Salih Müslim Şarku’l Avsat’a konuştu: Suriye rejimi ile Türkiye arasındaki ‘zoraki evliliğin’ kaçınılmaz akıbeti ‘boşanma’

PYD eş başkanı Salih Müslim (Reuters)
PYD eş başkanı Salih Müslim (Reuters)
TT

Salih Müslim Şarku’l Avsat’a konuştu: Suriye rejimi ile Türkiye arasındaki ‘zoraki evliliğin’ kaçınılmaz akıbeti ‘boşanma’

PYD eş başkanı Salih Müslim (Reuters)
PYD eş başkanı Salih Müslim (Reuters)

Suriye’deki Kürt partilerinden Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin eş başkanı Salih Müslim, partisinin PKK ile ‘organik veya örgütsel olarak’ ilişkisi olmadığını ancak ‘ortak bir felsefenin’ onları birleştirdiğini söyledi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Müslim, Suriye rejimi ile Türkiye arasında yaşanan görüşmeleri ‘zoraki evlilik’ olarak nitelendirerek, tarafların bunun uzun sürmeyeceğini ve kaçınılmaz akıbetinin ‘boşanma’ olduğunu bildiklerini öne sürdü.
2003 yılında kurulan PYD, Suriye savaşının başlamasıyla birlikte Arap, Hristiyan ve Kürt partilerle ülkenin kuzeydoğusunda Kürt nüfusun çoğunluğu oluşturduğu üç bölgede ‘özerk yönetimler’ kurmasıyla ortaya çıktı.
2014’te Ayn el-Arab (Kobani) savaşından sonra PYD’ye bağlı Halk Savunma Birlikleri (YPG), DEAŞ’a karşı ABD liderliğindeki Uluslararası Koalisyonun desteğini aldı. 2017 yılında Suriye alanının üçte biri olduğu tahmin edilen dört bölgede kontrolü sağladı
Ancak Türkiye, YPG’ye karşı (Fırat Kalkanı 2016), (Zeytin Dalı 2018) ve (Barış Pınarı 2019) olmak üzere üç askeri operasyon gerçekleştirdi ve birkaç büyük şehri aldı.
Salih Müslim, PYD ile PKK arasındaki ilişkiler, Türkiye ile Suriye arasındaki normalleşme, Suriye muhalefeti ve Kürt Ulusal Konseyi’ne yönelik tutumları ile Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi temsilcileri ve Devlet Başkanı Beşşar Esed hükümetindeki yetkililer arasında gerçekleşen görüşmeler hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulundu.

-PYD ve PKK arasındaki ilişki nedir?
Bu soru, Türkiye’nin uyguladığı çok sayıda propaganda ve Kürt sorununa çözüm istemeyen çevreler nedeniyle bir klasik haline geldi. Partimizin (PYD) PKK’ya bağlı olduğunu söyleyerek terörle suçluyorlar. Biz PKK’nın terör örgütü olmadığına, Türkiye’nin talep ve baskılarına dayanarak terör listesine alındığına inanıyoruz. PYD’yi PKK ile ilişkilendirmeye gelince, amaçları onunla savaşmaya hazırlık olarak terör örgütü olarak göstermektir.

-2012-2015 yılları arasında Türkiye’ye birçok kez seyahat ettiniz. O ziyaretlerde neler yaşandı?
Evet, Türkiye’yi birkaç kez ziyaret ettim. Türkiye Dışişleri Bakanlığı’ndan üst düzey yetkililerle görüştüm. Toplantılar, aramızda ilişkiler kurmaya yönelik girişimlerdi. 2012 yılında Mısır’ın başkenti Kahire’de Türkiye’nin Şam Büyükelçisi ile ilk görüşmeme başladım. Temasların gelişmesi için Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından resmi olarak davet edildim. Görüşmelerimiz, başta PYD ve onun askeri güçleri olan YPG’nin önce Kürt Ulusal Konsey saflarına, daha sonra da Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Ulusal Koalisyonu’na (SMDK) katılmasına odaklandı. SMDK’daki yetkililerle görüştüm ve onlardan doğrudan siyasi programlarına Kürt sorununun adil, Suriye’nin toprak ve halk birliği çerçevesinde çözülmesini yazmalarını istedim. Ama Kürt meselesinin varlığından bahsetmeyi bile reddettiler ve bence bu ret kararı Türkiye’nin baskısıyla oldu.

