Sudan Egemenlik Konseyi Muhammed el-Faki Süleyman, Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da asker ile yeni bir ortaklık istemiyoruz

Eski Sudan Egemenlik Konseyi üyesi Muhammed el- Faki. Süleyman
Eski Sudan Egemenlik Konseyi üyesi Muhammed el- Faki. Süleyman
TT

Sudan Egemenlik Konseyi Muhammed el-Faki Süleyman, Şarku’l Avsat’a konuştu: Sudan’da asker ile yeni bir ortaklık istemiyoruz

Eski Sudan Egemenlik Konseyi üyesi Muhammed el- Faki. Süleyman
Eski Sudan Egemenlik Konseyi üyesi Muhammed el- Faki. Süleyman

Sudan Egemenlik Konseyi’nin eski üyesi Muhammed el-Faki Süleyman, ordunun kışlaya geri dönerek iktidarı sivillere devretmesinin önemine dikkat çekti. Partizan olmayan, seçimine devrimin birleşik güçlerinin de katılacağı bağımsız bir ulusal yeterlilik hükümetinin kurulması için bir anlaşmaya varılacağına dair iyimserliğini dile getirdi.
Ordunun 25 Ekim'de iktidarı ele geçirmesinin ardından tutuklanıp görevinden alınan, ardından da serbest bırakılan Faki, Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin (ÖDBG) darbeyi sona erdirme ve hukuku yeniden tesis etme yönünde halkın taleplerini benimsediğini vurguladı. Aynı zamanda Suudi Arabistan-ABD arabuluculuğuna, iki ülkenin bölgesel ve uluslararası düzeydeki etkili ağırlığı, Sudan üzerindeki etkileri ve daimi ortak çıkarlarla olan bağları dikkate alınarak yanıt verildiğini söyledi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Süleyman, Suudi Arabistan Krallığı’nın sakin ve akılcı siyaseti sayesinde bölgede gittikçe artan rolünün önemini vurguladı. Suudi Arabistan ile Sudan arasındaki bağın, Kızıldeniz güvenliği de dahil olmak üzere Krallığı Sudan'ın istikrarı konusunda istekli kılan birçok çıkarı temsil ettiğini belirten Süleyman, Sudan’da istikrar kaydedildiği takdirde terör dosyası ve mülteci sorunlarının artık gündemde olmayacağını, bu durumun ülkeye Suudi yatırımlarını çekeceğini söyledi.

Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’nin önde gelen üyelerinden olan Faki, koalisyonun kendisine orduyla birlikte masaya oturmayı kabul etmesi yönünde baskı yaptığı iddialarını ise reddetti. Faki Süleyman sözlerini şöyle sürdürdü:
“ABD-Suudi arabuluculuğu ile siyasi sürecin desteklenmesi ve bu sürecin karşı karşıya kaldığı karşıt duruştan kurtarılması isteniyor. Söz konusu ülke, sorunun iki kutbunu temsil eden iki taraf bulunduğunu, anlaşmazlığın esas olarak Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ve askerler arasında olduğunu idrak etti. Görüşme sorun Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile aynı tanımladı. Bu durum, yakın gelecekte yeni bir gerçekliğe yol açabilecek siyasi sürece yönelik adımların hızlanmasına yol açtı.”
Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri’den ayrılmasının tüm seçeneklere kapı açtığını belirten Faki Süleyman, yeni bir siyasi ortam oluşturmanın da bu kapsamda olabileceğini vurguladı.

Suudi Arabistan'ın bölgesel rolü

Faki Süleyman, Arap dünyasındaki etki merkezinin Riyad’a taşındığını söylediği açıklamasını şöyle sürdürdü:
 “Riyad, yalnızca Sudan'da değil, bölgedeki çoğu ülkede en önemli Arap başkentlerinden biri haline geldi. Bu, Krallığın sahip olduğu istikrar ve kapsamlı nüfuz ile Suudi Arabistan’ın sakin ve akılcı politikası neticesinde gerçekleşti.”

Krallığın son zamanlarda oldukça önemli hale gelen Kızıldeniz güvenlik dosyasına hassasiyetle yaklaştığına dikkat çeken Faki, Suudi Arabistan’ın petrol ve turizm sektöründe sarf ettiği büyük çabaların bu ülkeyi oldukça önemli kıldığını vurguladı. Açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı:
“Suudilerin kıyıdaş ülkelerle iş birliği vizyonu mevcut. Bu, istikrar sağlandığı takdirde iki ülke için elde edilebilecek diğer yatırım faydalarına ek olarak Riyad'ın üzerinde çalıştığı siyasi ittifaklardan biri de oluşacak. Tarım, ulaşım ve hafif sanayide yatırımları karşılayabilecek olan Sudan, Suudi yatırımları için en uygun ülkelerden biri. Suudi Arabistan'ın Sudan'da büyük yatırımlar yapma vizyonu mevcut. Ancak bunlar istikrarın sağlanması, Sudan’da savaş, törer ve mülteci meselelerinin sona erdirilmesi ile bağlantılı. Sudan’ın istikrarı başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere tüm bölge ülkelerini ilgilendiriyor. Zira buradaki güvenlik eksikliği bölge ülkelerini de tehdit edebilir.”

