planına karşı Hukuk Uzmanı Macid Micbas, “Kanun koyucu, mağdura, faile en ağır cezayı vermek veya yetkili makamın gözetimi altında en az üç yıl olmak kaydıyla mağdurla evlenmek arasında seçim yapma hakkı vermek de dahil olmak üzere birçok çözüm getirmiştir. Fail, ciddiyetsizlik gösterdiği anda hakkında yeniden dava açılır ve ceza verilir” şeklinde konuştu.
Micbas, “Genel olarak seçim, kabul etmek zorunda olmayan mağdur tarafından yapılır. Bununla birlikte diğer maddelere bağlı kalarak ceza da verebilir” dedi.

Toplumun bakış açısı
Irak toplumu, hukuktan çok örf ve adetleri benimsiyor. 398’inci madde, yasa pahasına örf ve âdet tesis etme girişiminden başka bir şey değildir. Burada ortaya şu soru çıkıyor: Tecavüzcü, işlediği suçu akrabalarına söylemeye cesaret edebilir mi?
Sosyolog Halid el-Vadi, bu sorunun cevabının karmaşık, çetrefilli ve temelinde birçok çözümün dallandığını söyledi. Peki tecavüze uğrayan bir kadına toplumun tepkisi ne olur? Toplum ona hakkını teslim edecek mi yoksa suça ortak mı görülecek?
Vadi, "Kadınlarla ilgili yasaların uygulanmasını zorlaştıran, tüm tarafları memnun eden bir çözüme ulaşmak için yasaların gözlemlediği köklü utanç kültürüyle karşı karşıyayız" dedi.

‘Kara eylem’
Bu suç, Ceza Kanunu’nda 398’inci madde olarak adlandırılırken, aşiret bunu ‘kara eylem’ olarak isimlendiriliyor. Genellikle kurbanın ve suçlunun mensup oldukları aşiretlerin büyükleri, meseleyi örtbas etmek için onları evlenmeye zorlar.
Bağdat Kadın Derneği (Baghdad Women Association) üyesi bir hukukçu ve aktivist olan Raşa Halid Halul, “Mağdur, rızası olmaksızın gerçekleşmiş bu alçakça eylemin kurbanı olmasına rağmen toplum ona kötü gözle bakıyor” dedi.
Babası ve üvey annesi ile birlikte yaşayan 16 yaşındaki öksüz bir genç kızın durumunu hatırlatan Halul, tecavüzcünün, fiilinin cezasından kurtulması için ailesinin mağdur kızla evlenip kısa bir süre sonra ikinci evliliği gerçekleştirmesini tavsiye ettiğine dikkat çekti. Failin annesi, tecavüzü haklı göstererek, “Bunun kızın oğlumu baştan çıkarması sonucunda meydana geldiğini düşünüyoruz. Edepli olsaydı oğlum ona tecavüz etmezdi” dediğine işaret etti.
Raşa Halid Halul, bunun, ‘bir kadının hayatı boyunca maruz kaldığı psikolojik zarar olmasının yanı sıra onuruna ve insanlığına bir hakaret olduğunun’ altını çizdi.  “Alemlerin Rabbinin şefkat ve merhametle tarif ettiği aile nasıl tecavüz ve zorlama üzerine kuruludur?” diye soran Halul, çalışmalarında kendisine benzer birçok vakanın sunulduğunu ve birçoğunun evlendikten sonra kadını terk ettiğini açıkladı. Ayrıca “Bir 'dogma' ya da dini inancın yüceliğiyle, konuşmamıza izin vermediği bir zamanda ulusal bir kampanyaya ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

Evlilik, tecavüzün üstünü örtmüyor
Bağdat Kadın Derneği’ne işaret eden Halul, geçtiğimiz yıllarda kadın haklarını savunmak için çeşitli kampanyalar başlattıklarını, hatta sonuncusunun ‘Evlilik, tecavüzün üstünü örtmüyor’ başlığını taşıdığını söyledi. Halul, Derneğin kamuoyunu harekete geçirmek için birden fazla yaklaşım benimsediğine dikkat çekerek bunlardan sonuncusunun meydanlarda, alışveriş merkezlerinde ve el-Mütenebbi Caddesi'nde sergilenen bir oyun olduğunu ifade etti. Söz konusu oyunda bir gelin ve yargıcın temsil edildiğini, gelinliğin üzerinde ‘tecavüz mağduru gelin’ yazdığını belirtti.  

