Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
TT

Dünyadaki mülteci politikaları: Hangi ülke, ne kadar kişiyi, nasıl alıyor?

Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)
Uluslararası hukuk tarafından tanımlanıp korunan mülteciler; eziyet, çatışma, saldırı veya toplum huzurunu ciddi şekilde bozan diğer durumlarda, geldikleri ülkelerin dışında bulunan ve bunun sonucu olarak da 'uluslararası koruma' talebinde bulunan kişilerdir (Reuters/Yannis Behrakis)

2001'de "Dünya Mülteciler Günü" ilan edilen 20 Haziran, pek çok özel gün gibi, konunun öznelerinin diğerleri tarafından yalnızca 24 saatliğine anılıp geçildiği bir gün oldu. 
Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) bu sene de Küresel Eğilimler Raporu'nu yayımlayarak önemli rakamları paylaştı. 
16 Haziran'da kamuoyuyla paylaşılan rapora göre, zorla yerinden edilmiş kişilerin toplam sayısı 2021'in sonunda 89,3 milyonu buldu. Önceki seneye göre yüzde 8, 10 yıl öncesine göreyse iki kat artış görüldü. İstikrarla yükselen bu rakam, yaklaşık 8 milyar insanın yaşadığı dünyada her yüz kişiden en az birinin zulüm, çatışma, şiddet, insan hakları ihlalleri veya kamu düzenini ciddi şekilde bozan olaylar yüzünden evini terk etmek zorunda kaldığını gösteriyor. Bunlardan 53,2 milyonu ülke içinde başka yerlere giderken, 36,1 milyon kişi yurtlarını bırakmak durumunda kaldı. Ülkesinden kaçanların 27,1 milyonu mülteci statüsünde görülüyor.
BMMYK, bu sene içindeki krizlerle birlikte halihazırda 100 milyon kişinin evinden uzakta olduğunu bildirdi. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiseri Filippo Grandi, "Son 10 yıldır her sene rakamlar tırmandı. Ya uluslararası toplum bu insani trajediye çözüm bulmak için bir araya gelerek çatışmalar ve sorunlara kalıcı çözümler bulur ya da bu berbat eğilim devam eder" dedi. 
Zenginler yükün azını aldı
Independet Türkçe'den Eren Umurbilir'in haberine göre,  toplam mültecilerin yüzde 83'üne düşük ve orta gelirli ülkeler, yüzde 27'sine de en az düzeyde gelişmiş ülkeler ev sahipliği yapıyor. 
Bangladeş, Çad, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Etiyopya, Ruanda, Güney Sudan, Sudan, Uganda, Tanzanya ve Yemen dahil olmak üzere 46 ülkeden oluşan en az gelişmiş ülkelerdeki mülteci sayısı 2021 sonu itibarıyla 7 milyon oldu.

En kötü durumdaki ülkelerin bu kadar göçmen ağırlamasının en büyük sebebi, çatışma yaşanan yerlere komşu olmaları. Zira ülkesinden kaçanların yüzde 72'si komşu ülkelerde kaldı.

En çok göç alan ülkeler
Raporda 3,8 milyon mülteci aldığı bildirilen Türkiye ilk sırayı aldı. Mülteci sayısında Uganda (1,5 milyon), Pakistan (1,5 milyon) ve Almanya (1,3 milyon) Türkiye'yi takip ediyor. 
Nüfusa göre orana bakıldığında ilk sırada her 8 vatandaşa bir mültecinin düştüğü Lübnan bulunuyor. 14'e birle Ürdün ikinci, 23'e birle Türkiye üçüncü sırada. 
Kolombiya da 1,8 milyon Venezuelalıyı ağırlıyor. Ülkesini terk eden 4,4 milyon Venezuela vatandaşı, BMMYK'ya göre mülteciler arasında sayılmıyor zira bulundukları ülkelerde iltica talebinde bulunmuyor. Karayipler'deki adalardan Aruba'daki her 6 kişiden, Curaçao'dakiyse 10 kişiden biri Venezuelalı. 

En çok göç veren ülkeler
2021 itibarıyla toplamda 6,1 milyon Venezuelalı mülteci, sığınmacı ve göçmen konumunda. Venezuelalılarla birlikte mültecilerin yüzde 69'u yalnızca 5 ülkeden yola çıkmış. 
6,8 milyonla Suriye birinci sırada. Afganistan 2,7 milyon, Güney Sudan 2,4 milyon, Myanmar ise 1,2 milyon kişinin mülteciliğe zorlandığı ülkeler arasında.   
Başvurular en çok nerelerden nerelere yapıldı?
Mülteci olmak isteyenler geçen yıl 1,7 milyon yeni talepte bulundu. 2021'de en çok iltica başvurusunda bulunan kişilerin ülkeleri şöyle sıralandı: "Afganistan (125 bin 600), Nikaragua (111 bin 600), Suriye (110 bin), Venezuela (92 bin 400) ve Haiti (67 bin)"
En çok bireysel başvurunun bulunduğu ülke 188 bin 900'le ABD. Almanya (148 bin 200), Meksika (132 bin 700), Kosta Rika (108 bin 500) ve Fransa (90 bin 200) diğer cazip görülen yerler oldu. 

Memleketine dönenler
Raporda 5,3 milyon ülke içinde taşınmak zorunda kalan, 429 bin 300'ü de mülteci olan 5,7 milyon kişinin kendi memleketlerine dönebildiği de belirtildi. Kendi ülkesine dönebilen mültecilerin 270 bin 200'ü Güney Sudanlı, 66 bini Burundili, 36 bin 500'ü Suriyeli. Fildişi Sahili'nden 22 bin 500, Nijerya'dan 17 bin, diğer ülkelerden de 17 bin 100 mülteci memleketine kavuşmayı başardı.
Durumu rakamlarla özetleyen BMMYK raporunun dışında ülkelerin mülteci politikalarına tek tek bakıp farklı yerlerin ne kadar kişiyi nasıl aldığına bakmak da faydalı olacak.

ABD
ABD Kongresi'ne danışan ABD Başkanı, her sene ülkeye kaç mültecinin alınacağına karar veriyor. Trump yönetimi, bu maksimum kontenjanı 2020'de 18 bine kadar düşürmüş, kabul edilenlerin sayısıysa 11 bin 814'te kalmıştı. 2021'de bu limit 62 bin 500'ken bu sene 125 bine yükseltildi. 


