Giderek büyüyen Çin-ABD düellosunda 4 unsur

Giderek büyüyen Çin-ABD düellosunda 4 unsur
TT

Giderek büyüyen Çin-ABD düellosunda 4 unsur

Giderek büyüyen Çin-ABD düellosunda 4 unsur

Tayvan, Çin-ABD çatışmasında yeni bir kıvılcım noktası oluşturdu. Bu yüzleşmenin boyutları önümüzdeki birkaç hafta içinde netleşecek olan bir dizi gelişme tarafından belirlenecek.
Çin Hava Kuvvetleri’nin Pekin’in egemenliği ve toprak bütünlüğüne bağlılığını korumak için gerekli adımları atmaya istekli olduğunu vurgulayan açıklaması, Tayvan’a gitmeye karar vermesi halinde ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin uçağını durdurma tehdidi içeriyor.
Pelosi’nin Taipei’ye ulaşmasını engellemeye yönelik üstü örtülü Çin tehdidinin, gerekirse orduya başvurmayı içerdiğini söylemeye gerek yok.
ABD Başkanı Joe Biden ve Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında gerçekleşen telefon görüşmesi iki tarafın kırmızı çizgilerini çizmesiyle sonuçlandı.
Cinping, Tayvan kriziyle ilgili “Ateşle oynayanlar yok olacaklardır” uyarısı yaptı.
4 unsur Tayvan’ı dünyanın en kötü senaryosunun yaşanması için bir arena haline getiriyor ve bir yanda Washington ile müttefikleri, diğer yanda Pekin arasındaki ekonomik ve diplomatik düelloyu şiddetli bir savaşa dönüştürüyor.
İlk unsur, Batı’nın Rusya’ya ödettiği ekonomik bedel de dahil olmak üzere, Çin liderliğinin Ukrayna’daki savaştan çıkardığı dersler.
Şubat ayında patlak veren savaşın ilk günlerinde, yaptırımlar Moskova’yı endişelendirecek kadar sert değildi.
Rusya, ülkede bulunan doğalgaz, petrol ve mali rezervler gibi mevcut güç unsurlarının kullanımı yoluyla, Batı yaptırımlarının etkinliğinin büyük bir bölümünü engelledi.
İroni şu ki, Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığı, ‘düşman olmayan’ ülkelere arzı kesmekle tehdit eden Devlet Başkanı Vladimir Putin’in elinde bir silaha dönüştü.
Putin, doğalgaz ödemesi Moskova’nın hazinesine ulaşmaya devam ederken, bununla Ukrayna’daki savaşı finanse etti.
Rus ekonomisinin büyüklüğü dikkate alınırsa, dünya çapında daha gelişmiş, yaygın pazarlar ve uluslararası üretim ağları ile iç içe olan Çinli muadilinin bir parçasını oluşturur.
Çin yetkililer, küresel pazarlar üzerinde yaratacakları etki nedeniyle ABD ve müttefiklerini hesaplanmamış herhangi bir saldırıdan caydıracak kadar büyük olacağını biliyor ve herhangi bir çatışma durumunda buna dayanabilecekleri konusunda emin olmaları mümkün.
İkinci unsur ise, her iki ülkedeki iç durumdur.
Enflasyon ve yüksek akaryakıt fiyatlarının Kasım’da yapılması planlanan ABD ara seçimlerine etkisinin çokça konuşulduğu bir dönemde, Biden liderliğindeki Demokratların Kongre üzerindeki kırılgan kontrolünü sürdürme şanslarının azalması, mevcut yönetimi ‘topal ördek’ yapıyor.
Cinping’in karşılaştığı zorluklar da önemsiz değil. Çünkü büyük olasılıkla Kasım ayında yapılması planlanan Ulusal Kongre toplantısında yönetimini üçüncü bir dönem için yenileyecek.
Cinping’in üçüncü dönemi, Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Mao Zedong’un ölümünün ardından patlak veren krizin ardından 1970’lerde lider Deng Xiaoping’in bir ‘kolektif liderlik’ geleneği oluşturmasından bu yana Çin liderliğinde benzeri görülmemiş bir olay olacak.
