Oliver Stone, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim’

Stone nükleer enerjinin çevreyi korumak için en iyi seçenek olduğunu savundu.

Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
TT

Oliver Stone, Şarku'l Avsat'a konuştu: ‘Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim’

Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.
Oliver Stone, bilim insanlarıyla bir araya geldi.

Hollywood'daki önemli yönetmenler ana akım türden filmler yapmak konusunda isteksiz oldukları için çalışmaya devam edemez hale geliyorlar. Bu durum hakkında Oliver Stone ve Spike Lee’nin katıldığı geçen yılki özel bir sohbette, iki yönetmen de ırkçı yaklaşımların devam etmesine izin veren genel siyasi duruma tepki gösterdi.  
Stone söz konusu sohbette, iki yönetmen arasındaki en zayıf halka gibi görünüyordu. Şikayeti gerçekçiydi ve o sırada oldukça mutlu gözüken Spike Lee'ye yönelik eleştirisi sertti.  Spike Lee’nin yönettiği Da 5 Bloods, ABD’li eleştirmenler arasında haklı bir beğeni elde etti.
Buna karşılık Stone birkaç yıldır yeni bir film yapamadığı için gündemden düşmüştü. 2016 yılında, İngiltere ve Fransa tarafından finanse edilen Edward Snowden hakkındaki ‘Snowden filmi’ ile çıktı. Ancak filmin ABD’deki gösterimi fazla ilgi görmedi.
Bu ay Venedik Film Festivali’nde konuşan Oliver Stone, Salvador filminde (ki bu film 1986 yılında yönetmenliğini yaptığı ilk fimdi), El Salvador'daki ABD politikası konusunu gündeme getirerek eleştirmişti. Evet, film merak uyandırdı. Ancak yönetmenin, CIA politikalarının ateşlediği, savaşın parçaladığı bir ülkede farklı ABD’liler hakkındaki hikayesini beslemek için uygun bulduğu tonlarca konuşma içeriyordu.

Ertesi yıl yaptığı Müfreze filminin konusu Vietnam'dı. Asker olarak katıldığı Vietnam Savaşı’na eleştirel sorularını gizlemeyecek şekilde ele aldığı ve ardından Vietnam'a değindiği Born on the Fourth of July (1989) filmini tamamlamadan kısa bir süre önce, 1987'de Wall Street ekonomi politikasına maruz kaldı.
Bundan sonra da John F. Kennedy (JFK) (1991) Malcolm X (1992) ve ardından Nizon (1995) filimleri geldi. Bu filmler büyük medya ve finansal başarı elde etti ancak Stone bu alanda istediğini elde etmekte zorlanmaya başladı. 2004 yılındaki Alexander (İskender) filmiyle sinema tarihine geçti. Ancak sonraki yıllarda çalışmaları daha az başarılı sonuçlar vermeye başladı. JFK filminin bıraktığı etkiyi gerçekleştirmese de 2008'de George W. Bush'u konu alan "W" filmini yapıncaya kadar istediği başarıyı elde edemedi.

Yönetmen Oliver Stone.
Ancak şimdi şaşırtıcı bir şekilde, Venedik Film Festivali’nin gösterimlerine yarışma dışı giren Nükleer adlı yeni bir filmle manşetlere dönüyor. Film, Toronto Film Festivali’nde gösterildi.
Nükleer filmi, yönetmenin film boyunca nükleer enerjinin toplum yaşamına sağladığı avantajlar ve önemi açısından bir fark yaratmadığı iddiasından yola çıkan belgesel türündeki bir yolculuk. Diğer yandan film, sağcı ve solcu ABD’lilerin nükleer enerjiyi kötüye kullanılması, onu daha yüksek ölçekte sömürmek isteyen gruplarca siyasallaştırılırken diğer taraftan çevreyi bu sömürünün genişlemesinden kurtarmak için bir kampanya yürütülmesini içeriyor.
Yönetmen filminde Demokrat Parti kadar çevreci görünüyor. Ancak bu onun yerleşik kurallara dayanmayan mevcut politikasını eleştirmesine engel olmamış.
Stone, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda başta son filmi Nükleer olmak üzere çevre ve siyaset alanındaki tepkilere ve duruşa ilişkin birçok merak edilen soruyu cevapladı:

-Kurallara dayanmayan, mevcut politikaları eleştiriyorsunuz...
Bu filmin nükleer enerjinin dünyaya pek çok fayda sağladığı gerçeğine açıklık getirmesini istiyorum. Çünkü modern yaşamın gereklerini sağlamak için nükleerin kullanımına dayanıyor olması nedeniyle bu belki de ürkütücü bir kelimedir. Ancak nükleer güç ve nükleer enerji arasında bir ayrım yapılmalıdır. İlki her şeyi mahvedebilir. İkincisi, iyi kullanılırsa hayatın gerekliliklerinden biridir.

