Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ve Tahran arasında arabuluculuk yapıyoruz, nükleer anlaşma tamamlandı

Suudi Arabistan önemli bir Körfez, Arap, bölgesel ve uluslararası rol oynuyor. İran’la diyaloğunu diplomatik düzeye taşımasını umuyoruz.

Irak Dışişleri Bakanı, röportaj verirken (Şarku’l Avsat)
Irak Dışişleri Bakanı, röportaj verirken (Şarku’l Avsat)
TT

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin Şarku’l Avsat’a konuştu: Washington ve Tahran arasında arabuluculuk yapıyoruz, nükleer anlaşma tamamlandı

Irak Dışişleri Bakanı, röportaj verirken (Şarku’l Avsat)
Irak Dışişleri Bakanı, röportaj verirken (Şarku’l Avsat)

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Irak hükümetinin Türkiye ve İran’ın yanı sıra Körfez ülkeleri başta olmak üzere komşu ülkeler arasında ‘farklılıkları bir araya getirme ve diyalog ortamı yaratma’ konularında rol oynadığını açıkladı. Suudi Arabistan Krallığı’nın Körfez, bölgesel, Arap, İslami ve uluslararası düzeylerde ‘önemli bir rol oynadığını’ vurgulayan Hüseyin, İran ile ilişkileri düzelirse bu rolün ‘daha büyük ve daha güçlü olacağına’ inandığını dile getirdi. İki taraf arasındaki diyaloğun güvenlik düzeyinden diplomatik düzeye taşınmasını umut ettiğini de belirtti.
Bağdat’ın ABD ve İran arasında arabuluculuk rolü oynadığını söyleyen Iraklı Bakan, “Çünkü nükleer anlaşmaya geri dönmek için maddeler üzerinde anlaşmaya varan iki tarafa yardım etmemiz, Irak’ın lehinedir” diyerek, ‘anlaşma arasındaki bağlantı ve anlaşma dışındaki bazı sorunların çözümü’ ile ilgili konularda anlaşmazlığın devam ettiği vurguladı. Ancak Ukrayna savaşının etkilerine ve bir yanda ABD ile diğer yanda da Rusya ve Çin arasındaki gerginliklere değinen Hüseyin, ayrıntıya girmekten de kaçındı. Fuad Hüseyin, Ürdün, Irak, Mısır ve Yemen’in yanı sıra Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Umman’ın da yer aldığı ‘6+4 grubunun’, İran’a karşı olmadığını, aksine grubun enerji güvenliğinin yanı sıra ekonomi ve güvenlik alanlarında bir ‘işbirliği grubu’ olduğunu vurguladı. Bakan, Irak ve Körfez arasındaki elektrik bağlantısının artık ileri bir aşamaya ulaştığına da dikkat çekti.
Irak Dışişleri Bakanı, New York’taki Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun 77. yıllık toplantısının oturum aralarında Şarku’l Avsat’a konuştu. İşte görüşmenin tamamı;

-Filistin meselesinden ve BM Genel Sekreterliği’ne ‘Filistin’in uluslararası örgüte tam üyeliğiyle, iki devletli çözüme ulaşmak için ciddi bir süreç başlatılması’ çağrısı yapan Devlet Başkanı Mahmud Abbas’tan başlayacağım. Bu adım konusunda bir Arap uzlaşısı mevcut mu?
Filistin’deki koşullardan ve Filistin meselesinin arka planından kaynaklanan Filistin liderliğinin konumu konusunda bir Arap uzlaşısı mevcut. Filistin davasını desteklemek için bir Arap uzlaşısı mevcut. Irak açısından bu, toplumsal bir meseledir, bireysel ve kolektif kültürün bir parçasıdır. Bu konu oldukça hassastır. Bu nedenle Irak parlamentosunda bir tasarı önerildi ve kabul edildi.

-Filistin sorunu BM’nin ortaya çıkmasıyla baş gösterdi. Ancak henüz uluslararası örgüt bir şey başaramadı. BM, güçsüz bir kurum mu, yoksa bir yerde başarılı olurken başka bir yerde başarılı değil mi?
Filistin meselesi, sadece BM koridorlarıyla ya da meseleyi orada gündeme getirmekle ilgili değil. Filistin meselesi, bölgedeki siyasi durumla ilgilidir. Güç dengesi kadar küresel boyutları da vardır. Başlangıçta Filistin meselesi, aslında BM koridorlarında gündeme getirildi. Hafızam bana ihanet etmiyorsa, 1947’de ‘iki devlet oluşturma’ konusu önerildi. İki devletli çözüm yeni bir öneri değil. BM’de çalışmaların başlangıcına kadar uzanıyor. Ancak daha sonra Arap ülkeleri bu konuya karşı çıktılar. Bununla birlikte Filistin meselesi, gerçek ve önemli bir meseledir. Ancak sorunu çözmek ve bu konuyu benimsemek Filistin liderliğinin kendisinin ayrıcalığıdır.
-Bu konudan İsrail ile ilişkilerde Arap ülkeleri arasında şu anda var olan çeşitli yollara geçeceğim. İsrail ile ilişkilere yaklaşımın, İsrail ile Filistinliler arasında bir çözüm bulma konusuna gerçekten yardımcı olabileceğine inananlar var. Filistinlilere haklarını vermeden çözüm olmadığını söyleyen diğer bir görüşe tamamen katılan başka Arap ülkeleri de var. Peki Irak nerede duruyor?
Irak, Arap ülkelerinin iradesine saygı duyuyor, çünkü bu karar egemen bir meseledir. Ancak Irak’ın net bir halk ve parlamento kararı var. Filistin davasını ve Filistin halkını destekliyoruz. Filistin halkının önerileri, Irak’ın dış politikasının temelini oluşturmaktadır. Filistin liderliği, Filistin halkından sorumludur. Ancak Irak halkının tutumuna ve Irak parlamentosunun konumuna dayanarak, hükümet bu konuda Irak yasalarına bağlıdır.

