Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
TT

Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)

2001'de "Dünya Mülteciler Günü" ilan edilen 20 Haziran, pek çok özel gün gibi, konunun öznelerinin diğerleri tarafından yalnızca 24 saatliğine anılıp geçildiği bir gün oldu. 
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) bu sene de Küresel Eğilimler Raporu'nu yayımlayarak önemli rakamları paylaştı. 
16 Haziran'da kamuoyuyla paylaşılan rapora göre, zorla yerinden edilmiş kişilerin toplam sayısı 2021'in sonunda 89,3 milyonu buldu. Önceki seneye göre yüzde 8, 10 yıl öncesine göreyse iki kat artış görüldü. İstikrarla yükselen bu rakam, yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığı dünyada her yüz kişiden en az birinin zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar yüzünden evini terk etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bunlardan 53,2 milyonu ülke içinde başka yerlere giderken, 36,1 milyon kişi yurtlarını bırakmak durumunda kaldı. Ülkesinden kaçanların 27,1 milyonu mülteci statüsünde görülüyor.
BMMYK, bu sene içindeki krizlerle birlikte halihazırda 100 milyon kişinin evinden uzakta olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, "Son 10 yıldır her sene rakamlar tırmandı. Ya uluslararası toplum bu insani trajediye çözüm bulmak için bir araya gelerek çatışmalar ve sorunlara kalıcı çözümler bulur ya da bu berbat eğilim devam eder" dedi. 
Zenginler yükün azını aldı
Independet Türkçe'den Eren Umurbilir'in haberine göre,  toplam mültecilerin yüzde 83'üne düşük ve orta gelirli ülkeler, yüzde 27'sine de en az düzeyde gelişmiş ülkeler ev sahipliği yapıyor. 
Bangladeş, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Etiyopya, Ruanda, Güney Sudan, Sudan, Uganda, Tanzanya ve Yemen dahil olmak üzere 46 ülkeden oluşan en az gelişmiş ülkelerdeki mülteci sayısı 2021 sonu itibarıyla 7 milyon oldu.

En kötü durumdaki ülkelerin bu kadar göçmen ağırlamasının en büyük sebebi, çatışma yaşanan yerlere komşu olmaları. Zira ülkesinden kaçanların yüzde 72'si komşu ülkelerde kaldı.

En çok göç alan ülkeler
Raporda 3,8 milyon mülteci aldığı bildirilen Türkiye ilk sırayı aldı. Mülteci sayısında Uganda (1,5 milyon), Pakistan (1,5 milyon) ve Almanya (1,3 milyon) Türkiye'yi takip ediyor. 
Nüfusa göre orana bakıldığında ilk sırada her 8 vatandaşa bir mültecinin düştüğü Lübnan bulunuyor. 14'e birle Ürdün ikinci, 23'e birle Türkiye üçüncü sırada. 
Kolombiya da 1,8 milyon Venezuelalıyı ağırlıyor. Ülkesini terk eden 4,4 milyon Venezuela vatandaşı, BMMYK'ya göre mülteciler arasında sayılmıyor zira bulundukları ülkelerde iltica talebinde bulunmuyor. Karayipler'deki adalardan Aruba'daki her 6 kişiden, Curaçao'dakiyse 10 kişiden biri Venezuelalı. 

En çok göç veren ülkeler
2021 itibarıyla toplamda 6,1 milyon Venezuelalı mülteci, sığınmacı ve göçmen konumunda. Venezuelalılarla birlikte mültecilerin yüzde 69'u yalnızca 5 ülkeden yola çıkmış. 
6,8 milyonla Suriye birinci sırada. Afganistan 2,7 milyon, Güney Sudan 2,4 milyon, Myanmar ise 1,2 milyon kişinin mülteciliğe zorlandığı ülkeler arasında.   
Başvurular en çok nerelerden nerelere yapıldı?
Mülteci olmak isteyenler geçen yıl 1,7 milyon yeni talepte bulundu. 2021'de en çok iltica başvurusunda bulunan kişilerin ülkeleri şöyle sıralandı: "Afganistan (125 bin 600), Nikaragua (111 bin 600), Suriye (110 bin), Venezuela (92 bin 400) ve Haiti (67 bin)"
En çok bireysel başvurunun bulunduğu ülke 188 bin 900'le ABD. Almanya (148 bin 200), Meksika (132 bin 700), Kosta Rika (108 bin 500) ve Fransa (90 bin 200) diğer cazip görülen yerler oldu. 

Memleketine dönenler
Raporda 5,3 milyon ülke içinde taşınmak zorunda kalan, 429 bin 300'ü de mülteci olan 5,7 milyon kişinin kendi memleketlerine dönebildiği de belirtildi. Kendi ülkesine dönebilen mültecilerin 270 bin 200'ü Güney Sudanlı, 66 bini Burundili, 36 bin 500'ü Suriyeli. Fildişi Sahili'nden 22 bin 500, Nijerya'dan 17 bin, diğer ülkelerden de 17 bin 100 mülteci memleketine kavuşmayı başardı.
Durumu rakamlarla özetleyen BMMYK raporunun dışında ülkelerin mülteci politikalarına tek tek bakıp farklı yerlerin ne kadar kişiyi nasıl aldığına bakmak da faydalı olacak.

ABD
ABD Kongresi'ne danışan ABD Başkanı, her sene ülkeye kaç mültecinin alınacağına karar veriyor. Trump yönetimi, bu maksimum kontenjanı 2020'de 18 bine kadar düşürmüş, kabul edilenlerin sayısıysa 11 bin 814'te kalmıştı. 2021'de bu limit 62 bin 500'ken bu sene 125 bine yükseltildi. 


Dünyada zorla yerinden edilmiş kişilerin yüzde 41'ini çocuklar oluşturuyor (Reuters/Luisa Gonzalez)

İnsan hakları savunucuları, selefi Donald Trump'tan sonra, Joe Biden'ın kontenjanı yükseltmesini bir yandan takdirle diğer yandansa yergiyle karşılıyor. Zira tüm dünyada göç etmek zorunda kalanların sayısı artarken dünyanın süpergücünün elini taşın altına sokmakta ürkek davrandığı düşünülüyor.
Geçen sene maksimum limit yükselirken yalnızca 11 bin 411 kişinin kabul edilmesi bu eleştirilerin haklılık payını artırıyor. 1980'de konuyla ilgili yasanın kabulünden sonra en az sayıda mülteciye, Biden döneminde izin verilmiş oldu.
Washington, bu senenin ilk 5 ayında 12 bin 641 kişinin iltica talebini onayladı. Sırasıyla Suriye (3 bin 7), Kongo Demokratik Cumhuriyeti (2 bin 927), Sudan (1233), Myanmar (1018) ve Ukrayna (886) vatandaşları en çok kabul alanlar oldu. 
ABD'ye en çok mülteciyi BMMYK gönderiyor. Başvuranların başka bir yere yerleşip mülteci olmaya hak kazanıp kazanmadıklarını değerlendiren Komiserlik, diğer ülkelerle birlikte ABD'ye de mültecileri yönlendiriyor. Bunun dışında ABD bizzat kendisi de kontenjan açabiliyor. Özel görevlendirilmiş STK'ler ve diplomatik temsilcilikler, örneğin ABD için çalışmış yabancılardan iltica başvurusu alabiliyor. 

