Sudan'ın 66 yıldır neden kalıcı anayasası yok?

Hukukçular, 1956’dan bu yana yedi anayasasın iptal edildiğine, çözümün ise anayasal belgeye dönüşte olduğuna dikkat çekiyorlar.

Sudan, bağımsızlığından bu yana tamamı ihlal edilen yedi anayasaya tanık oldu. (İndependent Arabia)
Sudan, bağımsızlığından bu yana tamamı ihlal edilen yedi anayasaya tanık oldu. (İndependent Arabia)
TT

Sudan'ın 66 yıldır neden kalıcı anayasası yok?

Sudan, bağımsızlığından bu yana tamamı ihlal edilen yedi anayasaya tanık oldu. (İndependent Arabia)
Sudan, bağımsızlığından bu yana tamamı ihlal edilen yedi anayasaya tanık oldu. (İndependent Arabia)

İsmail Muhammed Ali  
Sudanlılar İngiltere'den bağımsızlıklarını kazanalı 66 yıl olmasına rağmen, sürekli olarak ‘anayasa krizinden’ muzdaripler.  1956’dan sonra anayasa defalarca değişti. Yönetime gelen askeri ve sivil hükümetler anayasayı değiştirdikleri için kalıcı bir anayasa olmadı. 
Şu ana kadar siyasal ve toplumsal bileşenler arasında genel ilkeleri açısından üzerinde bir uzlaşı sağlanan anayasa oluşturulamadı. Peki, bu ‘anayasa krizinin’ sebepleri nelerdir? Sürdürülebilir yönetişim kurmak için bu ikilemin nihai olarak sonlandırılması mümkün müdür?  

Anayasal belgeye dönüş  
Sudanlı insan hakları aktivisti Avukat Nebil Edib’in duruma dair değerlendirmesi şöyle:
“Sudan anayasa krizinin arkasında iki temel sorunun yattığına inanıyorum. Birincisi; ülkedeki belirli bir siyasi yapı ya da toplumsal bileşenin arzu ve isteklerine hitap eden tek tip bir anayasa yapılması girişiminde bulunulmasıdır. İkincisi de mevcut anayasanın ilkelerine ve kurallarına riayet edilmemesidir.”
Sudan’ın bağımsızlığını kazanmasının ardından, çok da uzun olmayan bir sürede anayasanın yedi defa değiştirildiğini hatırlatan Edib sözlerini şöyle sürdürdü:
“Maalesef hiçbir anayasa düzgün bir şekilde uygulanamamıştır. Bu anayasaların tümü ihlal edilmiştir. Bu ise ülkede anayasaya gerekli saygının olmadığını gösteriyor. İçeriğinden bağımsız olarak anayasaya saygı duyulması, herhangi bir ülkedeki siyasi çatışmayı önlemek için esas zorunluluktur. Biz yıllarca bu ihlallerin acısını çektik. En son mevcut krizi ortaya çıkaran askeri darbe de anayasal ilkelerin ihlal edilmesinin uç bir örneğidir.”  
Nebil Edib, Askeri Geçiş Konseyi ile sivil muhalif koalisyon arasında ortak geçiş yönetimini başlatmak amacıyla oluşturulan ‘anayasa bildirisine’ dönülmesinin gerektiğini belirttiği açıklamasının devamında şu ifadeleri kullandı:
“Mevcut krizden çıkış yolu, anayasal belgenin yeniden uygulanmaya konulmasıdır. Sonuçta askeri darbe ya da kendilerinin ifadesiyle ‘düzeltme girişimi’ anayasal belgenin ihlal edilmesi anlamına gelmektedir. Anayasa bildirisi ilk defa 25 Ekim’deki darbeyle ihlal edilmedi, öncesinde de geçiş dönemi sürecinde bu kriz devam etmekteydi. Anayasa bildirisinde öngörülen kurumlar oluşturulmadığı gibi bildiriye aykırı bir biçimde yargı erkinin üst yetkilileri görevlerinden azledildi. Ayrıca bu ‘geçiş döneminde’ anayasa ile çelişen kanunlar çıkarıldı. Bence çözüm; anayasal belgeye dönülmesi ve ilgili tüm tarafların anayasanın üstünlüğüne sıkı sıkıya bağlı kalmasıdır, ancak artık bu belgenin değiştirilmesini gerektiren siyasi gelişmeler var. Bununla birlikte anayasal belge düzeltilene kadar esas kabul edilmelidir.”