Örgütsel yapı içerisinde iktidarın dağılımı olan kollektif liderlik ile Çin Komünist Partisi Siyasi Bürosu üyelerinden birinin, parti liderlerinin yardımıyla, her biri 5 yıl süren iki dönem için ülke başkanlığını üstlenmesi gibi bir gelenek elde edildi.
Ancak Cinping’in anayasa değişiklikleri bu kuralı sona erdirdi ve onun yarı-özerk bir otoriteyle ömür boyu başkan olmasına kapı açtı.
Bu tür bir yönetim de, önceki formülün sona ermesini haklı çıkaran ve tek adam yönetiminin avantajlarını gösteren başarıların partiye ve halka sunulmasını gerektirir.
Ekonomik açıdan bakıldığında, geçtiğimiz on yılların etkileyici başarılarına rağmen, Çin makro ekonomisi hızlı ve önemli büyüme aşamasından çıktı ve yılda yüzde 3 ila 4 büyüme aralığında istikrar kazandı.
Yani bu, yeni işgücünü özümsemek ve Çin’in dünya çapında taahhüt ettiği büyük projeleri karşılamak için pek yeterli olmayan şey.
Buna ek olarak, son yıllarda toplumsal gerginliğe neden olan, Çinliler arasındaki gelir düzeylerindeki büyük farklılıklar olgusuna alternatif olarak Cinping’in ‘ortak refah’ politikasının karşılaştığı zorluklar da var.
Çin’den yeni tip koronavirüsün (Kovid-19) çıkması ve Çin aşılarının etkisizliği gibi bir konu da ortada.
Dolayısıyla Cinping, yıllarca katı milliyetçi retoriği canlandırdıktan ve Çin ulusal kimliğinin kurucu mitlerine geri döndükten sonra, Tayvan’a ve özellikle Batı’ya yönelik katı bir politikanın sağlayabileceği başarıların bir listesini Ulusal Kongre’ye sunmak zorunda olacak.
Üçüncü unsura gelince, dünyada birinci ekonomi olma, özellikle teknolojik konum için yürütülen rekabettir.
Çin ve ABD, ekonomik ve politik üstünlüğün anahtarı olarak teknolojiyi, özellikle bilgi teknolojilerini, mikroçipleri ve yarı iletkenleri paylaşıyor.
ABD Senatosu, birkaç gün önce Çin’in bu alanda teknik üstünlük elde etmesini önlemek amacıyla çip üretimi sektörüne 280 milyar dolarlık yardımı öngören yasa tasarısını onayladı.
2019 yılında salgının patlak vermesinden bu yana bu hayati emtiaların temininde birçok soruna tanık olan dünya, tüm modern endüstrilerin vazgeçilmez bir parçası haline gelen yarı iletkenler ve çipler sağlayan tarafla uğraşmak zorunda kalacak.
İleri teknolojinin, Çin ile ABD arasındaki ekonomi, dağıtım ve üretimin tüm unsurlarını içeren bir düellonun buzdağının sadece görünen kısmı olduğu anlaşılıyor.
Dördüncü ve son unsur, dünyadaki iki büyük gücün de hevesli olduğu ‘imajın’ savunulmasıdır.
Geçtiğimiz birkaç hafta içinde, Sri Lanka’daki finansal uygulamalar ve ekonomik çöküş arasında bağlantı kurulduğunda Çin’in imajı şiddetle sarsıldı.
Çin, eski Kolombo hükümeti tarafından yürütülen müsrif harcama programlarının sonucunda alacaklı olduğu krediler temerrüde düştükten sonra Güney Asya ülkesinin limanlarının kontrolünü ele geçirdi.
ABD’nin dünyadaki en iyi imaja sahip olmaması anlaşılabilir şey. Ancak Çin-ABD düellosunun ideolojik unsuru, güçlü ve zayıf yönleri dikkate alır ve bunları dengeler.



Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
TT

Vance’in mesajı ve İran’ın savaş hazırlığı… Askeri saldırı neyi değiştirebilir?

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz nisan ayında Pakistan ve İran temsilcileriyle yaptığı toplantının ardından düzenlenen basın toplantısında konuşurken Witkoff ve Kushner onu dinliyor. (AFP)

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai’ye gönderdiği mektup ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı Brad Cooper’ın Başkan Donald Trump’a sunduğu brifing arasında, müzakereleri yeniden canlandırma girişimi ile İran’a karşı savaşı yeniden başlatma hazırlıkları arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Ancak iki sürecin eş zamanlı ilerlemesi, en önemli soruya yanıt vermiyor: Washington, askerî üstünlüğünü İranlı liderliğin taviz verebileceği bir anlaşmaya dönüştürebilecek mi, yoksa her iki taraf da arabuluculuk fırsatları tükenene kadar karşı tarafın geri adım atmasını mı bekleyecek?

ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının İsrail’e ulaştığına ilişkin haberler ise tehditlere somut bir boyut kazandırıyor. Bununla birlikte, savaşa hazırlık yapılması kararın kesinleştiği anlamına gelmediği gibi, İran’daki sertlik yanlısı isimlerden biriyle iletişim kanalı açılması da onun bir uzlaşmaya varabilecek kapasiteye sahip olduğunu garanti etmiyor. Bu iki olasılık arasında bölge, bedelini ödemek zorunda kaldığı ancak sona erdirme kararını tek başına veremediği bir ‘ne savaş ne barış’ durumunda sıkışıp kalıyor.

Karar verme yetkisine sahip İranlı bir yetkili

Washington Post ve Wall Street Journal gazetelerine göre Vance’in Rızai’ye hitap etmesi, İran’da fiilî karar alma merkezine ulaşma girişimini yansıtıyor. Vance, Rızai ile şahsen görüşmeyi teklif ederken nükleer dosyayı ele almak üzere yetkili müzakereciler görevlendirilmesini istedi. Bu yaklaşım, ABD’nin eski Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanı’nın güç odaklarını bir anlaşma etrafında bir araya getirebileceği yönündeki değerlendirmesine dayanıyor.

xcsdrgvt
İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai ile Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in Tahran’da gerçekleştirdikleri bir önceki görüşmeden (İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi)

Vance, mesajında ABD’nin çıkarını İran’ın nükleer silah edinmesini önlemekle, İran’ın çıkarını ise savaş ve yaptırımların yıprattığı ekonomiyi yeniden inşa etmek ve egemenliğini korumakla ilişkilendirdi. Rızai’nin tercih edilmesi, daha önce Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile yürütülen girişimin sonuçsuz kalmasının ardından geldi.

Ancak Washington Enstitüsü araştırmacısı Patrick Clawson, bu beklentiye temkinli yaklaşıyor. Clawson, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, sorunun Washington’ın İran’daki iktidar yapısını yanlış anlamakla suçlanmasının ötesine geçtiğini belirterek, bu yapının işleyişinin ‘İran içinde bile belirsiz ve yeterince anlaşılmamış olduğunu, ülke dışında ise durumun daha da karmaşıklaştığını’ söyledi.

Rızai’nin rolünün önemini kabul etmekle birlikte, onun yeni bir anlaşmaya bağlı kalınmasını sağlayabileceği düşüncesini ‘iyimser bir bakış açısı’ olarak değerlendiren Clawson, Rızai’nin haziran ayında imzalanan mutabakat zaptının ardından yaşanan gelişmeler üzerinde tam kontrole sahip olup olmadığının kesinlikle açık olmadığını belirtti. Clawson, sertlik yanlısı bazı çevrelerin Rızai’nin bilgisi, hatta onayı olmadan harekete geçmiş olabileceği ihtimalini de yüksek görüyor. Ona göre mevcut iktidar yapısı, bağımsız hareketlere geniş bir alan tanıyor. Bu da müzakere yürütebilme kapasitesi ile varılan anlaşmanın uygulanmasını garanti edebilme gücünün birbirinden farklı olduğu anlamına geliyor.

