Libya ve Türkiye… Akile Salih’in Ankara ziyareti ve karmaşık ilişkilerde yeni bir sayfa

Salih’in Ankara’daki görüşmelerinde ele alınacak en zorlu dosya Türkiye’nin askeri güçlerinin Libya'dan çıkışı olacak

Libya Temsilciler Meclisi Başkanı 2014 yılında göreve başlamasından bu yana Türkiye'yi ilk kez ziyaret etti (AFP)
Libya Temsilciler Meclisi Başkanı 2014 yılında göreve başlamasından bu yana Türkiye'yi ilk kez ziyaret etti (AFP)
TT

Libya ve Türkiye… Akile Salih’in Ankara ziyareti ve karmaşık ilişkilerde yeni bir sayfa

Libya Temsilciler Meclisi Başkanı 2014 yılında göreve başlamasından bu yana Türkiye'yi ilk kez ziyaret etti (AFP)
Libya Temsilciler Meclisi Başkanı 2014 yılında göreve başlamasından bu yana Türkiye'yi ilk kez ziyaret etti (AFP)

Zayed Hediye
Ankara ile Libya’nın doğusu arasındaki yabancılaşma ve düşmanlık sayfası, diplomatik ilişkilerde yeni bir sayfa açma yolunda ilerliyor. Konuyu takip eden çevrelere göre bu, özellikle Bingazi’nin istediği ve 2020 yılında Cenevre'de yapılan Libya askeri anlaşmasında öngörüldüğü üzere Türkiye askeri güçlerini batı bölgesinden çekmeyi kabul ederse Libya'da siyasi bir çözümü destekleyebilir.
Libya Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih'in 2014 yılında göreve başlamasından bu yana bir ilk olan Ankara ziyareti, iki taraf arasındaki anlaşmazlıkların sona ereceğinin habercisi olabilir. İki taraf arasında anlaşmazlıklar, Libya krizini daha da karmaşık hale getiren önemli bir faktördü. Hatta Libya'nın doğusundaki siyasi ve askeri liderleri destekleyen taraflar ile Ankara arasındaki bölgesel anlaşmazlıkların adeta başlangıç noktası oldu.
Gözlemcilere göre Türkiye, sadece Bingazi ile olan anlaşmazlıkları sona erdirmek istemiyor, aynı zamanda siyasi yoldaki çıkmazın önemli nedenlerinden biri olarak kabul edilen Libya ihtilafının önde gelen iki ismi; TM Başkanı Akile Salih ve Devlet Yüksek Konseyi (DYK) Başkanı Halid el-Mişri arasında anlaşmazlıkları çözmeye yönelik bir toplantı düzenleyerek Libyalı taraflar arasında arabulucu rolü oynamak istiyor.

Yetkililerle görüşmeler
TM Başkanı Salih, Türkiye'ye gelişinin ardından Libya'daki son gelişmeleri görüşmek üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Mustafa Şentop başta olmak üzere üst düzey yetkililerle görüşmeler gerçekleştirdi.
TM Sözcüsü Abdullah Buleyhık tarafından yapılan açıklamaya göre Libya Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Abdullah el-Lafi'nin de katıldığı görüşmede, Libya'nın birliği, istikrarının sağlanması ve barışın tesis edilmesinin yanı sıra cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin bir an önce yapılmasının desteklenmesi vurgulandı. TM Sözcüsü Buleyhık, “TM Başkanı, Türkiye ziyareti sırasında, TM’nin Fethi Başağa hükümetine güvenoyu vermesinden sonra iktidara gelmesindeki önceliğin, ülkede cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasını sağlamak olduğunu vurguladı” dedi.

İş birliğinin güçlendirilmesi
Türk basınına göre TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Türkiye ile Libya arasındaki mevcut ilişkilerin çok eski dönemlere kadar uzandığını, iki ülkenin meclisleri arasındaki ilişkilerin güçlenmesinin diğer alanlara ve sektörlere de olumlu yansıyacağını belirtti. TBMM'de Libya ile ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla Türk-Libya Dostluk Grubu'nun kurulduğuna işaret eden Şentop, Libya'nın toprak bütünlüğünün korunmasının Türkiye için büyük önem taşıdığının altını çizdi.
Başkanlık Konseyi Başkan Yardımcısı Lafi de TM Başkanı Salih ile Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Ankara'da yaptığı görüşmede ele alınan konulara değindi. Gerginliğin önlenmesi ve askeri seçeneğin düşünülmemesi konusunda fikir birliğine vardıklarını doğruladı.
Twitter’dan yaptığı paylaşımda Lafi, “Ankara’da TM Başkanı Müsteşar Akile Salih'in katılımıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüştük. Siyasi gelişmeleri ele aldık. Görüşlerimizi Libya'nın birliğini korumaya ve tek bir güçlü hükümet ile seçimlerin anayasal temelinin oluşturulmasında fikir birliğine vararak seçimlerin yapılmasını hızlandırmasında görüşleri yaklaştırdık. Libya’da halen devam eden anlaşmazlıkları çözmek için askeri bir çözümün mümkün olmadığını vurguladık” yazdı.