Dünyada zorla yerinden edilmiş kişilerin yüzde 41'ini çocuklar oluşturuyor (Reuters/Luisa Gonzalez)

İnsan hakları savunucuları, selefi Donald Trump'tan sonra, Joe Biden'ın kontenjanı yükseltmesini bir yandan takdirle diğer yandansa yergiyle karşılıyor. Zira tüm dünyada göç etmek zorunda kalanların sayısı artarken dünyanın süpergücünün elini taşın altına sokmakta ürkek davrandığı düşünülüyor.
Geçen sene maksimum limit yükselirken yalnızca 11 bin 411 kişinin kabul edilmesi bu eleştirilerin haklılık payını artırıyor. 1980'de konuyla ilgili yasanın kabulünden sonra en az sayıda mülteciye, Biden döneminde izin verilmiş oldu.
Washington, bu senenin ilk 5 ayında 12 bin 641 kişinin iltica talebini onayladı. Sırasıyla Suriye (3 bin 7), Kongo Demokratik Cumhuriyeti (2 bin 927), Sudan (1233), Myanmar (1018) ve Ukrayna (886) vatandaşları en çok kabul alanlar oldu. 
ABD'ye en çok mülteciyi BMMYK gönderiyor. Başvuranların başka bir yere yerleşip mülteci olmaya hak kazanıp kazanmadıklarını değerlendiren Komiserlik, diğer ülkelerle birlikte ABD'ye de mültecileri yönlendiriyor. Bunun dışında ABD bizzat kendisi de kontenjan açabiliyor. Özel görevlendirilmiş STK'ler ve diplomatik temsilcilikler, örneğin ABD için çalışmış yabancılardan iltica başvurusu alabiliyor. 

Son dönemde iltica başvurusu yapan kişiler ortalama iki yıl bekliyor. Bu süre boyunca istihbarat ve göç birimleri, başvuran kişilerin bilgilerini toplayarak geçmişini ve bugününü değerlendiriyor. Görüşmelerle de o kişinin mevcut durumu gözden geçiriliyor. 
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Bürosu, sağlık kontrolüyle bulaşıcı hastalıkların ülkeye girmesini engellerken, kültürel uyum kurslarıyla da göçmenlerin uyum sağlayıp sağlayamayacağını tespit ediyor.
Daha ülkeye ayak basmadan mültecilerin nerede yaşayacakları ve hangi göç birimiyle çalışacakları belirlenmiş oluyor.
Dokuz yerel göç biriminin birinden gelen görevliler, havalimanında mültecileri karşılayarak onları mobilya, kıyafetler ve kendi alışık oldukları yemeklerle hazır bekleyen evlerine götürüyor. Bu birimler onların çocuklarını okula kaydetmesine, sosyal güvenlik kartına başvurmasına, nasıl alışveriş yapacağına ve sağlık randevusu alacağına kadar yardımcı oluyor.
Mülteciler taşındıktan sonra çalışma izni alıp bir yıl sonra da yeşil kart girişiminde bulunabiliyor. 5 yıl oturumdan sonra ABD vatandaşlığına doğrudan da başvurabiliyorlar.
Diğer yandan bir de ABD'ye Meksika'dan kaçak yollarla girmeye çalışanlar var. Meksika sınırında 2021'de yaklaşık 1,9 milyon kişi yakalandı. Bunların yaklaşık yüzde 20'si ülke içinde serbest bırakıldı ve sığınma başvurusu sürecine dahil edildi. Ülkeye girebilen 402 bin kişinin dışındakiler Meksika'ya ya da memleketlerine gönderildi.
Orta ve Güney Amerika'dakilerin yanı sıra Türkiye, Romanya ve Ukrayna gibi ülkelerden de pek çok kişi bu yolla ülkeye girmeye çalışıyor. 2020'de 67 Türkiye vatandaşı bu yolu seçmişken, 2021'de sayı 1366'ya çıktı. Resmi rakamlara göre yılın ilk 5 ayında 11 bin 827 Türk vatandaşı Meksika sınırından ABD'ye geçerek yetkililere teslim oldu. ABD'ye kaçak yollardan göç edenlerden biri olan Kamil Güneş, "ABD'de suça karışmadığınız sürece sınırdışı edilmek gibi bir durum söz konusu değil" diyerek bu yolun niye tercih edildiğini açıklıyor.

Birleşik Krallık
BMMYK istatistiklerine göre 2021'in ortasında Birleşik Krallık'ta 135 bin 912 mülteci, 83 bin 489 sığınma başvurusunda bulunmuş kişi ve 3 bin 968 devletsiz kişi vardı. 
Nüfusu 70 milyona yaklaşan Birleşik Krallık, 2021'de 48 bin 540 kişiyle neredeyse son 20 yılın en fazla başvurusunu aldı. Bu rakam, önceki seneye göre yüzde 63 artış anlamına geliyordu. 
İltica talebinde bulunanların çoğunluğu 2016'dan bu yana İranlı. Geçen sene başvuran 9 bin 800 kişi bu durumun devamını sağladı. 


Boris Johnson'un istifasının ardından kaçak yollarla ülkeye gelen göçmenleri Ruanda'ya gönderme planının geleceği belirsiz (AFP/Nikolay Doychinov)