“FARKLILIKLARI DİYALOG YOLUYLA BİR ARAYA GETİRİYORUZ”

-Farklı, ama bağlantılı bir konuya geçiş yapıyorum. Zira Irak, şu anda çeşitli Arap ülkelerinin görüşlerini yakınlaştırma hususunda veya Arap ülkeleri ile diğer ülkeler arasında önemli bir rol oynuyor. Bu konuda veya diğer konularda tam olarak nerede durduğunuzu açıklar mısınız?
Nerede durduğumuzu sorarsanız, bu açık. Irak’ın tutumu bazen dış politikayla, bazen de Irak yasalarıyla ifade ediliyor. Bu konuda Irak yasalarını kabul ediyoruz. Farklılıkları bir araya getirmede ve çatışmalara girmek yerine diyaloğa yönelmede bölgede öncü rol oynuyoruz. Diyalog içerisindeyiz. Ama diyalog ortamı yaratmaktan bahsettiğimizde şartların da hazırlanması ve taraflar arasında karşılıklı bir tanıma olması gerekiyor. Komşu ülkelere odaklandık, çünkü Irak dış politikası komşulara öncelik veriyor.

-Dolayısıyla Irak’ın zorlu yıllarından sonra Arap kucağına dönmüş ve koşullarınızı yeniden düzenlemiş olabilirsiniz.
Irak’ın kucağındayız. Komşu ülkelere saygımla birlikte, ilişkilerimiz başkalarının kararlarından kaynaklanmıyor. Kararlarımız Irak’taki durumdan kaynaklanıyor. Ancak Körfez ülkeleri ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) de dahil olmak üzere komşu ülkelerle güçlü ilişkiler kurduk. Ama aynı zamanda İran, Türkiye ve diğer ülkelerle de ilişkilerimiz güçlü. Dolayısıyla konu, Irak’ın kucağa geri dönüşü değildir. Irak coğrafi ve siyasi olarak mevcut Körfez ülkeleri arasında yer almaktadır. Ancak Irak’ta meydana gelen değişimlerin koşulları ve iç sorunlar, Irak’ı diğer bazı konulardan ve genel olarak dış politikada etkileşimden veya inisiyatif almaktan soyutlamıştır. Bu dönemde Irak dış politikasında inisiyatif aldık. Tepki konumunda olmak yerine inisiyatif almaya güvenmeye başladık. Kriz yönetimine, hatta bölgesel kriz yönetimine başladık. Bu noktadan hareketle Irak ile bu ülkeler arasında, daha sonra bu ülkeler ile diğer ülkeler arasında Irak arabuluculuğu ve Irak eylemi ile mutabakatlara başladık.

SUUDİ ARABİSTAN, ARAP, İSLAMİ VE ULUSLARARASI

-BM’deki üst düzey toplantılar sırasında, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Farhan ile kişisel ilişkinize dair notlar aldım.
Diplomasimizin bir kısmı kişisel toplantılara dayanmaktadır. Sonuçta siyaset insan yapımıdır. Bu nedenle Körfez ülkelerinin tüm bakanlarıyla olduğu kadar İran ve Türkiye gibi çevre ülkelerin dışişleri bakanlarıyla da iyi kişisel ilişkilerimiz var. Allah’a şükür ilişkilerimiz güçlü ve her bakanla her an iletişim kurabiliyoruz ve onlar da iletişim kurabiliyorlar. Bu ülkelerden bazılarında sorunlar olduğunda çoğu bakan bizimle iletişime geçiyor. Görevimizi yapıyor ve bunu ilan etmiyoruz.

-Suudi Arabistan Krallığı başta olmak üzere birçok ülke ile bu ilişkinin geliştirilmesinde dinamo rolü oynuyorsunuz. Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleriyle olan bu ilişkinin geleceğini nasıl gördüğünüzü bize açıklayabilir misiniz?
Krallık, Körfez, bölgesel, Arap, İslami ve uluslararası ortamlarda önemli bir rol oynamaktadır. Suudi Arabistan önemli bir ülke. Krallık ile komşu İran arasındaki ilişkiler düzelirse, bu rolün daha büyük ve daha güçlü olacağını düşünüyorum.