-Suriye rejimi ile Türkiye arasındaki normalleşme yolunun başladığını düşünüyor musunuz?
Suriye rejimi ile Türkiye arasında yaşanan görüşmeleri zorla evliliğe benzetiyorum. Bu evliliği tamamlamak isteyen taraflar ister Rusya ister İran olsun, bunun sürmeyeceğini ve kaçınılmaz akıbetinin boşanma olduğunu biliyorlar. Tabi bu yakınlaşma siyasi bir çözüme ulaşırsa ve bu savaşa son verirse memnuniyetle karşılanır. Ancak Suriye ile Türkiye arasındaki büyük çelişkiler ve farklılıklar nedeniyle bu normalleşmenin 2011 öncesi gibi gelişeceğini ve dostane ilişkiler şeklini alacağını düşünmüyorum.

-Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi temsilcileri, Şam’da rejimin yetkilileriyle doğrudan görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerin sonuncusu ne zaman gerçekleşti ve neler ele alındı?
Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile düzenli güçler arasında Rus güçlerinin himayesinde yapılan doğrudan askeri ve güvenlik görüşmeleri dışında, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi yaklaşık iki yıldır rejim yetkilileriyle herhangi bir görüşme yapmıyor. Evet, bu konuda Rus girişimleri oldu ama rejim, ortak komiteler kurmayı ve bu tartışmaları geliştirmeyi reddetti. Mahalli İdareler Kanunu’nun (107) geliştirilmesi ile ilgili önerilenler sadece medyada yer aldı ve rejimle doğrudan görüşmelerimizde bu konuları tartışmadık. Rejimle olan farklılıklarımız hizmet veya hukuki olmaktan çok siyasi, mahalli idare hukuku ve idari mevzuattır. Bu bir anayasa maddesi değildir ve görevleri hizmet boyutuyla sınırlıdır, ancak rejim kanunun ruhunu uygulamayı reddediyor. Merkez tarafından verilen siyasi karar alma süreçlerine yurttaş katılımı ilkesi sağlanmadığı takdirde Suriye halkı hiçbir çözümden memnun olmayacaktır. Siyasi katılımın olmaması Suriye krizinin alevlenmesine neden oldu.

-ABD ordusu ve Rus kuvvetlerinin konuşlandığı bölgeleri yönetiyorsunuz ve bunlar iki rakip güç. Bu nasıl oluyor?
Biz kimseyi ne ABD’lileri ne de Rusları davet etmedik. 2014’te Ayn el-Arap (Kobani) savaşında DEAŞ ile savaşmak için Suriye ve Irak’ta Uluslararası Koalisyon kuruldu. Şehri savunan YPG için bize iş birliği ve destek teklif ettiler. Uluslararası Koalisyon ayrıca diğer Suriyeli ortakları da istedi, kamplar kurdu ve muhalif grupları eğitti. Silahlanıp Suriye’ye girdikten sonra bu unsurlar ya bugün Heyetu Tahrir’uş Şam olarak bilinen Nusra Cephesi’ne ya da terör örgütü DEAŞ’a katıldı. Yani biz şehrimizi ve topraklarımızı savunurken gerçek bir ortak bulamadılar, bize DEAŞ ile mücadelede iş birliği ve ortaklık teklif ettiler. Burada Uluslararası Koalisyon güçlerinin varlığının istikrarı destekleme operasyonlarına yardımcı olduğunu ve gelecekte siyasi çözümlerin desteklenmesinde büyük rol oynayacağını belirtmek isterim. Rus kuvvetleri ise 2015’ten beri Suriye hükümetinin resmi daveti üzerine oradalar. Suriye’nin kuzeydoğusundaki varlığı ise, Türk operasyonları ve Kürt bölgelerimizin işgalinden sonra geldi.