Bununla birlikte Clawson, söz konusu güç odaklarının kontrol altına alınabileceği ihtimalini de dışlamıyor. İran’ın aylardır İsrail’e saldırı düzenlememesini örnek gösteren Clawson, bunu yetkililerin belirli bir yol üzerinde uzlaşabildiğinin ve bu çizgiyi herkese kabul ettirebildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Aynı durumun Washington ile yapılacak bir anlaşma için de geçerli olabileceğini söylüyor. Bu değerlendirme, Rızai’nin nüfuzunun kesin bir güvenceye dönüşmediği, ancak yine de bir uzlaşma ihtimalinin bulunduğu sonucunu ortaya koyuyor.

Hava köprüsü

İsrail Yayın Kurumu, ABD’ye ait 10 askeri kargo uçağının Teksas eyaletinden gelerek Necef’teki Ovda ve Nevatim üslerine indiğini bildirdi. ABD’den resmi bir doğrulama gelmezken, uçakların taşıdığı yükün niteliği de açıklığa kavuşmadı. Kurumun aktardığı İsrailli bir yetkili, yakın koordinasyonun sürdüğünü ve Trump’ın verebileceği çeşitli kararlara karşı hazırlıklı olduklarını belirtti.

Bu hareketlilik, Wall Street Journal gazetesinin aktardığı daha kapsamlı hazırlıkların bir parçası. Söz konusu hazırlıklar arasında hava savunmasının güçlendirilmesi, mühimmat ve ikmal stoklarının artırılması, bazı askerlerin saldırılara açık bölgelerdeki mevzilerden uzaklaştırılması ve İsrail’e ek bir Patriot hava savunma bataryasının gönderilmesi yer alıyor.

Ayrıca bazı haberlerde, kasım ayında bölgeye ilave bir uçak gemisinin ulaşmasının beklendiği belirtildi. Savunma amaçlı takviyeler, İran’ın verebileceği olası bir karşılığa ve bu karşılığın ABD üsleriyle bölgedeki tesislere yayılma ihtimaline karşı hazırlık yapıldığını gösteriyor. Bu da saldırıyı başlatma kapasitesine sahip olmanın, savaşı sona erdirme kararını verme veya çatışmanın sınırlarını kontrol etme gücüne sahip olmak anlamına gelmediğini ortaya koyuyor.

cdsfrgth
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, Ortadoğu bölgesi üzerinde uçtuğu belirtilen bir F-16 savaş uçağı görülüyor.

Şarku'l Avsat'ın Axios'tan aktardığı habere göre Cooper’ın Trump’a verdiği brifingde askeri hazırlıkların yanı sıra deniz ablukasının etkinliğinin, Hürmüz Boğazı üzerinden petrol tankerlerinin çıkışının engellenmesinin ve ABD Hazine Bakanlığı ile eş güdüm içinde yürütülen ekonomik baskının da ele alındığını bildirdi. Ancak toplantı, askeri alternatiflerin değerlendirilmesinin yanı sıra mevcut baskı araçlarının da gözden geçirildiği bir değerlendirme niteliği taşıyordu. Başka bir ifadeyle, abluka siyasi bir değişim sağlayabilir mi, yoksa anlaşmaya giden yolu açmadan yıpratma sürecini mi uzatır?