- Filmde petrol ve türevleri yerine nükleer enerjiye güvenmek için ciddi bir çağrı var...
Kesinlikle. Nükleer enerji, çevreyi dünyadaki yaşamımızı tehdit eden çeşitli kaynaklardan kaynaklanan kirlilikten korumanın en iyi yoludur.

- Tüm bu bilgilere nasıl ulaştınız?
Elbette bir belgesel film çok fazla bilgi gerektirir ama burada mesele tek bir kaynaktan alınmış gibi sunulmasıdır. Joshua Goldstein'ın yazdığı Parlak Gelecek adlı film için seçtiğim aynı isimle bir süre önce yayınlanan bir kitap dikkatimi çekti. Bu tür konulara ilgi duyduğum için okudum, yazarıyla iletişime geçtim ve filmi birlikte yazmaya karar verdik. Böylece tanımladığınız şeyi tek bir kaynak olarak buluyorsunuz. Güvendiğimiz başka kaynaklar da var. Ama amaç, güvenilir bilgiler yayan ve ülkelerin kavram ve politikalarını ve yaşamın geleceğini incelemenin yolunu açan bir film yapmaktı.

- Dünya Çernobil ve Fukushima kazalarını ve bunların gezegenimizi çevresel tehlikelerden koruma çağrısını nasıl etkilediğini tartışıyor...
Tabii. Sanırım iki olay, karşı karşıya olduğumuz şeyle yüzleştirdi bizi. Ancak işler tehlikeli nükleer radyasyonun salınmasından daha boyutlu ve daha ciddi. Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) geçen yılki raporu, mevcut durumun karbondioksitteki artış ve ve bugün meydana gelen önemli kirlilikle devam etmesi halinde 2050 yılında bildiğimiz dünyanın sonunu bekliyor olacağız ve hayat eski haline dönmesi imkansız hale gelmese de bu oldukça zor olacak.

- Konu sizi rahatsız etti mi?
Doğal olarak. Al Gore'un çevreyle ilgili çalışmalarını gördüm. Her şeyden bahsetmedi ama gördüklerim beni korkuttu. Filmi ve verdiği mesajı sevdim. Al Gore filmi beni çok korkuttuğu için daha fazlasını açıklamaya karar verdim. Ben bir bilim insanı değilim. Ama hepimiz aynı hayatı paylaşıyoruz.

- Gerçekten korkutucu bir konu. Yaklaşık 30 yıl sonra dünyanın sonunun gelmesi kaçınılmaz mı?
Birincisi, elbette sadece bizim için değil, şüphesiz yükselen ve gelecek nesil için de korkutucu. İkincisi, kesinlikle kaçınılmaz. BM ajansı IPCC, olasılıkları artırmaz, ancak sonuçlar çıkarır. Filmde, "Korkacak zamanımız yok" diyorum. Biz zaten sorunun merkezindeyiz.

- Film çok sayıda röportaj, ziyaret ve seslendirmenizle verilen bilgilerden oluşuyor. Bu, özellikle bilgiler güvenilir olduğundan ve sizinle konuşan insanlar tam olarak neden bahsettiğinizi bildiğinden, onu ikna edici, çekici hale getiriyor...
Bu önemli bir not. Bu, kurgu olmayan bir film. Hepimizi dünyayı ve üzerindeki yaşamı kurtarmaya katkıda bulunmaya çağıran bir mesaj vermek için bahsettiği konuyu kaydeden bir film. Biz sorumluyuz ve bu sorumluluktan dolayı Ali'nin görevi sadece bu durumlar etrafında dönen bir film sunmak değil, aynı zamanda onu tartışmalara yol açacak ve izleyicileri ve yetkilileri içerdiği gerçeklere ikna edecek şekilde sunmaktır.

- Son yıllarda belgesellere ilgi duyduğunuz bir sır değil. Bunun sebebi nedir?
Belgesel sinema benim için olmazsa olmaz. Çünkü bu kapsamdaki film dram unsurlarını içermiyor. Aksine, doğrudan ve gerçek bir şekilde iletmek istediği mesajı verir. Elbette bu durum iyi bir film için de geçerlidir. Çünkü bildiğiniz gibi bir mesaj içermeyen çok sayıda belgesel var. Bu, dramatik filmlerin dürüst olamayacağı anlamına gelmez.

