Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
TT

Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)

2001'de "Dünya Mülteciler Günü" ilan edilen 20 Haziran, pek çok özel gün gibi, konunun öznelerinin diğerleri tarafından yalnızca 24 saatliğine anılıp geçildiği bir gün oldu. 
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) bu sene de Küresel Eğilimler Raporu'nu yayımlayarak önemli rakamları paylaştı. 
16 Haziran'da kamuoyuyla paylaşılan rapora göre, zorla yerinden edilmiş kişilerin toplam sayısı 2021'in sonunda 89,3 milyonu buldu. Önceki seneye göre yüzde 8, 10 yıl öncesine göreyse iki kat artış görüldü. İstikrarla yükselen bu rakam, yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığı dünyada her yüz kişiden en az birinin zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar yüzünden evini terk etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bunlardan 53,2 milyonu ülke içinde başka yerlere giderken, 36,1 milyon kişi yurtlarını bırakmak durumunda kaldı. Ülkesinden kaçanların 27,1 milyonu mülteci statüsünde görülüyor.
BMMYK, bu sene içindeki krizlerle birlikte halihazırda 100 milyon kişinin evinden uzakta olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, "Son 10 yıldır her sene rakamlar tırmandı. Ya uluslararası toplum bu insani trajediye çözüm bulmak için bir araya gelerek çatışmalar ve sorunlara kalıcı çözümler bulur ya da bu berbat eğilim devam eder" dedi. 
Zenginler yükün azını aldı
Independet Türkçe'den Eren Umurbilir'in haberine göre,  toplam mültecilerin yüzde 83'üne düşük ve orta gelirli ülkeler, yüzde 27'sine de en az düzeyde gelişmiş ülkeler ev sahipliği yapıyor. 
Bangladeş, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Etiyopya, Ruanda, Güney Sudan, Sudan, Uganda, Tanzanya ve Yemen dahil olmak üzere 46 ülkeden oluşan en az gelişmiş ülkelerdeki mülteci sayısı 2021 sonu itibarıyla 7 milyon oldu.

En kötü durumdaki ülkelerin bu kadar göçmen ağırlamasının en büyük sebebi, çatışma yaşanan yerlere komşu olmaları. Zira ülkesinden kaçanların yüzde 72'si komşu ülkelerde kaldı.

En çok göç alan ülkeler
Raporda 3,8 milyon mülteci aldığı bildirilen Türkiye ilk sırayı aldı. Mülteci sayısında Uganda (1,5 milyon), Pakistan (1,5 milyon) ve Almanya (1,3 milyon) Türkiye'yi takip ediyor. 
Nüfusa göre orana bakıldığında ilk sırada her 8 vatandaşa bir mültecinin düştüğü Lübnan bulunuyor. 14'e birle Ürdün ikinci, 23'e birle Türkiye üçüncü sırada. 
Kolombiya da 1,8 milyon Venezuelalıyı ağırlıyor. Ülkesini terk eden 4,4 milyon Venezuela vatandaşı, BMMYK'ya göre mülteciler arasında sayılmıyor zira bulundukları ülkelerde iltica talebinde bulunmuyor. Karayipler'deki adalardan Aruba'daki her 6 kişiden, Curaçao'dakiyse 10 kişiden biri Venezuelalı. 

En çok göç veren ülkeler
2021 itibarıyla toplamda 6,1 milyon Venezuelalı mülteci, sığınmacı ve göçmen konumunda. Venezuelalılarla birlikte mültecilerin yüzde 69'u yalnızca 5 ülkeden yola çıkmış. 
6,8 milyonla Suriye birinci sırada. Afganistan 2,7 milyon, Güney Sudan 2,4 milyon, Myanmar ise 1,2 milyon kişinin mülteciliğe zorlandığı ülkeler arasında.   
Başvurular en çok nerelerden nerelere yapıldı?
Mülteci olmak isteyenler geçen yıl 1,7 milyon yeni talepte bulundu. 2021'de en çok iltica başvurusunda bulunan kişilerin ülkeleri şöyle sıralandı: "Afganistan (125 bin 600), Nikaragua (111 bin 600), Suriye (110 bin), Venezuela (92 bin 400) ve Haiti (67 bin)"
En çok bireysel başvurunun bulunduğu ülke 188 bin 900'le ABD. Almanya (148 bin 200), Meksika (132 bin 700), Kosta Rika (108 bin 500) ve Fransa (90 bin 200) diğer cazip görülen yerler oldu. 

Memleketine dönenler
Raporda 5,3 milyon ülke içinde taşınmak zorunda kalan, 429 bin 300'ü de mülteci olan 5,7 milyon kişinin kendi memleketlerine dönebildiği de belirtildi. Kendi ülkesine dönebilen mültecilerin 270 bin 200'ü Güney Sudanlı, 66 bini Burundili, 36 bin 500'ü Suriyeli. Fildişi Sahili'nden 22 bin 500, Nijerya'dan 17 bin, diğer ülkelerden de 17 bin 100 mülteci memleketine kavuşmayı başardı.
Durumu rakamlarla özetleyen BMMYK raporunun dışında ülkelerin mülteci politikalarına tek tek bakıp farklı yerlerin ne kadar kişiyi nasıl aldığına bakmak da faydalı olacak.

ABD
ABD Kongresi'ne danışan ABD Başkanı, her sene ülkeye kaç mültecinin alınacağına karar veriyor. Trump yönetimi, bu maksimum kontenjanı 2020'de 18 bine kadar düşürmüş, kabul edilenlerin sayısıysa 11 bin 814'te kalmıştı. 2021'de bu limit 62 bin 500'ken bu sene 125 bine yükseltildi. 