Ordu ile diyalog
Şu an Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri ile Egemenlik Konseyi'ndeki askeri grup arasında gerçekleşen diyaloga da değinen Süleyman, ülkeyi tehlikeli bir yola sokan 25 Ekim darbesinin sona erdirilmesine odaklanıldığını doğruladı. “Karşı çıkış, darbenin devamını imkansız kılıyor. Bu nedenle aktörlerin bu sahneyi sona erdirmek için çalışması gerekiyor. Bu yönde görüş alışverişinde bulunmanın önemi hakkında açıkça konuştuk. Ordunun bu sahneden çıkmasını bekliyoruz” dedi.

Ordunun sahnenin yeniden kurulması konusunda hesapları olduğunu düşünen Süleyman sözlerini şöyle sürdürdü:
“Özgürlük ve Değişim belgesini kabul etsinler ya da etmesinler, yeni bir siyasi gerçeklik doğacak. Kabul ederlerse siyasi sahneden kışlaya dönmeleri yönünde siyasi bir düzenleme yapılacak. Reddettikleri takdirde ise kendilerini reddeden halk ve sivil yönetimin geri dönüşünü destekleyen uluslararası toplum karşısında darbenin son adımlarını atmak için siyasi düzenlemelere ihtiyaçları olacak.”

Ordu ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri arasında doğrudan müzakereye gidilmesi için öncelikle darbenin sona erdirilmesi gerektiğinin altını çizen Süleyman konuya dair şunları söyledi:
“Doğrudan müzakereler hem halk hem de Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri tarafından reddediliyor. Bu nedenle mevcut toplantılar yazılı belgeler ve uluslararası tanıklıklar yoluyla yürütülüyor. Ancak bu konudaki toplumsal çekinceler devam ediyor.”
Çeşitli devrimci güçleri Özgürlük ve Değişim Koalisyonu’nun attığı tüm adımlara dahil etmeye ve her türlü gelişmeden sokağı bilgilendirmeye söz veren Süleyman ürete uluslararası arenanın tanıklığının önemine dikkat çekti:
“Darbenin ve düzenlemelerin kaldırılması süreci ve ordunun siyaset sahnesinden çıkışı konusunda uluslararası arenanın tanıklığında bir mutabakat sağlanırsa, doğrudan görüşmeyi reddeden olmayacaktır. Uluslararası tanıklık olmalı. Zira halk politikacılardan şüpheleniyor. Bu şüpheler geçmişteki deneyimlerden kaynaklanıyor. Doğrudan toplantı hakkında konuşmak için henüz erken. Bu yönde ilerlenmedikçe böyle bir toplantı gerçekleşmeyecektir.”
Askeri Geçiş Konseyi sözcüsü Korgeneral Şemseddin Kebbaşi, ordu ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri temsilcisi Taha Osman arasındaki görüşmelere de değinen Süleyman, tamamlanması gereken metinler hakkında fikir alışverişinde bulunduklarını, zira bazı metinlerin amacının netleştirilmesi gerektiğini belirtti. “Onlara vizyonumuzu yazılı bir şekilde sunduğumuzda kendilerinden de yazılı bir yanıt istedik. Vakit kısa, bu nedenle düzenlemelere gidilmesi için verecekleri cevabı hızlandırmaları gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Süleyman açıklamasının devamında ordu ile ortaklık niyetinde olmadıklarını söyledi:
“Ortaklık, iktidar kurumlarında sivillerin ve askeri personelin bulunmasıdır. Ancak Egemenlik Konseyi ve sivil bakanlık oluşturduysak, ortaklık yok demektir. Ordunun devlet yönetimine müdahale etmesine izin veren bir formüle izin vermeyeceğiz. Ancak zamanda Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri de bundan sonraki sahneyi tek başına kurmayacak.”
Süleyman, tarafların endişelerinin anayasal bildiri ve Sudan halkı tarafından seçilen ulusal yetkilere sahip bir hükümet ile sona ereceğini vurgulayan Süleyman “Sokakta partizanların iktidara katılımını reddeden genel bir eğilim var. Darbeyi tüm gücüyle boşa çıkaran sokak, iktidar hayallerine rağmen partizanları da engelleyebilir” ifadelerini kullandı.
Tüm soruları yanıtlayarak endişeleri ortadan kaldıran bir anayasa bildirgesi hazırlama sözü veren Süleyman sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu vizyonu devrimdeki ortaklarımıza sunacağız. İlk aşamada, darbeyi siyasi eylem yoluyla sona erdirme olasılığına dair şüphelere rağmen siyasi süreçte kendi başımıza gittik. Bu nedenle bazıları sürekli yüzleşme çizgisinde kalmayı tercih etti. Yüzleşme, korunması gereken önemli bir süreçtir.”
İttifakına direniş komitelerinin, profesyonel toplulukların, sendika kuruluşlarının ve sivil toplumun eşlik edeceği sözü veren Süleyman, “İlk amacımız darbeyi sona erdirerek orduyu kışlasına geri döndürmek. Ardından devrim kampında bir bölünmeye neden olabilecek tartışmayı durdurmak için tüm bakış açılarını yanımıza alacağız” dedi.

