WHO Kovid-19’un mutasyonlarına karşı uyarıyor

Salgın hastalıkların önlenmesi için ‘Tek Sağlık’ yaklaşımı vurgulandı

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Dr. Ahmed el-Mandhari (Dünya Sağlık Örgütü)
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Dr. Ahmed el-Mandhari (Dünya Sağlık Örgütü)
TT

WHO Kovid-19’un mutasyonlarına karşı uyarıyor

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Dr. Ahmed el-Mandhari (Dünya Sağlık Örgütü)
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Dr. Ahmed el-Mandhari (Dünya Sağlık Örgütü)

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Doğu Akdeniz Bölge Ofisi, Kovid-19 salgını ve maymun çiçeği virüsü ile ilgili gelişmeleri ele almak üzere düzenlenen sanal basın konferansında “Dikkatli olun” ifadeleri vurgulandı. Basın konferansına, WHO Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Dr. Ahmed el-Mandhari, WHO Doğu Akdeniz Acil Durum Direktörü Richard Brennan, Enfeksiyon Riski Önleme Programı Direktörü Abdulnasır Ebu Bekir ve Enfeksiyon Riski Önleme Programı sağlık yetkilisi Şaza Muhammed de katıldı.
Konferans katılımcıları, “Dikkatli yaklaşımın bırakılması, Kovid-19 ile mücadelede elde edilen kazanımları baltalayabilir. Ayrıca maymun çiçeği salgınının ciddi bir aşamaya gelmesine ve erken tespit edilmeyen diğer zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilir” açıklamasında bulundu.
WHO Doğu Akdeniz Bölge Direktörü Mandhari, geçtiğimiz birkaç haftada küresel ve bölgesel düzeylerde Kovid-19 ile ilgili olarak bildirilen vaka ve can kayıplarda sürekli bir düşüşe tanık olunduğunu açıkladı. Ancak bununla birlikte bu tür haberlerin rahatlatıcı olmaması gerektiğini konusunda uyarıda bulunarak “Bu cesaret verici eğilimleri gözlemliyor olsak da dikkatle yorumlamalıyız, zira birçok ülke test ve genetik dizilim çalışmalarını azalttı, bu da pandeminin gidişatını doğru bir şekilde analiz etmek için gereken bilgiye sahip olmadığımız anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.
Mandhari “Salgın henüz bitmedi ve halk sağlığı açısından acil bir durum olmaya devam ediyor. Virüsün evrim geçireceği konusunda şüphe yok. Yeni mutasyonlar ortaya çıkacak ve nasıl mutasyon geçirecekleri ile ilgili olarak tahminde bulunmak hala zor” ifadelerini kullandı.
Dünyanın, maymun çiçeğini 43 ülkede doğrulanan 2 bin 100 vakası sebebiyle endişe duyduğu bir zamanda, Kovid-19 salgını, Mandhari de belirttiği üzere, vaka ve can kaybı sayısındaki düşüşe rağmen, Doğu Akdeniz bölgesinde hala bir tehlike oluşturuyor. WHO yetkilisi “Sadece geçen hafta 33 binden fazla vaka ve 62 can kaybı bildirdik ve bu rakamlar az değil” ifadelerini kullanırken “Şu anki durum göz önüne alındığında, Doğu Akdeniz bölgesindeki önceliğimiz, enfeksiyon takip, test ve genetik dizilim imkanları sürdürmek, aşı kapsama hedeflerine ulaşmak üzere Kovid-19’a karşı aşılamayı hızlandırmak ve sağlık sistemlerinin dayanıklılığını güçlendirmek” ifadelerini sözlerine ekledi.
Kovid-19 aşılarının bileşenlerine ilişkin danışma grubunun, nihayet raporunda, şu anda onaylanmış aşıların, Kovid-19 virüsünün tüm mutasyonlarının yol açabileceği ciddi hastalığa karşı yüksek düzeyde koruma sağladığına sonucuna ulaştığına dikkat çekti. Ek doz alınması halinde aşıların Omikron’a karşı da etkili olduğunu belirtti.
Maymun çiçeği salgınını ele almada Enfeksiyon Riski Önleme ve Hazırlık Programı’nın sağlık görevlisi Şaza Muhammed “Eldeki bilgilere göre, hala salgının yayılma sürecindeyiz, hastalık dikkatli olunarak kontrol altına alınabilir” ifadelerini kullandı. Şaza Muhammed, inceleme, hastalığı gözlemleme, laboratuvar testleri ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin güçlendirilmesi gibi halk sağlığı prosedürlerine uyulması gerektiğini vurguladı.
