Ukrayna’dan sonra küresel krizin yeni adresi Tayvan mı?

Şarku’l Avsat Ukrayna’dan sonra küresel krizin adresi olmaya aday olan Tapei’de

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) son kongresi Tayvan sorununu Hong Kong örneğindeki gibi çözme ihtimalini sona erdirdi
Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) son kongresi Tayvan sorununu Hong Kong örneğindeki gibi çözme ihtimalini sona erdirdi
TT

Ukrayna’dan sonra küresel krizin yeni adresi Tayvan mı?

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) son kongresi Tayvan sorununu Hong Kong örneğindeki gibi çözme ihtimalini sona erdirdi
Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) son kongresi Tayvan sorununu Hong Kong örneğindeki gibi çözme ihtimalini sona erdirdi

Büyük siyasi tartışmalar ve çekişmeler, eğer koşullar uygunsa yerini genellikle, kalıcı bir kriz kaynağına ya da sonraki çatışmaları ateşleyecek bir fitile dönüşen belirsiz coğrafi ayrışmalara bırakır. Tayvan, Ukrayna'daki savaş nedeniyle çalkantılı olan uluslararası sahnede bugün dikkatleri önemli ölçüde üzerine çeken bu ayrışma noktalarından biridir. Bazıları, uluslararası sistemi yeniden şekillendirme sürecini frenleyecek bir krizin potansiyel merkez üssü olduğunu düşünürken bazıları, bu durumu bölgesel ve uluslararası dengelerin yeni haritasının çizilmesi için bir fırsat olarak görüyorlar.
ABD yönetimi, Washington’ın Tayvan Adası’na yönelik politikasında onlarca yıldır uyguladığı ‘stratejik belirsizlik’ politikasının artık geçerli olmadığının farkına vardı. Çünkü bugünün Çin’inin, geçtiğimiz yüzyılın 1970’li yıllarından çok farklı olduğundan ve askeri işgal ihtimalleri gerçeğe dönüştüğünden böyle bir durumda müdahale etmek zorunda kalıyor.