Askeri düzenlemeler
Ordunun askeri kışlaya dönüşü için verilmesi gereken güvencelerin geçiş dönemi adaleti düzenlemelerinde kaydedilen suiistimallerin ele alınması gereken bir konu olduğunu belirten Faki Süleyman, bunun tüm Sudanlıları ilgilendirdiğini, zira başta şehit aileleri olmak üzere yerel toplumun bu durumdan etkilendiğini vurguladı.
İttifakının sokağın talebine yanıt olarak partizan olmayan ulusal yetkilere sahip, hatta barış antlaşması imzalayıcılarını kapsayan bir hükümet kurmaya çalıştığını kaydeden Süleyman, durumun iyileşeceğine dair iyimserliğini dile getirdi:
 “Devam eden diyalog konusunda karamsar değilim. Ülke istikrarını koruyan bir anlaşmaya varılmasının mümkün olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde önemli olan Sudanlıların arzularıdır. Bir parti hükümeti istiyorlarsa, içinde temsilcileri olacak. Aksini istiyorlarsa seçimlerini yapacaklar.”
Üçlü mekanizma rolünün bir sonraki aşamada geleceğine söz veren Süleyman, 25 Ekim darbesi ve devrimi konusunda tutumu olan başka taraflar da bulunduğunu, görüşülecek platformlara söz konusu tüm kesimlerin dahil edileceğini söylediği açıklamasını şöyle sürdürdü:
“Bir sonraki hükümet partizan olmayacak. Zira destek tabanını genişletmek, Demokratik Birlik Partisi, Halk Kongresi Partisi ve doğuda ve Darfur’da anlaşmaları imzalayanları dahi içerecek geniş bir taban ile bir fikir birliği sağlamak amaçlanacak.”
Gençlerin müzakereyi ve ortaklığı kabul etmediğine işret eden Süleyman, ancak sonucu temkinli bir şekilde beklediklerini, ordunun kışlaya geri dönmesi ve sivil bir hükümet kurulması talepleri yerine getirilirse bunu kabul edip destekleyeceklerini belirtti. Ancak 21 Kasım'da Burhan ile Hamduk arasındaki anlaşmaya benzer zayıf bir anlaşma kaydedildiği takdirde sokağın bunu kabul etmeyeceğini vurguladı. “Özgürlük ve Değişim İttifakı ciddi bir baskı altında. Sokağı yakından izleyerek bu çerçevede hareket ediyor. Tüm bu komplikasyonların farkında” ifadelerini kullandı.
Süleyman, halkın temkinle yaklaştığı sivil askeri diyalog başarısızlığa uğratıldığı takdirde ne olacağı konusunda ise şu değerlendirmede bulundu:
“Hiçbir şey olmayacak. Sokağın özel talepleriyle diyalog içerisindeyiz. Bu, reddedilen talepleri yerine getirmeye kararlı olduğumuzu gösterir. Kendi menfaatimiz için halkın talepleri olmadan bir anlaşmaya varsak belki de kimse bizimle dalga geçmeyecek. Bu durumda alay konusu olacağız ancak devrim devam edecek.”



İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
TT

İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)

Rüstem Mahmud

İran, istisnai bir şekilde içten içe kaynıyor, iktidardaki rejim davranışlarına ilişkin uluslararası baskılarla karşı karşıya ve bu durum nihayetinde yapısında radikal bir değişikliğe yol açabilir. Gelgelelim İran muhalefeti, gelecekteki siyasi sistem ve toplumun refahı ve esenliği için öngördüğü vizyon ve önerilerinde herhangi bir şekilde net ve dengeli görünmüyor. İdeolojik söylem, kendi deneyimlerinden kaynaklanan intikam arzusu ve yıllarca süren sürgün sonucunda içerideki durum hakkındaki ciddi bilgisizlik, geleceğe yönelik önerilerini gölgeliyor.