Son dönemde iltica başvurusu yapan kişiler ortalama iki yıl bekliyor. Bu süre boyunca istihbarat ve göç birimleri, başvuran kişilerin bilgilerini toplayarak geçmişini ve bugününü değerlendiriyor. Görüşmelerle de o kişinin mevcut durumu gözden geçiriliyor. 
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu, sağlık kontrolüyle bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmesini engellerken, kültürel uyum kurslarıyla da göçmenlerin uyum sağlayıp sağlayamayacağını tespit ediyor.
Daha ülkeye ayak basmadan mültecilerin nerede yaşayacakları ve hangi göç birimiyle çalışacakları belirlenmiş oluyor.
Dokuz yerel göç biriminin birinden gelen görevliler, havalimanında mültecileri karşılayarak onları mobilya, kıyafetler ve kendi alışık oldukları yemeklerle hazır bekleyen evlerine götürüyor. Bu birimler onların çocuklarını okula kaydetmesine, sosyal güvenlik kartına başvurmasına, nasıl alışveriş yapacağına ve sağlık randevusu alacağına kadar yardımcı oluyor.
Mülteciler taşındıktan sonra çalışma izni alıp bir yıl sonra da yeşil kart girişiminde bulunabiliyor. 5 yıl oturumdan sonra ABD vatandaşlığına doğrudan da başvurabiliyorlar.
Diğer yandan bir de ABD'ye Meksika'dan kaçak yollarla girmeye çalışanlar var. Meksika sınırında 2021'de yaklaşık 1,9 milyon kişi yakalandı. Bunların yaklaşık yüzde 20'si ülke içinde serbest bırakıldı ve sığınma başvurusu sürecine dahil edildi. Ülkeye girebilen 402 bin kişinin dışındakiler Meksika'ya ya da memleketlerine gönderildi.
Orta ve Güney Amerika'dakilerin yanı sıra Türkiye, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerden de pek çok kişi bu yolla ülkeye girmeye çalışıyor. 2020'de 67 Türkiye vatandaşı bu yolu seçmişken, 2021'de sayı 1366'ya çıktı. Resmi rakamlara göre yılın ilk 5 ayında 11 bin 827 Türk vatandaşı Meksika sınırından ABD'ye geçerek yetkililere teslim oldu. ABD'ye kaçak yollardan göç edenlerden biri olan Kamil Güneş, "ABD'de suça karışmadığınız sürece sınırdışı edilmek gibi bir durum söz konusu değil" diyerek bu yolun niye tercih edildiğini açıklıyor.

Birleşik Krallık
BMMYK istatistiklerine göre 2021'in ortasında Birleşik Krallık'ta 135 bin 912 mülteci, 83 bin 489 sığınma başvurusunda bulunmuş kişi ve 3 bin 968 devletsiz kişi vardı. 
Nüfusu 70 milyona yaklaşan Birleşik Krallık, 2021'de 48 bin 540 kişiyle neredeyse son 20 yılın en fazla başvurusunu aldı. Bu rakam, önceki seneye göre yüzde 63 artış anlamına geliyordu. 
İltica talebinde bulunanların çoğunluğu 2016'dan bu yana İranlı. Geçen sene başvuran 9 bin 800 kişi bu durumun devamını sağladı. 


Boris Johnson'un istifasının ardından kaçak yollarla ülkeye gelen göçmenleri Ruanda'ya gönderme planının geleceği belirsiz (AFP/Nikolay Doychinov)

Eylül 2021'e kadar olan bir yıl boyunca yapılan iltica başvurularında durum şöyle: "İran (6 bin 2), Eritre (4 bin 412), Arnavutluk (4 bin 10), Irak (3 bin 42), Suriye (2 bin 303)"
Ülkeye girmeyi başarıp iltica talebinde bulunanlara çalışma izni verilmiyor. Kalacak yer verilse de buranın nerede olacağını yetkililer belirliyor. Devlet, her bir kişiye haftada 40 sterline (yaklaşık 870 TL) yakın para ödüyor. Bu da yiyecek, temizlik ve kıyafet ihtiyaçlarının günde 5,5 sterline (yaklaşık 120 TL) yakın bir miktarla karşılanmasını gerektiriyor. 
Son olarak geniş çapta tepki çeken Ruanda planı, dünyanın gözünü Birleşik Krallık'a çevirmesini sağladı. 
Londra yönetimi, ülkeye yasadışı yollardan girenlerin sınır dışı edilmesi için nisanda Ruanda'yla 120 milyon sterlinlik (yaklaşık 2,6 milyar TL) bir anlaşma yaptı. Hükümet, Ruanda'ya gönderilecek sığınmacılara beş yıllık öğrenim, barınma ve sağlık hizmetlerini kapsayan "cömert bir paket" sunacağını bildirdi. Ancak göçmenlerin başvuruları Ruanda'da değerlendirilecek. Yani kabul almaları durumunda 6 bin 500 kilometre ötedeki Afrika ülkesinde mülteci olacaklar. 
Başvuruları olumsuz sonuçlananlarsa ya başka kurallar altında yeniden başvuracak ya da sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Manş Denizi yoluyla Birleşik Krallık'a ulaşanların sayısı 2020'de 8 bin 500 olarak kaydedilirken bu sayı geçen yıl 28 bini bulmuştu. Londra yönetimi, onlarca kişinin ölümüne neden olan kaçak geçişleri engellemek için bu planı uyguladığını savunurken uluslararası toplum tepkili. 
Geçen ay BM İnsan Kaçakçılığı Özel Raportörü Siobhan Mullally yazılı açıklamayla şöyle dedi: 
"Sığınma talebinde bulunanların zorla Ruanda'ya yollanması, mültecilerin geri yollanmamasına yönelik uluslararası ilkeyi zedeleyecektir, insan kaçakçılığını önlemeye yardımcı olmamanın yanı sıra sığınmacıları daha tehlikeli ve riskli duruma sokmaktadır."
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 14 Haziran'da sığınmacıların Ruanda'ya gönderileceği ilk uçuşu durdurdu. Kararda, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin "Ruanda'ya gönderilecek mültecilerin, oradaki sığınma başvurularında adil ve etkili bir yasal desteğe erişemeyeceği" yönündeki değerlendirmesi dikkate alındı.
Boris Johnson'un istifasıyla birlikte bu planın akıbeti daha da belirsiz hale geldi.
Ukrayna konusundaysa Birleşik Krallık 28 Haziran itibarıyla 161 bin 500 vize başvurusundan 142 bin 500'üne onay verirken, bunlardan 86 bin 600'ü ülkeye ulaştı. Birleşik Krallık vatandaşları, Ukraynalıların en az 6 ay boyunca kira vermeden yaşamasını kabul edebiliyor. Gelenler üç yıla kadar ülkede yaşayıp çalışabiliyor ve sağlık, eğitim ve yardıma hak kazanıyor. Ev sahipleri de ayda 350 sterlin (yaklaşık 7 bin 500 TL) para kazanıyor.
Diğer yandan bu sisteme de eleştiriler var. Birleşik Krallık vatandaşlarının bazıları sistemin çok yavaş ve karmaşık olduğunu söylüyor. 
Avrupa Birliği
2021'de AB'ye ilk kez iltica başvurusunda bulunanların sayısı 535 bindi. Bir önceki yıl bu rakam 417 bin 100'de kalmıştı. Geçen sene başvuranların yüzde 40'ını Suriyeliler, Afganlar ve Iraklılar oluşturuyordu. 2013'ten bu yana Suriyeliler liderliği koruyor. 
2021'de başvuranların yüzde 27,7'si (148 bin 200 kişi) Almanya'yı, yüzde 19,4'ü (103 bin 800 kişi) Fransa'yı, yüzde 11,6'sı (62 bin 100 kişi) İspanya'yı, yüzde 8,2'si (43 bin 900 kişi) İtalya'yı, yüzde 6,9'u da (36 bin 700 kişi) Avusturya'yı tercih etti.