- Son zamanlarda bilim kurgu filmlerinden hangileri dikkatinizi çekti?
Don't Look Up’ı izledim, iyi bir film. Ama sonunda söylendiği etkiyi yaratmadı. Filmin yönetmeni Adam McKay ile bir araya geldim ve 2026'da dünyadaki yaşamın sona ereceğine olan inancıyla beni şaşırttı. Bu görüşü paylaşmadığımı söylediğimde bana kızgın bir bakış attı.

- Belgesel filmlere yönelik artan yöneliminizle ilgili soruya dönüyorum. Bunun nedeni Hollywood'un katılmadığınız  yaklaşımı olabilir mi?
Bu kesinlikle önemli bir neden. On yıl önce Vahşiler filminden sonra, sunduğum uzun metrajlı filmlerin senaryolarını Hollywood şirketlerine kabul ettirmeye çalışırken çok zorlandım ve sevmediğim filmleri yapmam için beni ikna etmeye girişimleri nedeniyle çok vakit geçirdim. Bu nedenle uzun metrajlı filmin olmaması ya da film ile diğeri arasında uzun bir sürenin geçmesi belgesel filmlere daha fazla odaklanmamı sağladı. Bu belgeseller arasında yürütücü yapımcılığını üstlendiğim Rusya-Ukrayna savaşıyla ilgili iki film var. Bu filmlerden biri de burada, Venedik’te gösterilen Ukrayna'da Ateş.

- Bu savaş hakkında ne düşünüyorsunuz?
Tabii ki buna katılmıyorum. Bu savaştan kaçınılabilirdi. Ancak NATO yıllarca Rusya'yı kışkırttı. Her savaşta olduğu gibi sorumluluk birden fazla tarafa aittir. Putin'in bu savaşı Batı'ya düşman olduğu için istediğini düşünmüyorum. Sorun bu değil, sorun Batı'nın ona düşman olması bence.

- 2017'de, kendisiyle ilgili televizyon filmi yapıldığında Putin ile tanıştınız. Hakkında ne düşünüyorsun?
Onu küresel siyasete ve etrafımızdaki olaylara çok aşina buldum. Onunla uzun uzun konuştum ve röportajın sonunda bana beklemediğim bir şey söyledi. Bana dayak yiyip yemediğimi sordu. Kensiisne “Evet” cevabını verdim. O da bana "O zaman bu film yüzünden dayak yiyeceğini biliyorsun" dedi.

-Bu film yüzünden dayak yediniz mi?
(Gülüyor) Hayır ama eleştirmenlerin, izleyicilerin ve hayatın tek bir yanı olduğuna inanan arkadaşlarımın aksi yöndekiş görüşleriyle karşılaştım.



Godzilla yönetmeni, memleketini yerle bir etme hayalini yeni filmde gerçekleştirdi

Yönetmen Takashi Yamazaki, Godzilla Minus Zero'nun galasında (AP)
Yönetmen Takashi Yamazaki, Godzilla Minus Zero'nun galasında (AP)
TT

Godzilla yönetmeni, memleketini yerle bir etme hayalini yeni filmde gerçekleştirdi

Yönetmen Takashi Yamazaki, Godzilla Minus Zero'nun galasında (AP)
Yönetmen Takashi Yamazaki, Godzilla Minus Zero'nun galasında (AP)

Greg Evans

Takashi Yamazaki'nin çocukluğu, Godzilla'nın üç başlı ezeli rakibi King Ghidorah'ın, memleketi Matsumoto'yu ekranda yerle bir etmesini izleme umuduyla geçmiş.

Bu dileği, cuma günü sinemalarda gösterime giren (Türkiye vizyon tarihi 13 Kasım) kendi filmi Godzilla Minus Zero'da onlarca yılın ardından gerçekleşti.

Yamazaki, ejderhanın memleketini kasıp kavurduğunu görme umuduyla 1964 yapımı Ghidorah, the Three-Headed Monster'ın vizyona girmesini sabırsızlıkla beklediğini söyledi. Ancak Matsumoto, canavarın yıka yıka ilerlediği yolda sadece kısa süre görününce genç Yamazaki hayal kırıklığına uğramış.

Yamazaki, "Ben de 55 yıl sonra King Ghidorah'ı kendi filmime koydum. O zamanlar izlemek istediğim filmi çekme fırsatı buldum ve adeta 'İşte görmek istediğin şey buydu, değil mi?' diyerek genç halime göstermek istediğim sahneleri yarattım" dedi.