İranlı “muhalif elitin” vizyonu, özellikle merkezi yanılsama (rejimin kendisini sorun olarak görmek) konusunda, 1990'lar boyunca Irak'taki muadilinin vizyonu ile birçok ayrıntıda uyumludur. Bu vizyon, Irak'taki yönetim yapılarının defalarca çöktüğü ve “yeni galiplerin” modern bir devletin temellerini -ne anayasal çerçevesini, ne kurumlarını, ne aygıtını, ne de toplumla, ekonomiyle ve sembolleriyle olan müdahaleci ilişkilerini- yeniden inşa edemediği, yüzyılı aşkın bir siyasi tarihi hep görmezden gelmişti.

Genişlemeci bir ideolojik devlet ruhuyla dolu olan mevcut Mollalar rejimi, 20. yüzyılın başlarındaki Kaçar hanedanlığından bu yana İran'da birbirini izleyen yönetim sistemlerinin tam bir döngüsünü tamamladı. Zira Kaçar mutlak yönetimine karşı patlak veren Anayasa Devrimi, devlet kurumlarının yapısına nüfuz edemedi ve kentli elitlerin tartışmalarında esir kaldı. Baba Pehlevi dönemindeki yüzeysel modernleşme, geleneksel ihtişam görüntülerini aşamadı, İran toplumunun sınıfları arasında büyük uçurumlar yarattı ve marjinalleştirilmiş İranlıları, önemli nesnel temellere dayanan bir mağduriyet duygusu etrafında birleşmeye itti. Oğul Pehlevi dönemi ise İran'ın kendi içindeki çelişkileri, yani eğitim, halk sağlığı ve ülke kaynaklarının adil dağıtımındaki büyük gerilemeyi hiçe sayarak, güç ve Batı dünyasıyla siyasi ilişkilerle, kültürüyle yüzeysel ve sembolik bir uyum sergilemekle övünen saldırgan milliyetçiliğin çarpıcı bir örneğini sergiledi. Mollalar yönetimi, tüm bunları içeride baskıcı bir siyasi sistem ve dışarıda yayılmacı devlet politikalarıyla kendinde toplamayı başardı.

Bu nedenle, bugün hem ülke içindeki hem de dışındaki İranlı siyasi elitlerin karşı karşıya olduğu acil soru şudur: Beşinci kez aynı tuzağa düşmemek için tüm bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Eğer tüm bu modeller toplumsal barış, istikrarlı bir siyasi sistem ve sürdürülebilir kalkınma ortamı yaratmada başarısız olduysa ve İran'ı ve toplumunu bir yüzyıl boyunca sürekli aşırılık içinde tuttuysa, o zaman İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın özgün özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var? Nitekim geçtiğimiz yüzyılda ülkeyi yöneten dört rejimin her biri, İran gerçekleri ve özellikleriyle örtüşmek yerine, “dış güçlerin yönlendirmesiyle kurulan rejimler” oldu.

İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın kendine özgü özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var?

İran'ın çeşitliliği gerçekliğini hesaba katmadan herhangi bir siyasi sistem nasıl istikrarlı olabilir? İran tek bir devlet olsa da iç demografisi ve coğrafyası imparatorluk ve saltanat mirası ile gerçeklerine dayanmaktadır. Bu anlamda, İran'daki etnik, dini ve bölgesel çeşitlilik sadece kültürel çeşitlilik değil, aynı zamanda her biri devletin meşruiyetine dair kendi bilincine ve vizyonuna sahip siyasi irade ve eğilim blokları üzerine kurulu bir çeşitliliktir. Bu blokları bastırmak veya ortaya çıkmasını engellemek, ülkenin yapısal gerçeklerini silmek anlamına asla gelmemiştir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çeşitlilik, dünyada azınlıkların bulunduğu çoğu ülkede olduğu gibi, ülke tablosunda asla sadece ikincil bir faktör olmamıştır. Keza Türkiye'deki Kürtler örneğinde olduğu gibi, ulusal bütünden ayrı tek bir gruba dayanmamıştır. Aksine bu, ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan bir çeşitlilikti, dolayısıyla zenginliğin, gücün ve sembollerin adil dağılımını garanti eden bir mekanizma aracılığıyla, ülkenin kimliğini ve yönetim sistemini tanımlamada tam bir ortaklık talep etmekteydi. Eski imparatorluklarda olduğu gibi önemli ölçüde bir adem-i merkeziyetçilik de istiyordu. Bu, İran siyasi elitlerinin uzun deneyimleri ​boyunca sürekli olarak reddettiği bir gerçek ve bu nedenle, bu etnik, mezhepsel ve bölgesel oluşumlar sürekli bir iç çatışma kaynağı oldular.

