Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Uzaydaki uydu çöplüğü insanlığı dünyaya hapsedebilir. Çöplerden oluşan okyanus adaları insanlık için alarm veriyor. Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı, insanlığın bu kirlenmeye dur demesi gerektiğini söyledi

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"
TT

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Çöp adaları ve uzay çöpleri insanlığın sonunu mu getirecek?.. "Önlem alınmazsa Dünya'ya hapsolabiliriz"

Çöplerden oluşan okyanus adaları insanlık için alarm veriyor. Dünya'nın yakın yörüngesinde, birikmiş uzay çöpleri insanlık için tehlikeye işaret ediyor.
Sürekli uzaya uydu gönderilmesi gündeme geliyor. Ancak göz ardı edilen bir gerçek var ki, uzaydaki uydu çöplüğü önümüzdeki dönemlerde insanlığı dünyaya hapsedebilir.
Independent Türkçe'de yer alan haber göre sanal gerçeklik (VR) uygulamaları ile çevre sorunlarına dikkat çeken Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı, insanlığın bu kirlenmeye "dur" demesi gerektiğini söyledi.

Pasifik okyanusundaki çöp adaları deniz kirliliğinin en görülebilen hali oluyor. Çöplerden oluşan bu adalar, insanların kullanıp attığı ürünlerden oluşuyor.  Devasa boyuttaki bu adalar, okyanusun akıntılarıyla toplanıyor. 
İnsanların okyanusa etkisini görülebilir şekilde gözler önüne seriyor.  Bunun yanı sıra, okyanustaki kirliliğin görünmeyen tehlikeleri olan mikro plastikler var. O plastiklerin çok küçük parçaya dönüşmüş halleri balıkların sindirim sistemine geçiyor.
Daha sonra o balıkları insanlar yediğinde, mikro plastikler insanlarin sindirim sistemine aktarılıyor. Bu durumun ne kadar tehlikeli boyutta olduğuna dikkat çeken Samancı, "Bedenimizde çok ciddi miktarda plastik var" uyarısında bulundu. 

Northwestern Üniversitesi'nden Dr. Özge Samancı

Yapay gübre yosun patlamasına neden oluyor
"İnsan popülasyonu arttığı için hızla bizim besin ihtiyacımız da artıyor" diyen Samancı, "Fakat dünyanın üzerinde hepimize yetecek kadar protein üretmek kolay değil. O yüzden aşırı miktarda besin üretimine ihtiyacımız var. Bu üretimi yapabilmek için de aşırı miktarda yapay gübre ve tarım ilacı kullanıyoruz. Yağmurlarla bu yapay gübreler ve kimyasallar okyanusa taşınıyor ve yosun patlaması dediğimiz okyanusun üstünü kapatan gelişmeler oluyor veya yapay gübrenin içindeki kimyasallar okyanusa karışıyor" şeklinde konuştu. 

Okyanusta hayat bittiği zaman, bizim için de bir yaşama şansı kalmıyor
Samancı, "İnsanlar, 'Okyanus çok büyük bir şey olmaz' diye düşünüyor. İnsan etkisinden kirlenmeyeceği düşüncesiyle hareket ediyor. Plastik adası işin en görülebilen kısmı yani buzdağının görünen kısmı. Aslında çok daha göz önünde olmayan derin problemler var. Okyanusta hayat bittiği zaman, bizim için bir yaşama şansı kalmıyor" dedi. 

Okyanusu kirlettiğimiz gibi uzayı da kirletiyoruz
Etkileşimli sanat yapmak için, yeni bulunan teknolojiler kullanılıyor. Bunlar arasında sanal gerçeklik ve bilgisayar kodları bulunuyor. 
Bu sanat dalını çevreyle ilgili konulara karşı insanlarda oluşan direnci kırmak için yaptığını söyleyen Dr. Özge Samancı, sözlerine şöyle devam etti:
"İnsanlar şöyle düşünüyor; 'Ben bir tane insanım, ne yapabilirim? Bütün herkes yapıyor. Ben pet şişeden su içmesem ne olacak?' O düşünce biçimi hepimizin içinde devam ediyor. O direnci kırmak için artık insanlara yeni metotlarla ulaşmak gerekiyor. "
Sanal gerçeklik ve yansıtma sanatı denilen geniş bir galeride yansıtarak gerçekleştirdiği Devasa Atık (VastWaste) adındaki çalışma hakkında  Dr. Samancı, "Bu işin içinde sanal gerçeklikte gördüğünüz iki tane sahne var. Birinci sahnede uzay boşluğunun içindesiniz, ikinci sahnede önce okyanusun üzerindesiniz, sonra okyanusun içine gömülüyorsunuz. Burada, okyanus kirliliği ve uzay kirliliği arasında bir bağ var. Birçok insan uzay kirliliği konusundan da haberdar olmayabilir. Biz okyanusu sınırsız büyük bir varlık olarak düşünüp, kirlettiğimiz gibi uzayı da uçsuz bucaksız bir alan olarak düşünüyoruz. Ama aslında öyle değil. Yer çekiminden dolayı bizim uzaya fırlattığımız her şey gidip evrenin sonsuzluğunda kaybolmuyor. Dünyanın etrafındaki yörüngede takılı kalıyor" ifadelerini kullandı.
1960 yıllardan bu yana uzay araştırmaları yapmak ve uydu yerleştirmek için çeşitli uzay araçları gönderiliyor.
Bu uzay araçları işleri bitse de yörüngede kalıyor. Bu ölü uydular, roket başlıkları, önceki kırılmalardan olan parçacıklar da birbirleriyle çarpışıp patladığı zaman parçacık miktarı artıyor.
İşin ilginç kısmı parça büyüklüğünün hiçbir önemi yok. Parça sayısının önemi var. Çünkü uzayda bir sürtünme kuvveti olmadığı için her şey saatte 25 bin  kilometre gibi akıl almaz bir hızla ilerliyor. Adeta bir mermi gibi.
Bu nedenle 10 santimetre civarında bir parça bile büyük bir uydu için tehlike teşkil edebiliyor. 