-Belki de bu mantıkla Suudi Arabistan ve İran’ın görüşlerini yakınlaştırmaya çalışıyorsunuz.
Bu mantıkla ve Irak açısından da çalışıyoruz. Çünkü Irak’ı çevreleyen ülkeler arasında ne zaman bir gerginlik olsa bu, Irak’ın durumunu da olumsuz etkiliyor. Bu ülkeler arasında ne zaman iyi bir durum ve normal ilişkiler olursa bu, Irak’ın iç durumunu da olumlu yönde etkileyecektir. Dolayısıyla hareketler ulusal ve bölgeseldir. Bu hareketlerin uluslararası boyutları vardır.

-Görüşleri yakınlaştırma çabalarınızda nereye ulaştınız?
İlgili ülkeler, bu konuyu konuşmalı. Çünkü sonuç olarak konu, iki ülke arasındaki ikili ilişkileri ilgilendiriyor. Bazı şeyler, gerçekler var. Birincisi, diyaloglar başladı. İkincisi, 5 diyaloğa ulaşıldı. Üçüncüsü de diyaloglar güvenlik düzeyinde gerçekleşiyor. Ama diyalogların yürütüldüğünü tüm dünya biliyor. Riyad, Tahran ve Bağdat’ta diyalog düzeyinin güvenlik düzeyinden diplomatik düzeye nasıl yükseltileceği konusunda görüştük. İlişki bağlamında da bir diyalog var. Bu konularda anlaşmaya varılırsa bu, Bağdat’taki Suudi Arabistan -İran diyaloğunun gizli bir diyalog yerine kamuoyuna açıklanacağı anlamına geliyor. Bu aşamaya gelmeyi umuyoruz ve bu doğrultuda çalışıyoruz.

İRAN’DAN ŞİKAYETLER

-Ancak en önemli şeylerden biri, Irak’ın kendi içerisinde ‘İran’ın Irak ve diğer Arap ülkelerinin işlerine çok fazla müdahale ettiği’ yönünde bir şikâyet var. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?
Bu, Irak ve İran arasında ikili bir meseledir. Irak’taki durumun hem bölgeyi hem de bölgesel ve küresel çevreyi ilgilendirdiği doğrudur. Ancak bakınız, 2003’teki değişimden sonra Irak’ın yaşadığı koşullar ve Irak’taki uluslararası müdahaleler, uluslararası şemsiye altında ve uluslararası bir kararla gerçekleştirilmiştir. 1991’den bu yana Irak’ın egemenliği, BM kararının çatısı altına girdi. Irak egemenliği, yaptırım ve ambargoların uygulandığı 1991’de sağlandı. Uluslararası ekip, eski Irak cumhurbaşkanının yatak odasını kontrol ediyordu. Saddam Hüseyin döneminde Irak egemenliği yoktu.

-Şu an Irak’ın egemenliğini yeniden kazandınız mı?
Gerçekle ilgileniyoruz. Irak’ta ABD başta olmak üzere birçok ülkeden ordular vardı. ABD, askeri müdahalede bulunan bir ülkeden işgalci bir ülkeye dönüştü. Yani bir BM kararı varsa ve bu karar işgalden bahsediyorsa, Irak egemenliğinin olmadığı anlamına gelir. Irak’taki gerçek bu. İşgal durumundan çıktığımızda Batılı ordular, özellikle ülkeden çekilince Irak, adım adım egemenliğini yeniden kazanmaya başladı. Ama bu durum iz bıraktı. Birincisi, bölgedeki birçok ülkenin müdahalesi siyasi, askeri ve diğer açılardan açıktı. Bu müdahaleler, Irak siyasi gerçekliğinin bir parçası haline geldi. Bu nedenle, önce kararın bağımsızlığına, sonra da tam egemenlik durumuna ulaşmak için çalışmak, büyük ve sürekli çabayı gerektirir.
Bu sürecin son şeklini almaya başladığına inanıyorum. Dünyada mutlak egemenlik yoktur. Siyasi, ekonomik, askeri ve güvenlikle ilgili her konuda çevre ülkelerle ve diğer ülkelerle etkileşimler vardır. Ancak karar üretme ve karar verme ev halkının elinde olmalıdır. Irak’ın karar üretme ve karar verme mercii, Bağdat’ta olmalıdır, başka bir başkentte değil. Yürüyüş başladı. Ancak çevre ülkeler ve bölge ülkeleri de dahil olmak üzere diğer ülkelerin etkileri hala devam ediyor. Bazı ülkeler başka gerekçelerle Irak işlerine müdahale ediyor. Bu, Irak gerçeğidir. Gerçeklerin dışına çıkıp Irak egemenliğinin tamamlandığını söylemiyoruz. Bu, doğru değil.

