Dünya genelinde yerli halklar zor şartlar altında yaşamaya devam ediyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
TT

Dünya genelinde yerli halklar zor şartlar altında yaşamaya devam ediyor

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA

Dünya genelinde 90 ülkede 476 milyondan fazla yerlinin yaşadığı tahmin ediliyor, bu da küresel nüfusun yaklaşık yüzde 5'ini, yoksul kesimin ise yaklaşık yüzde 15'ini oluşturuyor.
Anadolu Ajansı (AA) muhabiri, Birleşmiş Milletler (BM) verilerinden ve Yerli Halkların Sorunları için Uluslararası Çalışma Grubunun (IWGIA) "Yerli Dünyası-2022" raporundan, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan yerli halklara ilişkin bilgileri derledi.
BM, diğer halkların veya devletlerin işgaline uğramadan önce belli coğrafyada yerleşmiş, geleneksel değerlerini, sosyal, kültürel veya siyasal yaşam şekillerini ve geleneksel kurumlarını tam veya kısmen koruyabilmiş toplumları, "yerli halk" olarak adlandırıyor.
Dünya çapında çok sayıda yerli halk, kendi kendini yönetmesine ve bazılarının çeşitli biçimlerde özerklik kurmada başarılı olmasına rağmen birçok yerli halk hala toprakları, bölgeleri ve kaynakları üzerinde kontrol uygulayan merkezi hükümetlerin nihai otoritesine tabi olarak yaşıyor.
BM verilerine göre, dünya genelinde 90 ülkede 476 milyondan fazla yerlinin yaşadığı tahmin ediliyor.
Yerli halklar, dünyadaki 7 bin dilin çoğunu konuşuyor ve 5 bin farklı kültürü temsil ediyor.
Yerli halklar, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5'ini, yoksulların da yaklaşık yüzde 15'ini yerliler oluşturuyor.
BM Yerli Halklar Çalışma Grubunun ilk toplantısını yaptığı 9 Ağustos 1982 tarihi, "Uluslararası Dünya Yerli Halklar Günü" ilan edildi. Dünyanın pek çok yerinde bu gün vesilesiyle kutlamalar yapılıyor.

Bu yılın teması, geleneksel bilginin aktartılmasında kadınların rolü
"Uluslararası Dünya Yerli Halklar Günü"nün bu yılki teması, yerli yaşamında kadınların oynadığı rolün önemine ve yaşadıkları topluma yaptıkları katkıya referansla "Geleneksel bilginin korunması ve aktarılmasında yerli kadınların rolü” olarak belirlendi.
Bu kapsamda sanal ortamda düzenlenecek anma etkinliğinde yerli toplumların kadın temsilcileri kendi toplumlarındaki bilgi birikiminin korunması, canlandırılması, geleneksel ata kültürünün aktarılmasındaki rollerine ilişkin deneyimlerini paylaşacak.

Yüzde 86'sından fazlası kayıt dışı ekonomide
Yerli halklara ilişkin istatistikler, yaşam koşullarının zorluğunu ortaya koyuyor.
Yerli halklar tahrip edilen yaşam alanları ve kendilerine yönelik şiddet olayları nedeniyle dünyanın geri kalanına göre daha zor koşullarda hayatlarını sürdürüyor.
BM verilerine göre, yerli halkların ortalama yaşam süreleri yerli olmayan toplumların üyelerine göre 20 sene daha kısa.
BM istatistikleri, küresel olarak yerli halkların yüzde 86'sından fazlasının kayıt dışı ekonomide çalıştığını, bu oranın yerli olmayanlarda yüzde 66 olduğunu ortaya koyuyor.
Yerli halkların, yerli olmayanlara kıyasla aşırı yoksulluk içinde yaşama olasılığının yaklaşık üç kat daha fazla olması dikkati çekiyor.
Küresel olarak istihdamda olan tüm yerli halkların yüzde 47'si eğitimsizken, yerli olmayanların yüzde 17'si eğitimsiz durumda. Bu farkın kadınlar için daha da yüksek olduğuna işaret ediliyor.