Şu ana kadar, Doğu Akdeniz bölgesi Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Fas ve Lübnan olmak üzere sadece 3 ülkede sadece 15 vaka kaydetti.
Şaza Muhammed, WHO Bölge Ofisinin, tespit ve müdahale imkanlarını genişletmek için diğer ülkelerin yanı sıra bu üç ülkedeki sağlık yetkilileri ve sağlık bakanlıkları ile yakın bir şekilde çalıştığını ayrıca WHO’nun bu salgının uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumunu temsil edip etmediğini belirlemek için maymun çiçeği hakkında bir acil durum komitesi toplantısı düzenleyeceğini belirtti.
Bu toplantıda, Afrika’da huzursuzluğa neden olan maymun çiçeği adının değiştirilmesi konusunun ve bazı uzmanların, WHO’nun mevcut salgından önce aşı desteğini ihmal etmesine rağmen Afrika’yı memnun edeceğini iddia ederek kendini temize çıkarmak istediğine yönelik yorumda bulunmalarının ele alınıp alınmayacağına ilişkin Şarku’l Avsat’ın sorusuna yanıt olarak, WHO Doğu Akdeniz Acil Durum Direktörü Richard Brennan “Değişiklik kimseyi memnun etmeyecek. Maymun çiçeği bu ismi, WHO virüsleri ve bakterileri adlandırmak için bir mekanizma geliştirmeden önce aldı. Dolayısıyla, virüse yeni bir ad vermek, bu mekanizmaya bağlı bir uygulamadır. Bu mekanizma, virüslerin adıyla ilgili herhangi bir karışıklığı ortadan kaldırmayı böylece, adın belirli bir coğrafi alanla ilişki içermemesini amaçlar” ifadelerini kullandı.
Aşılarla ilgili olarak, hastalık için iki aşı olduğunu ve WHO’nun, temaslılara uygulamak üzere bunları yeterli miktarlarda sağlamak için ortaklar ve üreticilerle birlikte çalıştığını söyledi. Yetkili “Maymun çiçeği konusunda, kapsamlı aşı kampanyalarına ihtiyacımız yok, sadece hastalığın yayılmasını azaltmak için hastalarla temas kuran kişileri aşılamaya yönelik aşılara ihtiyacımız var” açıklamasında bulundu.
Brennan, Afrika’nın bir salgın hastalık ve virüs kaynağı haline geldiğine yönelik söylentileri yalanlayarak, “Dünyanın başka yerlerinde de ortaya çıkan virüsler var” ifadelerini kullandı. Brennan insanların çevresinde bulunmasına alışılmış olmayan hayvanlar ile insanlar bir araya geldiği her ortamın veya insanların bu hayvanların olduğu noktalara gitmesinin, virüslerin hayvanlardan insanlara bulaşmasına, sonra da diğer hayvanlara bulaşmasına fırsat yarattığını vurguladı. Bu nedenle zoonotik hastalıkların ortaya çıkmasını önlemek için hayvan sağlığı kuruluşları ile iş birliği içinde insan ve hayvanları kapsayan “Tek Sağlık” yaklaşımının benimsenmesi gerektiğine dikkat çekti.
Maymun çiçeği virüsünün genetik yapısı hakkında, Enfeksiyon Riski Önleme Programı Direktörü Abdulnasır Ebu Bekir, mevcut salgın sırasında herhangi bir genetik değişiklik meydana gelmediğini ve enfeksiyon vakalarının Batı Afrika’da endemik olan virüse ait olduğunu vurguladı.



Farkında olmadan hafızanızı zayıflatan 5 günlük alışkanlık

Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
TT

Farkında olmadan hafızanızı zayıflatan 5 günlük alışkanlık

Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)
Uyku eksikliği, akıl yürütme ve dikkatten sorumlu bölge olan prefrontal korteksi doğrudan etkiler (Arşiv - Reuters)

Günlük hayatımızın rutinine farkına bile varmadan yerleşen bazı basit alışkanlıklar, zamanla zihinsel keskinliğimiz ve konsantrasyon kapasitemiz üzerinde belirgin etkiler bırakabiliyor.

