AB sunduğu nükleer anlaşma taslağına İran’ın verdiği yanıt üzerinde çalışıyor

İran AB’nin teklifine dün geç saatlerde yanıt verdi (Reuters)
İran AB’nin teklifine dün geç saatlerde yanıt verdi (Reuters)
TT

AB sunduğu nükleer anlaşma taslağına İran’ın verdiği yanıt üzerinde çalışıyor

İran AB’nin teklifine dün geç saatlerde yanıt verdi (Reuters)
İran AB’nin teklifine dün geç saatlerde yanıt verdi (Reuters)

Avrupa Birliği (AB), İran’ın nükleer programına sınırlamalar getirme amacı taşıyan 2015 tarihli nükleer anlaşmayı canlandırma önerisine Tahran’ın verdiği yanıt hakkında çalıştıklarını bildirdi.
AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, AB’nin hazırladığı anlaşmaya ilişkin nihai taslak teklifine İran’ın dün geç saatlerde yanıt sunduğunu bildirdi.
AB’den bir kaynak AFP’ye yaptığı açıklamada, İran’ın verdiği yanıt üzerinde çalıştıklarını söyledi ve anlaşmadaki diğer taraflar ve ABD ile bu konuda istişarelerde bulunduklarını belirtti.

Ne olmuştu?
İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan dün bakanlık merkezinde yaptığı açıklamada, ülkesinin nükleer anlaşmayı canlandırma konusundaki son talep ve değerlendirmesini gece yarısına kadar Avrupa Birliği’ne (AB) sunacağını bildirdi.
İran resmi haber ajansı IRNA’ya göre, Abdullahiyan, “ABD, İran’ın iki teklifini sözlü olarak kabul etti” dedi.
İran’ın Batı ile nükleer müzakerelerini yürüten heyetin danışmanı Muhammed Marandi ise, 2015 tarihli nükleer anlaşmaya geri dönmek için büyük bir fırsat olduğunu bildirdi, aynı zamanda garantilerin anlaşmaya geri dönmenin ana koşulu olduğunu vurguladı.
Marandi, Twitter hesabından paylaştığı mesajında, Tahran’ın Avrupa Birliği’nin (AB) nükleer müzakerelerde nihai anlaşma taslağı olarak sunduğu öneriye verdiği yanıtı değerlendirdi.
İran’ın AB’ye ilettiği cevabında endişelerini dile getirdiğini ve müzakerelerde çözüm bekleyen meselelerin aşılmasının zor olmayacağını belirten Marandi şu ifadeleri kullandı:
“Bu endişeler geçmişteki ABD ve AB’nin anlaşmadaki ihlallerine dayanmaktadır. (Henüz) bir anlaşma olacağını söyleyemem ama anlaşmaya her zamankinden daha yakınız.”
Tahran ile altı büyük uluslararası güç arasında varılan 2015 tarihli anlaşma, nükleer faaliyetlerini azaltması ve nükleer programının barışçıl tutması karşılığında Tahran’a yönelik yaptırımların kaldırılmasına izin verdi.
Ancak eski ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de tek taraflı olarak anlaşmadan çekildi ve İran’a yeniden sert yaptırımlar uygulamaya başladı.
İran ve halen anlaşmaya bağlı güçler (Fransa, İngiltere, Almanya, Rusya ve Çin), askıya alınan anlaşmayı yeniden canlandırmak için Nisan 2021’de görüşmelere başladı.
Aynı yılın Haziran ayında askıya alınan görüşmeler, Kasım ayında yeniden başladı.
Anlaşmaya varılması yönünde önemli ilerleme kaydedilmesine rağmen, Washington ile Tahran arasında anlaşmazlık nedeniyle Mart ortasından bu yana yeniden askıya alındı.



Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
TT

Baas Partisi'ni feshetmek ile Hizbullah'ı feshetmek arasında Amerikan stratejisi

Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)
Hizbullah destekçileri, Beyrut'un güney banliyösünde liderleri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümü anma töreninde Hizbullah bayrağını dalgalandırıyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Elie Kuseyfi