Taipei’den bir kare (AP)
Şarku’l Avsat’ın Tayvan’ın başkenti Taipei’de son iki günde görüştüğü tüm gözlemciler, yaptıkları değerlendirmelerde, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i beş yıl daha ÇKP lideri olarak kalmasının önünü açan son ÇKP Kongresi’nden sonra 7 kişilik Merkezi Askeri Komisyon’un (MAK) yeni oluşumda, liderlik koltuklarında başka akımların olduğu üzerinde durdular.
United Daily News (UDN) yazarı Wang Litaw, son ÇKP Kongresi’nden çıkan bildiride, Çin Halk Kurtuluş Ordusu’nun, değişimlerin ve gelişmelerin yaşandığı bu dönemde, son teknoloji ürünü teçhizatla donatılması ve bölgesel savaşlarda zafer elde etmesi gerektiği’ vurgusuna dikkati çekti.
Çin Devlet Başkanı Şi, ÇKP Kongresi’ndeki konuşmasında, “Tayvan Çin’indir” ifadelerini kullandı. Birliğin barışçıl şekilde devam etmesi için her türlü çabanın sürdürülmesi gerektiğini yineleyen Şi, buna karşın Tayvan’ın iç işlerine yönelik herhangi bir provokasyonu ya da dış müdahaleyi durdurmak ve bir avuç ayrılıkçıyı Ada’da tutmak için askeri güç kullanma seçeneğinden vazgeçmeyeceğini vurguladı.
Batı ile gerginliğin önümüzdeki beş yıl içinde artmaya devam edeceğini söyleyen Şi, “Merkezi Askeri Komisyon’da savaşmaya hazır insanlar yer alıyor. Çünkü mücadele ruhundan yoksun olanların ÇKP’de yeri yok” dedi.
Burada ÇKP Kongresi’nden, ilk kez Tayvan’ın bağımsızlığına karşı mücadele çerçevesinde Parti tüzüğünde bir değişiklik yapılmasının kararlaştırıldığını belirtilmekte fayda var. Tayvan Savunma Bakanı Chiu Kuo-cheng, Çin’den gelen ve yeni, daha katı bir stratejiyi yansıtan son sinyaller ve teknolojik savaş konusunda net bir bahis konusundaki endişelerini dile getirdi.
Washington, kısa bir süre önce yeni ulusal güvenlik stratejisinde ‘Çin’in uluslararası sistemi yeniden şekillendirmeyi amaçlayan tek ülke olduğu ve bu amaca ulaşmak için ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik gücünü kullandığı’ konusunda uyarmıştı.
Washington ile Pekin arasında birçok cephede yükselen tansiyon, ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin Ağustos ayı başlarında Tayvan’ı ziyaret etmesinin ardından doruğa ulaştı. Çin, Tayvan Boğazı’nda geniş kapsamlı askeri tatbikatlarla karşılık verirken iklim değişikliğiyle mücadele de dahil olmak üzere birçok hayati öneme sahip alanda ABD ile iş birliğini askıya aldı.
Tayvanlılar tamamen ABD'nin askeri ve siyasi desteğine bağımlı olduklarının farkında olsalar da Washington'ın adanın Pekin ile mücadelesini kendilerine karşı kullanmasının yansımalarından çekiniyorlar. Son olarak ABD Başkanı Joe Biden’ın, Japonya Başbakanı Fumiyo Kişida ile düzenlediği ortak basın toplantısında yaptığı ve Çin’in Tayvan’a saldırması durumunda ABD'nin askeri müdahalede bulunacağını iddia ettiği açıklama olmak üzere ABD’nin sert tutumlar sergilemesinden duydukları memnuniyetsizliği de gizlemiyorlar.
Biden’ın açıklaması, Çinli yetkilileri kızdırırken ABD dış politikasının birçok üst düzey yetkilisini utandırdı. Bunların arasında ABD Yönetimi içinde ve dışında bulunan Biden destekçileri de yer alıyor. Biden’ın açıklamasından hemen sonra ABD Dışişleri Bakanlığı da ABD’nin Tayvan politikasının değişmediği açıklamasında bulunmak zorunda kaldı.
Ancak asıl sorun, Washington'ın Çin Halk Cumhuriyeti'ni Çin ülkesinin tek meşru temsilcisi olarak tanıdığı ve Tayvan'ı tanımaktan vazgeçtiği 1979 tarihli bu politikadır. Bu politika, içinde çelişki tohumunu barındıran bir denkleme dayanıyor. Bir yandan ABD, Pekin'in Tayvan'ın ayrı bir egemen varlık olmadığını kabul etmeye devam ederken, diğer yandan Tayvan'ın Çin'in bir parçası olduğu açıklamasını kabul etmemekte ısrar ediyor. Bu çelişki, 1978 yılının Aralık ayında yayınlanan Çin-ABD ortak bildirisinde açıkça görülüyor. Bildirinin Çincesinde, ABD'nin Tayvan'ı Çin'in bir parçası olarak ‘tanıdığı’ belirtilirken İngilizcesinde ABD'nin Tayvan'ın Çin'in bir parçası olduğuna dair ‘Çin bildirgesini tanıdığı’ belirtiliyor. Bu çelişkiye, ABD'nin Tayvan’daki büyükelçiliğini kapatıp Çin ile karşılıklı olarak büyükelçi göndermesi sonrası ABD Kongresi’nin, ABD'nin Çin Halk Cumhuriyeti ile bağlarının ‘Tayvan'ın geleceğini barışçıl yollarla belirlemeye’ dayandığı belirtilen ‘Tayvan İlişkileri Yasası’nı kabul etmesi eklendi. Pekin, buna o tarihte uymadığı gibi halen bu tutumundan vazgeçmiş değil. Washington ayrıca Tayvan'a savunma silahları sağlama ve ‘ABD'nin Tayvan halkının güvenliğinin yanı sıra ekonomik ve sosyal düzenini tehdit eden herhangi bir güç ya da şiddet kullanımına karşı koyma kabiliyetini koruma’ sözü verdi.