Araştırmalar, hafızanın yalnızca yaşlanmadan etkilenmediğini, benimsenen yaşam tarzıyla da doğrudan bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor. Yetersiz uyku, uzun süre oturmak, kronik stres, ekranların aşırı kullanımı ve fiziksel aktivitenin ihmal edilmesi gibi alışkanlıklar, beynin işlevlerini zaman içinde olumsuz etkileyebiliyor.

Neyse ki hafızanın sağlığını korumak ve bilişsel kapasiteyi desteklemek için büyük değişikliklere ihtiyaç yok. Yeterli uyumak, düzenli hareket etmek ve zihinsel performansı uzun vadede destekleyen dengeli bir yaşam tarzı benimsemek bu sürecin temelini oluşturuyor.

İşte hafızayı olumsuz etkileyebilen başlıca günlük alışkanlıklar ve bunların etkilerini azaltmaya yönelik bazı öneriler:

Yetersiz uyku

Yetersiz uyku, beynin yeni bilgileri düzenleyip depolamasını ve sinir hücrelerindeki atık maddeleri temizlemesini engelleyerek hafızayı doğrudan olumsuz etkiliyor.

Nörobilim ve psikiyatri alanındaki güncel araştırmalar, yetersiz uyku ile hafıza sorunları arasındaki ilişkinin yalnızca yorgunluk hissinden ibaret olmadığını, beynin yapısı ve işlevlerini doğrudan etkileyen hayati bir süreç olduğunu gösteriyor.

Uyku eksikliği, akıl yürütme, planlama ve dikkat gibi işlevlerden sorumlu prefrontal korteksi doğrudan etkiliyor. Bu bölgenin işlevlerinin bozulması seçici dikkatin azalmasına yol açıyor. Başka bir ifadeyle beyin, bazı ayrıntıları daha en başından yeterince algılayamadığı için bunları hafızaya aktaramıyor. Bu durum, kişinin yaşadığı “beyin sisi” hissini açıklıyor.

Araştırmalar, uyku düzeninin erken dönemde iyileştirilmesi, düzenli olarak yaklaşık 90 dakikalık şekerlemeler yapılması ve egzersiz uygulanmasının zihinsel performansın, konsantrasyonun ve hafıza oluşturma kapasitesinin önemli bir bölümünün yeniden kazanılmasına yardımcı olabileceğini gösteriyor.

Uzun süre oturmak

Uzun süre oturmak, kan akışının azalması ve öğrenme ile hafızadan sorumlu hipokampus bölgesinde meydana gelen olumsuz değişimler nedeniyle hafızayı ve bilişsel işlevleri zayıflatabiliyor.

Tıp ve nörobilim alanındaki araştırmalar, özellikle günün büyük bölümünü oturarak geçiren hareketsiz yaşam tarzı ile hafıza zayıflığı ve bilişsel gerileme arasında doğrudan bir bağlantı bulunduğuna işaret ediyor.

Los Angeles Kaliforniya Üniversitesi'nde (UCLA) manyetik rezonans görüntüleme yöntemi kullanılarak gerçekleştirilen önemli bir araştırmada, uzun süre oturmanın medial temporal lobda incelme ve hasarla bağlantılı olduğu ortaya kondu. Beynin bu bölgesi yeni anıların oluşması ve hatırlanmasında rol oynuyor ve hipokampusu da içeriyor.

Araştırmada dikkat çeken bir başka bulgu ise egzersizin, kişinin günün geri kalanında uzun saatler boyunca oturması halinde bu incelmeyi tamamen önleyememesi oldu. Buna göre uzun süre kesintisiz oturmak başlı başına bir risk faktörü olarak değerlendiriliyor.

Bu etkiyi azaltmak için bilimsel öneriler

Oturmaya ara verin: Her 30 dakikada bir 2-3 dakika ayağa kalkıp hareket etmek, beyne giden kan ve oksijen akışını artırmaya yardımcı oluyor.

Çalışırken hafif egzersiz yapın: Kısa yürüyüşler yapmak veya esneme hareketleri uygulamak uzun süre hareketsiz kalmanın etkilerini azaltabilir.

