Oliver Stone, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim’

Stone nükleer enerjinin çevreyi korumak için en iyi seçenek olduğunu savundu.

Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
TT

Oliver Stone, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim’

Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.

Hollywood'daki önemli yönetmenler ana akım türden filmler yapmak konusunda isteksiz oldukları için çalışmaya devam edemez hale geliyorlar. Bu durum hakkında Oliver Stone ve Spike Lee’nin katıldığı geçen yılki özel bir sohbette, iki yönetmen de ırkçı yaklaşımların devam etmesine izin veren genel siyasi duruma tepki gösterdi.  
Stone söz konusu sohbette, iki yönetmen arasındaki en zayıf halka gibi görünüyordu. Şikayeti gerçekçiydi ve o sırada oldukça mutlu gözüken Spike Lee'ye yönelik eleştirisi sertti.  Spike Lee’nin yönettiği Da 5 Bloods, ABD’li eleştirmenler arasında haklı bir beğeni elde etti.
Buna karşılık Stone birkaç yıldır yeni bir film yapamadığı için gündemden düşmüştü. 2016 yılında, İngiltere ve Fransa tarafından finanse edilen Edward Snowden hakkındaki ‘Snowden filmi’ ile çıktı. Ancak filmin ABD’deki gösterimi fazla ilgi görmedi.
Bu ay Venedik Film Festivali’nde konuşan Oliver Stone, Salvador filminde (ki bu film 1986 yılında yönetmenliğini yaptığı ilk fimdi), El Salvador'daki ABD politikası konusunu gündeme getirerek eleştirmişti. Evet, film merak uyandırdı. Ancak yönetmenin, CIA politikalarının ateşlediği, savaşın parçaladığı bir ülkede farklı ABD’liler hakkındaki hikayesini beslemek için uygun bulduğu tonlarca konuşma içeriyordu.

Ertesi yıl yaptığı Müfreze filminin konusu Vietnam'dı. Asker olarak katıldığı Vietnam Savaşı’na eleştirel sorularını gizlemeyecek şekilde ele aldığı ve ardından Vietnam'a değindiği Born on the Fourth of July (1989) filmini tamamlamadan kısa bir süre önce, 1987'de Wall Street ekonomi politikasına maruz kaldı.
Bundan sonra da John F. Kennedy (JFK) (1991) Malcolm X (1992) ve ardından Nizon (1995) filimleri geldi. Bu filmler büyük medya ve finansal başarı elde etti ancak Stone bu alanda istediğini elde etmekte zorlanmaya başladı. 2004 yılındaki Alexander (İskender) filmiyle sinema tarihine geçti. Ancak sonraki yıllarda çalışmaları daha az başarılı sonuçlar vermeye başladı. JFK filminin bıraktığı etkiyi gerçekleştirmese de 2008'de George W. Bush'u konu alan "W" filmini yapıncaya kadar istediği başarıyı elde edemedi.

Yönetmen Oliver Stone.
Ancak şimdi şaşırtıcı bir şekilde, Venedik Film Festivali’nin gösterimlerine yarışma dışı giren Nükleer adlı yeni bir filmle manşetlere dönüyor. Film, Toronto Film Festivali’nde gösterildi.
Nükleer filmi, yönetmenin film boyunca nükleer enerjinin toplum yaşamına sağladığı avantajlar ve önemi açısından bir fark yaratmadığı iddiasından yola çıkan belgesel türündeki bir yolculuk. Diğer yandan film, sağcı ve solcu ABD’lilerin nükleer enerjiyi kötüye kullanılması, onu daha yüksek ölçekte sömürmek isteyen gruplarca siyasallaştırılırken diğer taraftan çevreyi bu sömürünün genişlemesinden kurtarmak için bir kampanya yürütülmesini içeriyor.
Yönetmen filminde Demokrat Parti kadar çevreci görünüyor. Ancak bu onun yerleşik kurallara dayanmayan mevcut politikasını eleştirmesine engel olmamış.
Stone, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda başta son filmi Nükleer olmak üzere çevre ve siyaset alanındaki tepkilere ve duruşa ilişkin birçok merak edilen soruyu cevapladı:

-Kurallara dayanmayan, mevcut politikaları eleştiriyorsunuz...
Bu filmin nükleer enerjinin dünyaya pek çok fayda sağladığı gerçeğine açıklık getirmesini istiyorum. Çünkü modern yaşamın gereklerini sağlamak için nükleerin kullanımına dayanıyor olması nedeniyle bu belki de ürkütücü bir kelimedir. Ancak nükleer güç ve nükleer enerji arasında bir ayrım yapılmalıdır. İlki her şeyi mahvedebilir. İkincisi, iyi kullanılırsa hayatın gerekliliklerinden biridir.

