Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Uzaydaki uydu çöplüğü insanlığı dünyaya hapsedebilir. Çöplerden oluşan okyanus adaları insanlık için alarm veriyor. Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı, insanlığın bu kirlenmeye dur demesi gerektiğini söyledi

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"
TT

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Çöplerden oluşan okyanus adaları insanlık için alarm veriyor. Dünya'nın yakın yörüngesinde, birikmiş uzay çöpleri insanlık için tehlikeye işaret ediyor.
Sürekli uzaya uydu gönderilmesi gündeme geliyor. Ancak göz ardı edilen bir gerçek var ki, uzaydaki uydu çöplüğü önümüzdeki dönemlerde insanlığı dünyaya hapsedebilir.
Independent Türkçe'de yer alan haber göre sanal gerçeklik (VR) uygulamaları ile çevre sorunlarına dikkat çeken Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı, insanlığın bu kirlenmeye "dur" demesi gerektiğini söyledi.

Pasifik okyanusundaki çöp adaları deniz kirliliğinin en görülebilen hali oluyor. Çöplerden oluşan bu adalar, insanların kullanıp attığı ürünlerden oluşuyor.  Devasa boyuttaki bu adalar, okyanusun akıntılarıyla toplanıyor. 
İnsanların okyanusa etkisini görülebilir şekilde gözler önüne seriyor.  Bunun yanı sıra, okyanustaki kirliliğin görünmeyen tehlikeleri olan mikro plastikler var. O plastiklerin çok küçük parçaya dönüşmüş halleri balıkların sindirim sistemine geçiyor.
Daha sonra o balıkları insanlar yediğinde, mikro plastikler insanlarin sindirim sistemine aktarılıyor. Bu durumun ne kadar tehlikeli boyutta olduğuna dikkat çeken Samancı, "Bedenimizde çok ciddi miktarda plastik var" uyarısında bulundu. 

Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı

Yapay gübre yosun patlamasına neden oluyor
"İnsan popülasyonu arttığı için hızla bizim besin ihtiyacımız da artıyor" diyen Samancı, "Fakat dünyanın üzerinde hepimize yetecek kadar protein üretmek kolay değil. O yüzden aşırı miktarda besin üretimine ihtiyacımız var. Bu üretimi yapabilmek için de aşırı miktarda yapay gübre ve tarım ilacı kullanıyoruz. Yağmurlarla bu yapay gübreler ve kimyasallar okyanusa taşınıyor ve yosun patlaması dediğimiz okyanusun üstünü kapatan gelişmeler oluyor veya yapay gübrenin içindeki kimyasallar okyanusa karışıyor" şeklinde konuştu. 

Okyanusta hayat bittiği zaman, bizim için de bir yaşama şansı kalmıyor
Samancı, "İnsanlar, 'Okyanus çok büyük bir şey olmaz' diye düşünüyor. İnsan etkisinden kirlenmeyeceği düşüncesiyle hareket ediyor. Plastik adası işin en görülebilen kısmı yani buzdağının görünen kısmı. Aslında çok daha göz önünde olmayan derin problemler var. Okyanusta hayat bittiği zaman, bizim için bir yaşama şansı kalmıyor" dedi. 

Okyanusu kirlettiğimiz gibi uzayı da kirletiyoruz
Etkileşimli sanat yapmak için, yeni bulunan teknolojiler kullanılıyor. Bunlar arasında sanal gerçeklik ve bilgisayar kodları bulunuyor. 
Bu sanat dalını çevreyle ilgili konulara karşı insanlarda oluşan direnci kırmak için yaptığını söyleyen Dr. Özge Samancı, sözlerine şöyle devam etti:
"İnsanlar şöyle düşünüyor; 'Ben bir tane insanım, ne yapabilirim? Bütün herkes yapıyor. Ben pet şişeden su içmesem ne olacak?' O düşünce biçimi hepimizin içinde devam ediyor. O direnci kırmak için artık insanlara yeni metotlarla ulaşmak gerekiyor. "
Sanal gerçeklik ve yansıtma sanatı denilen geniş bir galeride yansıtarak gerçekleştirdiği Devasa Atık (VastWaste) adındaki çalışma hakkında  Dr. Samancı, "Bu işin içinde sanal gerçeklikte gördüğünüz iki tane sahne var. Birinci sahnede uzay boşluğunun içindesiniz, ikinci sahnede önce okyanusun üzerindesiniz, sonra okyanusun içine gömülüyorsunuz. Burada, okyanus kirliliği ve uzay kirliliği arasında bir bağ var. Birçok insan uzay kirliliği konusundan da haberdar olmayabilir. Biz okyanusu sınırsız büyük bir varlık olarak düşünüp, kirlettiğimiz gibi uzayı da uçsuz bucaksız bir alan olarak düşünüyoruz. Ama aslında öyle değil. Yer çekiminden dolayı bizim uzaya fırlattığımız her şey gidip evrenin sonsuzluğunda kaybolmuyor. Dünyanın etrafındaki yörüngede takılı kalıyor" ifadelerini kullandı.
1960 yıllardan bu yana uzay araştırmaları yapmak ve uydu yerleştirmek için çeşitli uzay araçları gönderiliyor.
Bu uzay araçları işleri bitse de yörüngede kalıyor. Bu ölü uydular, roket başlıkları, önceki kırılmalardan olan parçacıklar da birbirleriyle çarpışıp patladığı zaman parçacık miktarı artıyor.
İşin ilginç kısmı parça büyüklüğünün hiçbir önemi yok. Parça sayısının önemi var. Çünkü uzayda bir sürtünme kuvveti olmadığı için her şey saatte 25 bin  kilometre gibi akıl almaz bir hızla ilerliyor. Adeta bir mermi gibi.
Bu nedenle 10 santimetre civarında bir parça bile büyük bir uydu için tehlike teşkil edebiliyor. 

