Yeni Viyana müzakere turunda bir atılım elde etmek için yardımcı unsurlar

Dün Viyana'nın merkezindeki Coburg Palace otelindeki nükleer müzakereler merkezinden bir görüntüsü (EPA)
Dün Viyana'nın merkezindeki Coburg Palace otelindeki nükleer müzakereler merkezinden bir görüntüsü (EPA)
TT

Yeni Viyana müzakere turunda bir atılım elde etmek için yardımcı unsurlar

Dün Viyana'nın merkezindeki Coburg Palace otelindeki nükleer müzakereler merkezinden bir görüntüsü (EPA)
Dün Viyana'nın merkezindeki Coburg Palace otelindeki nükleer müzakereler merkezinden bir görüntüsü (EPA)

Viyana'da Avrupalı ​​arabulucunun girişimiyle yapılan nükleer müzakerelerin yeni ‘turunu’ diğerlerinden farklı kılan önemli unsurlar var. Bu, müzakerelerin geçen mart ayından beri sıkışıp kaldığı şişenin boğazından çıkması için yeterli olabilir. Paris'teki Avrupa kaynaklarının değerlendirmelerine göre, Avrupa Birliği (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in 26 Temmuz'da ABD’li ve İranlı taraflarla istişareler yaptıktan sonra sunduğu öneri, belirleyici bir unsur olarak öne çıkıyor. Borrell, Washington ile Tahran arasında kendisine verilen ‘arabuluculuk’ rolünü oynadı. 16 ay önce başlayan Viyana müzakerelerinde öne çıkan engellerin kaldırılmasına yönelik teklifler sunmanın yanı sıra, önerisinin ‘mümkün olan en iyi öneri’ olduğunu tarafların ve diğer paydaşların anlamasını sağladı. Bu da kimsenin kendisinden başka teklifler beklememesi gerektiği anlamına geliyor. Ayrıca Borrell sunduğu tekliflerin şu ya da bu tarafın tüm beklentilerini karşılamadığının da farkında.
İki tarafın da gösterdiği ‘yumuşama’ dikkat çekici. Zira ABD Başkanı geçen pazar günü yaptığı açıklamada, yönetiminin ‘nükleer anlaşmanın karşılıklı bir şekilde tam olarak uygulanmasına dönüşü sağlamak için bir teklif hazırladığını’ söyledi. Buna karşılık İran'ın baş müzakerecisi Ali Bakıri Kani ertesi gün, Tahran'ın ‘müzakerelerin sonuçlandırılmasını kolaylaştırmak için tekliflerde bulunduğunu’ vurguladı. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasır Kanaani, İran'ın ‘son günlerde önemli mesajlar aldığını’ duyurdu. Her iki tarafın da topu diğer tarafın sahasına atması normal. Nitekim bu, herhangi bir müzakerede görülen klasik bir oyundur. Böylece, başarısız olunursa bunun sorumluluğu karşı tarafa yüklenebilir. Söz konusu kaynaklar her halükârda, Borrell'in atılım yapmak için 'bir çıkış yolu olduğundan emin olmasaydı' böyle bir adım atmayacağını düşünüyor. İkinci olarak, iki ana tarafa da baskı yapan zaman unsuru geliyor. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü John Kirby, zamanın daraldığını ve Washington'ın 'Tahran'ın masadaki teklifi kabul etmesini sonsuza kadar beklemeyeceğini' söyledi. Öte yandan AB Komisyonu Sözcüsü Peter Stano, anlaşmanın yapılması için 'son bir çaba gösterme zamanının' geldiğini ve 'daha fazla manevra yapmak için yer kalmadığını' belirtti. Washington'ın aylardır İran'ı nükleer anlaşmanın şartlarına geri döndürmek için baskı yaptığı doğruysa, bugünkü durum üç sebepten değişti. Birincisi, İran'ın nükleer programı kesintisiz bir şekilde ilerliyor ve bu bölgede ve genel olarak Batılılar arasında endişelere yol açıyor. Avrupalı ​​kaynaklar, bu dosyadaki üç ana yetkili -özellikle de İran'ın Dini Lideri Ali Hamaney'e yakın olan Kemal Harazi- tarafından son günlerde İran'ın nükleer silah edinme olasılığına ilişkin yapılan vurguların, İran'ın 'nükleer eşiğe' ulaştığı anlamına geldiğini söylüyorlar. 'Nükleer eşik' söz konusu ülkenin karar vermesi halinde nükleer bir ülkeye dönüşme gücüne sahip olmasıdır.