Yönetmen, "Böylece hayalim 55 yılın ardından nihayet gerçekleşti ve gerçekten çok mutluyum" diye ekledi.

Yamazaki'nin 2023 yapımı filmi Godzilla Minus One, geniş çapta beğeni toplamış ve En İyi Görsel Efekt dalında Oscar kazanmıştı.

Film, Ryunosuke Kamiki'nin canlandırdığı Kōichi Shikishima adlı bir kamikaze pilotunu konu alıyor. Shikishima, 1945'te Godzilla'nın atom bombası radyasyonuyla dönüşmesinden önce canavarı durdurmayı başaramadığı için sağ kalma suçluluğuyla boğuşuyor.

Minus Zero da Shikishima'nın, Minami Hamabe'nin canlandırdığı kız arkadaşı Noriko Ōishi'nin ve Sae Nagatani'nin hayat verdiği evlatlık kızları Akiko'nun hikayesini devam ettiriyor.

Godzilla'nın yol açtığı yıkımdan kurtulmalarının üzerinden iki yıl geçtikten sonra King Ghidorah'ın Japonya'ya saldırmasıyla aile yeni bir tehditle karşı karşıya kalıyor.

Hamabe, "Oyuncular ve ekip, mevcut durumu olduğu gibi sürdüremeyeceğimizi biliyor ancak devam filminde eğlence unsurunu, keyif unsurunu ve mesajımızı daha da güçlendirmemiz gerekiyor" dedi.

Yine de Yamazaki, ekibi ilk filmin başarısını yakalamaya çalışmamaları hakkında uyarmış. 

Godzilla, Minus Zero'da geri dönüyor (TOHO)
Godzilla, Minus Zero'da geri dönüyor (TOHO)

62 yaşındaki yönetmen ekibe şöyle dediğini anlattı:

Ekibe her şeyi unutmaları gerektiğini söyledim. Godzilla Minus One'da şansımız gerçekten yaver gitti. Buna ulaşmaya çalışmayın. Mümkün olan en iyi Godzilla filmini, mümkün olan en iyi eğlence gösterisini yaratmaya odaklanın.

Kamiki, Godzilla'nın her neslin endişelerini yansıttığı için zamanın testinden geçtiğini söyledi.

Oyuncu, "Godzilla, üretildiği veya gösterime girdiği her an ya da dönemde, insanlığın ve toplumun durumunu bize yansıtan bir ayna gibi" diye konuştu.

Independent Türkçe,independent.co.uk/arts-entertainment


Konstantinopolis ve İstanbul... Tek şehir, iki imparatorluk ve bin yıllık tarih Londra'daki sergide buluşuyor

Sergiden bir görünüm (Şarku’l Avsat)
Sergiden bir görünüm (Şarku’l Avsat)
TT

Konstantinopolis ve İstanbul... Tek şehir, iki imparatorluk ve bin yıllık tarih Londra'daki sergide buluşuyor

Sergiden bir görünüm (Şarku’l Avsat)
Sergiden bir görünüm (Şarku’l Avsat)

Bir şehrin bin yıllık dönüşüm hikâyesi nasıl anlatılabilir? Tarihin önemli dönüm noktaları sınırlı bir sergi alanına nasıl sığdırılabilir? Londra'daki Victoria ve Albert Müzesi, 7 Kasım Cumartesi günü ziyaretçilere açılacak “Konstantinopolis'ten İstanbul'a: Tek Şehir, İki İmparatorluk” başlıklı sergiyle bu sorulara yanıt arıyor.

Tarih, sanat, din, siyaset ve toplumsal yaşamı tek bir mekânda buluşturmak kolay değil. Sergi, bu zorluğun üstesinden gelmeye çalışırken daha önce hiç sergilenmemiş nadir tarihî eserlerin yanı sıra yurt dışındaki kurumlardan ödünç alınan parçalarla anlatımını zenginleştiriyor.

Başlangıç

Sergi alanına girildiğinde ziyaretçileri, bugünkü İstanbul'un canlı ve etkileyici görüntüleri karşılıyor. Kendine özgü mimarisi, Boğaz'ın dalgaları ve sokakların sesleriyle hazırlanan görsel sunum, ziyaretçileri doğrudan şehrin atmosferine taşıyor ve farklı yönlerini keşfetmeye hazırlıyor.