"Okyanustaki plastiklerin hızını ve uydu kullanma yoğunluğu verisini kullanıyoruz"
"Tıpkı okyanusu kirlettiğimiz gibi şimdi de Dünya'nın etrafındaki yörüngeyi kirletiyoruz" diyen Samancı, "Bu iki davranış biçimi arasındaki paralellikten bahsetmek istedim. Sanal gerçeklikte olan bu iş veri ile çalışıyor, okyanustaki plastiklerin hızını ve uydu kullanma yoğunluğu verisini kullanarak, bu iş için modellenmiş üç boyutlu uydu modellerini hareket ettiriyoruz. Sistemimiz veriye dayalı olduğu için kodladığımız yazılım internetten ilgili veriyi işin içine getiriyor ve verinin değerine göre animasyonları ve görselleri değiştiriyor. Müzik de her seferinde veriye bağlı olarak değişiyor. Seyirci bu işi deneyimlediğinde her seferinde başka bir versiyonunu görüyor. Yani aynı versiyonu iki kere görmek mümkün değil. Boş bir uzaydan başlıyor, uydular geliyor ve uydular birbirleriyle çarpışarak patlıyorlar. Süre geçtikçe etraftaki kırılan uydu miktarı artıyor, daha sonra bu uydu parçaları okyanusa gömülüyor" diye anlattı.  
Bu işin en ilginç yanlarından bir tanesi de okyanus kirliliğini ve uzay kirliliğin, birlikte ele alması. Gerçek hayatta kimi zaman görevi biten uydular sonunda Pasifik okyanusuna gömülüyor.
Dr. Samancı, bu durum için, "İki tane kirlettiğimiz alan, sonunda okyanusta birleşiyor. Bu bana, inanılmaz geliyor. Bu alanlar, sonsuz alanlar değil" şeklinde konuştu. 

Elon Musk insanlığı Dünya'ya mı hapsedecek?
Şu an uzay kirliliğini azaltabilecek herhangi bir teknoloji olmadığını vurgulayan Samancı, şu noktalara dikkat çekti:
"Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agency) ve NASA, en büyük uzayla ilgili kurumlar, bu sorunun üstünde çalışıyorlar ama henüz uzay kirliliğini azaltabilecek bir teknoloji yok. Şu anda işlemde olan uydu sayısı 4 bin 500 civarında ve şu anda var olan uzay kirliliği öyle bir seviyedeki var olan bütün parçacıkları, çöpleri takip etmek zorundalar. O çöplerden biri işlemde olan bir uyduya çarpacak gibiyse işlemde olan uyduyu yukarı aşağı sağa sola şeklinde manevra yaptırıyorlar ki çarpışma gerçekleşmesin. 4 bin 500 uyduyla iş o kadar sıkışık bir hale gelmiş durumda.  Herkesin bayıldığı Elon Musk'ın Starlink diye bir projesi var, işleme koydu ve ilerliyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde uydu sayısını 40 bine çıkarmayı planlıyor. Henüz uzay çöpü ile ilgili bir çözümümüz yok, 4 bin 500 uyduyla aşılmak üzere ve bu rakam 40 bine çıkacak. Okyanusta olan sorunun aynısı dünyanın yörüngesinde de devam ediyor."

"Önlem alınmadan uydu fırlatılmaya devam ederlerse Dünya'ya hapsolabiliriz"
Dünya'nın etrafındaki uzay araçlarının zincirleme çarpışmaları tetikleyecek seviyeye ulaşması olarak bilinen Kessler Etkisi, bu çarpışmaların çok sayıda yeni parçacık oluşmasına neden olabileceği konusunu ele alıyor. 
Dr. Samancı, bu çarpışmaların ulaşabileceği bir eşik noktası olduğuna dikkat çekerek, "Bu eşik noktasına ulaştığımız zaman birbirini tetikleyen, durdurulamaz çarpışmalar olacak. O eşik geçildiği zaman artık bizim uzaya herhangi bir uzay aracı göndermemiz mümkün olmayacak. Eğer uzay çöpünü azaltacak bir çözüm bulamazsak, uyduların hayatlarımıza sağladığı bütün kolaylıklardan vazgeçilmesi gerekecek" şeklinde hatırlatmada bulundu.  

"Okyanusun derinlerinden gelen internetinizi köpek balıkları diş izleriyle kesebilir"
Fiber Optik Okyanus (Fiber Optic Ocean) isimli çalışmada Samancı, sanal gerçeklikle okyanusun dibinden giden fiberoptik kablolardan söz ediyor. 
Bugün kullandığımız internetin, belki çoğunun uydular aracılığıyla sağlandığı düşünülebilir. Ama aslında günümüzde var olan internetin altyapısı okyanusun altından giden kablolara dayalı ve bu kabloların aslında deniz ekosistemi üstünde etkisi var.
Sanal gerçekliği kullanma amacının, insanlara sorunları başka bir şekilde hissettirmek olduğunu kaydeden Dr. Samancı, "Köpek balıkları, bu fiberoptik kablolara çekiliyorlar.  Neden kabloları ısırmak istediklerinin nedeni tam olarak bilinmiyor ama köpek balıkları epey diş izi bırakarak, kabloları kırıyorlar. Bu durum şirketlere çok büyük maddi zararlara mal oluyor. Okyanusun dibinde kırığı bulup, tamir ediyorlar. Bu canavar gibi yaratık insanların yarattığı çizgi gibi bir teknolojiye saldırıyor. Bu doğa ile teknoloji arasındaki mücadelenin neredeyse bir grafik tasarım şeklinde dışavurumu ve gerçek olamayacak kadar absürt bir an" diye anlattı.  
 