ABD tarafından ‘stratejik belirsizlik’ olarak adlandırılan bu politika, İsrail'in elinde olduğunu tanımayı reddettiği nükleer silahlar konusundaki tutumundan, varlığı tehdit altındaysa kullanmak bahanesiyle uygulanıyor. Ancak Tayvan örneğinde bu isimlendirmenin doğru olmadığı anlaşılıyor. Zira ABD, ne gibi araçlar kullanacağını belirtmeden savunmaya hazır olduğunu söylediği ve askeri teçhizat temin ettiği Tayvan'ı bir ulus olarak tanımıyor. Tayvan’ı savunma araçlarına dair tam biz gizemin hakim olduğu ABD, nükleer güçlerin savaş doktrininin temel direklerinden biri olan karşılıklı imha etme açısından nükleer silah kullanımını da dışlamıyor.
Tayvanı analistler, ABD'nin stratejik belirsizlik politikasının, Çin’in isyancı bölgeyi yeniden için anakaraya bağlamak için güç kullanmaya istekli ya da muktedir olmadığı sürece istenen sonuçları verdiğini düşünüyorlar. Çin'in büyük reform lideri Deng Xiaoping döneminde Çin'in kapitalist sisteme yakın bir model izlemesi ve dışa açılma politikası uygulaması sonucu dünyanın ikinci ekonomik gücü konumuna yükselmesiyle Tayvan’ı ‘özgürleştirmek’ için askeri çözüme başvurarak bu başarısını boşa harcamayacağı düşünülüyordu. Fakat Pekin'in eski bir İngiliz kolonisi olan Hong Kong'un anakaraya bağlanmasından sonra Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki kurallardan farklı kurallarla yönetilen küresel bir finans merkezi olarak yoluna devam etmesine izin vereceği iddiasının gerçeği yansıtmadığının ve verdiği sözleri tutmayacağının anlaşılmasından sonra Pekin’in gerçek niyeti ortaya çıktı. Ayrıca ‘Tek Çin’ sloganını kullandığında, bunun tek bir sisteme boyun eğmek anlamına geldiği doğrulandı. Tayvan sorununa Hong Kong tarzı bir çözüm bulma umutları uçup gitti. Şüpheler ve sorular artık birleşme adımını atmanın zamanlaması ve Pekin'in bunu başarmak için başvuracağı araçlarla sınırlı hale geldi.
Biden'ın Çin'den askeri bir saldırıya uğraması halinde Tayvan'a yardım etme sözü verdiği ve ABD Dışişleri Bakanlığı'nda kafa karışıklığına ve endişeye neden olan açıklamalarının ardındaki güdünün Rusya’nın Ukrayna'yı işgali olduğuna şüphe yok. Buna Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin Pekin’in benzer bir adım atma iştahını kabartabileceği düşüncesi neden oldu. Bu, Ukrayna'da devam eden savaştan sonra ABD'nin Tayvan'a karşı sorumluluğunun arttığını söylemesinden de anlaşılıyordu. Ancak bu düşüncenin, Ukrayna'nın Rusya’nın işgali karşısındaki direnişinin Pekin'e doğrudan bir uyarı taşıdığını dikkate almadığı da ortada.
Ayrıca askeri analistler, Rusya ordusuna kıyasla savaş tecrübesi çok az olan Çin ordusu için Çin'in Tayvan’ı işgalinin maliyetinin çok yüksek olacağı konusunda hemfikirler.  Zira Çin ordusunun katıldığı son savaş, 1979 yılında büyük bir yenilgiye uğradığı Vietnam Savaşı’ydı.
Washington’ın asıl sorunu, Biden’ın açıklamalarının yarattığı şaşkınlığa ve tekrarlanan yanlış adımlarına rağmen, stratejik belirsizlik politikasının mevcut koşullarda artık geçerli olmaması. Çin bugün daha özgüvenli, tutumlarında daha katı ve askeri olarak 1970'lerin sonlarına kıyasla çok daha kabiliyetli. Bu yüzden Tayvan’ı yeniden kazanmak için askeri adım atabileceği ihtimali artık göz ardı edilemez. Pekin, Rusya’nın Ukrayna'yı işgaline rağmen ABD'nin askeri ağırlık merkezini Ortadoğu ve Avrupa'dan Pasifik Okyanusu'na kaydırmaya devam ettiğini çok iyi biliyor. Avustralya ve Güney Kore’nin yanı sıra askeri harcamaları artırabilmek için Anayasası’nı değiştirmeye hazır görünen Japonya ile askeri ilişkilerini sağlamlaştırmaya çalışıyor.  Japonya, kısa bir süre önce savunma bütçesini bu yılki gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) yüzde 2'sine yükselttiğini açıkladı.
Tüm bunlar Washington'ı ‘Çin, ABD ve Asyalı müttefikleri için ana askeri tehdit mi?’ sorusuyla baş başa bırakıyor. Eğer öyleyse, şu soruların sorulması gerekiyor: Bu tehditle yüzleşmenin yolları neler ve Washington bu konuda ne kadar ileri gidebilir? ABD, Tayvan'ı savunmak için Çin'le savaşmaya hazır mı yoksa diplomatik yollarla mevcut durumu korumaya mı çalışacak? Eğer Pekin Tayvan’ı işgal ederse, Washington buna yanıt veremeyeceğini kabul edecek mi?
Ancak bu son hipotezin ABD’nin askeri planlamacılarının görüşlerine dayanan bir seçim olması oldukça zor görünüyor ve tüm göstergeler tersini gösteriyor. Çünkü Tayvan'ı kaderine terk etme kararı, ABD’nin askeri olarak verdiği güvencelerin hiçbir değeri olmadığına dair bir başka mesaj gönderecek ve ABD’nin askeri güce dayalı hegemonyasının meşruiyetine gölge düşürecektir.