Dünyada zorla yerinden edilmiş kişilerin yüzde 41'ini çocuklar oluşturuyor (Reuters/Luisa Gonzalez)

İnsan hakları savunucuları, selefi Donald Trump'tan sonra, Joe Biden'ın kontenjanı yükseltmesini bir yandan takdirle diğer yandansa yergiyle karşılıyor. Zira tüm dünyada göç etmek zorunda kalanların sayısı artarken dünyanın süpergücünün elini taşın altına sokmakta ürkek davrandığı düşünülüyor.
Geçen sene maksimum limit yükselirken yalnızca 11 bin 411 kişinin kabul edilmesi bu eleştirilerin haklılık payını artırıyor. 1980'de konuyla ilgili yasanın kabulünden sonra en az sayıda mülteciye, Biden döneminde izin verilmiş oldu.
Washington, bu senenin ilk 5 ayında 12 bin 641 kişinin iltica talebini onayladı. Sırasıyla Suriye (3 bin 7), Kongo Demokratik Cumhuriyeti (2 bin 927), Sudan (1233), Myanmar (1018) ve Ukrayna (886) vatandaşları en çok kabul alanlar oldu. 
ABD'ye en çok mülteciyi BMMYK gönderiyor. Başvuranların başka bir yere yerleşip mülteci olmaya hak kazanıp kazanmadıklarını değerlendiren Komiserlik, diğer ülkelerle birlikte ABD'ye de mültecileri yönlendiriyor. Bunun dışında ABD bizzat kendisi de kontenjan açabiliyor. Özel görevlendirilmiş STK'ler ve diplomatik temsilcilikler, örneğin ABD için çalışmış yabancılardan iltica başvurusu alabiliyor. 

Son dönemde iltica başvurusu yapan kişiler ortalama iki yıl bekliyor. Bu süre boyunca istihbarat ve göç birimleri, başvuran kişilerin bilgilerini toplayarak geçmişini ve bugününü değerlendiriyor. Görüşmelerle de o kişinin mevcut durumu gözden geçiriliyor. 
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu, sağlık kontrolüyle bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmesini engellerken, kültürel uyum kurslarıyla da göçmenlerin uyum sağlayıp sağlayamayacağını tespit ediyor.
Daha ülkeye ayak basmadan mültecilerin nerede yaşayacakları ve hangi göç birimiyle çalışacakları belirlenmiş oluyor.
Dokuz yerel göç biriminin birinden gelen görevliler, havalimanında mültecileri karşılayarak onları mobilya, kıyafetler ve kendi alışık oldukları yemeklerle hazır bekleyen evlerine götürüyor. Bu birimler onların çocuklarını okula kaydetmesine, sosyal güvenlik kartına başvurmasına, nasıl alışveriş yapacağına ve sağlık randevusu alacağına kadar yardımcı oluyor.
Mülteciler taşındıktan sonra çalışma izni alıp bir yıl sonra da yeşil kart girişiminde bulunabiliyor. 5 yıl oturumdan sonra ABD vatandaşlığına doğrudan da başvurabiliyorlar.
Diğer yandan bir de ABD'ye Meksika'dan kaçak yollarla girmeye çalışanlar var. Meksika sınırında 2021'de yaklaşık 1,9 milyon kişi yakalandı. Bunların yaklaşık yüzde 20'si ülke içinde serbest bırakıldı ve sığınma başvurusu sürecine dahil edildi. Ülkeye girebilen 402 bin kişinin dışındakiler Meksika'ya ya da memleketlerine gönderildi.
Orta ve Güney Amerika'dakilerin yanı sıra Türkiye, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerden de pek çok kişi bu yolla ülkeye girmeye çalışıyor. 2020'de 67 Türkiye vatandaşı bu yolu seçmişken, 2021'de sayı 1366'ya çıktı. Resmi rakamlara göre yılın ilk 5 ayında 11 bin 827 Türk vatandaşı Meksika sınırından ABD'ye geçerek yetkililere teslim oldu. ABD'ye kaçak yollardan göç edenlerden biri olan Kamil Güneş, "ABD'de suça karışmadığınız sürece sınırdışı edilmek gibi bir durum söz konusu değil" diyerek bu yolun niye tercih edildiğini açıklıyor.

Birleşik Krallık
BMMYK istatistiklerine göre 2021'in ortasında Birleşik Krallık'ta 135 bin 912 mülteci, 83 bin 489 sığınma başvurusunda bulunmuş kişi ve 3 bin 968 devletsiz kişi vardı. 
Nüfusu 70 milyona yaklaşan Birleşik Krallık, 2021'de 48 bin 540 kişiyle neredeyse son 20 yılın en fazla başvurusunu aldı. Bu rakam, önceki seneye göre yüzde 63 artış anlamına geliyordu. 
İltica talebinde bulunanların çoğunluğu 2016'dan bu yana İranlı. Geçen sene başvuran 9 bin 800 kişi bu durumun devamını sağladı. 


Boris Johnson'un istifasının ardından kaçak yollarla ülkeye gelen göçmenleri Ruanda'ya gönderme planının geleceği belirsiz (AFP/Nikolay Doychinov)