"Okyanustaki plastiklerin hızını ve uydu kullanma yoğunluğu verisini kullanıyoruz"
"Tıpkı okyanusu kirlettiğimiz gibi şimdi de Dünya'nın etrafındaki yörüngeyi kirletiyoruz" diyen Samancı, "Bu iki davranış biçimi arasındaki paralellikten bahsetmek istedim. Sanal gerçeklikte olan bu iş veri ile çalışıyor, okyanustaki plastiklerin hızını ve uydu kullanma yoğunluğu verisini kullanarak, bu iş için modellenmiş üç boyutlu uydu modellerini hareket ettiriyoruz. Sistemimiz veriye dayalı olduğu için kodladığımız yazılım internetten ilgili veriyi işin içine getiriyor ve verinin değerine göre animasyonları ve görselleri değiştiriyor. Müzik de her seferinde veriye bağlı olarak değişiyor. Seyirci bu işi deneyimlediğinde her seferinde başka bir versiyonunu görüyor. Yani aynı versiyonu iki kere görmek mümkün değil. Boş bir uzaydan başlıyor, uydular geliyor ve uydular birbirleriyle çarpışarak patlıyorlar. Süre geçtikçe etraftaki kırılan uydu miktarı artıyor, daha sonra bu uydu parçaları okyanusa gömülüyor" diye anlattı.  
Bu işin en ilginç yanlarından bir tanesi de okyanus kirliliğini ve uzay kirliliğin, birlikte ele alması. Gerçek hayatta kimi zaman görevi biten uydular sonunda Pasifik okyanusuna gömülüyor.
Dr. Samancı, bu durum için, "İki tane kirlettiğimiz alan, sonunda okyanusta birleşiyor. Bu bana, inanılmaz geliyor. Bu alanlar, sonsuz alanlar değil" şeklinde konuştu. 

Elon Musk insanlığı Dünya'ya mı hapsedecek?
Şu an uzay kirliliğini azaltabilecek herhangi bir teknoloji olmadığını vurgulayan Samancı, şu noktalara dikkat çekti:
"Avrupa Uzay Ajansı (European Space Agency) ve NASA, en büyük uzayla ilgili kurumlar, bu sorunun üstünde çalışıyorlar ama henüz uzay kirliliğini azaltabilecek bir teknoloji yok. Şu anda işlemde olan uydu sayısı 4 bin 500 civarında ve şu anda var olan uzay kirliliği öyle bir seviyedeki var olan bütün parçacıkları, çöpleri takip etmek zorundalar. O çöplerden biri işlemde olan bir uyduya çarpacak gibiyse işlemde olan uyduyu yukarı aşağı sağa sola şeklinde manevra yaptırıyorlar ki çarpışma gerçekleşmesin. 4 bin 500 uyduyla iş o kadar sıkışık bir hale gelmiş durumda.  Herkesin bayıldığı Elon Musk'ın Starlink diye bir projesi var, işleme koydu ve ilerliyor. Önümüzdeki 10 yıl içinde uydu sayısını 40 bine çıkarmayı planlıyor. Henüz uzay çöpü ile ilgili bir çözümümüz yok, 4 bin 500 uyduyla aşılmak üzere ve bu rakam 40 bine çıkacak. Okyanusta olan sorunun aynısı dünyanın yörüngesinde de devam ediyor."

"Önlem alınmadan uydu fırlatılmaya devam ederlerse Dünya'ya hapsolabiliriz"
Dünya'nın etrafındaki uzay araçlarının zincirleme çarpışmaları tetikleyecek seviyeye ulaşması olarak bilinen Kessler Etkisi, bu çarpışmaların çok sayıda yeni parçacık oluşmasına neden olabileceği konusunu ele alıyor. 
Dr. Samancı, bu çarpışmaların ulaşabileceği bir eşik noktası olduğuna dikkat çekerek, "Bu eşik noktasına ulaştığımız zaman birbirini tetikleyen, durdurulamaz çarpışmalar olacak. O eşik geçildiği zaman artık bizim uzaya herhangi bir uzay aracı göndermemiz mümkün olmayacak. Eğer uzay çöpünü azaltacak bir çözüm bulamazsak, uyduların hayatlarımıza sağladığı bütün kolaylıklardan vazgeçilmesi gerekecek" şeklinde hatırlatmada bulundu.  