İstatistikler
Mahkeme, herhangi bir hükümet veya özel kurum nezdinde tecavüz vakalarının sayısı hakkında istatistik sağlamak zordur. Konu hassas ve sosyal damgalama ile bağlantılı olduğu için, dava hâkime sunulduktan sonra genellikle mahkemede kapatılır. Bu nedenle hâkim, davayı kapatmak için ‘suçlunun ailesi’ ile birlikte hareket eder.
Hukukçu Halul, ‘bu davaların birçoğunun davanın kapanmasıyla sonuçlandığını’ belirtti. “Muhafazakâr ve kapalı bir toplum olduğumuz için bu tür suçların üstü kapatılıyor” diyen Raşa Halid Halul, aşiret ve toplum açısından bir leke bıraktığı için davaların gaspçı lehine kapatıldığının altını çizdi.

Adli kanıtların zayıflığı
Irak Ceza Kanunu'nda çoğu zina, eşcinsellik, cinsel sapkınlık ve ensest suçlarının cezası 10 yılı geçmemekte ve bu kişilere bazen üç yıldan beş yıla kadar, bazen de infazı askıya alınan hapis cezası verilmektedir.
Adli kanıtların çok zayıf olmasından şikayet eden Halul, “Zina, tecavüz ve benzeri davaların, adli kanıtları ve muayenelerin gücüne bağlı olduğu iyi bilinir. Ancak biz bundan yoksunuz. Birçok yargıç, diğer ülkelerde yapıldığı gibi DNA analizi dahi talep etmeden fotoğraf ve tanık gibi ikincil kanıtlarla tatmin oluyor” şeklinde konuştu.
Bu yasa ve diğer ataerkil yasalar, ilgili yargıyı olduğu kadar, yasama organı olan Temsilciler Meclisi ve özellikle de kadınlarla ilgili sorunlarla ilgilenenler başta olmak üzere sivil toplum kuruluşlarının, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) Kadın Sorunları Komisyonu’nun son olarak hayatın her alanına hâkim olan ataerkillikten de etkilendiği için bu konu üzerinde durmayan Dördüncü Otorite’nin omuzlarına büyük bir sorumluluk yüklemekte.



İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
TT

İsrail'in güney Lübnan'a yönelik baskınları ve tahliye emirleri

Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)
Vatandaşlar, 31 Ocak'ta Güney Lübnan'da İsrail hava saldırılarının hedef aldığı bir bölgeyi inceliyor (Arşiv- EPA)

Lübnan'ın resmi Ulusal Haber Ajansı'na göre, İsrail'e ait bir insansız hava aracı (İHA) bugün Sur'un (Tyre) güneyinde bir aracı hedef aldı.

Bu sabah erken saatlerde, İsrail'e ait bir İHA Lübnan'ın güneyindeki Zahrani kasabası yakınlarındaki otoyolda bir aracı hedef aldı. Yine bu sabah, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki Aita al-Shaab kasabasında bir evi yıktı. İsrail'e ait bir İHA Aita al-Shaab’ı bu sabah üç adet şok bombasıyla hedef aldı.

Tahliye emirleri

AFP bugün ilerleyen saatlerde, İsrail ordusunun hava saldırılarına hazırlık olarak Lübnan'ın güneyindeki iki köyde bulunan iki binanın tahliyesi konusunda uyarıda bulunduğunu bildirdi.

Askeri sözcü Avichai Adraee, X platformundaki hesabından şu açıklamayı yaptı: "Güney Lübnan sakinlerine, özellikle de şu iki köye acil uyarı: Kfar Tibnit ve Ain Qana. İsrail Savunma Kuvvetleri yakın gelecekte Hizbullah'ın askeri altyapısına saldıracak."

İsrail uzun zamandır İran destekli Hizbullah'ın yeteneklerini yeniden inşa etmeye çalıştığını söylüyor; bu nokta Adraee'nin açıklamasında da dile getirildi.

Şunu belirtmek gerekir ki, İsrail, 27 Kasım 2014'te yürürlüğe giren Lübnan ile yapılan ateşkes anlaşmasının şartlarına uymamış ve uymamaktadır. İsrail güçleri, Lübnan'ın güneyinde buldozerlerle yıkım ve tahribat operasyonlarına devam etmekte ve neredeyse her gün baskınlar düzenlemektedir. Ayrıca, İsrail güçleri Lübnan'ın güneyindeki çeşitli noktalarda konuşlanmış durumdadır.


İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
TT

İran müzakereleri: Perde arkasında neler oluyor?

Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)
Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğindeki bir duvar resminin önünde İranlı kadın, 1 Şubat (AFP)

Ortadoğu'nun güvenlik yapısı, eşi benzeri görülmemiş bir uçurumun eşiğinde duruyor. Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD, kapsamlı bir anlaşma dayatmak veya Haziran 2025 savaşındakilerden bile daha yıkıcı saldırılar düzenlemek için USS Abraham Lincoln uçak gemisinin önderliğinde Körfez'e devasa bir yığınak yaparken, İran rejimi ikili bir varoluşsal krizle karşı karşıya; birincisi karşı koyamayacağı bir askeri tehdit, ikincisi ekonomik şikayetlerden kaynaklanan iç ayaklanmanın şiddetle bastırılması. Bu denklemde, Katar'ın katılımıyla İsviçre'den başlayarak çeşitli arabuluculuk çabaları ortaya çıkarken, Umman, en azından geçici olarak patlamayı kontrol altına alabilecek müzakereler ve görüşmeler için hazır bir arka kanal olmayı sürdürüyor.

Görüşmeler hakkında bilgili bir İranlı kaynağa göre, tehditlerin en yoğun olduğu dönemde bile birkaç müzakere kanalı sessizce işliyordu. Kaynak, işler açık bir çatışmaya doğru gidiyor gibi görünürken bile, Washington ile müzakerelerin asla durmadığını ifade etti.

İsrail açısından durum biraz farklı. Son iki yıl içinde İsrail, gelecekte tehdit oluşturabilecek herhangi tarafın peşine düşmeye dayalı bir “silahlı bekleme” stratejisi benimsedi. Haziran 2025'te İran'ın kapasitesinin önemli bir bölümünü yok ettikten sonra, Kudüs'teki bir Arap kaynağa göre Tel Aviv, “Tahran'ın müzakereleri siyasi bir manevra olarak kullandığına” inanıyor. İsrail’e göre İran rejiminin ekonomik çöküşü ve protesto hareketleri, İsrail'in mevcut kabiliyetleri içinde en tehlikeli olarak gördüğü balistik füze programının imhasını hızlandırmayı gerektiriyor. Bu görüş, Donald Trump ve ekibinin görüşüyle ​​çelişiyor; onlar, yaptırımların etkinliğinin, protestolar ve diyalog yoluyla azami siyasi baskıyla birleştiğinde, bu aşamada askeri saldırıdan daha tercih edilebilir olduğuna inanıyorlar.

İranlı kaynak, müzakerelerin siyasi manevra değil, birçok kişinin İran'a yakın bir saldırı beklediği dönemde başlayan gerçek bir süreç olduğunu ifade ediyor. ABD’nin askeri saldırı imasının sadece bir baskı taktiği olduğunu, Donald Trump'ın Tahran'ı açıkça tehdit etmesinin ardından geri adım atmasının da bunun kanıtı olduğunu belirtiyor.

Bu müzakere sürecindeki en önemli kanal, Tahran'da ABD’nin diplomatik temsilciliğini yürüten İsviçre Büyükelçiliği gibi görünüyor. İki taraf arasında tavsiyelerin iletilmesinin yanı sıra, teklif ve acil mesajlar alışverişi de bu büyükelçilik aracılığıyla gerçekleşiyor. Bunun yanı sıra, Birleşmiş Milletler ve karşılıklı çıkarları temsil eden ofisler aracılığıyla daha az etkili kanallar da mevcut.

Halihazırda yaşananlar, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman’ın da dahil olduğu birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testidir

Ancak İranlı kaynağa göre, şu anda en belirgin arabuluculuk rolünü, sorunlar karmaşıklaştığında veya bazı hassas noktaların hızlı bir şekilde çözülmesi gerektiğinde müdahale eden Katar yürütüyor. Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Şeyh Muhammed bin Abdurrahman'ın Tahran ziyaretinin de bu bağlamda, belirli karmaşıklıkları çözmek için gerçekleştiğini belirtiyor.