Karmaşık bir kriz  
Sudanlı Avukat Kemal Ömer’in konuya dair değerlendirmesi ise şöyle oldu:
"Ülkedeki anayasal kriz aslında karmaşık bir siyasi krizdir. Geriye dönüp baktığımızda, ülkede yürürlükte olan ilk anayasanın İngilizler tarafından federal yönetim anlayışıyla kurulduğunu görüyoruz. Güney Sudan sorunu da bu nedenle patlak vermiştir. 1956’da bağımsızlıktan sonra bu anayasa üzerinde birçok düzeltme yapılmış, daha sonra 1964’de bir ulus devlet anlayışı ile oluşturulan anayasa sonraki yıllarda temel alınmak üzere oluşturulmuştur. Bu tarihten itibaren anayasa sürekli değişti ve Sudanlılar bugüne kadar kalıcı bir demokratik anayasaya kavuşamadılar.” 
Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el- Burhan’ın 25 Ekim’de askeri darbe yaparak, Aralık Devrimi’nin en önemli kazanımı olan ‘anayasal belgenin’ iptal edilmesini kararlaştırdığını belirten Kemal Ömer sözlerini şöyle sürdürdü:
“Askeri darbe nedeniyle oluşan ‘anayasal boşluk’ ciddi riskler doğuruyor. Şu an seçimler yapılana kadar bazı ‘anayasal tedbir ve düzenlemelere’ başvurulması gerekiyor. Daha sonra kalıcı demokratik bir anayasanın yazılma süreci başlamalıdır. Sudan Barosu'nun geçiş süreci anayasal çerçevesi üzerine yakın zamanda düzenlediği çalıştayda özgürlükler, geçiş dönemi ve bir sonraki hükümetin biçimiyle ilgili olanlar da dahil olmak üzere birçok ilgili sorun ele alındı. Mevcut yönetimin bu hususları dikkate alması gerekir.”  

Devletin inşası  
Avukat Taceddin Sıddık ise Sudan’daki anayasal süreç hakkında şu yorumu yaptı:
“1953'te seçimler yapıldı ve bu seçimler uyarınca bir kurul oluşturuldu. Söz konusu kurul 1955’te ilk anayasal ilkeleri belirledi. Bu ilkelere göre Sudan’ın bağımsız ve egemen bir devlet olduğu ve federal sistemle yönetileceği öngörülüyordu. Ardından beş kişiden oluşan bir ‘Egemenlik Meclisi’ oluşturulması kararlaştırıldı. Böylece oluşturulacak parlamentonun kalıcı bir anayasa hazırlanması planlandı. 1956’da ise geçici bir anayasa oluşturuldu. Ancak bu dönemden sonra ülkede üç defa darbe yapıldı ve askeri yönetimler ardı ardına değişti. Bu cunta yönetimleri ilk olarak sivil anayasanın askıya alınmasını kararlaştırdılar. Bizim başlıca sorunumuz, bağımsızlıktan sonra çok kısa dönemlerde sivil yönetimlerle idare edilmiş olmamızdır. Toplamda 13 yıl siviller tarafından yönetildik. 53 yıl ise askeri ve otoriter bir yönetime maruz kaldık.” 
Ömer el-Beşir yönetiminin devrilmesinin ardından Özgürlük ve Değişim Güçleri ile askeri bileşenin ilk olarak 1989’da iptal edilen anayasayı yürürlüğe koyması gerektiğini belirten Sıddık sözleirini şöyle sürdürdü:
“Ancak Özgürlük ve Değişim Güçleri ile ordu bileşenleri bu anayasaya dönmek yerine bir ‘anayasal belge’ oluşturdular. Abdulfettah el-Burhan liderliğindeki askeri darbe ile de bu ‘belge’ iptal edildi. Dolayısıyla ülkenin bağımsızlık tarihinden bu yana süregelen ‘anayasa krizi’ daha da derinleşmiş oldu. Benim çözüm önerim, 1985 anayasasına dönülmesi, en kısa sürede bir sivil devletin inşa edilmesi ve ordunun asli görevine döndürülmesidir. Ayrıca ‘Darfur Savaşı’ ve gösterilerde meydana gelen sivil ölümlerin soruşturularak askıda olan konuların çözüme kavuşturulmasıdır.” 