Kronik stres

Fizyolojik ve nörolojik araştırmalar, kronik stresin yalnızca psikolojik bir durum veya baskı ve tükenmişlik hissinden ibaret olmadığını, beyinde ve bilişsel işlevlerde belirgin değişikliklere yol açan sürekli bir hormonal ve kimyasal tepki olduğunu ortaya koyuyor. Hafıza da bu süreçten doğrudan etkileniyor.

Vücut sürekli stres altında kaldığında yüksek miktarda kortizol salgılıyor. Bu durum, anıların depolanmasında başlıca rol oynayan hipokampus üzerinde yoğun bir baskı oluşturuyor. Zamanla tekrarlanan bu hormonal etkiler sinir hücrelerinde gerilemeye ve zihinsel esnekliğin azalmasına yol açabiliyor.

Bunun sonucunda kişi, basit ayrıntıları hatırlamakta veya yeni bilgileri öğrenmekte zorlanırken sürekli bir “beyin sisi” yaşayabiliyor.

Hafızanızı stresten nasıl koruyabilirsiniz?

Kronik stresle mücadele etmek için bir anda köklü değişiklikler yapmak gerekmiyor. Beynin korunmasına yardımcı olacak günlük ve basit adımlarla başlanabilir.

Birkaç dakikayı nefes egzersizlerine ayırmak, düzenli olarak yürümek ve büyük görevleri küçük hedeflere bölmek, yüksek kortizol seviyelerinin oluşturduğu stres döngüsünün kırılmasına yardımcı olabilir. Bu alışkanlıklar yalnızca zihinsel rahatlama sağlamıyor, aynı zamanda beynin hafızadan sorumlu bölümünün kendini toparlama ve yenileme kapasitesini destekliyor.

Ekranlara aşırı maruz kalmak

Nörolojik ve davranışsal araştırmalar, akıllı telefon, bilgisayar ve televizyon gibi ekranlara aşırı maruz kalmanın beynin yapısı ve bilişsel işlevleri üzerinde, özellikle de hafıza ve bilgiyi kavrama kapasitesi açısından belirgin etkiler oluşturabileceğine işaret ediyor.

Ekranların ve akıllı cihazların olumsuz etkileri yalnızca göz yorgunluğuyla sınırlı kalmıyor. Uygulamalar arasında hızla geçiş yapmak zihni sürekli dikkat değiştirmeye alıştırarak çalışma belleğinin, dolayısıyla kavrama ve konsantrasyon kapasitesinin zayıflamasına yol açabiliyor.

Bunun yanı sıra günlük hayatın en küçük ayrıntılarını dahi cihazlarda saklamaya giderek daha fazla bağımlı hale gelmemiz, hafızanın daha az kullanılmasına neden olabiliyor.

Ekranlardan yayılan mavi ışık da derin uyku için gerekli olan uyku düzenini bozabiliyor. Mavi ışık, uykuya yardımcı olan melatonin hormonunun salgılanmasını baskılayarak uykusuzluğa veya derin uyku süresinin azalmasına yol açabiliyor.

Araştırmalar, derin uykunun hipokampusun anıları pekiştirerek kalıcı depolamaya aktardığı temel aşamalardan biri olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla ekran kullanımı nedeniyle bozulan uyku düzeni hafızayı da doğrudan olumsuz etkileyebiliyor.

Fiziksel aktiviteyi ihmal etmek

Tıp ve nörobilim alanındaki araştırmalar, hareketsizliğin ve fiziksel aktivitenin ihmal edilmesinin yalnızca fiziksel kondisyonu veya kalp sağlığını olumsuz etkilemediğini, aynı zamanda beynin yapısı ve öğrenme ile hafıza kapasitesi üzerinde de doğrudan etkiler oluşturduğunu gösteriyor.

Hareketsizlik ve uzun süre oturmak yalnızca bedensel sağlığı etkilemiyor, aynı zamanda beyin hücrelerinin gelişimini destekleyen doğal uyarıcılardan birinden mahrum bırakıyor. Hareket etmek ve egzersiz yapmak, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların esnekliğini destekleyen BDNF adlı proteinin salgılanmasını artırıyor. Bu protein, hafızanın merkezi olan hipokampusu küçülme ve işlev kaybına karşı korumaya yardımcı oluyor.