-Neden muhalefet çerçevesinin dışındasınız?
PYD partisinin ilkeleri ve amaçları değişmedi. Muhalefette ortak arıyorduk ve devrimin başlamasıyla iki seçeneğimiz vardı. Bunlardan ilki Şam Deklarasyonu’ydu. 2005 yılında kurulan ve Müslüman Kardeşler tarafından desteklenen bu deklarasyondan haberdardık. O zaman biz de bu muhalefet çerçevesine katılmaya ve onun bir parçası olmaya çalıştık. Ancak deklarasyona hâkim olan ve Türkiye’de bulunan bir grubun kabul etmemesi nedeniyle bizi reddettiler. İkinci seçeneğe gelince, o da Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi’ydi. Partimiz onun kurucularından biriydi, rejime karşı barışçıl protestoların başlamasından sonra devrimin siyasi liderlere ihtiyacı vardı. Komiteyi kuran partiler muhalefet çevreleri tarafından biliniyordu. Pozisyonları iktidar rejimine karşıydı. Onlarla ittifak yaptık ve 2011 sonlarında komiteyi kurduk.

-Ancak komitede uzun kalmadınız. Neden çekildiniz?
Koordinasyon Kurulu başkan yardımcısıydım ve 2014 yılına kadar kaldık. Daha açık söylemek gerekirse, bu çerçevede varlığımız dikkate alındığında, muhalefetin Arap şovenist zihniyetinden kurtulamadığı ve komitenin PYD’yi ayrılıkçı olarak gördüğü söylenebilir. Dr. Abdulaziz el-Hayr ve Raca Nasır gibi komite liderlerinin tutuklanması ve Türkiye’de resmi bir ofis açılmasının ardından komitenin bazı liderleri Türk eksenine kaydı ve kendimizi yabancılaşmış hissettik. Bardağı taşıran damla ise komite liderlerinin, Özerk Yönetim temsilcilerinin 2015 sonundaki Riyad Konferansı’na katılmamasını şart koşan bazı ülkelere boyun eğmesi oldu. Komite heyetinde Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ni temsil edecek 3 isim belirledik ve kendilerine isim listesinde herhangi bir değişikliği kabul etmeyeceğimizi, bunun aramızdaki ortaklığı ve ittifakı yok edeceğini söyledik. Konferans yapıldı ve aday gösterdiğimiz isimlerin davetleri iptal edildi, biz de çekilme kararı aldık.

-SMDK ile yaptığınız görüşmelere dönersek, ona katılma konusunu tartışmadınız mı?
SMDK ile doğrudan diyaloğa girmedik, ancak liderlerinin çoğuyla birçok kez görüştük. Koalisyona katılmamız da dahil olmak üzere birçok konuyu görüştük. Ancak tüm bu görüşmeler gizli yapıldı. Koalisyon saflarına katılma isteğimizi dile getirdik ama onlar Türkiye’nin reddedeceği bahanesiyle bunu kabul etmediler.

-PYD, Kürt Ulusal Konseyi ile görüşmelere başladı. Ancak, ABD’nin çabalarına rağmen kısa sürede bocaladı. Neden?
Soruyu şöyle düzelteyim: Kürt Ulusal Konseyi ile doğrudan diyaloga giren sadece PYD değildir. Biz Kürt Ulusal Birliği Partileri (PYNK) ittifakının bir parçasıyız ve 2003 yılında partimizin kuruluşundan bu yana Kürt sınıfının birliği için çalıştık, birlikte hareket ettik. 2011 baharında Suriye devriminin başlamasıyla birlikte, o zamanlar 11 Kürt partisini içeren bir ittifakın Nisan 2011’de ilan edilmesiyle sonuçlanan Kürt Evi’ni düzenlemek için çaba sarf ettik. Suriye krizine ve Kürt meselesine siyasi çözüme yönelik ortak bir bildiri ve Kürt vizyonuna imza attık. Ancak Kürt Ulusal Konseyi’nin amacı bir Kürt anlaşması yapmak değildi. Bunun nedeni, bugüne kadar Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin kontrolündeki alanlar için İç Güvenlik Güçleri’nin (Asayiş) korumasını tanımamalarıdır. Ayrıca Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi kurumlarını, yasalarını ve idari yapılarını da tanımıyorlar. Konsey ofisleri, Devrimci Gençlik Hareketi tarafından bazı saldırılara maruz kalınca kendilerine “Karargahınızı korumak için İç Güvenlik Güçleri’ne gidin’ dedik. Bize onları tanımadıklarını söylediler. Konsey, Türkiye’nin bağrında olduğu için Kürt partileri arasındaki diyalogların engellenmesine katlanıyor.