Eylül 2021'e kadar olan bir yıl boyunca yapılan iltica başvurularında durum şöyle: "İran (6 bin 2), Eritre (4 bin 412), Arnavutluk (4 bin 10), Irak (3 bin 42), Suriye (2 bin 303)"
Ülkeye girmeyi başarıp iltica talebinde bulunanlara çalışma izni verilmiyor. Kalacak yer verilse de buranın nerede olacağını yetkililer belirliyor. Devlet, her bir kişiye haftada 40 sterline (yaklaşık 870 TL) yakın para ödüyor. Bu da yiyecek, temizlik ve kıyafet ihtiyaçlarının günde 5,5 sterline (yaklaşık 120 TL) yakın bir miktarla karşılanmasını gerektiriyor. 
Son olarak geniş çapta tepki çeken Ruanda planı, dünyanın gözünü Birleşik Krallık'a çevirmesini sağladı. 
Londra yönetimi, ülkeye yasadışı yollardan girenlerin sınır dışı edilmesi için nisanda Ruanda'yla 120 milyon sterlinlik (yaklaşık 2,6 milyar TL) bir anlaşma yaptı. Hükümet, Ruanda'ya gönderilecek sığınmacılara beş yıllık öğrenim, barınma ve sağlık hizmetlerini kapsayan "cömert bir paket" sunacağını bildirdi. Ancak göçmenlerin başvuruları Ruanda'da değerlendirilecek. Yani kabul almaları durumunda 6 bin 500 kilometre ötedeki Afrika ülkesinde mülteci olacaklar. 
Başvuruları olumsuz sonuçlananlarsa ya başka kurallar altında yeniden başvuracak ya da sınır dışı edilme riskiyle karşı karşıya kalacak.
Manş Denizi yoluyla Birleşik Krallık'a ulaşanların sayısı 2020'de 8 bin 500 olarak kaydedilirken bu sayı geçen yıl 28 bini bulmuştu. Londra yönetimi, onlarca kişinin ölümüne neden olan kaçak geçişleri engellemek için bu planı uyguladığını savunurken uluslararası toplum tepkili. 
Geçen ay BM İnsan Kaçakçılığı Özel Raportörü Siobhan Mullally yazılı açıklamayla şöyle dedi: 
"Sığınma talebinde bulunanların zorla Ruanda'ya yollanması, mültecilerin geri yollanmamasına yönelik uluslararası ilkeyi zedeleyecektir, insan kaçakçılığını önlemeye yardımcı olmamanın yanı sıra sığınmacıları daha tehlikeli ve riskli duruma sokmaktadır."
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de 14 Haziran'da sığınmacıların Ruanda'ya gönderileceği ilk uçuşu durdurdu. Kararda, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin "Ruanda'ya gönderilecek mültecilerin, oradaki sığınma başvurularında adil ve etkili bir yasal desteğe erişemeyeceği" yönündeki değerlendirmesi dikkate alındı.
Boris Johnson'un istifasıyla birlikte bu planın akıbeti daha da belirsiz hale geldi.
Ukrayna konusundaysa Birleşik Krallık 28 Haziran itibarıyla 161 bin 500 vize başvurusundan 142 bin 500'üne onay verirken, bunlardan 86 bin 600'ü ülkeye ulaştı. Birleşik Krallık vatandaşları, Ukraynalıların en az 6 ay boyunca kira vermeden yaşamasını kabul edebiliyor. Gelenler üç yıla kadar ülkede yaşayıp çalışabiliyor ve sağlık, eğitim ve yardıma hak kazanıyor. Ev sahipleri de ayda 350 sterlin (yaklaşık 7 bin 500 TL) para kazanıyor.
Diğer yandan bu sisteme de eleştiriler var. Birleşik Krallık vatandaşlarının bazıları sistemin çok yavaş ve karmaşık olduğunu söylüyor. 
Avrupa Birliği
2021'de AB'ye ilk kez iltica başvurusunda bulunanların sayısı 535 bindi. Bir önceki yıl bu rakam 417 bin 100'de kalmıştı. Geçen sene başvuranların yüzde 40'ını Suriyeliler, Afganlar ve Iraklılar oluşturuyordu. 2013'ten bu yana Suriyeliler liderliği koruyor. 
2021'de başvuranların yüzde 27,7'si (148 bin 200 kişi) Almanya'yı, yüzde 19,4'ü (103 bin 800 kişi) Fransa'yı, yüzde 11,6'sı (62 bin 100 kişi) İspanya'yı, yüzde 8,2'si (43 bin 900 kişi) İtalya'yı, yüzde 6,9'u da (36 bin 700 kişi) Avusturya'yı tercih etti.


İnsan Hakları İzleme Örgütü, "Yunanistan sığınmacıları sınırdışı etmek için diğer göçmenleri kullanıyor" iddiasında bulunuyor (AFP)

Başvuranların yüzde 69,1'i erkek, yüzde 30,9'uysa kadın olarak tanımlandı. Yaklaşık yarısı 18 ila 34 yaşındayken yüzde 31,2'si 18 yaşın altında. 
2021'de başvurulara ilişkin 523 bin 200 ilk karar alınırken 202 bin 200 kişiye koruma statüsü verildi. İtiraz üzerine 197 bin 200 de son karar alındı. Bunlardan 65 bin 100'ü muradına erdi.
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden Doç. Dr. Başak Yavçan, üçüncü ülkelerde yeniden yerleştirme sıralarına girilebildiğini ya da AB sınırları içine girebilenlerin Şengen bölgesi içinde istediği yere giderek başvuruda bulunabildiğini belirtiyor.
AB topraklarına girenlerin bekleme süresinin 6 ayı da 5 seneyi de bulabildiğini vurgulayarak "Başvuru süreci aleyhte sonuçlanırsa itiraz süreci de birkaç yıl sürebiliyor. AB ülkeleri de iltica başvurularını çok hızlı değerlendirmiyor çünkü başvuru sonuçlanana kadar iltica koşullarının ortadan kalmasını ümit ediyorlar. Zamanında Bosnalıların maruz kaldığı zulüm ortadan kalkınca iltica başvuruları olumsuz sonuçlanabildi" diyor.

Şubat sonlarında Rusya'nın saldırısıyla başlayan Ukrayna savaşı nedeniyle 8,4 milyondan fazla sığınmacı hareketi kaydedildi. 
BM'ye göre 4 Temmuz itibarıyla 5,2 milyon Ukraynalı komşu Avrupa ülkelerine geçti. Mültecilerin dağılımı şöyle: "Rusya (1,5 milyon), Polonya (yaklaşık 1,2 milyon), Moldova (82 bin 700), Romanya (83 bin 321), Slovakya (yaklaşık 80 bin), Macaristan (yaklaşık 26 bin), Belarus (yaklaşık 10 bin)"
BM, şu anda Ukraynalıların 867 binden fazlasının Almanya'da, yaklaşık 383 binin Çekya'da, 140 bini aşkınının İtalya'da, 125 binin İspanya'da, 92 bininin Fransa'da olduğunu bildiriyor. Türkiye'de de bu sayı 19 Mayıs itibarıyla 145 bin olarak bildirildi.
AB, Ukraynalılara üç yıla kadar ikamet ve çalışma izni verdi. Akrabaları ya da arkadaşlarında kalamıyorlarsa bu iş için hazırlanan merkezlerde kalıyorlar. Birleşik Krallık'ta da olduğu gibi yiyecek, yardım, eğitim ve sağlık gibi haklara sahipler.
Avrupa ülkelerinde barındırılan sınır ötesi yerlerinden edilmiş kişilerin sayısıysa 2021'de yüzde 3 artarak 7 milyonun üzerine çıkmıştı. Bu sene oranın çok daha fazla olması bekleniyor. 