İnsan Hakları İzleme Örgütü, "Yunanistan sığınmacıları sınırdışı etmek için diğer göçmenleri kullanıyor" iddiasında bulunuyor (AFP)

Başvuranların yüzde 69,1'i erkek, yüzde 30,9'uysa kadın olarak tanımlandı. Yaklaşık yarısı 18 ila 34 yaşındayken yüzde 31,2'si 18 yaşın altında. 
2021'de başvurulara ilişkin 523 bin 200 ilk karar alınırken 202 bin 200 kişiye koruma statüsü verildi. İtiraz üzerine 197 bin 200 de son karar alındı. Bunlardan 65 bin 100'ü muradına erdi.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Başak Yavçan, üçüncü ülkelerde yeniden yerleştirme sıralarına girilebildiğini ya da AB sınırları içine girebilenlerin Şengen bölgesi içinde istediği yere giderek başvuruda bulunabildiğini belirtiyor.
AB topraklarına girenlerin bekleme süresinin 6 ayı da 5 seneyi de bulabildiğini vurgulayarak "Başvuru süreci aleyhte sonuçlanırsa itiraz süreci de birkaç yıl sürebiliyor. AB ülkeleri de iltica başvurularını çok hızlı değerlendirmiyor çünkü başvuru sonuçlanana kadar iltica koşullarının ortadan kalmasını ümit ediyorlar. Zamanında Bosnalıların maruz kaldığı zulüm ortadan kalkınca iltica başvuruları olumsuz sonuçlanabildi" diyor.

Şubat sonlarında Rusya'nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşı nedeniyle 8,4 milyondan fazla sığınmacı hareketi kaydedildi. 
BM'ye göre 4 Temmuz itibarıyla 5,2 milyon Ukraynalı komşu Avrupa ülkelerine geçti. Mültecilerin dağılımı şöyle: "Rusya (1,5 milyon), Polonya (yaklaşık 1,2 milyon), Moldova (82 bin 700), Romanya (83 bin 321), Slovakya (yaklaşık 80 bin), Macaristan (yaklaşık 26 bin), Belarus (yaklaşık 10 bin)"
BM, şu anda Ukraynalıların 867 binden fazlasının Almanya'da, yaklaşık 383 binin Çekya'da, 140 bini aşkınının İtalya'da, 125 binin İspanya'da, 92 bininin Fransa'da olduğunu bildiriyor. Türkiye'de de bu sayı 19 Mayıs itibarıyla 145 bin olarak bildirildi.
AB, Ukraynalılara üç yıla kadar ikamet ve çalışma izni verdi. Akrabaları ya da arkadaşlarında kalamıyorlarsa bu iş için hazırlanan merkezlerde kalıyorlar. Birleşik Krallık'ta da olduğu gibi yiyecek, yardım, eğitim ve sağlık gibi haklara sahipler.
Avrupa ülkelerinde barındırılan sınır ötesi yerlerinden edilmiş kişilerin sayısıysa 2021'de yüzde 3 artarak 7 milyonun üzerine çıkmıştı. Bu sene oranın çok daha fazla olması bekleniyor. 

AB'nin değişen göç ve mülteci politikaları
Yavçan, Suriye ve Ukrayna krizlerinin AB'nin göç ve mülteci politikaları üzerinde nasıl farklı etkiler yarattığını anlattı. Suriye'deki iç savaştan çok, Suriyelilerin 2015-2016 yıllarında Ege üzerinden Avrupa'ya geçiş yapmalarının, AB için önemli bir mihenk taşı olduğuna dikkat çeken Yavçan, Avrupa Komisyonu'nun iki sene önce sunduğu AB'nin Yeni Göç ve İltica Paktı'nı hatırlatıyor:  "AB'nin 'dışsallaştırma' adını verdiğimiz politikayla, göç yönetimini üçüncü ülkelere bıraktığını gördük. O ülkelerin sınır güvenliğini artırması beklendi, karşılığında mültecilere yönelik insan hakları ihlalleri hoşgörüldü ve çeşitli yardımlar yapıldı. Örnek olarak Fas ve Libya'yı, Türkiye, Belarus gibi geri kabul anlaşması yapılan ülkeleri sayabiliriz."
Üye devletlere göçmenleri AB'ye ilk giriş yaptıkları ülkeye gönderme hakkı veren Dublin modelinin mülteciler tarafından çeşitli yöntemlerle kırıldığını belirten Yavçan, temel tartışmaları şöyle özetliyor: "AB içinde 'Bir mülteci krizinin tekrarlanmasını nasıl önleyebiliriz?' şeklinde bir yaklaşım var. Gelenlerin AB içinde nasıl paylaşılacağı sorusu çok ciddi tartışılıyor. Mültecileri kabul etmemek için referandum yapan Macaristan gibi pek çok ülke bu yükümlülüklere karşı çıkıyor."
Yavçan, Ukrayna krizinin çok daha fazla sayıda mültecinin çok daha kısa sürede Avrupa'ya yığılmasıyla sonuçlandığını vurguluyor. Buna rağmen AB'nin Suriye krizine göre örnek sayılabilecek bir tutumla hareket ettiğini belirtirken sebepleri şöyle sıralıyor:
Birincisi, Ukrayna doğrudan komşu bir ülkeydi. İkincisi, AB doğrudan bu krizin bir tarafıydı, siyasi bir payı vardı. Üçüncüsü, kamuoyunun Ukraynalı mültecilere yönelik toplumsal kabulünün çok daha yüksek olması. Halkın onları kültürel olarak daha yakında gördüğünü söyleyebiliriz. Suriyelilerin Türkiye'ye vizesiz geçişi gibi, Ukraynalılar zaten AB'ye vizesiz geçiş yapabiliyordu. 
Avrupa'da sivil toplumun da bu krizde çok daha aktif bir rol üstlendiğini belirten Yavçan, "Hemen çok sayıda Ukraynalı mülteci kabul eden Polonya'ya yardımlar yapıldı, her ülke Ukraynalıları kabule yönelik paketler hazırlamaya başladı. Avrupa'nın dört yanında sivil toplum da bu konuda yoğun emek sarf etti" diyor.  
Yavçan, bundan sonra Avrupa Birliği'nden Suriyeliler ve Afganlar konusunda da daha kucaklayıcı politikalar görmeyi umduğunu sözlerine ekliyor. 