ABD VE İRAN ARASINDA ARABULUCULUK

-Bölgedeki endişelerin bir kısmı, sadece bölgemizde değil, tüm dünyada çok sıcak bir tartışma konusu haline gelen İran nükleer programıyla da ilgili. Bu konuyla ilgili Irak’ın tavrı nedir?
Irak’ın tavrı net. Nükleer projede bir anlaşmaya varılmasından yanayız. Viyana görüşmelerini destekliyoruz. Aslında son iki yılda birçok kez, seçimler ve Demokratların zaferi sırasında, Washington ve Tahran arasında temasları sağladık. Seçimlerden önce ve sonra bazen her iki tarafa da yardım sağladık. Irak politikasının bu alandaki amacı, İslam Cumhuriyeti ile ABD arasında bir anlaşmaya varmaktır. Neden? Birincisi, çünkü bu meselenin bir Arap boyutu var. Bizde çok kriz varken bir kriz daha yaratmak bölgeyi doğrudan etkiliyor. İkincisi, Bağdat ve Washington arasındaki güçlü ilişkiler ve komşu İran ile olan güçlü ilişkiler sonucunda, iki taraf arasındaki herhangi bir gerginlik Irak siyasi gerçekliğini etkiliyor. İki tarafın bir sonuca varmasına yardımcı olmak Irak’ın lehinedir.

-Anlaşma nihayet köşeyi döndü, ancak anlaşmaya varılmasını engelleyen bir şey oldu. Son zamanlarda nükleer anlaşmaya geri dönmenin karşısındaki anlaşmazlıkların ve zorlukların üstesinden gelmek için herhangi bir çaba sarf ettiniz mi?
Sarf ettik ve hala etmeye devam ediyoruz. Geçen hafta İran Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan ve öncesinde bazı ABD’li yetkililerle bu konuda bir görüşmem oldu. Hâlâ iki tarafı yakınlaştırmaya çalışıyoruz. Ama aslında sorunlar var. Sorun, nükleer anlaşma ile ilgili değildir. Sorun, İran ile 5+1 grubu (Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinden; ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin ve Almanya) arasındaki müzakerelerle de ilgili değildir. Tahran ve Washington arasında nükleer anlaşma dışında bazı temel sorunlar var. Bunlar, anlaşmanın bir parçası oldu. Nükleer anlaşmanın dışından bahsettiğimde, anlaşma maddelerini kastediyorum. Anlaşma maddelerine ulaşıldı. Mesele şu ki, anlaşma ile anlaşma dışındaki bazı sorunların çözümü arasında bir bağlantı var. Bu sorunlar son zamanlarda kök salmaya başladı, ama biz hala iki tarafla diyalog halindeyiz ve göreceğiz. Allah’a şükür iki taraf da bize güveniyor.

UKRAYNA SAVAŞININ İZLERİ

-ABD tarafı, bahsettikleriniz dışında herhangi bir mesaj verdi mi?
Mesaj taşımıyoruz. Ama biz ABD ve İran tarafıyla konuşuyoruz. ABD tarafıyla İran’ın tavrını tartışıyoruz. İran tarafıyla ABD’nin tavrını konuşuyoruz. Anlaşmaya varmanın yollarını bulmaya çalışıyoruz. Ama bu konu sadece ABD ve İran meselesi değil. Bu konunun, okyanusta etkileri var. Rusya- Ukrayna savaşı da etkilere sahip. Rusya ve Çin’in de 5+1 grubunun bir parçası olması nedeniyle bu savaşa yönelik tutumların da etkisi var. Dolayısıyla İran- ABD nükleer anlaşması konusuyla örtüşen başka çatışmalar da var.

- Sizce bu anlaşma gerçekleşecek mi?
Bir şey söyleyemem. Ama bunu umut ediyorum.

-Yani şüpheleriniz var.
Şüphelerim yok. Ama aynı zamanda ABD içindeki siyasi durumu ve ABD’deki yaklaşan seçimleri de okuyorum. İran’ın siyasi ve iç durumunu ve şu anda İran’da var olan sorunları okuyorum. Rusya ile Ukrayna, Rusya ile ABD ve Çin ile ABD arasındaki çatışmaların haritasını okuyorum. Rusya, İran, Çin İran arasındaki ittifakların haritasını okuyorum. Tüm bunlar rol oynuyor.

KAOS HALİ

- Bölgede ve dünyada Bağdat Paktı (CENTO- Merkezi Antlaşma Teşkilatı) dönemine mi dönüyoruz?
Hayır. Bağdat Paktı belli bir aşamadaydı. Dünya başka bir aşamada. Her yerde kaos halindeyiz. Yeni ittifaklar, yeni çelişkiler. Bu aşamaya geri döndük.