Washington Enstitüsü araştırmacısı Farzin Nadimi ise Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ablukanın süresiz olarak sürdürülebilmesi mümkün olsa da İran’ı bir noktada buna sert bir karşılık vermeye itebileceğini söyledi. Nadimi, Beyaz Saray’ın, yaptırımlara rağmen Tahran’ın füze kapasitesini ve nükleer programıyla bağlantılı yeteneklerini yeniden geliştirdiğini düşündüğünü belirtti. Bunun ve muhtemel diğer etkenlerin Trump’ı acil bir karar almaya yöneltebileceğini ifade etti. Nadimi’ye göre, taraflardan hiçbirinin istemediği büyük bir tırmanışı önlemek amacıyla arabuluculuk çabaları ilerliyor. Ancak ona göre böyle bir tırmanışın gerçekleşmesi giderek daha kaçınılmaz hale geliyor.

Stratejisiz saldırılar

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Brian Katulis, ABD’nin yaklaşımının temelini sorguluyor. Katulis, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Trump yönetiminin İran politikasını ‘istikrarsız’ olarak nitelendirerek son gelişmelerin ‘çaresizlik koktuğunu’ söyledi. Bu gelişmelerin, Washington’ın kendi çıkarlarına ve bölgedeki ortaklarının menfaatlerine hizmet edecek tutarlı ve etkili bir diplomatik stratejiden yoksun biçimde hareket ettiğini bir kez daha ortaya koyduğunu belirtti.

Katulis’e göre, yeni bir dizi saldırı tehdidinin stratejik durumu köklü biçimde değiştirmesi ve İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzu, nükleer programı ve balistik füze cephaneliği gibi temel sorunları çözmesi pek olası değil.

Yeni bir saldırı turunun büyük olasılıkla ‘stratejisiz saldırılar’ olacağı uyarısında bulunan Katulis, bunun hedefleri açık biçimde belirlenmemiş bir askerî harekât anlamına geleceğini ifade etti.

scdfgt
Ortadoğu sularındaki USS Rafael Peralta destroyerinin güvertesinden havalanan bir helikopter (CENTCOM)

Askerî açıdan değerlendirmelerde bulunan Nadimi ise kısa ve yoğun bir harekâtla arzu edilen tüm sonuçların elde edileceğine dair ‘hiçbir garanti bulunmadığını’ vurguladı. Ciddi askerî ve ardından siyasi hedeflere ulaşmak için genellikle kesin zaman sınırları belirlemekten ve bunları karşı tarafa açıklamaktan kaçınmak gerektiğini belirten Nadimi, resmen savaş ilan edilmeden yürütülen operasyonların süresine ilişkin anayasal kısıtlamaların da dikkate alınması gerektiğini ifade etti.

Nadimi, İran’a karşı gerçekleştirilecek herhangi bir ‘kısa ve yoğun’ askerî harekâtın başlı başına tehlikeli bir tırmanış anlamına geleceği ve büyük olasılıkla tüm bölgeyi çatışmanın içine çekeceği uyarısında bulundu. Böylece mesele, Washington’ın yalnızca saldırıyı gerçekleştirme kapasitesi değil, saldırının sonuçlarını kontrol altında tutup tutamayacağı sorusuna dönüşüyor.

ABD ile İsrail arasındaki görüş ayrılıkları da tabloyu daha karmaşık hale getiriyor. Haaretz gazetesinin haberine göre İsrail askerî kurumları, Washington’ın hızlı bir saldırı turunun ardından İsrail’in hedeflerini karşılamayan bir anlaşmayla süreci sonlandırmasından endişe ediyor.

İsrail tarafı, kısa süreli saldırıların ne rejimi devireceğini ne de İran’ın nükleer programını durduracağını düşünüyor. Bu kaygılar, iki ülke arasındaki yoğun askerî koordinasyonun yanıtlayamadığı bir soruyu gündeme getiriyor: Amaç, bir anlaşmanın şartlarını iyileştirmek mi, yoksa bu anlaşmayı imzalayacak rejimi değiştirmek mi? Bu soruya verilecek yanıtın farklı sonuçları bulunurken, ABD’deki ara seçimlere günler kala askerî hareketliliğin zamanlaması da her iki sürecin üzerindeki baskıyı artırıyor.