Rusya
Merkezi Moskova'da bulunan Sivil Yardım Komitesi adlı insan hakları örgütüne göre, 2020'de yalnızca 239 kişinin iltica başvurusu kabul edildi. Nüfusu 150 milyona dayanan ülkede 2020 sonunda yalnızca 455 kişi mülteci statüsüne sahipti. Bunlardan sadece 28'i 2020'de iltica hakkını kazandı. 

2020'de geçici sığınma statüsü verilen kişi sayısı Ukraynalılar hariç 489 kişiydi. Toplamda bu statüye sahip toplam kişi sayısı da (yine Ukraynalılar hariç) 1472'de kaldı. 
Ülke dışından mali destek aldığı için Moskova'nın "yabancı ajan" ilan ettiği sivil toplum kuruluşu, 2007'den bu yana en az sayıda kişinin geçici sığınma statüsüne sahip olduğunu yazdı. Suriye'de iç savaşın başlamasından sonra en az sayıda Suriyeli (359 kişi) bu statüye sahip oldu. 


Macaristan-Sırbistan sınırında yakalanan bu görüntüler, Rusya civarında pek görülmedi (Reuters/Bernadett Szabo)

Diğer yandan Rusya iltica taleplerini büyük oranda reddetse de durum Ukraynalılar için oldukça farklı. 2014'te patlak veren iç savaştan bu yana çok sayıda Ukraynalıya iltica statüsü ve Rusya vatandaşlığı tanındı.
2014 ila 2020'de Kırım'da yaşayanlara topluca pasaport verilmesini saymazsak, bu dönemde 1 milyon 70 bin Ukraynalının Rusya vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Bir gecede 2,5 milyon Kırımlıya vatandaşlık verildiği bildiriliyor. 
31 Aralık 2021 itibarıyla 18248 Ukraynalıya herhangi geçici ya da kalıcı iltica statüsü tanınmışken, takip eden ülke 770'le Afganistan oldu. Onları 361'le Suriye, 142'yle Gürcistan, 88'le Yemen takip etti.
Birleşmiş Milletler'e göre 1,5 milyonu aşkın Ukraynalı savaşın ardından Rusya'ya gitti. Kiev yönetimi, bunların önemli kısmının zorla topraklarından koparıldığını söylüyor. 
Ayrıca Moskova çok sayıda göçmen alıyor. 2020 itibarıyla toplamda 12 milyon kişinin Rusya'da göçmen olarak yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların çoğu eskiden Sovyetler Birliği'ne dahil olan ülkelerden geliyor. Bu, Rusya'nın ABD, Almanya ve Suudi Arabistan'ın ardından en fazla göçmene ev sahipliği yapan dördüncü ülke yapıyordu.
Rusya'nın azalan nüfusunu dengelemek için kendi dilini bilen eski Sovyet ülkelerinden gelen göçmenleri ülkeye kabul ettiği öne sürülüyor.

İran
Türkiye'ye Afganistan ve Pakistan'dan gelen göçmenlerin geçtiği yerlerden biri İran. Tahran yönetiminin onlara kolaylık sağladığı iddiası sıkça konuşuluyor.
Ancak o kadar da bilinmeyen bir şey, İran'da Ekim 2020 itibarıyla 3,5 milyona yakın Afgan'ın yaşadığı. Bunların 2 milyonu belgesizken, 780 bini fiilen mülteci. BMMYK, 20 bin de Iraklının ülkede mülteci olduğunu bildiriyor.


Memleketinden kaçmak zorunda olanlar genelde soluğu komşu ülkelerde alıyor (Reuters/Anne Mimault)

BMMYK, Tahran yönetiminin eğitim, sağlık ve geçinme konusunda göçmenlere yardımcı olduğunu ve onların sadece geçinmesini değil, gelişmesini de sağladığını ifade ediyor. Mültecilerin yüzde 96'sı İranlılarla birlikte, yüzde 4'üyse İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler tarafından yönetilen yerleşimlerde yaşıyor. Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı işgal etmesinin ardından 5 milyon kişinin ülkeden kaçmak zorunda kaldığı ve bunların yüzde 90'ına İran ve Pakistan'ın kucak açtığı da hatırlatılıyor. 
Diğer yandan Kasım 2021'de bu tablonun aksi yönde haberler yayımlandı. Uluslararası Göç Örgütü, bir milyonu aşkın Afgan'ın yıl içinde ülkesine gönderildiğini bildirdi. Taliban'ın ağustosta yönetimi devralmasının ardından günde 4-5 bin Afgan'ın ülkeden kaçarak İran'a geçtiği tahmin ediliyordu. Norveç Mülteci Konseyi, 300 bini aşkın Afgan'ın bu süreçte İran'a geçtiğini duyurdu.
Son aylarda İranlı sınır görevlilerinin Afganları dövdüğü görüntüler internette yayımlandı. Bunun üzerine Afganistan'da İran karşıtı gösteriler düzenlendi. 