Kovid-19 salgınının yerli halklara etkileri
Dünya genelini 2020'de etkisi altına almaya başlayan Kovid-19 salgınından en çok etkilenen toplulukların başında yerli halklar geliyor.
Buna göre hem sağlık hem de ekonomik olarak yerli halklar süreçten zararlı çıktı.
Örneğin Afrika'da bulunan ve turizmin ülke gelirinin yüzde 46'sını oluşturduğu Bostvana'daki yerli halklar salgından dolayı getirilen seyahat kısıtlamaları nedeniyle yüzde 80 zararla karşı karşıya kaldı.
Benzer şekilde Kenya ve Namibya gibi ülkeler de ekonomik olarak bu süreçlerden olumsuz etkilendi.
Salgın nedeniyle ölüm oranlarında da yerli halkların başı çektiği görülüyor. Yetersiz sağlık önlemleri nedeniyle salgından yerli halklar diğer toplumlara göre daha fazla etkilendi.
Paraguay'da yerliler için virüs kaynaklı ölüm oranı yüzde 12,7'yken yerli olmayanlardaki oransa yüzde 3,4 olarak dikkati çekiyor.
Raporda, nüfusunun yüzde 80'i yerlilerden oluşan Fransız Polinezyası da dünya genelinde virüs kaynaklı ölüm oranlarının en yüksek olduğu ülkelerin başında geliyor.

Öldürülen insan hakları savunucularının yüzde 59'u yerli halklar için çalışıyordu
IWGIA'nın raporu yerlilerin hakları için mücadele eden insan hakları savunucularının da hedef haline geldiğini ortaya koyuyor.
Buna göre 2021'de öldürülen 358 insan hakları savunucusunun yüzde 59'u yerli halkların hakları için mücadele eden kişilerdi.
Örneğin Peru'daki doğal hayatın korunması ve yasa dışı uyuşturucu faaliyetlerinin engellenmesi için çalışan 4 yerli Amazon lideri 2021'de çeteler tarafından öldürüldü.
Raporda yer alan ticari faaliyetlerin yapılması için silahlı gruplar tarafından doğal yaşam alanlarından koparılmak istenen yerli halk mensuplarının evlerinin kundaklandığı bilgisi, bir başka yasa dışı faaliyet olarak göze çarpıyor.

En çok yerlinin yaşadığı ülke: Çin
IWGIA'nın verilerine göre, Grönland'ın nüfusunun yüzde 88'i, Fransız Polinezyası'nın yüzde 80'i, Bolivya'nın yüzde 48'i, Guatemala'nın yüzde 43,8'i ve Nepal'in yüzde 36'sı yerlilerden oluşuyor. Nüfusa oranla en çok yerli bu ülkelerde yaşıyor.
Asya kıtası, "en çok yerliyi barındıran kıta" olarak öne çıkıyor.
Sadece Çin'de 112 milyon yerlinin yaşadığı tahmin ediliyor ve bu sayı, Çin'i en çok yerlinin yaşadığı ülke yapıyor.
Çin'i, 104 milyon yerliyle Hindistan, 60 milyon yerliyle Endonezya takip ediyor.



Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
TT

Epstein dosyaları, dondurulmuş Libya varlıkları konusunu yeniden gündeme getirdi

Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)
Libya parlamentosunun dondurulmuş fonlar dosyasıyla ilgilenen komitesi, geçtiğimiz ocak ayında Yunanistan Parlamentosu Savunma Komitesi Başkanı’yla bir görüşme gerçekleştirdi. (Temsilciler Meclisi)

Dondurulmuş Libya varlıkları dosyası, ABD Adalet Bakanlığı’nın cinsel istismar suçlarından hüküm giymiş Amerikalı iş insanı Jeffrey Epstein’e ilişkin yeni bir belge grubunu yayımlamasının ardından yeniden gündeme geldi.

Söz konusu dosyalarda Libya’ya ilişkin yer alan iddialar, Libyalılar arasında endişe ve soru işaretlerine yol açtı. Belgelerde, Epstein’in Temmuz 2011’de, İngiliz ve İsrail istihbarat servislerinin desteğiyle, ülke dışında bulunan ve dondurulmuş durumdaki Libya varlıklarını hedef almaya çalıştığı öne sürüldü.