Köpek balıklarının okyanusta yüzme hızından elde edilen veri müziği ve görselleri belirliyor
Bu çalışmada sanal gerçekliğin içinde okyanusun derinliğinde, fiberoptik kabloların içine takılı kalmış köpek balığı iskeletleri var.
VR gözlükleri ile ortamın içindeyken, kendinizi okyanusun altında fiber optik kablolarının ve köpek balığı iskeletlerinin arasında buluyorsunuz. Fakat fiberoptik kablolar farklı renklerde yanıp söylüyorlar.
Bu işe eşlik eden müzik ve kabloların yanıp sönmesi, veriye dayalı olarak değişiyor. Bu değişimi köpek balıklarının okyanusta yüzme hızından elde edilen veri belirliyor.  
"Köpek balıklarına GPS takarak, hareketlerini takip eden ocearch.org  isimli sitenin verilerini kullanıyoruz" diyen Samancı, "O sistem sayesinde köpek balıklarının okyanustaki var olan hızını hesaplayabiliyoruz. O hızı ve insanların interneti kullanma hızını kullanarak, bu işi yaptık. Bir anlamda doğanın hızı ve insanın hızlı şeklinde iki veri bir araya geliyor" dedi.  

Beyin dalgalarınızla okyanus dalgalarını nasıl yönetirsiniz?
Beyin dalgalarını kullanarak yaptığı Sen Okyanussun (You are the Ocean)  isimli çalışmasında Samancı, "Katılımcıya beyin dalgası ölçen sensör takıyoruz. Sanat galerisinin duvarına ise, gerçekçi bir okyanus yansıtıyoruz. Bu okyanus kamerayla çekilmiş bir video değil. Bilgisayar koduyla yaptığımız, tamamen koda dayalı bir okyanus ama gerçekçi bir sunum. Eğer etkileşen kişi kafasında bir problem çözmeye çalışıyorsa fırtınalı ve son derece dalgalı bir okyanus oluşuyor. Eğer daha kaygısız, anın içinde var olan bir düşünce modundaysa beyin dalgaları güneşli, sakin, dalgasız bir okyanus oluşturuyor. Aradaki geçişler de son derece yumuşak bir şekilde gerçekleşiyor" ifadeleriyle anlattı.

Biz Dünya'nın aynası, Dünya da bizim aynamız
Dr. Samancı, son olarak, çalışmanın amacını şu sözlerle anlattı:
"Pek çok insan, 'Ben insanım ve var olan bütün varlıklar benim için yaratıldı' diye düşünebiliyor. Ama belki de buna şöyle bakabiliriz; bir evren ve bir Dünya var, insan da bunun uzantısı, parçası yani faydalanmak şeklinde değil. Her ekosistemin eşit olduğu, insanın diğer ekosistemlerden daha üstün olmadığı, bizim her şeyin bir parçası ve uzantısı olduğumuz bir düşünme biçimi. Eğer kendimizi ustun görmezsek, dünyayı ve kaynakları da kendi çıkarımız için kullanmayız, diğer varlıkları da düşünürüz. Biz Dünya'nın aynası, Dünya da bizim aynamız gibi bir düşünce biçimi. Bu iş insanlar üzerine o bağı hissetme anlamında gerçekten çok etkili oldu."



Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)
TT

Bilim insanları güneş fırtınalarına karşı "hava yastıkları" öneriyor

(NASA)
(NASA)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırmaya göre Dünya'nın manyetik alanının sınırında uydulardan fırlatılan kimyasallar, gezegeni yıkıcı güneş patlamalarından koruyacak bir "hava yastığı" görevi görebilir.

Güneş'ten fırlatılan yüksek enerjili parçacık akımları olan güneş patlamaları, radyo iletişimini bozup uydu elektronik sistemlerini tahrip edebiliyor.

Güneş fırtınalarının Dünya’nın manyetik alanında yarattığı dalgalanmalar, GPS sinyallerini bozabilir ve hatta elektrik şebekelerinde aşırı yüklenmeye yol açabilecek akım dalgalanmalarına neden olabilir.

Bilim insanları Güneş'ten gelen yıkıcı enerji akımlarını tahmin etmede giderek daha başarılı olsa da kendimizi bunlardan korumak için yapabileceğimiz pek bir şey yok.

Araştırmacılar, savunmamızı geçici olarak güçlendirmek ve zarar verme potansiyeli taşıyan uzay fırtınalarını saptırmak için gezegenin manyetik alanının kenarına kimyasallar ateşleyecek bir uzay aracı sistemi kurulmasını öneriyor.

Araştırmacılar, böyle bir sistemin büyük bir jeomanyetik fırtınanın şiddetini yarıya indirebileceğini ve bunun uydu ve elektrik şebekeleri gibi kritik altyapıyı kurtarmaya yeteceğini tahmin ediyor.
 

Güneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya ÜniversitesiGüneş süper fırtınasının Dünya'nın plazmasferini sıkıştırması (Uzay-Dünya Çevre Araştırmaları Enstitüsü / Nagoya Üniversitesi)

Michigan Üniversitesi'nden araştırmanın yazarı gökbilimci Daniel Welling, Science'a yaptığı açıklamada "Sanki manyetosfere bir hava yastığı takabiliyormuşuz gibi" diyor.