Tayvan’ın tanınması ve tarihi
Portekizli denizciler 1542 yılında bugün Tayvan olarak bilinen adaya ayak bastıklarında büyüleyici doğasına hayran kalmışlar ve adaya güzel anlamına gelen Formosa adını vermeye karar vermişler. Tayvan, 20. yüzyılın başlarına kadar Formosa adıyla biliniyordu.
Çin, 1895 yılında 168 küçük ada ile çevrili Tayvan’ı Japonya'ya bıraktı. Japonya'nın 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarında yenilgiye uğramasının ardından Müttefik kuvvetler adına geri aldı.
Çin merkezi hükümeti yetkilileri, 1949 yılındaki iç savaş sırasında komünist devrimciler yüzünden Tayvan’a kaçarak bugün hala Tayvan'ın resmi adı olan Çin Cumhuriyeti'nin kurulduğunu duyurdular.
Dünya, 1970’lerin başlarında tek parti tarafından yönetilen bir askeri rejimden, 1980’li yılların sonlarında çok partili bir demokrasiye geçen Tayvan’daki ‘ekonomik mucizeden’ bahsetmeye başladı.
Tayvan bugün dünyanın 19. ekonomik gücü olarak kabul ediliyor. Yüzölçümü Lübnan'dan daha büyük olmayan Tayvan’ın nüfusunun 23 milyon olduğunu belirtiyor. Tayvan ekonomisi çelik, kimyasallar, gelişmiş elektronik cihazlar ve yarı iletkenler endüstrilerine dayanıyor. Tayvan, kişi başına düşen milli gelir bakımından dünyada 20. sırada, özgürlükler, sağlık hizmetleri ve insani gelişme açısından 10. sırada yer alıyor.
Tayvan, 1971’deki BM Genel Kurul görüşmelerinde Çin Halk Cumhuriyeti'ni tanıma kararı alınınca kadar Çin'i BM’de temsil etti. Buna karşın halen BM’de Çin'in tek meşru temsilcisi olma talebinde ısrar ediyor.
Pekin, sadece 14 ülke ile diplomatik ilişkisi olan Tayvan’ı tanıyan ülkelerle diplomatik ilişki kurmayı reddediyor. Ancak temsilciliklerin yanı sıra büyükelçilik ve konsolosluk görevi gören kurumlar aracılığıyla birçok ülke ile diplomatik bağları bulunuyor. Pekin'in üyesi olduğu uluslararası kurum ve kuruluşlar ise genellikle ya Tayvan'ın üyeliğini reddediyor ya da sadece farklı nitelik ve isimlerle üyeliğine onay veriyorlar.
Tayvan’ın siyasi güçleri içindeki başlıca çekişme, Pekin ile birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti'ne kademeli olarak entegre olunmasını savunanlar ile Tayvan'ın ulusal kimliği temelinde uluslararası olarak tanınması gerektiğini savunanlar arasında yaşanıyor.