Lübnan'daki Amerikan politikalarının atmosferi veya Lübnan’daki durum ile ilgili Amerikan açıklamaları şu izlenimi veriyor: Washington Hizbullah'ı silahsızlandırma meselesinin ötesine geçen bir yaklaşıma doğru ilerliyor. Bu yaklaşım, Hizbullah’ın devlet kurumları, askeri ve güvenlik aygıtları ile kamu yönetimi içindeki nüfuzunu bitirmeyi, ardından devletin kılcal damarlarını etkileme gücünü felç etmek için bu kurumlar içindeki insani ve siyasi ağlarını etkisiz hale getirmeyi içeriyor. Bu durum, Amerikan yaklaşımının, Hizbullah'ın son 20 yılda geniş bir nüfuz alanı oluşturduğu pozisyonlardan uzaklaştırılması temelinde Lübnan devletini yeniden inşa etme girişimine yakın olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlar, özellikle müzakere sürecinin temelini oluşturan “adım adım” ilkesinin sürdürülebilir bir süreç üretmede başarısız olması nedeniyle, Amerikan himayesinde yürütülen Lübnan-İsrail müzakerelerinin durakladığı veya İsrail seçimlerinden sonraya ertelendiği bir dönemde gerçekleşiyor. Müzakerelerin duraklaması, yavaşlaması veya ertelenmesiyle birlikte, Hizbullah'ın silahsızlandırılması artık Lübnan'daki Amerikan politikasının tek odağı gibi görünmüyor. Ne açık bir savaşın ne de sürekli müzakerelerin olmadığı yeni gerçeklik, Washington'un şimdilik, savaşın tam teşekküllü bir çatışmaya dönüşmesini önlemek için İsrail'e baskı yapmakla yetinebileceğini gösteriyor. Bu konuda İsrail'in kendisiyle bile mutabakat içinde olabilir. Ancak bu, Washington'un Tel Aviv'e Güney Lübnan'a yönelik devam eden bombardımanlarını, buldozerle yıkım operasyonlarını durdurması için ek baskı uygulamaya hazır olduğu anlamına gelmiyor.

Bu aşamada Amerikan-İsrail anlaşmasının doğası işte bu noktada açığa çıkıyor; ABD’nin amacı Hizbullah'ın hedef alınmasını durdurmak değil, bu hedef almanın yeni, topyekun bir savaşa dönüşmesini önlemektir. Öte yandan, bu model, özellikle Hizbullah misilleme yapmaktan kaçınmaya devam ederse, İsrail'in tam ölçekli bir savaşa girmek zorunda kalmadan Hizbullah üzerinde askeri baskıyı sürdürmesine olanak tanıyor. Bu, ABD-İran çatışmasını Amerikan kontrolünden çıkarabilecek daha büyük bir çatışmayı tetiklememesi koşuluyla, İsrail'in Lübnan'daki bombardımanlarına ve hava saldırılarına devam etmesine, Hizbullah'ın askeri altyapısını hedef almasına ve tesislerini yok etmesine ABD’nin örtülü olarak yeşil ışık yaktığı anlamına geliyor. Nitekim Güney Lübnan, son günlerde İsrail ordusunun Hizbullah'ın askerlerine doğru patlayıcı yüklü bir insansız hava aracı gönderdiği iddiasına karşılık olarak İsrail'in gerilimi tırmandırıcı adımlarına sahne oldu. Ancak daha ciddi gelişme, İsrail'in hedef aldığı coğrafi alanın genişlemesidir; bu da Tel Aviv'in Ali Tahir'deki Hizbullah mevzilerini etkisiz hale getirdikten sonra İklim et-Tuffah ve er-Reyhan Tepeleri bölgelerinde askeri operasyonlara hazırlanıyor olabileceğini gösteriyor. Dolayısıyla, İsrail'in amacı, Güney Lübnan genelindeki Hizbullah üslerini etkisiz hale getirmek gibi görünüyor.

ABD’nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin tasfiyesi deneyimini hatırlatıyor

Bu bağlamda, İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich'in Güney Lübnan'da Litani Nehri'ne kadar olan bölgeleri ilhak etme çağrısı, özellikle sağcı kesim içinde, İsrail'in Lübnan'ı tırmandırma ve toprak genişletme stratejisi için bir deneme alanı haline getirme konusundaki açık siyasi hazırlığını ortaya koyuyor. İsrail'in bu hamlesi mutlaka tam bir Amerikan desteği almasa da, Washington'un İsrail'e geniş bir askeri manevra alanı sağlaması ve operasyonları topyekun savaş seviyesinin altında tutması için yeterli; böylece devam eden İsrail bombardımanı, Washington'un önderlik ettiği siyasi sürece paralel bir baskı aracı haline gelmektedir. Dolayısıyla, Amerikan yönetiminin ve Başkan Trump'ın şahsen İsrail'i Güney Lübnan'da gerilimi azaltmaya zorlama yönündeki ara sıra yaptığı açıklamalara rağmen, Washington ve Tel Aviv arasında bir rolleri tamamlama söz konusudur. İsrail'in askeri baskısına karşılık olarak, Amerika Birleşik Devletleri, Lübnan devletini, sadece askeri olarak değil, aynı zamanda siyasi ve kurumsal olarak da Hizbullah'a baskı yapmaya zorluyor. Lübnan devletinin baskısıyla, güvenlik servisleri ve kamu yönetimi içinde Hizbullah ile bağlantılı figürlerin etkisiz hale getirilmesi veya devlet kurumlarındaki karar alma süreçlerini etkileme güçlerinin azaltılması amaçlanıyor.