Lübnan ve Ürdün
Nüfusa göre orana bakıldığında Türkiye'nin önünde ilk ve ikinci sıralarda yer alan Lübnan ve Ürdün de incelenmesi gereken örneklerden. 
Dini, mezhepsel ve etnik ayrımların etkisini hissettirdiği Lübnan'da her 8 vatandaşa bir mülteci düşüyor. Çoğu Sünni olan mültecilerin ülkenin hassas dengesini bir kere daha bozmasından korkuluyor. 
1948 ve 1967'de Arap ülkelerinin İsrail'le savaşması, Filistinlilerin ülkeye göç etmesine yol açmıştı. Ürdün'ün Filistin Kurtuluş Örgütü'yle çatıştığı 1970-1971 dönemi de daha fazla Filistinli'nin Lübnan'a gitmesine neden oldu. 
Hükümetin tahminlerine göre ülkede 1,5 milyon Suriyeli, 13 bini aşkın da diğer milletlerden mülteci var. Ancak Beyrut patlaması ve pandemi ülkedeki ekonomiyi daha da kötüleştirince her 10 Suriyeliden 9'u aşırı yoksul duruma düştü.
Ürdün'de de 14 kişiye bir göçmen düşüyor. 760 bin kişiden 670 bini Suriye'den. İşsizlik oranının yüzde 23'ü bulduğu ülkede pek çok sığınmacı çalışma iznine resmen sahip olsa da iş bulmaları güç.
Filistinli, Iraklı ve Yemenli mültecilere Suriyelilerin eklenmesi, vatandaşların "Azınlıkta mı kalacağız?" diye sormasına neden oluyor. 2016'daki bir dizi silahlı saldırının ardından hükümet Suriyelilerin bir kısmını memleketlerindeki silahlı örgütlerle ilişki veya kaçak çalışma kisvesiyle ülkeden attı.
Lübnan ve Ürdün, BM'nin hazırladığı ve ev sahibi ülkelerin mültecilere yönelik sorumluluklarını bildiren 1951 tarihli Mülteci Sözleşmesi veya 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Protokol'e imza atmadı. Bu sebeple onları "misafir" olarak niteleyebiliyorlar. Bu durum, göçmenlerin istendiği zaman ülkeden atılabilmesine de zemin sağlıyor. 
Uluslararası toplum iki ülkeye de yardım yapsa da bunlar yetersiz kalıyor. 
Dünya Mülteci ve Göç Konseyi'nin (WRMC) Eylül 2021 tarihli raporu, bu iki ülkeyle birlikte Türkiye'yi kapsayan bir araştırmaya dayanıyor. Her üç ülkede de ev sahibi hükümetlerin göçmenlerin gideceğini varsaydığı ancak Beşar Esad'ın Suriye'de yeniden güçlenmesiyle birlikte bu varsayımın büyük ihtimalle geçersiz kaldığı belirtiliyor.
Rapordaki şu ifadeler, göçmenlerin geleceği konusunda bir fikir veriyor:
Gerçek şu ki, Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu şu an bulundukları yerde kalacaklardır. Siyasi olarak ev sahibi hükümetlerin bunu kabul etmesi zor olsa da, mültecilerin işgücü de dahil olmak üzere ulusal yaşama uyumlarını sağlayan politikalar geliştirmeleri onlara daha çok fayda sağlayabilecektir.
Aynı zamanda Liège Üniversitesi HUGO Göç Gözlemevi'nin MAGYC-H2020 Projesi'nde de araştırmacı olarak çalışan Yavçan, "Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin kaderi göçmenlerin geleceği konusunda birbirine benziyor mu?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
Çatışma bölgelerinin hemen dibinde kalıp da ilk sığınmada bulunulan ülkeler olmaları bakımından, bu üç ülke bazı Afrika ve Asya ülkelerine de benziyor. 
Ancak Lübnan ve Ürdün, Cenevre konvansiyonlarının imzacısı değil. Yani onlar insan haklarına ters düşse de Suriyelileri zorla ülkelerine gönderebilir. Ama biz çatışmadan ve zulümden kaçtığı belgelenmiş bireyleri geriye göndermek için zorlayamayız. Biz attığımız imzayla menşei neresi olursa olsun söz vermişiz. Sadece Avrupa'dan kaçanlara iltica hakkı veriyoruz. Türkiye mülteci statüsü vermese de sağlık, eğitim ve iş hayatı gibi konularda entegrasyonda daha ileride bir ülke.



Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adam

Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
TT

Muhammed Bakır Zülkadir… Devrim Muhafızları Ordusu’nun kalbinde köklü bağlantılara sahip bir adam

Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)
Muhammed Bakır Zülkadir, Aralık 2020’de İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (DMO) bağlı Tesnim Haber Ajansı’na verdiği röportajda ​​konuşuyor. (Arşiv)

İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliği görevine getirilen Muhammed Bakır Zülkadir, sürpriz bir isim olmadı. Ali Laricani’nin öldürülmesinden bir hafta sonra yapılan bu tercih, İran İslam Cumhuriyeti’nin sert yönetim yapısını şekillendiren derin devlet halkalarından birinden gelen bir isme işaret etti.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın iletişim ve medya işlerinden sorumlu yardımcısı Mehdi Tabatabai dün yaptığı açıklamada, Zülkadir’ın Laricani’nin yerine atandığını duyurdu. Tabatabai, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, yeni Dini Lider Mücteba Hamaney’in bu atamayı onayladığını belirtti.

Resmi olarak Pezeşkiyan’ın başkanlık ettiği Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi, güvenlik konuları ve dış politikanın koordinasyonundan sorumlu bulunuyor. Konsey; ordu, istihbarat ve hükümetten üst düzey yetkililerin yanı sıra, devlet işlerinde son sözü söyleyen Dini Lider’in temsilcilerini de içeriyor.

Söz konusu atama, tehlike dönemlerinde devletin önceliklerinin doğrudan bir yansıması olarak değerlendirildi. Yeni Dini Lider’in, Zülkadir’i konseyde kendi temsilcisi olarak görevlendiren ikinci bir kararname yayımlaması ve böylece anayasa uyarınca oy kullanabilmesini sağlaması bekleniyor.

Zülkadir’ın önemi, klasik anlamda seçimler, kürsüler ya da kamuoyuna hitap gücü üzerinden yükselen bir siyasetçi olmamasından kaynaklanıyor. Daha farklı bir profil çizen Zülkadir, kurumların vitrininde değil, derinliklerinde güç biriktiren bir isim.

Bu nedenle kariyeri, birbirini izleyen idari görevlerden ziyade, İran’daki iktidar yapısının en sağlam noktaları arasında uzanan kesintisiz bir hat olarak öne çıkıyor.

Zülkadir’in en üst düzey güvenlik makamına yükselmesi, mevcut konjonktürde ayrı bir önem taşıyor. Kendisi yalnızca üstlendiği görevlerle değil, yönetim yapısı içindeki rolüyle değerlendiriliyor. Savaş döneminden organizasyon ve ağ yönetimi deneyimiyle çıkan Zülkadir, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) içinde derin devletin merkezinde yer aldı; ardından İçişleri Bakanlığı, yargı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi gibi kurumlar üzerinden nüfuz alanını genişletti.

Bu atama, görevin ötesinde daha geniş bir yönelim hakkında da ipuçları veriyor: Baskı ve daralma dönemlerinde, kamuoyu önündeki figürlerden ziyade, sistemin iç yapısını temsil eden isimler öne çıkıyor.

‘Mansurundan’ devlete

Zülkadir’i anlamak, yetiştiği siyasi ortamı dikkate almadan mümkün görünmüyor. Kendisi, daha sonra DMO içinde etkili konumlara gelen isimleri de barındıran erken dönem ağlardan biri olan ‘Mansurun’ halkasına mensup bir kuşaktan geliyor. Bu çevreden çıkan Muhsin Rızai, Ali Şemhani, Gulam Ali Reşid ile Muhammed ve Ahmed Furuzende kardeşler gibi isimler, ilerleyen yıllarda rejim içinde önemli roller üstlendi.