Eylül 2021'e kadar olan bir yıl boyunca yapılan iltica başvurularında durum şöyle: "İran (6 bin 2), Eritre (4 bin 412), Arnavutluk (4 bin 10), Irak (3 bin 42), Suriye (2 bin 303)"
Ülkeye girmeyi başarıp iltica talebinde bulunanlara çalışma izni verilmiyor. Kalacak yer verilse de buranın nerede olacağını yetkililer belirliyor. Devlet, her bir kişiye haftada 40 sterline (yaklaşık 870 TL) yakın para ödüyor. Bu da yiyecek, temizlik ve kıyafet ihtiyaçlarının günde 5,5 sterline (yaklaşık 120 TL) yakın bir miktarla karşılanmasını gerektiriyor. 
Son olarak geniş çapta tepki çeken Ruanda planı, dünyanın gözünü Birleşik Krallık'a çevirmesini sağladı. 
Londra yönetimi, ülkeye yasadışı yollardan girenlerin sınır dışı edilmesi için nisanda Ruanda'yla 120 milyon sterlinlik (yaklaşık 2,6 milyar TL) bir anlaşma yaptı. Hükümet, Ruanda'ya gönderilecek sığınmacılara beş yıllık öğrenim, barınma ve sağlık hizmetlerini kapsayan "cömert bir paket" sunacağını bildirdi. Ancak göçmenlerin başvuruları Ruanda'da değerlendirilecek. Yani kabul almaları durumunda 6 bin 500 kilometre ötedeki Afrika ülkesinde mülteci olacaklar. 
Başvuruları olumsuz sonuçlananlarsa ya başka kurallar altında yeniden başvuracak ya da sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Manş Denizi yoluyla Birleşik Krallık'a ulaşanların sayısı 2020'de 8 bin 500 olarak kaydedilirken bu sayı geçen yıl 28 bini bulmuştu. Londra yönetimi, onlarca kişinin ölümüne neden olan kaçak geçişleri engellemek için bu planı uyguladığını savunurken uluslararası toplum tepkili. 
Geçen ay BM İnsan Kaçakçılığı Özel Raportörü Siobhan Mullally yazılı açıklamayla şöyle dedi: 
"Sığınma talebinde bulunanların zorla Ruanda'ya yollanması, mültecilerin geri yollanmamasına yönelik uluslararası ilkeyi zedeleyecektir, insan kaçakçılığını önlemeye yardımcı olmamanın yanı sıra sığınmacıları daha tehlikeli ve riskli duruma sokmaktadır."
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 14 Haziran'da sığınmacıların Ruanda'ya gönderileceği ilk uçuşu durdurdu. Kararda, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin "Ruanda'ya gönderilecek mültecilerin, oradaki sığınma başvurularında adil ve etkili bir yasal desteğe erişemeyeceği" yönündeki değerlendirmesi dikkate alındı.
Boris Johnson'un istifasıyla birlikte bu planın akıbeti daha da belirsiz hale geldi.
Ukrayna konusundaysa Birleşik Krallık 28 Haziran itibarıyla 161 bin 500 vize başvurusundan 142 bin 500'üne onay verirken, bunlardan 86 bin 600'ü ülkeye ulaştı. Birleşik Krallık vatandaşları, Ukraynalıların en az 6 ay boyunca kira vermeden yaşamasını kabul edebiliyor. Gelenler üç yıla kadar ülkede yaşayıp çalışabiliyor ve sağlık, eğitim ve yardıma hak kazanıyor. Ev sahipleri de ayda 350 sterlin (yaklaşık 7 bin 500 TL) para kazanıyor.
Diğer yandan bu sisteme de eleştiriler var. Birleşik Krallık vatandaşlarının bazıları sistemin çok yavaş ve karmaşık olduğunu söylüyor. 
Avrupa Birliği
2021'de AB'ye ilk kez iltica başvurusunda bulunanların sayısı 535 bindi. Bir önceki yıl bu rakam 417 bin 100'de kalmıştı. Geçen sene başvuranların yüzde 40'ını Suriyeliler, Afganlar ve Iraklılar oluşturuyordu. 2013'ten bu yana Suriyeliler liderliği koruyor. 
2021'de başvuranların yüzde 27,7'si (148 bin 200 kişi) Almanya'yı, yüzde 19,4'ü (103 bin 800 kişi) Fransa'yı, yüzde 11,6'sı (62 bin 100 kişi) İspanya'yı, yüzde 8,2'si (43 bin 900 kişi) İtalya'yı, yüzde 6,9'u da (36 bin 700 kişi) Avusturya'yı tercih etti.


İnsan Hakları İzleme Örgütü, "Yunanistan sığınmacıları sınırdışı etmek için diğer göçmenleri kullanıyor" iddiasında bulunuyor (AFP)

Başvuranların yüzde 69,1'i erkek, yüzde 30,9'uysa kadın olarak tanımlandı. Yaklaşık yarısı 18 ila 34 yaşındayken yüzde 31,2'si 18 yaşın altında. 
2021'de başvurulara ilişkin 523 bin 200 ilk karar alınırken 202 bin 200 kişiye koruma statüsü verildi. İtiraz üzerine 197 bin 200 de son karar alındı. Bunlardan 65 bin 100'ü muradına erdi.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Başak Yavçan, üçüncü ülkelerde yeniden yerleştirme sıralarına girilebildiğini ya da AB sınırları içine girebilenlerin Şengen bölgesi içinde istediği yere giderek başvuruda bulunabildiğini belirtiyor.
AB topraklarına girenlerin bekleme süresinin 6 ayı da 5 seneyi de bulabildiğini vurgulayarak "Başvuru süreci aleyhte sonuçlanırsa itiraz süreci de birkaç yıl sürebiliyor. AB ülkeleri de iltica başvurularını çok hızlı değerlendirmiyor çünkü başvuru sonuçlanana kadar iltica koşullarının ortadan kalmasını ümit ediyorlar. Zamanında Bosnalıların maruz kaldığı zulüm ortadan kalkınca iltica başvuruları olumsuz sonuçlanabildi" diyor.

Şubat sonlarında Rusya'nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşı nedeniyle 8,4 milyondan fazla sığınmacı hareketi kaydedildi. 
BM'ye göre 4 Temmuz itibarıyla 5,2 milyon Ukraynalı komşu Avrupa ülkelerine geçti. Mültecilerin dağılımı şöyle: "Rusya (1,5 milyon), Polonya (yaklaşık 1,2 milyon), Moldova (82 bin 700), Romanya (83 bin 321), Slovakya (yaklaşık 80 bin), Macaristan (yaklaşık 26 bin), Belarus (yaklaşık 10 bin)"
BM, şu anda Ukraynalıların 867 binden fazlasının Almanya'da, yaklaşık 383 binin Çekya'da, 140 bini aşkınının İtalya'da, 125 binin İspanya'da, 92 bininin Fransa'da olduğunu bildiriyor. Türkiye'de de bu sayı 19 Mayıs itibarıyla 145 bin olarak bildirildi.
AB, Ukraynalılara üç yıla kadar ikamet ve çalışma izni verdi. Akrabaları ya da arkadaşlarında kalamıyorlarsa bu iş için hazırlanan merkezlerde kalıyorlar. Birleşik Krallık'ta da olduğu gibi yiyecek, yardım, eğitim ve sağlık gibi haklara sahipler.
Avrupa ülkelerinde barındırılan sınır ötesi yerlerinden edilmiş kişilerin sayısıysa 2021'de yüzde 3 artarak 7 milyonun üzerine çıkmıştı. Bu sene oranın çok daha fazla olması bekleniyor. 