Buna karşılık, Umman'ın da rolü yok değil, ancak farklı bir karakter taşıyor. Mevcut aşamada ayrıntılı, günlük bir kanal olmaktan ziyade, yükselmesi halinde tansiyonu yönetmeye yönelik uzun vadeli stratejik bir çerçeve oluşturuyor. Bu rol, geçmişte hassas nükleer müzakerelere sponsorluk etme mirasına dayanıyor.

Körfez arabuluculukları

Sahada birden fazla tarafın aktivizmi, bölgede savaşın patlak vermesini önlemeyi amaçlıyor. Birçok Körfez ülkesi, doğrudan arabuluculuk yoluyla değil, savaşın sonuçları konusunda uyarılarda bulunma yoluyla buna katılıyor. Başlıca endişe, küresel ekonomi etrafında dönüyor; çünkü savaşın patlak vermesi petrol fiyatlarının rekor seviyelere yükselmesine, deniz üzerinden arzların durmasına, ulaşım ve enerjinin felç olmasına yol açacaktır. Bunlar, ABD, Çin, Avrupa ve İran'ın kendisi de dahil olmak üzere herkesi etkileyecek sonuçlardır.

Trump'ın savaşı kapsamlı anlamda kazançlı bir seçenek olarak görmediği aşikar. Elinde daha az maliyetli ve daha uzun süreli olduğunu düşündüğü yaptırımlar politikası var. Buna karşılık, askeri çatışma, büyük kayıplara ve uluslararası politikada sarsıntılara yol açacaktır, çünkü herhangi bir yanlış adım, kontrol altına alınması zor olacak geniş çaplı bir savaşı tetikleyebilir.

İranlı kaynak, Washington'un İran'da hızlı bir iç çöküşe bahis oynamanın zorluğunu anladığına işaret ediyor. Tahran, sahadaki güvenlik ve siber kontrolünü sıkılaştırdı ve daha önce protestoları iletmek veya ülkenin farklı şehirlerindeki protestocuları birbirine bağlamak için kullanılan uydu iletişim ekipmanlarının çoğunu ele geçirdi.

Peki, aslında ne görüşülüyor?

Görüşmelerin hâlâ genel çerçeveyi belirleme aşamasında olduğu açık. Bir kaynağa göre, Katar Dışişleri Bakanı'nın ziyareti, İran'ı nükleer ve zenginleştirilmiş uranyumdan vekil güçler ile balistik füzelere kadar tüm tartışmalı konularda birden fazla ekip aracılığıyla müzakereleri kabul etmeye teşvik etmeyi amaçlıyordu. Edinilen bilgiler, halihazırda yaşananların, temelde İsviçre’nin, ayrıntılarda Katar’ın ve stratejik arka planda Umman'ın da dahil olduğu, birden fazla kanalı içeren karşılıklı bir niyet testi olduğunu ortaya koyuyor.

Trump tarafından önerilen anlaşma, İran rejimine varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor: savaş veya rejimin milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek kendini “açıkta bırakması”

İranlı kaynağa göre, Tahran'a sunulan seçenekler arasında, güven inşa etme konusunda belirli bir süre için geçici dondurma duyurusuyla birlikte, İran'ın zenginleştirme hakkının ABD tarafından tanınması da yer alıyor. Füze dosyasına gelince, Amerikalıların imkansız olduğunu bildiği tam bir söküm değil, kontrol ve güvence çerçevesinde görüşülüyor.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, Tahran'da yaptıkları görüşmede, 10 Ocak (İran Cumhurbaşkanlığı web sitesi)

Ancak Kudüs'teki Arap kaynak, İran'ın tüm nükleer tesislerini hedef alan saldırılardan sonra zenginleştirme meselesinin çözüldüğünü ve artık İsrail'in birincil talebi olmadığını düşünüyor. Kaynak, Washington'un Tahran'ın elinde bulunan ve 400 kilograma eşdeğer zenginleştirilmiş uranyumu satın almayı teklif ettiğini de teyit ediyor.