Bu noktada belirleyici olan yalnızca erken dönem örgütsel aidiyet değil, söz konusu yapının temsil ettiği formasyon. Mansurun halkası, devrim öncesine uzanan, ideolojik olarak sert çizgide konumlanan ve daha sonra DMO kapısı üzerinden devlet yapısı içine yeniden yerleşen bir ağ niteliği taşıyor.

ferfr
İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısında Muhammed Bakır Zülkadir ile yan yana oturuyor. (Kalibaf’ın internet sitesi)

Zülkadir’in yükselişi, mevcut bir kurum içinde kariyer basamaklarını tırmanmaktan ziyade, ilişki ve sadakat ağı içinde gelişen bir süreç olarak öne çıkıyor. Bu nedenle kendisi, yalnızca profesyonel bir asker olarak değil; güvenlik ve siyaseti, rejimin korunması adına tek bir alan olarak gören bir kuşağın temsilcisi olarak değerlendiriliyor. Bu arka plan, ona rejim içinde kalıcılık ve yeniden konumlanma açısından önemli bir avantaj sağladı. Hükümetler, yüzler ve görevler değişse de Zülkadir’in merkezle olan yakınlığı büyük ölçüde korundu.

Ramazan Karargâhı ve savaş

Şah’ın devrilmesinin ardından Zülkadir, Mansurun halkasının diğer üyeleri gibi önce devrim komiteleri üzerinden yükseldi, ardından DMO saflarına katıldı. Ancak İran-Irak Savaşı yıllarında öne çıkan en belirgin görevi, Ramazan Karargâhı’nın komutanlığı oldu. Bu görev, uzun kariyerinde sıradan bir askeri durak değil, siyasi ve güvenlik kimliğinin şekillenmesinde temel eşiklerden biri olarak değerlendiriliyor.

Ramazan Karargâhı, sınır ötesi faaliyetlerin çekirdeğini oluşturdu. Irak içinde Saddam Hüseyin karşıtı Kürt ve Şii gruplarla koordinasyon, derinlikte operasyonlar yürütülmesi ve sınır ötesi ağların kurulması gibi görevler bu yapı üzerinden organize edildi. Söz konusu yapıdan daha sonra Kudüs Gücü doğdu.

dfvfd
Muhammed Bakır Zülkadir’in Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin internet sitesinde yayınlanan, bir toplantı sırasında çekilmiş fotoğrafı

Bu süreç, Zülkadir’in karakteristik özelliklerinden birini belirginleştirdi. O, yalnızca klasik bir saha komutanı olarak değil; askeri, istihbari ve siyasi alanların kesişiminde hareket eden bir isim olarak öne çıktı. Ramazan Karargâhı deneyimi, cephe yönetiminin ötesinde, ilişkiler kurma, ağları işletme ve savaşı kalıcı nüfuz üretme aracına dönüştürme pratiğini içeriyordu. Bu yaklaşım, sonraki kariyerinde de belirleyici oldu.

Bu yönüyle Ramazan Karargâhı, yalnızca bir operasyon sahası değil, İran sisteminde daha sonra kurumsallaşacak bir çalışma tarzının erken örneklerinden biri olarak görülüyor: askeri yapı, dolaylı faaliyetler, müttefik ve vekil grupların yönetimi ve çatışmanın nüfuz üretimine dönüştürülmesi. Bu ortamda Zülkadir, sahne önündeki bir figürden çok, perde arkasında düzen kuran ve kontrol sağlayan bir aktör olarak şekillendi.

DMO saflarında yükseliş

1980’li yıllardaki savaşın sona ermesinin ardından Zülkadir, DMO içinde en üst komuta kademesinde 16 yıl geçirdi. Bu sürenin 8 yılını Genelkurmay Başkanlığı, sonraki 8 yılını ise başkomutan yardımcılığı görevinde tamamladı. Bu uzun süreli üst düzey konumlanma, yalnızca unvanlardan ibaret olmayıp, onu tekil görevlerin ötesinde ‘yapı insanı’ haline getiren temel unsur olarak öne çıkıyor.

Bu noktada fark belirginleşiyor. Genelkurmay Başkanlığı ve başkomutan yardımcılığı gibi görevler, yalnızca saha deneyimi değil; yönetim, koordinasyon ve kurumsal disiplin içinde ustalaşmayı gerektiriyor. Bu nedenle Zülkadir’in gücü, popüler bir görünürlükten ya da hitabet gücünden değil, doğrudan DMO’nun kurumsal mekanizması içindeki konumundan kaynaklandı. Zülkadir, karmaşıklaştıkça güçlenen bir yapı içinde etkinliği artan isimlerden biri olarak değerlendiriliyor.

fgbgf
Muhammed Bakır Zülkadir, Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic temsilcisi olarak görev yaparken (Arşiv – Fars Haber Ajansı)

Zamanla, Zülkadir’in rejim içindeki yeri, muhafazakâr sert kanat içinde daha da belirginleşti. O, yalnızca yükselen bir askeri figür değil, aynı zamanda rejim içi hizalanmalarda net bir pozisyona sahip bir aktör olarak öne çıktı. Bu durum, özellikle Muhammed Hatemi dönemindeki reform sürecinde daha görünür hale geldi. Söz konusu dönemde, askeri kurum ile siyasi alan arasındaki gerilimin artık sessizlik içinde tutulması mümkün olmaktan çıkmıştı.

DMO reformla karşı karşıya

Reform süreci sırasında Zülkadir, DMO içindeki muhafazakâr kanatla bağlantılı askeri figürlerden biri olarak öne çıktı. Bu dönemde reformist Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi, siyasi alanı genişletmeye ve devlet-toplum ilişkisini yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Süreç, Ali Ekber Haşimi Rafsancani döneminde başlatılan yeniden imar ve kalkınma politikalarının devamı niteliği taşırken, rejimin sert güç merkezleri bu yönelime giderek artan bir kaygıyla yaklaştı.

Tam da bu bağlamda Zülkadir, idari nitelikli bir askeri komutan profilinden, belirgin siyasi konuma sahip bir subay kimliğine evrildi. İsmi, o dönemde DMO komutanlarının Hatemi’ye gönderdiği ve askeri kurumun siyasi alana müdahale biçimini simgeleyen mektupla birlikte anıldı. Bu mektup, sistemin dengelerinin tehdit altında görüldüğü anlarda ordunun nasıl devreye girdiğini gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak değerlendiriliyor. Ayrıca Zülkadir, çeşitli analiz ve biyografilerde, reform projesine karşı sert tutum alan çevrelerle ilişkilendirildi. 1990’ların sonlarında öğrenci hareketleri ve protestolarla yaşanan gerilim ortamında, bu çizginin parçası olarak öne çıktı.

Bu dönemin önemi yalnızca yaşanan olaylarla sınırlı değil, daha derin bir yapısal anlam taşıyor. Zira bu süreç, Zülkadir’in siyasete DMO’dan ayrıldıktan sonra değil, kurumun bizzat siyasileştiği bir dönemde, içeriden dahil olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla ilerleyen yıllarda güvenlik ve yürütme organlarında üstlendiği görevler, ani bir yön değişikliğinden ziyade bu çizginin devamı olarak değerlendiriliyor.