AB'nin değişen göç ve mülteci politikaları
Yavçan, Suriye ve Ukrayna krizlerinin AB'nin göç ve mülteci politikaları üzerinde nasıl farklı etkiler yarattığını anlattı. Suriye'deki iç savaştan çok, Suriyelilerin 2015-2016 yıllarında Ege üzerinden Avrupa'ya geçiş yapmalarının, AB için önemli bir mihenk taşı olduğuna dikkat çeken Yavçan, Avrupa Komisyonu'nun iki sene önce sunduğu AB'nin Yeni Göç ve İltica Paktı'nı hatırlatıyor:  "AB'nin 'dışsallaştırma' adını verdiğimiz politikayla, göç yönetimini üçüncü ülkelere bıraktığını gördük. O ülkelerin sınır güvenliğini artırması beklendi, karşılığında mültecilere yönelik insan hakları ihlalleri hoşgörüldü ve çeşitli yardımlar yapıldı. Örnek olarak Fas ve Libya'yı, Türkiye, Belarus gibi geri kabul anlaşması yapılan ülkeleri sayabiliriz."
Üye devletlere göçmenleri AB'ye ilk giriş yaptıkları ülkeye gönderme hakkı veren Dublin modelinin mülteciler tarafından çeşitli yöntemlerle kırıldığını belirten Yavçan, temel tartışmaları şöyle özetliyor: "AB içinde 'Bir mülteci krizinin tekrarlanmasını nasıl önleyebiliriz?' şeklinde bir yaklaşım var. Gelenlerin AB içinde nasıl paylaşılacağı sorusu çok ciddi tartışılıyor. Mültecileri kabul etmemek için referandum yapan Macaristan gibi pek çok ülke bu yükümlülüklere karşı çıkıyor."
Yavçan, Ukrayna krizinin çok daha fazla sayıda mültecinin çok daha kısa sürede Avrupa'ya yığılmasıyla sonuçlandığını vurguluyor. Buna rağmen AB'nin Suriye krizine göre örnek sayılabilecek bir tutumla hareket ettiğini belirtirken sebepleri şöyle sıralıyor:
Birincisi, Ukrayna doğrudan komşu bir ülkeydi. İkincisi, AB doğrudan bu krizin bir tarafıydı, siyasi bir payı vardı. Üçüncüsü, kamuoyunun Ukraynalı mültecilere yönelik toplumsal kabulünün çok daha yüksek olması. Halkın onları kültürel olarak daha yakında gördüğünü söyleyebiliriz. Suriyelilerin Türkiye'ye vizesiz geçişi gibi, Ukraynalılar zaten AB'ye vizesiz geçiş yapabiliyordu. 
Avrupa'da sivil toplumun da bu krizde çok daha aktif bir rol üstlendiğini belirten Yavçan, "Hemen çok sayıda Ukraynalı mülteci kabul eden Polonya'ya yardımlar yapıldı, her ülke Ukraynalıları kabule yönelik paketler hazırlamaya başladı. Avrupa'nın dört yanında sivil toplum da bu konuda yoğun emek sarf etti" diyor.  
Yavçan, bundan sonra Avrupa Birliği'nden Suriyeliler ve Afganlar konusunda da daha kucaklayıcı politikalar görmeyi umduğunu sözlerine ekliyor. 

Rusya
Merkezi Moskova'da bulunan Sivil Yardım Komitesi adlı insan hakları örgütüne göre, 2020'de yalnızca 239 kişinin iltica başvurusu kabul edildi. Nüfusu 150 milyona dayanan ülkede 2020 sonunda yalnızca 455 kişi mülteci statüsüne sahipti. Bunlardan sadece 28'i 2020'de iltica hakkını kazandı. 

2020'de geçici sığınma statüsü verilen kişi sayısı Ukraynalılar hariç 489 kişiydi. Toplamda bu statüye sahip toplam kişi sayısı da (yine Ukraynalılar hariç) 1472'de kaldı. 
Ülke dışından mali destek aldığı için Moskova'nın "yabancı ajan" ilan ettiği sivil toplum kuruluşu, 2007'den bu yana en az sayıda kişinin geçici sığınma statüsüne sahip olduğunu yazdı. Suriye'de iç savaşın başlamasından sonra en az sayıda Suriyeli (359 kişi) bu statüye sahip oldu. 


Macaristan-Sırbistan sınırında yakalanan bu görüntüler, Rusya civarında pek görülmedi (Reuters/Bernadett Szabo)

Diğer yandan Rusya iltica taleplerini büyük oranda reddetse de durum Ukraynalılar için oldukça farklı. 2014'te patlak veren iç savaştan bu yana çok sayıda Ukraynalıya iltica statüsü ve Rusya vatandaşlığı tanındı.
2014 ila 2020'de Kırım'da yaşayanlara topluca pasaport verilmesini saymazsak, bu dönemde 1 milyon 70 bin Ukraynalının Rusya vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Bir gecede 2,5 milyon Kırımlıya vatandaşlık verildiği bildiriliyor. 
31 Aralık 2021 itibarıyla 18248 Ukraynalıya herhangi geçici ya da kalıcı iltica statüsü tanınmışken, takip eden ülke 770'le Afganistan oldu. Onları 361'le Suriye, 142'yle Gürcistan, 88'le Yemen takip etti.
Birleşmiş Milletler'e göre 1,5 milyonu aşkın Ukraynalı savaşın ardından Rusya'ya gitti. Kiev yönetimi, bunların önemli kısmının zorla topraklarından koparıldığını söylüyor. 
Ayrıca Moskova çok sayıda göçmen alıyor. 2020 itibarıyla toplamda 12 milyon kişinin Rusya'da göçmen olarak yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların çoğu eskiden Sovyetler Birliği'ne dahil olan ülkelerden geliyor. Bu, Rusya'nın ABD, Almanya ve Suudi Arabistan'ın ardından en fazla göçmene ev sahipliği yapan dördüncü ülke yapıyordu.
Rusya'nın azalan nüfusunu dengelemek için kendi dilini bilen eski Sovyet ülkelerinden gelen göçmenleri ülkeye kabul ettiği öne sürülüyor.

İran
Türkiye'ye Afganistan ve Pakistan'dan gelen göçmenlerin geçtiği yerlerden biri İran. Tahran yönetiminin onlara kolaylık sağladığı iddiası sıkça konuşuluyor.
Ancak o kadar da bilinmeyen bir şey, İran'da Ekim 2020 itibarıyla 3,5 milyona yakın Afgan'ın yaşadığı. Bunların 2 milyonu belgesizken, 780 bini fiilen mülteci. BMMYK, 20 bin de Iraklının ülkede mülteci olduğunu bildiriyor.