rgth
Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs adasına yaptığı ilk resmi ziyaret sırasında, Lefkoşa'daki Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda GKRY Cumhurbaşkanı Nikos Hristodulidis ile bir araya geldi, 9 Temmuz 2025 (AFP)

Bilhassa bu açıdan bakıldığında, ABD'nin Lübnan'daki yaklaşımı, 2003 yılında Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden sonra Irak'taki Baas Partisi'nin feshedilmesi deneyimini anımsatıyor. İki bağlam radikal olarak farklı olsa da -Lübnan, Irak veya Suriye'deki Baas Partisi tarzında tek partili bir devlet değil- benzerlik, daha geniş Amerikan hedefinde yatıyor; iktidardaki partinin iktidar mekanizmalarını kontrol etme gücünü ortadan kaldırmak. Bu, Lübnan modelindeki silahsızlandırma veya Irak modelindeki rejim değişikliğiyle sınırlı değil. Aksine, devlet kurumlarının yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor, böylece hedef alınan baskın güce bağlı ağlar artık orduyu, güvenlik hizmetlerini ve kamu yönetimini kontrol edemiyor.

Gerçekten de, Hizbullah yirmi yılı aşkın bir süre içinde Lübnan devleti içinde geniş çaplı bir nüfuz biriktirdi. Devlet içindeki siyasi ve güvenlik karar alma süreçlerinin temel unsurları, öncelikle kendi ajandasını dayatma gücüne bağlıydı. Bu nedenle, Amerikan anlamıyla “Hizbullah'ı feshetmek”, Hizbullah’ı siyasi bir örgüt olarak dağıtmak veya Lübnan toplumundan silmek anlamına gelmeyebilir. Aksine, devlet içindeki güç mekanizmalarını kontrol etme ve domine etme kapasitesini engellemek, onu iktidarda bulunan ancak devlet kararlarını etkilemesine olanak tanıyan güç araçlarından yoksun bırakılmış, salt siyasi bir güç haline dönüştürmek anlamına geliyor.

Bu Amerikan mantığına göre, yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne bağlı bir görev olmaktan çıkacaktır

 Ancak ne Hizbullah ne de İran bu denklemi kabul etmeye istekli görünmüyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım'ın İsrail'in Hizbullah’ı ortadan kaldırmada başarısız olduğunu vurgulayan açıklamalarının yanı sıra, İran Devrim Muhafızları'nın Hizbullah'ın eski genel sekreteri Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünde yaptığı benzer açıklamalar, İsrail ve Amerikan baskısının Hizbullah'ı teslim olmaya veya Lübnan denkleminin dışında kalmaya zorlayamayacağı konusundaki ısrarlarını yansıtıyor. Bu, Lübnan'ın önümüzdeki dönemde bir tarafta Washington ve İsrail, diğer tarafta Hizbullah ve Tahran arasında daha geniş çaplı bir çatışma mantığına tabi kalacağı anlamına geliyor. Bu arada, Lübnan devleti bu iki kamp arasında sıkışıp kalmış durumda ve ülkeyi bu çatışmadan ve bu çıkmazdan kurtaracak üçüncü bir yol çizmek için etkili araçlardan yoksun.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre ironik bir şekilde, Amerika Birleşik Devletleri Lübnan'daki iç güç dengesini yeniden şekillendirme çabalarına giderek daha fazla müdahil olurken, aynı zamanda 2003 işgaliyle başlayan askeri varlığını sona erdirerek 30 Eylül'e kadar Irak'tan kuvvetlerini çekmeye hazırlanıyor. Bu, bölgedeki Amerikan stratejisinin doğası hakkında daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Artan bir angajman stratejisine mi yoksa Amerikan geri çekilme stratejisine mi tanık oluyoruz? Belki de bu stratejinin ölçütü artık sadece doğrudan Amerikan askeri varlığının büyüklüğü değil. En önemli değişim, ABD'nin İsrail ile birlikte, büyük kara kuvvetleri konuşlandırmaya gerek kalmadan çeşitli bölgelerde saldırılar düzenleyerek ve hedeflere ulaşarak bölgesel güvenlik ve askeri ortamı etkileyebilmesinde yatıyor.

tu7k
Beyrut'un güney banliyösünde, eski lider Hasan Nasrallah'ın suikastının ikinci yıldönümünü anma töreninde, Hizbullah destekçileri liderleri Naim Kasım'ın televizyonda yayınlanan konuşmasını izliyor, 27 Eylül 2026 (AFP)

Bu perspektiften bakıldığında, İsrail'in hareket özgürlüğü, toprak kontrolünün kendisinden daha önemli hale geliyor. İsrail'in Güney Lübnan'daki mevzileri işgal etmesi, bir şekilde güney Suriye'ye uzanan yeni bir güvenlik gerçekliğinin kurulmasına katkıda bulunuyor. Ancak, en büyük stratejik değer, istediği zaman Güney Lübnan veya Güney Suriye'deki toprakları hedef alabilme yeteneğinde yatıyor. İsrail için buradaki en önemli faktör, hareket özgürlüğüdür; yani tam ölçekli bir savaşa sürüklenmeden bölgesel arenada askeri olarak faaliyet gösterebilme kabiliyetidir.