"Okyanusun derinlerinden gelen internetinizi köpek balıkları diş izleriyle kesebilir"
Fiber Optik Okyanus (Fiber Optic Ocean) isimli çalışmada Samancı, sanal gerçeklikle okyanusun dibinden giden fiberoptik kablolardan söz ediyor. 
Bugün kullandığımız internetin, belki çoğunun uydular aracılığıyla sağlandığı düşünülebilir. Ama aslında günümüzde var olan internetin altyapısı okyanusun altından giden kablolara dayalı ve bu kabloların aslında deniz ekosistemi üstünde etkisi var.
Sanal gerçekliği kullanma amacının, insanlara sorunları başka bir şekilde hissettirmek olduğunu kaydeden Dr. Samancı, "Köpek balıkları, bu fiberoptik kablolara çekiliyorlar.  Neden kabloları ısırmak istediklerinin nedeni tam olarak bilinmiyor ama köpek balıkları epey diş izi bırakarak, kabloları kırıyorlar. Bu durum şirketlere çok büyük maddi zararlara mal oluyor. Okyanusun dibinde kırığı bulup, tamir ediyorlar. Bu canavar gibi yaratık insanların yarattığı çizgi gibi bir teknolojiye saldırıyor. Bu doğa ile teknoloji arasındaki mücadelenin neredeyse bir grafik tasarım şeklinde dışavurumu ve gerçek olamayacak kadar absürt bir an" diye anlattı.  
 
Köpek balıklarının okyanusta yüzme hızından elde edilen veri müziği ve görselleri belirliyor
Bu çalışmada sanal gerçekliğin içinde okyanusun derinliğinde, fiberoptik kabloların içine takılı kalmış köpek balığı iskeletleri var.
VR gözlükleri ile ortamın içindeyken, kendinizi okyanusun altında fiber optik kablolarının ve köpek balığı iskeletlerinin arasında buluyorsunuz. Fakat fiberoptik kablolar farklı renklerde yanıp söylüyorlar.
Bu işe eşlik eden müzik ve kabloların yanıp sönmesi, veriye dayalı olarak değişiyor. Bu değişimi köpek balıklarının okyanusta yüzme hızından elde edilen veri belirliyor.  
"Köpek balıklarına GPS takarak, hareketlerini takip eden ocearch.org  isimli sitenin verilerini kullanıyoruz" diyen Samancı, "O sistem sayesinde köpek balıklarının okyanustaki var olan hızını hesaplayabiliyoruz. O hızı ve insanların interneti kullanma hızını kullanarak, bu işi yaptık. Bir anlamda doğanın hızı ve insanın hızlı şeklinde iki veri bir araya geliyor" dedi.  

Beyin dalgalarınızla okyanus dalgalarını nasıl yönetirsiniz?
Beyin dalgalarını kullanarak yaptığı Sen Okyanussun (You are the Ocean)  isimli çalışmasında Samancı, "Katılımcıya beyin dalgası ölçen sensör takıyoruz. Sanat galerisinin duvarına ise, gerçekçi bir okyanus yansıtıyoruz. Bu okyanus kamerayla çekilmiş bir video değil. Bilgisayar koduyla yaptığımız, tamamen koda dayalı bir okyanus ama gerçekçi bir sunum. Eğer etkileşen kişi kafasında bir problem çözmeye çalışıyorsa fırtınalı ve son derece dalgalı bir okyanus oluşuyor. Eğer daha kaygısız, anın içinde var olan bir düşünce modundaysa beyin dalgaları güneşli, sakin, dalgasız bir okyanus oluşturuyor. Aradaki geçişler de son derece yumuşak bir şekilde gerçekleşiyor" ifadeleriyle anlattı.

Biz Dünya'nın aynası, Dünya da bizim aynamız
Dr. Samancı, son olarak, çalışmanın amacını şu sözlerle anlattı:
"Pek çok insan, 'Ben insanım ve var olan bütün varlıklar benim için yaratıldı' diye düşünebiliyor. Ama belki de buna şöyle bakabiliriz; bir evren ve bir Dünya var, insan da bunun uzantısı, parçası yani faydalanmak şeklinde değil. Her ekosistemin eşit olduğu, insanın diğer ekosistemlerden daha üstün olmadığı, bizim her şeyin bir parçası ve uzantısı olduğumuz bir düşünme biçimi. Eğer kendimizi ustun görmezsek, dünyayı ve kaynakları da kendi çıkarımız için kullanmayız, diğer varlıkları da düşünürüz. Biz Dünya'nın aynası, Dünya da bizim aynamız gibi bir düşünce biçimi. Bu iş insanlar üzerine o bağı hissetme anlamında gerçekten çok etkili oldu."