Masaya iki dosya yatırıldı
Libyalı gözlemciler, resmi verilerin dışında, Erdoğan ve Libyalı yetkililer arasında Türkiye'de gerçekleşen resmi görüşmede, iki taraf arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesinde ilerlemek için birbiriyle bağlantılı olmayan iki dosyaya değineceklerini düşünüyorlardı. Bunlardan biri, Libya'nın batısındaki Türk güçlerinin varlığı dosyası, diğeri ise Fethi Başağa ile Abdulhamid ed-Dibeybe arasındaki iktidar mücadelesi dosyası.
Gazeteci Fatih el-Haşmi’ye göre TM Başkanı Salih, Başağa’nın iyi bilinen nüfuzu ve Dibeybe ile aralarındaki rekabetin merkezi olan Trablus ve Misrata’daki önde gelen siyasi ve askeri liderlerle olan sağlam ilişkileri nedeniyle Türkiye’nin hangi hükümetin iktidar olacağına ilişkin anlaşmazlığı müttefiki Başağa lehine çözebileceğini biliyor. Türkiye’nin şimdiye kadar Dibeybe ile Başağa arasında orta yollu bir tutum sergilemeye ve bu çatışmayı çözmek için müdahale etmemeye çalıştığını söyleyen Haşmi, “Fakat artık bu çatışmada net bir tutum sergilemesi ve aralarından birini seçmesi gerekiyor gibi görünüyor. Dibeybe’nin aksine ülkenin hem doğusunda hem de batısında destekçileri olduğundan seçimi büyük ihtimalle Başağa'dan yana olacak. Bu yüzden Başağa, Ankara açısından tüm tarafların sevgisini kazanmak ve onlarla birlikte çıkarlarını korumak için uygun bir seçenek” değerlendirmesinde bulundu.
Gazeteci Haşmi, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Libyalı ve Türk yetkililer arasındaki siyasi müzakerelerde ele alınacak en karmaşık dosya, Türk askeri güçlerinin Libya'dan çıkışı dosyası olacak. Ankara'nın böyle bir kararı hemen almamasını ve başta Libya’nın doğusundaki Rus yanlısı güçler olmak üzere diğer tüm yabancı güçlerin çıkışına dair garantiler talep etmesini bekliyorum.”
Bingazi'deki Libya Ulusal Ordusu (LUO) lideri Halife Hafter’in Trablus’a karşı başlattığı askeri operasyona müdahale için Libya'daki hükümet güçlerini desteklemek üzere askeri bir tezkereyi onaylayan TBMM, geçtiğimiz Haziran ayında Libya’daki askeri güçlerin görev süresini bir yıl daha uzattı.
Ankara’nın o dönemde Fayiz es-Serrac başkanlığındaki Ulusal Birlik Hükümeti’ni (UMH) desteklemek için gönderdiği askeri güçler, Hafter liderliğindeki LUO’nun Trablus’un kontrolünü ele geçirmesini engellemede önemli bir rol oynadı.

İçten bir ziyaret
Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia kaynaklı haberine göre, Libya’nın siyasi meseleleriyle ilgilenenlerin çoğu, TM Başkanı'nın Türkiye ziyaretinin, Libya’nın batısındaki ittifaklar ve bu ittifaklarda yer alan önemli güçler üzerindeki etkisi nedeniyle önümüzdeki dönemde Libya’daki olayların yönünü belirlemede önemli bir rol oynayacağını düşünüyorlar.
Libyalı gazeteci Mahmud el-Misrati, Akile Salih’in Türkiye ziyareti adımını destekleyerek, “Birçok kişi bundan hoşlanmayabilir ama açıkça söylemeliyim ki ben de Akile Salih’in yerinde olsam Türkiye'ye giderdim. Salih, ordu, politikacılar ve batı bölgesindeki meclislerle olan tüm temaslarının sonunda bir Türkiye vetosuyla karşılaştı. Çünkü (Türkiye’nin Libya’daki) siyasi karar, kurallar ve kurumlar üzerindeki hegemonyası herkes tarafından biliniyor” şeklinde konuştu.
Misrati, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Salih, anayasa taslağı üzerinde anlaşmaya varılan Fas ziyaretini bitirip Trablus'a döndükten sonra Türkiye'nin reddedebileceği bahanesine sığınanlardan bazıları müttefikleri olan Türkiye’ye danışmak için süre istediler. Peki, Salih, ekonomi ve yatırım alanlarında garantiler sunarak ve mevcut tüm sorunları sona erdirecek nihai ve bağlayıcı anlaşmalar için Erdoğan'la anlaşmaya varmak varken neden tüm bu söz konusu taraflarla zamanını boşa harcıyor?”
Öte yandan Libyalı siyasi analist Salah el-Bekuş ise Salih’in ziyaretinin sonuçlarını küçümsedi. Türkiye’nin Salih’in ilgilendiği meseleye müdahale etmeyeceğini düşünen Bekuş, DYK Başkanı Halid Mişri’nin de iki taraf arasında iktidar konusuna bir uzlaşıya varılmasını bir dereceye kadar önemsediğini söyledi.
Bekuş, Akile Salih’in, Abdulhamid ed-Dibeybe’yi Fethi Başağa lehine başbakanlıktan vazgeçirecek bir çözüm arayışı için Türkiye'ye gittiğini değerlendirdi.



Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.