Aynı durum siyasi ve ekonomik alanlarda Amerika Birleşik Devletleri için de geçerli. Washington, İran'ın Irak ve Lübnan gibi ülkelerdeki nüfuzunu ortadan kaldıramasa da (bu nüfuz gelecekteki siyasi durumu belirlemede önemli bir faktördür), siyasi ve ekonomik baskı yoluyla bu iki ülkede istikrarın sağlanmasını son derece zorlaştırabilir, hatta imkansız hale getirebilir. Bu durum, kalıcı bir Amerikan askeri varlığı olmasa bile, İran'ın etkisini kırılgan ve her an bozulmaya ve sarsılmaya açık hale getirir.

Bu perspektiften bakıldığında, Amerikan varlığının yerini almayı amaçlamayan, aksine Washington'un bölgedeki doğrudan güvenlik ve askeri taahhütlerini azaltmasına olanak tanıyan bölgesel güvenlik ve askeri yapılar arayışını anlamak mümkündür. Bu Amerikan mantığına göre,  yapılması gereken, Amerikan şemsiyesi altında dinamik bir bölgesel güvenlik yapısının oluşturulmasıdır; böylece Amerikan çıkarlarını korumak ve bölgede Washington'un rakipleriyle mücadele etmek artık yalnızca Amerikan gücüne dayalı bir görev olmaktan çıkıp, Amerikan çıkarlarıyla kesişen ve Washington'un kontrolündeki güvenlik dengeleri içinde faaliyet gösteren bölgesel ittifaklar ağına dayalı bir görev haline gelecektir.

Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmeye devam etmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede kritik bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışma, Washington için en uygun seçenek değil

 Bu nedenle, Lübnan, bölgedeki Amerikan stratejisindeki bu daha geniş çaplı değişimi test etmek için önemli bir arena gibi görünüyor; bu strateji, güç dengesini yeniden şekillendirmek için siyasi, ekonomik ve güvenlik alanında baskı yapmaya dayanıyor. Buna paralel olarak, doğrudan Amerikan askeri varlığının azaltılması ve Amerikan şemsiyesi altında faaliyet gösteren bölgesel güvenlik düzenlemelerine daha fazla güvenilmesini gerektiriyor. Bu denkleme göre, Washington, hükümetlere baskı yapabildiği, rakiplerine fayda sağlayan istikrarlı düzenlemelerin kurulmasını engelleyebildiği ve onlara siyasi ve ekonomik bedeller yükleyebildiği sürece, etkisini sürdürmek için her alanda büyük bir askeri varlığa ihtiyacı yok. Bu arada, İsrail, Amerikan şemsiyesi altında geniş bir yelpazede askeri ve güvenlik faaliyetlerinde önemli ölçüde özgürlüğünü koruyor. Bu nedenle, Lübnan arenası özel bir önem kazanıyor, çünkü bu Amerikan yaklaşımının başarısı büyük ölçüde, ABD'nin Hizbullah'ın devlet içindeki konumunu, Hizbullah ile İsrail arasında yeniden tam ölçekli bir savaş başlatmadan veya uzun süreli bir İsrail işgalinin siyasi bedelini ödemeden yeniden şekillendirme yeteneğine bağlıdır. Suudi Arabistan'ın Smotrich'in yukarıda belirtilen açıklamalarına ilişkin tutumu, Washington'un Arap müttefiklerinin İsrail'in yayılmacı politikalarını reddettiğinin bir göstergesiydi.

cdfg
Lübnan sınırına yakın Yukarı Celile'de bulunan Misgav Am kibbutzunda ABD ve İsrail bayraklarını birleştiren ortak bir bayrak göndere çekildi, 20 Eylül 2026 (AFP)

Ancak tüm bunlar, bu Amerikan yaklaşımının Hizbullah'ın Lübnan denkleminden tamamen çıkarılması sonucuna ulaşacağı anlamına gelmiyor. İran ile müzakerelere açık kapı bırakılması, gelecekteki herhangi bir bölgesel çözümün Lübnan'ı ve iç düzenlemelerini de içerebileceği olasılığına da kapıyı açık bırakıyor. Bu düzenlemeler, güneydeki güvenlik durumunu değiştirmeyi ve Hizbullah'ın oradaki askeri varlığını kısıtlamayı, Hizbullah'ın devlet aygıtı içindeki baskın konumunu yeniden kazanmasını engelleyecek şekilde Lübnan hükümeti içindeki güç dengesini yeniden kurmayı içeren bir formüle ulaşmayı içerebilir, ama Hizbullah’ın siyasi varlığını tamamen ortadan kaldırmayı gerektirmiyor. Bu noktada, Washington'un Lübnan hakkında neler düşündüğünü anlamak için mevcut durumu Irak'taki Baas rejiminin tasfiyesi deneyimiyle karşılaştırmak hem yararlı hem de sınırlandırıcı olabilir. Washington'un Hizbullah'ı siyasi hayattan tamamen silmeyi değil, Lübnan'da “iktidar partisi” olarak işlev görme gücünü sonlandırmayı, ancak mezhepsel güç paylaşımına dayalı Lübnan sisteminde güç yapısının önemli bir parçası olarak korumayı amaçladığı muhtemel.

