İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

ABD ve İran’ın nükleer anlaşmaya dönüşü ağırdan almalarının nedenleri merak konusu.

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye
TT

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

İran nükleer anlaşması: Bir sıcak, bir soğuk olan hediye

“Bir sıcak, bir soğuk olan hediye…” Brüksel'de düzenlediği basın toplantısında İran ile dünya güçleri arasında imzalanan nükleer anlaşmanın canlandırılması konusunda anlaşma şansının azalmış olmasından duyduğu ‘üzüntüyü’ dile getiren Avrupa Birliği'nin (AB) Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in arabuluculuk yaptığı ABD ve İran arasındaki dolaylı müzakerelerin durumunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Borrell, basın toplantısında, “(Washington ile Tahran arasında) görüşlerin yakınlaşması ve anlaşmanın şimdi sonuçlandırılması olasılığı konusunda 28 saat öncesine kıyasla inancımın zayıfladığını üzülerek söylüyorum” dedi.
Borrell’in konuşmasında iki nokta dikkat çekiciydi. Birincisi, ‘28 saate’ atıfta bulunmasıydı. Diplomasi de genellikle 24 saat, 48 saat ya da katları ile süreden bahsedilir. ‘28 saat’ ifadesini kullanan, Borrell büyüklüğündeki deneyimli bir diplomatın bununla son derece hassas olmaya çalıştığı büyük bir konuya işaret ettiği anlaşılıyor. İkinci nokta ise Borrell'in 31 Ağustos ile 5 Eylül'de yaptığı açıklamalarda söyledikleri arasında açıkça görülen farklılıktı. Borrell’in 31 Ağustos’taki konuşmasında, 2015 tarihli nükleer anlaşmanın ‘önümüzdeki birkaç gün içinde’ canlandırılması beklenirken, 5 Eylül’deki konuşmasında 16 ay önce başlattığı ve henüz meyve vermeyen arabuluculuk görevinde başarılı olma umudunu yitirdiği görüldü. Ancak vazgeçmeyen Borrell, ‘başta ABD’ olmak üzere tüm taraflarla istişarelerin devam edeceğine söz verdi.
Hayal kırıklığına uğrayan sadece değildi. Nükleer anlaşmanın yakında canlandırılacağını düşünen herkes hayal kırıklığına uğradı. Bu isimlerin başında, geçtiğimiz perşembe günü ülkesinin büyükelçilerinin yıllık konferansında yaptığı önemli konuşmada, resmi adı ‘Kapsamlı Ortak Eylem Planı / KOEP’ olan nükleer anlaşmaya geri dönüşü beklediğini tereddüt etmeden söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron geliyor. Peki, tüm bu beklentileri baştan ayağa değiştiren ve dünyaya hâkim olan iyimser havayı dağıtan neydi?
Bu iyimser hava başta, İran'ın bazı önemli konularda taviz vermesiyle nükleer anlaşmaya dönüşe iki hafta öncesine göre daha yakın olduklarını vurgulayan ABD Ulusal Güvenlik Konseyi'ndeki stratejik iletişim koordinatörü John Kirby olmak üzere ABD’li yetkililerin yaptıkları açıklamaların ardından ABD yönetiminin İran’ın Borrell tarafından sunulan nihai öneriye tepkisini geçtiğimiz haftanın sonunda değerlendirmesiyle başlamıştı. Ancak ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü tarafından İran'ın yanıtının ‘yapıcı olmadığı’ yönünde yapılan açıklama, iyimserler üzerinde soğuk duş etkisi yarattı. İran ise yanıtlarının ‘olumlu’ olduğu ve anlaşmaya dönüşü ‘hızlandıracağı’ konusunda iyimser bir tutum sergilemeye devam etti.
Diğer yandan Tahran'ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) tarafından İran'da gizli üç tesiste, yetkililerin açıklamadığı zenginleştirilmiş uranyum izleri bulunmasına ilişkin yürütülen soruşturmanın kapatılması konusundaki ısrarı sürüyor. Paris'teki kaynaklara göre ABD’li yetkili Kirby'nin ‘İran'ın bazı önemli konularda taviz verdiğine’ dair açıklamasında iki noktaya işaret ediliyordu. Birincisi, İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) adının ABD’nin yabancı terör örgütleri listesinden çıkarılması talebi, diğeri ise UAEA soruşturmasıydı. İranlı yetkililer de hemen ardından DMO dosyasının nükleer anlaşmanın canlandırılmasında bir ‘ön koşul’ olmadığını vurguladılar.  Çünkü DMO'nun adının listede kalması konusunda taraflar arasında bir uzlaşıya varılmıştı. Aynı kaynaklara göre DMO’ya bağlı ‘sivil’ ekonomik kurumlar üzerindeki yaptırımların kaldırılması ve askeri kurumlara yönelik yaptırımların devam etmesi karşılığında AB tarafından uzlaşmacı bir çözüm önerildi.