Haberlere göre seçimlerin ardından bir harekât düzenlenmesine yönelik hazırlıklar yapılıyor. Ancak bu hazırlıkların seçim takvimiyle ilişkilendirilmesi, harekâtın siyasi hedeflerini açıklığa kavuşturmadığı gibi Washington’ın öngördüğü sınırlar içinde kalacağını da garanti etmiyor.

Güven ve meydan okuma

Ancak Clawson, müzakerelerdeki çıkmazı İran’daki iktidar çevreleri arasındaki bölünmelerle sınırlı görmüyor. Taviz verilmesinin önündeki iki temel engel belirliyor: İranlıların krizleri iyi yönettiklerine, ABD’den daha uzun süre dayanabileceklerine ve bölge ülkelerini korkutmayı başardıklarına inanmaları; ayrıca ABD yönetimine, özellikle de Trump’a güven duymamaları.

Clawson, ikilemi şu soruyla özetliyor: Washington karşılıklı taahhütlerini yerine getirmeyecekse taviz vermenin ne anlamı var? Ona göre bu iki faktör, İranlı seçkinlerin yeni bir anlaşmaya destek vermesini iç bölünmelerden daha fazla sınırlıyor.

 dvfb
Tahran’daki Azadi Meydanı’nda İran füze sisteminin yanında Trump’ın resminin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Üç uzmanın değerlendirmeleri, çıkmazın farklı boyutlarını ortaya koyuyor. Clawson, Tahran’ın bir anlaşmayı uygulayacağının garanti edilemeyeceğine dikkat çekerken İran’ın dayanma gücüne duyduğu güveni ve Washington’a yönelik güvensizliğini vurguluyor. Katulis, saldırıları siyasi kazanımlara dönüştürebilecek bir stratejinin varlığını sorguluyor. Nadimi ise harekâtın kısa tutulmasının tırmanışın genişlemesini engellemeyeceği uyarısında bulunuyor. Tüm bu değerlendirmelerin ortasında temel soru varlığını koruyor: Tahran’da uzlaşma kararını kim alabilir ve uygulayabilir? Washington savaş yoluyla neyi değiştirebilir ve ardından bu değişimi müzakereler yoluyla nasıl kalıcı hale getirebilir?


İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
TT

İsrail Büyükelçisi'nin Somaliland'a gelişi Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi artırıyor

Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçen eylül ayında ABD'ye gerçekleştirdiği ziyaret sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Bölge Başkanlığı'nın X hesabı)

Afrika Boynuzu'nda, İsrail'in Somaliland bölgesindeki fiilî varlığıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor. İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem, görevini yürütmek ve Tel Aviv'in büyükelçiliğini açmak üzere Hargeisa'ya geldi.

İsrail'in bölgedeki fiilî varlığı, Somaliland'ın daha geniş uluslararası tanınma elde etme ihtimalini artırabilir. Ancak Afrika işleri uzmanlarına göre bu gelişme, İsrail'in bölgedeki nüfuzunu genişletme girişimleriyle birlikte Afrika Boynuzu'ndaki gerilimi de artırabilir. Somali, Mısır, Cibuti ve Türkiye'nin başını çektiği bölge ülkelerinden endişe ve itirazların gelmesi bekleniyor.

İsrail'den yeni hamle

Somaliland Today adlı internet haber sitesi, İsrail'in ilk büyükelçisi Michael Lotem'in Cuma günü Hargeisa'ya gelerek Somaliland Başkanı Abdurrahman Arro'ya güven mektubunu sunacağını bildirdi. Site, bu gelişmeyi “ikili ilişkiler açısından tarihî bir gün” olarak nitelendirdi.

Habere göre, güven mektubunun sunulmasının ardından yetkililer, Hargeisa'da yeni İsrail büyükelçiliğinin temel atma törenine ev sahipliği yapacak.

İsrail, ayrılıkçı Somaliland bölgesine ilk büyükelçisi olarak Michael Lotem'i nisan ayında atamıştı. Bu adım, Somaliland yönetiminin şubat ayında Muhammed Hacı'yı İsrail nezdinde büyükelçi olarak görevlendirmesinin ardından geldi.