Elon Musk, yapay zeka şirketini yenileme planlarını açıkladı

Elon Musk, sosyal medya platformu X'teki yapay zeka görüntü oluşturma özelliği nedeniyle eleştirilere maruz kalırken Londra'daki aktivistler, 13 Ocak 2026'da bu afişi astı (Justin Tallis/AFP)
Elon Musk, sosyal medya platformu X'teki yapay zeka görüntü oluşturma özelliği nedeniyle eleştirilere maruz kalırken Londra'daki aktivistler, 13 Ocak 2026'da bu afişi astı (Justin Tallis/AFP)
TT

Elon Musk, yapay zeka şirketini yenileme planlarını açıkladı

Elon Musk, sosyal medya platformu X'teki yapay zeka görüntü oluşturma özelliği nedeniyle eleştirilere maruz kalırken Londra'daki aktivistler, 13 Ocak 2026'da bu afişi astı (Justin Tallis/AFP)
Elon Musk, sosyal medya platformu X'teki yapay zeka görüntü oluşturma özelliği nedeniyle eleştirilere maruz kalırken Londra'daki aktivistler, 13 Ocak 2026'da bu afişi astı (Justin Tallis/AFP)

Anthony Cuthbertson Teknoloji Editör Yardımcısı @ADCuthbertson 

Elon Musk, sosyal medya platformu X ve yapay zeka sohbet botu Grok'u yöneten şirket xAI'ı baştan aşağı yenileme planlarını açıkladı.

Teknoloji milyarderi, Google ve OpenAI gibi rakiplerin "woke" yapay zeka modellerine karşı koymak amacıyla bu şirketi Mart 2023'te kurmuştu. Ancak üç yılın ardından eski çalışanların kaos ortamından bahsetmesi üzerine Musk, xAI'ın yönetilme biçiminden duyduğu pişmanlığı dile getirdi.

X'te "xAI ilk seferinde düzgün kurulmadı, bu yüzden temelden yeniden inşa ediliyor. Aynı şey Tesla'da da olmuştu" diye yazan Musk, elektrikli araba üreticisinin kadrosu ve yapısında ilk yıllarda gidilen büyük değişikliklere gönderme yaptı.

Musk, "birçok yetenekli kişinin" xAI'a katılma başvurusu yaptığını ancak kendilerine bir teklif, hatta mülakat bile sunulmadığını ekledi.

Milyarder "Özür dilerim" dedi. 

Barış Akış'la [xAI'ın işe alım müdürü] birlikte şirketin geçmişteki mülakatlarını inceliyoruz ve gelecek vaat eden adaylarla tekrar iletişime geçiyoruz.

Musk'ın gönderisi, eski çalışanların xAI'daki çalışma deneyimlerini paylaşarak şirketin yapısı ve yetkili personelin bir kısmı hakkında şikayetlerini dile getirmesine yol açtı.

Yapay zeka uzmanı Benjamin De Kraker şirkette çalıştığı Eylül 2024-Mart 2025 döneminde, Musk'tan gizlendiğini iddia ettiği "temel sorunlar"dan bahsetti.

X'te yaptığı paylaşımda, "xAI çalışanları heyecan ve hevesle işe başlıyordu ancak fikirlerden nefret eden yöneticiler, bu duyguları eziyordu" diye yazdı.

xAI'yı orta düzey yöneticiler ve işgüzarlarla doldurdular. Çalıştığım en DEI (Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) ve kurumsal yerlerden biriydi. Elon ve xAI'nın kazanmasını isteyerek geldim ve üzgün ayrıldım.

Diğer eski çalışanlar da Musk'ın yönetim tarzını eleştiriyor. The Verge'ün yakın tarihli bir haberinde, Musk'ın yapay zeka güvenliğine yaklaşımı ve bunun Grok'a uygulanmasıyla ilgili endişeler dile getirilmişti.

İsminin açıklanmasını istemeyen eski bir çalışan, "Şirkette hiçbir güvenlik önlemi yok; ne görüntü [modelinde] ne de sohbet botunda" demişti.

[Musk], modeli daha dengesiz hale getirmek için aktif çaba harcıyor çünkü ona göre güvenlik, bir anlamda sansür demek. Hayatta kalmak için Elon'un istediğini yapıp çeneni kapatman gerekiyor.

Independent Türkçe, independent.co.uk/tech


Teknoloji devleri, Beyaz Saray’a karşı Musk’ın rakibini destekliyor

Trump'ın Eylül 2025'te imzaladığı kararnameyle ABD Savunma Bakanlığı'nın adı "Savaş Bakanlığı" olarak değiştirilmişti (Reuters)
Trump'ın Eylül 2025'te imzaladığı kararnameyle ABD Savunma Bakanlığı'nın adı "Savaş Bakanlığı" olarak değiştirilmişti (Reuters)
TT

Teknoloji devleri, Beyaz Saray’a karşı Musk’ın rakibini destekliyor

Trump'ın Eylül 2025'te imzaladığı kararnameyle ABD Savunma Bakanlığı'nın adı "Savaş Bakanlığı" olarak değiştirilmişti (Reuters)
Trump'ın Eylül 2025'te imzaladığı kararnameyle ABD Savunma Bakanlığı'nın adı "Savaş Bakanlığı" olarak değiştirilmişti (Reuters)

ABD'deki teknoloji devleri, Beyaz Saray'la hukuki mücadelesinde yapay zeka şirketi Anthropic'e destek veriyor.

Aralarında Google, Microsoft, Apple ve Amazon gibi teknoloji devlerinin yer aldığı firmalar, Anthropic'in Washington yönetimine karşı açtığı davaya desteklerini açıkladı.

ABD Savunma Bakanlığı'yla (Pentagon), sohbet botu ChatGPT'nin yaratıcısı OpenAI'ın eski çalışanları tarafından 2021'de kurulan Anthropic arasındaki anlaşmazlık geçen ay basına yansımıştı.