Ahmedinejad ve İçişleri Bakanlığı

Mahmud Ahmedinejad’ın 2005 yılında cumhurbaşkanlığına gelmesiyle birlikte Zülkadir, İçişleri Bakanlığı’nda güvenlikten sorumlu bakan yardımcılığı görevine getirildi. Bu pozisyon, özünde sıradan bir idari görevden daha fazlasını ifade ediyordu. Zira iç güvenlik, valiliklerin denetimi ve krizler, protestolar ile yerel gerilimlerin yönetimi gibi hassas alanların kesişim noktasında yer alıyordu. Bu da onun, askeri yapıdan yürütmenin merkezine geçiş yaptığını gösterdi.

Bu dönem, Zülkadir’in kurumsal karakterine dair önemli bir yönü ortaya koydu. Kendisi, DMO içinden ayrılarak İçişleri Bakanlığı’na geçmiş olsa da, kontrol ve denetim mantığını terk etmedi. Böylece sistemi koruma rolünü, doğrudan askeri güçten güvenlik bürokrasisi üzerinden yürütülen bir yapıya taşıdı. Bu tür bir geçiş, devlet içinde farklı bir ilişki ağına erişim anlamına geliyor. Aynı zamanda merkez ile taşra arasındaki dengeler, valilik mekanizmalarının işleyişi ve yerel güvenlik aygıtlarının merkezi otoriteyle ilişkisi konusunda derin bir tecrübe kazandırıyor. Bu da Zülkadir’in, yalnızca askeri değil, idari güvenlik mimarisi içinde de etkili bir aktör haline gelmesini sağladı.

Besic aracılığıyla yeniden konumlanma

Zülkadir’in İçişleri Bakanlığı’ndaki görevi uzun sürmedi; 2007 yılında, Mahmud Ahmedinejad ile yaşandığı belirtilen görüş ayrılıkları eşliğinde görevinden ayrıldı. Ancak bu ayrılık fiili bir geri çekilme anlamına gelmedi. Nitekim Aralık 2007’de Ali Hamaney tarafından, Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı’nda Besic’ten sorumlu başkan yardımcılığı görevine atandı. Bu görev, o dönemde ilk kez oluşturulan bir pozisyondu.

Bu atama, Zülkadir’in kariyerinde kritik bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor. Zira hükümetten ayrılmasına rağmen merkezdeki güveni kaybetmediğini, aksine sistemin en hassas alanlarından biri içinde hızla yeniden konumlandırıldığını gösterdi. İran’da Besic, yalnızca yardımcı bir güç değil; ideolojik mobilizasyon ile DMO’nun toplum içindeki örgütlü varlığını birleştiren temel araçlardan biri olarak kabul ediliyor.

Hamaney’in bu göreve ilişkin yayımladığı kararname, yalnızca bir atama metni olmanın ötesine geçti. Kararnamede, Besic’in hem nicelik hem nitelik olarak güçlendirilmesi ve toplumsal hayatın farklı alanlarındaki etkisinin genişletilmesi vurgulandı. Bu ifade biçimi, Zülkadir’e verilen görevin kapsamını ve stratejik niteliğini açık biçimde ortaya koydu.

Güvenlik ve adalet

2010 yılından itibaren Zülkadir, yargı erkine geçti. Bu kapsamda önce suçun önlenmesi ve toplumsal koruma alanından sorumlu başkan yardımcılığı görevini üstlendi, ardından 2020’ye kadar yargı erki başkanının stratejik yardımcısı olarak görev yaptı.

Bu geçiş, askeri bir yapıdan hukuk alanına keskin bir sıçrama olarak değerlendirilmiyor. Zira İran’da bu iki alan arasında net bir ayrım bulunmuyor; yargı da doğrudan Ali Hamaney’e bağlı devlet aygıtının bir parçası olarak işliyor.

Bu dönem, Zülkadir’in devlet içindeki ilişkiler ağını daha da derinleştirdi. Her ne kadar kariyerine yeni bir katman eklemiş olsa da, üstlendiği temel işlev değişmedi: rejimi, farklı araçlar üzerinden korumak.

Rızai’nin mirasçısı...

Eylül 2021’de Zülkadir, Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi Genel Sekreterliği görevine, Muhsin Rızai’nin yerine atandı. Bu geçiş, yalnızca üst düzey bir kurum içindeki idari bir değişiklikten ibaret görülmedi. Bir yandan savaş dönemi ve DMO kökenli kuşağın stratejik karar mekanizmalarındaki yükselişinin devamı olarak değerlendirildi; diğer yandan ise yürütme ve güvenlik alanlarından, sistem içi dengelerin yönetildiği ve uzlaşmaların şekillendirildiği bir kuruma geçiş anlamı taşıdı.

sdvfdvf
İran’da Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi toplantısından (Konsey’in internet sitesi)

Konsey genel sekreterliği, salt protokol görevi değil. Bu makam, komisyonların yönetilmesi, kurumun bürokratik ve uzmanlık faaliyetlerinin denetlenmesi ve çoğu zaman en üst karar merciiyle bağlantının sağlanması gibi işlevler içeriyor. Bu yönüyle görev, kamuoyu önünde öne çıkan bir siyasetçiden ziyade; dosya yönetimi, kurumsal işleyiş ve ağlar üzerinden etkili olan Zülkadir’in profiliyle örtüşüyor.

Bu noktada Zülkadir’in etkisi, ailevi ve kurumsal bağlantılar üzerinden de genişliyor. Kendisi, İran Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Kazım Garibabadi’nin kayınpederi konumunda. Garibabadi, İran diplomasi teşkilatında güvenlik kökenli öne çıkan isimlerden biri olarak biliniyor ve nükleer müzakere ekibinde de yer aldı.

Daha önce yargı erki başkan yardımcılığı ve İnsan Hakları Komisyonu başkanlığı gibi kritik görevlerde bulunan Garibabadi, aynı zamanda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) başta olmak üzere Viyana’daki uluslararası kuruluşlar nezdinde İran büyükelçisi olarak görev yaptı. İran içindeki değerlendirmelerde, bu ailevi yakınlığın Garibabadi’nin yükselişine katkı sağladığı sıkça dile getirilirken, bu durum Zülkadir’in etkisinin tek bir makamla sınırlı kalmayıp birden fazla kurum üzerinden genişlediğine işaret ediyor.

Laricani’den Zülkadir’e

Son savaşta Ali Laricani öldüğünde, sistem yalnızca müzakere yeteneğine sahip bir siyasi figürü kaybetmedi; aynı zamanda güvenlik, siyaset ve diplomasi arasındaki hassas kesişimlerde hareket edebilen bir ismi de yitirdi. Onun yokluğunda sorulması gereken soru, yalnızca yerine kimin geçeceği değil, sistemin bu aşamada hangi tür bir lidere ihtiyaç duyduğuydu.