- Filmde petrol ve türevleri yerine nükleer enerjiye güvenmek için ciddi bir çağrı var...
Kesinlikle. Nükleer enerji, çevreyi dünyadaki yaşamımızı tehdit eden çeşitli kaynaklardan kaynaklanan kirlilikten korumanın en iyi yoludur.

- Tüm bu bilgilere nasıl ulaştınız?
Elbette bir belgesel film çok fazla bilgi gerektirir ama burada mesele tek bir kaynaktan alınmış gibi sunulmasıdır. Joshua Goldstein'ın yazdığı Parlak Gelecek adlı film için seçtiğim aynı isimle bir süre önce yayınlanan bir kitap dikkatimi çekti. Bu tür konulara ilgi duyduğum için okudum, yazarıyla iletişime geçtim ve filmi birlikte yazmaya karar verdik. Böylece tanımladığınız şeyi tek bir kaynak olarak buluyorsunuz. Güvendiğimiz başka kaynaklar da var. Ama amaç, güvenilir bilgiler yayan ve ülkelerin kavram ve politikalarını ve yaşamın geleceğini incelemenin yolunu açan bir film yapmaktı.

- Dünya Çernobil ve Fukushima kazalarını ve bunların gezegenimizi çevresel tehlikelerden koruma çağrısını nasıl etkilediğini tartışıyor...
Tabii. Sanırım iki olay, karşı karşıya olduğumuz şeyle yüzleştirdi bizi. Ancak işler tehlikeli nükleer radyasyonun salınmasından daha boyutlu ve daha ciddi. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) geçen yılki raporu, mevcut durumun karbondioksitteki artış ve ve bugün meydana gelen önemli kirlilikle devam etmesi halinde 2050 yılında bildiğimiz dünyanın sonunu bekliyor olacağız ve hayat eski haline dönmesi imkansız hale gelmese de bu oldukça zor olacak.

- Konu sizi rahatsız etti mi?
Doğal olarak. Al Gore'un çevreyle ilgili çalışmalarını gördüm. Her şeyden bahsetmedi ama gördüklerim beni korkuttu. Filmi ve verdiği mesajı sevdim. Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim. Ben bir bilim insanı değilim. Ama hepimiz aynı hayatı paylaşıyoruz.

- Gerçekten korkutucu bir konu. Yaklaşık 30 yıl sonra dünyanın sonunun gelmesi kaçınılmaz mı?
Birincisi, elbette sadece bizim için değil, şüphesiz yükselen ve gelecek nesil için de korkutucu. İkincisi, kesinlikle kaçınılmaz. BM ajansı IPCC, olasılıkları artırmaz, ancak sonuçlar çıkarır. Filmde, "Korkacak zamanımız yok" diyorum. Biz zaten sorunun merkezindeyiz.

- Film çok sayıda röportaj, ziyaret ve seslendirmenizle verilen bilgilerden oluşuyor. Bu, özellikle bilgiler güvenilir olduğundan ve sizinle konuşan insanlar tam olarak neden bahsettiğinizi bildiğinden, onu ikna edici, çekici hale getiriyor...
Bu önemli bir not. Bu, kurgu olmayan bir film. Hepimizi dünyayı ve üzerindeki yaşamı kurtarmaya katkıda bulunmaya çağıran bir mesaj vermek için bahsettiği konuyu kaydeden bir film. Biz sorumluyuz ve bu sorumluluktan dolayı Ali'nin görevi sadece bu durumlar etrafında dönen bir film sunmak değil, aynı zamanda onu tartışmalara yol açacak ve izleyicileri ve yetkilileri içerdiği gerçeklere ikna edecek şekilde sunmaktır.