Tarihsel ayrıntılara odaklanan sergi, kentin kuruluşundan ve yüzyıllar boyunca değişen adlarından başlıyor. İmparator I. Konstantin, 330 yılında şehre “Yeni Roma” adını vermişti. Ancak bu isim kısa sürede yerini “Konstantinopolis”e bıraktı. “İstanbul” adı ise resmî olarak Türkiye Cumhuriyeti döneminde, 1930 yılında kabul edilmeden önce yüzyıllar boyunca halk arasında diğer adlarla birlikte kullanılıyordu.

Şehrin eski surlarını ve tarihî dokusunu betimleyen çizimlerin ardından, kentin sosyal ve siyasi merkezi olan Hipodrom'a geçiliyor. Hipodrom'dan günümüze kalan eserler arasında bronz bir kaz heykeli de bulunuyor. Bu eser, Venedik'teki San Marco Bazilikası'nın cephesiyle ilişkilendirilen ünlü bronz atlar ve bugün İstanbul'daki meydanlardan birinde bulunan Yılanlı Sütun ile birlikte eski at yarışları alanından günümüze ulaşan az sayıdaki kalıntı arasında yer alıyor.

Gökyüzünden yeryüzüne

İstanbul'un tarihini, dinin kültür, sanat ve mimari üzerindeki etkisine değinmeden anlatmak mümkün değil. Sergide bazı ikonalar ve küçük bir Hz. Meryem heykelini çevreleyen kaya kristalinden yapılmış etkileyici bir eser de dahil olmak üzere çok sayıda parça ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.

Dini tasvirlerin figüratif anlatımdan sembolik anlatıma uzanan dönüşümü de sergide ele alınıyor. Bu değişim, Osmanlı'nın İstanbul'u fethetmesinin ardından kiliseden camiye dönüştürülen Ayasofya'nın tasvirlerinde de görülüyor.

Sergide aktarılan bilgilere göre Osmanlılar, Ayasofya'nın mimari özelliklerine ve tarihî geçmişine büyük değer verdi. Sultan Abdülmecid, 1847 yılında yapının restorasyonu için İtalyan mimarlar Gaspare ve Giuseppe Fossati kardeşleri görevlendirdi. Fossati kardeşlerin hazırladığı çizimler sayesinde Batılı ziyaretçiler Ayasofya'nın iç mekânını ilk kez görme imkânı buldu. Restorasyon çalışmaları sırasında, aralarında Hz. Meryem tasvirlerinin de bulunduğu, üzeri kapatılmış çok sayıda Bizans mozaiği ortaya çıkarıldı.

Ayasofya, sergide yalnızca simgesel bir yapı olarak değil, özellikle kentteki camiler başta olmak üzere farklı mimari eserlerin gelişimini etkileyen önemli bir örnek olarak da ele alınıyor.

xz xc
Ayasofya Camii'nin iç mekânını tasvir eden 1852 tarihli tablo (Şarku’l Avsat)

“Tek Şehir, Birden Fazla Din” başlıklı bölümde ise İstanbul'un farklı inançları bir arada barındıran tarihine ışık tutuluyor. Çok sayıda el yazması, Kur'an-ı Kerim ve farklı dinî eserlerin yer aldığı bölümde, müzenin koleksiyonunda bulunan 1650-1700 yılları arasına tarihlenen bir Kur'an-ı Kerim de sergileniyor.

 cs
Mescid-i Haram'ı tasvir eden çini pano (Şarku’l Avsat)

Bu eserin yanında Kâbe'yi ve Mescid-i Haram'ı tasvir eden çini bir pano ile çok sayıda parçadan oluşan bir Kur'an-ı Kerim'i muhafaza etmek üzere tasarlanmış, ahşap, fildişi ve sedef işlemeli büyük bir sandık bulunuyor. Sandığın, Sultan I. Mahmud'un Ayasofya Camii'ndeki kütüphanesi için özel olarak yaptırıldığı belirtiliyor.

İhtişam ve zenginlik

İstanbul tarihinin bir diğer önemli boyutunu ise sanat eserlerinde, kıyafetlerde ve mimaride kendini gösteren ihtişam ve zenginlik oluşturuyor. Bu dönemde altın, fildişi, mermer ve bronz gibi değerli malzemeler kullanan imparatorluk atölyeleri önemli eserler üretti. İpek ise nadirliği ve yüksek değeriyle kentin öne çıkan ürünlerinden biri haline geldi.

vbt
Haremeyn'e hediye edilmek üzere hazırlanan iki dokuma eser; kırmızı olan Mekke'deki Mescid-i Haram, yeşil olan ise Medine'deki Mescid-i Nebevi için yapıldı.