Ancak Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin eski Başkan Yardımcısı Abdulhafız Goga, bu iddiaları yalanladı. Goga, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Bu iddiaların kesinlikle hiçbir doğruluk payı yok. Söz konusu fonlar uluslararası mali mekanizmalar çerçevesinde yönetiliyordu” dedi. Gündeme gelen bilgileri ‘yalnızca değerlendirme ve tahminlerden ibaret’ olarak nitelendiren Goga, bunların ‘herhangi bir kesinlik ifade etmediğini’ vurguladı.

Söz konusu dönemde Libya’daki en üst düzey ikinci yetkili olan Goga, bu tür sızıntıların amacının ‘zaten istikrarsız olan Libya’daki durumu daha da karmaşık hale getirmek’ olduğunu ifade etti.

zcdfrgt
Libya Ulusal Birlik Hükümeti (UBH) Başbakanı Abdulhamid Dibeybe, geçtiğimiz aralık ayında Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Mütevelli Heyeti ile yaptığı toplantıda (Libya Yatırım Otoritesi sayfası)

Libya’ya ait yurt dışındaki varlıklar, 2011 yılında merhum lider Muammer Kaddafi yönetimine karşı başlatılan ‘devrimin’ ardından, Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1970 ve 1973 sayılı kararları uyarınca dondurulmuştu. Bu kapsamda, küresel bankalara dağılmış mevduatlar, egemen fonlar ve mali yatırımlardan oluşan varlıkların toplamının yaklaşık 200 milyar dolar olduğu belirtilirken, eski Başkanlık Konseyi bu tutarın yaklaşık 67 milyar dolara gerilediğini açıklamıştı.

Ancak Epstein dosyalarının yayımlanmasının ardından bu varlıklara ilişkin endişeler yeniden gündeme geldi. Bu endişeleri dile getiren isimlerden biri olan, Dış Yatırımlar ve Uzun Vadeli Portföy Şirketi’nin eski başkanı Dr. Halid ez-Zentuti, söz konusu iddiaların ve benzeri girişimlerin yaşanmış olabileceğini dışlamadığını belirterek, ‘2011’den bu yana varlıkları hedef alan tekrarlayan girişimler bulunduğuna’ dikkat çekti.

Zentuti, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Afrika ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde Libya’ya ait yatırım kuruluşlarına bağlı varlık ve gayrimenkullerin müsaderesine yönelik davalar söz konusu. Ayrıca Avrupa mahkemelerinde, aralarında Avrupa’daki kraliyet ailelerinin de bulunduğu aileler tarafından açılan asılsız davalara dayanan yargı kararları bulunuyor” dedi.

Zentuti, “Libya’daki kırılgan durum, siyasi bölünmüşlük ve ilgili kurumların etkin denetim eksikliği, dondurulmuş Libya varlıklarının hedef alınması için elverişli bir ortam yarattı. Bu durum, bazı tarafları, şirketleri ve devletleri bu fonlardan pay almaya teşvik etti” değerlendirmesinde bulundu. Zentuti ayrıca, Libya içindeki bazı çevrelerin, komisyon ya da rüşvet karşılığında sahte bilgi ve belgeler sunarak bu sürece zımnen dahil olmuş olabileceğini de dile getirdi.

Epstein dosyalarında yer alan mesajlara göre, daha önce İngiliz istihbaratı ve İsrail’in Mossad teşkilatında görev yapmış bazı kişilerin, uluslararası hukuk bürolarıyla yapılan görüşmeler kapsamında, dondurulmuş Libya varlıklarının tespit edilmesi ve geri alınması konusunda yardım sunmaya hazır oldukları ifade edildi.

Libya’ya ait dondurulmuş fonlar, 2011’den bu yana Avrupa’da çeşitli girişimlere konu oldu. Bunların son örneği, geçen yıl Birleşik Krallık Lordlar Kamarası’nda İrlanda Cumhuriyet Ordusu (IRA) mağdurlarına tazminat ödenmesine yönelik tartışmalar olurken, daha önce de Belçika’da Euroclear Bank’ta bulunan yaklaşık 15 milyar euronun üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması için yıllar süren hukuki süreçler yaşanmış ve bu süreçlerde kraliyet ailesinin de rol oynadığı belirtilmişti.

sdf
Trablus'taki Libya Yatırım Otoritesi (LIA) Genel Merkezi (LIA resmi internet sitesi)

Medyada Epstein dosyaları olarak anılan belgelerle ilgili tartışmalar, Libya’da biri batıda Abdulhamid Dibeybe liderliğindeki Ulusal Birlik Hükümeti (UBH), diğeri ise doğu ve güneyin bazı kesimlerini kontrol eden ve Parlamento tarafından desteklenen Usame Hammad hükümeti olmak üzere iki yönetim arasındaki kronik bölünmüşlük ortamında gündeme geldi. Bu durumun, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıkları dosyasına olumsuz yansıdığı değerlendiriliyor.