*Bu yazı Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia’dan çevrildi.



Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
TT

Suriye Ordusu: SDG mayınları ve el yapımı patlayıcılar sonucu çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti

Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)
Suriye güvenlik güçleri, Haseke'de SDG’nin çekilmesinin ardından El-Hol kampının kontrolünü ele geçirdi- Syria Today (Reuters)

Suriye Arap Ordusu Operasyon Komutanlığı bugün yaptığı açıklamada, Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerinde SDG ve PKK teröristleri tarafından yerleştirilen mayınlar ve el yapımı patlayıcılar (EYP) nedeniyle çok sayıda sivil ve askerin öldüğünü duyurdu.

Komutanlık yayınladığı basın açıklamasında, "Rakka, Deyrizor ve Doğu Halep vilayetlerindeki sivil halkımızı SDG mevzilerine veya tünellerine girmemeye çağırıyoruz" ifadelerini kullandı.

Açıklama şöyle devam etti: “Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) teröristleri, kapıları, koridorları ve tünelleri tuzakladılar ve kaya ve yapı tuğlası şeklinde patlayıcılar yerleştirdiler… ayrıca konuşlandıkları evlerin yanı sıra halka açık yolların yakınındaki eski yerlerinin çoğunda ev eşyalarına ve arabalara da tuzaklar kurdular.”

Açıklamada, "SDG'nin camilere ve Kur’an-ı Kerim nüshalarına yerleştirdiği mayınlar, camileri de etkiledi; birçok nüsha mayınlanmış ve uygunsuz yerlere yerleştirilmiş halde bulundu. Bu mayınlar ve el yapımı patlayıcılar nedeniyle çok sayıda sivil ve askeri personel hayatını kaybetti" denildi.

Komutanlık, sakinlerden şüpheli herhangi bir nesne veya yerinden oynatılmış mobilya bulduklarında derhal bildirmelerini ve konuşlandırılmış askeri ve güvenlik birimleriyle iletişime geçmelerini istedi.

DEFGTH

Suriye resmi haber kanalı El-İhbariye, internet sitesinde, Haseke kırsalındaki el-Ya'rubiye kasabasında, SDG’nin bölgeden çekilmeden önce mayın döşediği bir mühimmat deposunun patladığını bildirdi.

Bu bağlamda, Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, Haseke'nin doğusundaki el-Hol kampı ve güvenlik güçlerinin son zamanlarda konuşlandırıldığı güvenlik hapishanelerinin "kısıtlı güvenlik bölgeleri" olarak kabul edildiğini ve bu bölgelere yaklaşmanın kesinlikle yasak olduğunu belirtti.

Bakanlık açıklamasında, el-Hol kampı ve güvenlik hapishanelerinin bulunduğu alanların şu anda güven altına alındığını, "kaçan DEAŞ mahkumlarının aranmasının devam ettiğini ve el-Hol kampı ile diğer benzer merkezlerdeki güvenlik durumunu kontrol altına almak için gerekli verilerin toplanmasının tamamlandığını" ifade ettti.

SDCFGT
SDG’nin çekilmesinin ardından Suriye hükümetinin kontrolü ele geçirdiği Haseke'deki el-Hol kampında toplanan bir grup tutuklu, kapıdan içeri bakıyor (Reuters)

SDG dün günü yaptığı açıklamada, Irak sınırına yakın el-Hol kampından, DEAŞ militanlarının ailelerinin kaldığı kamptan, hükümet güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından çekilmek zorunda kaldıklarını duyurdu. Bu arada, Suriye hükümeti SDG'yi, örgüte ait hapishanelerin ve kampların teslimini kasten "geciktirmekle" suçladı.