Pentagon, firmanın hizmetlerini "tedarik zinciri güvenliği açısından riskli" sınıfına soktuğunu ilan etmişti.

Microsoft'tan yapılan açıklamada, hükümetin bu sınıflandırmasının "tüm teknoloji sektörünü etkileyecek olumsuz sonuçlar doğurabileceği" uyarısında bulunuldu.

Google, Apple, Amazon, Nvidia ve diğer birçok teknoloji şirketi tarafından finanse edilen, bu firmaların temsilciliğini üstlenen teknoloji savunuculuğu grubu İlerleme Odası (Chamber of Progress) de bir dilekçe yayımlayarak Anthropic'e destek verdi.

Dilekçede, Pentagon'un şirkete yönelik tavrı "öfke nöbeti" diye nitelenerek, bunun "zorlama, suç ortaklığı ve sessizlik kültürünü dayattığı" vurgulandı.

Gruptan 2025'te ayrılan Facebook'un sahibi Meta ise Anthropic'le Pentagon arasındaki tartışma hakkında henüz yorum yapmadı.

Pentagon, Anthropic'in yapay zeka sistemi Claude'u hukuki çerçeve dahilinde çok daha geniş kapsamda kullanmak istiyordu. Ancak şirket, kitlesel gözetim teknolojileri ve otonom silahlar gibi alanlarda kısıtlamalar uyguluyordu.

ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth, 24 Şubat'ta Anthropic'e ültimatom vererek, firmanın yapay zeka hizmetlerini istedikleri gibi kullanmalarına müsaade edilmemesi halinde 27 Şubat'ta anlaşmalarının sonlanacağını söylemişti.

Anthropic'in CEO'su Dario Amodei ise Pentagon'un taleplerini "vicdanen kabul edemeyeceklerini" belirtmişti.

Bunun ardından ABD Başkanı Donald Trump, Anthropic'in federal kurumlara sağladığı hizmetlerin durdurulması talimatını vermişti. Pentagon'un daha sonra OpenAI'la anlaştığı açıklanmıştı.

Diğer yandan Anthropic'le sözleşmesini sonlandırmasına rağmen Amerikan ordusunun, İran savaşında şirketin Claude yazılımını kullandığı ortaya konmuştu. ABD, ocak ayında Venezuela'ya düzenlediği operasyonda da bu yazılımdan faydalanmıştı.

Independent Türkçe, BBC, Fortune


ABD’nin siber uzaydaki yeni stratejisi

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla
TT

ABD’nin siber uzaydaki yeni stratejisi

Görsel: Al Majalla
Görsel: Al Majalla

Marco Mossad

İnterneti kontrol etme mücadelesi, artık sadece altyapı veya ağ yönetimi ile ilgili teknik bir mesele olmakla kalmayıp, modern dünyada jeopolitik rekabetin en önemli alanlarından biri haline geldi. Güç dengesinin orduların büyüklüğü veya ekonomik etkiyle ölçüldüğü bir çağda, bilgi akışının kontrolü ve siber uzayın şekillendirilmesi, uçak gemileri veya finansal yaptırımlar kadar etkili bir stratejik silaha dönüştü. Günümüzde bilgi, internet ağlarında dolaşan içeriklerden ibaret değil, kamuoyunu şekillendiren ve uluslararası siyasetin dengesini etkileyen bir güç unsuru oldu.

ABD, teknolojinin dış politika aracı olarak kullanımında açık bir değişimi yansıtan bir adımla ‘Freedom.gov’ adlı yeni bir dijital platformu başlatmaya hazırlanıyor. Resmî açıklamaya göre söz konusu platform, kullanıcıların engelleme ve sansür sistemlerini atlatmalarını sağlayan teknik araçlar aracılığıyla, Çin ve İran gibi bilgi akışına sıkı kısıtlamalar uygulayan ülkelerde bile, dünyanın dört bir yanındaki kullanıcıların daha açık bir internete erişebilmelerini sağlamayı amaçlıyor.

Ancak, bu proje değişen küresel siyasi manzaradan ayrı olarak değerlendirilemez. Bu tür platformlar, büyük güçler arasında ‘ifade özgürlüğünü’ ve sınırlarını tanımlama hakkının ve küresel dijital düzeni şekillendirme gücünün kime ait olduğu konusunda tartışmaların tırmandığı bir dönemde tanıtılmaya başladı. Washington bilgi açıklığını siyasi değerlerinin bir uzantısı olarak görürken, diğer ülkeler dijital alanın kontrolünü ulusal egemenliklerinin ve iç güvenliklerinin bir parçası olarak görüyor. Böylece internet, açık bir küresel alandan, 21. yüzyılın güç mücadelelerini yansıtan siyasi ve stratejik bir rekabet arenasına dönüştü.

Yeni dijital platform

ABD Dışişleri Bakanlığı, ‘Freedom.gov’ adlı yeni bir dijital platformun çalışmalarının tamamlandığını duyurdu. Bu hizmetin, akıllı telefonlar ve bilgisayarlar için bir uygulama aracılığıyla sunulması planlanıyor ve hizmet, kullanıcıların ülkelerindeki hükümet sansürüne maruz kalmadan internete erişebilmelerini amaçlıyor. Platform henüz operasyonel aşamaya geçmemiş olsa da internet sitesi şu anda erişime açık ve ana sayfada lansmanının yakında olacağına dair bir ön mesaj yer alıyor. Bu mesaj, projenin teknik geliştirme aşamasından beklenen lansman aşamasına geçtiğini gösteriyor.