AB'nin değişen göç ve mülteci politikaları
Yavçan, Suriye ve Ukrayna krizlerinin AB'nin göç ve mülteci politikaları üzerinde nasıl farklı etkiler yarattığını anlattı. Suriye'deki iç savaştan çok, Suriyelilerin 2015-2016 yıllarında Ege üzerinden Avrupa'ya geçiş yapmalarının, AB için önemli bir mihenk taşı olduğuna dikkat çeken Yavçan, Avrupa Komisyonu'nun iki sene önce sunduğu AB'nin Yeni Göç ve İltica Paktı'nı hatırlatıyor:  "AB'nin 'dışsallaştırma' adını verdiğimiz politikayla, göç yönetimini üçüncü ülkelere bıraktığını gördük. O ülkelerin sınır güvenliğini artırması beklendi, karşılığında mültecilere yönelik insan hakları ihlalleri hoşgörüldü ve çeşitli yardımlar yapıldı. Örnek olarak Fas ve Libya'yı, Türkiye, Belarus gibi geri kabul anlaşması yapılan ülkeleri sayabiliriz."
Üye devletlere göçmenleri AB'ye ilk giriş yaptıkları ülkeye gönderme hakkı veren Dublin modelinin mülteciler tarafından çeşitli yöntemlerle kırıldığını belirten Yavçan, temel tartışmaları şöyle özetliyor: "AB içinde 'Bir mülteci krizinin tekrarlanmasını nasıl önleyebiliriz?' şeklinde bir yaklaşım var. Gelenlerin AB içinde nasıl paylaşılacağı sorusu çok ciddi tartışılıyor. Mültecileri kabul etmemek için referandum yapan Macaristan gibi pek çok ülke bu yükümlülüklere karşı çıkıyor."
Yavçan, Ukrayna krizinin çok daha fazla sayıda mültecinin çok daha kısa sürede Avrupa'ya yığılmasıyla sonuçlandığını vurguluyor. Buna rağmen AB'nin Suriye krizine göre örnek sayılabilecek bir tutumla hareket ettiğini belirtirken sebepleri şöyle sıralıyor:
Birincisi, Ukrayna doğrudan komşu bir ülkeydi. İkincisi, AB doğrudan bu krizin bir tarafıydı, siyasi bir payı vardı. Üçüncüsü, kamuoyunun Ukraynalı mültecilere yönelik toplumsal kabulünün çok daha yüksek olması. Halkın onları kültürel olarak daha yakında gördüğünü söyleyebiliriz. Suriyelilerin Türkiye'ye vizesiz geçişi gibi, Ukraynalılar zaten AB'ye vizesiz geçiş yapabiliyordu. 
Avrupa'da sivil toplumun da bu krizde çok daha aktif bir rol üstlendiğini belirten Yavçan, "Hemen çok sayıda Ukraynalı mülteci kabul eden Polonya'ya yardımlar yapıldı, her ülke Ukraynalıları kabule yönelik paketler hazırlamaya başladı. Avrupa'nın dört yanında sivil toplum da bu konuda yoğun emek sarf etti" diyor.  
Yavçan, bundan sonra Avrupa Birliği'nden Suriyeliler ve Afganlar konusunda da daha kucaklayıcı politikalar görmeyi umduğunu sözlerine ekliyor. 

Rusya
Merkezi Moskova'da bulunan Sivil Yardım Komitesi adlı insan hakları örgütüne göre, 2020'de yalnızca 239 kişinin iltica başvurusu kabul edildi. Nüfusu 150 milyona dayanan ülkede 2020 sonunda yalnızca 455 kişi mülteci statüsüne sahipti. Bunlardan sadece 28'i 2020'de iltica hakkını kazandı. 

2020'de geçici sığınma statüsü verilen kişi sayısı Ukraynalılar hariç 489 kişiydi. Toplamda bu statüye sahip toplam kişi sayısı da (yine Ukraynalılar hariç) 1472'de kaldı. 
Ülke dışından mali destek aldığı için Moskova'nın "yabancı ajan" ilan ettiği sivil toplum kuruluşu, 2007'den bu yana en az sayıda kişinin geçici sığınma statüsüne sahip olduğunu yazdı. Suriye'de iç savaşın başlamasından sonra en az sayıda Suriyeli (359 kişi) bu statüye sahip oldu. 


Macaristan-Sırbistan sınırında yakalanan bu görüntüler, Rusya civarında pek görülmedi (Reuters/Bernadett Szabo)

Diğer yandan Rusya iltica taleplerini büyük oranda reddetse de durum Ukraynalılar için oldukça farklı. 2014'te patlak veren iç savaştan bu yana çok sayıda Ukraynalıya iltica statüsü ve Rusya vatandaşlığı tanındı.
2014 ila 2020'de Kırım'da yaşayanlara topluca pasaport verilmesini saymazsak, bu dönemde 1 milyon 70 bin Ukraynalının Rusya vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Bir gecede 2,5 milyon Kırımlıya vatandaşlık verildiği bildiriliyor. 
31 Aralık 2021 itibarıyla 18248 Ukraynalıya herhangi geçici ya da kalıcı iltica statüsü tanınmışken, takip eden ülke 770'le Afganistan oldu. Onları 361'le Suriye, 142'yle Gürcistan, 88'le Yemen takip etti.
Birleşmiş Milletler'e göre 1,5 milyonu aşkın Ukraynalı savaşın ardından Rusya'ya gitti. Kiev yönetimi, bunların önemli kısmının zorla topraklarından koparıldığını söylüyor. 
Ayrıca Moskova çok sayıda göçmen alıyor. 2020 itibarıyla toplamda 12 milyon kişinin Rusya'da göçmen olarak yaşadığı tahmin ediliyor. Bunların çoğu eskiden Sovyetler Birliği'ne dahil olan ülkelerden geliyor. Bu, Rusya'nın ABD, Almanya ve Suudi Arabistan'ın ardından en fazla göçmene ev sahipliği yapan dördüncü ülke yapıyordu.
Rusya'nın azalan nüfusunu dengelemek için kendi dilini bilen eski Sovyet ülkelerinden gelen göçmenleri ülkeye kabul ettiği öne sürülüyor.

İran
Türkiye'ye Afganistan ve Pakistan'dan gelen göçmenlerin geçtiği yerlerden biri İran. Tahran yönetiminin onlara kolaylık sağladığı iddiası sıkça konuşuluyor.
Ancak o kadar da bilinmeyen bir şey, İran'da Ekim 2020 itibarıyla 3,5 milyona yakın Afgan'ın yaşadığı. Bunların 2 milyonu belgesizken, 780 bini fiilen mülteci. BMMYK, 20 bin de Iraklının ülkede mülteci olduğunu bildiriyor.