Buna paralel olarak İran'da Hamaney'in nükleer silahları yasaklayan ‘fetva’sının ‘gayrişer'i’ olduğu gerekçesiyle geri alınması çağrısında bulunan sesler yükseliyor. Bütün bunlar, Batılıların İran'ın taleplerine cevap vermeleri için üzerlerinde bir baskı unsuru olduğunu gösteren işaretler. Aynı şekilde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Başkanı Rafael Grossi'nin bu hafta, İran'ın nükleer programının ‘çok, çok, çok ilerlediğini’ söyleyerek çaldığı ‘tehlike çanları’ da bu işaretler arasında yer alıyor. Grossi, Tahran'ın uranyum zenginleştirmeyi hızlandırabilen ve saflığını yüzde 90'ın üzerine -nükleer silah üretimi için gerekli oran- çıkarabilen çok sayıda gelişmiş IR6 santrifüjlerden kurduğuna işaret etti.
Washington hala anlaşmaya geri dönmenin İran'ın nükleer bir güç olmasını engellemenin en iyi yolu olduğunu düşündüğü için Tahran'ı anlaşmaya ikna etmek için ‘ekstra bazı esneklikler’ göstermeye hazır olabilir. İkinci neden ise Başkan Biden'ın şu anda, Kongre’deki kırılgan çoğunluğu kaybetmesine yol açacağı düşünülen ara seçimlerden önce anlaşmaya ihtiyacı olması. Bu yüzden bir an önce bir anlaşmaya varmak Biden’ın siyasi çıkarına olacak. Hele de anlaşmanın önünde bugüne kadar engel teşkil eden iki konu için ABD ve İran tarafında kabul edilebilir çıkış yolları bulma çabasına ilişkin gelen bilgiler doğruysa. Bu iki konudan ilki, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) ABD’nin yabancı terör örgütleri listesinden kaldırılması. Bu, aşama aşama da olsa DMO üzerindeki yaptırımların kaldırılması demek. İkinci konu ise Tahran’ın, Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı gibi Washington’ın bir daha anlaşmadan çekilip Tahran’a yaptırımlar uygulamaya başlamaması için ‘garantiler’ alma konusunda ısrarcı olması. Bunlarla ilgili çıkış yolları arayışına girilmesi, İran'ın daha önce dile getirdiği taleplerden vazgeçmesi demek.
Görünen o ki Başkan Biden'ın, üzerindeki olumsuz siyasi etkisi nedeniyle DMO talebini kesin bir şekilde reddetmesi en sonunda Tahran'ı geri adım atmaya itti. Son olarak, Viyana'da beklenen ilerlemeyi, Rusya-Ukrayna savaşından kaynaklanan enerji krizinden ve ABD tarafı da dahil olmak üzere Batı'nın petrol ve doğal gaz piyasasını sakinleştirmenin yollarını bulma ihtiyacından ayırmak zor. Avrupalılar daha önce İran ve Venezuela'ya açılma çağrısında bulunmuştu. Hiç şüphesiz İran'ın petrolünü herhangi bir engel ile karşılaşmadan tekrar ihraç etmeye başlaması bu pazar üzerinde olumlu bir etki yapacak.
İran her zaman 'zaman baskısı altında müzakerede bulunmayacağını' ve müzakerelerin 'İran çıkarlarına ulaşmak' için gerektiği kadar zaman alacağını söylese de şimdi kendisi de zaman faktörüne bağlı. İbrahim Reisi'nin cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmesinden yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen hükümeti, gösterilere ve grevlere yansıyan ekonomik çöküşü düzeltmeyi hala başaramadı. Şarku’l Avsat’ın elde ettiği bilgilere göre rejimin içinden sesler, Reisi'nin başarısızlığını kınamaya, hesaba çekilmesi çağrısında bulunmaya ve onu 'seçim vaatlerinin dörtte birini yerine getirmemekle' suçlamaya başladı. Avrupalı ​​kaynaklar, Tahran'ın şu anda bir anlaşmaya varmasının çıkarına olacağını düşünüyor. Böyle düşünmelerinin sebebi sadece gelecek sonbaharda anlaşmaya ulaşmanın daha zor olacak olması değil. İki ek sebep daha var. Birincisi, İran'ın biriktirdiği baskı kartlarına rağmen ek tavizler koparamayacağını düşünüyorlar. İkincisi ise Biden'ın son Ortadoğu turu sırasında tekrar tekrar dile getirdiği gibi iş işten geçmeden İran'ın nükleer bir güce dönüşmesini engellemek için doğrudan ve dolaylı olarak askeri bir çarpışma olma ihtimali üzerinde duruyorlar.



İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
TT

İran'da dört deneyim ve iki gerçeklik

İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)
İran'ın kuzeyinde bulunan Anzali limanındaki protestocular (Telegram)

Rüstem Mahmud

İran, istisnai bir şekilde içten içe kaynıyor, iktidardaki rejim davranışlarına ilişkin uluslararası baskılarla karşı karşıya ve bu durum nihayetinde yapısında radikal bir değişikliğe yol açabilir. Gelgelelim İran muhalefeti, gelecekteki siyasi sistem ve toplumun refahı ve esenliği için öngördüğü vizyon ve önerilerinde herhangi bir şekilde net ve dengeli görünmüyor. İdeolojik söylem, kendi deneyimlerinden kaynaklanan intikam arzusu ve yıllarca süren sürgün sonucunda içerideki durum hakkındaki ciddi bilgisizlik, geleceğe yönelik önerilerini gölgeliyor.

İranlı “muhalif elitin” vizyonu, özellikle merkezi yanılsama (rejimin kendisini sorun olarak görmek) konusunda, 1990'lar boyunca Irak'taki muadilinin vizyonu ile birçok ayrıntıda uyumludur. Bu vizyon, Irak'taki yönetim yapılarının defalarca çöktüğü ve “yeni galiplerin” modern bir devletin temellerini -ne anayasal çerçevesini, ne kurumlarını, ne aygıtını, ne de toplumla, ekonomiyle ve sembolleriyle olan müdahaleci ilişkilerini- yeniden inşa edemediği, yüzyılı aşkın bir siyasi tarihi hep görmezden gelmişti.

Genişlemeci bir ideolojik devlet ruhuyla dolu olan mevcut Mollalar rejimi, 20. yüzyılın başlarındaki Kaçar hanedanlığından bu yana İran'da birbirini izleyen yönetim sistemlerinin tam bir döngüsünü tamamladı. Zira Kaçar mutlak yönetimine karşı patlak veren Anayasa Devrimi, devlet kurumlarının yapısına nüfuz edemedi ve kentli elitlerin tartışmalarında esir kaldı. Baba Pehlevi dönemindeki yüzeysel modernleşme, geleneksel ihtişam görüntülerini aşamadı, İran toplumunun sınıfları arasında büyük uçurumlar yarattı ve marjinalleştirilmiş İranlıları, önemli nesnel temellere dayanan bir mağduriyet duygusu etrafında birleşmeye itti. Oğul Pehlevi dönemi ise İran'ın kendi içindeki çelişkileri, yani eğitim, halk sağlığı ve ülke kaynaklarının adil dağıtımındaki büyük gerilemeyi hiçe sayarak, güç ve Batı dünyasıyla siyasi ilişkilerle, kültürüyle yüzeysel ve sembolik bir uyum sergilemekle övünen saldırgan milliyetçiliğin çarpıcı bir örneğini sergiledi. Mollalar yönetimi, tüm bunları içeride baskıcı bir siyasi sistem ve dışarıda yayılmacı devlet politikalarıyla kendinde toplamayı başardı.

Bu nedenle, bugün hem ülke içindeki hem de dışındaki İranlı siyasi elitlerin karşı karşıya olduğu acil soru şudur: Beşinci kez aynı tuzağa düşmemek için tüm bunların üstesinden nasıl gelebiliriz?

Eğer tüm bu modeller toplumsal barış, istikrarlı bir siyasi sistem ve sürdürülebilir kalkınma ortamı yaratmada başarısız olduysa ve İran'ı ve toplumunu bir yüzyıl boyunca sürekli aşırılık içinde tuttuysa, o zaman İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın özgün özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var? Nitekim geçtiğimiz yüzyılda ülkeyi yöneten dört rejimin her biri, İran gerçekleri ve özellikleriyle örtüşmek yerine, “dış güçlerin yönlendirmesiyle kurulan rejimler” oldu.

İran'da kasıtlı olarak göz ardı edilen yapısal sorun nedir? Neden her zaman İran'ın kendine özgü özelliklerini hiç dikkate almadan dayatılan ithal bir “devlet modeli” var?