Dondurulmuş fonlara yönelik endişelerin artması üzerine UBH geçen yıl, bazı yatırımların süregelen savaşlar nedeniyle durduğu gerekçesiyle tazminat talep eden davaların tespit edilmesinin ardından, çeşitli ülkelerle iş birliği içinde bu varlıkları takip etmek üzere bir hukuk komitesi oluşturdu. Aynı zamanda bir Libya parlamento komitesinin de dosyayı ele almak üzere Batılı ülkelere ziyaretlerini yoğunlaştırdığı belirtildi.

Libyalı siyasi analist Hüsam Feniş, Epstein dosyalarını, yurt dışındaki dondurulmuş Libya varlıklarını hedef alan ve ‘Libyalıların elinde kalan son siper’ olarak gördüğü bu fonlara yönelik gerçek ve süreklilik arz eden girişimler olarak değerlendirdi.

Şarku’l Avsat’a konuşan Feniş, siyasi bölünmüşlüğün sürmesinin, bu varlıklarla oynanması ve dış müdahalelere açık hale gelmesi riskini artıracağını öngörerek, parçalanmış bir devlet yapısında, fonları korumaya yönelik komitelerin bireysel çabalarının etkisiz kalabileceğine dikkat çekti.

Kurumların birleştirilmesine kadar geçen süreçte Zentuti, BM Güvenlik Konseyi’nin Libya varlıklarının hukuki olarak korunmasına bağlı kalması gerektiğini vurgulayarak, bu fonların, açık bir yetkilendirme ve uluslararası standartlar çerçevesinde, uzman uluslararası şirketler aracılığıyla yönetilmesi ve değerlendirilmesine izin verilmesi çağrısında bulundu. Zentuti, bunun fonların büyütülmesi ve küresel mali riskler, enflasyon ve değer kaybına karşı korunması için gerekli olduğunu ifade etti.

Öte yandan, Euronews’in internet sitesinde yer verdiği Jeffrey Epstein belgeleri, Temmuz 2011 tarihli bir e-postayı da ortaya koydu. Epstein’in ortaklarından biri tarafından gönderilen mesajda, Libya’daki karışıklıktan yararlanılarak Batılı ülkelerde dondurulan Libya varlıklarının geri alınmasına yönelik planlara işaret edildi. Belgelerde, söz konusu varlıkların tutarının yaklaşık 80 milyar dolar olduğu, bunun 32,4 milyar dolarının ABD’de bulunduğu, gerçek değerinin ise bu rakamın üç ya da dört katına ulaşabileceği öne sürüldü.


İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
TT

İran teslim mi olacak yoksa Trump güç açığı ile mi çarpışacak?

İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)
İran rejimi tarafından “casus yuvası” olarak adlandırılan Tahran'daki eski ABD büyükelçiliğinin dış duvarlarına çizilmiş bir duvar resminin önünden geçen bir adam, 1 Şubat 2026(AFP)

Elie Kuseyfi

Dünyada hiçbir uluslararası veya bölgesel kriz, her türlü olasılığa ve senaryoya açık olan İran krizi kadar karmaşık değildir. Burada, Donald Trump dikkatlice düşünmek ve seçeneklerini tartmak zorunda kalıyor. Burada, ABD Başkanı, gerçekte bunu yapamasa bile, Rusya-Ukrayna savaşı hakkında söylediği gibi, sorunu 24 saat içinde çözebileceğini söyleyemez. Gazze'deki ateşkes anlaşması sırasında söylediklerini söyleyemez. O zaman hiçbir tarihsel mantığa dayanmayan kendi değerlendirmesine göre üç bin yıllık bir krizi kısa sürede çözdüğünü iddia etmişti.