Memleketinden kaçmak zorunda olanlar genelde soluğu komşu ülkelerde alıyor (Reuters/Anne Mimault)

BMMYK, Tahran yönetiminin eğitim, sağlık ve geçinme konusunda göçmenlere yardımcı olduğunu ve onların sadece geçinmesini değil, gelişmesini de sağladığını ifade ediyor. Mültecilerin yüzde 96'sı İranlılarla birlikte, yüzde 4'üyse İçişleri Bakanlığı'na bağlı birimler tarafından yönetilen yerleşimlerde yaşıyor. Sovyetler Birliği'nin 1979'da Afganistan'ı işgal etmesinin ardından 5 milyon kişinin ülkeden kaçmak zorunda kaldığı ve bunların yüzde 90'ına İran ve Pakistan'ın kucak açtığı da hatırlatılıyor. 
Diğer yandan Kasım 2021'de bu tablonun aksi yönde haberler yayımlandı. Uluslararası Göç Örgütü, bir milyonu aşkın Afgan'ın yıl içinde ülkesine gönderildiğini bildirdi. Taliban'ın ağustosta yönetimi devralmasının ardından günde 4-5 bin Afgan'ın ülkeden kaçarak İran'a geçtiği tahmin ediliyordu. Norveç Mülteci Konseyi, 300 bini aşkın Afgan'ın bu süreçte İran'a geçtiğini duyurdu.
Son aylarda İranlı sınır görevlilerinin Afganları dövdüğü görüntüler internette yayımlandı. Bunun üzerine Afganistan'da İran karşıtı gösteriler düzenlendi. 

Lübnan ve Ürdün
Nüfusa göre orana bakıldığında Türkiye'nin önünde ilk ve ikinci sıralarda yer alan Lübnan ve Ürdün de incelenmesi gereken örneklerden. 
Dini, mezhepsel ve etnik ayrımların etkisini hissettirdiği Lübnan'da her 8 vatandaşa bir mülteci düşüyor. Çoğu Sünni olan mültecilerin ülkenin hassas dengesini bir kere daha bozmasından korkuluyor. 
1948 ve 1967'de Arap ülkelerinin İsrail'le savaşması, Filistinlilerin ülkeye göç etmesine yol açmıştı. Ürdün'ün Filistin Kurtuluş Örgütü'yle çatıştığı 1970-1971 dönemi de daha fazla Filistinli'nin Lübnan'a gitmesine neden oldu. 
Hükümetin tahminlerine göre ülkede 1,5 milyon Suriyeli, 13 bini aşkın da diğer milletlerden mülteci var. Ancak Beyrut patlaması ve pandemi ülkedeki ekonomiyi daha da kötüleştirince her 10 Suriyeliden 9'u aşırı yoksul duruma düştü.
Ürdün'de de 14 kişiye bir göçmen düşüyor. 760 bin kişiden 670 bini Suriye'den. İşsizlik oranının yüzde 23'ü bulduğu ülkede pek çok sığınmacı çalışma iznine resmen sahip olsa da iş bulmaları güç.
Filistinli, Iraklı ve Yemenli mültecilere Suriyelilerin eklenmesi, vatandaşların "Azınlıkta mı kalacağız?" diye sormasına neden oluyor. 2016'daki bir dizi silahlı saldırının ardından hükümet Suriyelilerin bir kısmını memleketlerindeki silahlı örgütlerle ilişki veya kaçak çalışma kisvesiyle ülkeden attı.
Lübnan ve Ürdün, BM'nin hazırladığı ve ev sahibi ülkelerin mültecilere yönelik sorumluluklarını bildiren 1951 tarihli Mülteci Sözleşmesi veya 1967 tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Protokol'e imza atmadı. Bu sebeple onları "misafir" olarak niteleyebiliyorlar. Bu durum, göçmenlerin istendiği zaman ülkeden atılabilmesine de zemin sağlıyor. 
Uluslararası toplum iki ülkeye de yardım yapsa da bunlar yetersiz kalıyor. 
Dünya Mülteci ve Göç Konseyi'nin (WRMC) Eylül 2021 tarihli raporu, bu iki ülkeyle birlikte Türkiye'yi kapsayan bir araştırmaya dayanıyor. Her üç ülkede de ev sahibi hükümetlerin göçmenlerin gideceğini varsaydığı ancak Beşar Esad'ın Suriye'de yeniden güçlenmesiyle birlikte bu varsayımın büyük ihtimalle geçersiz kaldığı belirtiliyor.
Rapordaki şu ifadeler, göçmenlerin geleceği konusunda bir fikir veriyor:
Gerçek şu ki, Suriyeli mültecilerin büyük çoğunluğu şu an bulundukları yerde kalacaklardır. Siyasi olarak ev sahibi hükümetlerin bunu kabul etmesi zor olsa da, mültecilerin işgücü de dahil olmak üzere ulusal yaşama uyumlarını sağlayan politikalar geliştirmeleri onlara daha çok fayda sağlayabilecektir.
Aynı zamanda Liège Üniversitesi HUGO Göç Gözlemevi'nin MAGYC-H2020 Projesi'nde de araştırmacı olarak çalışan Yavçan, "Lübnan, Ürdün ve Türkiye'nin kaderi göçmenlerin geleceği konusunda birbirine benziyor mu?" sorusunu şöyle yanıtlıyor:
Çatışma bölgelerinin hemen dibinde kalıp da ilk sığınmada bulunulan ülkeler olmaları bakımından, bu üç ülke bazı Afrika ve Asya ülkelerine de benziyor. 
Ancak Lübnan ve Ürdün, Cenevre konvansiyonlarının imzacısı değil. Yani onlar insan haklarına ters düşse de Suriyelileri zorla ülkelerine gönderebilir. Ama biz çatışmadan ve zulümden kaçtığı belgelenmiş bireyleri geriye göndermek için zorlayamayız. Biz attığımız imzayla menşei neresi olursa olsun söz vermişiz. Sadece Avrupa'dan kaçanlara iltica hakkı veriyoruz. Türkiye mülteci statüsü vermese de sağlık, eğitim ve iş hayatı gibi konularda entegrasyonda daha ileride bir ülke.



İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
TT

İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)

İsa en-Nehari

ABD istihbarat birimleri, eski İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba Hamaney’in kendisine halef olmasına ilişkin çekinceleri bulunduğu yönünde bilgileri ABD Başkanı Donald Trump’a iletti. Söz konusu bilgilere göre Hamaney’in, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme kapasitesi konusunda şüpheleri vardı. Bazı gözlemciler ise Mücteba Hamaney’in içe kapanık bir karaktere sahip olduğunu ve psikolojik sorunlar yaşadığını öne sürdü.

İran’da yeni Dini Lider olarak Mücteba Hamaney’in babasının yerine atanmasının üzerinden bir hafta geçmesine rağmen, yeni lider henüz kamuoyuna açık bir konuşma yapmadı; yalnızca yazılı bir mesaj yayımladı. Gözlemciler bu durumu, İran’da yönetimin İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından kontrol edildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Mesajın, askeri kurumların benimsediği sert söylemle büyük ölçüde örtüştüğü ifade ediliyor.