Sergi, saraylar, kıyafetler ve dokuma eserler üzerinden ziyaretçilere bu ihtişamlı dönemin izlerini sunuyor. Bizans yönetiminden Osmanlı dönemine uzanan anlatıda, Topkapı Sarayı Müzesi'nin ve farklı saray koleksiyonlarının hazinelerinden seçilen eserler, dönemin zanaatkârlığını, gösterişini ve zenginliğini gözler önüne seriyor.

İmparatorluk atmosferini anlatmak için resmî törenler ve geçit alaylarına da yer veriliyor. Bu törenler, devletin gücünü ve egemenliğini sergilemenin önemli araçlarıydı. Sergide, ayrıntılı biçimde resmedilmiş Osmanlı imparatorluk alayını gösteren uzun bir resimli rulo da bulunuyor.

Resmî geçitlerden daha küçük ölçekli törenlere uzanan anlatıda, “Beşik Alayı” geleneği de ele alınıyor. Bu gelenek kapsamında, hükümdar ailesinde dünyaya gelen bir bebeğe hediye edilmek üzere mücevherlerle süslenmiş bir beşik saraydan çıkarılarak şehir sokaklarında törenle taşınıyordu. Sergide, İstanbul'daki Topkapı Sarayı Müzesi koleksiyonundan ceviz ağacından yapılmış ve sedef kakmalarla süslenmiş bir beşik örneği yer alıyor.

Serginin devamındaki vitrinlerde padişahlar ve haremdeki kadınlar için hazırlanan gösterişli kıyafetler sergileniyor. Altın ipliklerle dokunmuş ipek bir kaftanın yanı sıra kadife ve gümüş ipliklerle süslenmiş bir at örtüsü de dikkat çekiyor. Söz konusu örtü, 1600 yılı dolaylarında düzenlenen bir geçit töreninde kullanılan gösterişli bir at kıyafetinin parçasıydı ve Atina'daki Benaki Müzesi'nden ödünç alındı.

Bu bölümde ayrıca kutsal topraklara gönderilmek üzere hazırlanan dokuma eserler de bulunuyor. Bunlardan biri Mekke'deki Mescid-i Haram için kırmızı, diğeri ise Medine'deki Mescid-i Nebevi için yeşil renkte hazırlanmış.

Diplomasi ve kıyafetler

Diplomatik ilişkilerde saray kıyafetleri de önemli bir rol oynuyordu. Sergide yan yana yerleştirilen iki tablo, İngiliz büyükelçisinin İstanbul'da padişaha takdim edilmesi sırasında yaşananları tasvir ediyor.

İlk tabloda, Batılı kıyafetleri içindeki büyükelçi ve beraberindekiler, sadrazamla görüşürken görülüyor. Salonun bir köşesinde ise kendilerine hediye edilecek kaftanlardan oluşan bir yığın dikkat çekiyor. İkinci tabloda ise İngiliz heyetinin Osmanlı kıyafetleri giyerek padişahın huzuruna çıktığı sahne yer alıyor.

Serginin öne çıkan eserleri arasında, Venedikli ressam Gentile Bellini tarafından 1479 yılında yapılan Fatih Sultan Mehmed portresi de bulunuyor. Londra'daki National Gallery'den ödünç alınan portre, koleksiyonun en dikkat çekici parçalarından biri.

Ayrıca 1574 yılında hayatını kaybeden Sultan II. Selim'in türbesinden getirilen, fildişi ve mücevherlerle süslenmiş bir kemer de Osmanlı giyim tarihinin önemli örnekleri arasında sergileniyor.

Şehir yaşamı

Serginin en ilgi çekici bölümlerinden biri, İstanbul'daki gündelik hayatın ayrıntılarına odaklanıyor. Kentin farklı bir yüzünü yansıtan bu bölümde, toplumsal çeşitlilik ve dinî hoşgörü ön plana çıkıyor.

Kahvehaneler, hamamlar, müzik ve Batı kültürünün toplumsal beğeni üzerindeki etkisi ele alınıyor. Özellikle Paris modasının modern İstanbul'daki giyim ve tasarım anlayışına etkisi dikkat çekiyor. Diğer yandan Bizans ve Osmanlı sanatının 19. yüzyılda Avrupa üzerindeki etkisi de müzenin koleksiyonundan seçilen dokuma, mozaik ve benzeri eserler aracılığıyla anlatılıyor.

xsdvd
Türk ressam Osman Hamdi Bey'in tablosu (Şarku’l Avsat)

Bu bölümde Türk ressam Osman Hamdi Bey'in “Gezintide Kadınlar” adlı tablosu öne çıkıyor. Eserde, Sultanahmet Camii yakınlarında gezintiye çıkan, farklı renklerde kıyafetler giyen ve küçük şemsiyeler taşıyan bir grup kadın tasvir ediliyor.