-Suriye Kürtleri bugün ne durumda?
Kurumlarımızı ve askeri yeteneklerimizi güçlendirmek ve desteklemek için çalışıyoruz. Kaderimiz burada yaşayan bileşenlere bağlı ve projemiz bölge halkları arasındaki uçurumları kapatmak ve ayrımcılığı önlemeye yönelik. Biz saflarımızı birleştirmeye çalışırken her kim bize saldırırsa kendimizi savunacağımızı göreceksiniz. Bu meşru bir haktır. Özerk Yönetim projesinin Suriye’nin geri kalanında uygulamaya uygun olduğunu düşünüyoruz. Suveyda halkı sivil bir öz yönetim talep ediyor. Dera halkı ise en uygun çözümün ademi merkeziyetçi bir yönetim olmasını talep etti. Bunu Suriye çevresindeki insanlardan ve iç valiliklerden duyduk. Bu proje, Suriye toprağı ve halkının birliği çerçevesinde geliyor.



İsrail bayrağının Ali et-Tahir Tepeleri'nde göndere çekilmesi stratejik bölgeyi yeniden gündeme taşıdı

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
TT

İsrail bayrağının Ali et-Tahir Tepeleri'nde göndere çekilmesi stratejik bölgeyi yeniden gündeme taşıdı

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)
İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Nabatiye el-Fevka kasabasını hedef alan hava saldırısının ardından yükselen dumanlar (AFP)

İsrail bayrağının bugün Ali et-Tahir Tepeleri'ndeki bir noktaya çekildiğini gösteren görüntüler, Güney Lübnan'ın en önemli stratejik bölgelerinden birini yeniden gündeme taşıdı. Nebatiye ve Kefr Tebnit kentlerine hâkim konumdaki, Şakif Kalesi ile karşılıklı ateş desteği sağlayan tepe, jeostratejik bir düğüm noktası olarak öne çıkıyor. Görüntüler, İsrail'in bölgeyi tamamen kontrol altına alıp almadığı yönünde tartışmalara yol açarken, askeri uzmanlar tepenin bir noktasına ulaşmanın tüm dağın askeri kontrolünün sağlandığı anlamına gelmediğini vurguluyor. İstisnai konumu nedeniyle Ali et-Tahir Tepeleri, müzakerelerde de en önemli anlaşmazlık başlıklarından biri olmayı sürdürüyor.

Bu gelişmeler, sahadaki gerilimin arttığı bir dönemde yaşandı. İsrail'e ait insansız hava araçları (İHHA), Bint Cubeyl ilçesine bağlı Hadatha beldesine çok sayıda ses bombası attı. İsrail savaş uçakları ise Bekaa bölgesi üzerinden alçak irtifada uçarak Baalbek kentine kadar ilerledi. Lübnan Ulusal Haber Ajansı, İsrail ordusunun Batı sektörde bazı köylerde zırhlı devriyeler düzenlediğini, devriyeler sırasında yoğun ateş açıldığını ve aynı zamanda İsrail İHA'larının Beyrut'un güney banliyösü üzerinde uçuşlarını sürdürdüğünü bildirdi.

 Lübnan'da dolaşan bir fotoğrafta, Ali el-Tahir tepesine dikilen İsrail bayrağıLübnan'da dolaşan bir fotoğrafta, Ali el-Tahir tepesine dikilen İsrail bayrağı

Bayrak dikilmesi kontrol anlamına gelmiyor

İsrail, 26 Haziran'da Ali et-Tahir'i kontrol altına aldığını açıklamış, Hizbullah ise bu iddiayı reddederek, bölgenin hâlâ direniş güçlerinin kontrolünde olduğunu savunmuştu.

Emekli Tuğgeneral Basem Yasin, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Ali et-Tahir Tepeleri'nin Güney Lübnan'ın en önemli coğrafi ve askeri düğüm noktalarından biri olduğunu belirtti. Yasin, "Bölge Kefr Tebnit'ten Kefr Rumman'a kadar uzanıyor, Nebatiye'ye giden bütün yolları ve kentin çevresini kontrol ediyor. Şakif Kalesi'nin tam karşısında yer alıyor ve iki bölgeyi yalnızca Kefr Tebnit ayırıyor. Bu nedenle Şakif'in karşısında stratejik bir blok oluşturuyor" ifadelerini kullandı.

Yasin, İsrail'in 2000 yılına kadar Ali et-Tahir, Debşa ve Cebel et-Tahra tepelerinde üç askeri üs bulundurduğunu belirterek, İsrail'in bölgeyi yeniden kontrol altına alma çabasının bu nedenle şaşırtıcı olmadığını söyledi.