Pakistan ve Afganistan'da fırtınalarda 188 kişi öldü

Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
TT

Pakistan ve Afganistan'da fırtınalarda 188 kişi öldü

Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)
Pakistan'ın Peşaver kentinde şiddetli yağmurların neden olduğu sel sularıyla kaplı yolda yürüyen bir adam (AFP)

Afganistan ve Pakistan'da iki haftadan uzun süredir etkili olan şiddetli yağmur, sel ve kar fırtınası nedeniyle en az 188 kişi hayatını kaybetti.

Dünyanın en kötü insani krizlerinden biriyle karşı karşıya olan Afganistan'da, Ulusal Afet Yönetim Kurumu sözcüsü Mohammad Yusuf Hamad, AFP'ye yaptığı açıklamada, "26 Mart'tan bu yana yağmur, sel, toprak kayması ve yıldırım düşmesi sonucu 123 kişi hayatını kaybetti" dedi.

Sadece pazar ve salı günleri arasında ülke genelinde 46 kişi hayatını kaybetti. Ölenler arasında, pazartesi akşamı Gazni vilayetinde arabasının su dolu bir hendeğe düşmesi sonucu anne babasının doğum hastanesinden yeni aldıkları bir bebek de bulunuyor.

Jal, 7 Nisan 2026'da Pakistan'ın Peşaver kentinde yağmur yağarken ailesiyle birlikte motosikletle yolda ilerliyor (AFP)Jal, 7 Nisan 2026'da Pakistan'ın Peşaver kentinde yağmur yağarken ailesiyle birlikte motosikletle yolda ilerliyor (AFP)

Valiliğin basın ofisine göre, ebeveynler yaralandı.

AFP’nin Eyalet acil durum yönetim ajansından dün aldığı bilgiye göre, Pakistan'ın kuzeyindeki Hayber Pahtunhva eyaletinde 25 Mart'tan bu yana ölü sayısı son günlerde 27'si çocuk olmak üzere 47'ye yükseldi.

 Pakistan'ın Peşaver kentinde, şiddetli yağmurların ardından bir drenaj kanalının taşması sonucu sular altında kalan yolda, sakinler taş kullanarak karşıya geçiyor (AFP)Pakistan'ın Peşaver kentinde, şiddetli yağmurların ardından bir drenaj kanalının taşması sonucu sular altında kalan yolda, sakinler taş kullanarak karşıya geçiyor (AFP)

Yerel afet yönetimi yetkililerinden alınan son rakamlara göre, Pakistan'da en az 65 kişi hayatını kaybetti; güneybatıdaki Belucistan eyaletinde ise 20 Mart'tan bu yana 18 ölüm daha kaydedildi.

Şiddetli hava koşulları ayrıca geniş çaplı hasara yol açtı ve ana yolların kapanmasına neden oldu.


Pakistan'ın barış çabaları Hindistan için bir gerileme teşkil ediyor

Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
TT

Pakistan'ın barış çabaları Hindistan için bir gerileme teşkil ediyor

Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)
Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir, Rawalpindi'deki Genel Komutanlık Karargahı'nda şehitler anma töreninde, (Arşiv-AFP)

Sushant Singh

Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Pakistan’ın ABD ile İran arasında arabuluculuk rolünü üstlenmesine atıfla, Pakistan’ın ancak ‘mezatçı’ olabileceğini söyledi. Bu hakaret, derin bir dışlanma ve gerileme hissini ortaya çıkardı.

Bu aynı zamanda inkar edilemez gerçeğin dolaylı olarak kabulüydü. Zira ‘arabulucu’ rolünü üstlenmek, ABD Başkanı Donald Trump'ın gözünde bir kusur ya da hor görülme sebebi değil, aksine etkinliğin ve önemin göstergesidir.