Kadınların kıyafetlerinde kullanılan gösterişli kumaşlar, dönemin zenginliğine işaret ediyor. Osman Hamdi Bey'in diğer eserlerinde olduğu gibi tablodaki karakterler de izleyiciyle göz teması kuruyor. Bazı kadınlar doğrudan izleyiciye bakarken bir kadın giysisinin bir parçasıyla yüzünü gizliyor. Tablonun bir köşesinde ise çeşitli ürünlerini sergileyen tüccarlar görülüyor.

as csxd
Batı modasının Türk motifleriyle harmanlandığı kadın kıyafetleri (Şarku’l Avsat)

Tablodaki renkli kıyafetlerden hareketle ziyaretçiler, yakındaki vitrinlerde sergilenen kadın giysilerini inceleme fırsatı buluyor. Bunlar arasında, Osman Hamdi Bey'in akrabalarından biri için yapıldığı bilinen sarı renkli ipek bir kaftan da yer alıyor.

Sergide kadınların ev içinde ve dışında kullandıkları iki farklı kıyafet örneği sunulurken Paris modasının Osmanlı dönemi tasarımları üzerindeki etkisine de dikkat çekiliyor.

Hamamlar ve kahvehaneler

Sergi, İstanbul'un sosyal yaşamında önemli bir yere sahip olan kahvehaneler ve hamamları ele alan bölümle sona eriyor.

Bu bölümde İstanbul'daki tarihî bir hamamdan getirilen renkli seramik örnekleri ile kentteki hamamlardan birini tasvir eden tablo sergileniyor. Kahvehane kültürünü yansıtan eserler arasında ise yaklaşık 1750 yılına tarihlenen, günümüze ulaşan en eski uzun saplı tanbur örneklerinden biri bulunuyor. Fildişi, kaplumbağa kabuğu ve sedefle süslenmiş enstrümanın yanı sıra ahşap ve sedef kakmalı bir tavla tahtası da ziyaretçilerin ilgisine sunuluyor.

Sanat ve kültürü merkeze alan sergi, tarih ve siyaset hikâyelerini ilgi çekici bir anlatımla bir araya getiriyor. Avrupa'nın en büyük şehirlerinden birinin ve iki imparatorluğun başkentinin tarihini özetleyen sergi, yüzyıllar boyunca Doğu ile Batı arasında bir buluşma noktası olan İstanbul'un iki farklı medeniyetin izlerini nasıl taşıdığını gözler önüne seriyor.

ascsx
Sergide gündelik yaşam ve eğlence kültürüne ait eserlerden bir görünüm (Şarku’l Avsat)

Hristiyan bir imparatorluğun ardından İslam dünyasının en önemli merkezlerinden biri haline gelen İstanbul, bu sergide tek bir şehrin farklı dönemlerde kazandığı kimlikler üzerinden anlatılıyor.


Johnny Depp'ten açıklama: Karayip Korsanları'na dönecek mi?

Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Kaptan Jack Sparrow'un efsanevi Gençlik Pınarı'nı bulmak için çıktığı tehlikeli ve fantastik macerayı anlatıyordu (Buena Vista Pictures Distribution)
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Kaptan Jack Sparrow'un efsanevi Gençlik Pınarı'nı bulmak için çıktığı tehlikeli ve fantastik macerayı anlatıyordu (Buena Vista Pictures Distribution)
TT

Johnny Depp'ten açıklama: Karayip Korsanları'na dönecek mi?

Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Kaptan Jack Sparrow'un efsanevi Gençlik Pınarı'nı bulmak için çıktığı tehlikeli ve fantastik macerayı anlatıyordu (Buena Vista Pictures Distribution)
Karayip Korsanları: Gizemli Denizlerde, Kaptan Jack Sparrow'un efsanevi Gençlik Pınarı'nı bulmak için çıktığı tehlikeli ve fantastik macerayı anlatıyordu (Buena Vista Pictures Distribution)

Johnny Depp, Karayip Korsanları (Pirates of the Caribbean) serisine Jack Sparrow rolüyle geri dönmeye sıcak bakıyor.