lmj
Basra Körfezi'ndeki USS Abraham Lincoln (CVN 72) uçak gemisine iniş yapmak üzere pistte ilerleyen bir F/A-18E Super Hornet uçağı, 23 Kasım 2019 (Reuters)

 Bir kıyaslama daha yaparsak, Venezuela krizi Trump'a Beyaz Saray'ın “arka bahçesinde” güneşli bir günde yapılmış bir gezinti gibi görünebilir, nitekim pratik olarak rejimin başını gövdesinden ayırmış olan Caracas operasyonunun Tahran'da tekrarlanması, ABD'nin İran meselesine yaklaşımında varsayımsal senaryolardan biri. Ancak iki krizi karşılaştırırken en önemli nokta, bu yılın başında düzenlenen Caracas operasyonunun, dünya çapındaki sorunlarla başa çıkmada yeni bir Amerikan yaklaşımını veya tarzını yansıtmasıdır.

Bu noktada, heyecan verici bir televizyon şovu gibi uluslararası sahneyi şok etmeyi ve hayrete düşürmeyi amaçlayan operasyonun yürütülme biçiminin, Başkan Trump'ın gerçeklik televizyonuna benzer şekilde gösteri, heyecan ve sürpriz düşkünlüğünü yansıttığını varsaymak bir yanılgı olabilir. Aksine, bu şok taktiği, ABD'ye yönelik gerçek Çin meydan okuması karşısında, uluslararası krizlerle başa çıkmak ve yeni uluslararası düzenin hatlarını şekillendirmek veya ABD'nin bu düzen içindeki baskın konumunu korumak için yeni bir Amerikan stratejisinden başka bir şey değildir. Nitekim ABD’nin hiçbir politika veya stratejisi artık bu meydan okumadan ayrı tutulamaz. Dahası bu, bir yıl, iki yıl veya hatta on yıl sürecek bir meydan okuma değil; muhtemelen bir yüzyıl boyunca sürecek bir meydan okumadır.

Bu durum, ister Venezuela örneğinde olduğu gibi “sürpriz” yaklaşımını sürdürmeye çalışma, ister İran ile herhangi bir ilişkiyi Çin'in küresel yükselişini engellemenin bir parçası olarak çerçevelendirme açısından olsun, ABD yönetimi ve Başkan Trump için İran meselesinde de geçerli. Burada, Donald Trump ve George W. Bush arasındaki farka ve temsil ettikleri iki Amerikan dönemine işaret etmekte fayda var. Bush ve neo-muhafazakâr danışmanları, Ortadoğu'daki, özellikle Irak'taki askeri harekâtlarını biraz çarpıtma da olsa idealist bir bahaneyle çerçevelediler. O da Sovyetler Birliği'nin çöküşü ve “tarihin sonu”nun bir sonucu olarak demokrasi ve liberal değerleri yaymak.

Şimdi ise Trump ve yönetimi, politikaları ve askeri müdahaleleri için herhangi bir “idealist” başlık belirlemiyorlar. Aksine, bu politikalar ve müdahaleler, önceki yönetimlerin “misyoner” yaklaşımına bir yanıt niteliğindedir; bu yaklaşımın ABD'yi zayıflattığına veya gücünü artırmadığına, dolayısıyla Çin'in ekonomik ve stratejik fırsatlarını güçlendirdiğine inanıyorlar. Bu durum, Trump'ın ikinci dönemindeki politikalarının kişisel tarzını ve uluslararası ilişkiler ile dünyaya yönelik faydacı vizyonunu yansıttığı fikrini bir kez daha dışlıyor. Zira bunlar, hem biçim hem de içerik olarak, ABD'nin Çin'in yükselişini kontrol altına almak ve Amerikan hegemonyasının dünya çapında gerilemesini veya çöküşünü önlemek için yaptığı reaktif veya düzeltici girişimlerdir.

İki Amerikan dönemi arasında

Bu, Trump ile selefleri arasındaki sadece bir tarz farkı değil, özünde, yüzyılın başından bu yana ABD'de ve dünyada meydana gelen dönüşümlerin bir kanıtıdır. Yüzyılın başında, ABD sadece askeri olarak değil, ekonomik olarak da rakipsiz bir güç olarak hareket ediyordu. Ancak şimdi, Çin-ABD ticaret ve teknolojik rekabeti göz önüne alındığında, durum tamamen farklı; bu rekabette Çin, agresif ve çok tehlikeli bir rakip gibi görünüyor.