Şarku’l Avsat’ın ABD basınından aktardığı haberlere göre platform, iOS ve Android sistemlerinde tek bir tıklama ile başlatılabilen basit bir uygulama aracılığıyla kullanılabilecek. ABD’li yetkililer ayrıca, uygulamanın açık kaynaklı olacağını ve uzmanların ve geliştiricilerin mekanizmasını incelemesine ve kaynak kodunu kontrol etmesine izin vereceğini belirttiler. Washington, bu hamlenin şeffaflığı teşvik etmek ve yeni platforma güven oluşturmak amacıyla yapıldığını belirtiyor.

Bu girişimle ilgili tartışmalar, Washington’ın ‘stratejik düşmanlar’ olarak sınıflandırdığı ülkelerle sınırlı kalmayıp, Avrupa'ya da uzanıyor.

Yetkililer ayrıca, bu hizmetin internet adresleri, tarama etkinlikleri veya kimliklerini ortaya çıkarabilecek herhangi bir bilgi dahil olmak üzere kullanıcı verilerini kaydetmeyeceğini de sözlerine ekledi.

Bu yaklaşım, özellikle internet kullanımına sıkı kısıtlamalar getiren veya vatandaşlarının dijital etkinliklerini izleyen ülkelerde yaşayan kullanıcılar için yüksek düzeyde gizlilik ve koruma sağlamayı amaçlıyor.

fefe
Yeni internet sitesinin ekran görüntüsü (Freedom.Gov)

Teknik detayların tamamı henüz açıklanmamış olsa da platformun, kullanıcıların bağlantılarını başka ülkelerdeki sunucular üzerinden yeniden yönlendirerek internet kısıtlamalarını aşmalarına olanak tanıyan sanal özel ağ (VPN) hizmetlerine benzer bir mekanizma kullanacağına dair bazı tahminler yürütülüyor.

Bu girişimle ilgili tartışmalar, Washington’ın ‘stratejik düşmanlar’ olarak sınıflandırdığı ülkelerle sınırlı kalmayıp, Avrupa'ya da uzanıyor. Son yıllarda, Avrupa Birliği (AB) ve Birleşik Krallık, Avrupa Dijital Hizmetler Yasası ve Birleşik Krallık Çevrimiçi Güvenlik Yasası (UK Online Safety Bill) dahil olmak üzere dijital içeriği düzenlemek için yeni yasalar kabul ettiler. ABD, bu yasaların bazılarının ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına yol açabileceğini düşünürken, Avrupa hükümetleri ise bunların yasa dışı içerik ve nefret söylemiyle mücadele etmek ve daha güvenli bir dijital ortam sağlamak için gerekli önlemler olduğunu savunuyor.

Bu proje, ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesinde ‘dijital özgürlük’ ile ilgilenen özel bir ofis tarafından yürütülüyor. Bu ofis, ABD'nin uluslararası medya ve dijital stratejisini belirlemekten sorumlu olan Kamu Diplomasisi ve Halkla İlişkiler Müsteşarı Sarah Rogers tarafından yönetiliyor. Platform, Washington’ın dünya çapında internet özgürlüğünü desteklemeyi amaçladığını söylediği daha geniş çaplı çabaların bir parçası olarak geliştiriliyor.

Ancak, bu platformun başarısı, bazı teknik ve siyasi zorlukların aşılmasına, etkinliği ise büyük ölçüde ilgili hükümetlerin sansür veya engelleme girişimlerine karşı koyma becerisine bağlı. Bazı ülkeler, dijital sansürü atlatan araçları tespit edip kapatabilen, hatta bazen kullanıcılarını takip edip cezalandırabilen gelişmiş teknik sistemlere zaten sahip. Bu çerçevede böyle bir platformun başlatılması, dijital alanın kontrolü için yoğunlaşan uluslararası rekabete işaret ediyor.

İnternet artık sadece bir iletişim veya bilgi alışverişi aracı değil, siyasi ve stratejik çatışmaların merkezi bir arenası ve devletlerin etki alanlarını genişletmek, bilgi güvenliğini korumak ve küresel dijital düzene ilişkin kendi vizyonlarını savunmak için kullandıkları bir etki aracı haline geldi. Rogers, platformun ifade özgürlüğünü ve bilginin serbest dolaşımını teşvik etmeyi amaçlayan uzun süredir devam eden ABD politikasının bir uzantısı olduğunu vurgularken projenin, esasen ‘açık internet’ kavramına ilişkin Amerikan vizyonunu yansıtıyor olsa da küresel nitelikte olduğunu belirtti.

ABD ulusal güvenliği için stratejik bir araç

ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından Freedom.gov'un tanıtılması, ABD'nin stratejik güç araçlarının bir parçası olarak teknolojiyi kullanma biçiminde dikkate değer bir değişimi ortaya koyuyor. Teknoloji artık yalnızca umut vaat eden bir ekonomik sektör veya endüstriyel mükemmellik alanı olarak değerlendirilmiyor, doğrudan ulusal güvenlik denklemine entegre ediliyor.