‘Tarihin en büyük anlaşmalarını yapma yeteneğine sahip olmakla’ övünen ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Beyaz Saray'a doğrudan erişimi olan, kendini yararlı taraf olarak sunmayı bilen, nüfuzlu bir adam. Öte yandan Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump'ın Ortadoğu kriziyle ilgili kendisiyle yaptığı tek bir telefon görüşmesiyle yetinmesi ve Elon Musk'ın da bu konuşmayı dinlemesi nedeniyle, utanç verici bir durumda kaldı.

İslamabad, nihayet Washington ile Tahran arasında tarafsız bir arabulucu rolünü üstlendi. 29 Mart’ta, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı savaşla ilgili görüşmelere ev sahipliği yaptı. Ardından Pakistan Dışişleri Bakanı, Çinli mevkidaşıyla görüşmek üzere Pekin'e gitti ve iki ülke beş maddelik bir barış planı hazırladı. Şimdiye kadar somut bir sonuç alınamamış olsa da Pakistan bu yeni süreci taraflar arasındaki iletişim kanallarını genişletmeye yönelik pratik bir adım olarak sunuyor.

Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeleri görüşmek üzere Pekin'de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya geldi, 31 Mart 2026 (Reuters)Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeleri görüşmek üzere Pekin'de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya geldi, 31 Mart 2026 (Reuters)

Pakistan’ın ABD ile İran arasında bir köprü görevi görmesi, 1971’de ABD’nin Çin’e açılmasını kolaylaştırmadaki rolünü akla getiriyor. Pakistan, İran ile iletişim kurabilir, Ortadoğu'nun üç büyük gücünü bir araya getiren toplantılara ev sahipliği yapabilir ve Çin ile bağlarını sürdürebilirken, aynı zamanda Trump yönetimi ile ilişkilerini de devam ettirebilirse bu, yıllardır dış politikasıyla İslamabad'ı diplomatik olarak kuşatmaya çalışan Modi için aşağılayıcı bir başarısızlık olacaktır.

Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Nüfuzlu ve kendisini yararlı taraf olarak sunmayı iyi bilen bir adam.

Pakistan, iç krizlerine ve arabulucu rolünün ister abartılı vaatler ister bu vaatleri yerine getirememesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanma ihtimaline rağmen, diplomatik ağırlığını hissettirme konusunda Hindistan’ı geride bıraktı. Bu an, ABD ile Hindistan arasındaki ilişkinin kırılganlığını ortaya koyarken, Yeni Delhi'nin daha geniş çevresindeki etkisinin ne kadar zayıf olduğunu da vurguluyor. Hindistan, uluslararası arenada liderlik rolünü hedefleyen iç söylemin esiri olmaya devam ederken, gerçek nüfuz haritalarının çizildiği yerde geri planda kaldı.

Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak konumundan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesini hedefleyen bir dizi son derece hassas temas yoluyla bu role zemin hazırladı.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Munir, Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında son derece hassas mesajlar iletmek için iki ayrı doğrudan arka kanal kurdular ve dünyanın dört bir yanındaki diğer liderlerle de iletişimi sürdürdüler.

İslamabad'da 29 Mart'ta yapılan görüşmeler bu süreci güçlendirdi. Görüşmeler, ateşkesin desteklenmesi için Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan'ı içeren bir komitenin kurulmasıyla sonuçlandı. Ayrıca Pakistan gemilerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin veren İran ile bir mutabakat sağlandı. Bu son diplomatik hamle, Pakistan'ı ‘çökmekte olan’ ülkeden, bölgesel barışı sağlamaya yönelik çabalarıyla tanınan bir ülkeye dönüştürmüş gibi görünüyor.

Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları, Ortadoğu'daki savaşı görüşmek üzere İslamabad'da bir toplantı düzenledi, 29 Mart 2026 (AFP)Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları, Ortadoğu'daki savaşı görüşmek üzere İslamabad'da bir toplantı düzenledi, 29 Mart 2026 (AFP)

Bu dönüşüm, İslamabad’ın eski ABD başkanları tarafından yıllarca marjinalleştirilmesinin ardından ve Munir’in kendisini bölgesel bir güç olarak konumlandırma çabalarıyla gerçekleşti. Pakistan, Çin ile ilişkilerini güçlendirmekle kalmadı, Suudi Arabistan ile gelişmekte olan stratejik ortaklığını da pekiştirdi. Aynı zamanda İran ile de ayrılıkçı Beluçların öncülüğündeki hareketlere karşı iş birliği yapmak üzere ortak bir zemin buldu.

Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak sahip olduğu konumdan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları hedefledi.

Bu çok yönlü diplomasi, İslamabad’ın 1971 yılında üstlendiği rolü yeniden kazanma çabasını ortaya koyuyor. O dönemde İslamabad, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunmuştu.

Pakistan, bunu başarmak için coğrafi konumunu, askeri bağlantılarını ve iletişim kanalları kesilmiş iki taraf arasında köprü görevi gören konumunu, daha geniş bir diplomatik hedefin hizmetine ustaca sundu. Bu cesur hamle, Soğuk Savaş'ın jeopolitik gidişatını değiştirdi.

Ancak bu kez hedef Çin değil ve asıl amaç, Pakistan ordusunun yeniden sahneye çıkmasıyla birlikte ABD ile İran arasında bir yakınlaşma sağlanması. Fakat Pakistan’ın buradaki arabuluculuğu sağlam bir temele dayanmıyor. İslamabad'ın elde ettiği diplomatik yükseliş, neredeyse tek bir kişiye, yani Munir'in yanı sıra gösterişten hoşlanan, kolay erişilebilirliğin cazibesine kapılan ve taktiksel çıkarların etkisinde kalan Beyaz Saray'a bağlı. Pakistan, kurumlarının sağlamlığı veya ekonomisinin gücü nedeniyle değil, sadece ulaşılabilir olması nedeniyle bu ilgiyi görüyor.

Düşman güçler arasında arabulucu rolünü üstlenmek, Pakistan için bir dizi risk barındırıyor. Zira bu durum ülkeyi misilleme ve şüpheye maruz bırakmakta, bir tarafın görüşmelerin tıkanmasından Pakistan’ı sorumlu tutmasına ya da diğer tarafın, kolay erişimden kaynaklanan nüfuzunu abartılı bir şekilde sergilediği yönünde suçlamalarda bulunmasına zemin hazırlıyor. Bu tür görüşmeler dolaylı olmaya devam edecek, zira Pakistanlı yetkililer her iki tarafın heyetleri arasında gidip gelecek. Pakistan'a bir ölçüde varlık kazandıran bu konum, müzakerelerin çökmesi durumunda onu kötü haberlerin taşıyıcısı haline de getirebilir, ki bu olasılık açıkça görülüyor.

ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve dönemin Çin Başbakanı Çu Enlay, Pekin’de tarihi bir ABD-Çin yakınlaşmasının önünü açan ziyaret sırasında, 22 Ekim 1971 (AFP)ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve dönemin Çin Başbakanı Çu Enlay, Pekin’de tarihi bir ABD-Çin yakınlaşmasının önünü açan ziyaret sırasında, 22 Ekim 1971 (AFP)

Pakistan’ın iç sorunları diplomatik faaliyetlerini engellememekle birlikte, İslamabad için asıl mesele, bu kırılganlığın mevcut girişimini riskli hale getirip getirmediği ya da basitçe sürdürülemez kılıp kılmadığında yatıyor.

İslamabad, 1971 yılında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunan rolünü yeniden üstlenmeye çalışıyor.

Pakistan ekonomisi halen kırılgan bir durumda. Askeri kurumlar dış politikayı elinde tutmaya devam ediyor ve bu durum sivil yetkililerin hızlı müzakere yapma imkânını kısıtlıyor. Siyasi sistemi ise uzun vadeli stratejik bir dönüşümü gerçekleştirmek için gerekli asgari istikrardan yoksun olmaya devam ediyor. Bu tablo, İran ile olan sınırının uzunluğu ve aynı zamanda Suudi Arabistan ile yakın zamanda imzalanan ortak savunma anlaşması uyarınca savaşa sürüklenmekten kaçınma çabası nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.