Zülkadir’in seçilmesi, bu soruya net bir yanıt sundu. Hüseyin Dehgan’ın adı birkaç gün tartışıldıktan sonra ataması reddedildi. Dehgan, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yakın ilişkileri nedeniyle beklenen bir isimdi ve mevcut Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın reformist eğilimleriyle uyumlu görünüyordu. Ancak Dehgan, Zülkadir’ın yıllar içinde edindiği politik ve kurumsal ağırlığa sahip değildi.

dsfvdvs
Muhammed Bakır Zülkadir, eski Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin seçim kampanyası sırasında (Mehr Haber Ajansı)

Zülkadir, Laricani’nin devamı değil, ondan sonraki dönemin bir yönelimi olarak görülüyor. Laricani, denge ve müzakere yeteneğiyle kurumlar arasında hareket edebilen bir isimdi; Zülkadir ise yapı, sağlamlık ve iç disiplin odaklı bir figür.

Bu yalnızca kişisel bir fark değil, aynı zamanda dönemin gerekliliğiyle ilgili bir fark. Savaş, rejimi, esnek müzakerecilerden ziyade, güvenlik ağları ve derin devlet yapısı açısından güvenilir bir isim aramaya yöneltti.

Bu açıdan Zülkadir’in atanması sürpriz sayılmıyor. Mansurun halkasından Ramazan Karargâhı’na, DMO liderliğinden İçişleri Bakanlığı’na, yargıdan Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’ne uzanan kariyeri, farklı kurumlar arasında rastgele geçişler değil; çok yüzlü tek bir yapının içinde yükseliş olarak okunuyor. Bugün Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi’ne, bu yapının bir parçası ve onun ifadesi olarak geliyor.

Ali Şemhani, Zülkadir için en uygun profilli isim olarak görülüyordu. Şemhani, savaş döneminde Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi şemsiyesi altında karar mekanizmasını elinde bulunduran Yüksek Savunma Komitesi’ni yönetiyordu. Şemhani’nin ölümünün ardından yeni Dini Lider, ilk adımı olarak Muhsin Rızai’yi askeri danışman olarak atadı. Zülkadir’in atanmasıyla, zaman zaman ‘güneyli komutanlar’ olarak anılan çevre, en üst düzeyde askeri ve güvenlik kararlarının şekillendirilmesindeki rollerini korumuş oldu.

Zülkadir, kamuoyunda en çok bilinen ya da İran siyasetinin dışındaki çevrelerce en tanınan isim olmayabilir. Ancak, rejimlerin ‘zor günler’ için sakladığı türden bir figür. İran İslam Cumhuriyeti varoluşsal bir sınavdan geçtiğinde, rejim yüzeydeki isimlere daha az, iç yapılardaki kilit adamlara daha fazla güveniyor. Zülkadir de bu isimlerden biri ve savaş onu tekrar ön saflara çıkardı.


Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptı

Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
TT

Almanya'nın batısındaki Neuss limanında bir kargo gemisi köprüye çarptı

Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve birçok konteyner suya düştü (DPA)

Polisin açıklamasına göre, Almanya'nın batısındaki Neuss limanında konteyner yüklü bir kargo gemisi köprüye çarptı ve iki boş konteyner suya düşerken, diğerleri de tehlikeli bir şekilde yana yattı.

Mevcut bilgilere göre olayda herhangi bir yaralanma bildirilmedi. Sadece liman trenlerinin kullandığı köprü, hasar tespiti için trafiğe kapatıldı.

Yetkililer, geminin köprünün altında sıkıştığını belirtti. Hidrolik sistemle çalışan hareketli bir köprü olduğu için gemiyi kurtarmak amacıyla mümkün olan en hızlı şekilde yukarı kaldırıldı; bu da daha fazla dengesiz konteynerin suya düşmesine neden oldu.

Birkaç saatlik çalışmanın ardından, uzman ekipler gemiyi başarıyla kurtardı.

dfvbfd
Almanya'nın Neuss şehrinde, 24 Mart 2026 tarihinde, bir konteyner gemisi köprüye çarptıktan sonra limana yanaştı ve bazı konteynerler suya düştü (DPA)

Olay yerine çok sayıda polis, su kurtarma ve itfaiye botu sevk edildi. Ayrıca, liman iş botları ve vinçler kayıp kargoyu emniyete alarak Ren Nehri'ne sürüklenmesini önledi.

Polis helikopteri de suya düşen konteynerlerin herhangi bir çevre kirliliğine neden olup olmadığını izlemek için kullanıldı ve raporlar kirlilik olmadığını doğruladı. Polis, geminin köprüye çarpmasının nedenini araştırıyor.


ABD Hazine Bakanlığı, Washington'daki Venezuela diplomatik misyonuna uygulanan yaptırımları kaldırdı

ABD Hazine Bakanlığı genel merkezi (Arşiv- Reuters)
ABD Hazine Bakanlığı genel merkezi (Arşiv- Reuters)
TT

ABD Hazine Bakanlığı, Washington'daki Venezuela diplomatik misyonuna uygulanan yaptırımları kaldırdı

ABD Hazine Bakanlığı genel merkezi (Arşiv- Reuters)
ABD Hazine Bakanlığı genel merkezi (Arşiv- Reuters)

ABD Hazine Bakanlığı dün Washington'daki Venezuela büyükelçiliğine uygulanan yaptırımları kaldırdı ve böylece ABD güçlerinin ocak ayında Devlet Başkanı Nicolás Maduro'yu devirmesinin ardından diplomatik misyonun yeniden açılmasının önünü açtı.

Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıklar Kontrol Ofisi'nden (OFAC) yapılan açıklamada, daha önce yasaklanmış olan Venezuela'nın ABD'deki misyonu ve ABD'deki uluslararası kuruluşlardaki misyonlarıyla yapılan tüm işlemlerin artık yetkilendirildiği belirtildi.

Bu ay Washington ve Karakas, ABD Başkanı Donald Trump'ın Venezuela'nın geniş doğal kaynaklarına daha fazla erişim için yaptığı baskılar doğrultusunda diplomatik ilişkileri yeniden kuracaklarını açıkladılar. Trump, Maduro'nun ocak ayında ABD askeri baskınıyla yakalanmasından sonra geçici başkanlık görevini yürüten eski başkan yardımcısı Delcy Rodríguez'i destekliyor.

Rodríguez, bu hafta "Venezuelalı diplomatlardan oluşan bir heyetin" Washington'a gideceğini duyurarak, iki ülke arasında "ilişkilerde ve diplomatik diyalogda yeni bir aşama" başlatıldığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Venezuela'nın Washington'daki büyükelçiliği, ABD'nin sonuçları geniş çapta tartışmalı olan seçimlerin ardından Maduro'yu meşru başkan olarak tanımayı reddetmesi üzerine 2019'da Maduro'nun emriyle kapatılmıştı. Dün yapılan bu hamle, iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileştiğini gösteren bir dizi işaretin devamı niteliğinde.

14 Mart'ta Amerika Birleşik Devletleri, yedi yıl sonra ilk kez Karakas'taki büyükelçiliğinin üzerine bayrağını çekti. Günler sonra, Venezuela için geçerli olan seyahat uyarısını hafifletti. Ve ocak ayından itibaren, Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela'ya uyguladığı yedi yıllık petrol ambargosunu gevşetti ve belirli koşullar altında sınırlı sayıda çokuluslu şirketin ülkede faaliyet göstermesine izin veren lisanslar verdi.