Yaklaşık 1,5 kilometre uzunluğundaki Ali et-Tahir Dağı'nın Kefr Rumman Ovası, İklim et-Tuffah bölgesi ile Refi', Safi ve Seced dağlarına kadar geniş bir alanı gözetlediğini ifade eden Yasin, bunun bölgeye önemli bir taktik ve stratejik değer kazandırdığını kaydetti.

Lübnan'ın güneyindeki Ali et-Tahir ve el-Dabşa tepelerinde bombalamanın etkileri,(Ulusal Haber Ajansı)Lübnan'ın güneyindeki Ali et-Tahir ve el-Dabşa tepelerinde bombalamanın etkileri,(Ulusal Haber Ajansı)

Yasin, İsrail güçlerinin tepenin bazı noktalarına ulaşmasının bölgenin tamamını kontrol ettikleri anlamına gelmediğini belirterek, "Bir İHA'nın belirli bir noktaya ulaşması ya da tek bir noktaya bayrak dikilmesi, askeri anlamda bölgenin kontrol altına alındığını veya işgal edildiğini göstermez" ifadelerini kullandı.

Ali et-Tahir'de yer altında bir tesis bulunduğuna ilişkin iddiaları da değerlendiren Yasin, böyle bir tesisin varlığı hâlinde son iki yılda bölgenin yüzlerce hava saldırısına maruz kalmasının nedenini açıklayabileceğini söyledi. İsrail'in tesiste hâlen Hizbullah mensuplarının bulunduğunu öne sürdüğünü belirten Yasin, "Bu nedenle bölgeyi tamamen kontrol altına almaya çalışıyor. Çünkü bu mesele yalnızca hava saldırılarıyla çözülemez; tesisin içine girilmesi ve sahada kontrol sağlanması gerekir" dedi.

Karşılıklı ateş desteği sağlayan tepeler ağı

Emekli Kurmay Tuğgeneral Fadi Davud ise Ali et-Tahir'in Şakif Tepesi için kritik bir destek noktası olduğunu söyledi. Davud, "Her iki mevzi de hem görsel gözetleme hem de ateş desteği bakımından birbirini tamamlıyor. Böylece çevredeki geniş alan üzerinde kontrol sağlanabiliyor" diye konuştu.

Davud, Ali et-Tahir'in tek bir zirveden ibaret olmadığını, kuzeyden güneye uzanan Ali et-Tahir, Debşa ve Rayet et-Tahir olmak üzere üç ana tepeden oluşan Cebel et-Tahra silsilesinin bir parçası olduğunu ifade etti. En yüksek noktanın güney kesimde bulunduğunu belirten Davud, üç tepenin tek bir coğrafi ve askeri bütün oluşturduğunu söyledi.

Bölgenin doğrudan Kefr Tebnit ve Nebatiye'ye hâkim olduğunu, ayrıca Kefr Rumman çevresini de etkilediğini kaydeden Davud, İsrail yerleşimlerinin esas olarak Şakif ve Bafur tepelerinden gözetlendiğini, Ali et-Tahir'in ise aynı tepe hattı içinde Bafur'u koruyup desteklediğini belirtti.

Lübnan'ın güneyindeki Ali Tahir ormanının bombalanması sonucu yükselen duman bulutları (Ulusal Haber Ajansı)

Lübnan'ın güneyindeki Ali Tahir ormanının bombalanması sonucu yükselen duman bulutları (Ulusal Haber Ajansı)

Davud, bölgede yer altı tesisleri bulunduğuna ilişkin yıllardır çeşitli iddiaların gündeme geldiğini ancak bunların doğrulanmadığını belirterek, "Dağın altında büyük tesisler ve operasyon odaları bulunduğu, ayrıca burada İranlı uzmanlar, subaylar veya önemli askeri unsurların görev yaptığı yönünde bilgiler dolaşıyor. Ancak bunlar doğrulanmış bilgiler değil" dedi.

Operasyonel açıdan bölgenin önemine de değinen Davud, Dar Mimas ekseninden ilerleyen birliklerin önce Şakif Kalesi ve Arnun'a ulaştığını, buradan da doğuda Ali et-Tahir'e, batıda ise Nebatiye ve Kefr Tebnit'e yöneldiğini belirtti. Davud, bu nedenle Ali et-Tahir'in kontrolünün bölgeye ulaşan yollar üzerinde hâkimiyet ve geniş bir alanın gözetlenmesi açısından kritik önemde olduğunu ifade etti.