Trump yönetimi, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemez

 Bu nedenle, Trump'ın ikinci dönem için seçilmesi, bu tehlikeye yönelik kolektif Amerikan farkındalığının bir sonucuydu. Bu, Washington'un çıkarlarına ve “özgürce” hareket etme gücüne artık hizmet etmeyen liberal kurallara sahip bir uluslararası sistemi savunma, parlak başlıklar belirleme lüksünü ortadan kaldırıyor. Zira bu kurallar artık Washington'u kısıtlıyor ve başta Pekin olmak üzere rakiplerini kontrol altına almak için yeterli araçlar sağlamayan geleneksel uluslararası ilişkiler seyrine hapsediyor.

Bu nedenle, Trump'ın kişisel tarzı ile yönetiminin stratejisi ve hatta Trump'ın ikinci döneminin başlamasıyla birlikte geçirdiği dönüşümlerden sonra Amerikan “derin devletinin” stratejisi arasındaki bu kasıtlı ve sistematik örtüşme, şimdi İran meselesinde en ciddi ve ağır sınavı ile yüzleşiyor. Amerikan ordusunun İran'a yönelik bir saldırıya hazırlık olarak Ortadoğu'ya en büyük cephaneliği yığmasının ardından, Venezuela'daki Amerikan eylem hızının Tahran örneğinde tekrarlanmadığı görüldü. Bu durum, İran meselesiyle ilgili karmaşık hesaplar karşısında Amerikan gücünün sınırlılığını göstermiştir. Bu da Amerikan gücünün hızlı ve “kesin” hedeflere ulaşmadaki yetersizliğini gösterdi ya da neredeyse gösterdi. Trump için daha da önemlisi, İran rejimine yönelik tehditlerin çıtasını en yüksek noktaya çıkardıktan ve protestoculara destek sözü verdikten sonra, her ne kadar İran'ın yaklaşık 800 protestocuyu -bu rakamdan kendisinden başka kimse bahsetmedi- idam etmekten onun sayesinde vazgeçtiğini iddia etse de, tehditlerini ve vaatlerini yerine getirmekten geri adım atmış gibi görünmesidir.

Askeri yığınak ile orantılı bir anlaşma

Her ne olursa olsun, Trump, kendisinin de defalarca bahsettiği bu devasa Amerikan askeri yığınağı karşısında, İran'a karşı kesin ve kararlı bir saldırı düzenlemekten ancak bu yığınak ile orantılı bir anlaşma ile kaçınabilir. Bunu da öncelikle, kasım ayındaki ara seçimlerde sandık başına gidecek Amerikalı seçmene yığınağın maliyetini haklı göstermek, ikincisi, anlaşmanın büyüklüğü aynı zamanda ABD'nin İran'a karşı caydırıcılık gücünün büyüklüğüyle de ölçüleceği için yapmalıdır. Bu, bölgedeki eşi benzeri görülmemiş ABD askeri yığınağının temel bir işlevidir: Washington, bu yığınak ile İran'a karşı caydırıcılığını en üst düzeye çıkarmayı, böylece İran'ın bölgedeki ABD çıkarlarına ve üslerine karşı misilleme yapma gücünü engellemeyi, geçen yıl Haziran ayındaki 12 günlük savaşta olduğu gibi İsrail'i hedef alma ve zarar verme kapasitesini zayıflatmayı amaçlamıştır.

Bu nedenle, Washington ve Tahran arasında yeniden başlaması planlanan müzakerelerin, önceki haziran görüşmelerinde ele alınan konuları kapsayacağı fikri, İran durumunu çevreleyen iç ve dış bağlamlarla, özellikle de 3 Ocak'taki Caracas operasyonuyla ortaya konan yeni ABD dinamiğiyle tutarsız görünüyor. Bu, Trump yönetiminin, İran nükleer dosyada, balistik füze ve milis güçler dosyalarında tavizler verse bile, İran ile geleneksel bir anlaşmayla yetinemeyeceği anlamına geliyor. İki taraf arasında olası bir anlaşmanın ardından, İran'ın ABD'ye yaklaşımında mutlaka bir değişiklik olması gerekiyor.