-Irak ve bölge için neyden korkuyorsunuz?
Aslında dünya için korkuyorum. Şu an ciddi tehditler var. Dünya ciddi zorluklar içine girdi. Bu tehditler harekete geçerse dünyamız tehlikede demektir. Dünyamız iklim değişikliğine bağlı doğal afetlerden dolayı risk altındadır. Dünyadaki en tehlikeli şey insan yapımı felaketlerdir.
Örneğin Ukrayna- Rusya Savaşı. Bu savaşın uluslararası boyutları var. Bu savaş iki taraf arasında değil. Aksine enerji güvenliği, gıda güvenliği ve ilaç güvenliğinin dünya halkları üzerindeki ekonomik etkileri de vardır. Bu bir gerçek. Eğer savaş yöntemleri gelişirse -Allah korusun- bu dünya için bir tehdittir. Şu an dünya iki tarafa ya da farklı taraflara bölünmeye başlıyor. Bu yüzden diyorum ki, küresel düzeyde silah kaosu, yeni çelişkilere, yeni çatışmalara ve yeni ittifaklara yol açar. Ancak bu ittifaklar, çelişkiler veya çatışmalar insanlığın çıkarına değildir. İnsanların doğayı taciz etme tehlikesiyle karşı karşıyayız ve bunun sonucunda yine insan yapımı olan iklim değişiklikleri arttı. En tehlikelisi de İkinci Dünya Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı ile kıyaslayamayacağımız çatışmalar üretmeye başlamış olmamızdır. Şu anda var olan silahlar, Birinci Dünya Savaşı’ndakilerden farklı. Bu alanda düşünmek gerekiyor. Irak, bu gezegenin ve bölgesel alanların bir parçası. Bölgesel olarak anlaşamazsak bölgesel güvenlik de tehlikeye girecek. Anlayışlara ihtiyacımız var ve silahlı çatışmalardan uzak durmalıyız. Bu açıdan bakıldığında, özellikle Irak toplumu 50 yıldır savaşlardan ve iç çatışmalardan muzdarip olduğu için, bir sükûnete ihtiyacımız var. Bir merdiven vakasından bahsetmiyorum, çünkü bu çok zor. En azından işleri farklı şekilde yönetene kadar ateşkese ihtiyacımız var. Dünyamızda ciddi zorluklar var. Bunlar benim gerçek korkum.

6+4 GRUBU

-Bölgeyi ve uluslararası toplumu tehdit eden bir tehlike döneminden geçen dünyamızdan bahsediyorsunuz. Ürdün, Irak, Mısır ve Yemen ile Körfez devletlerinden oluşan ‘6+4 grubu’ çekirdek sayılabilir mi?
Bu çatışmalar sonucunda aynı doğrultuda düşünen ülkelerin kendilerini ve bölgeyi korumak için birleştiğini görüyoruz. Artık farklı siyasi, güvenlik, ekonomik ve kültürel eksenler mevcut. Ancak 6+4 toplantısı (daha önce 6+3’tü) bölgenin çıkarına olmalıdır. Birincisi bölgenin güvenlik menfaati ve ikincisi bölgenin ekonomik ve sosyal menfaati ve ayrıca enerjinin korunması amacıyla. Rusya- Ukrayna savaşı sonucunda enerji fiyatlarının yükseldiğine tanık olduk. Enerji kaynaklarının büyük bir kısmı bu ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkeler arasında sorunlar olursa, bunlar küresel ekonomik durumu doğrudan etkileyecektir. Bu nedenle bu alanda işbirliği önemlidir. Ama bu grup, bir dostluk grubudur, diğerine karşı düşmanlık grubu değil. Bu grup, komşu İran’a düşman bir grup değildir. Suudi Arabistan ile İran arasında ilişkileri yeniden sağlamak için yoğun görüşmeler var. Şu anda BAE ile İran arasında iyi ilişkiler, Kuveyt ile İran arasında iyi ilişkiler, Katar ve Umman Sultanlığı ile İran arasında iyi ilişkiler ve tabii ki Irak ile İran arasında iyi ilişkiler var. Yani bu grup İran’a karşı değil. İran tarafı da grubu İran’a karşı olarak görmemelidir. Aksine bu grup, özellikle ekonomik ve güvenlik alanlarında bir işbirliği grubudur. Ama aynı zamanda bir rol de oynuyor, çünkü her ülkenin kendi politikası vardır.

-Açıklamamasına rağmen İran’ın bu grubu kendisine karşı olarak gördüğünü düşünüyor musunuz?
İkinci oturum New York’ta yapılırken, ilk oturumun Başkan Biden’in ziyareti sırasında Suudi Arabistan’da yapıldığı biliniyor. İran saplantısı vardı. Ancak oturumdan sonra İranlılar net tavrımız için bize teşekkür ettiler. Şu an görüşmemizde konuyu gündeme getirmedik. İran meselesini ele aldığımız doğru, ama İran meselesini, özellikle nükleer projeyi ve Viyana müzakerelerini görüştük. Bu küresel bir sorun ve herkes bunu ele alıyor.

-Irak’tan Körfez’e ve Mısır’a kadar uzanan elektrik bağlantı projesinde hangi noktaya ulaştınız?
Bu alanda çok ilerleme kaydettik. Teknik ve pratik konulara geldik. Ayrıca Ürdün ve dolayısıyla Mısır ile elektrik bağlantısı gerçekleşti. Körfez ülkeleriyle Kuveyt üzerinden elektrik bağlantısı da yapılmış durumda. Irak açısından elektrik meselesi hayati bir meselesidir. Ayrıca elektrikle mücadelede büyük problemlerimiz var. Irak ağlarını Ürdün ve Mısır ile ve Kuveyt ağı, dolayısıyla Körfez ile bağlayarak bazı sorunlarımızı çözeceğimizi umuyoruz. Ama gelecekte de elektrik üretip ihraç etmek istiyoruz. Şu an acı çekiyoruz. Zira elektrik endüstrisinin altyapısı eski ve savaşlar ve iç çatışmalar sonucu yok oldu. Bu alanda geç kaldık ama mali yolsuzlukların bir sonucu olarak geciktiğimiz bir gerçek. Bu nedenle Irak’ta elektrik üretimine geri dönmemiz beklenirken, Irak ağını şu anda bize yardımcı olacak diğer ağlarla bağlamak için sabırsızlanıyoruz.