Tahran'daki fikir ayrılığı
Yine Paris’teki kaynaklara göre UAEA’da bekleyen dosyanın zorluğu, öncelikle İranlı yetkililer içinde soruşturmanın kapatılmasını isteyen katı kesim ile soruşturmanın devam etmesinde sakınca görmeyen ılımlı kesim arasında yaşanan anlaşmazlıktan kaynaklanıyor. Soruşturmanın kapatılmasında ısrar eden katı kesim, bugün UAEA Genel Direktörü Rafael Grossi’nin bileğini bükme ve İran’ın sahip olduğu petrol ve doğalgaza ihtiyacı olan Batı'dan bir taviz kapma fırsatı yakaladıklarını düşünüyor.
Bugün Tahran'da, onay almadan hareket etmeyen, daha ziyade nükleer dosyada son sözü söyleyen en yüksek makamın, yani İran Dini Lideri Ali Hamaney'in lütfuyla hareket eden katı kesimin tercihlerinin geçerli olduğu gün gibi ortada. İran Hükümet Sözcüsü Ali Bahadıri Cehromi, dün yaptığı açıklamada, Tahran'ın en başa döndüğünü ve garantiler, yaptırımların kaldırılması, kaldırıldıklarının doğrulanması ve ‘siyasi olan’ soruşturmanın (UAEA soruşturması) kapatılması olmak üzere dört ana konuyu öncelediğini vurguladı.
Cehromi, “Cumhurbaşkanı’nın (İbrahim Reisi) açıkladığı gibi dört konu üzerinde çalışacağız” dedi. Bu açıklama, pratikte bahsi geçen dosyalardan hiçbirinin sonuçlanmadığı, daha doğrusu hepsinin halen açık olduğu anlamına geliyor. Cehromi’nin sözleri, ABD'den yapılan son açıklamalara bir yanıt gibi görünse de halen devam ettiğini düşündüğü müzakerelerin sürdürülmesi konusunda kapıyı açık bıraktı. ABD’ye ‘abartılı taleplerde bulunmayı bırakmaya’ çağıran Cehromi, bir kez daha ülkesinin nükleer anlaşmaya dönmek için ‘güven verici garantiler’ istediğini vurguladı.
Diğer yandan iyi polis kötü polis rolleri dağıtılmış gibi görünen bir tabloda, İran'ın Batı ile nükleer müzakerelerini yürüten heyetin danışmanı Muhammed Marandi, Borrell'i eleştirerek onu ‘ABD’nin müttefiki’ olmakla suçladı. Ancak Marandi burada, müzakerelerin nedeninin, İran tam olarak uygularken bile Batılıların KOEP’e yönelik ihlalleri ve İran vatandaşlarını hedef alan yaptırımları olduğunu unutuyor. Marandi, sert bir dille, İran’ın anlaşmada ‘herhangi bir açığı veya belirsizliği’ kabul etmeyeceğini ve ABD'nin AB’nin omuzlarına yük bindirdiği’ vurguladı.
Rusya'nın Birleşmiş Milletler (BM) Viyana Ofisi Nezdinde Daimi Temsilcisi Büyükelçi Mikhail Ulyanov, her zamanki gibi İran'ın tutumunu destekleyen bir açıklamada bulunarak AB tarafından önerilen taslak metinde ‘İran’ın boşlukları ve belirsizlikleri kabul etmeyeceğinin açık’ olduğunu söyledi. Ulyanov, AB’yi ‘mevcut durumdan, yani çıkmazdan kimin sorumlu olduğunu unutmakla’ suçladı.