Bu Amerikan yaklaşımı veya tasavvuru, gerçekleşirse, ayrı bir Lübnan meselesi değil, bölgedeki daha geniş bir ABD stratejisinin parçası olacaktır. Zira bu, Washington'un İran nüfuzunu doğrudan askeri güçle ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, siyasi ve ekonomik baskı yoluyla geriletme yeteneğini test ediyor.

Bu nedenle, Hizbullah ve İran'ın Amerikan koşullarını kabul etmeyi reddetmesi, bu gidişatın geleceğini belirlemede belirleyici bir faktör olmaya devam ediyor. İran ve Hizbullah ile yeniden açık bir çatışmaya girmek Washington için en uygun seçenek değil, keza onlarla kapsamlı bir uzlaşma da şu anda uygulanabilir bir seçenek değil. Bu iki seçenek arasında Hizbullah'ın Lübnan'daki askeri ve siyasi varlığının geleceği yatıyor: Ya Amerika Birleşik Devletleri onu kilit devlet kurumlarında siyasi olarak etkisiz hale getirirken aynı zamanda Güney Lübnan'da askeri olarak da etkisiz hale getirebilecek, ya da hem askeri çözümün hem de kapsamlı bir bölgesel uzlaşmanın başarısız olması, Lübnan'ın tamamının Washington ve Tahran arasındaki çatışmanın hedefinde kalmasına neden olurken, ülkenin acil sorunlarından hiçbiri de çözülemeyecektir.


Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
TT

Bağdat ve Washington, Irak’ta DEAŞ ile mücadele eden uluslararası koalisyonun görevinin sona erdiğini duyurdu

Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)
Bağdat’ta Egemenlik Günü vesilesiyle Irak bayrakları ve güvenlik güçlerinin resimlerinin yer aldığı bir afiş (Reuters)

Bağdat ve Washington bugün, ABD öncülüğündeki DEAŞ karşıtı uluslararası koalisyonun Irak’taki misyonunun sona erdiğini açıkladı. Açıklama, ABD güçlerinin Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ndeki (IKBY) Erbil’de bulunan bir hava üssünden çekilmesinin ardından geldi.

Pentagon tarafından yapılan açıklamada, “Bugün ABD ve koalisyon ortakları, Eylül 2024 tarihli ABD-Irak ortak bildirisinde ve ABD’nin ulusal çıkarları doğrultusunda, Irak’taki ‘Doğal Kararlılık Operasyonu’nu resmen tamamladı” ifadesine yer verildi.

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi de koalisyon güçlerinin çekilmesinin ardından ‘Irak’ın egemenliği’ başlıklı yeni bir dönemin başladığını açıkladı. Ez-Zeydi, koalisyonun misyonunun sona ermesinin terörle mücadelenin sona erdiği anlamına gelmediğini vurguladı.

Ez-Zeydi, uluslararası koalisyonla güvenlik alanındaki iş birliğinin daha etkili şekilde sürdürüleceğini ve güvenliğin desteklenmesi amacıyla dijital teknolojileri de kapsayacağını belirterek, ortak operasyonlara ilişkin görevlerin silahlı kuvvetler başkomutanına devredildiğini açıkladı.

Irak Başbakanı, “Hukukun ve devlet kurumlarının çatısı dışında hiçbir silah bulunamaz” ifadesini kullandı.

Öte yandan Irak Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tümgeneral Yahya Resul dün akşam yaptığı açıklamada, ABD güçlerinin bugün Irak’ta kalan üslerinden ayrılmasıyla birlikte 30 Eylül’den sonra ülkede uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personelin bulunmayacağını belirtti.

Irak Haber Ajansı’na (INA) konuşan Resul, “30 Eylül’den sonra uluslararası koalisyona bağlı hiçbir personel bulunmayacak ve Irak topraklarında koalisyona ait hiçbir asker kalmayacak… Uluslararası koalisyonun çekilmesi, Irak’ın gösterdiği büyük çabanın sonucudur” ifadelerini kullandı.

Resul ayrıca, “Toprakları uluslararası koalisyonun desteğiyle Iraklılar kurtardı. Uluslararası koalisyona üye ülkelerle ikili ilişkiler gelişmiş durumda” dedi. Hiç kimsenin hukukun üzerinde olmadığını vurgulayan Resul, Irak güvenlik ve istihbarat birimlerinin terör ve yolsuzlukla mücadelede önemli ilerleme kaydettiğini belirtti.