- Son yıllarda belgesellere ilgi duyduğunuz bir sır değil. Bunun sebebi nedir?
Belgesel sinema benim için olmazsa olmaz. Çünkü bu kapsamdaki film dram unsurlarını içermiyor. Aksine, doğrudan ve gerçek bir şekilde iletmek istediği mesajı verir. Elbette bu durum iyi bir film için de geçerlidir. Çünkü bildiğiniz gibi bir mesaj içermeyen çok sayıda belgesel var. Bu, dramatik filmlerin dürüst olamayacağı anlamına gelmez.

- Son zamanlarda bilim kurgu filmlerinden hangileri dikkatinizi çekti?
Don't Look Up’ı izledim, iyi bir film. Ama sonunda söylendiği etkiyi yaratmadı. Filmin yönetmeni Adam McKay ile bir araya geldim ve 2026'da dünyadaki yaşamın sona ereceğine olan inancıyla beni şaşırttı. Bu görüşü paylaşmadığımı söylediğimde bana kızgın bir bakış attı.

- Belgesel filmlere yönelik artan yöneliminizle ilgili soruya dönüyorum. Bunun nedeni Hollywood'un katılmadığınız  yaklaşımı olabilir mi?
Bu kesinlikle önemli bir neden. On yıl önce Vahşiler filminden sonra, sunduğum uzun metrajlı filmlerin senaryolarını Hollywood şirketlerine kabul ettirmeye çalışırken çok zorlandım ve sevmediğim filmleri yapmam için beni ikna etmeye girişimleri nedeniyle çok vakit geçirdim. Bu nedenle uzun metrajlı filmin olmaması ya da film ile diğeri arasında uzun bir sürenin geçmesi belgesel filmlere daha fazla odaklanmamı sağladı. Bu belgeseller arasında yürütücü yapımcılığını üstlendiğim Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili iki film var. Bu filmlerden biri de burada, Venedik’te gösterilen Ukrayna'da Ateş.

- Bu savaş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tabii ki buna katılmıyorum. Bu savaştan kaçınılabilirdi. Ancak NATO yıllarca Rusya'yı kışkırttı. Her savaşta olduğu gibi sorumluluk birden fazla tarafa aittir. Putin'in bu savaşı Batı'ya düşman olduğu için istediğini düşünmüyorum. Sorun bu değil, sorun Batı'nın ona düşman olması bence.

- 2017'de, kendisiyle ilgili televizyon filmi yapıldığında Putin ile tanıştınız. Hakkında ne düşünüyorsun?
Onu küresel siyasete ve etrafımızdaki olaylara çok aşina buldum. Onunla uzun uzun konuştum ve röportajın sonunda bana beklemediğim bir şey söyledi. Bana dayak yiyip yemediğimi sordu. Kensiisne “Evet” cevabını verdim. O da bana "O zaman bu film yüzünden dayak yiyeceğini biliyorsun" dedi.

-Bu film yüzünden dayak yediniz mi?
(Gülüyor) Hayır ama eleştirmenlerin, izleyicilerin ve hayatın tek bir yanı olduğuna inanan arkadaşlarımın aksi yöndekiş görüşleriyle karşılaştım.



Hollywood yıldızı, 11 yıl aradan sonra Oyuncak Hikayesi 5'le ortaya çıktı

Oyuncak Hikayesi 5'in perşembe günü düzenlenen kırmızı halı etkinliğine katılan Joan Cusack, 10 yılı aşkın süredir ilk kez kamuoyu önüne çıktı (Reuters)
Oyuncak Hikayesi 5'in perşembe günü düzenlenen kırmızı halı etkinliğine katılan Joan Cusack, 10 yılı aşkın süredir ilk kez kamuoyu önüne çıktı (Reuters)
TT

Hollywood yıldızı, 11 yıl aradan sonra Oyuncak Hikayesi 5'le ortaya çıktı

Oyuncak Hikayesi 5'in perşembe günü düzenlenen kırmızı halı etkinliğine katılan Joan Cusack, 10 yılı aşkın süredir ilk kez kamuoyu önüne çıktı (Reuters)
Oyuncak Hikayesi 5'in perşembe günü düzenlenen kırmızı halı etkinliğine katılan Joan Cusack, 10 yılı aşkın süredir ilk kez kamuoyu önüne çıktı (Reuters)

Amber Raiken Yaşam Haberleri Muhabiri 

Joan Cusack, Oyuncak Hikayesi 5'in (Toy Story 5) Londra galasına katılarak 11 yılın ardından ilk kez kırmızı halıda boy gösterdi.