Hakemli dergi Space Weather'da yayımlanan çalışmanın bir diğer yazarı Brian Walsh ise şu ifadeleri kullanıyor:

Paradigmayı tersine çevirebilecek bir model geliştirdik. Bu, bir köyde nehrin taşacağını gören insanlara benziyor; belki nehrin ne zaman taşacağını öngörebilirler ancak fırtına duvarı inşa etmeleri muhtemelen daha da iyi olur. İşte burada önerdiğimiz şey bu.

Ekibin "Storm Wall" (Fırtına Duvarı) adını verdiği önerilen sistem, yer eşzamanlı yörüngeye fırlatılarak yörüngelerini Dünya'nınkiyle senkronize eden 6 uzay aracını kullanacak.

Her bir uydu, elektrik yükü oluşturup atmosfere plazma yaymak için baryum veya lityum gibi bir alkali element içeren bir kutu taşıyacak. Bilim insanları bu plazmanın, herhangi bir güneş fırtınasıyla manyetosfer arasındaki enerji akışını bozacağını ve bunun, uzay havasını gezegenimizin etrafına ve ötesine yönlendirmeye yeteceğini öngörüyor.
 

Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)Yeni konseptin şematik diyagramı (Space Weather)

Öte yandan araştırmacılar, sistemin uygulanmasında maliyet engelleriyle karşılaşılabileceği uyarısında bulunuyor.

Önerilen sistemin, yaklaşık bir düzine petrol kamyonuna eşdeğer malzeme taşıyan 6 uzay aracının fırlatılmasını gerektireceğini tahmin ediyorlar.

Bilim insanları kullanılan malzeme miktarını gelecek çalışmalarda yarıya indirecek yöntemler bulmayı umuyor.

Araştırmacılar "Önerilen yaklaşımda mevcut teknoloji ve malzemelerin kullanılması, onu uzay havası risklerine karşı geleceğin pratik bir savunması haline getiriyor" diye yazıyor.

Dr. Walsh da "Eğer bunu inşa edersek ve eğer devreye sokulursa, gezegendeki herkese faydası olacak. Bu sadece bir ülkeye, bir uydu grubuna yardımcı olacak şekilde yapılamaz" diyor.

 Independent Türkçe,independent.co.uk/space


IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
TT

IBM: Suudi Arabistan’da yapay zekânın hakimiyeti artık sadece veri konumuyla ilgili bir mesele değil

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)
Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık sadece verilerin depolandığı yerle değil, altyapı, modeller ve süreçler üzerindeki kontrolle de bağlantılı hale geldi. (Shutterstock)

Suudi Arabistan’da dijital egemenlik artık yalnızca verilerin nerede depolandığıyla ilgili bir mesele olmaktan çıkarken, değişen koşullar karşısında altyapı, modeller, operasyonlar, anahtarlar ve dijital tedarik zincirleri üzerindeki kontrolün kimin elinde olduğu sorusunu da kapsayan daha geniş bir kavrama dönüşüyor. Bu konu, dijital dönüşüm gündeminin hız kazandığı ve Suudi Arabistan’ın yapay zekâ, bulut altyapıları, operasyonel dayanıklılık ve yönetişim alanlarındaki hedeflerini büyüttüğü bir dönemde, IBM tarafından Suudi Arabistan’da dijital egemenlik konusunda düzenlenen yuvarlak masa toplantısının ana gündem maddesini oluşturdu.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid (IBM)

Farkındalık ve hazırlık arasındaki uçurum

Suudi Arabistan pazarına ilişkin verilere göre IBM, Suudi yöneticilerin yüzde 90’ının yapay zekâ egemenliğinin 2026 yılı iş stratejilerinin bir parçası olması gerektiğine inandığını belirtiyor. Ancak toplantıda yapılan değerlendirmelerde, fiilen hazırlıklı olan kurumların oranının bunun oldukça altında kaldığına dikkat çekildi. Katılımcılar, Suudi Arabistan’daki müşterilerin yalnızca ‘her on kurumdan iki ya da üçünün’ yeterli hazırlık düzeyine sahip olduğunu ifade etti.

IBM Suudi Arabistan Bölge Başkan Yardımcısı Eymen er-Raşid, konunun artık teorik ya da geleceğe ertelenmiş bir tartışma olmaktan çıktığını ve ‘bugün yaşanan bir tartışma’ hâline geldiğini söyledi. Raşid, sorunun farkındalık eksikliğinden değil, egemenliğin stratejinin bir parçası olması gerektiğine inanmakla bunu uygulayabilecek kapasiteye sahip olmak arasındaki farktan kaynaklandığını belirtti. Birçok kurumun hâlâ dijital egemenlik meselesine geleneksel bir bakış açısıyla yaklaştığını kaydeden Raşid, tartışmanın “Veriler nerede bulunuyor? Hesaplama altyapısı nerede?” sorularının çok ötesine geçtiğini vurguladı.

IBM Institute for Business Value tarafından Suudi Arabistan’a ilişkin yayımlanan sonuçlara göre, Suudi liderlerin yüzde 63’ü bilişim kaynaklarının temininde belirli bölgelere bağımlı olmaktan endişe duyuyor. Bu oran, küresel ortalamanın üzerinde bulunuyor. Ayrıca liderlerin yüzde 85’i jeopolitik ve ekonomik gelişmelerin teknoloji yatırımlarını tehdit ettiğini düşünüyor. Buna karşılık, Suudi liderlerin yüzde 73’ü ise kurumların uyum sağlama kapasitesine sahip olması halinde jeopolitik dalgalanmaların 2026 yılında yeni iş fırsatları yaratabileceğine inanıyor.

 IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)IBM, Suudi kuruluşların yapay zekanın önemine ilişkin farkındalığı ile bunu uygulamaya yönelik fiili hazırlıkları arasında bir uçurum olduğunu düşünüyor. (Shutterstock)

Egemenlik sadece bir konum değil

Şarku’l Avsat’ın katıldığı oturumda konuşan Sabine Holl, dijital egemenlik kavramının düzenleyici bir gereklilik olmaktan çıkarak stratejik bir önceliğe dönüştüğünü söyledi. IBM’in Ortadoğu ve Afrika Bölgesi Satış Mühendisliği Başkan Yardımcısı ve Teknoloji Direktörü olan Holl, tartışmaların başlangıçta veri egemenliği ekseninde yürüdüğünü, yani verilerin ülke içinde mi yoksa dışında mı bulunduğu sorusuna odaklandığını belirtti. Ancak son dönemde veri merkezlerinde yaşanan kesintiler ve jeopolitik gerilimler gibi gelişmelerin, fiziksel konumun tek başına kontrolü garanti etmeye yetmediğini ortaya koyduğunu ifade etti.

Holl, dijital egemenliğin artık ‘veriler, altyapı ve teknoloji geliştirme süreçleri’ üzerindeki kontrolle bağlantılı hale geldiğini söyledi. Bu çerçevede IBM, dijital egemenlik kavramını operasyonel egemenlik, veri egemenliği, teknoloji egemenliği ve yapay zekâ egemenliği olmak üzere dört temel başlık altında ele alıyor. Bu yaklaşım doğrultusunda dijital egemenlik, yalnızca verilerin yerel sınırlar içinde tutulmasına yönelik düzenlemelere uyum anlamına gelmiyor; aynı zamanda verilere kimin erişebildiğini, sistemi kimin yönettiğini, modellerin nerede çalıştığını ve kurumların gerektiğinde uyumluluğunu nasıl kanıtlayabildiğini kapsayan sürekli bir yetkinlik olarak tanımlanıyor.

Konuyu doğrudan bir ifadeyle özetleyen Holl, “Egemenlik yalnızca konumla ilgili değildir” dedi. Holl’e göre temel soru, verilerin yerel bir veri merkezinde bulunup bulunmadığından ziyade, bu veriler üzerinde kimin kontrol sahibi olduğu, hangi kimliklerle şifrelerinin çözülebildiği ve bölgesel bir kesinti ya da beklenmedik bir kriz durumunda kurumun iş sürekliliğini sağlayacak bir kurtarma ve operasyon planına sahip olup olmadığıyla ilgili.

Yapay zekâ denklemi karmaşıklaştırıyor

Dijital egemenlik konusu, yapay zekânın yaygınlaşmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hâl alıyor. Zira yapay zekâ modelleri ve ajanları artık yalnızca verileri depolamak veya okumakla yetinmiyor; farklı veri kaynaklarına erişebiliyor, bilgileri yorumlayabiliyor, karar önerilerinde bulunabiliyor ve hatta kurumların sistemleri içinde çeşitli işlemleri doğrudan gerçekleştirebiliyor. Bu durum, dijital egemenlik tartışmasına yeni bir boyut kazandırıyor: Kurumlar yalnızca verilerin bulunduğu yer üzerinde mi kontrol sahibi, yoksa yapay zekânın bu verilerle ne yaptığı üzerinde de denetim sağlayabiliyor mu?

Bu yaklaşım, IBM’in ‘yapay zekâ için yeni işletim modeli’ olarak tanımladığı yapıya neden önem verdiğini de ortaya koyuyor. Şirkete göre yapay zekâ alanında öne çıkan kurumlar sadece daha fazla araç kullanmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışma biçimlerini de yeniden tasarlıyor. IBM, bu modelin birbiriyle bağlantılı üç temel unsur üzerine kurulduğunu belirtiyor: yapay zekâ ajanları, veri, otomasyon ve hibrit altyapılar.

Bu çerçevede IBM, farklı ortamlarda yapay zekâ ajanlarının koordinasyonu ve yönetimi için geliştirilen yeni nesil Watsonx Orchestrate çözümünü duyurdu. Şirket ayrıca gerçek zamanlı veri yetenekleri için Confluent ve watsonx.data entegrasyonlarının yanı sıra, akıllı operasyonlar için IBM Concert platformunu ve operasyonel egemenlik alanındaki IBM Sovereign Core çözümünü tanıttı.

Oturum sırasında Şarku’l Avsat, yapay zekâ ajanlarının kurumsal iş akışlarının bir parçası haline gelmesiyle birlikte dijital egemenliğin daha zor yönetilen bir konuya dönüşüp dönüşmediğini gündeme getirdi. Soruda, verilerin artık yalnızca depolanmadığı; kullanıldığı, yorumlandığı ve bunlara dayanarak kararlar alındığı vurgulandı. Bu soruya yanıt veren Holl, kurumların artık ajanların ‘her yerde’ bulunduğu bir gerçeklikle karşı karşıya olduğunu söyledi. Holl, bu ajanların hem kurum içi sistemlerde hem de farklı platformlarda faaliyet gösterebildiğini belirterek, bu nedenle güçlü gözetim ve denetlenebilirlik mekanizmalarına ihtiyaç duyulduğunu ifade etti. Holl ayrıca, IBM tarafından geliştirilen işletim modelinin önemli unsurlarından birinin de, yapay zekâ ajanlarının yönetilmesini ve izlenmesini sağlayan ‘ajan kontrol katmanı’ olduğunu kaydetti.

 IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)IBM, yapay zekadan gerçek bir değer elde etmenin temel unsurlarının insan becerileri ve sistemlere duyulan güven olduğunu vurguluyor. (Shutterstock)

Buluttan operasyonel özerkliğe

IBM, hibrit bulut stratejisinin dijital egemenliğin inşasında temel unsurlardan biri haline geldiğini değerlendiriyor. Oturumda konuşan Holl, bulut teknolojilerinin yaygınlaşmasının egemenlik kavramına bakışı değiştirdiğini belirtti. Holl, özellikle Ortadoğu ve Afrika’da veriye erişim ve verinin kullanımına ilişkin düzenlemelerin erken dönemde ortaya çıkmasının, şirketlerin konuya yaklaşımını şekillendirdiğini ifade etti. Bu durumun, IBM’in hibrit bulut stratejisinin oluşumunda etkili olduğunu kaydeden Holl, bulutun sunduğu avantajların yalnızca genel bulut ortamlarıyla sınırlı kalmaması; özel bulut ve kurum içi sistemlerde de uygulanabilmesi gerektiğini söyledi.

Holl, geçmişte ‘her şeyin buluta taşınacağı’ yönündeki beklentinin tam anlamıyla gerçekleşmediğini dile getirdi. Kurumların hibrit ve çoklu bulut ortamlarında faaliyet göstermeyi sürdürdüğünü belirten Holl, ancak bu yapılarda çoğu zaman yeterli şeffaflık, denetlenebilirlik ve kontrol mekanizmalarının bulunmadığını ifade etti. Holl’e göre bir kurum, ‘tek bir tuşla’ sistemlerin nerede çalıştığı, kim tarafından yönetildiği ve düzenleyici gerekliliklere uygun olup olmadığı gibi sorulara yanıt veremiyorsa, gerçek anlamda dijital egemenliğe sahip sayılmıyor.

Bu noktada IBM, ‘tasarım yoluyla egemenlik’ kavramını öne çıkarıyor. Holl, mevcut bir teknolojik ortamın sonradan çeşitli eklemelerle egemen bir yapıya dönüştürülemeyeceğini savundu. Bunu, gölde kullanılan küçük bir teknenin basit onarımlarla okyanusu aşabilecek ve fırtınalara dayanabilecek bir gemiye dönüştürülemeyeceği benzetmesiyle açıklayan Holl, dijital egemenliğin altyapının tasarım aşamasından itibaren gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Buna göre taşınabilirlik, tercih özgürlüğü, açık platformlar, felaket kurtarma planları, şifreleme anahtarlarının kontrolü ve kimlik yönetimi gibi unsurlar, sistem mimarisinin başlangıçtan itibaren ayrılmaz parçaları olmalı.

Egemenliği işleyişe dönüştürme girişimi

IBM, IBM Sovereign Core platformunun dijital egemenliği yalnızca yazılı bir politika olmaktan çıkararak uygulanabilir ve doğrulanabilir bir yapıya dönüştürmeyi hedeflediğini belirtiyor. Şirket, söz konusu platformu; hükümetlerin, kurumların ve hizmet sağlayıcılarının yapay zekâya hazır egemen dijital ortamlar oluşturmasına yardımcı olan, aynı zamanda hibrit sistemlerde kontrol ve mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini sağlayan bir çözüm olarak tanımlıyor.

IBM’in yazılımdan sorumlu kıdemli başkan yardımcısı Dinesh Nirmal, yapay zekânın dijital egemenliği ‘siyasi bir söylemden ziyade çalışma anında karşılanması gereken bir gerekliliğe’ dönüştürdüğünü ifade etti. Öte yandan Raşid, yapay zekânın kurumsal ve ulusal stratejilerin ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle birlikte kurumların, operasyonel yetkiyi, güveni ve düzenleyici gereklilikleri riske atmadan yenilik yapabilme ihtiyacının arttığını söyledi.

Platform; müşteri tarafından yönetilen bir kontrol katmanı, kimlik hizmetleri, şifreleme altyapısı, egemen sınırlar içinde tutulan veriler, sürekli uyumluluk takibi ve otomatik denetim kayıtları üretimi gibi çeşitli özellikler içeriyor. Ayrıca önceden tanımlanmış düzenleyici çerçeveler ile yapay zekâ modellerinin, çıkarım süreçlerinin ve yapay zekâ ajanlarının belirlenmiş egemenlik sınırları içinde kontrollü biçimde çalıştırılmasını sağlıyor. IBM Sovereign Core, açık teknolojilere dayalı bir mimari üzerine inşa edilmiş durumda. Platform, Red Hat OpenShift ve Red Hat AI çözümlerinden yararlanırken; AMD, Dell, Mistral, MongoDB ve Palo Alto Networks gibi şirketleri kapsayan geniş bir iş ortaklığı ekosistemi tarafından destekleniyor.

Oturumda konuşan Holl ise dijital egemenlik yaklaşımının her kurumun kendi sunucusunu ya da yerli bir çip üretmesini gerektirmediğini vurguladı. Holl’e göre asıl önemli olan, koşullar değiştiğinde kurumların farklı bileşenler ve çalışma ortamları arasında geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip olması. Holl, grafik işlem birimleri (GPU), bellek ve yarı iletken tedarikinde yaşanabilecek darboğazların, kurumların tek bir tedarikçiye veya değiştirilemeyen bir altyapıya bağımlı kalması durumunda ciddi bir egemenlik riskine dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.Yapay zekâ aracılarının yaygınlaşması, verilerin çoklu sistemler içinde kullanılması, yorumlanması ve bunlara dayalı olarak kararların alınması nedeniyle egemenliği daha karmaşık hale getiriyor.