Victoria Üssü’ne ilişkin de açıklama yapan Resul, “Irak ordusu, ülkenin hava sahasını ve topraklarını güvence altına almak için Victoria Üssü’nü kullanacak” dedi. Resul ayrıca, “Victoria Üssü’nde uluslararası koalisyona ait herhangi bir uçak bulunmuyor” ifadelerini kullandı.

(video)

Bu bağlamda Irak Başbakanı’nın güvenlik danışmanı Kasım el-Araci bugün yaptığı açıklamada, uluslararası koalisyonun misyonunun ve ülkedeki güçlerinin varlığının sona erdirilmesiyle Irak’ın egemenliğini pekiştirecek, ulusal çıkarlarına ve Irak halkının beklentilerine hizmet edecek önemli bir aşamaya ulaştığını belirtti.

Şarku’l Avsat’ın INA’dan aktardığı açıklamasında el-Araci, “22 Temmuz 2021’den bu yana sürdürülen müzakereler ve mutabakatlar sürecinin tamamlanmasıyla bugün uluslararası koalisyonun misyonunun ve güçlerinin varlığının sona erdirilmesi bakımından önemli bir aşamaya ulaşıyoruz” dedi. El-Araci, “Terör örgütü DEAŞ’a karşı zafer, Iraklıların fedakârlıkları ve silahlı kuvvetlerimizin farklı birim ve oluşumlarının gösterdiği kahramanlık sayesinde, uluslararası koalisyon ile kardeş ve dost ülkelerin desteğiyle elde edildi. Bu rolü takdir ediyor ve değerli buluyoruz” ifadelerini kullandı.

El-Araci sözlerini şöyle sürdürdü: “Koalisyonun misyonunun sona ermesi ortaklığın sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine bu durum, karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde daha sağlam ikili ilişkilere geçiş anlamına geliyor. Güvenlik ve istihbarat alanındaki iş birliği, bilgi ve deneyim paylaşımı ile kapasite geliştirme çalışmaları devam edecek. Bu da güvenlik ve istikrarı güçlendirerek halkımızın sürdürülebilir barış, kalkınma ve refah yönündeki beklentilerini destekleyecek.”

fdb
Bağdat’ta bir sokakta meydana gelen bombalı araç saldırısının ardından olay yerinde Irak polis memurları ve ABD ordusu askerleri (Reuters)

Çekilme kararı 2024 yılında, eski ABD Başkanı Joe Biden döneminde onaylanmıştı. Ancak süreç, Donald Trump yönetimi tarafından, Washington’ın İran’a karşı savaş yürüttüğü bir dönemde hayata geçiriliyor. Çekilme, ABD öncülüğündeki güçlerin Saddam Hüseyin’i devirmesinin üzerinden 23 yıl geçmesinin ardından gerçekleşiyor. Bu müdahale o dönemde, daha sonra DEAŞ’ın ortaya çıkmasıyla zirveye ulaşan istikrarsızlık ve kaos ortamını beraberinde getirmişti.

İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), ABD askerlerinin Irak’tan çekilmesiyle eş zamanlı olarak Amerikalıları, Trump’ın müttefiklerinin Kongre’den uzaklaştırılması yönünde oy kullanmaya çağırdı. Tahran, Saddam Hüseyin’in devrilmesinin ardından ülkedeki nüfuzunu vekil güçleri aracılığıyla kademeli olarak artırmıştı.

Çekilme Iraklılar arasında geniş destek görse de bazı kesimler, ABD tarafından eğitilen ve finanse edilen güvenlik güçlerinin, 20 yılı aşkın süren savaş sırasında 4 bin 500 ABD askerinin hayatını kaybettiği ülkeyi hâlâ koruyabilecek kapasitede olmamasından endişe ediyor.

ABD güçleri 2003 yılında Irak’ı işgal etti ve ardından ülkeyi işgal altında tutmaya yönelik adımlar attı. Şii güçlerin öncülüğünde bir hükümet kuruldu ve önce Saddam Hüseyin yanlılarına, ardından El Kaide’ye karşı yıllarca süren bir savaş yürütüldü. ABD güçleri 2011 sonunda Irak’tan çekildi.

Ancak ABD askerleri, Irak güçlerinin DEAŞ’ı yenmesine yardımcı olmak amacıyla üç yıldan kısa bir süre sonra yeniden ülkeye döndü. DEAŞ’a karşı 2014-2017 yılları arasında geniş çaplı bir savaş yürütüldü.