Bu arada ABD istihbarat kurumları, Donald Trump ve danışmanlarına sundukları bilgilerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in oğlunun kendisine halef olmasına mesafeli yaklaştığını aktardı. CBS News tarafından aktarılan bilgilere göre Hamaney, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme becerileri konusunda ciddi şüpheler taşıyordu.

İstihbarat raporlarında ayrıca Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba’nın (56) kişisel yaşamında bazı sorunlar yaşadığının farkında olduğu, ancak bu sorunların niteliğinin ayrıntılandırılmadığı belirtildi. Söz konusu durumun, yeni Dini Lider’in kısırlık tedavisi için dört kez Birleşik Krallık’a gitmesiyle bağlantılı olup olmadığı ise netlik kazanmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait 2008 tarihli gizli bir belgeye göre Mücteba Hamaney, çocuk sahibi olması yönünde aile baskısı altındaydı; tedavi sürecinin ardından ilk çocuğu dünyaya geldi.

Donald Trump cuma günü verdiği bir röportajda Ali Hamaney’in oğluna güvenmediğine açık şekilde işaret ederek, “Babası onun lider olmasını dahi istemiyordu” ifadesini kullandı. Trump daha önce de Mücteba Hamaney’i ‘zayıf’ olarak nitelendirmiş ve ABD’nin İran’da bir sonraki liderin seçimi üzerinde bir tür denetim rolü olması gerektiğini savunduğunu belirtmişti.

Ali Hamaney’in oğlunu halefi olarak seçmekten kaçındığına dair spekülasyonlar yeni değil. Bu değerlendirmeler, eski liderin yönetimin miras yoluyla devredilmesine karşı olduğu yönündeki tutumuyla ilişkilendiriliyordu. New York Times’ın İranlı yetkililere dayandırdığı habere göre Ali Hamaney, 12 Gün Savaşı sırasında kendisinden sonra liderlik için üç aday belirlediğinde oğlunu bu listeye dahil etmedi.

Buna rağmen 88 üyeden oluşan Uzmanlar Meclisi, tartışmalı koşullar altında Mücteba Hamaney’i yeni Dini Lider olarak seçti. Yeni liderin kendisinin bile atamasını televizyondan öğrendiğini söylediği aktarıldı. Reuters ise DMO’nun seçim sürecinde baskı uyguladığını ve Uzmanlar Meclisi içindeki görüş ayrılıklarına rağmen Mücteba Hamaney’in adaylığını dayattığını bildirdi.

Psikolojik sorunlar yaşıyor

İstihbarat bilgilerine göre Ali Hamaney’in oğlunun ülkeyi yönetme kapasitesine ilişkin şüpheleri, Mücteba Hamaney’in karizma ve kitleleri etkileyen konuşmalar yapma yeteneğinden yoksun olmasıyla ilişkilendiriliyor. Hamaney’in, İran Devrimi’nin Batı ve İsrail karşıtlığına dayanan ideolojik çizgisinin sürdürülmesi için bu özellikleri gerekli gördüğü belirtiliyor. Bu nedenle Hamaney’in görev süresi boyunca sık sık konuşmalar yapmaya ve resmi kabul törenlerinde görünmeye önem verdiği ifade ediliyor.

Yeni Dini Lider’in kamuoyuna yansıyan tek görüntüsü ise yaklaşık 30 saniyelik bir video kaydı. 2024 yılında çekildiği tahmin edilen görüntülerde Mücteba Hamaney’in internet üzerinden verdiği dini dersleri iptal ettiğini açıkladığı görülüyor. İptalin geçici mi yoksa kalıcı mı olacağına dair ise herhangi bir gerekçe sunulmadı. Atanmasının ardından yeni liderin şimdiye kadar ne sesli ne de görüntülü bir konuşma yaptığı kaydediliyor.

İran muhalefetinde yer alan Hasan Şeriatmedari ise Mücteba Hamaney’in kamuoyu önünde görünmekten kaçınmasının yalnızca hitabet eksikliğiyle açıklanamayacağını savunuyor. Independent Arabia ile yaptığı söyleşide Şeriatmedari, ‘yeni Dini Lider’in psikolojik sorunlar yaşadığını ve içe kapanık bir kişiliğe sahip olduğunu’ ileri sürdü. Şeriatmedari’ye göre Mücteba Hamaney hayatı boyunca tek bir konuşma dahi yapmadı ve kamuya açık etkinliklerde görünmedi.

Gözlemcilere göre Ali Hamaney, DMO’nun güçlü etkisine rağmen devlet üzerindeki nihai otoriteyi elinde tutmayı başardı. Ancak yeni dönemde bu denge değişebilir. Bazı değerlendirmelere göre Mücteba Hamaney, fiilen ‘en yüksek lider’ konumundan ziyade daha sınırlı bir rol oynayacak ve hareket alanı büyük ölçüde DMO’nun hesaplarıyla belirlenecek.

Kişisel ve psikolojik faktörlere dikkat çeken Şeriatmedari, Mücteba Hamaney’in suikasttan kurtulması hâlinde dahi ‘kendisini bu göreve taşıyan DMO üyelerinin elinde bir araca dönüşeceğini’ savundu. Şeriatmedari ayrıca önümüzdeki dönemde bu makamda geniş halk desteğine sahip bir ismin görülmeyeceğini öne sürerek, Mücteba Hamaney’in atanmasıyla birlikte Velayet-i Fakih döneminin fiilen sona erdiğini düşündüğünü ifade etti.

Canlı mı... Ölü mü... Yoksa yaralı mı?

Babasının öldürüldüğü saldırıda yaralandığının doğrulanmasının ardından Mücteba Hamaney yazılı bir mesaj yayımladı. Mesaj, bazı çevrelerce kamuoyunu mobilize etmeye ve öldüğüne dair iddiaları yalanlamaya yönelik bir girişim olarak değerlendirildi. Ancak yeni liderin ne sesli ne de görüntülü bir açıklama yapmaması, yaralarının ciddiyeti ve İran’ı fiilen yönetip yönetmediğine dair spekülasyonları artırdı.

Ortaya atılan açıklamalardan biri, Mücteba Hamaney’in yerinin tespit edilmesi ve hedef alınması riskine karşı kamuoyunda görünmekten kaçındığı yönünde. Ancak İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ülkede fiili güç sahibi olarak nitelendirilen Ali Laricani’nin Tahran sokaklarında kamuoyuna açık şekilde görünmesi, bu ihtimali zayıflatan unsurlar arasında gösteriliyor. Gözlemciler, kısa bir video mesaj yayımlamanın sokakta dolaşmaktan daha büyük bir risk oluşturmayacağına dikkat çekiyor.