EŞ-Şara, Erdoğan ve Macron ile yaptığı iki ayrı telefon görüşmesinde Halep'teki son gelişmeleri ele aldı

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş Şara (Arşiv -Reuters)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş Şara (Arşiv -Reuters)
TT

EŞ-Şara, Erdoğan ve Macron ile yaptığı iki ayrı telefon görüşmesinde Halep'teki son gelişmeleri ele aldı

Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş Şara (Arşiv -Reuters)
Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş Şara (Arşiv -Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanlığı dün akşam yaptığı açıklamada, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile yaptığı iki ayrı telefon görüşmesinde Halep'teki son gelişmeleri ve istikrarı güçlendirme yollarını görüştüğünü duyurdu.

Cumhurbaşkanlığı açıklamasında, eş-Şara'nın Erdoğan'a "Suriye milli ilkelerini, bunların başında da devlet egemenliğinin tüm topraklara yayılması ilkesini" teyit ettiğini ve "mevcut önceliğin sivilleri korumak, Halep'in çevresini güvence altına almak ve yeniden yapılanma sürecini engelleyen yasadışı silahlı varlığı sona erdirmek" olduğunu vurguladığını ifade etti.

Suriye Cumhurbaşkanlığı ayrı bir açıklamada, eş-Şara'nın Fransız Cumhurbaşkanı ile ikili iş birliğinin geliştirilmesi ve Suriye ile bölgedeki son gelişmeler hakkında görüştüğünü ve Suriye'nin Fransa'ya "istikrar yolunu desteklemedeki rolü, ulusal bütünleşmeyi destekleme ve Suriye devletinin egemenliğini tüm topraklarına yayma yönündeki Fransız çabaları" için minnettarlığını ifade ettiğini belirtti.

Açıklamada, Suriye Devlet Başkanı'nın Halep'teki devlet çalışmalarını da gözden geçirdiği ve sivillerin korunmasının ve şehrin çevresinin güvenliğinin sağlanmasının normale dönüşün sağlanması için en önemli öncelik olduğunu vurguladığı belirtildi. Eş-Şara, "devletin Suriye halkının tüm kesimlerini, özellikle de ulusal dokunun ayrılmaz bir parçası ve Suriye'nin geleceğinin inşasında kilit ortak olan Kürt kesimini korumadaki ulusal ve egemen rolünü" vurguladı.


Gazze’de ikinci aşama: Trump, Hamas’ın silah bırakmasını beklemeyecek

İsrail ordusunun en az 70 bin Filistinliyi katlettiği Gazze'de Hamas, son İsrailli rehinenin cesedinin yerini tespit etmeye çalışıyor (AP)
İsrail ordusunun en az 70 bin Filistinliyi katlettiği Gazze'de Hamas, son İsrailli rehinenin cesedinin yerini tespit etmeye çalışıyor (AP)
TT

Gazze’de ikinci aşama: Trump, Hamas’ın silah bırakmasını beklemeyecek

İsrail ordusunun en az 70 bin Filistinliyi katlettiği Gazze'de Hamas, son İsrailli rehinenin cesedinin yerini tespit etmeye çalışıyor (AP)
İsrail ordusunun en az 70 bin Filistinliyi katlettiği Gazze'de Hamas, son İsrailli rehinenin cesedinin yerini tespit etmeye çalışıyor (AP)

İsrail ordusunun en az 70 bin Filistinliyi katlettiği Gazze'de Hamas, son İsrailli rehinenin cesedinin yerini tespit etmeye çalışıyor (AP)

ABD, Hamas'ın silah bırakmasını beklemeden Gazze'de ateşkes sürecinin ikinci aşamasına geçmeyi planlıyor.

Tel Aviv yönetimi, Hamas İsrailli polis memuru Ran Gvili'nin naaşını iade edip silah bırakmayı kabul edene kadar Gazze barış sürecinde ikinci aşamaya geçmeyeceklerini bildirmişti.

Ancak adlarının paylaşılmaması şartıyla Times of Israel'e konuşan yetkililer, ABD'nin bunlar gerçekleşmeden ikinci aşamaya bir an evvel geçmek istediğini belirtiliyor.

Kaynaklara göre ABD Başkanı Donald Trump, geçen hafta İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'yla yaptığı görüşmede hem Hamas'ın silah bırakmasını hem de Gvili'nin cesedinin ailesine geri gönderilmesini istediklerini söyledi. Ancak bunların ateşkesin ikinci aşamasına geçiş için şart olarak görülemeyeceğini ifade etti.

10 Ekim'de devreye giren ateşkes ve rehine takası anlaşmasının garantörleri Türkiye, Mısır ve Katar'ın, Hamas'ın kademeli bir silah bırakma planını kabul edeceğini Washington'a ilettiği belirtiliyor.