İsrail baskısı
Aslında engeller sadece İran’dan değil, ABD’den de kaynaklanıyor. ABD yönetiminin içeriden ve özellikle ABD’nin kararını etkilemek için gerek Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri, gerek kamuoyu, gerek düşünce kuruluşları ve lobileri aracılığıyla gerekse İsrail hükümeti ya da Washington'a gelen güvenlik yetkilileri tarafından doğrudan uygulanan baskı yoluyla mevcut tüm araçları kullanan İsrail'den olmak üzere dışarıdan çeşitli baskılarla karşı karşıya olduğu herkes tarafından biliniyor.  İsrail Başbakanı son açıklamalarında, İsrail'in ABD’nin tutumunda değişiklik yapmayı başardığını söylemekten çekinmedi. İsrail baskısının amaçları arasında Washington'ın İran'ın UAEA soruşturmasının kapatılması talebine boyun eğmesini engellemek de yer alıyor. Çünkü ABD’li ve İsrailli çevreler, İran’daki gizli tesislerde zenginleştirilmiş uranyum izlerinin bulunmasının, İran’ın nükleer silah elde etme ve askeri amaçları olan gizli bir nükleer programı olduğu anlamına geldiğini düşünüyorlar.
İsrail ayrıca DMO’nun adının yabancı terör örgütleri listesinden çıkarılmasını reddetti. Her iki durumda da İsrail baskıları başarılı olsa da bugüne kadar ABD yönetimini, müzakere süreci konusunda ikna etmeyi başaramadı. Başbakan Yair Lapid’in İsrail'in yaptıkları için bir ‘kırmızı çizgi’ belirlemesi, yani ilişkilerin kopma noktasına gelmemesi gerektiğini belirtmesi önemliydi.
Tel Aviv, Washington'dan, ‘İsrail’i askeri olarak güçlendirmek, askeri güç kullanımına başvurmak zorunda kalsa bile İran'ın nükleer silah elde etmesini engellemek ve sonunda kendi takdirine bırakmak’ olmak üzere üç taahhüt aldı. ABD'nin Tel Aviv Büyükelçisi Thomas Naides, pazartesi günü düzenlediği basın toplantısında ABD Başkanı Joe Biden’ın, İsrail Başbakanı Lapid'e ‘İsrail'in elini-kolunu asla bağlamayacağız’ sözü verdiğini söyledi.