Rejim değişikliği Trump ve ekibi için öncelik olmasa bile, bu, ister askeri bir saldırı yoluyla olsun ister olmasın, İran rejimi içinde bir tür değişiklik olmadan, Trump'ın bölgedeki Amerikan askeri yığınağının boyutu ile orantılı bir başarı elde edebileceği anlamına gelmiyor. Burada değişiklik, anlaşmanın kendisiyle bağlantılı; yani, bu olası anlaşma, İran rejimindeki bir değişikliğin veya değişim duyurusunun sonucudur. Başka bir deyişle, İran rejimi, Amerikan yönetimiyle karşılıklı olarak kazandıran bir anlaşma yapmaya hazır ve kudretli hale gelmelidir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve diplomasiye şans vermesi, askeri seçenek karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içerse bile, Beyaz Saray ve Pentagon'da bu seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmez

Burada, Çin'in küresel yükselişini sınırlamaya dayalı ana Amerikan stratejisine geri dönelim ki bu İran için de geçerlidir. İran ve Washington arasında yapılacak herhangi bir anlaşma, Washington'un görüşüne göre, Çin'i İran içinde sınırlama ile sonuçlanmalıdır. Bu sınırlama petrol ile başlayıp, İran'ın dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine sahip olduğu hesaba katılırsa doğalgaza ve nadir toprak minerallerine kadar uzanmaktadır.

sdfrgt
İran füzeleri, Tahran'daki bir parkta sergilendi, 31 Ocak 2026 (Reuters)

Trump'ın 2018'de İran nükleer anlaşmasından çekilmesinin büyük ölçüde anlaşmanın İran'ı Amerikan pazarlarından ziyade Avrupa pazarlarına açmasından kaynaklandığını unutmamalıyız. Hal böyleyken, özellikle ABD ve Çin arasındaki ticaret savaşları ve küresel ekonomik ve teknolojik rekabet ortamında, ABD İran’ın Çin’e açık olmasını kabul edebilir mi? Trump ve ekibi için İran meselesinin özü budur. Bu, sadece bölgesel bir mesele değil, özellikle Çin, Rusya ve ABD arasındaki uluslararası bağlantıları göz önüne alındığında uluslararası bir mesele olan bu dosyadaki başarılarının veya başarısızlıklarının ölçüleceği yerdir.

Trump ve Hamaney arasında

Bu boyutlara ek olarak, ABD’nin İran'a karşı azami baskı yaklaşımında göz ardı edilemeyecek kişisel bir boyut da var. Bu çatışmanın bir kısmı, tamamen farklı dünyalardan iki adam arasında yaşanıyor; İran Dini Lideri Ali Hamaney ve Donald Trump. Dini Lider, Amerikan Başkanını tekrar tekrar kışkırtıp, kendisine karşılık vermeye zorlayarak ona meydan okumayı başardı. Bunun son örneği, ABD'nin İran'a saldırması durumunda Hamaney'in bölgesel bir savaş başlatma kudretine sahip olup olmadığını göreceğini söylemesiydi. Trump, Hamaney'e karşılık vermeye ne kadar çok çekilirse, onunla arasındaki çatışmayı çözme yükümlülüğü de o kadar artıyor. Bu, dünyanın efendisiymiş gibi davranan ve kimsenin ona meydan okuyamayacağını düşünen Amerikan Başkanı için bir meydan okumadır. Söz konusu meydan okuma ise İran rejimi ile Amerikan yönetimi arasında devam eden çatışmaya ek bir karmaşa katıyor. Bu nedenle ya Trump, Amerikan iç siyasetinin taleplerinden bölgesel müttefiklerin çekincelerine kadar uzanan İran meselesinin karmaşıklığı karşısında “güç açığı” ile çarpışabilir ve bu nedenle geri adım atmak için güvenli çıkış yolları ve sözlü formüller arayabilir. Yahut İran rejimi, müzakerelerde büyük bir taviz verdikten sonra Amerikan taleplerine “teslim” olabilir ve bu kez de İran rejimi istismar edebileceği her türlü sözlü çıkış yolu arayabilir.