Esneklik, egemenliğin bir parçası

Tartışmada öne çıkan başlıklardan biri de dijital egemenlik ile operasyonel dayanıklılık arasındaki yakın ilişki oldu. Katılımcılara göre bir kurum, hizmet kesintisi, siber saldırı veya jeopolitik kriz gibi durumlarda faaliyetlerini sürdüremiyor ve hızlı şekilde toparlanamıyorsa, sahip olduğunu düşündüğü kontrolü fiilen elinde bulundurmuyor demektir. Holl, bazı yedekleme ve felaket kurtarma stratejilerinin başarısız olmasının temel nedeninin, bunların yeterince ciddi biçimde test edilmemesi veya operasyonel bir zorunluluktan ziyade ikincil bir tercih olarak görülmesi olduğunu söyledi.

Suudi Arabistan’da dijital dönüşümün kamu, enerji, finans, telekomünikasyon ve sağlık gibi kritik sektörlerde hız kazanmasıyla birlikte bu konu daha da önem kazanıyor. Katılımcılar, özellikle kamu kurumlarının artık yalnızca politika ve düzenlemelerin tamamlanmasını beklemekle yetinmediğini, aynı zamanda iş yüklerini egemenlik ilkelerine uygun hizmet sağlayıcılarına taşımaya veya dijital ortamları yöneten ekiplerin ülke içinde bulunmasını sağlamaya yönelik somut adımlar attığını ifade etti.

Egemenlik ve insan becerileri

Tartışmalar yalnızca teknolojiyle sınırlı kalmadı. Raşid, dijital egemenlik kavramını insan kaynağıyla da ilişkilendirerek, yapay zekânın gerçek değerinin ancak gerekli beceriler ve sistemlere duyulan güvenle ortaya çıkabileceğini vurguladı. Raşid, “İnsan becerileri, yapay zekâ ekonomisinin para birimidir” ifadesini kullanarak, bazı kurumların yapay zekâ çözümlerini devreye almasına rağmen beklenen faydayı elde edemediğini; bunun temel nedeninin kullanıcıların söz konusu sistemlere yeterince güvenmemesi veya onlardan etkin şekilde yararlanabilecek yetkinliklere sahip olmaması olduğunu söyledi.

Bu yaklaşım, Suudi Arabistan’da yürütülen dijital egemenlik tartışmalarına yeni bir boyut kazandırıyor. Buna göre egemenlik, yalnızca veri merkezlerine veya bulut platformlarına kimin sahip olduğu meselesi değil; aynı zamanda bu sistemleri kimin işlettiği, riskleri kimin anlayabildiği, uyumluluğu kimin kanıtlayabildiği ve kuralların, piyasaların ya da tehditlerin değişmesi durumunda stratejiyi kimin yeniden şekillendirebildiğiyle de yakından bağlantılı.

IBM’in 2026 eğilimlerine ilişkin raporuna göre, Suudi Arabistan’daki üst düzey yöneticilerin yüzde 88’i, yapay zekâ ajanlarının belirsizlik ve kriz dönemlerinde daha hızlı ve daha isabetli kararlar alınmasına yardımcı olduğuna inanıyor. Ancak bu iyimser tablo, kurumların önüne yeni bir sorumluluk da çıkarıyor. Zira yapay zekâ ajanlarının karar alma süreçlerine katkısı ve görevleri yerine getirme kapasitesi arttıkça; açık yönetişim mekanizmalarına, denetim süreçlerine, model ve ajan yaşam döngüsünün etkin yönetimine, ayrıca gerektiğinde istenilen performansı göstermeyen sistemlerin durdurulmasına veya yeniden yapılandırılmasına duyulan ihtiyaç da artıyor.

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Dijital egemenlik, operasyonel esneklik ve arızalardan, jeopolitik krizlerden ve siber saldırılardan kurtulma yeteneği gerektirir. (Shutterstock)

Şekillenmekte olan bir Suudi modeli

Holl’e göre Suudi Arabistan, dijital egemenlik tartışmalarında özel bir konuma sahip bulunuyor. Holl, Suudi Arabistan’ın yerel veri merkezleri kurarken aynı zamanda küresel bulut sağlayıcılarıyla iş birliği yaparak ileri teknolojileri ülke içine taşıyan bir model geliştirdiğini belirtti. Bu yaklaşımın, yerel düzenlemelerle uyumlu bir çerçeve içinde inovasyonu mümkün kıldığını ifade etti. Ancak mevcut veriler, Suudi Arabistan’da bilişim altyapıları, yarı iletkenler ve küresel teknoloji sağlayıcılarına dış bağımlılık konusunda duyulan endişenin dünya ortalamasının üzerinde olduğunu da ortaya koyuyor.

Bu nedenle tartışma, tam anlamıyla içe kapanma ile sınırsız dışa açılma arasında bir tercih yapmaktan ziyade; küresel inovasyona erişim ile yerel kontrol arasında denge kurabilecek bir modelin nasıl oluşturulacağı sorusuna odaklanıyor. Bu model; yerel denetimin korunmasını, mevzuata uyumun kanıtlanabilmesini ve yapay zekâ sistemlerinin belirli sınırlar içinde işletilebilmesini hedefliyor. Bu çerçevede dijital egemenlik, yalnızca hukuki veya düzenleyici bir başlık olmaktan çıkarak dijital ekonominin operasyonel altyapısının temel bileşenlerinden biri haline geliyor.