Memleketinden kaçmak zorunda olanlar genelde soluğu komşu ülkelerde alıyor (Reuters/Anne Mimault)

BMMYK, Tahran yönetiminin eğitim, sağlık ve geçinme konusunda göçmenlere yardımcı olduğunu ve onların sadece geçinmesini değil, gelişmesini de sağladığını ifade ediyor. Mültecilerin yüzde 96'sı İranlılarla birlikte, yüzde 4'üyse İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler tarafından yönetilen yerleşimlerde yaşıyor. Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı işgal etmesinin ardından 5 milyon kişinin ülkeden kaçmak zorunda kaldığı ve bunların yüzde 90'ına İran ve Pakistan'ın kucak açtığı da hatırlatılıyor. 
Diğer yandan Kasım 2021'de bu tablonun aksi yönde haberler yayımlandı. Uluslararası Göç Örgütü, bir milyonu aşkın Afgan'ın yıl içinde ülkesine gönderildiğini bildirdi. Taliban'ın ağustosta yönetimi devralmasının ardından günde 4-5 bin Afgan'ın ülkeden kaçarak İran'a geçtiği tahmin ediliyordu. Norveç Mülteci Konseyi, 300 bini aşkın Afgan'ın bu süreçte İran'a geçtiğini duyurdu.
Son aylarda İranlı sınır görevlilerinin Afganları dövdüğü görüntüler internette yayımlandı. Bunun üzerine Afganistan'da İran karşıtı gösteriler düzenlendi. 

Lübnan ve Ürdün
Nüfusa göre orana bakıldığında Türkiye'nin önünde ilk ve ikinci sıralarda yer alan Lübnan ve Ürdün de incelenmesi gereken örneklerden. 
Dini, mezhepsel ve etnik ayrımların etkisini hissettirdiği Lübnan'da her 8 vatandaşa bir mülteci düşüyor. Çoğu Sünni olan mültecilerin ülkenin hassas dengesini bir kere daha bozmasından korkuluyor. 
1948 ve 1967'de Arap ülkelerinin İsrail'le savaşması, Filistinlilerin ülkeye göç etmesine yol açmıştı. Ürdün'ün Filistin Kurtuluş Örgütü'yle çatıştığı 1970-1971 dönemi de daha fazla Filistinli'nin Lübnan'a gitmesine neden oldu. 
Hükümetin tahminlerine göre ülkede 1,5 milyon Suriyeli, 13 bini aşkın da diğer milletlerden mülteci var. Ancak Beyrut patlaması ve pandemi ülkedeki ekonomiyi daha da kötüleştirince her 10 Suriyeliden 9'u aşırı yoksul duruma düştü.
Ürdün'de de 14 kişiye bir göçmen düşüyor. 760 bin kişiden 670 bini Suriye'den. İşsizlik oranının yüzde 23'ü bulduğu ülkede pek çok sığınmacı çalışma iznine resmen sahip olsa da iş bulmaları güç.
Filistinli, Iraklı ve Yemenli mültecilere Suriyelilerin eklenmesi, vatandaşların "Azınlıkta mı kalacağız?" diye sormasına neden oluyor. 2016'daki bir dizi silahlı saldırının ardından hükümet Suriyelilerin bir kısmını memleketlerindeki silahlı örgütlerle ilişki veya kaçak çalışma kisvesiyle ülkeden attı.
Lübnan ve Ürdün, BM'nin hazırladığı ve ev sahibi ülkelerin mültecilere yönelik sorumluluklarını bildiren 1951 tarihli Mülteci Sözleşmesi veya 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Protokol'e imza atmadı. Bu sebeple onları "misafir" olarak niteleyebiliyorlar. Bu durum, göçmenlerin istendiği zaman ülkeden atılabilmesine de zemin sağlıyor. 
Uluslararası toplum iki ülkeye de yardım yapsa da bunlar yetersiz kalıyor. 
Dünya Mülteci ve Göç Konseyi'nin (WRMC) Eylül 2021 tarihli raporu, bu iki ülkeyle birlikte Türkiye'yi kapsayan bir araştırmaya dayanıyor. Her üç ülkede de ev sahibi hükümetlerin göçmenlerin gideceğini varsaydığı ancak Beşar Esad'ın Suriye'de yeniden güçlenmesiyle birlikte bu varsayımın büyük ihtimalle geçersiz kaldığı belirtiliyor.
Rapordaki şu ifadeler, göçmenlerin geleceği konusunda bir fikir veriyor:
Gerçek şu ki, Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu şu an bulundukları yerde kalacaklardır. Siyasi olarak ev sahibi hükümetlerin bunu kabul etmesi zor olsa da, mültecilerin işgücü de dahil olmak üzere ulusal yaşama uyumlarını sağlayan politikalar geliştirmeleri onlara daha çok fayda sağlayabilecektir.
Aynı zamanda Liège Üniversitesi HUGO Göç Gözlemevi'nin MAGYC-H2020 Projesi'nde de araştırmacı olarak çalışan Yavçan, "Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin kaderi göçmenlerin geleceği konusunda birbirine benziyor mu?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
Çatışma bölgelerinin hemen dibinde kalıp da ilk sığınmada bulunulan ülkeler olmaları bakımından, bu üç ülke bazı Afrika ve Asya ülkelerine de benziyor. 
Ancak Lübnan ve Ürdün, Cenevre konvansiyonlarının imzacısı değil. Yani onlar insan haklarına ters düşse de Suriyelileri zorla ülkelerine gönderebilir. Ama biz çatışmadan ve zulümden kaçtığı belgelenmiş bireyleri geriye göndermek için zorlayamayız. Biz attığımız imzayla menşei neresi olursa olsun söz vermişiz. Sadece Avrupa'dan kaçanlara iltica hakkı veriyoruz. Türkiye mülteci statüsü vermese de sağlık, eğitim ve iş hayatı gibi konularda entegrasyonda daha ileride bir ülke.



Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!
TT

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump'ın son Grönland hamlesi kafa karıştırdı: Yolda!

Trump, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Grönland'a hastane gemisi göndereceğini duyurdu (Reuters)

Ancak adanın neden böyle bir gemiye ihtiyaç duyduğu, Trump'ın hangi gemiyi ne zaman göndereceği belirsiz.

Başkan, duyurusunu cumartesi akşamı, Beyaz Saray'da valiler için akşam yemeği düzenlemeden kısa süre önce Truth Social hesabından paylaştı. Trump, geçen yılın sonlarında Grönland'a ABD özel elçisi olarak atadığı Louisiana'nın Cumhuriyetçi valisi Jeff Landry'yle birlikte çalıştığını belirtti.