Buna ilave olarak, ülkedeki “kalkınma” mekanizması ve doğasıyla ilgili önemli bir soru işareti de bulunuyor. Zira İran, muazzam kaynakları, büyük çevresel ve ekonomik çeşitliliği, coğrafi konumu, genişliği ve nispeten küçük nüfusuna rağmen, her zaman yoksullukla boğuşan bir ülke oldu. Bu yoksulluk, zenginliğin, İran ekonomi literatüründe “taç üçgeni” olarak adlandırılan Tahran, İsfahan ve Meşhed şehirlerinin oluşturduğu merkezi üçgende yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İran'ın zenginliğinin büyük stratejilere, silahlanmaya ve nükleer programlara yönlendirilmesinin, yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomik sistemlerle entegrasyonun azalmasının ötesinde, bu ülkede her zaman tamamen ayrı iki İran toplumu var olmuştur; her şeyi kontrol eden ve “taç üçgeni”nde yoğunlaşan zengin elitler ile ülkenin geri kalanındaki yoksul kitleler. Bu ikinci gruptakiler, ülkedeki her ayaklanmanın yakıtı olmuştur.

İranlı muhalif elitlerin yukarıdaki iki soruya hiçbir cevabı yoktur; bunun yerine, onları itibarsızlaştırmaya ve kötü niyetli olarak göstermeye çalışırlar. Birincisinin ülkeyi parçalama girişimi, ikincisinin ise mevcut rejime hizmet ederek İran toplumunu bölme mekanizması olduğunu söylerler. Bu sorulara cevap bulmak yerine, yüzeysel bir vatanseverliğe ve sahte bir modernleşmeye başvururlar. İranlılar bunu modern tarihlerinde dört kez denediler ve birinde bile başarılı olmadılar.


İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
TT

İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, ülkesinde devam eden savaşı durdurmak amacıyla bölgedeki etkili ülkelerden destek arayışı kapsamında çıktığı diplomatik temaslar çerçevesinde, son 45 gün içinde ziyaret ettiği dördüncü ülke olan Katar’a yaptığı kısa ziyareti salı günü tamamladı.

Sudan’ın eski iki dışişleri bakanı, Burhan’ın bu ziyaretlerle, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve onları destekleyen müttefiklerine karşı ‘kesin bir zafer’ elde etmek amacıyla, bölgesel ölçekte güçlü bir ittifak oluşturmayı hedeflediğini belirtti.

Burhan, geçtiğimiz aralık ayında Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyaret, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington’a giderek ABD Başkanı Donald Trump’tan Sudan’daki savaşı durdurmak için güçlü biçimde sürece müdahil olmasını talep etmesinden bir aydan kısa süre sonra yapılmıştı.

Son haftalarda ise Burhan, Mısır ve Türkiye’yi ziyaret etti. Bu temaslar sırasında her iki ülkenin liderlerinden de Sudan devletine destek mesajları alan Burhan’a, özellikle Kahire yönetimi, devlet kurumlarını hedef alabilecek her türlü tehdide karşı kırmızı çizgiler bulunduğunu açıkça iletti.

Başkanlık diplomasisi

Sudan’ın eski bir dışişleri bakanı, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın kısa süre içinde bölgedeki bu önemli başkentler arasında gerçekleştirdiği temasların, öncelikle Sudan’ın ulusal güvenliği ve bunun bölge ülkelerinin tamamı üzerindeki etkileriyle bağlantılı olduğunu söyledi.

İsminin açıklanmasını istemeyen eski bakan, söz konusu mekik diplomasisinin temel amacının daha fazla siyasi destek sağlamak olduğunu belirterek, bu desteğin askeri boyutu da kapsayabileceğini ve bunun Sudan ordusunun, Darfur ve Kordofan bölgelerinin geniş kesimlerini kontrol eden ve ülkenin diğer bölgelerine doğru ilerleyen HDK karşısında sahada üstünlük kurmasına imkân tanıyacağını ifade etti.

wdefrgty6
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık 2025'te Ankara'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile yaptığı görüşmede (Cumhurbaşkanlığı)

Eski bakan, Burhan’ın genellikle devlet başkanları tarafından yürütülen ve karar alıcılar arasında doğrudan temas yoluyla somut ve belirleyici sonuçlar elde etmeyi amaçlayan ‘başkanlık diplomasisine’ başvurduğuna dikkat çekti. Bu yöntemin, geleneksel olarak dışişleri bakanları ve üst düzey diplomatlar aracılığıyla yürütülen klasik diplomasiden farklı olduğunu vurguladı.