Buna karşılık fiziksel aktivitenin ihmal edilmesi, beyne ulaşan kan ve oksijen akışının azalmasına neden olabiliyor. Bunun sonucunda beynin yeni bilgileri öğrenme ve eski ayrıntıları hatırlama kapasitesi olumsuz etkilenebiliyor.

Hareketsizliğin üstesinden gelip hafızanızı nasıl koruyabilirsiniz?

Hareketsiz yaşam tarzını değiştirmek için ağır egzersizler yapmak veya spor salonunda saatler geçirmek gerekmiyor. Sürece basit ve sürdürülebilir davranış değişiklikleriyle başlanabilir.

Günlük programa 20 dakikalık tempolu bir yürüyüş eklemek veya çalışma sırasında her saat birkaç dakika hareket etmeye özen göstermek, kan dolaşımını canlandırarak beyin hücrelerine oksijen ve besin taşınmasını destekleyebilir.

Bu basit alışkanlıklar BDNF proteininin salgılanmasını da destekleyerek hafızanın merkezindeki hipokampusun korunmasına ve zihinsel berraklık ile konsantrasyonun desteklenmesine yardımcı olabilir.


Beslenme aynı kalsa bile kilo artıyor: 50 yaşından sonra vücutta ne değişiyor?

Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
TT

Beslenme aynı kalsa bile kilo artıyor: 50 yaşından sonra vücutta ne değişiyor?

Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)
Yaş ilerledikçe birçok kişi kilosunda kademeli bir artış gözlemliyor (Pixabay)

Yaş ilerledikçe metabolizmada, kas kütlesinde, hormonlarda ve yaşam tarzında meydana gelen değişiklikler nedeniyle kilo alma ihtimali artıyor.

Birçok kişi, alışkanlıklarında önemli bir değişiklik yapmasa bile yaş ilerledikçe kademeli olarak kilo aldığını fark ediyor. Yılda 2-3 pound (yaklaşık 1-1,5 kilogram) gibi bir artış ilk bakışta önemli görünmeyebilir ancak zaman içinde genel sağlık üzerinde etkili olabilir.

ABD'nin Stoneham kentindeki Tufts Medicine Weight and Wellness Center'da görev yapan yüksek lisanslı ve kayıtlı diyetisyen Jillian Rees, yaşla birlikte kilo alımının birçok nedeni bulunduğunu ve sağlıklı kilonun korunması için yapılabilecekleri anlattı. Şarku’l Avsat’ın Tufts Medicine'ın sağlık sitesinden aktardığı habere göre  Rees'in değerlendirmelerine yer verildi.

*İnsanlar yaşlandıkça kilo alır mı?

Evet. Birçok kişi yaş ilerledikçe kilo alıyor.

Bu durum çoğunlukla metabolizmanın yavaşlaması, kas kütlesinin azalması ve fiziksel aktivite düzeyindeki değişikliklerin yanı sıra iştahı, enerji düzeyini ve vücut kompozisyonunu etkileyebilen hormonal değişikliklerden kaynaklanıyor.

*İnsanlar yaşlandıkça neden kilo alıyor?

Başlıca neden metabolizmanın yavaşlaması. Bazal metabolizma hızı (BMR), yani vücudun dinlenme halindeyken yaktığı kalori miktarı, yaş ilerledikçe doğal olarak azalıyor.

Bunun temel nedenleri arasında kas kütlesinin kaybı, yaşa bağlı kas erimesi olarak bilinen sarkopeni, yağ dokusunun dağılımı ve işlevindeki değişiklikler, hormonal değişimler, fiziksel aktivitenin azalması ve yaşam tarzındaki değişiklikler bulunuyor.

Kas dokusu yağ dokusuna kıyasla daha fazla kalori yaktığı için kas kaybı, vücudun gençlik dönemine kıyasla daha az kaloriye ihtiyaç duymasına yol açıyor.

Dolayısıyla beslenme düzeni ve fiziksel aktivite düzeyi aynı kalsa bile zaman içinde kilo alma ihtimali artıyor.

*Kilo alımı erkekler ve kadınlar arasında farklılık gösterir mi?

Kilo alımı hem erkekleri hem de kadınları etkiliyor ancak vücutta ortaya çıkış biçimi farklılaşabiliyor.