Parmak ısırma oyunu
Avrupalı ​​kaynaklar, Tahran ve Washington arasındaki mevcut durumu bir ‘parmak ısırma oyunu’ metaforu olarak özetliyorlar. Tahran, eskiden kullandığı baskı kartlarını kullanıyor. Bu kartların başında Batı'yı korkutmak ve Batı’ya anlaşmayı ya İran’ın şartlarına göre veya en azından bazılarına göre kabul etmek ya da nükleer güç olan bir İran'la karşı karşıya kalmak arasında seçim yapmaya zorlamak amacıyla nükleer programını ilerletmeye devam etmek geliyor. İkinci kart ise savaşmak... Ancak Tahran ne Washington'ın ne de Batı'nın, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı yürüttüğü gibi dayanılmaz jeopolitik ve ekonomik yansımaları olacak ikinci bir savaşı kabul etmeyeceğinden emin.
İran böylece nükleer silah elde etmenin eşiğine geldiğini ve bir bomba üretme ve uranyum zenginleştirme kapasitesini artırma yeteneğine sahip olduğunu ima ediyor. Tahran, Almanya'dan Fransa'ya, İtalya'ya ve diğer ülkelere kadar Avrupalı birçok yetkilinin enerji konusundaki endişelerinin arttığı bir dönemde sonbahar ve kış mevsimlerinin yaklaşmasıyla Avrupalıların doğalgaz ihtiyaçlarına cevap vermeye hazır olduğunu teyit ederek Batı hattını kırmaya çalışıyor. Fransa’da 2019 ve 2020 yıllarında ‘sarı yelekliler’ tarafından düzenlenen halk protestoları gibi gösterilerin patlak vermesine ilişkin korkular ise artıyor.
Başka bir deyişle; İran’ın tutumu bir yandan nükleer sopasını diğer yandan enerji sopasını sallayarak manevra kabiliyetini gösterirken zaman faktörünü ve Körfez sularında, Arap Denizi'nde ve Kızıldeniz’de hakim olan gerginliği kullanıyor. İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Nasır el-Kenani, samimi bir tonda yaptığı açıklamada, “Ukrayna krizi nedeniyle Avrupa'da yaşanan arz sorunları çerçevesinde İran, kendisine yönelik yaptırımların kaldırılması halinde Avrupa'nın enerji ihtiyacını karşılayabilir” dedi.
Bugün içinde bulunulan paradoks ise hem ABD’nin hem de İran’ın zaman faktörünü kullanması. Başkan Biden, kendisine ve Demokratlara karşı ‘siyasi zayıflık’ gösterdikleri şeklinde bir bahane olarak kullanılmasını engellemek için anlaşmayı önümüzdeki kasım ayında yapılacak ara seçimlerden önce sonuçlandırmak istemiyor. Oysa eğer isteseydi, Kongre'nin onayı olmadan anlaşmaya geri dönebilirdi. Yeni bir anlaşma yapılmayacağı ve daha önce yapılmış bir anlaşmaya dönüleceği için yasal olarak bu mümkün. Bununla birlikte Washington, son hava tatbikatlarıyla güç gösterisinde bulunuyor. ABD, iki adet B-52H tipi stratejik bombardıman uçağını hava tatbikatlarına katılmak üzere Ortadoğu'ya gönderdi. İran'a Amerikan pençesinin halen keskin olduğu ve Suriye’deki ve Irak'taki İran destekli grupların bu pençenin tadına baktığı konusunda bir uyarı olduğu görülüyor. Yapılan değerlendirmeler mevcut durumda tüm olasılıkların mümkün olduğu yönünde.



Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
TT

Yemen'in batı sahili: Husiler için bir tuzak, bir ödül değil

Fotoğraf: Reuters / Al Majalla
Fotoğraf: Reuters / Al Majalla

Enver el-Ansi

En yakın bağlamda, Yemen'de gelişen olaylar, daha geniş bölgesel ve uluslararası boyutların bazılarını gölgede bırakarak, dünyanın dört bir yanında birçok kişiyi meşgul ediyor gibi görünüyor. Örneğin, ABD ve İran, keza Batı tarafından güçlü bir şekilde desteklenen Ukrayna ve Rusya arasında pozisyonlardaki farklılık ve uzaklığın somutlaştırdığı gibi, askeri, ekonomik ve siyasi çatışmalar nedeniyle çıkarların yakınlaşması en azından şimdilik ertelenmiş gibi görünüyor.