Bunun nedenini ise, doğrudan devlet başkanları düzeyinde temas gerektiren karmaşık dosya ve konuların varlığıyla açıkladı. Sudan’ın karşı karşıya olduğu savaş koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Burhan’ın HDK’ye karşı kesin bir askeri zafer elde etmek amacıyla, kendisini destekleyecek geniş kapsamlı bir bölgesel ve uluslararası ittifak oluşturmayı hedeflediğini ifade etti.

Eski bakan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Suudi Arabistan’dan başlayan ve Riyad’ın ABD yönetimiyle birlikte Sudan’daki savaşı durdurma dosyasını harekete geçirmesine uzanan temaslarının yanı sıra, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin iki ülke arasındaki ‘ortak savunma anlaşmasını’ devreye sokma yönündeki tutumunun, Burhan’ın bölgesel ağırlığı yüksek ülkeler nezdinde Sudan lehine destek toplama çabalarının ne denli etkili olduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

regthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Kahire'de Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Burhan’ın son dönemde dört ülkeye gerçekleştirdiği ziyaretlerin, ‘Sudan’daki savaşı durdurmayı ve ülkenin parçalanmasını engellemeyi hedefleyen, oluşum aşamasındaki yeni bir ittifakın’ ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyledi.

Yusuf, bu diplomatik temasların, Sudan’daki genel durumun daha net anlaşılmasına katkı sağladığını belirterek, HDK ve onu destekleyen ülkelerin, Sudan’ı küçük devletçiklere bölmeyi amaçlayan bir plan doğrultusunda yürüttükleri savaşın boyutlarının uluslararası kamuoyuna anlatılmasına yardımcı olduğunu ifade etti.

İş birliğine açıklık

Gazeteci-yazar Osman Mirgani ise Burhan’ın diplomatik temaslarının, Sudan krizine çözüm yolları aramaya yönelik olduğunu belirtti.

Mirgani, Suudi Arabistan ve Mısır’ın hâlihazırda uluslararası Dörtlü Mekanizma girişimi içinde yer aldığını ve bu girişimin maddelerinin uygulanması için çalıştığını ifade ederken, Burhan’ın Türkiye ve Katar’ı da sürece dâhil ederek inisiyatifi genişletmeyi hedeflediğini, son iki ziyaretinin de bu çerçevede gerçekleştiğini söyledi.

Yetkililer ve uzmanlara göre söz konusu ziyaretler, bölge ülkelerinin Sudan’da barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabalara iş birliği içinde yaklaşmaya açık olduğunu ortaya koyuyor. Bu temasların, ABD ile eşgüdüm içinde ve Dörtlü Mekanizma kapsamında, Sudan’da paralel bir yönetimin oluşmasının ya da savaşın uzamasının önlenmesine katkı sunması bekleniyor. Zira böyle bir senaryonun tüm bölge ülkelerini olumsuz etkileyeceği vurgulanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve ABD’den oluşan Dörtlü Mekanizma, üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını, bunu takiben dokuz ay içinde siyasi sürecin başlatılmasını ve bağımsız bir sivil hükümetin kurulmasını öngören bir ‘yol haritası’ önermişti.


‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
TT

‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)

DEAŞ’a bağlı tutuklularla ilgili saha gelişmeleri, Rakka ve Haseke’deki en büyük gözaltı merkezlerinin fiilen Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesiyle doruğa ulaştı. Diğer yandan DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), en tehlikeli isimleri Suriye dışına, özellikle Irak’a nakletme operasyonlarını hızlandırdı.

Suriye ordusu son dönemde Haseke, Rakka ve Deyrizor kırsalındaki cezaevleri ve gözaltı tesislerinin kritik bölümlerini güvence altına aldı. Bu arada adli makamlar, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi’nde DEAŞ bağlantısı iddiasıyla tutulan 18 yaş altı 126 çocuğu serbest bıraktı.

Yerel raporlar, serbest bırakılan bazı çocukların ruhsal durumlarını ‘çok kötü’ olarak nitelendirirken, uzun süreli gözaltı nedeniyle çoğunun kötü beslenmeye bağlı sağlık sorunları yaşadığı belirtildi. Öte yandan Suriye güvenlik güçleri, geçen haftanın ortasında Şeddadi Cezaevi’nden kaçan tutukluların izini sürmeye devam ediyor. Resmî açıklamalara göre İçişleri Bakanlığı, kaçanlardan 81’ini yeniden gözaltına almayı başardı.

El-Aktan Cezaevi’ndeki çocuklar

Suriye İçişleri Bakanlığı yetkilisi Albay Halid Casım, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) özellikle Şeddadi Cezaevi’nden onlarca DEAŞ mensubunu ‘kasten’ serbest bırakmakla suçladı. Casım, bakanlığın serbest bırakılanların çoğunu yeniden gözaltına almayı başardığını belirtti.