Bir diğer ihtimal ise Mücteba Hamaney’in yaralarının ağır olduğu ve sağlık durumunun kamuoyuna görünmesine izin vermediği yönünde. Bazı raporlarda ayak kırıkları ve yüzünde morluklar bulunduğu öne sürüldü. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de cuma günü yaptığı açıklamada yeni Dini Lider’in muhtemelen yüzünde kalıcı bir yara oluştuğunu söyledi.

Hem ABD’li hem de İranlı yetkililer kamuoyu önünde yeni liderin yaralandığını doğrularken, Şarku’l Avsat’ın CBS News’ten aktardığı habere göre ABD Başkanı Donald Trump yakın çevresiyle yaptığı özel görüşmelerde ‘Mücteba Hamaney’in ölmüş olabileceğini’ dile getirdi. Trump’ın ayrıca, “İran şu anda fiilen liderlikten yoksun” değerlendirmesinde bulunduğu belirtildi. Bu açıklamalar, Dini Lider’in bilincinin yerinde olup olmadığına dair tartışmaları daha da alevlendirdi.

Beyaz Saray ise şu aşamada ülkenin kontrolünün büyük ölçüde DMO’nun elinde olduğu kanaatinde. Bu durum, 1979 İran Devrimi’nden bu yana ülkeyi yöneten teokratik sistem açısından önemli bir değişim olarak değerlendiriliyor.

Yeni liderin akıbetine ilişkin spekülasyonlar sürerken, ABD hükümeti cuma günü Mücteba Hamaney’in ve dokuz üst düzey İranlı yetkilinin yerinin tespit edilmesine yardımcı olacak bilgiler karşılığında 10 milyon dolara kadar ödül verileceğini açıkladı.


PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
TT

PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)

Bahaa el-Avam

Son günlerde, ABD'nin İran'daki rejimi devirmek amacıyla İran'daki Kürtleri destekleme niyetinde olduğuna dair birçok haber basında yer aldı. Ancak PKK'nın  İran kolu Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) Eşbaşkanı Amir Kerimi, ABD'nin İran rejimini devirme niyetine dair herhangi bir işaret olmadığını belirterek Başkan Donald Trump'ın açıklamalarının, kendi görüşüne göre İran hükümetinin devrilmesi değil, davranışının değiştirilmesine odaklandığını söyledi.

Reuters, bu ayın başlarında, ismini açıklamadığı üç kaynağa dayanarak, İranlı Kürt silahlı grupların, ülkenin batısındaki İran güvenlik güçlerine saldırı düzenleme olasılığı konusunda ABD ile günlerce süren istişarelerde bulunduğunu aktardı ve bu grupların İran-Irak sınırında konuşlandığını bildirdi. Bu gruplar, İran ordusunu zayıflatmak amacıyla daha önce bu tür bir saldırıyı gerçekleştirmek üzere eğitim almıştı.

PJAK, istişarelere katılan gruplar arasındaydı. ABD’nin şimdiye kadar İran’ın geleceği, demokrasi ve Kürt sorunu gibi konularda net bir stratejik politika izlemediğini belirten Kerimi, Washington’ın İran'da gelecekte belirli bir rejimi mi yoksa merkezi olmayan bir rejimi mi destekleyeceği ya da ‘Kürt halkının mücadelesinin ve İran'ın geleceğindeki yerinin kalıcı olup olmayacağı’ konusunda net bir program ortaya koymadığına dikkati çekti.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı bir savaş yürütüyor. Her iki ülkenin yetkilileri rejim değişikliğinden bahsetmiş olsa da bu konudaki açıklamaları net ve kesin değil. Ayrıca, bölgedeki birçok ülkeye yayılan ve Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımını büyük ölçüde aksatan bu savaşın sona ermesi için net bir yol haritası da ortaya koymadılar.

İran rejimini devirmenin en iyi ve belki de en etkili yolunun halkın demokrasi için ayaklanması olduğuna inanan Kerimi, İran son 10 yıl içinde birçok büyük ve etkili ayaklanmaya tanık oldu. Bunların en öne çıkan, en köklüsü ve halen devam eden ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ ayaklanması oldu. Bu ayaklanmaların hükümeti felç ettiğini vurgulayan Kerimi’ye göre eğer bu ayaklanmalar destek görmüş ve rejimin baskısına karşı ciddi tavırlar alınmış olsaydı, bugün mevcut savaşa gerek kalmayabilirdi.

Görüşünü desteklemek için aralık ayındaki ayaklanmaya atıfta bulunan Kerimi, “Halk ayaklanmaları, özgürlük mücadelesinde büyük cesaret gösteren ve çok sayıda kurban veren halkın gözünde rejimin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırdı. Ancak halk, varlığını sürdürmek için tereddüt etmeden baskı ve cinayete başvuran bir hükümetle karşı karşıya. Bu yüzden halkın ve yabancı hükümetlerin çabalarını bu kanlı baskı mekanizmasını etkisiz hale getirmeye ve ortadan kaldırmaya odaklamaları gerekir. Bu da en etkili çözüm olacaktır” ifadelerini kullandı.

İran, geçtiğimiz aralık ayı sonlarında ve takip eden ay boyunca Tahran Çarşısı’nda başlayan ve daha sonra diğer büyük şehirlere yayılan geniş çaplı bir protesto dalgasına sahne oldu. Mahsa Amini'nin ölümünün ardından patlak veren 2022 ayaklanmasından bu yana yaşanan en ciddi kaostu. Doğrudan nedeni, İran para biriminin yabancı döviz karşısındaki gerilemesi ve bir doların yaklaşık 1,4 milyon İran riyalinden işlem görmesi gibi ekonomik faktörlerdi. Fakat insan hakları örgütlerinin raporlarına göre Tahran hükümeti, bu hareketleri bastırmak için aşırı güç kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, aralık ayında ayaklanma sırasında, göstericilerin öldürülmesi halinde müdahale edeceğine söz verdi ve insan hakları örgütlerinin raporlarında İran güvenlik ve askeri güçlerinin binlerce kişiyi öldürdüğü belirtildikten sonra, kendi sosyal medya platformu Truth Social üzerinden “Protestoculara yardım yolda” diye yazdı. O dönem yardım gelmedi, ancak ABD ve İsrail geçtiğimiz şubat sonunda İran'a karşı bir savaş başlattı ve Tahran'a yönelik ilk saldırıda, başta Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere rejimin üst düzey çok sayıda yetkilisi hedef alındı.