İki ay sonra Somaliland Başkanı, Kudüs'te İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog ile görüştü. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ofisinden yapılan açıklamaya göre Arro, ziyaretin önemine dikkat çekerek, “Bu ziyaret özel bir önem taşıyor. Somaliland Cumhurbaşkanı'nın başka bir ülkeye gerçekleştirdiği ilk resmî devlet ziyareti” ifadelerini kullandı.

Somalilandlı siyasi analist Abdülkerim Said Salih, Şarku'l Avsat'a yaptığı değerlendirmede, İsrail büyükelçisinin bölgeye gelişinin, Tel Aviv'in özellikle Aden Körfezi kıyılarında ve Babülmendeb Boğazı yakınlarında Afrika Boynuzu'ndaki nüfuzunu genişletme isteğini yansıttığını söyledi.

Salih'e göre İsrail, Somaliland'ı potansiyel bir stratejik ortak olarak görüyor. Somaliland açısından ise bu yakınlaşma, uluslararası ilişkilerini güçlendirmek ve daha geniş çaplı tanınma elde etme çabalarına destek sağlamak için bir fırsat oluşturuyor.

Afrika işleri uzmanı Abdülveli Cami Berri de Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, İsrail büyükelçisinin gelişinin Afrika Boynuzu'ndaki dengeler açısından önemli bir değişime işaret ettiğini belirtti. Berri, İsrail'in Aden Körfezi ve Kızıldeniz'deki siyasi ve güvenlik nüfuzunu genişletmeye yöneldiğini, bu bölgelerin Babülmendep Boğazı ve Yemen'e yakınlıkları nedeniyle stratejik önem taşıdığını ifade etti.

dfrgthyj
Somaliland Bölgesi Başkanı, geçtiğimiz eylül ayında ABD ziyareti sırasında İsrail'in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi ile bir araya geldi. (Somaliland Başkanlığı'nın X hesabı)

Berri'ye göre bu yakınlaşma Somaliland'a uluslararası alandaki varlığını güçlendirme fırsatı sunarken, İsrail'e de coğrafi açıdan son derece önemli bir bölgede ortak kazandırıyor.

Endişelerin artması bekleniyor

Somali ve bölge ülkeleri söz konusu son gelişmeye ilişkin henüz açıklama yapmadı. Ancak İsrail'in Somaliland'ı tanıma kararından bu yana çok sayıda Arap ülkesi, Mogadişu yönetiminin bölgenin tanınmasına karşı çıkan tutumuna destek verdi ve İsrail'in kararını kınayan açıklamalar yayımladı.

Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün, Türkiye, Pakistan, Endonezya, Cibuti, Somali, Filistin, Umman, Sudan, Yemen, Lübnan ve Moritanya, ayrılıkçı Somaliland yönetiminin işgal altındaki Kudüs'te büyükelçilik açma niyetini açıklamasını kınayan ülkeler arasında yer aldı. Arap Birliği de o dönemde bu adımın “Afrika Boynuzu'ndaki gerilim odaklarını derinleştirebileceği” uyarısında bulundu.

İsrail büyükelçisinin Somaliland'a gelişinin Mogadişu ve bölge ülkelerinin hesaplamalarına etkisini değerlendiren Salih, bu gelişmenin Somali hükümetinin toprak bütünlüğü ve egemenliğine ilişkin endişelerini artırabileceğini söyledi. Salih, bölgedeki rekabet halindeki siyasi, ekonomik ve güvenlik çıkarları nedeniyle Etiyopya, Mısır, Türkiye ve Cibuti'nin de hesaplarının etkilenebileceğini belirtti.