Proje, bu açıdan bakıldığında dijital alanı siyasi etki alanı olarak kullanma yönündeki daha geniş çaplı bir girişimin parçası olarak anlaşılabilir. Bu alanda, bilgi akışını yönetmek ve küresel yapısını etkilemek, çağdaş uluslararası sistemde bir güç unsuru haline geliyor.

Bu girişim, Donald Trump yönetiminin ikinci dönemindeki genel yöneliminden ayrı olarak değerlendirilemez. Trump yönetimi, siber uzayın kontrolünü stratejik önceliklerinden biri haline getirmiş ve bunu uluslararası nüfuz mücadelesinin temel bir boyutu olarak görülüyor. ABD yönetimi, veri ve bilginin sınır ötesi hareketini, ABD'nin onlarca yıl boyunca inşa edilmesine katkıda bulunduğu küresel sistemin temel taşı olarak görmektedir ve bu akışa getirilecek her türlü geniş kapsamlı kısıtlamanın dijital ortamdaki güç dengesini yeniden şekillendirebileceğine inanıyor.

Bu proje, dijital alanla ilgili düzenlemeyi yapan yeni Avrupa mevzuatı konusunda ABD yönetiminin tutumuyla kesişiyor. Bu mevzuatın en önemlisi, Washington'ın hükümetlere internette dolaşan içerik üzerinde geniş yetkiler tanıdığına inandığı Dijital Hizmetler Yasası’dır.

Bu eğilim, geçtiğimiz şubat ayında ABD Dışişleri Bakanlığı'nın diplomatlarına, özellikle Avrupa'da sözde ‘dijital egemenlik’ girişimlerine karşı çıkmaları çağrısında bulunan yönergeler yayınlamasıyla açıkça ortaya çıktı. Bu girişimler, veri akışına daha fazla kontrol getirmeyi ve yabancı teknoloji şirketlerinin faaliyetlerini düzenlemeyi amaçlıyor. Ancak Washington, bu politikaları yalnızca iç düzenleme önlemleri olarak değil, Amerikan bakış açısına göre ABD'nin küresel etkisinin temel direklerinden biri olan açık internet modelini zayıflatabilecek bir adım olarak görülüyor. Bu çerçevede Freedom.gov platformunun geliştirilmesi, bu vizyonun pratik bir uzantısı olarak görülebilir ve kullanıcılara bazı ülkelerin bilgiye erişime getirdiği kısıtlamaları aşmalarını sağlayacak teknik bir araç sunuyor.

dfrgthy
Washington DC'deki bakanlık binasının dışındaki ABD Dışişleri Bakanlığı tabelası (Reuters)

Aynı eğilim, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ABD dış politika önceliklerini stratejik konular olarak teknolojik zorlukların ele alınmasına yöneltme rolünü de yansıtıyor. Bu bağlamda, bakanlık bazı programlarını yeniden düzenleyerek demokrasi ve insan haklarıyla ilgili geleneksel girişimlere ayrılan kaynakları azaltırken, ‘dijital özgürlük’ konularına ve internet kısıtlamalarına karşı mücadeleye uzanıyor. Bu da yönetimin uluslararası politikada teknolojinin rolüne ilişkin anlayışında daha derin bir değişime işaret ediyor. Teknoloji, yalnızca değerleri yaymak veya siyasi söylemi desteklemek için bir araç olmaktan öte, dış politika hedeflerine ulaşmak ve ABD'nin küresel dijital düzende konumunu güçlendirmek için doğrudan kullanılan stratejik bir araç haline geldi.

Farklı bir Çin modeli

Bu durum, dijital egemenlik ve hükümet kontrolüne dayalı, ‘Büyük Güvenlik Duvarı’ olarak bilinen farklı bir internet modeli geliştiren Çin ile stratejik rekabet bağlamında da değerlendirilmeli. Washington, son stratejik belgelerinde bu modelin sadece teknik bir zorluk değil, aynı zamanda uzun vadede ABD'nin nüfuzuna tehdit eden jeopolitik bir zorluk olduğunu savundu. Bu bakımdan Freedom.gov, Washington'ın desteklediği açık internet modelini teşvik ederken, rakip modellerin yayılmasını önleyen alternatif bir dijital altyapı kurma çabasının bir parçası olarak anlaşılabilir.

Proje, ABD yönetiminin, Avrupa’nın dijital alanı düzenleyen yeni mevzuatına ilişkin tutumuyla da örtüşüyor. Washington, bu mevzuatın başında gelen Dijital Hizmetler Yasası'nın hükümetlere internette dolaşan içerik üzerinde geniş yetkiler verdiğini düşünüyor. ABD'ye göre bu tür bir mevzuat, ABD tarafından tanımlanan ifade özgürlüğü sınırlarını daraltabilir. ABD yönetimi, bu politikaları sadece eleştirmekle kalmadı, ABD teknoloji şirketlerine belirli içerikleri kaldırmaları veya kısıtlamaları için baskı uyguladıkları iddia edilen bazı yabancı yetkililere kısıtlamalar getirilmesi de dahil olmak üzere birtakım pratik adımlar attı. Bu da Washington’ın siyasi itirazdan, küresel dijital düzenle ilgili kendi vizyonunu savunmak için siyasi, hukuki ve teknik araçların kullanımına geçtiğini gösteriyor.