Casım, SDG’nin hükümetle yapılan anlaşmalarda ‘tereddüt gösterdiğini’ vurgulayarak, Arap aşiretlerinin kendi bölgelerini kontrol altına alıp SDG’yi bölgeden çıkarmasının ardından örgüt üyelerini serbest bırakarak hükümete uluslararası baskı uygulamaya ve DEAŞ’la mücadele çabalarını aksatmaya çalıştığını ileri sürdü.

sgt
Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden serbest bırakılan tutukluların yakınları (Reuters)

Casım ayrıca, SDG’nin DEAŞ’la ilgisi olmayan aileleri ve çocukları da gözaltına aldığını; tutuklular arasında zorunlu askerlikten kaçanlar ve farklı suçlamalarla alıkonulanların bulunduğunu ifade etti.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne (KDSÖY) bağlı cezaevi idaresi, 25 Ocak Pazar günü el-Aktan Cezaevi’nde bazı çocukların bulunduğu yönünde bir açıklama yaptı. Açıklamada, cezaevinin belirli bir bölümünde çeşitli suçlara karışmış ve resmi şikâyetlere konu olmuş çocukların bulunduğu belirtildi.

Cezaevi idaresi, söz konusu çocukların yaklaşık üç ay önce Çocuk Cezaevi’nden el-Aktan Cezaevi’ne nakledildiğini ve bu adımın mevcut güvenlik koşulları nedeniyle alındığını ifade etti. Açıklamada, nakil işleminin önleyici ve düzenleyici tedbirler çerçevesinde gerçekleştirildiği vurgulandı.

Guveyran Hapishanesi

Suriye güvenlik güçleri, Haseke şehir merkezine yakın noktalarda konuşlanmış durumda. Bu önlem, SDG’nin kontrolündeki Guveyran Hapishanesi’nden olası bir kaçış girişimi veya cezaevinin açılma ihtimaline karşı alınmış. Cezaevinde 3 ila 5 bin tutuklu bulunuyor ve aralarında DEAŞ’ın en tehlikeli liderleri yer alıyor.

Medya raporlarına göre, SDG yönetiminde bulunan çeşitli cezaevlerinde en az 9 bin DEAŞ mensubu tutuklu bulunuyor. Bazı raporlarda bu sayı 12 bine kadar çıkarılırken, cezaevlerindeki tutukluların büyük kısmını Iraklılar ve yabancılar oluşturuyor.

efrgty
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) salı günü Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden çekildikten sonra hükümet yetkilileri hapishaneyi denetledi. (AP)

Son gelişmeler çerçevesinde, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi artık Suriye ordusunun kontrolünde bulunurken, Haseke kırsalının güneyindeki Şeddadi Cezaevi’nin yönetimi Suriye İçişleri Bakanlığı’na geçti. DEAŞ mensuplarının ailelerinin bulunduğu el-Hol Kampı da, SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye İçişleri Bakanlığı’nın denetimine alındı.

Irak makamları ve Avrupa vatandaşları

Önemli bir gelişme olarak, 24 Ocak 2026 itibarıyla tutuklu nakil operasyonları yeni bir aşamaya girdi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’den Irak’taki güvenli gözaltı merkezlerine günlük yaklaşık 500 DEAŞ mensubunun taşınacağı bir ‘hava köprüsü’ başlatıldığını duyurdu. Toplamda Irak’a nakledilmesi planlanan tutuklu sayısı ise 7 bine kadar ulaşıyor.

Güvenlik kaynaklarına göre, Irak’a teslim edilen ilk grup 150 tutukludan oluşuyor. Bu grup, 2014’ten bu yana büyük kanlı eylemlere karışmış ‘birinci sınıf’ liderlerden oluşuyor.

xsdefr
DEAŞ'ın eski üyesi Fransız Emilie König, Suriye'nin kuzeydoğusunda terör örgütü üyeliği şüphesi bulunan kişilerin aile üyelerinin barındırıldığı er-Roj Kampı’nda (AFP)

Uzmanlar, ABD, Suriye ve Irak arasında yürütülen üçlü koordinasyonla gerçekleştirilen operasyonun, SDG kontrolünde bulunan Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli unsurları boşaltmayı ve örgütün kuzey ile kuzeydoğu Suriye’deki savaş ortamını kötüye kullanmasını önlemeyi amaçladığını belirtiyor.

Irak hükümeti, bu adımı ‘ulusal güvenliği korumaya yönelik önleyici bir tedbir’ olarak nitelendiriyor. Suriye’de olayların hızla gelişmesi ve güç dengelerindeki değişim, tutukluların güvenli tesislerde tutulmasını ve olası kaçış girişimlerinin önlenmesini zorunlu kıldı.