63 yaşındaki Cusack, Saturday Night Live'da çıkış yaparak 1980'lerde ün kazandıktan sonra o dönemin sinemasının Oscar'a aday gösterilecek kadar beğenilen bir figürü haline geldi.

1990'lar ve 2000'lerde de başarısını sürdüren Cusack, Oyuncaklar (Toys/1992), Addams Ailesi 2 (Addams Family Values/1993), Dokuz Ay (Nine Months/1995), Looney Tunes: Maceraya Devam (Looney Tunes: Back in Action/2003), Hababam Rock (School of Rock/2003) ve Amerikalı Bir Kız (Kit Kittredge: An American Girl/2008) gibi filmlerde rol aldı.

1999 yapımı Oyuncak Hikayesi 2'den (Toy Story 2) bu yana ise sevilen Disney-Pixar serisinde Woody'ye hayat veren Tom Hanks'le birlikte rol alarak Jessie'yi seslendiriyor.

Son 10 yıldır kırmızı halıdan uzak duran ve en son 2015'te Showtime Emmy Eve etkinliğinde görülen Cusack, Oyuncak Hikayesi 5'in perşembe günü Odeon Luxe Leicester Square'de düzenlenen Birleşik Krallık galası için kamuoyunun önüne çıktı.

Oyuncu bu etkinlik için uzun siyah eteğin içine sokulmuş beyaz bir gömlek giyerek siyah çerçeveli gözlük taktı. Saçlarını bob tarzda kestiren Hababam Rock yıldızına 63 yaşındaki eşi Richard Burke eşlik etti. Çiftin, 28 yaşındaki Miles ve 25 yaşındaki Dylan olmak üzere iki oğlu var.

Doğal olarak Cusack'ın Oyuncak Hikayesi'ndeki rol arkadaşları Hanks ve Tim Allen'la da fotoğrafları çekildi ki bu ikili, filmde sırasıyla Woody ve Buzz Lightyear'ı bir kere daha seslendiriyor.

Hollywood'dan uzaklaştıktan sonra ailesiyle birlikte Şikago'ya taşınan Cusack, 2011'den beri burada kendi hediyelik eşya dükkanı Judy Maxwell Home'u işletiyor.

2019'da The Huffington Post'a konuşan aktris, "Çocuklarımın da dediği gibi, 'Şikago harika!' Zengin bir kültüre ve tarihe sahip olmasının yanı sıra dünyanın en iyi müzeleri, mimarisi ve restoranlarından bazılarına da ev sahipliği yapıyor" demişti.

Ayrıca aile hayatımızın televizyon ve filmler etrafında dönmesini engelliyor. Los Angeles'ta nasıl göründüğünüze veya ne kadar paranız olduğuna kendinizi kaptırmak çok kolay ve çocuklarımın böyle değerleri benimsemesini istemiyorum.

19 Haziran'da vizyona girecek Oyuncak Hikayesi 5, oyuncakların sahibi Bonnie'ye hediye edilen dijital tablet Lilypad'in, çocuğun vaktini gittikçe daha fazla tüketmesini ve bunun sonucunda aksiyon figürlerinden oluşan asıl grubun yalnız kalmasını anlatıyor. Film, birçok ebeveynin kafasını kurcalayan bir soruyu ele alıyor: Teknoloji, geleneksel oyuncakların yerini mi alıyor?

Haziran 2019'da vizyona giren Oyuncak Hikayesi 4'ün sonunda, hayranlar Woody'nin kaybolan oyuncaklara yardım etmek için Bo Peep'le birlikte ayrıldığını ve Jessie'yle Buzz'ın onun yerini alarak Bonnie'nin oyuncaklarının yeni liderleri olduğunu izlemişti. Oyuncak Hikayesi 5'in fragmanında Jessie'nin, Lilypad'in gelişiyle başlayan kargaşada oyuncaklara liderlik etmesine ve Bonnie'nin ilgisini geri kazanma planları yapmasına bakılırsa, bu hikaye yeni filme de taşınıyor gibi görünüyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/arts-entertainment