Irak’a Özgürlük Operasyonu, Afganistan’da aynı dönemde yürütülen ve 2021’de ABD’nin ani çekilmesiyle sona eren savaştan yaklaşık iki kat daha fazla Amerikalının hayatına mal oldu. Bu yıl İran’a karşı yürütülen savaşta ise çatışmalar sırasında öldüğü açıklanan 18 ABD askerinden 7’si Irak’ta hayatını kaybetti. Bunlardan sonuncusu, temmuz ayında Erbil yakınlarındaki bir üste bir insansız hava aracına (İHA) yönelik kontrollü patlatma operasyonu sırasında yaşamını yitiren bir askerdi.

Irak federal hükümeti ve ülkenin kuzeyindeki yarı özerk IKBY’deki bazı güvenlik yetkilileri, ABD’nin çekilmesinin DEAŞ militanlarına yeniden faaliyet gösterme fırsatı verme riski taşıdığını belirtiyor. Örgütün hâlâ uyuyan hücrelerden oluşan bir ağ bulundurduğu ifade ediliyor. ABD güçleri, Irak güvenlik güçlerine DEAŞ’ın hareketleri konusunda kritik istihbaratın yanı sıra hava gözetleme ve keşif desteği sağlıyordu.


Husiler ile eş-Şebab arasındaki iş birliğinin ardında ne var?

(foto altı) Somali’deki eş-Şebab örgütünün üyeleri (Arşiv – AFP)
(foto altı) Somali’deki eş-Şebab örgütünün üyeleri (Arşiv – AFP)
TT

Husiler ile eş-Şebab arasındaki iş birliğinin ardında ne var?

(foto altı) Somali’deki eş-Şebab örgütünün üyeleri (Arşiv – AFP)
(foto altı) Somali’deki eş-Şebab örgütünün üyeleri (Arşiv – AFP)

Muhammed Garsan

Husiler ile Somali’deki eş-Şebab arasındaki yakınlaşma, iki grup arasındaki ideolojik ve mezhepsel farklılıklar dikkate alındığında ihtimal dışı görünebilir. Ancak Aden Körfezi’nin iki yakasında çıkarların farklılıklardan daha güçlü olduğu görüldü.

Geleneksel kaçakçılık güzergâhları üzerinden başlayan ilişkiler, silah, eğitim, insansız hava araçları (İHA) ve patlayıcılar alanlarında iş birliğine dönüştü. Bu durum, tehdidin Yemen’den Afrika Boynuzu’na, Kızıldeniz’deki deniz geçişlerine ve Hint Okyanusu’nun batısına yayılabileceği yönündeki endişeleri artırdı.

Güvenlik ve askeri uzmanlar, Husilerin eş-Şebab’a silah sattığını ve yüzlerce militanı İHA’lar ile patlayıcı maddelerin kullanımı konusunda eğittiğini açıkladı. Husilere bağlı unsurların, El Kaide ile bağlantılı eş-Şebab’ın kontrolündeki Somali’nin güney bölgelerine de defalarca seyahat ettiği belirtildi.

Şarku’l Avsat’ın Financial Times’tan aktardığına göre, iki taraf arasındaki hareketlilik ve iş birliği, küresel ticaret, petrol akışları ve deniz taşımacılığı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaya başladı.

Afrika’daki ABD askeri operasyonlarından sorumlu ABD Afrika Komutanlığı (AFRICOM) Sözcüsü, iki grup arasındaki ilişkinin ‘bölgesel istikrar açısından son derece endişe verici bir tehdit’ oluşturduğunu söyledi.

Sözcü, “İki tarafın operasyonel kabiliyetlerinin bir araya getirilmesi yoluyla kurulan bu ittifak, eş-Şebab’ın Afrika Boynuzu’ndaki ölümcül saldırı kapasitesini genişletme tehdidi oluştururken, aynı zamanda Husilere Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’nun batısındaki kritik deniz geçişlerinde nüfuzunu artırma ve bu güzergâhları sekteye uğratma imkânı sağlıyor” dedi.

Somali’nin başkenti Mogadişu’daki güvenlik yetkilileri ise onlarca yıldır iç savaşların parçaladığı ülkede bu yakınlaşmanın yaratabileceği etkiler konusunda endişelerini dile getirdi. Eş-Şebab’ın Somali topraklarının yaklaşık yüzde 40’ını, büyük ölçüde kırsal bölgeleri kontrol ettiği ve geçen yıl Mogadişu’daki merkezi hükümetle kırılgan bir çıkmaz durumuna ulaştığı belirtildi.

Operasyon alanının genişletilmesi

Yemenli akademisyen ve araştırmacı Faris el-Beyl, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, İran yönetiminin Babu’l Mendeb Boğazı’ndaki operasyon alanını hazırlama yönünde bir isteği olduğunu belirterek, meselenin yalnızca askeri olarak hedef alınabilecek belirli bir coğrafi noktadaki Husilerin varlığıyla sınırlı olmadığını söyledi.

El-Beyl, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı ve buraya bağlı adalar çevresinde konuşlanmasının onları askeri olarak hedef almayı kolaylaştırdığını, eş-Şebab ile iş birliğinin ise operasyon alanını boğazdan Arap Denizi’ne, Somali kıyılarına ve okyanusa kadar genişlettiğini ifade etti.