İran'ın çeşitliliği gerçekliğini hesaba katmadan herhangi bir siyasi sistem nasıl istikrarlı olabilir? İran tek bir devlet olsa da iç demografisi ve coğrafyası imparatorluk ve saltanat mirası ile gerçeklerine dayanmaktadır. Bu anlamda, İran'daki etnik, dini ve bölgesel çeşitlilik sadece kültürel çeşitlilik değil, aynı zamanda her biri devletin meşruiyetine dair kendi bilincine ve vizyonuna sahip siyasi irade ve eğilim blokları üzerine kurulu bir çeşitliliktir. Bu blokları bastırmak veya ortaya çıkmasını engellemek, ülkenin yapısal gerçeklerini silmek anlamına asla gelmemiştir. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre bu çeşitlilik, dünyada azınlıkların bulunduğu çoğu ülkede olduğu gibi, ülke tablosunda asla sadece ikincil bir faktör olmamıştır. Keza Türkiye'deki Kürtler örneğinde olduğu gibi, ulusal bütünden ayrı tek bir gruba dayanmamıştır. Aksine bu, ülkenin nüfusunun yarısını oluşturan bir çeşitlilikti, dolayısıyla zenginliğin, gücün ve sembollerin adil dağılımını garanti eden bir mekanizma aracılığıyla, ülkenin kimliğini ve yönetim sistemini tanımlamada tam bir ortaklık talep etmekteydi. Eski imparatorluklarda olduğu gibi önemli ölçüde bir adem-i merkeziyetçilik de istiyordu. Bu, İran siyasi elitlerinin uzun deneyimleri ​boyunca sürekli olarak reddettiği bir gerçek ve bu nedenle, bu etnik, mezhepsel ve bölgesel oluşumlar sürekli bir iç çatışma kaynağı oldular.

Buna ilave olarak, ülkedeki “kalkınma” mekanizması ve doğasıyla ilgili önemli bir soru işareti de bulunuyor. Zira İran, muazzam kaynakları, büyük çevresel ve ekonomik çeşitliliği, coğrafi konumu, genişliği ve nispeten küçük nüfusuna rağmen, her zaman yoksullukla boğuşan bir ülke oldu. Bu yoksulluk, zenginliğin, İran ekonomi literatüründe “taç üçgeni” olarak adlandırılan Tahran, İsfahan ve Meşhed şehirlerinin oluşturduğu merkezi üçgende yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İran'ın zenginliğinin büyük stratejilere, silahlanmaya ve nükleer programlara yönlendirilmesinin, yaptırımlar nedeniyle küresel ekonomik sistemlerle entegrasyonun azalmasının ötesinde, bu ülkede her zaman tamamen ayrı iki İran toplumu var olmuştur; her şeyi kontrol eden ve “taç üçgeni”nde yoğunlaşan zengin elitler ile ülkenin geri kalanındaki yoksul kitleler. Bu ikinci gruptakiler, ülkedeki her ayaklanmanın yakıtı olmuştur.

İranlı muhalif elitlerin yukarıdaki iki soruya hiçbir cevabı yoktur; bunun yerine, onları itibarsızlaştırmaya ve kötü niyetli olarak göstermeye çalışırlar. Birincisinin ülkeyi parçalama girişimi, ikincisinin ise mevcut rejime hizmet ederek İran toplumunu bölme mekanizması olduğunu söylerler. Bu sorulara cevap bulmak yerine, yüzeysel bir vatanseverliğe ve sahte bir modernleşmeye başvururlar. İranlılar bunu modern tarihlerinde dört kez denediler ve birinde bile başarılı olmadılar.


İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
TT

İki eski bakan Şarku’l Avsat'a konuştu: Burhan destekleyici bir bölgesel ittifak kurmayı hedefliyor

Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)
Katar Emiri Şeyh Temim bin Hamad Al Sani, 27 Ocak 2026'da Doha'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Reuters)

Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı ve Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, ülkesinde devam eden savaşı durdurmak amacıyla bölgedeki etkili ülkelerden destek arayışı kapsamında çıktığı diplomatik temaslar çerçevesinde, son 45 gün içinde ziyaret ettiği dördüncü ülke olan Katar’a yaptığı kısa ziyareti salı günü tamamladı.

Sudan’ın eski iki dışişleri bakanı, Burhan’ın bu ziyaretlerle, Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) ve onları destekleyen müttefiklerine karşı ‘kesin bir zafer’ elde etmek amacıyla, bölgesel ölçekte güçlü bir ittifak oluşturmayı hedeflediğini belirtti.