Yemen meselesinde, sınırlı güç, nitelik, deneyim ve eğitime sahip kabile gruplarından oluşan milisler, bu hayati öneme sahip stratejik boğaza ilerlemelerini kolaylaştıran karmaşık faktörler bir araya gelmeseydi Babu’l Mendeb'e ulaşamazlardı. Bu durumda, üçüncü bir tarafın ve belki de başka uluslararası aktörlerin, askeri ve teknik destek açısından olmasa bile, en azından istihbarat, bilgi ve lojistik açısından, çeşitli derecelerde bu gelişmelerin içinde yer aldıkları, perde arkasından durumu manipüle ettikleri, nihayetinde işlerin Yemen'in batı sahilinde ve Kızıldeniz'in güneyinde son haftalarda ve günlerde tanık olduğumuz noktaya vardığı güçlü ve neredeyse kesin bir şekilde varsayılıyor.

“Gerçek” bir mücadele yoktu, ancak doğal kaynaklar ve madenler bakımından zengin, yüzölçümü büyük Marib ve el-Cevf vilayetlerinin çevresinde geçmişte olduğu gibi bugün de yüksek ve daha yoğun bir tempoda çatışmalar yaşanmaya devam ediyor. El-Beyda şehrinde de çatışmalar nispeten yoğun, ancak burada savaş cephelerinde maruz kaldıkları yıkıcı hava saldırılarıyla zayıflayan Husi milislerinin belirgin bir şekilde geri çekilmesinin ışığında, hükümet güçleri saldırılara karşılık verme ve caydırma konusunda inisiyatifi yeniden ele geçirerek daha yüksek bir saldırı performansı sergiliyor. Husi unsurları kendilerine nispeten bir koruma sağlayan doğal tahkimatlarından uzaklaşarak ovalarda ve sahil bölgelerinde konuşlandıkları için bu saldırılara karşı savunmasız hale geldiler. Oysa bahsedilen doğal tahkimatlar gerek Yemen ordusu ve Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyonun saldırıları, gerekse daha da öncesinde Gazze savaşı sırasında Husilerin “Gazze'yi destekleme” bahanesiyle, ABD gemilerini hedef almalarının, İsrail'e çoğu hedefine ulaşamayan füze ve insansız hava araçlarıyla saldırılar düzenlemelerinin ardından, ABD ve İsrail’in mevzilerine düzenledikleri hava saldırıları sırasında milisleri korumuşlardı.

CFRTB
Yemen hükümetine bağlı savaşçılar, Cevf şehrinde Husilerle yaşanan çatışmalar sırasında, 15 Eylül 2026 (AFP TV/AFP)

Yemen'in Kızıldeniz'e nazır batı sahilinde yaşananlara ilişkin olarak, Ulusal Direniş Güçleri Sözcüsü General Sadık Duveyd şunları söyledi: “Batı kıyısındaki operasyonlar aylar öncesinden planlanmış ve İran Devrim Muhafızları'nın doğrudan emriyle, İran ve Lübnanlı uzmanların katılımıyla, İran'ın savaşının bir parçası olarak gerçekleştirilmiştir.”

Husiler, son birkaç gündür binlerce (en az 3 bin) cesedi savaş bölgelerinden çekmekte büyük zorluklar yaşıyor

Sonuç olarak, durumun değişmeyen tek yanı, Husilerin her zamanki gibi, savaş alanlarına gönderilen yüzlerce, belki de binlerce savaşçının ölümüne kayıtsız kalmalarıdır. Son bilgiler, Lahc şehrindeki el-Mudaraba’nın eteklerindeki Kahbub bölgesi ile Zubab bölgesine doğru ilerleme girişimlerinde onlarca Husi militanının öldürüldüğünden veya yaralandığından bahsetti. Husilerin batı sahiline yönelik büyük çaplı saldırısının ardından buralardan kaçan binlerce sivil ve yüzlerce asker bu bölgeye sığındı. Yemenli askeri uzmanların tahminlerine göre, 100 binden fazla Husi milisi saldırıya katıldı, 120'den fazla balistik füze ve belki de bu sayıdan daha fazla insansız hava aracı fırlatıldı, çeşitli ağır ve orta sınıf silahlar kullanıldı.