Suriye İçişleri Bakanlığı, SDG'yi onlarca DEAŞ mahkumunu ve ailelerini hapishanelerden serbest bırakmakla suçladı ve dün yaptığı açıklamada, el-Hol kampını korumakla görevli SDG savaşçılarının, hükümet veya uluslararası koalisyonla koordinasyon kurmadan geri çekildiğini, bunun "terörle mücadele dosyası konusunda hükümete baskı kurmayı amaçlayan bir hareket" olduğunu ifade etti.


Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye güvenlik güçleri SDG’nin çekilmesinin ardından el-Hol Kampı’na girdi

Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)
Suriye güvenlik güçleri Suriye'nin kuzeydoğusundaki Haseke kentine doğru ilerliyor, 20 Ocak 2026 (AFP)

Suriye güvenlik güçleri bugün, ülkenin kuzeydoğusundaki el-Hol Kampı’na girdi. Kamp, terör örgütü DEAŞ mensuplarının ailelerini barındırıyor. AFP muhabirinin aktardığına göre bu gelişme, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kampı terk ettiklerini duyurmasının hemen ardından gerçekleşti.

AFP muhabiri, kampın çevresinde görev yapan onlarca güvenlik görevlisinin demir bir kapıyı açıp araçlarıyla içeri girdiğini, bazı güvenlik mensuplarının ise kampı gözetim altında tuttuğunu bildirdi.

SDG, salı günü 24 binden fazla kişinin yaşadığı el-Hol Kampı’ndan çekildiğini açıkladı. Kamp sakinleri arasında 15 bin Suriyeli, 3 bin 500 Iraklı ve 6 bin 200 yabancı bulunuyor ve sıkı güvenlik önlemleri altında tutuluyordu. Suriye Savunma Bakanlığı ise el-Hol Kampı ve DEAŞ’a ait tüm hapishaneleri devralmaya hazır olduğunu duyurdu.

Suriye Cumhurbaşkanlığı da dün, SDG ile ‘Haseke vilayetinin geleceğine ilişkin bazı konularda’ yeni bir ‘ortak anlayış’ sağlandığını açıkladı. Anlaşma gereği SDG’ye ‘alanların fiilen entegrasyonuna yönelik detaylı planı hazırlamak için dört günlük bir süre’ tanındı. Bununla eş zamanlı olarak dört günlük ateşkes ilan edildi. SDG de ateşkese uyacağını ve anlaşmanın ‘istikrarı destekleyecek şekilde’ uygulanmasına hazır olduğunu bildirdi.

Diğer yandan SDG lideri Mazlum Abdi dün, ABD liderliğindeki DEAŞ’la Mücadele Uluslararası Koalisyonu’nu (DMUK), Kürt savaşçıların bazı bölgelerden çekilmesinin ardından Suriye’de DEAŞ mensuplarının tutulduğu tesislerin korunmasında sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Washington ise Kürtlerin DEAŞ’a karşı görevlerinin sona erdiğini belirtti; ABD, yıllarca destek verdiği Kürt güçlerin artık bu rolü üstlenmediğini açıkladı.

Suriye’deki Kürt yetkililer ve yerel makamlar ise dün yeni bir ateşkese uyacaklarını duyurdu. Bu ateşkes, Kürt güçlerinin hükümet kurumlarıyla entegrasyonuna yönelik görüşmelerin tamamlanmasının ön hazırlığı olarak ilan edildi.

Bu ayın 6’sında Halep’te başlayan askeri gerilimin ardından, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, pazar günü SDG ile bir anlaşmaya vardığını açıkladı. Anlaşma, ateşkes ve özerk yönetim kurumlarının Suriye devleti bünyesinde kapsamlı entegrasyonunu öngörüyor.

Taraflar arasında ateşkesi ihlal suçlamalarının yükselmesiyle birlikte hükümet güçleri, SDG kontrolündeki Arap çoğunluğa sahip bölgelere ilerledi. Hükümet dün, Hasake kentine takviye birlikler gönderirken, Kürt yetkililer Şam ile görüşmelerin çöktüğünü duyurdu.

Anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, X platformunda paylaştığı mesajda, SDG’nin ‘DEAŞ’a karşı sahadaki başlıca güç’ rolünün büyük ölçüde sona erdiğini belirtti. Barrack, Şam’ın artık güvenlik sorumluluklarını üstlenmeye yetkin olduğunu ve bunun örgüt mensuplarının tutulduğu hapishaneler ile ailelerini barındıran kampları da kapsadığını ifade etti.

ABD desteğiyle DEAŞ’a karşı mücadele eden ve bu süreçte örgütü Suriye’de neredeyse tamamen yok etmeyi başaran SDG, Arap savaşçıları da bünyesinde barındırarak yıllar boyunca Suriye iç savaşında kritik bir rol oynadı. Bu başarısı sayesinde kuzey ve doğu Suriye’de geniş alanlarda kontrol sağladı, büyük petrol sahalarını kapsayan bu bölgelerde özerk bir yönetim kurdu.

Ancak Esed sonrası dönemde yeni yönetim, ülkeyi hükümet güçlerinin kontrolü altında birleştirme kararlılığını ilan etti ve Kürtlerle, güçlerini ve kurumlarını devlet yapısına entegre etmek üzere müzakerelere başladı.

Son günlerde hükümet güçlerinin ilerleyişiyle SDG, kuzey ve doğuda kontrol ettiği alanların önemli bir bölümünü kaybetti.


Yemen’deki ed-Daba Petrol Limanı’nda devletin otoritesi dışında gözaltı ve işkence yapılan gizli hapishaneler

BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
TT

Yemen’deki ed-Daba Petrol Limanı’nda devletin otoritesi dışında gözaltı ve işkence yapılan gizli hapishaneler

BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)
BAE, ed-Daba Petrol Limanı ve er-Reyyan Uluslararası Havaalanı dahil olmak üzere birçok yasadışı hapishane kurdu (Şarku’l Avsat)

Mahkumlar, gizli hapishanenin demir konteynerlerinin duvarlarına, korku ve uzun bekleyişlerin tırnaklarıyla anlatılmamış hikayelerini “Bana merhamet edin... Bu zulüm yeter!”, “Kurtar beni Allah’ım!”, “Annem”, “Allah şahit ben mazlumum” ifadeleriyle kazımışlardı.

Bu sözler duvar süslemesi değil, yıllardır Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) güçleri tarafından yönetilen yasadışı ed-Daba Hapishanesi’ndeki mahkumlar tarafından bırakılan, umut ile umutsuzluk arasında asılı kalan ve uzun süreler parmaklıklar arkasında kalan acıların gizli yüzünü ortaya çıkaran insan tanıklıklarıydı.

rfbvrt
İryani, devletin herhangi bir dış veya yerel tarafa gözaltı merkezleri kurma yetkisi vermediğini vurguladı (Şarku’l Avsat)

Şarku’l Avsat, basın mensupları ve insan hakları aktivistlerinden oluşan bir heyetle birlikte Mukelle şehrindeki ed-Daba Petrol Limanı’nda bulunan hapishaneyi ziyaret etti. BAE'nin yıllarca Yemenli yetkililerle herhangi bir koordinasyonsuz olarak birkaç yasadışı hapishane kurduğunu ilk elden gözlemledi. Bu durum, yargı dışı gözaltı ağının boyutunu ve gizli kalmış ihlalleri ortaya çıkardı.

Yemen Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Muammer el-İryani’ye göre bu hapishaneler, devlete ait herhangi bir yasal veya güvenlik sistemine bağlı değil. İryani, bu hapishanelerin ‘devletin, yasanın ve Yemen anayasasının yetkisi dışında kalan gözaltı merkezleri’ olduğunu açıkladı.

cdfrgt
Yemen Enformasyon, Kültür ve Turizm Bakanı Muammer el-İryani Mukelle'deki ed-Daba Petrol Limanı’ndaki tesiste (Şarku’l Avsat)

Ed-Daba’da bu gizli hapishanelerde tutulan 12 kişinin önünde konuşan İryani, bu yerin yasal veya idari denetim olmaksızın meşru devlet kurumları dışında gerçekleştirilen uygulamaları somutlaştırdığını belirtti.