Burhan, geçtiğimiz aralık ayında Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyaret, Suudi Arabistan Başbakanı ve Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın Washington’a giderek ABD Başkanı Donald Trump’tan Sudan’daki savaşı durdurmak için güçlü biçimde sürece müdahil olmasını talep etmesinden bir aydan kısa süre sonra yapılmıştı.

Son haftalarda ise Burhan, Mısır ve Türkiye’yi ziyaret etti. Bu temaslar sırasında her iki ülkenin liderlerinden de Sudan devletine destek mesajları alan Burhan’a, özellikle Kahire yönetimi, devlet kurumlarını hedef alabilecek her türlü tehdide karşı kırmızı çizgiler bulunduğunu açıkça iletti.

Başkanlık diplomasisi

Sudan’ın eski bir dışişleri bakanı, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın kısa süre içinde bölgedeki bu önemli başkentler arasında gerçekleştirdiği temasların, öncelikle Sudan’ın ulusal güvenliği ve bunun bölge ülkelerinin tamamı üzerindeki etkileriyle bağlantılı olduğunu söyledi.

İsminin açıklanmasını istemeyen eski bakan, söz konusu mekik diplomasisinin temel amacının daha fazla siyasi destek sağlamak olduğunu belirterek, bu desteğin askeri boyutu da kapsayabileceğini ve bunun Sudan ordusunun, Darfur ve Kordofan bölgelerinin geniş kesimlerini kontrol eden ve ülkenin diğer bölgelerine doğru ilerleyen HDK karşısında sahada üstünlük kurmasına imkân tanıyacağını ifade etti.

wdefrgty6
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Aralık 2025'te Ankara'da Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan ile yaptığı görüşmede (Cumhurbaşkanlığı)

Eski bakan, Burhan’ın genellikle devlet başkanları tarafından yürütülen ve karar alıcılar arasında doğrudan temas yoluyla somut ve belirleyici sonuçlar elde etmeyi amaçlayan ‘başkanlık diplomasisine’ başvurduğuna dikkat çekti. Bu yöntemin, geleneksel olarak dışişleri bakanları ve üst düzey diplomatlar aracılığıyla yürütülen klasik diplomasiden farklı olduğunu vurguladı.

Bunun nedenini ise, doğrudan devlet başkanları düzeyinde temas gerektiren karmaşık dosya ve konuların varlığıyla açıkladı. Sudan’ın karşı karşıya olduğu savaş koşulları göz önünde bulundurulduğunda, Burhan’ın HDK’ye karşı kesin bir askeri zafer elde etmek amacıyla, kendisini destekleyecek geniş kapsamlı bir bölgesel ve uluslararası ittifak oluşturmayı hedeflediğini ifade etti.

Eski bakan, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Suudi Arabistan’dan başlayan ve Riyad’ın ABD yönetimiyle birlikte Sudan’daki savaşı durdurma dosyasını harekete geçirmesine uzanan temaslarının yanı sıra, Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi’nin iki ülke arasındaki ‘ortak savunma anlaşmasını’ devreye sokma yönündeki tutumunun, Burhan’ın bölgesel ağırlığı yüksek ülkeler nezdinde Sudan lehine destek toplama çabalarının ne denli etkili olduğunu ortaya koyduğunu söyledi.

regthy
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi, Kahire'de Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan'ı kabul etti. (Mısır Cumhurbaşkanlığı)

Eski Sudan Dışişleri Bakanı Ali Yusuf da Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Burhan’ın son dönemde dört ülkeye gerçekleştirdiği ziyaretlerin, ‘Sudan’daki savaşı durdurmayı ve ülkenin parçalanmasını engellemeyi hedefleyen, oluşum aşamasındaki yeni bir ittifakın’ ortaya çıkmasına zemin hazırladığını söyledi.

Yusuf, bu diplomatik temasların, Sudan’daki genel durumun daha net anlaşılmasına katkı sağladığını belirterek, HDK ve onu destekleyen ülkelerin, Sudan’ı küçük devletçiklere bölmeyi amaçlayan bir plan doğrultusunda yürüttükleri savaşın boyutlarının uluslararası kamuoyuna anlatılmasına yardımcı olduğunu ifade etti.

İş birliğine açıklık

Gazeteci-yazar Osman Mirgani ise Burhan’ın diplomatik temaslarının, Sudan krizine çözüm yolları aramaya yönelik olduğunu belirtti.