Trump, Truth Social'da şöyle yazdı:

Louisiana'nın harika valisi Jeff Landry'yle birlikte, orada hasta ve bakıma muhtaç birçok insanın bakımını üstlenecek büyük bir hastane gemisini Grönland'a göndereceğiz. Yolda!!!

Başkanın paylaşımında, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi de vardı. Geminin ne zaman varacağı veya ne kadar süre kalacağı konusunda bilgi vermedi. Trump'ın bu kararına neyin sebep olduğu da belirsiz. Grönland hükümeti sakinlerine ücretsiz sağlık hizmeti sağlıyor.
 

Görsel kaldırıldı.
Başkan Donald Trump'ın Truth Social'daki duyurusunda, ABD Donanması'nda faaliyet gösteren iki hastane gemisinden biri olan USNS Mercy'nin resmi yer aldı (Donald Trump/Truth Social)

Donanma takip sistemlerine göre USNS Mercy ve kardeş gemisi USNS Comfort, Alabama eyaletinin Mobile kentinde demirli durumda.

The Independent, Beyaz Saray, ABD Savunma Bakanlığı ve Landry'nin ofisinden daha fazla bilgi talep etti.

Reuters'a göre, duyuru ayrıca Danimarka'nın Ortak Arktik Komutanlığı'nın Grönland sularında ABD denizaltısından bir mürettebat üyesini tahliye etmesinden saatler sonra geldi. Yetkililer, mürettebat üyesinin acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

ABD Donanması denizcisi, görevinden ayrılan ve Grönland'ın Nuuk kentinden yaklaşık 13 km açıkta yüzeye çıkan nükleer denizaltıdan tıbbi sebeple tahliye edilmek zorunda kaldı.

Landry, Trump'ın duyurusunu X'te yeniden paylaşarak, "Teşekkürler Başkan @realDonaldTrump! Bu önemli konuda sizinle çalışmaktan gurur duyuyorum!" diye yazdı.

Önde gelen Grönlandlı aktivist Orla Joelsen, Trump'ın duyurusuna X'te "Hayır teşekkürler!!!" diye tepki gösterdi.

"Biz Grönlandlılar sağlıklı ve iyi durumdayız, nesillerdir nüfusumuzu güçlü tutan vitamin ve besin açısından zengin fok yağı da dahil kendi geleneksel yiyeceklerimizle besleniyoruz" dedi.

Trump ve müttefikleri, ulusal güvenlik amacıyla ABD'nin Danimarka'nın özerk bölgesi Grönland'ı satın alması gerektiğini defalarca savundu. Öte yandan Grönlandlı yetkililer adanın satılık olmadığını ve Danimarka'nın bir bölgesi olarak kalması gerektiğinde ısrar ediyor.

Geçen ayın sonlarında Trump, Grönland konusunda "gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini" duyurmuştu.

Truth Social'da, "NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'yle yaptığım çok verimli görüşmeye dayanarak, Grönland ve aslında tüm Arktik Bölgesi'yle ilgili gelecekteki bir anlaşmanın çerçevesini oluşturduk" diye yazmıştı.

Trump'ın Grönland'a yönelik çabalarının birçok Amerikalı arasında popüler olmadığı anlaşılıyor. Bu ay yayımlanan AP-NORC anketine göre ABD'li yetişkinlerin yüzde 72'si Trump'ın Grönland'ı ele alma biçimini onaylamazken, sadece yüzde 24'ü onaylıyor.

Independent Türkçe


Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
TT

Umman Dışişleri Bakanı: ABD–İran müzakereleri Perşembe günü Cenevre’de yapılacak

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)
Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi (sağda), İran-ABD müzakereleri öncesinde Maskat’ta düzenlenen toplantıda ABD Başkanı’nın özel temsilcisi Steve Witkoff (ortada) ve Jared Kushner’i (solda) karşılıyor – Maskat, 6 Şubat 2026 (EPA)

Umman Dışişleri Bakanı Bedr el-Busaidi, ABD ile İran arasındaki yeni müzakere turunun önümüzdeki Perşembe günü Cenevre’de yapılmasına karar verildiğini açıkladı. Busaidi, nihai bir anlaşmaya varılması amacıyla “ilave çaba gösterilmesi için olumlu bir ivme” bulunduğunu belirtti.

Umman’dan gelen bu teyit, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin bugün (Pazar) yaptığı açıklamanın ardından geldi. Arakçi, ABD’nin özel temsilcisi Steve Witkoff ile Perşembe günü Cenevre’de görüşmesinin muhtemel olduğunu söyledi ve Tahran’ın nükleer programına ilişkin diplomatik bir çözüme ulaşılması için hâlâ “iyi bir fırsat” bulunduğunu ifade etti.

Arakçi bu açıklamaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik olası askeri saldırı seçeneğini değerlendirdiği bir dönemde, CBS News kanalına verdiği mülakatta yaptı.

Başkan Trump’ın özel temsilcisi Witkoff ise, İran’ın bugüne kadar neden “teslim olmadığını” ya da nükleer programını sınırlamayı kabul etmediğini başkanın sorguladığını söyledi. Washington’ın Ortadoğu’daki askeri kapasitesini artırmayı sürdürdüğü bir süreçte bu değerlendirmelerin yapıldığını kaydetti.

Witkoff, dün (Cumartesi) , Fox News’te yayımlanan ve başkanın gelini tarafından sunulan “My View with Lara Trump” programında şu ifadeleri kullandı: “Onu (Trump’ı) ‘hayal kırıklığına uğramış’ olarak tanımlamak istemem; çünkü önünde çok sayıda seçenek olduğunu biliyor. Ancak neden onların... ‘teslim oldular’ kelimesini kullanmak istemem ama neden teslim olmadıklarını soruyor. Bu baskılar altında ve orada bu kadar büyük bir deniz gücü varken neden bize gelip ‘Nükleer silah istemediğimizi ilan ediyoruz ve atmaya hazır olduğumuz adımlar şunlardır’ demediler?... Buna rağmen onları o aşamaya getirmek bir şekilde zor.”

Trump, Orta Doğu’da büyük çaplı bir askeri yığınak talimatı vermiş ve haftalar sürebilecek bir hava saldırısı ihtimaline karşı hazırlık yapılmasını istemişti. Tahran ise saldırıya uğraması hâlinde bölgedeki Amerikan üslerini vurmakla tehdit etmişti.