Yeni House of the Dragon sezonu "televizyon tarihinin en çılgın bölümüyle" açılıyor

Gullet Savaşı, George R. R. Martin'in evreninde Ejderhaların Dansı diye bilinen Targaryen iç savaşı sırasındaki en kanlı deniz muharebesi (HBO)
Gullet Savaşı, George R. R. Martin'in evreninde Ejderhaların Dansı diye bilinen Targaryen iç savaşı sırasındaki en kanlı deniz muharebesi (HBO)
TT

Yeni House of the Dragon sezonu "televizyon tarihinin en çılgın bölümüyle" açılıyor

Gullet Savaşı, George R. R. Martin'in evreninde Ejderhaların Dansı diye bilinen Targaryen iç savaşı sırasındaki en kanlı deniz muharebesi (HBO)
Gullet Savaşı, George R. R. Martin'in evreninde Ejderhaların Dansı diye bilinen Targaryen iç savaşı sırasındaki en kanlı deniz muharebesi (HBO)

House of the Dragon hayranlarının merakla beklediği üçüncü sezon, ABD'de 21, Türkiye'de ise 22 Haziran'da başlıyor. 

Dizi sorumlusu Ryan Condal, Entertainment Weekly'ye verdiği kapak röportajında, sezonu açacak olan Gullet Savaşı (The Battle of the Gullet) için son derece iddialı bir yorumda bulunarak, bunun "televizyon tarihinde çekilmiş tartışmasız en çılgın bölüm" olduğunu belirtti.

2023'teki senarist grevi nedeniyle kısa tutulan ikinci sezonun ardından, yapım ekibi yeni sezona tam gaz giriyor. Rhaenyra Targaryen karakterini canlandıran Emma D'Arcy, "Bu sezon dizi son sürat başlıyor. İki sezondur ilmek ilmek örülen bir savaşın artık tüm şiddetiyle patlak verdiğini izleyeceğiz" sözleriyle beklentiyi yükseltiyor. Aemond rolündeki Ewan Mitchell ise sezonun "doğrudan yıldırım hızıyla, topyekun savaşla" açılacağını vurguluyor.

Dizinin dönüm noktası

George R.R. Martin imzalı Ateş ve Kan'dan (Fire & Blood) uyarlanan ve Game of Thrones'tan 200 yıl öncesini anlatan dizide Gullet Savaşı, kritik bir dönüm noktası olarak öne çıkıyor.

Condal, bu savaşın önemini şu sözlerle açıklıyor: 

Bu hikayeyi Gullet Savaşı'nı anlatmadan işlemek, Yüzüklerin Efendisi'ni Miğfer Dibi Savaşı olmadan çekmeye çalışmak gibi olurdu. Eğer bunu yapacaksak, hakkını vererek yapmalıydık; yani ejderhalar, gemiler ve birden fazla çatışma alanı gerekiyordu.

Condal, 4 yıllık hazırlığın ürünü olan bu büyük sekansın, dizinin yüksek bütçesine rağmen lojistik açıdan zorlu olduğunu belirtti. Çekimlerin hakkını vermek için büyük çaba sarf ettiklerini de ekledi.

Demir Taht mücadelesi ve ittifaklar

Üçüncü sezon Aemond Targaryen'in Demir Taht'ta oturduğu, Rhaenyra'nın ise ordusuna yeni ejderhalar katarak güçlendiği bir tabloda başlıyor. Savaşın dengelerini değiştirecek olan Gullet Savaşı'nda, Amiral Sharako Lohar komutasındaki Triarchy filosu, Velaryon ablukasını kırmak için harekete geçerken, Rhaenyra'nın oğlu Jace, ejderhasıyla donanmaya karşı gökyüzündeki yerini alacak.

Dizinin geleceğine dair de önemli bir bilgi paylaşan Ryan Condal, House of the Dragon'ı toplam 4 sezonda tamamlamayı planladığını yineledi. 

İki taraf da savaşı bitirecek kritik hamlelere hazırlanırken, Westeros'ta dengeler her an değişebilir.

House of the Dragon'ın üçüncü sezonu, Türkiye'de 22 Haziran'dan itibaren HBO Max ve TV+'ta izlenebilir.