Freedom.gov projesi, ABD’nin şu anda dış politikasında kullandığı araçların doğasında önemli bir gelişmeyi temsil ediyor. Uluslararası nüfuz, artık yalnızca askeri ittifaklara veya ekonomik güce bağlı değil, aynı zamanda diğer ülkelerdeki kullanıcıları doğrudan hedefleyen dijital platformlar oluşturma yeteneğini de içeriyor. Bu eğilim, ABD’li karar alma çevrelerinde, 21. yüzyılda uluslararası rekabetin yalnızca kaynaklar veya coğrafi alan üzerindeki kontrol ile değil, aynı zamanda bilgi hareketini etkileme ve siber uzayda bilgi akışını yönlendirme yeteneği ile de belirleneceği yönündeki artan farkındalığa işaret ediyor.

Freedom.gov, sansür sorununa sadece teknik bir yanıt vermekle kalmayıp, küresel düzeyde belirli bir internet modeli oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik yaklaşımı da yansıtıyor.

Bu açıdan bakıldığında, Freedom.gov yeni bir teknik uygulama veya elektronik hizmet olarak değerlendirilmekten ziyade ABD’nin küresel dijital sistemdeki konumunu korumak için izlediği daha geniş bir stratejinin parçası olarak anlaşılmalı. Bazı geleneksel etki araçlarının etkinliğinin azalması ve uluslararası varlıklarını güçlendirmek için teknolojiyi kullanan rakip güçlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, Washington stratejik bir araç olarak giderek daha fazla dijital altyapıya yöneliyor gibi görünüyor. Bu değişimlerin ortasında, bilgi akışını kontrol etmek, enerji veya ticaret akışlarını kontrol etmek kadar önemli hale gelirken bu durum, dijital alanın merkezinde şekillenen uluslararası rekabetin yeni bir aşamanın sinyalini veriyor.

Freedom.gov'un tanıtılması, ifade özgürlüğünün sınırları ve dijital alanı düzenlemede devletin rolü konusunda Başkan Donald Trump'ın yönetimi ile bazı Batılı müttefikler, özellikle İngiltere arasında tırmanan anlaşmazlıktan ayrı düşünülemez. Londra, platformların zararlı veya tehlikeli olduğu düşünülen içeriği kaldırmasını gerektiren Çevrimiçi Güvenlik Yasası ile teknoloji şirketlerine daha geniş yükümlülükler getirmeye yönelirken, Washington, kapsamlı düzenleyici müdahalelerin bilgi akışını kısıtlamaya yönelik bir araç haline gelebileceği görüşünden hareketle, hükümet kısıtlamalarının azaltılmasına dayalı farklı bir tutum benimsedi.

Starlink’ten Freedom.gov'a

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, geçtiğimiz şubat ayında Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada bu yaklaşımı açıkça dile getirdi ve Batı demokrasilerinin karşı karşıya olduğu zorlukların dış tehditlerle sınırlı olmadığını, bazı hükümetlerin ifade özgürlüğüne olan bağlılıklarından geri adım atmalarını da içerdiğini belirtti. JD Vance, açık interneti savunmanın artık sadece bir iç mesele olmadığını, dijital düzenin şekli konusunda uluslararası rekabetin bir parçası haline geldiğini belirterek, Washington’ın artık bilginin serbest akışını stratejik bir boyut olarak gördüğünü işaret etti.

Freedom.gov, özellikle İran gibi ülkelerde internet erişimindeki kısıtlamaları aşmada Starlink’in oynadığı rolle karşılaştırıldığında, bu vizyonun pratik bir uzantısı olarak anlaşılabilir. Starlink, ABD’ye yerel yetkililerin kontrolü dışındaki iletişim kanallarını açma yeteneği vermişse, Freedom.gov da bu kanallardan geçen akışları etkileme yeteneği veriyor. Tüm bunların yanında Washington’ın sınırları ötesindeki bilgi ortamını etkileme yeteneğini artıran entegre bir dijital altyapı oluşturuyor.

Bu da dış politikada teknoloji kullanımının doğasında meydana gelen daha derin bir değişimi yansıtıyor. Artık iletişim araçlarına sahip olmak veya yeni platformlar geliştirmekle sınırlı kalmayıp, devletlerin koyduğu teknik veya hukuki engelleri aşabilen sistemler kurmaya kadar uzanıyor. Bu bağlamda, iletişim ağlarına erişimi kontrol etmek ve bu ağlar üzerinden bilgi akışını etkilemek, devletlerin dijital alanda etkilerini artırmak için kullandıkları aynı madalyonun iki yüzü haline geldi.

Bu anlamda Freedom.gov, sansür sorununa sadece teknik bir yanıt vermekle kalmayıp, küresel düzeyde belirli bir internet modeli oluşturmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik yaklaşımı da yansıtıyor. Özellikle bilgi alanını kontrol etmeye büyük ölçüde bağımlı olan ülkelerle uluslararası gerilimin artmasıyla birlikte, dijital alanın uluslararası rekabetin en önemli arenalarından biri haline geldiği bir dünyada, bilgiye erişimi kontrol etmek ve bilgi akışını etkilemek güç dengelerinin bir parçası haline geldiğinden, bu tür araçlar daha da önem kazanıyor.