Gelişmiş teknolojiler

Yemen ordusu, Husi milislerinin liderleri ve İranlı işbirlikçileri tarafından batı sahiline yönelik saldırılar sırasında 3 binden fazla telsiz cihazın kullanıldığını gözlemledi. Bu saldırılar, Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır Taiz şehrinden başlatıldı ve Kızıldeniz'in güneyindeki tüm Yemen adalarını ve kasabalarını kapsadı. Bu, Husilerin Babu’l Mendeb Boğazı'na yaklaşmalarının esasında gerçekleşmeyen bir çatışmanın değil, eski/yeni bir planın sonucu olduğu anlamına geliyor. Hudeyde Valisi Hasan Tahir'in belirttiği gibi: “Batı sahilinde yaşananlar askeri bir yenilgi değildi, çünkü savaş yoktu, aksine ortada bir aldatmaca ve büyük bir komplo vardı.”

Yemen'in batı sahilinin coğrafyasına hakim, batı Tihama bölgesinin sakinlerinden olan Ebker ise şunları ekledi: “Komplocuları, onlara para ödeyenleri ve onları finanse edenleri ifşa edeceğimiz gün gelecek. Hudeyde ve Yemen halkına gerçek düşmanın kim olduğunu ve yaşananları kolaylaştırmak için milyarlarca dolar ödeyenlerin kim olduğunu açıklayacağız.” Bunu şu sözlerle vurguladı: “Sadece Husilerle değil, İran ve büyük güçler dahil destekçileriyle savaştık.”

VFGHYJ
Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na ve Kızıldeniz'in girişine bakan dağlık bir bölge olan Kahbub yakınlarında, Yemen hükümet güçlerinden bir savaşçı bir kamyonetin yanında nöbet tutuyor, 15 Eylül 2016 (AFP)

Ancak diğer tarafta tablo, Husilerin övüneceği ve uzaktan, Tahran, Bağdat ve Beyrut'tan gelen davul sesleriyle kutlayacakları kadar parlak değil. Gerçekte, yeni mevzilerini koruyamamaları ve hükümete ait insansız hava araçlarının Husi araçlarını ve hatta unsurlarını tespit etmeleri ve hedef almaları sebebiyle, askeri ve lojistik tedarik hatları her yönden kesildiği için büyük sıkıntı çekiyorlar.

Tekrarlama

Her zamanki gibi, Husi milisleri, binlerce üyesinin öldürülmesine, yaralanmasına veya esir alınmasına karşı kayıtsız ve ilgisiz davranıyor. 1980'lerde Irak ile savaşı sırasında İran'ın benimsediği aynı yaklaşımı tekrarlıyor. O zaman da İran, genç, deneyimsiz acemi askerleri, profesyonel bir orduya karşı kaderlerini umursamadan, ardı ardına cepheye göndermişti. Zira önemli olan, daha iyi eğitimli güçler cepheye gönderilene kadar düşman ordusunu yormaktı. Bu yaklaşım İran'a herhangi bir askeri zafer getirmedi; aksine, yaklaşık 1 milyon cana mal oldu. Ne var ki Yemen'deki Husi savaşları sırasında, İran Devrim Muhafızları, Marib, Cevf, Taiz veya Yemen'in batı sahili gibi çeşitli savaş cephelerinde bu trajik deneyimi bir kez daha tekrarlamaya kararlı görünüyor.

Kibir ve yanlış hesap

Husiler, son birkaç gündür savaş bölgelerinden binlerce (en az 3 bin) cesedi çekmekte büyük zorluklar yaşıyor. Ayrıca, hükümet güçlerinin siperlerine ve mevzilerine yönelik devam eden hava saldırıları sonucu binlerce hafif ve ağır yaralı unsurunu tahliye etmekte de zorlanıyor. Bu durum, Husileri, tüm cephelerde hedeflerine kolayca ulaşabilmeleri için artık tüm yolların açık olduğu konusunda yanılttıkları milisleri karşısında zor durumda bırakıyor.