Her iki cinsiyette de karın bölgesindeki yağlanma eğilimi artarken kadınlar, hormonal dalgalanmalar nedeniyle orta yaş döneminde daha belirgin değişiklikler yaşayabiliyor. Erkeklerde ise kas kütlesi daha kademeli bir şekilde azalabiliyor ancak karın bölgesindeki yağlanma da artıyor.

Genellikle “visseral yağ” olarak adlandırılan bu yağ türü, tip 2 diyabet, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon riskinin artmasıyla ilişkilendiriliyor.

*Menopoz kilo alımına neden olur mu?

Menopoz çoğunlukla kilo alımıyla ilişkilendirilse de bu ilişki karmaşık.

Menopoz, vücut kompozisyonu, iştah, uyku ve yağ dağılımında değişikliklere yol açarak kilo alımını daha olası hale getirebilir. Ancak kilo alımı genellikle yaşlanma, yaşam tarzı ve hormonal değişikliklerin bir araya gelmesinden kaynaklanıyor.

*Yılda 2-3 pound (yaklaşık 1-1,5 kilogram) kilo almak sağlık açısından endişe verici mi?

Zaman içinde değerlendirildiğinde evet.

Her yıl gerçekleşen küçük kilo artışları bile kan şekeri ve tansiyonun yükselmesine, düşük düzeyli kronik inflamasyona, eklem ağrılarına ve hareket kabiliyetinin azalmasına yol açabilir.

Günümüzde bu tür inflamasyonun diyabet, böbrek hastalıkları ve kalp-damar hastalıkları da dahil olmak üzere çok sayıda kronik rahatsızlıkta rol oynadığı biliniyor.

*Yaş ilerledikçe kilo vermek neden zorlaşıyor?

Kilo vermenin zorlaşmasında birden fazla faktör rol oynuyor. Bunlar arasında metabolizmanın yavaşlaması, kas kütlesinin azalması, egzersiz yapma ve egzersiz sonrasında toparlanma kapasitesinin düşmesi ile açlık ve tokluk hormonlarındaki değişiklikler bulunuyor.

*Yaş ilerledikçe sağlıklı kiloyu korumak için neler yapılabilir?

Sürdürülebilir alışkanlıklar her zamankinden daha fazla önem taşıyor:

Proteini önceliklendirin: Protein, kas kütlesinin korunmasına yardımcı olurken metabolizmayı ve tokluk hissini destekliyor. Yumurta, yoğurt, yağsız et ve bitkisel kaynaklar gibi proteinleri her öğüne dahil etmek öneriliyor.

Düzenli beslenin: Öğün atlamamak, günün ilerleyen saatlerinde aşırı yemek yemeyi azaltmaya ve açlık hormonlarının düzenlenmesine yardımcı oluyor.

Kuvvet antrenmanlarını ihmal etmeyin: Hafif ağırlıklar veya direnç bantları kasların korunmasına yardımcı oluyor. Bu egzersizlerin haftada en az iki gün yapılması öneriliyor. Sadece kardiyo egzersizleri yeterli değil.

Yeterince su tüketin: Su, metabolizmayı ve iştah kontrolünü destekliyor. Şekerli içeceklerin tüketiminin azaltılması öneriliyor.

Ultra işlenmiş gıdaları azaltın: Bu gıdalar genellikle yüksek kalorili ve besin değeri açısından düşük oluyor ve aşırı yeme eğilimine katkıda bulunabiliyor.

Uykuya öncelik verin: Yetersiz uyku açlık, stres ve kilo üzerinde etkili olabiliyor. Geceleri 7-9 saat uyumaya özen gösterilmesi öneriliyor.

*Yaş ilerledikçe metabolizma neden yavaşlıyor?

Kas kaybı ve hormonal değişiklikler, vücudun dinlenme sırasında yaktığı kalori miktarının azalmasına yol açıyor.

*50 yaşından sonra kilo vermek mümkün mü?

Evet. Kilo verme süreci daha yavaş ilerleyebilir ancak doğru beslenme, kuvvet antrenmanları ve istikrarın bir arada uygulanmasıyla kilo vermek mümkün.

*Yaşlanma sürecinde kilo kontrolü için en önemli alışkanlık nedir?

Yeterli miktarda protein tüketimi ve kuvvet antrenmanları yoluyla kas kütlesinin korunması, sağlık açısından yapılabilecek en önemli adımlardan biri olarak öne çıkıyor.