Müzakerelerin düğüm noktası

Şarku'l Avsat'ın edindiği bilgilere göre, İsrail'in çekilmesine ilişkin müzakereler başladığında ilk aşamada çekilmenin Kefr Tebnit ve tarihi Şakif Kalesi bölgesinden başlaması önerildi. Amaç, İsrail güçlerini Nebatiye'nin hemen dışından uzaklaştırmaktı. Ancak İsrail'in Ali et-Tahir Tepeleri'ne ulaşma konusundaki ısrarı nedeniyle bölge müzakerelerin temel anlaşmazlık konusu hâline geldi.

ABD'nin arabuluculuğunda, İsrail ordusunun Litani Nehri'nin güneyine çekilmesi karşılığında Lübnan ordusunun bölgeye konuşlanmasını öngören bir öneri hazırlandı ve bu plan arabulucular aracılığıyla Hizbullah'a iletildi.

Edinilen bilgilere göre İsrail öneriyi kabul etti. Ancak Lübnan ordusunun yer altındaki tesise girmeden konuşlanmasını öngören ilk taslak Hizbullah tarafından reddedildi ve plan başarısız oldu. Bunun üzerine müzakereler Zotra el-Garbiyye, Frun ve Ganduriye bölgelerinde deneme uygulaması yapılmasına yönelirken, Ali et-Tahir herhangi bir anlaşmanın dışında kaldı.

Eski işgal mevzisinden yeni çatışma eksenine

Ali et-Tahir Tepesi, Litani Nehri'nin kuzeyinde, Kefr Tebnit ile Nebatiye el-Fevka beldeleri arasında, deniz seviyesinden yaklaşık 600 metre yüksekte yer alıyor. Bölge, Ali et-Tahir, Debşa ve Ras et-Tahra tepelerinden oluşan bir silsilenin parçası.

Son savaş sırasında İsrail'in bölgeye ilerleyişi, Şakif Kalesi'nin kontrol altına alınmasının ardından Litani Nehri çevresinden açılan iki ayrı eksen üzerinden Ali et-Tahir'e doğru devam etti. Bu güzergâh, arazi yapısı sayesinde Nebatiye'ye uzanan yolların denetlenmesine imkân sağlıyor.

Ali et-Tahir'in önemi yalnızca mevcut askeri operasyonlardan kaynaklanmıyor. Bölge, İsrail'in 2000 yılına kadar Güney Lübnan'daki işgal döneminde sınır hattındaki en önemli askeri üs ve tahkimatlarından biri olarak kullanılmış, İsrail'in çekilmesinin ardından ise Hizbullah'ın stratejik hedeflerinden biri hâline gelmişti.


Hamas hükümetini feshederken, Şaas tek bir otorite çağrısında bulundu

Filistinliler, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi'nde Daghmuş ailesine ait evi hedef alan İsrail hava saldırısında hayatını kaybeden Muhammed Daghmuş ile eşi için dün cenaze töreni düzenledi. (DPA)
Filistinliler, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi'nde Daghmuş ailesine ait evi hedef alan İsrail hava saldırısında hayatını kaybeden Muhammed Daghmuş ile eşi için dün cenaze töreni düzenledi. (DPA)
TT

Hamas hükümetini feshederken, Şaas tek bir otorite çağrısında bulundu

Filistinliler, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi'nde Daghmuş ailesine ait evi hedef alan İsrail hava saldırısında hayatını kaybeden Muhammed Daghmuş ile eşi için dün cenaze töreni düzenledi. (DPA)
Filistinliler, Gazze kentinin güneybatısındaki Tel el-Heva Mahallesi'nde Daghmuş ailesine ait evi hedef alan İsrail hava saldırısında hayatını kaybeden Muhammed Daghmuş ile eşi için dün cenaze töreni düzenledi. (DPA)

Hamas, yaklaşık yirmi yıldır Gazze Şeridi'nin yönetiminde fiili hükümet işlevi gören "Hükümet Acil Durum Komitesi"ni feshettiğini açıkladı.