Tekrarlanan yalanlama

ABD, İran’dan Washington’a göre bomba yapımında kullanılabilecek zenginleştirilmiş uranyum stokundan vazgeçmesini, Ortadoğu’daki silahlı gruplara desteğini durdurmasını ve füze programına kısıtlamalar getirilmesini kabul etmesini talep ediyor.

Tahran ise nükleer programının barışçıl olduğunu vurguluyor. Bununla birlikte, mali yaptırımların kaldırılması karşılığında programa bazı kısıtlamalar getirilmesini kabul edebileceğini belirtiyor; ancak nükleer dosyanın füze programı ya da silahlı gruplara destek gibi diğer başlıklarla ilişkilendirilmesini reddediyor.

Witkoff, “Uranyumu sivil nükleer enerji için gerekli seviyenin çok üzerinde zenginleştirdiler. Saflık oranı yüzde 60’a ulaşıyor... ve muhtemelen bomba yapımına uygun endüstriyel düzeyde malzemeye sahip olmaya sadece bir hafta uzaktalar. Bu gerçekten tehlikeli” dedi.

Öte yandan, üst düzey bir İranlı yetkili bugün (Pazar) Reuters ajansına yaptığı açıklamada, Tahran ile Washington arasında yaptırımların hafifletilmesinin mekanizması ve kapsamı konusunda görüş ayrılıklarının sürdüğünü söyledi.


Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
TT

Pakistan aracılığıyla Çin ve İran ile diyalog: Orta güç perspektifi

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar ve İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi, İslamabad'daki Dışişleri Bakanlığı'ndaki toplantı sırasında, 2 Ağustos 2025 (AFP)

Kemal Allam

Financial Times, yıllık yıl sonu değerlendirme serisi kapsamında, 2026 yılının İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana en büyük belirsizlikle başladığını ve orta güçlerin önümüzdeki dönemde küresel düzeni ya pekiştirmede ya da zayıflatmada belirleyici faktör olabileceğini yazdı. Habere  göre, şaşırtıcı bir şekilde, Pakistan’ın adı, Amerikan hegemonyasını öngören “Donroe Doktrini”nde şimdiye kadarki en büyük kazanan olarak anılıyor. Pakistan, Beyaz Saray ziyaretlerinden Gazze barış planına kadar Donald Trump'ın çevresinde önemli bir yer edinmeyi açıkça başardı.

Ancak, Ortadoğu'ya askeri ve güvenlik tedarikçisi olarak geleneksel rolünün yanı sıra, Pakistan, İran gibi karmaşık çatışmalarda köprü görevi görmesi ve Çin ile ABD gibi daha büyük güçler arasında daha yakın bağlar kurması gereken bir orta güç olarak yeniden öne çıktı. Pakistan, daha önce, Nixon döneminde de ABD ve Çin arasındaki ilk diplomatik görüşmeye arabuluculuk yapmıştı. Bugün, on yıllık diplomatik boşluğun ardından, Pakistan, İran ile gizli görüşmeler yürütebilen ve Çin ile ortaklığı aracılığıyla bölgedeki askeri dengeyi yeniden ayarlayabilen bir güç olarak yeniden öne çıktı.

Trump'ın İran sorununu çözmek için Pakistan'a güvenmesi

Trump'ın ikinci başkanlığının başlangıcında, geçmiş dönemde Hindistan ile yakın ilişkisi ve Hindistan'ı Çin'e karşı tercih edilen stratejik ortak olarak görmesi nedeniyle Pakistan'da önemli bir belirsizlik hakim oldu. Ancak, görevdeki ilk yılından sonra Pakistan, sadece bölgede değil, küresel ölçekte de Trump'ın favorilerinden biri olarak görülmeye başladı. İsrail ve İran arasında yazın yaşanan 12 günlük savaş sırasında, Mareşal Asım Münir'in başkent Washington ve Langley'in koridorlarında neredeyse bir hafta boyunca bulunması tesadüf değildi. Dönemin Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Michael Eric Kurilla'nın Pakistan'ı terörizm ile mücadelede bir ortak olarak savunması da pek çok kişiyi şaşırttı. Zira bu açıklama, Kongre'nin önde gelen üyelerinin, Senato'nun ve generallerin Pakistan'ı sürekli olarak terörizmi destekleyen bir devlet olarak nitelendirdiği on yıllık bir dönemle çelişiyordu. Peki ne değişti?

Birincisi, Kurilla, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, Washington'un istenmeyen saydığı ve ABD'nin doğrudan, en azından kamuoyu önünde, ilişki kuramadığı rejimlerle Pakistan'ın ilişki kurma yeteneğine yeniden güvenmeye başladı. İsrail-İran çatışması sırasında, ABD İran nükleer tesislerini vurduktan sonra, Pakistan gerilimin daha fazla yükselmesinin sonuçlarını hafifletmede sessiz, perde arkası bir rol oynadı. Pakistan, Tahran ve Washington arasında mesajları taşımakla kalmadı, aynı zamanda Trump'a İran’a nasıl davranması gerektiği konusunda doğrudan tavsiyelerde de bulundu. Nitekim Trump, Asım Münir ile yaptığı ve ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının yankılarını kontrol altına alma stratejisinin ele alındığı görüşmenin ardından, “Pakistan İran'ı çoğu ülkeden daha iyi tanıyor” açıklamasını yaptı. Bu, Trump'ın ilk döneminde Irak'ta Kasım Süleymani'nin öldürülmesiyle sonuçlanan önceki hamlesinden sonra yaşananları hatırlattı. O zaman, 2020'de de suikasttan sonra ilk olarak dönemin Pakistan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kamar Cavid Bacva ile telefonla görüşmüştü.

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor, ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor

Bunu anlamanın kilit noktası, Pakistan'ın, İsviçre, Katar, Umman ve İran görüşmelerindeki diğer bazı arabuluculardan farklı olarak, İran ile uzun bir sınıra sahip olması ve İran ile sürekli gerilimler yaşamasıdır. İranlılar, tam ölçekli bir çatışma durumunda Pakistan'ın kendileri için gerçek bir tehdit oluşturduğunun ve tüm Körfez ülkelerinin Pakistan'ın arkasında duracağının farkındalar. Daha önce yine el-Mecelle’de, İran ve Pakistan'ın, açık ve tam ölçekli bir çatışmayı önlemesi gereken dini, kültürel ve dilsel bağlara rağmen, açıkça duyurulmamış bir istihbarat ve vekalet savaşı içinde olduklarını yazmıştım. Süleymani sık sık Pakistan ile açık savaş tehdidinde bulunmuştu ve İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri'nin yanı sıra, İran'a hava saldırıları düzenleyen tek ülke Pakistan'dır. Bu durum, Pakistan'ı İran’a karşı havuç-sopa yaklaşımını uygulamak için önemli bir arka kapı haline getiriyor.