Devasa filolar ve boyun eğme

Trump, İran'ın iç zayıflığından yararlanarak, elektronik savaş yetenekleri ve Tomahawk füzeleriyle donatılmış bir saldırı filosunu Hint Okyanusu, Arap Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz'e konuşlandırarak bir uyarıda bulundu. Bu güç gösterisini Trump, “Venezuela'ya gönderilenden daha büyük” olarak nitelendirdi. İran rejimini devirecek “daha şiddetli” bir askeri saldırı yerine, balistik füzelerden, bölgesel vekil güçlerden (Lübnan'daki Hizbullah, Yemen'deki Husiler ve Irak'taki milis gruplar) vazgeçmeyi içeren kapsamlı bir nükleer anlaşma imzalamayı teklif etti. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu gerilimin doruk noktasında, Umman diplomasisi felaket senaryosunu önlemek için harekete geçti. Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, 10 Ocak 2026'da “kurtarma misyonu” olarak nitelendirilen bir ziyaretle Tahran'a gitti. Washington'dan İran liderliğine açık uyarıda bulunan, doğrudan sözlü bir mesaj iletti: “Protestoculara yönelik infazları derhal durdurun ve bizim şartlarımızla müzakere masasına geri dönün, aksi takdirde ölümcül darbeyle karşı karşıya kalacaksınız.”

Busaidi, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve diğer bazı İranlı yetkililerle görüştü ve mesajın etkili olduğu görülüyor. Trump, aldığı “güvencelere” atıfta bulunarak, İran'ın 800 protestocunun infazını durdurduğunu açıkladı. Bu, protestocuları korumak için doğrudan askeri müdahale tehdidini yumuşattı ve odağı kapsamlı bir anlaşma için baskıya kaydırdı.

Krizin bir yönü de Amerikan baskısı ile İsrail'in pozisyonu arasındaki etkileşimdir. Bilgiler, Trump'ın İsrail saldırısını “ertelemeyi” Tahran ile pazarlık kozu olarak kullandığını ve net bir mesaj verdiğini gösteriyor: “Gerekli adımların atılması karşılığında İsrail'in size saldırmasını şimdilik engelleyeceğim.”

İran sınavı karşısında arabuluculuk

Trump'ın önerdiği anlaşma, İran rejimine mevcut haliyle varlığını tehdit eden iki seçenek sunuyor; savaş veya milisler aracılığıyla “devrim ihracatını” durdurarak, zenginleştirilmiş uranyumu teslim ederek, balistik füze ve insansız hava aracı üretimini sona erdirerek rejimin kendisini “açıkta bırakması”.

İran'da, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi tarafından temsil edilen reformist kamp, ​​yaptırımların kaldırılması, ekonominin kurtarılması ve sokağın yatıştırılması karşılığında, rejimin yeni haliyle de olsa korunması için tavizlerin gerekli bir bedel olduğuna inanıyor.

Sertlik yanlısı kamp, ​​yani Devrim Muhafızları ve Dini Lider Ali Hamaney'e yakın olanlar, bu talepleri “stratejik intihar” ve rejimin en önemli caydırıcı kozlarından mahrum bırakılması olarak görüyor. Bu görüş, arabuluculuğu hedef alan ve Amerikan vaatlerini “aldatma” olarak değerlendiren Keyhan gazetesinde de vurgulandı. Gazete, İran'ın vekil güçlerinden vazgeçmeyi kabul etmesinin “ileri savunma” doktrininin çöküşü anlamına geleceğini, bunun da İran topraklarını gelecekteki herhangi bir savaşa açık hale getireceğini ve rejimin prestijinin aşınmasına ve içeriden çöküşüne yol açacağını savundu.


Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
TT

Suriye’nin Cezire bölgesindeki Hristiyanlar, hükümet ile SDG arasındaki anlaşmayı destekliyor

2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)
2019 yılında Haseke'de Süryani-Asuri Askeri Konseyi’nin kurulduğuna dair duyuru (Konseyin Facebook hesabı)

Suriye hükümeti ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında varılan son anlaşmanın uygulanmaya başlanmasının beklendiği bir dönemde, dikkatler Cezire bölgesine (Fırat Nehri’nin geçtiği Haseke, Rakka ve Deyrizor vilayetleri) yoğunlaşıyor. Taraflar arasında askeri çatışma ihtimalinin şimdilik ortadan kalkması memnuniyetle karşılanırken, bölgede yaşayanlar arasında yaklaşan değişimlere dair endişeler sürüyor. Bu endişeler, özellikle son yıllarda yaşanan istikrarsızlık ve çatışmalar nedeniyle göçle giderek azalan ve 20. yüzyılın ortalarına kadar Cezire nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyan topluluklar arasında daha belirgin hissediliyor.