Irak Yüksek Mahkemesi, nakledilen tüm tutukluların, milliyetleri ne olursa olsun (Iraklılar ve 56 farklı ülkeden tutuklular), sadece Irak yargısının yetkisi altında olacağını ve yasal prosedürlerin eksiksiz uygulanacağını açıkladı. Süreçte, sınır ötesi suçların belgelenmesine özen gösterilecek, böylece mağdurların hakları korunacak ve hukukun üstünlüğü pekiştirilecek. Bazı raporlarda ise Irak’ın, ilgili ülkelerle iletişim kurarak vatandaşlarının teslim alınmasını sağlayacağı belirtiliyor.

Yabancı savaşçılar ve aileleriyle ilgili durum, el-Hol ve er-Roj kamplarında hâlâ ABD ve diğer dünya ülkeleri için ciddi bir güvenlik kaygısı oluşturuyor. El-Hol Kampı’nda 43 binden fazla kişi bulunuyor. Irak’la koordinasyon sağlanarak yaklaşık 18 bin Iraklının kademeli şekilde ülkelerine iade edilmesi planlanıyor.

sdfrgt
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Yayınlanan istatistikler, Avrupa ülkelerinden tutukluların sayısını da ortaya koyuyor: Fransa 450, Almanya 77, Belçika 55, Birleşik Krallık 27 ve Hollanda 90 tutuklu bildirdi. Şam yönetimi, bu kişilerin Suriye topraklarında işledikleri suçlardan sorumlu tutulmaları gerektiği yönünde net bir tutum sergiliyor. Suriye hükümeti, yasal, insani ve güvenlik boyutlarını kapsayan bütüncül bir süreç uygulamaya hazır olduğunu da vurguluyor.

‘DEAŞ’ı herkesten daha iyi tanıyoruz’

10 Mart anlaşması uyarınca tüm SDG unsurlarının Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesine dahil edilmesi kararlaştırılmıştı; bu da pratikte cezaevleri ve kampların güvenliğinden Suriye ordusu ve iç güvenlik güçlerinin sorumlu olacağı anlamına geliyor. Albay Halid Casım, SDG’nin DEAŞ cezaevlerini Suriye devletine teslim etmekten kaçındığını, böylece DMUK’da terörle mücadelede temel bir ortak olarak konumunu güçlendirmeye çalıştığını ileri sürdü.

cuı8o9
Suriye güvenlik güçleri, ülkenin kuzeydoğusundaki Haseke'de bulunan, DEAŞ üyelerinin ailelerinin barındığı el-Hol Kampı’na giriyor. (DPA)

Casım, Suriye hükümetinin görevinin, güvenliği sağlamak, cezaevlerini yönetmek ve SDG’ye bağlı olmadığı kanıtlanan kişileri serbest bırakmak olduğunu belirtti. “Biz SDG’den daha fazla bilgi ve deneyime sahibiz” diyen Casım, DEAŞ ile mücadelede geçmişteki operasyonları örnek gösterdi. Casım, hükümetin DEAŞ’ı yakından takip ettiğini, DMUK’un bu çabaları bildiğini ve desteklediğini vurguladı. Casım ayrıca, “SDG’nin, DEAŞ dosyasını Suriye içinde güvenliği sarsmak için kullanmasına izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Zorunlu koordinasyon’

Silahlı gruplar uzmanı Raid el-Hamed, Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli savaşçıların Irak’a naklinin, aslında bir ‘zorunlu koordinasyon’ olduğunu belirtti. Hamed’e göre Washington, lider konumdaki unsurların bölgedeki çatışmalardan kaynaklanabilecek olası kaos sırasında kaçmalarını önlemeyi hedefliyor. Hamed, Suriye devletinin DEAŞ tutukluları dosyasını devralmasıyla birlikte, işin şimdi Arap veya yabancı başkentlere düştüğünü söyledi; bu ülkelerin vatandaşlarını geri almak istemeyebileceğini, çünkü bu kişilerin kendi toplumlarında örgüt için çekirdek oluşturma riski ve güvenlik maliyetlerini artırabileceğini vurguladı. Ayrıca, bu ülkelerin suçları kanıtlayacak yeterli delil toplamak ve yargı süreçlerini işletmek konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Hamed, tutukluların Suriye dışına taşınmasının, ‘daha zorlu koşullarda gözaltı süreci nedeniyle yeni radikalleşme risklerini ortadan kaldırmadığını’ da belirtti. Bu nedenle, operasyonun başarısının, uluslararası yüksek düzeyde koordinasyon ve Suriye ile Irak hükümetlerinin, dünyanın en tehlikeli tutuklularıyla başa çıkma çabalarına destek verilmesine bağlı olduğunu söyledi.