Mirgani, Suudi Arabistan ve Mısır’ın hâlihazırda uluslararası Dörtlü Mekanizma girişimi içinde yer aldığını ve bu girişimin maddelerinin uygulanması için çalıştığını ifade ederken, Burhan’ın Türkiye ve Katar’ı da sürece dâhil ederek inisiyatifi genişletmeyi hedeflediğini, son iki ziyaretinin de bu çerçevede gerçekleştiğini söyledi.

Yetkililer ve uzmanlara göre söz konusu ziyaretler, bölge ülkelerinin Sudan’da barış ve istikrarın sağlanmasına yönelik çabalara iş birliği içinde yaklaşmaya açık olduğunu ortaya koyuyor. Bu temasların, ABD ile eşgüdüm içinde ve Dörtlü Mekanizma kapsamında, Sudan’da paralel bir yönetimin oluşmasının ya da savaşın uzamasının önlenmesine katkı sunması bekleniyor. Zira böyle bir senaryonun tüm bölge ülkelerini olumsuz etkileyeceği vurgulanıyor.

Geçtiğimiz ağustos ayında Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve ABD’den oluşan Dörtlü Mekanizma, üç aylık insani ateşkesin ardından kalıcı bir ateşkesin sağlanmasını, bunu takiben dokuz ay içinde siyasi sürecin başlatılmasını ve bağımsız bir sivil hükümetin kurulmasını öngören bir ‘yol haritası’ önermişti.


‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
TT

‘Zorunlu koordinasyon’ DEAŞ liderlerinin hapishaneden kaçmasını engelliyor

Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)
Suriye'nin kuzeydoğusunda DEAŞ üyelerinin ailelerinin kaldığı el-Hol Kampı’nın kapısının önünde duran Suriye güvenlik güçleri (EPA)

DEAŞ’a bağlı tutuklularla ilgili saha gelişmeleri, Rakka ve Haseke’deki en büyük gözaltı merkezlerinin fiilen Suriye hükümetinin kontrolüne geçmesiyle doruğa ulaştı. Diğer yandan DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu (DMUK), en tehlikeli isimleri Suriye dışına, özellikle Irak’a nakletme operasyonlarını hızlandırdı.

Suriye ordusu son dönemde Haseke, Rakka ve Deyrizor kırsalındaki cezaevleri ve gözaltı tesislerinin kritik bölümlerini güvence altına aldı. Bu arada adli makamlar, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi’nde DEAŞ bağlantısı iddiasıyla tutulan 18 yaş altı 126 çocuğu serbest bıraktı.

Yerel raporlar, serbest bırakılan bazı çocukların ruhsal durumlarını ‘çok kötü’ olarak nitelendirirken, uzun süreli gözaltı nedeniyle çoğunun kötü beslenmeye bağlı sağlık sorunları yaşadığı belirtildi. Öte yandan Suriye güvenlik güçleri, geçen haftanın ortasında Şeddadi Cezaevi’nden kaçan tutukluların izini sürmeye devam ediyor. Resmî açıklamalara göre İçişleri Bakanlığı, kaçanlardan 81’ini yeniden gözaltına almayı başardı.

El-Aktan Cezaevi’ndeki çocuklar

Suriye İçişleri Bakanlığı yetkilisi Albay Halid Casım, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, Suriye Demokratik Güçleri’ni (SDG) özellikle Şeddadi Cezaevi’nden onlarca DEAŞ mensubunu ‘kasten’ serbest bırakmakla suçladı. Casım, bakanlığın serbest bırakılanların çoğunu yeniden gözaltına almayı başardığını belirtti.

Casım, SDG’nin hükümetle yapılan anlaşmalarda ‘tereddüt gösterdiğini’ vurgulayarak, Arap aşiretlerinin kendi bölgelerini kontrol altına alıp SDG’yi bölgeden çıkarmasının ardından örgüt üyelerini serbest bırakarak hükümete uluslararası baskı uygulamaya ve DEAŞ’la mücadele çabalarını aksatmaya çalıştığını ileri sürdü.

sgt
Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden serbest bırakılan tutukluların yakınları (Reuters)

Casım ayrıca, SDG’nin DEAŞ’la ilgisi olmayan aileleri ve çocukları da gözaltına aldığını; tutuklular arasında zorunlu askerlikten kaçanlar ve farklı suçlamalarla alıkonulanların bulunduğunu ifade etti.

Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne (KDSÖY) bağlı cezaevi idaresi, 25 Ocak Pazar günü el-Aktan Cezaevi’nde bazı çocukların bulunduğu yönünde bir açıklama yaptı. Açıklamada, cezaevinin belirli bir bölümünde çeşitli suçlara karışmış ve resmi şikâyetlere konu olmuş çocukların bulunduğu belirtildi.

Cezaevi idaresi, söz konusu çocukların yaklaşık üç ay önce Çocuk Cezaevi’nden el-Aktan Cezaevi’ne nakledildiğini ve bu adımın mevcut güvenlik koşulları nedeniyle alındığını ifade etti. Açıklamada, nakil işleminin önleyici ve düzenleyici tedbirler çerçevesinde gerçekleştirildiği vurgulandı.

Guveyran Hapishanesi

Suriye güvenlik güçleri, Haseke şehir merkezine yakın noktalarda konuşlanmış durumda. Bu önlem, SDG’nin kontrolündeki Guveyran Hapishanesi’nden olası bir kaçış girişimi veya cezaevinin açılma ihtimaline karşı alınmış. Cezaevinde 3 ila 5 bin tutuklu bulunuyor ve aralarında DEAŞ’ın en tehlikeli liderleri yer alıyor.

Medya raporlarına göre, SDG yönetiminde bulunan çeşitli cezaevlerinde en az 9 bin DEAŞ mensubu tutuklu bulunuyor. Bazı raporlarda bu sayı 12 bine kadar çıkarılırken, cezaevlerindeki tutukluların büyük kısmını Iraklılar ve yabancılar oluşturuyor.

efrgty
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) salı günü Rakka'daki el-Aktan Cezaevi’nden çekildikten sonra hükümet yetkilileri hapishaneyi denetledi. (AP)

Son gelişmeler çerçevesinde, Rakka’daki el-Aktan Cezaevi artık Suriye ordusunun kontrolünde bulunurken, Haseke kırsalının güneyindeki Şeddadi Cezaevi’nin yönetimi Suriye İçişleri Bakanlığı’na geçti. DEAŞ mensuplarının ailelerinin bulunduğu el-Hol Kampı da, SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye İçişleri Bakanlığı’nın denetimine alındı.

Irak makamları ve Avrupa vatandaşları

Önemli bir gelişme olarak, 24 Ocak 2026 itibarıyla tutuklu nakil operasyonları yeni bir aşamaya girdi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), Suriye’den Irak’taki güvenli gözaltı merkezlerine günlük yaklaşık 500 DEAŞ mensubunun taşınacağı bir ‘hava köprüsü’ başlatıldığını duyurdu. Toplamda Irak’a nakledilmesi planlanan tutuklu sayısı ise 7 bine kadar ulaşıyor.

Güvenlik kaynaklarına göre, Irak’a teslim edilen ilk grup 150 tutukludan oluşuyor. Bu grup, 2014’ten bu yana büyük kanlı eylemlere karışmış ‘birinci sınıf’ liderlerden oluşuyor.

xsdefr
DEAŞ'ın eski üyesi Fransız Emilie König, Suriye'nin kuzeydoğusunda terör örgütü üyeliği şüphesi bulunan kişilerin aile üyelerinin barındırıldığı er-Roj Kampı’nda (AFP)

Uzmanlar, ABD, Suriye ve Irak arasında yürütülen üçlü koordinasyonla gerçekleştirilen operasyonun, SDG kontrolünde bulunan Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli unsurları boşaltmayı ve örgütün kuzey ile kuzeydoğu Suriye’deki savaş ortamını kötüye kullanmasını önlemeyi amaçladığını belirtiyor.

Irak hükümeti, bu adımı ‘ulusal güvenliği korumaya yönelik önleyici bir tedbir’ olarak nitelendiriyor. Suriye’de olayların hızla gelişmesi ve güç dengelerindeki değişim, tutukluların güvenli tesislerde tutulmasını ve olası kaçış girişimlerinin önlenmesini zorunlu kıldı.

Irak Yüksek Mahkemesi, nakledilen tüm tutukluların, milliyetleri ne olursa olsun (Iraklılar ve 56 farklı ülkeden tutuklular), sadece Irak yargısının yetkisi altında olacağını ve yasal prosedürlerin eksiksiz uygulanacağını açıkladı. Süreçte, sınır ötesi suçların belgelenmesine özen gösterilecek, böylece mağdurların hakları korunacak ve hukukun üstünlüğü pekiştirilecek. Bazı raporlarda ise Irak’ın, ilgili ülkelerle iletişim kurarak vatandaşlarının teslim alınmasını sağlayacağı belirtiliyor.