Bunun, çok sayıda kaçakçılık ağı üzerinden faaliyet yürütülmesinin yanı sıra korsanlık ve geleneksel ya da konvansiyonel olmayan askeri yöntemlerle sistematik saldırılar düzenlenmesine imkân sağladığını belirten el-Beyl, bunun sonucunda bu kritik bölgenin istikrarsızlaştırılabileceğini ve Babu’l Mendeb’in yalnızca kapatılmasından ziyade işleyişinin sekteye uğratılabileceğini kaydetti.

El-Beyl, “İran’ın politikasının Yemen sınırlarından Afrika Boynuzu’nun mümkün olan en geniş kesimine kadar bu bölgenin tamamını ateşe vermek olduğunu düşünüyorum. Buradaki amaç özellikle bu noktadaki deniz trafiğini aksatmak, hatta Ümit Burnu’na doğru ilerleyen veya bu güzergâhı kullanacak deniz taşımacılığını sekteye uğratmak olabilir” dedi.

El-Beyl, bunun ‘söz konusu koordinasyonun niteliğini ve İran’ın bu bölgeyi tamamen ateşe verme yönündeki arzusunu açıkladığını’ belirterek, İran açısından bu bölgenin Hürmüz Boğazı’ndan daha önemli hale gelebileceğini savundu. Buna gerekçe olarak Hürmüz Boğazı’nın sınırlı bir alana sıkışmış olmasını, Yemen ile Afrika Boynuzu arasında uzanan geniş coğrafyanın ise küresel ekonomi ve ticarette daha büyük çaplı aksamalara yol açma imkânı sunmasını gösterdi.

El-Beyl’e göre, operasyon alanının bu geniş coğrafyaya yayılması, uluslararası toplumun Husileri, eş-Şebab’ı ve onlarla iş birliği yapan unsurları hedef alma veya etkisiz hale getirme kapasitesini azaltıyor. Aynı zamanda bölgeyi ‘daha büyük bir oyunun’ içine çekerek, söz konusu gruplarla mücadele eden güçlerin askeri kapasitesine yönelik baskı ve yıpratma düzeyini artırıyor.

Kızıldeniz’in korunması

El-Beyl, Kızıldeniz’in korunması için en gerçekçi çözümün, birden fazla katmandan oluşan askeri caydırıcılığa dayandığını belirtti. Buna göre ilk aşamada uluslararası toplum tarafından tanınan Yemen hükümetine ve güçlerine destek verilmesi, farklı askeri kapasite ve imkânlarla güçlendirilerek Husilerin ortadan kaldırılması ve bu stratejik noktadan çıkarılması gerekiyor.

Kalıcı istikrarın, bu kıyıları sürdürülebilir biçimde koruyacak bir devlet yapısının varlığını gerektirdiğini ifade eden el-Beyl, bunun uluslararası toplumun askeri, ekonomik ve mali açıdan harcayacağı çabayı önemli ölçüde azaltacağını söyledi. El-Beyl, bunun yanı sıra Husileri ve eş-Şebab’ın faaliyetlerini caydırmak, korsanlıkla mücadele etmek, kıyı güvenliğini sağlamak, kaçakçılık faaliyetlerini izlemek ve bu konudaki anlaşmaları uygulamaya koymak amacıyla askeri müdahalenin de gerekli olduğunu kaydetti.

El-Beyl, bölgeye kıyısı bulunan ülkeler ile burada hayati ekonomik çıkarları bulunan devletlerden oluşan neredeyse sürekli bir ittifakın kurulması gerektiğini vurguladı. Anlaşmaların güçlendirilmesi ve güvenlik bilgilerinin paylaşılmasının önemine işaret eden el-Beyl, Husiler ile eş-Şebab arasındaki koordinasyonun, uluslararası toplumun güvenlik alanında oluşan ve İran’ın uzun süredir yararlandığı bir boşluk ortamında gerçekleştiğini söyledi.

El-Beyl, “Uluslararası toplumun, öncelikle meşru hükümeti destekleyerek gerçek çözümler ortaya koyması ve hükümetin bölge üzerindeki tam kontrolünü sağlaması gerektiğine inanıyorum” dedi. Sahil güvenlik güçlerine lojistik ve askeri destek verilmesi gerektiğini belirten el-Beyl, bu stratejik bölgede egemenlik yetkisini kullanabilecek güvenlik güçlerinin de desteklenmesi gerektiğini ifade etti.

El-Beyl ayrıca, askeri yardım sağlanmasının ve kendisinin ifadesiyle “Husilerin bu noktadaki milislerini ve onlarla iş birliği yapan unsurları şaşırtabilecek ve hatta yenilgiye uğratabilecek” etkin bir askeri çabanın sürdürülmesinin önemini vurguladı.