Kerimi’ye, PJAK’ın mevcut koşulları Kürt devleti kurmak için bir fırsat olarak görüp görmediğini, yoksa sadece yeni İran devleti çatısı altında federal bir yapı mı aradıklarını sorduk. Kerimi, partisinin temel hedefinin demokratik ve ademi merkeziyetçi bir İran'a ulaşmak olduğunu, bu İran'da Kürt meselesinin güvenlik odaklı yaklaşımdan vazgeçilerek siyasi ve hukuki çözümlerle ele alınacağını söyledi.

Anayasada Kürt halkının yerinin belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Kerimi, PJAK’ın İran’da ‘katılımcı demokrasiye dayanan, halkların ve toplumların doğrudan katılımıyla işleyen, yani demokratik konfederasyon olarak bilinen bir federal sistemin kurulmasını desteklediğini’ belirterek, “Çünkü böyle bir sistem, farklı kimliklerin bir arada yaşamasını sağlamak için gerekli mekanizmalara ve esnekliğe sahip” dedi.

Kerimi'ye göre bu hayale giden yol, değişime ya da siyasi ve barışçıl yollarla herhangi bir dönüşümü kabul etmeye muktedir olmadığını kanıtlamış olan İran rejiminin devrilmesinden geçiyor. Geleneksel anlamdaki silahlı mücadelenin yanı sıra, diğer direniş biçimleri ve halk ayaklanmaları da bu hayali gerçekleştirebilir.

ABD’nin belirsiz tutumunun yanı sıra, İran rejimini devirmek isteyen PJAK, Türkiye’nin tutumundan endişe duyuyor. Bu endişenin sadece kendisine karşı alınabilecek önlemlerle sınırlı olmadığını ifade eden Kerimi, Türkiye’nin bölgedeki değişikliklerden duyduğu endişe nedeniyle İran hükümetini desteklediğini ve Türkiye'nin geleneksel politikasının nerede olursa olsun Kürt halkının haklarına karşı çıkma üzerine kurulu olduğunu iddia etti.

Kerimi, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarının yanı sıra Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) de Kürtler ve Azerilerin bir arada yaşadığı İran’ın batı kesimlerinin bir kısmına yönelik bir Türk planının varlığına işaret etti. Kerimi’ye göre bu planın uzun yıllardır bir arada yaşayan iki halk arasında nefreti ve etnik çatışmayı körükleyebilir.

PJAK’ın barış içinde bir arada yaşama inancına sahip olduğunu ve Kürtlerin haklarını desteklediği gibi Azeri Türklerin haklarını da desteklediğini belirten Kerimi, PJAK’ın mücadelesinin sadece İran içinde ve Kürdistan ve İran halkı için olduğunu, Türkiye devletinden herhangi bir talebi olmadığını ifade etti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Kerimi, İran’ın Kürdistan eyaletindeki diğer tüm Kürt partilerinin de bu konuda kendisiyle aynı görüşte olduğunu belirtti.

İran’daki Kürt partileri ve bloklarının ‘ülkeyi baskıcı rejimden kurtarmak ve demokratik bir alternatif inşa etmek için iş birliğini sürdürme gerekliliği’ konusunda hemfikir olduklarını vurgulayan Kerimi, özellikle de komşu ülkelerde olmak üzere yurtdışındaki Kürtlerin durumuna ilişkin “Kürtler bugün yüksek düzeyde demokratik ulusal bilince sahipler. Kendi dillerini konuşanları ve İran'daki tüm özgürlük savunucularını destekliyorlar" dedi. PJAK eşbaşkanı, İran'daki Kürtlerin siyasi ve operasyonel programlarına müdahale etmediklerini, ancak İran'daki Kürt halkının varlığı herhangi bir tehdit altında olduğunda, Suriye'deki Kürtlere yaptıkları gibi onları desteklediklerini belirtti.

Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, birkaç gün önce silahlı ve ayrılıkçı Kürt grupların faaliyetlerinin İran'ın güvenliği ve bölgenin istikrarı için bir tehdit oluşturduğunu belirterek, İranlı Kürt grupların hareketlerini ve bunlarla ilgili gelişmeleri yakından takip ettiğini açıklamıştı. Ancak daha sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Washington'ın Kürtleri İran'a karşı savaşa dahil etme niyetini reddettiğini söyledi. Çatışmaya yeni tarafların dahil edilmesinin krizi karmaşıklaştıracak ve tehlikelerini artıracak yanlış bir adım olduğunu belirten Fidan ayrıca, Ankara'nın savaşın kapsamının genişletilmesini ve çok taraflı bir çatışmaya dönüşmesini reddeden tutumunun açık olduğunu vurguladı.

Türkiye ile barışçıl ilişkileri destekleyen ve Ankara’nın herhangi bir müdahalesinin İran'daki durumu daha da karmaşık hale getireceğine inanan Kerimi, ‘barışın, Türk hükümetinin vizyonunda ve politikalarında bir değişime yol açarak, sınırları dışındaki Kürtlerle dostane ilişkilere vesile olmasını’ umduğunu ifade etti. PJAK Eşbaşkanı Kerimi, Abdullah Öcalan ve Türkiye'deki Kürt hareketi ile sorunun barışçıl yollardan çözülmesi yönündeki çabaları desteklediğini vurguladı.


İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ileri savunmayı güçlendirmek amacıyla son birkaç gündür Güney Lübnan'daki Hizbullah mevzilerine karşı sınırlı kara operasyonlarına başladığını duyurdu.

İsrail askeri sözcüsü Avichay Adraee X'te yaptığı açıklamada, "Son günlerde 91. Tümen, ileri savunma bölgesini genişletmek amacıyla Güney Lübnan'daki kilit noktalara yönelik hedefli bir kara harekatına başladı" ifadelerini kullandı.

Adraee ayrıca, "Bu operasyon, ileri savunma bölgesini güçlendirme çabalarının bir parçası olup, terörist altyapısını yok etmeyi ve bölgede faaliyet gösteren terörist unsurları ortadan kaldırmayı ve kuzey sakinleri için ilave bir güvenlik katmanı oluşturmayı amaçlamaktadır" diye belirtti.

Adraee sözlerine şöyle sürdürdü: “Güçlerin bölgeye girmesinden önce, İsrail Ordusu, topçu ve hava kuvvetleri aracılığıyla bölgedeki çeşitli terörist hedeflerine saldırarak tehditleri ortadan kaldırdı.” “Tümen güçleri, taarruz çabalarıyla birlikte, 146. Tümen güçleriyle birlikte Celile kasabalarını savunma görevini sürdürmeye devam ediyor.”