Independent Türkçe, Entertainment Weekly, Variety, GamesRadar


Senaristi, De Niro klasiğinin neden Oscar'a layık görülmediğini anlattı

(Columbia Tristar)
(Columbia Tristar)
TT

Senaristi, De Niro klasiğinin neden Oscar'a layık görülmediğini anlattı

(Columbia Tristar)
(Columbia Tristar)

Inga Parkel 

Paul Schrader, Martin Scorsese'nin Taksi Şoförü'nün (Taxi Driver) "tartışmalı" konusu nedeniyle 1977 Oscar Ödülleri'nde göz ardı edildiğine inanıyor.

Kendisi de tanınmış bir yönetmene dönüşmeden önce beğenilen bir senarist olan 79 yaşındaki Schrader, özellikle Robert De Niro'nun başrolünü oynadığı kara polisiye filminin senaryosunu yazmasıyla biliniyordu.

De Niro'nun uykusuzluk çeken, sıkıntılı Travis Bickle'ı canlandırdığı film, New York'ta taksi şoförlüğü yapmaya başlayan Bickle'ın 12 yaşındaki hayat kadını Iris'i (Jodie Foster) kurtarmaya yönelik takıntılı çabasını konu alıyor.

Kült klasik, En İyi Film de dahil 4 dalda Oscar'a aday gösterildi. Ancak hem Schrader hem de Scorsese, En İyi Özgün Senaryo ve En İyi Yönetmen dallarında göz ardı edilirken, en büyük ödül ise nihayetinde John G. Avildsen'in sevilen boks draması Rocky'ye gitti.

Filmin 50. yıldönümü vesilesiyle Deadline'a verdiği yeni röportajda Schrader, "Taksi Şoförü'nün kazanmamasına biraz olsun şaşırmadım" dedi. 

En İyi Özgün Senaryo kategorisine bakarsanız muhtemelen o yılın en özgün senaryosuydu ama çok tartışmalı bir filmdi.

Robert De Niro, sıkıntılı ve yalnız Travis Bickle rolündeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı kazandı (Columbia Tristar)Robert De Niro, sıkıntılı ve yalnız Travis Bickle rolündeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar adaylığı kazandı (Columbia Tristar)

Hatta Columbia Pictures'ın "filmin bu kadar başarılı olmaya başlaması karşısında hazırlıksız yakalandığını" paylaştı. 

Onu istisnai bir film olarak görmüşlerdi ve bu yüzden pazarlama testi yapmadılar veya pazarlama desteği vermediler.

1976'da gösterime giren Taksi Şoförü, dünya çapında 27,6 milyon dolar hasılat elde ederek muazzam bir eleştirel ve ticari başarı yakaladı.

Schrader, "Bu, oradan oraya dolaşan ve herkesin 'Biz yapmayalım, başkaları yapsın' dediği senaryolardan biriydi" diye ekledi.

Ayrıca Oscar Ödülleri'ne "güzellik yarışması" diyerek burun kıvırdı.

Schrader, "Bunu yıllar önce Oscar kazanamadığında Marty'ye söylediğimi hatırlıyorum" diye sözlerini sürdürdü. 

Ona 'Marty, önceliğin Oscar kazanmaksa, yeni öncelikler belirlemelisin. Çünkü o ödülü önceliğin haline getirip kendini o kadar düşürmene değmez' dedim.

Nihayetinde Schrader, Taksi Şoförü'nde Iris'in çıkarcı pezevengi Matthew "Sport" Higgins'i canlandıran Harvey Keitel'in oynadığı suç draması Mavi Yakalılar'la (Blue Collar) 1978'de yönetmenliğe adım attı.

Taksi Şoförü'nün doruk noktasındaki ölümcül çatışmada öldürülen karakterin beyaz olması yönünde film ekibine baskı yapılmasının ardından Sport rolüne, şu anda 87 yaşında olan Keitel seçilmişti.

Schrader, Deadline'a "Eğer o, sadece siyahları öldüren bir ırkçı gibi görünürse sinemada isyan çıkacağını söylediler" dedi.

Marty için bu sorun değildi zira Harvey Keitel'e başrolü vermek istiyordu ancak daha sonra herkes Bob'un bu role çok daha uygun olduğunu fark etti.

Independent Türkçe,independent.co.uk/arts-entertainment