Bu plana göre Filistinli örgüt önce ağır silahlarını teslim edecek, daha sonra hafif silahlar için geri alım programı başlatılacak. Kaynaklar, gelecek haftalarda bu mekanizmanın devreye girmesinin hedeflendiğini söylüyor.

Ancak Tel Aviv'in böyle bir çerçeveyi onaylayıp onaylamayacağı belirsiz. Hamas, Filistin devletinin kurulmasıyla sonuçlanacak bir süreç başlatılmadan silah bırakmayacağını bildirmişti. İsrail ise iki devletli çözüme yanaşmadığını defalarca duyurmuştu.

20 maddelik barış planının ilk aşamasında taraflar arasında rehine takası gerçekleştirilmiş, İsrail askerleri belirlenen "sarı hatta" geri çekilmişti. İsrail ordusu Gazze Şeridi'nin yaklaşık yüzde 53'ünü kontrol ediyor.

İkinci aşamadaysa Hamas'ın silah bırakması ve Gazze'nin geleceğinde söz sahibi olmaması isteniyor. Gazze Şeridi'nin yönetiminin Hamas mensubu olmayan Filistinlilerin yer alacağı bir teknokratlar komitesine geçici olarak devredilmesi planlanıyor. Trump'ın başkanlık edeceği Barış Kurulu'na ek olarak bölgeye Uluslararası İstikrar Gücü'nün (ISF) konuşlandırılması öngörülüyor.

Analizde, Trump'ın Barış Kurulu'nu ve teknokratlar komitesini gelecek hafta açıklamayı planladığı yazılıyor. Beyaz Saray ilk etapta bu açıklamayı geçen ay yapmayı planlamış ancak Hamas'la İsrail arasındaki anlaşmazlıklar çözülemediği için vazgeçmişti.

İsrail medyasında geçen ay çıkan haberlerde, Trump'ın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı Barış Kurulu'nda görmek istediği aktarılmıştı.

Türkiye'nin hem Barış Kurulu'nda yer alması hem de ISF'ye asker göndermesi için ABD'nin Tel Aviv'e baskıyı artırabileceği belirtilmişti. Washington'ın, Ankara'nın ISF'ye asker göndermese bile güvenlik gücünün komuta yapısında yer almasını istediği de yazılmıştı.

Trump, Azerbaycan ve Endonezya'ya da ISF'ye katılma çağrısı yapmıştı. Azerbaycan lideri İlham Aliyev, bu haftaki açıklamasında "Arap ülkelerinin meselelerini Arap devletleri çözmelidir" diyerek Gazze'deki uluslararası misyonlara katılmayacaklarını duyurmuştu.

Independent Türkçe, Times of Israel, Caspian Post


Halep’te çatışmaların merkezindeki mahalleler olan Şeyh Maksud ve Eşrefiye nasıl Kürt Mahallesi olarak anılmaya başlandı?

2013 yılında Halep’in Eşrefiye Mahallesi’nde Araplar ve Kürtlerin birlikte yer aldığı sivil hareketten bir kare (Akil Hüseyin arşivi).
2013 yılında Halep’in Eşrefiye Mahallesi’nde Araplar ve Kürtlerin birlikte yer aldığı sivil hareketten bir kare (Akil Hüseyin arşivi).
TT

Halep’te çatışmaların merkezindeki mahalleler olan Şeyh Maksud ve Eşrefiye nasıl Kürt Mahallesi olarak anılmaya başlandı?

2013 yılında Halep’in Eşrefiye Mahallesi’nde Araplar ve Kürtlerin birlikte yer aldığı sivil hareketten bir kare (Akil Hüseyin arşivi).
2013 yılında Halep’in Eşrefiye Mahallesi’nde Araplar ve Kürtlerin birlikte yer aldığı sivil hareketten bir kare (Akil Hüseyin arşivi).

Halep doğumlu Suriyeli aktivist ve gazeteci Akil Hüseyin, bugün Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile Suriye hükümeti arasında çatışmaların yaşandığı Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerine ilişkin tanıklığını Şarku'l Avsat'a anlattı. Hüseyin, Mart 2011’de Suriye devriminin başlamasının ardından sivil harekete katıldığını ve kentin özellikle doğu kesiminde sahada gelişmeleri izlediğini ifade ediyor.

Kısa süre önce Halep’i temsilen Halk Meclisi’ne seçilen Hüseyin’in bu tanıklığı, SDG yanlılarının öne sürdüğü anlatının aksine, Halep’teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde nüfus çoğunluğunun Kürtlerden değil Araplardan oluştuğunu vurguluyor.

cdfrgt6y
Halep kentinin haritası; üzerinde Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahalleleri görülüyor (Sosyal medya)

Son yıllarda “Kürt mahalleleri” olarak tanınan bu iki bölge, yaklaşık 50 yıl öncesine kadar Süryani ve Ermeni yoksul Hristiyanların yaşadığı küçük yerleşim alanlarıydı. Daha sonra Halep kırsalının kuzey ve doğusundan, aralarında Afrin, Cinderes ve Ayn el-Arab (Kobani) sakinlerinin de bulunduğu, şehirde daha iyi bir yaşam arayan aileler için; konut maliyetlerinin görece düşük olması ve sanayi bölgelerine yakınlığı nedeniyle makul bir tercih hâline geldi.