Yemen'in batı sahilindeki son gelişmelere rağmen, durum Husi milislerinin ele geçirdikleri bölgeler üzerindeki kontrollerini pekiştirmelerine elverişli görünmüyor. Uzmanlara ve askeri kaynaklara göre, örneğin Husiler ve güçleri, stratejik öneme sahip Lahc şehrinin Kahbub bölgesinde herhangi bir ilerleme kaydedemedi. Bu arada, bölgede konuşlandırılan hükümete bağlı askeri güçler, savunma yapmak, kıyıdaki ve batı Taiz'in dağlık bölgelerindeki Husi mevzilerine karşı operasyonlar düzenlemek konusunda daha organize ve daha donanımlı hale geldi.

Kahbub, idari olarak Lahc vilayetindeki Mudaraba ve el-Ara bölgesine bağlı, Taiz vilayeti ile sınır komşusu olan stratejik bir dağlık bölgedir. Stratejik Babu’l Mendeb Boğazı'na nazır en önemli dağ sıralarından biridir.

Savaşlardaki kabileler dengesi

Bu silahlı mücadele içinde, savaşan tarafların ittifakları ve çıkarları gibi, sahnenin günden güne sürekli değiştiği mevcut savaş da yer alıyor. İçeride, Husi milislerinin, onları hâlâ destekleyen bazı kabilelerle ilişkilerinde değişikliklere tanık olacağımıza şüphe yok.  Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre son deneyimler, kabilelerin kendi dengelerine ve “gerçekçi” hesaplara sahip olduklarını kanıtlıyor. Gerek 26 Eylül 1962 devriminden sonra İmam yönetiminin kalıntılarına karşı yürütülen cumhuriyet savaşları, gerekse Sana'yı çevreleyen kabilelerin merhum Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih'i terk etmeleri bunu gösteriyor. Aynı durum dışarısı için de geçerli; nitekim Husiler, kabileler tarafından kolayca benimsenmeyen garip bir gurur ve kibirle, kendi halklarının ezici çoğunluğuna, ülke içindeki en yakın akrabalarına ya da sınırın her iki tarafındaki iç içe geçmiş kabile ilişkileri göz önüne alındığında, diğer tüm komşulardan daha yakın olan Arap komşularına (Suudi Arabistan’a) karşı, coğrafi olarak uzak ve kültürel olarak farklı olan İran'ın müttefiki olduklarını itiraf ediyorlar.

İran'ın otuz yılı aşkın süredir Husi şahinlerin ve onları çevreleyen küçük bir grup genç kabile üyesinin zihinlerine uyguladığı ideolojik beyin yıkama, Yemen devletinin buna kayıtsız kalması ve bölgelerine yönelik kapsamlı bir kalkınma yokluğuyla birleşince, hayatın savaştan ibaret olduğuna ve geleceğin yalnızca ölüm veya ahirette olduğuna inanmalarına neden oldu Esir alınan Husi savaşçılarına savaşma motivasyonlarının ne olduğu sorulduğunda verdikleri cevaplarda bunu açıkça gösteriyor. Cevapları içinde bulundukları acınası ve zavallı durumu ortaya koyuyor; arkalarında sadece İranlı ve Hizbullahlı savaş uzmanlarının, önlerinde ise kendileri gibi Yemenlilerin olduğunu keşfettiklerini söylüyorlar. Aldandıkları ve tuzağa düştükleri için gözyaşlarına boğulacak kadar pişman oluyorlar, ama son pişmanlığın bir faydası yok.


BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
TT

BM’den savaşın Yemen’e yönelik yardımlar üzerindeki etkisine ilişkin uyarı

Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)
Uluslararası Göç Örgütü (IOM) görevlisi, dün Cibuti’de Yemen’de devam eden savaştan kaçanları karşılıyor (Reuters)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de devam eden savaşın ülkedeki insani yardım ihtiyaçlarına erişimi olumsuz etkilediği konusunda uyarıda bulundu. Eylül ayının başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiği, bunların büyük bölümünün Taiz ve Lahic vilayetlerine sığındığı bildirildi.

BM Yemen Mukim ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Bukera, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, durumun “hızla değiştiğini” belirterek, yeni yerinden edilme dalgalarının yaşanmasını ve insani ihtiyaçların artmasını beklediklerini söyledi. Bukera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişiye hızlı müdahale mekanizması kapsamında yardım ulaştırıldığını ifade etti.

Bukera, yardımların güvenli ve sürdürülebilir şekilde ulaştırılmasının güvence altına alınması ve çatışmalardan kaçanlar için güvenli koridorlar oluşturulması gerektiğini vurguladı.

Suudi Arabistan’da ise Sivil Savunma Müdürlüğü, Taif vilayetinde Husilere ait bir İHA’nın önlenerek imha edilmesinin ardından düşen şarapnel parçaları nedeniyle Yemen uyruklu bir kişinin hayatını kaybettiğini, bir Suudi vatandaşı ile Pakistan uyruklu bir kişinin yaralandığını açıkladı. Olayda bazı binalar ve araçlarda da maddi hasar meydana geldi.

Öte yandan Türkiye, Husilerin bir İHA ile Mekke-i Mükerreme’ye yönelik saldırı girişimini ve grubun gerçekleştirdiği diğer eylemleri şiddetle kınadı. Ankara, bu eylemlerin yalnızca bölgesel güvenlik açısından tehdit oluşturmadığını, aynı zamanda uluslararası deniz ticaret yollarını ve küresel istikrarı da olumsuz etkilediğini ifade etti.


Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
TT

Bağdat, DEAŞ tutukluları üzerindeki yargı yetkisinde ısrarcı

DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)
DEAŞ mensubu olduğundan şüphelenilen kişi, Bağdat’taki Karh Cezaevi’nde sorgulanmak üzere bir bölüme götürülüyor (AP)

Bağdat’ta dün yapılan açıklamada, Irak makamlarının yıl ortasında Suriye’den nakledilen DEAŞ mensubu tutuklular üzerindeki yargı yetkisinden vazgeçmediği bildirildi. Iraklı üst düzey bir yetkili, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, örgüt mensubu tutuklulara ilişkin dosyaların yalnızca Terörle Mücadele Birimi ve Yüksek Yargı Konseyi’nin yetkisinde olduğunu söyledi.

Irak’ın bu tutumu, Fransız avukatların Bağdat’ın müvekkillerini temsil etmeleri için kendilerine izin vermeyi reddettiğini açıklamasından sonra geldi. Avukatlar, adil olmadığını savundukları yargılamaların ardından idam cezalarının verilmesi ihtimaline karşı uyarıda bulundu.

Ancak Iraklı yetkili, tutuklulara ilişkin dosyaların “halen soruşturma aşamasında olduğunu ve mahkemeye sevk edilmelerinin zaman alabileceğini” ifade etti. Yetkili, söz konusu hassas dosyaların “Irak’ın ulusal güvenliğiyle ilgili bir mesele” olduğunu vurguladı.

Iraklı bir uzmana göre, yerel yasalar mahkemelerde yalnızca Irak’ta ruhsatlı avukatların savunma yapmasına izin veriyor. Fransız makamlarının rolü ise vatandaşlarını ziyaret ederek durumları hakkında bilgi almakla sınırlı; bu kapsamda yabancı avukatların tutukluları mahkemelerde temsil etmesine izin verilmiyor.