Kolesterol sorununu tek dozda çözen iğne geliştirildi

Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
TT

Kolesterol sorununu tek dozda çözen iğne geliştirildi

Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)
Sağlık çalışanları, entübe edilmiş bir hastaya müdahale ediyor (AFP)

Yeni bir araştırmaya göre Çin'de yürütülen küçük çaplı bir gen düzenleme çalışmasında deneysel bir iğnenin tek dozunun, tedaviden sonraki 6 ay içinde "kötü" kolesterol düzeylerini yarı yarıya düşürdüğü tespit edildi.

Bu tedavi, kanda anormal derecede yüksek yağ seviyelerine yol açan ve yaşamı tehdit eden kalıtsal bir hastalık olan ailevi hiperkolesterolemi için geliştiriliyor.

Bu rahatsızlıktan muzdarip hastalar, normalden 10 ila 20 kat daha yüksek kalp krizi riskiyle yaşıyor ve ömür boyu ilaç tedavisine ihtiyaç duyuyor.

Çin'in Şanghay Jiao Tong Üniversitesi'nden araştırmacılar, teşhisi kesinleşmiş 34 ila 62 yaşlarındaki 6 gönüllü üzerinde tedaviyi test etti ve hastaların tedaviye başladıktan sonraki 6 ay içinde "kötü" kolesterol seviyelerinde kayda değer düşüş gösterdiğini saptadı.

Araştırmacılar, deneysel tedavinin tehlikeli yan etkilere de yol açmadığını söylüyor.

"Kötü" kolesterol diye de bilinen düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol (LDL-C), trigliserid adı verilen yağ molekülleriyle birlikte kalp hastalıklarının başlıca etkenleri arasında yer alıyor.

Bugün dünya genelindeki çoğu kişi, bu molekülleri vücutta kontrol edilebilir seviyelerde tutmak için günlük statin hapları alıyor.

Bilim insanları, bu yağ moleküllerinin seviyelerini kontrol altına almak için son yıllarda gen düzenleme yöntemlerini araştırıyor.

Öncü yaklaşımlardan biri karaciğerdeki PCSK9 genini hedef alıyor. Bu gen aşırı aktif olduğunda karaciğerin kötü kolesterolü atma yeteneğini ciddi derecede zayıflatabiliyor. Çinli bilim insanlarının Hafnia paralvei bakterisinden geliştirdiği enzim, belirli genetik dizileri hedef alarak virüsleri etkisiz hale getiriyor.

Bu bakteriyel enzimi insan DNA'sını ve özellikle de karaciğer hücrelerindeki PCSK9 genini hedef alacak şekilde modifiye ederek bu genin kolesterol üretme yeteneğini zayıflattılar.

En yüksek dozu alan üç hastada, tedaviye başladıktan sonraki 6 ay içinde PCSK9 enziminin aktivitesinde kayda değer bir azalma (yüzde 74) ve "kötü" kolesterol seviyelerindeyse yüzde 52 düşüş gözlemlendi.

Bazı katılımcılar, ateş ve kas ağrıları gibi hafif yan etkiler yaşadığını ancak bunların 24 saat içinde ortadan kalktığını belirtirken başka herhangi bir yan etki bildirilmedi.

Deney protokolüne göre, hastaların 15 yıla varan uzun süreli bir takip sürecinden geçmesi de bekleniyor.

vfbgh
Hint şebeklerinde orak hücreli anemi tedavisine yönelik gen düzenleme çalışması (AFP)

ABD'deki Cleveland Clinic'in yürüttüğü bir başka yeni gen düzenleme deneyindeyse en yüksek dozu alan 4 gönüllüde kötü kolesterolde yüzde 52, trigliseridlerde de yüzde 48'lik düşüş gözlemlendi.

Bu tedavi, kanda dolaşan yağ miktarını düzenleyen ANGPTL3 adlı geni hedef alıyordu.

Deneysel tedavi, ANGPTL3'ü engelleyen bir mutasyonla doğan kişilerin kolesterol ve trigliserid düzeylerinin son derece düşük olduğunu ve nadiren kalp hastalığına yakalandığını gösteren önceki bir araştırmaya dayanıyor.

Bilim insanları yeni gen düzenleme iğnelerinin, başka tür lipit bozuklukları olan daha fazla hastayı kapsayacak şekilde daha da geliştirilebileceğini umuyor.

Independent Türkçe