İsrail ile Somaliland arasındaki yakınlaşmanın yeni güvenlik ve askerî düzenlemelerin önünü açıp açmayacağına ilişkin ise Salih, istihbarat paylaşımı, askerî eğitim, deniz güvenliği ve gemi trafiğinin izlenmesini kapsayan bir iş birliğinin genişletilmesinin mümkün olduğunu ifade etti. Ancak güvenlik iş birliği ile askerî üs kurulması arasında ayrım yapılması gerektiğini vurgulayan Salih, Berbera Limanı'nda İsrail askerî üssü kurulacağına ilişkin resmî bir doğrulama bulunmadığını kaydetti.

Bu yakınlaşmanın Kızıldeniz güvenliğine olası etkilerine değinen Salih, Somaliland'ın deniz ulaşımının korunmasındaki stratejik önemini artırabileceğini, ancak bölgedeki askerî ve güvenlik rekabetini de yoğunlaştırabileceğini söyledi.

Salih, gelişmenin Afrika Boynuzu'ndaki jeopolitik dengelerde önemli bir değişimi yansıttığını belirterek, Somaliland'ın uluslararası görünürlüğünü artırmak için İsrail ile ilişkilerini değerlendirmeye çalıştığını, İsrail'in ise dünyanın en önemli deniz ticaret yollarından birinin yakınında nüfuzunu genişletmeyi hedeflediğini ifade etti. Yakınlaşmanın sonuçlarının, iki taraf arasındaki iş birliğinin niteliğine ve bölge ülkelerinin çıkarları ile Kızıldeniz güvenliği üzerindeki etkilerine bağlı olacağını dile getirdi.

Berri ise söz konusu hamlenin Somali açısından toprak bütünlüğü ve ulusal egemenliğe yönelik bir meydan okuma oluşturduğunu, federal hükümetin onayı olmadan yabancı güvenlik ve askerî düzenlemeler yapılması ihtimalinin endişe yarattığını belirtti.

Berri'ye göre Mısır, gelişmeleri Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı'nın güvenliği açısından değerlendiriyor. Eritre, Kızıldeniz'deki güvenlik dengesinin korunmasına odaklanırken Cibuti ise limanlar, deniz nüfuzu ve bölgesel ticaret alanlarında rekabetin doğuracağı sorunlarla karşı karşıya kalabilir.

Yakınlaşmanın özellikle Berbera Limanı ve Havalimanı çevresinde istihbarat iş birliği, askerî eğitim ve lojistik kolaylıklar şeklinde gelişebileceğini belirten Berri, olası bir İsrail askerî üssünün Husiler ve İran ile gerilimi artırabileceğini, Kızıldeniz ve Aden Körfezi'nde askerî hareketliliği yoğunlaştırabileceğini ve uluslararası deniz ulaşımının güvenliğini etkileyebileceğini savundu.


Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
TT

Rubio: Trump, İran'a yönelik hava saldırılarının yeniden başlatılması konusunda henüz karar vermedi

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Atlanta'da düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı'nın açılışında konuşuyor. (AP)

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik askerî operasyonların yeniden başlatılması konusunda henüz bir karar vermediğini belirtti.

Rubio, dün düzenlediği basın toplantısında, ABD ile İran arasındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan ve Katar'ın öncülüğünde yürütülen görüşmeler için belirlenmiş bir takvim olup olmadığını bilmediğini söyledi.

Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre İranlı yetkililerin Doha'da Katarlı arabulucularla görüşmeler gerçekleştiriyor.

Rubio ayrıca, Georgiya eyaletinin Atlanta kentinde düzenlenen G20 Dışişleri Bakanları Toplantısı sırasında Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile kısa bir görüşme yaptığını belirtti. Görüşmede, gelecek ay Çin'de düzenlenecek Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği (APEC) Zirvesi kapsamında ABD Başkanı Donald Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında bir görüşme yapılması ihtimali ele alındı.

Rubio, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin de Trump'ın katılımının “olumlu bir sonuç doğurabileceğini” düşünmesi halinde, aralık ayında Miami'de düzenlenmesi planlanan G20 Liderler Zirvesi'ne davet edilebileceğini ifade etti.