Mevcut Maskat görüşmelerinin nereye varacağını, Trump'ın İran'a saldırıp saldırmayacağını veya gerilimi azaltıp azaltmayacağını bilmesek de, Pakistan'ın rolü önemli olmaya devam ediyor. ABD, çatışma tırmandığında Beluç sınırının tarihi ve Pakistanlı Şiilerin devlete karşı kullanılması nedeniyle İran’ın Pakistan ile de ters düşebileceğinin farkında olarak kendisine mesajlar gönderebilir. İran, geçtiğimiz yaz yaşanan 12 günlük savaş sırasında ve protestoların başlamasından bu yana yaşanan son gerilimlerde Pakistan'ın gerilimi azaltmadaki rolü için de kamuoyu önünde kendisine teşekkür etti.

dvbfrg
Çin'in doğusundaki Shandong eyaletinin Qingdao kentinde Şanghay İşbirliği Örgütü üye devletlerinin savunma bakanlarının çektirdiği toplu fotoğraf, 26 Haziran 2025 (AFP)

Pakistan, ABD ve Körfez ülkeleri gibi, İran'ın bölgeye yönelik niyetlerine güvenmiyor. Ancak Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte bir rejim değişikliği de istemiyor. Bu da onu aradaki uçurumu kapatmada önemli bir oyuncu haline getiriyor. Pakistan’ın kendisi de nükleer güç olma yolunda benzer bir süreçten geçti ve nükleer meselede nasıl başarılı bir şekilde müzakere edeceğini biliyor. Askeri kapasiteye dayanma gücü olmadığında müzakerelerin ne kadar sınırlı olabileceğini biliyor. Pakistan ayrıca, Çin’in dünyadaki en yakın diplomatik ve askeri müttefiki olma avantajına da sahip.

Çin ve etkiyi kullanma sanatı

Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkan Richard Nixon'ın Pakistan aracılığıyla Çin ile yaptıkları görüşmeler ve gerçekleştirdikleri ziyaretler, İslamabad’ın eski Amerikan ulusal güvenlik uzmanlarının uzun zamandır minnettar olduğu önemli bir köprü olmasına olanak tanıdı. Pervez Müşerref dönemine kadar Pakistan, Çin ve ABD'nin kendi nüfuz alanlarındaki dengeleyici rolünde denklik konumunu korudu. Yine Müşerref dönemine kadar Pakistan ordusu, F-16 savaş uçaklarından Bell AH-1 Cobra saldırı helikopterlerine kadar neredeyse tamamen Amerikan kaynaklı ekipmanlara güveniyordu.

Çin'in etkisi, İslamabad'ı bir dönem Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi

Ancak bu değişim daha sonra gerçekleşti ve Pakistan, Çin'in en yeni savaş uçakları ve füze teknolojilerini paylaştığı dünyadaki tek ordu haline geldi; bu da geçen yılki kısa savaşta Hindistan'a karşı üstün gelmesine yardımcı oldu. Böylece Çin, en yeni ekipmanlarını test etmek için Pakistan’ı kullanmaya başladı ve bunları Hint güçlerine karşı ve Pakistan'ın İran ile olan birkaç sınır çatışmasında test etti. Bu durum Pakistan'ı, Çin'in nasıl düşündüğünü ve gelecekteki savaşlara nasıl hazırlandığını anlamada ABD için bir kez daha vazgeçilmez bir ortak haline getiriyor. Dünyada hiçbir ordu, Pakistan ordusu gibi bir yandan Trump ile doğrudan ve hızlı iletişim kurma yeteneğine, diğer yandan da Çin ile en yakın askeri ittifaka sahip değil. Pakistan ayrıca tarihsel olarak Çin'in hem Türkiye hem de Suudi Arabistan ile olan ilişkisinde de bağlantı noktası görevi

Türkiye'nin önde gelen askeri stratejistlerinden ve Erdoğan'a yakın isimlerden sayılan Türk Amiral Cihat Yaycı, Pakistan'ın Soğuk Savaş sırasında Çin'in yükselişinde çok önemli bir rol oynadığını ve 1980'lerde ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan ile olan ilişkilerini kullanarak bu tarafları Çin'e yaklaştırdığını düşünüyor. Yaycı ayrıca, kıdemli bir Türk subayı olarak, Çin'in kendisini Pakistan'ın en yakın müttefiki olarak nasıl gösterdiğine ve bunun Ankara'yı Uygur sorunu nedeniyle aralarında gerilim tırmandığında Pekin ile açılıma nasıl ittiğine bizzat şahit olduğunu belirtiyor. Bu Çin etkisi, İslamabad'ı bir zamanlar Pekin'e karşı yanlış tarafta duran birçok güç için bir köprü kurucu haline getirdi. Hudson Enstitüsü de yakın zamanda aynı konuyu, yani Çin'in Pakistan'ı Batı ve Avrasya arasındaki güç dengesini yeniden şekillendirmek için nasıl kullandığını gündeme getirdi.

Elbette Pakistan'ın gücünün de sınırları var; kırılgan ekonomisi Suudi Arabistan, Çin, BAE ve ABD dahil olmak üzere bir dizi uluslararası hamisine dayanıyor. Bu geniş bağışçı havuzu, Pakistan’ı çıkarlarını dengeleyebilen ve herhangi bir tarafla ittifak kurma tuzağına düşmeden aralarında manevra yapabilen bir köprü görevi görmesini sağlıyor. Avrupa Birliği ve Latin Amerika'daki birçok ülke, Trump taraf seçmeleri için baskı yaptığında ABD-Çin çatışmasında bir denge kurmakta zorlanırken, Pakistan bir anlamda tam tersi bir yaklaşım benimsedi. Sıfır toplamlı bir oyun tuzağına düşmek yerine, başkaları tarafından kullanılan bir köprü haline geldi. Bu da onu hem İran hem de Çin ile konuşmak için uygun bir muhatap yapıyor.