Yabancı savaşçılar ve aileleriyle ilgili durum, el-Hol ve er-Roj kamplarında hâlâ ABD ve diğer dünya ülkeleri için ciddi bir güvenlik kaygısı oluşturuyor. El-Hol Kampı’nda 43 binden fazla kişi bulunuyor. Irak’la koordinasyon sağlanarak yaklaşık 18 bin Iraklının kademeli şekilde ülkelerine iade edilmesi planlanıyor.

sdfrgt
Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) Haseke kentinden çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolünü ele geçirdiği el-Hol Kampı’ndan (Reuters)

Yayınlanan istatistikler, Avrupa ülkelerinden tutukluların sayısını da ortaya koyuyor: Fransa 450, Almanya 77, Belçika 55, Birleşik Krallık 27 ve Hollanda 90 tutuklu bildirdi. Şam yönetimi, bu kişilerin Suriye topraklarında işledikleri suçlardan sorumlu tutulmaları gerektiği yönünde net bir tutum sergiliyor. Suriye hükümeti, yasal, insani ve güvenlik boyutlarını kapsayan bütüncül bir süreç uygulamaya hazır olduğunu da vurguluyor.

‘DEAŞ’ı herkesten daha iyi tanıyoruz’

10 Mart anlaşması uyarınca tüm SDG unsurlarının Savunma ve İçişleri bakanlıkları bünyesine dahil edilmesi kararlaştırılmıştı; bu da pratikte cezaevleri ve kampların güvenliğinden Suriye ordusu ve iç güvenlik güçlerinin sorumlu olacağı anlamına geliyor. Albay Halid Casım, SDG’nin DEAŞ cezaevlerini Suriye devletine teslim etmekten kaçındığını, böylece DMUK’da terörle mücadelede temel bir ortak olarak konumunu güçlendirmeye çalıştığını ileri sürdü.

cuı8o9
Suriye güvenlik güçleri, ülkenin kuzeydoğusundaki Haseke'de bulunan, DEAŞ üyelerinin ailelerinin barındığı el-Hol Kampı’na giriyor. (DPA)

Casım, Suriye hükümetinin görevinin, güvenliği sağlamak, cezaevlerini yönetmek ve SDG’ye bağlı olmadığı kanıtlanan kişileri serbest bırakmak olduğunu belirtti. “Biz SDG’den daha fazla bilgi ve deneyime sahibiz” diyen Casım, DEAŞ ile mücadelede geçmişteki operasyonları örnek gösterdi. Casım, hükümetin DEAŞ’ı yakından takip ettiğini, DMUK’un bu çabaları bildiğini ve desteklediğini vurguladı. Casım ayrıca, “SDG’nin, DEAŞ dosyasını Suriye içinde güvenliği sarsmak için kullanmasına izin vermeyeceğiz” dedi.

‘Zorunlu koordinasyon’

Silahlı gruplar uzmanı Raid el-Hamed, Suriye cezaevlerindeki en tehlikeli savaşçıların Irak’a naklinin, aslında bir ‘zorunlu koordinasyon’ olduğunu belirtti. Hamed’e göre Washington, lider konumdaki unsurların bölgedeki çatışmalardan kaynaklanabilecek olası kaos sırasında kaçmalarını önlemeyi hedefliyor. Hamed, Suriye devletinin DEAŞ tutukluları dosyasını devralmasıyla birlikte, işin şimdi Arap veya yabancı başkentlere düştüğünü söyledi; bu ülkelerin vatandaşlarını geri almak istemeyebileceğini, çünkü bu kişilerin kendi toplumlarında örgüt için çekirdek oluşturma riski ve güvenlik maliyetlerini artırabileceğini vurguladı. Ayrıca, bu ülkelerin suçları kanıtlayacak yeterli delil toplamak ve yargı süreçlerini işletmek konusunda ciddi zorluklarla karşı karşıya olduğunu ifade etti.

Hamed, tutukluların Suriye dışına taşınmasının, ‘daha zorlu koşullarda gözaltı süreci nedeniyle yeni radikalleşme risklerini ortadan kaldırmadığını’ da belirtti. Bu nedenle, operasyonun başarısının, uluslararası yüksek düzeyde koordinasyon ve Suriye ile Irak hükümetlerinin, dünyanın en tehlikeli tutuklularıyla başa çıkma çabalarına destek verilmesine bağlı olduğunu söyledi.