63 yaşındaki oyuncu, Entertainment Tonight'a verdiği yeni röportajda yapımcı Jerry Bruckheimer'la yeniden çalışmak istediğini söyledi.

Karayip Korsanları serisinin nasıl tamamlanacağı konusunda her şey yerli yerinde olursa... Gerçekten tek istediğim, serinin daha iyi bir şekilde noktalanmasına katkıda bulunmak.

Depp, Bruckheimer'a duyduğu güveni de şu sözlerle dile getirdi:

Proje ne olursa olsun, Jerry Bruckheimer'la yarın çalışmaya başlarım. Hiç fark etmez... İşin içinde Jerry varsa ona güvenirim. Aramızda çok güçlü bir dostluk var.

2022'de, eski eşi Amber Heard'a karşı açtığı iftira davasında konuşan Depp, kendisine milyonlarca dolar verilse bile Karayip Korsanları serisine geri dönmeyeceğini söylemişti.

Bruckheimer da ağustosta düzenlenen D23 etkinliğinde Deadline'a konuşarak Karayip Korsanları 6 üzerinde çalıştıklarını açıklamıştı.

Johnny'yle görüşüyoruz, bir senaryo üzerinde çalışıyoruz. Umarım bunu hayata geçirebiliriz.

Depp, Kaptan Jack Sparrow'u ilk kez 2003 yapımı Karayip Korsanları: Siyah İnci'nin Laneti'nde (Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl) canlandırmıştı. 

Oyuncu, 2006'da Ölü Adamın Sandığı (Dead Man's Chest), 2007'de Dünyanın Sonu (At World's End), 2011'de Gizemli Denizlerde (On Stranger Tides) ve son olarak 2017'de Salazar'ın İntikamı'nda (Dead Men Tell No Tales) karakteri yeniden canlandırmıştı.

Karayip Korsanları evrenini genişletecek iki film üzerinde çalışılıyor. Bruckheimer'ın 2024'te Entertainment Weekly'ye verdiği bilgiye göre, seriyi yeniden başlatacak filmin senaryosunu Jeff Nathanson yazıyor. Margot Robbie'nin başrolde yer alacağı diğer filmin senaryosunu ise Christina Hodson kaleme alıyor.

Yapımcı, seriyi yeniden başlatacak filmde Depp'i de görmek istediğini belirtmişti:

Seriyi yeniden başlatıyoruz ama bana kalsa o da filmde olurdu. Onu çok seviyorum. İyi bir dostum. Müthiş bir sanatçı ve kendine özgü bir görünümü var. Kaptan Jack'i o yarattı. Bu yorum senaryoda yoktu; biraz Pepé Le Pew, biraz da Keith Richards'tan esinlendi. Jack Sparrow'u böyle yorumladı.

Bruckheimer, geçen yıl Entertainment Weekly'ye verdiği başka bir röportajda da Depp'in dönüşünü senaryonun belirleyeceğini vurgulamıştı:

Rolün yazılışını beğenirse kabul edeceğini düşünüyorum. Hepimizin bildiği gibi, her şey senaryoya bağlı.

Serinin bir diğer yıldızı Orlando Bloom, eylülde Entertainment Weekly'ye verdiği röportajda yeni filmle ilgili bir haber almadığını söylemişti. Oyuncu, Depp'le zaman zaman görüştüğünü de belirtmişti.

Yüzüklerin Efendisi'nin (The Lord of the Rings) yıldızı, "Johnny'yle arada bir görüşüyorum çünkü harika biri" demişti.

Çok eğlenceliydi ve tam da dönemin ruhunu yakalayan bir şeydi. Yeni filmi nasıl ya da ne zaman yapacaklarını bilmiyorum ama bu konuda bir şey duymadım.

Beş filmin tamamında Hector Barbossa'yı canlandıran Geoffrey Rush da Entertainment Weekly'ye verdiği yakın tarihli röportajda, seriye hangi koşullarda dönebileceğini anlatmıştı:

Geri dönüşümün, 'Bir kez daha para kazanayım' demek kadar basit ve bayağı olmasını istemiyorum. Bu 20 yıllık süreçte neredeyse bir opera yaratıldı; bunun ulaştığı boyuta saygı duyuyorum. İyi bir senaryo gerekecek ama sırf Jack Sparrow'u bir kez daha sinir etmek için dönmek bile... Anlıyorsunuz, değil mi? Hatta hayranlardan neler olmasını istediklerini yazıp göndermelerini isteyin derim.

Independent Türkçe, Deadline, Entertainment Tonight, Entertainment Weekly