Birçok kişinin bu iki mahalleye Kürt kimliği atfetmesinin temel nedeni, Halep kentinde ilk kez bu denli büyük bir Kürt nüfusunun aynı bölgede bir araya gelmiş olmasıydı.

1970’li yıllara kadar Halepliler, Şeyh Maksud’u “Cebel es-Seyyide” (Meryem Ana Tepesi) adıyla biliyordu. Ancak Kürtlerin yoğunlaşmaya başladığı bu bölgede, Kürt kökenli bir sufi şeyhin adını taşıyan “Şeyh Maksud” camisinin inşa edilmesinin ardından, bu isim mahalle için yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. Komşu Eşrefiye Mahallesi ise aynı dönemde, Hristiyanların yaşadığı Süryaniler Mahallesi’nin plansız bir uzantısı olarak ortaya çıktı.

Halepliler, bu iki mahallenin siyasi anlamda Kürtlerin merkezi hâline geldiğini ilk kez 2004 yılında, Kamışlı Olayları olarak bilinen süreçte fark etti. O dönemde Cezire bölgesindeki Kürt ayaklanmasıyla eş zamanlı olarak Eşrefiye ve Şeyh Maksud’da Kürt siyasi parti kadroları ile güvenlik güçleri arasında çatışmalar yaşandı.

dfrgt
Ekim 2024’te Halep’in Şeyh Maksud Mahallesi’nde, PKK lideri Abdullah Öcalan’a ait fotoğraf ve kitapların yer aldığı bir sergi

Bundan önce Kürtlerin bu mahallelerdeki en belirgin görünürlüğü, Suriye’de uzun süre yasaklı olan Nevruz kutlamaları sırasında ortaya çıkıyordu. Kutlamalar esnasında, özellikle Esad rejiminin 1980’lerden itibaren kendisine muhalif Kürt siyasi hareketlerini kontrol altında tutmak için kullandığı PKK unsurlarıyla güvenlik güçleri arasında zaman zaman gerginlikler yaşanıyordu.

2011’de Beşşar Esad rejimine karşı halk ayaklanmasının başlaması ve rejimin Kürtleri muhalefetten uzak tutma çabaları kapsamında, Suriye istihbaratı 2012 yılında bu iki mahalleyi Kürtlere devretti. Böylece bölgeler kademeli olarak rejimin denetiminden çıktı ve sonunda, ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt çoğunluklu kentlerde olduğu gibi SDG’nin iç güvenlik gücü olan Asayiş aracılığıyla SDG’nin kontrolüne girdi.

asdfr
2014 yılında Halep’te gerçekleşen bombardıman sonucu oluşan yıkım (Reuters).

Başlangıçta Eşrefiye Mahallesi, Arap ve Kürt önde gelen aktivistlerin yer aldığı “Kardeşlik Koordinasyonu”nun öncülüğünde dikkat çekici bir barışçıl sivil harekete sahne oldu. Ancak üyeleri kısa sürede, rejimden devraldığı bölgelerde devrimle bağlantılı her türlü faaliyeti bastıran PKK’nın Suriye kolu tarafından takibe alındı. Bu yapı, bölgede tam denetim sağlayan güvenlik ve polis aygıtları ile asker devşirme merkezleri kurdu. Bu durum, iki mahallenin “Kürt mahalleleri” olarak algılanmasını daha da pekiştirdi.

yuı
Halep kırsalındaki Tel Rıfat’ta, Eş-Şam rejimi ile SDG ve muhalif gruplar arasındaki çatışmalara sahne olan evinin enkazını kaldıran bir Suriyeli vatandaş (AP)

Ancak SDG ile Suriye muhalefeti arasındaki ilişkilere en ağır darbe, 2016’nın sonunda geldi. Bu dönemde SDG, Beşşar Esad güçleriyle iş birliği yaparak Halep’in doğu kesiminin kontrolünü ele geçirdi. Operasyon, bölge nüfusunun büyük bölümünün yerinden edilmesi ve yapıların büyük ölçüde yıkılmasıyla sonuçlandı.

Daha sonra SDG, Lübnan Hizbullahı ve İran Devrim Muhafızları ile birlikte Halep’in kuzey kırsalındaki Sünni Arap yerleşimlerinin kontrolünü ele geçirdi. Özellikle Tel Rıfat kentinde nüfusun neredeyse tamamı yerinden edildi ve bu bölge de SDG’nin bir parçası olarak anılmaya başlandı.

Bugün ise Halep’te, SDG’nin Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini Suriye hükümetine devretmeyi reddetmesi nedeniyle yaşanan gerilim sürerken, SDG yanlıları bu mahallelerin “Kürt kimliğini” kanıtlamaya yönelik yeni bir medya kampanyası yürütüyor. Oysa bölgede, Bakara (Baggara) aşireti ve Batuş kabilesi başta olmak üzere on binlerce Arap yaşarken, varlığı inkâr edilemeyecek ölçüde bir Kürt nüfus da bulunuyor.