Gazze'de düzenlenen basın toplantısında konuşan Acil Durum Komitesi Başkanı Muhammed el-Ferra, görevinden istifa ettiğini duyurdu. Hamas'ın bu adımla, Gazze'nin yönetiminin geçen ocak ayında "Barış Konseyi" tarafından oluşturulan ve "Gazze Ulusal Yönetim Komitesi" ya da "Teknokratlar Komitesi" olarak bilinen yapıya devredilmesini kolaylaştırmayı hedeflediği belirtiliyor.

Gazze Ulusal Yönetim Komitesi Başkanı Ali Şaas ise yayımladığı açıklamada, komitenin gerekli imkân ve koşulların sağlanması hâlinde ulusal sorumluluklarını üstlenmeye tamamen hazır olduğunu ifade etti.

Şaas, komitenin başarılı şekilde görev yapabilmesi için temel şartların; "tek bir otoritenin, açık hukuki referansa sahip tek bir yasal düzenin ve bu otoriteye bağlı tek bir silahlı gücün varlığı" olduğunu vurguladı.

Öte yandan Şarku'l Avsat, pazar günü Hamas kaynaklarına dayandırdığı özel haberinde, hareketin hükümet komitesini feshetmeyi planladığını ve kararın açıklanacağı tarihi önceden duyurmuştu.


Sudan'da altın madeninde meydana gelen çökme sonucu 15 kişi hayatını kaybetti

Sudan'ın Nil Nehri Eyaletindeki el-Ubeydiye bölgesindeki yerel bir madenden altın işçileri çıkıyor (Reuters)
Sudan'ın Nil Nehri Eyaletindeki el-Ubeydiye bölgesindeki yerel bir madenden altın işçileri çıkıyor (Reuters)
TT

Sudan'da altın madeninde meydana gelen çökme sonucu 15 kişi hayatını kaybetti

Sudan'ın Nil Nehri Eyaletindeki el-Ubeydiye bölgesindeki yerel bir madenden altın işçileri çıkıyor (Reuters)
Sudan'ın Nil Nehri Eyaletindeki el-Ubeydiye bölgesindeki yerel bir madenden altın işçileri çıkıyor (Reuters)

Sudan'da daha önce güvenlik gerekçesiyle kapatılan bir altın madeninde meydana gelen kısmi göçükte 15 işçi hayatını kaybetti. Olayı, Sudan Maden Kaynakları Şirketi tarafından dün açıklandı.

Şirketten yapılan açıklamada, Mısır sınırına yakın Vadi Halfa bölgesindeki Muhammed Tevfik madenine, teknik incelemeler sonucunda tehlikeli olduğu gerekçesiyle kapatılmış olmasına rağmen bazı işçilerin girdiği belirtildi. Açıklamada, madenin bir bölümünün çökmesi sonucu 15 işçinin hayatını kaybettiği, bir işçinin ise yaralandığı ifade edildi.

Şirket, madenlerin kapatılmasına ilişkin kararların yalnızca ayrıntılı teknik ve mühendislik değerlendirmelerinin ardından alındığını vurgulayarak, bu kararların temel amacının can güvenliğini sağlamak ve kazaları önlemek olduğunu belirtti.

Sudan'da Nisan 2023'te ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında başlayan iç savaşın ardından, her iki tarafın savaş finansmanında altın sektörü önemli gelir kaynağı hâline geldi. Bu süreçte taraflar ayrıca dış aktörlerden de destek alıyor.

Savaş, zaten kırılgan olan Sudan ekonomisine ağır darbe vururken, geniş kesimlerin geçim kaynaklarını kaybetmesine neden oldu. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre bu durum, çok sayıda kişinin yüksek risk taşıyan altın madenciliğine yönelmesine yol açtı.

Ülkede çıkarılan altının büyük bölümü, ruhsatsız sahalarda veya ekonomik ömrünü tamamlamış madenlerde ilkel yöntemlerle gerçekleştirilen madencilik faaliyetlerinden elde ediliyor.

Bu tür madenlerde yeterli iş güvenliği önlemlerinin bulunmaması ve son derece tehlikeli kimyasalların kullanılması, çevredeki bölgelerde sağlık sorunlarının yaygınlaşmasına neden oluyor.

Afrika'nın yüzölçümü bakımından üçüncü büyük ülkesi olan Sudan, kıtanın önde gelen altın üreticileri arasında yer alıyor.