Yapay zekânın deneysel uygulamalardan gerçek operasyonlara, modellerden otonom ajanlara doğru evrilmesiyle birlikte, oturumda gündeme getirilen temel soru Suudi kurumları açısından daha da kritik bir önem kazanıyor: Kurumlar yalnızca verilerini ülke sınırları içinde tutuyor olmalarıyla mı yetinmeli, yoksa bu veriler üzerinde gerçekleşen tüm süreçleri yönetebilecek kapasiteye de sahip olmalı mı? Verileri kim kullanıyor, yapay zekâ modelleri ve ajanları hangi kurallarla çalışıyor ve koşullar değiştiğinde sistemler nasıl uyum sağlıyor? Dijital egemenlik tartışmasının merkezinde artık bu sorular yer alıyor.


Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)
TT

Kadim Çin bitkisi, kelliğin çaresi olabilir

(Unsplash)
(Unsplash)

Vishwam Sankaran Bilim ve Teknoloji Muhabiri 

Yeni bir araştırma, Çin geleneksel tıbbında yaygın kullanılan bitki kökünün erkek tipi kellik için etkili bir tedavi seçeneği olabileceğini ortaya koyuyor.

Androgenetik alopesi, yani erkek tipi kellik, dünya çapında milyonlarca erkeği etkileyen en yaygın saç dökülmesi türü.

Bu durum saç foliküllerinin zamanla küçülmesiyle kademeli ilerliyor ve saçların daha ince, daha kısa çıkmasına yol açıyor. Ardından büyüme önemli ölçüde yavaşlayabiliyor veya tamamen durabiliyor.

Finasterid ve minoksidil gibi tedaviler fayda sağlayabilse de bazı kişilerde cinsel yan etkiler veya kafa derisi tahrişi gibi istenmeyen sonuçlara da yol açabileceğinden herkes için ideal olmayabiliyor.

Şimdiyse araştırmacılar, Çin geleneksel tıbbında uzun zamandır kullanılan bir kökün androgenetik alopesi için potansiyel bir tedavi olabileceğini buldu.

Journal of Holistic Integrative Pharmacy adlı akademik dergide yayımlanan çalışmanın yazarlarından Han Bixian, "Analizimiz, kadim bilgeliği modern bilimle buluşturuyor" dedi.

Görsel kaldırıldı.Boğumluca otunun kurutulmuş kökü (Journal of Holistic Integrative Pharmacy, 2026)

Çince adı He Shou Wu olan Boğumluca otu, bin yıldan fazla süredir kullanılıyor ve geleneksel olarak "saçı karartma ve besleyici öz"le ilişkilendiriliyor.

Ancak bitkinin saç büyümesini desteklediği kesin biyolojik yol belirsizliğini koruyordu.

Araştırmacılar artık Boğumluca otunun saç büyümesini sadece tek bir biyolojik yol üzerinden değil, aynı zamanda saç dökülmesi ve yeniden uzamasıyla ilgili çeşitli süreçler aracılığıyla etkilediğine inanıyor.

Androgenetik alopeside, dihidrotestosteron adlı bir hormon, saç foliküllerini kademeli olarak küçülterek, güçlü ve sağlıklı saç üretmelerini zorlaştırıyor.

Son inceleme Boğumluca otunun bu hormonun etkisini azaltabileceğini ve folikülleri, kalıtsal saç dökülmesinin başlıca etkenlerinden birinden koruyabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, Boğumluca otunun folikül hücrelerinin çok erken ölmesini önlemeye ve kafa derisine giden kan akışını artırabileceğini söylüyor.

Araştırmacılar, sağlıklı foliküllerin saç büyüme döngüsünü sürdürmek için aktif, canlı hücrelere ihtiyaç duyduğundan bunun önemli olduğunu açıklıyor.

Bitki ayrıca rejenerasyonda yer alan ve hücre büyümesini, hücreler arası iletişimi ve doku onarımını düzenleyen temel biyolojik sinyalleri de aktive ediyor.

Bilim insanları, bu sinyaller daha güçlü olduğunda, saç foliküllerinin yeniden büyüme durumuna girme olasılığının arttığını söylüyor.

Dr. Bixian, "Bizi şaşırtan şey, Tang Hanedanlığı'ndan itibaren tarihsel metinlerin, günümüzdeki saç biyolojisi anlayışıyla mükemmel bir şekilde örtüşen etkileri ne kadar tutarlı bir şekilde tanımladığıydı" dedi.

"Modern çalışmalar artık bunun folklor değil, farmakoloji olduğunu doğruluyor" diye ekledi.

Çalışmada bilim insanları bitki hakkında laboratuvar araştırmaları, klinik raporlar ve tarihi bitkisel kayıtlar da dahil çeşitli türden bilgileri değerlendirip karşılaştırdı.

İnceleme, bitkinin saç dökülmesini yavaşlatmanın ötesinde, rejenerasyonu destekleyen koşullar da yaratabileceğini gösteriyor.

Bilim insanları, buna karşılık birçok saç dökülmesi tedavisinin yalnızca mevcut saçları korumak üzere tasarlandığını belirtiyor.

"Geleneksel hazırlık sürecinin en önemli aşamalarından biri olan doğru işleme tabi tutulduğunda, bu bitki olumlu bir güvenlik profili sergiliyor; bu da onu, mevcut ilaçlarla bağlantılı cinsel işlev bozukluğu veya kafa derisi tahrişi gibi yan etkilerden çekinen hastalar için daha cazip bir seçenek haline getiriyor" diye yazdılar.

Araştırmacılar, son çalışmanın yeni nesil saç çıkarma tedavilerine rehberlik edebileceğini umuyor.

Independent Türkçe,independent.co.uk/news/science