Devletin, yabancı veya yerel hiçbir tarafa, yasaların çerçevesi dışında gözaltı veya işkence merkezleri kurma yetkisi vermediğini vurgulayan Bakan İryani, bu uygulamaları ‘tutuklama, soruşturma ve gözaltı yetkilerini yasal ve güvenlik devlet kurumlarıyla sınırlayan Yemen anayasasının açık bir ihlali’ olarak nitelendirdi. İryani, bunların aynı zamanda uluslararası hukuk ve insani hukukun da ihlali olduğunun altını çizdi.

Şarku’l Avsat, tesisin içindeki şok edici manzaraları belgelerken bazı hapishanelerin çeşitli boyutlarda kapalı çelik konteynerlerden oluştuğunu, bazı hücrelerin boyutlarının 1 metreye 50 santimetreden fazla olmadığını ortaya koydu. Bu konteynerlerin duvarları, tutukluların günlük yaşamlarını ve parmaklıklar ardındaki acılarını özetleyen yazılarla doluydu.

xcdvfg
Buralarda tutulanların duvarlara yazdıkları yazılarda, bu hapishanelerin yasadışı olduğu yönündeki duygularını yansıtan ‘mazlum’ (eziyet gören kimse) kelimesi öne çıkıyor (Şarku’l Avsat)

Bazı tutuklular, sanki günleri tek tek sayar gibi, gözaltında geçirdikleri günlerin sayısını düzenli tablolar halinde kaydetmeye özen gösteriyorlardı. Bazıları da buradan bir an önce kurtulmaları için Allah’tan yardım istedikleri duaları duvarlara yazıyorlardı. Bir köşede ise bir tutuklu acısını ve özlemini özetlemek için tek bir kelime yazmıştı; “Annem”.

Hücrelerin duvarlarında da kan izleri ve kırbaç izleri vardı, bu da tutukluların o dar odalarda maruz kaldıklarını yansıtıyordu.

Korku ve umut arasında, içlerinden biri titrek bir el yazısıyla “Bir ay on gün... Sonrası ferahlık” bir diğeri ise duvara “Allah şahit ben mazlumum”, bir başkası ise “Bana merhamet edin... Bu zulüm yeter!” diye haykırışlarını kazımışlardı.

xcdfg
Tutuklulardan biri, hapishanedeyken ailesine duyduğu özlemi “Annem” kelimesini yazarak ifade etti (Şarku’l Avsat)

Devletin bugün yaptıklarının ‘siyasi hesaplaşmak değil, hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmek olduğunu’ vurgulayan Bakan İryani, “Bu yerleri yerel ve uluslararası medyaya açmak, şeffaflığın bir parçası ve devletin gerçeklerden korkmadığı, aksine onu belgelemeye ve yasal olarak ele almaya çalıştığına dair açık bir mesajdır” ifadelerini kullandı.

İryani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Siyasi koruma talep etmiyoruz, aksine hukukun üstünlüğüne destek istiyoruz. Siyasi bir vizyon sunmuyoruz, aksine yerleri, gerçekleri ve yasal sorumlulukları sunuyoruz.”

Öte yandan Şarku’l Avsat’a konuşan Yemenli bir askeri kaynak, dağın tepesinde bulunan ve eskiden Hava Savunma Kampı olarak bilinen ed-Daba kampının, Ebu Ali el-Hadrami liderliğindeki Güvenlik Destek Güçleri’ne devredildiğini açıkladı.

Kimliğinin açıklanmaması şartıyla konuşan kaynak, kanıt olmadan birini suçlamanın onu bu gizli hapishanelerden birine göndermek için yeterli olduğunu açıkladı. Bu gözaltı merkezlerinden çıkanların normal hallerine dönemediklerini, eskiden olduklarından tamamen farklı insanlar olduklarını belirten kaynak, “En tehlikeli olansa, çeşitli suçlara karıştığı kanıtlanmış bazı mahkumların serbest bırakılmasıydı. Çünkü bazılarının BAE tarafından serbest bırakıldıktan sonra çift taraflı ajan olduklarını görünce şaşırdık” diye ekledi. Kaynak, bu kişilerin aralarında El Kaide örgütünün üyelerinin de olduğunu belirtti.