Cezire’deki Hristiyanların büyük bölümünü Süryani-Asuri topluluğu oluştururken, bölgede bir miktar Ermeni nüfus da bulunuyor. Bölgedeki Arap ve Kürt bileşenler gibi Hristiyanlar da son günlerde Suriye ordusu ile SDG arasında yaşanan çatışmaların tekrarlanmasından kaygı duyuyor. Asuri Demokratik Örgütü Başkan Yardımcısı Beşir İshak Saadi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, bu kaygıların temelinde ‘toplumda fitne ve bölünmeyi körükleyen nefret söylemi ve kışkırtıcı dilin tırmanmasının’ yattığını ifade etti. Saadi, geçtiğimiz perşembe günü imzalanan son anlaşmanın ise görece bir rahatlama yarattığını ve göç hareketlerini kısmen azalttığını belirtti.

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, Şam'daki Hristiyan toplumundan bir heyetle bir araya geldi. (SANA)

Asuri Demokratik Örgütü 1957 yılında, Süryani-Asuriler’i temsil etmeyi amaçlayan ulusal bir Suriye siyasi varlığı olarak kuruldu. Örgüt, Esed rejimine muhalefet eden güçler arasında yer alırken, aynı zamanda Ahmed eş-Şera’nın geçiş dönemi cumhurbaşkanlığını üstlenmesini, devlet inşası sürecinde bir adım olarak memnuniyetle karşılayan güçler arasında oldu.

Saadi’ye göre, Cezire’deki Hristiyanların tavrı ‘her zaman siyasi çözümleri destekleyen ve şiddeti reddeden bir yaklaşım sergilemek’ şeklinde oldu. Saadi, Hristiyanların ‘çatışmaların müzakere yoluyla çözülmesini desteklediklerini’ vurguladı. Ayrıca, Hristiyan toplulukların 18 Ocak anlaşmasının uygulanmasını desteklediklerini ve bu anlaşmayı ‘bölgeye barış ve istikrar getirecek tek yol’ olarak gördüklerini belirtti.

Saadi, Cezire’deki Hristiyanların büyük çoğunluğunun ‘Suriye içindeki herhangi bir silahlı çatışmaya dahil olmayı reddettiğini’ söyledi. Bunun yanında, Süryani-Asuri ulusal partilerinin çoğunluğu, başta kendi örgütleri olmak üzere, bu anlaşmanın uygulanmasının ‘demokrasi, ortaklık ve eşit vatandaşlık temeline dayalı yeni Suriye devletinin inşasına, insan hakları belgelerine ve tüm toplulukların eşit ulusal haklarının güvence altına alınmasına katkı sağlayacağını’ ifade etti. Bu çerçevede Saadi, ‘Suriye kimliğinin tüm Suriyelileri kapsayan bir çatı kimlik olduğunu’ vurguladı.

Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)Kamışlı'daki Hristiyanlar, Suriye ordusu ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasındaki çatışmalardan kaçan yerinden edilmiş kişiler için kilisede yemek hazırlıyor. (Facebook)

Haseke ve Kamışlı’daki yoğun göç dalgasıyla birlikte bölgedeki insani durum giderek zorlaşıyor. Kaynaklara göre, Cezire’deki Hristiyanlar, gelişmelerin ‘bölgeyi daha fazla istikrarsızlıktan koruyacak barışçıl bir siyasi süreç üzerinden yönetilmesini’ umut ediyor. Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Cezire ve Fırat Piskoposu Mor Maurice Amsih’in, “Cezire’deki Hristiyanlar tarafsızlığını koruyor ve evlerinden çıkmayacak” ifadesini aktardı.

Savaş yıllarında Cezire’deki Hristiyan nüfusu ciddi şekilde azaldı. Önceden yaklaşık 170 bin olan Hristiyan nüfus, şu anda yaklaşık 40 bine geriledi. 1980’lerin sonlarına kadar Haseke ve Kamışlı nüfusunun yüzde 30’unu oluşturan Hristiyanlar, toplamda 1 milyon 200 bini aşan bir nüfusa sahipti.

Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)Suriye'nin kuzeydoğusunda bulunan Haseke'deki Doğu Asur Kilisesi (Wikipedia)

Cezire’deki Hristiyanlar, bölgedeki köklü bir unsur olarak kalan varlıklarını korumak ve göç dalgasını durdurmak için umut besliyor. Bölgedeki Hristiyan kaynaklara göre, topluluk aynı zamanda göç edenleri barındırarak insani bir rol üstleniyor ve ‘göçün yol açtığı olumsuz etkileri hafifletmeye’ çalışıyor.

Bazı medya raporları, SDG’nin geniş bölgelerden çekilmesi ve ağırlıklı olarak Kürt nüfusun yoğun olduğu alanlara odaklanması sırasında Cezire’deki kiliselerin genel seferberlik çağrısını yerine getirmeyi reddettiğini öne sürmüştü. Ancak Suriye Süryani Birliği Partisi Eş Başkanı Senharib Barsum, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada bu iddiaları yalanladı ve “Hiçbir Süryani tarafı ya da SDG, kiliselerden genel seferberliğe katılmalarını talep etmedi” dedi. Barsum, kiliselerin askeri çatışmalara dahil edilemeyeceğini vurguladı ve “Süryani güvenlik güçleri, Hristiyanları, kiliseleri ve faaliyetlerini korumaya devam ediyor” ifadesini kullandı.

Barsum, “Hedefi her zaman halkımızı korumak olan Hristiyan güvenlik grupları, Kürtler ve Araplarla birlikte bölgeyi DEAŞ ve Esed rejimine karşı savunmaya katkı sağladı ve bu amaç uğruna şehitler verdiler” dedi. Barsum, son günlerde odak noktasının ‘ateşkese uyum ve olası ihlallerin önlenmesi’ olduğunu belirtti.

Süryani Birliği Partisi, daha önce Kürtlerin önderliğindeki Özerk Yönetim kurumlarında aktif rol almış, partinin askeri kanadı olan Sutoro Güçleri ve Süryani Askeri Konseyi’nin kuruluşuna katkı sağlamıştı.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Süryani Askeri Konseyi (Arşiv)

Şarku’l Avsat’ın sorusu üzerine, SDG yetkililerinin Suriye’deki bakanlıklara veya Halk Meclisi’ne aday listesi hazırlanması sürecinde Süryani Birliği Partisi ile iş birliği yapıp yapmadığı konusunda açıklama yapan Barsum, “Bizim tarafımızdan, son dönemde isimlerin aday gösterilmesi konusunda hiçbir iş birliği yapılmadı” dedi. Barsum, Hristiyan halkın ‘barış ve istikrar istediğini’ vurguladı ve siyasi güçlerin temsilcilerinin ‘Suriye Cumhurbaşkanı’ndan Süryani-Asuri halkının haklarını tanımasını ve devlet kurumlarında temsil ve rol sahibi olmasını talep eden bir bildiri yayınladığını’ aktardı.

Barsum, Cezire’nin ‘savaş ve askeri çözümlerden uzak tutulmasının en iyisi’ olduğunu belirterek, özellikle ‘Arap-Kürt fitnesinin tırmandığı ve nefret söyleminin giderek arttığı bir dönemde’ bu yaklaşımın önemini vurguladı. Aynı zamanda Barsum, ‘herhangi bir siyasi çözümün bölgedeki tüm toplulukların katılımıyla gerçekleştirilmesi gerektiğini’ ifade etti.

 Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)Asuri Habur Muhafız Konseyi’ndeki kadın güçler (Konseyin sosyal medya hesabı)

Asuri Demokratik Örgütü İlişkiler Bürosu üyesi Koriya Karyakos, sosyal medyada Doğu Haseke’deki Habur bölgesinde yaklaşık 35 Hristiyan köyünün kuşatma altında olduğu yönündeki iddiaları yalanladı. Karyakos, bu köylerin 2015 yılında DEAŞ saldırılarına maruz kaldığını ve çoğu sakinlerinin Haseke, Kamışlı, Suriye iç bölgeleri, Lübnan ve yurtdışına göç ettiğini belirtti. Son altı yıldır bu köylerin, Resulayn’da SDG ile Suriye Milli Ordusu (SMO) arasında bir temas hattı oluşturduğunu ifade eden Karyakos, “Bölgede yaşayanların geri dönebilmesi için bu alanın çatışma bölgesinden uzak tutulmasını talep ediyoruz” dedi.

Habur bölgesinde daha önce 15 binden fazla Asuri yaşarken, bugün yalnızca 800 kişi bölgede bulunuyor.