Trump'ın İran'a karşı askeri saldırıyı ertelemesi ve “diplomasi”ye şans vermesi, Beyaz Saray ve Pentagon'da askeri seçeneğin masadan kalktığı anlamına gelmediğini de göz ardı etmemek gerekir. Ancak bu seçenek, “kararlı” bir saldırı ile Trump'ın seçmenlerine verdiği söze dayanarak tam ölçekli bir savaştan kaçınmayı dengeleyen karmaşık hesaplar ve hassas denklemler içeriyor. İranlıların kendileri bile, iç gerilimler göz önüne alındığında, böyle bir saldırının protestocuları tekrar sokaklara dökebileceğini göz ardı etmiyorlar. İran rejimi, gerekli ekonomik çözümlerden yoksun olduğu ve ABD ile bir anlaşmaya varmadığı sürece, bu gerilimleri geleneksel yollarla kontrol altına alamayacaktır. Protestocularla tüm mümkün olan müzakere kanalları çöktükten sonra onları sindirmek için kullandığı acımasız baskı da bunu gösteriyor. Bu, İran rejiminin gidişatında bir kopuştur ve Batılı uzmanlar bunu, Hafız Esed rejiminin gidişatında 1982’deki Hama katliamından sonra yaşanan kopuşla karşılaştırmaya başladılar. Dolayısıyla Amerikan baskısı ve müdahalesi senaryoları ne şekilde olursa olsun, bunlar doğal olarak önemsiz değildir ve daha da önemlisi, Trump'ın ikinci dönemi için de önemli bir dönüm noktası oluşturacaklardır.


Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
TT

Üç Amerikan savaş gemisi Haiti açıklarına ulaştı

Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)
Port-au-Prince'te bir çocuk, çete şiddeti nedeniyle yerinden edilen ailelerin kaldığı barınakta uyuyor, (AP)

ABD askeri yetkilileri, iktidardaki cumhurbaşkanlığı cuntasının iktidara tutunmaya çalıştığı ve uyuşturucu kartellerinin şiddetinin arttığı bir dönemde, Amerikan savaş gemilerinin Haiti kıyılarına ulaştığını duyurdu.

ABD'nin Haiti Büyükelçiliği'nin X platformunda dün yayınladığı açıklamaya göre, ABD savaş gemileri USS Stockdale, USCGC Stone ve USCGC Diligence, Port-au-Prince Körfezi'ne girerek "Amerika Birleşik Devletleri'nin Haiti'nin güvenliği, istikrarı ve geleceğine olan sarsılmaz bağlılığını yansıtıyor."

Büyükelçilik açıklamasında, filonun "Savaş Bakanı Pete Hegseth'in talimatıyla", Karayipler ve Doğu Pasifik'teki uyuşturucu kaçakçılarını hedef alan ve şimdiye kadar uyuşturucu taşıdığından şüphelenilen teknelere düzenlenen hava saldırılarında 100'den fazla kişinin ölümüne yol açan "Güney Mızrağı Operasyonu"nun devamı olarak gönderildiği belirtildi.

Haiti'de, dokuz üyeli geçiş dönemi başkanlık konseyinin görev süresinin 7 Şubat'ta sona ermesi öncesinde gerilim artıyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Konsey istifa etmeyi kabul etmesine rağmen, bazı üyeleri, ABD yetkililerinin görev sürelerinin cumartesi günü sona ereceği yönündeki uyarılarını dikkate almadan geçiş dönemi yönetimi projelerine devam ediyor.

Çete şiddeti, eski Başbakan Ariel Henry'nin 2024 yılında istifa etmesine yol açtı. Ülke 2016 yılından beri seçim yapmadı; bu durum, hükümet otoritesinin çökmesine ve güvenlik, sağlık ve ekonomik krizlerin daha da kötüleşmesine neden oldu.

Haiti, Batı Yarımküre'nin en yoksul ülkesi olup, topraklarının büyük bir bölümü, düzenli olarak cinayet ve tecavüz işleyen rakip silahlı çetelerin kontrolündedir. Amerika Birleşik Devletleri yakın zamanda, bu çeteleri desteklemekle suçlanan üst düzey Haitili yetkilileri hedef alan yeni vize kısıtlamaları açıkladı.