Tüm bu zorluklara rağmen, Pakistan’ın Modi’nin uzun süredir dayatmaya çalıştığı diplomatik izolasyonu kırmayı başardığı kesin. Geçtiğimiz mayıs ayında Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan kısa süreli askeri çatışma, bu dönüşümü tetikleyen kıvılcım olmuş gibi görünüyor. Zira İslamabad bu krizi ustaca değerlendirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump'ın ateşkesin başarısını kendine mal etmesine olanak sağladı, hatta onu Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise açıkça hoşnutsuz bir tavırla, ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.

Bu çekişme, daha geniş çaplı bir stratejik dönüşümün başlangıcı oldu. Pakistan daha az izole görünürken, Hindistan daha savunmasız bir konumda kaldı. Ayrıca Trump, Hint mallarına yüksek gümrük vergileri uyguladı ve Hindistan’ın Rus ham petrol alımlarını kısıtladı; ancak bu kısıtlamalar daha sonra kaldırıldı. Ayrıca, ABD'den Hindistan'a kaçak göçmenlerin sınır dışı edilme görüntüleri, Modi'nin Trump ile özel bir ilişkisi olduğu yönündeki iddialarını zayıflattı. Bu durum, ABD'li yetkililerin, Hindistan'ın yükselişine zemin hazırlayarak ABD'nin Çin ile ilgili önceki ‘hatalarını’ tekrarlamayacağını kamuoyuna açıklamasıyla daha da belirgin hale geldi.

Tahran'da İran ile Umman arasında bu hayati deniz geçidindeki kısıtlamaların hafifletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğü bir ortamda, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına işaret eden bir duvar resmi, 5 Nisan 2026 (AFP)Tahran'da İran ile Umman arasında bu hayati deniz geçidindeki kısıtlamaların hafifletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğü bir ortamda, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına işaret eden bir duvar resmi, 5 Nisan 2026 (AFP)

Diğerleri ise gayri resmi görüşmelerde, 2020 yılında olduğu gibi Çin ile yeni bir sınır krizi patlak verirse Hindistan'ın ABD'nin desteğine güvenmemesi gerektiğini söylediler. Aynı şekilde Trump yönetimi, Hint-Pasifik bölgesindeki ABD-Hindistan iş birliğinin temel taşı olması beklenen ‘Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’na pek önem vermediğini ima etti. Böylece, Yeni Delhi'nin kalıcı bir taahhüt olarak gördüğü stratejik ittifakın, nihayetinde geçici bir düzenlemeden ibaret olduğu ortaya çıktı.

İslamabad, Yeni Delhi ile yaşadığı krizi fırsat bilerek, çatışmaları durdurmadaki rolü nedeniyle Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.

Hindistan, ABD’nin hesaplarında hayal ettiği konuma ulaşamadığını kabul etmekte zorlanıyor. Trump, bölgedeki önceliklerini anlık taktiksel hesaplara göre yeniden düzenlemeye hazır görünüyor. Eğer Munir, İran ile bir anlaşma imzalamayı başarırsa ya da Güney Asya'da ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek istikrarlı bir platform sağlarsa, Modi'nin aleyhine olsa bile Trump onu ödüllendirmekten çekinmeyeceği kesin. Böylece Hindistan, müttefiklerden oluşan bir ağa dayanan ve kendine daha fazla güvenen Pakistan ile karşı karşıya kalırken, stratejik manevra alanları daralıyor.

Elbette Pakistan’ın tehlikesi, bugün Trump gibi çıkarcı bir liderin gözünde onu tercih edilen bir arabulucu yapan şeyin, yarın onu kolayca kenara atılabilir bir koz haline getirebilmesidir. Eğer bu arabuluculuk başarısız olursa, Munir ve Şerif kendilerini denklemin kötü adamı konumunda bulabilirler. On yıldan fazla süredir Modi, Pakistan'ı diplomatik ağırlığından mahrum bırakmaya çalıştı. Onun fikri temelde basit bir denkleme dayanıyordu. Hindistan küresel sahnedeki ekonomik varlığını genişletirse, Batı ile ortaklıklarını derinleştirirse ve medyada yükselen ve sorumlu bir güç olarak imajını pekiştirirse, Pakistan marjinalleşecek. Ancak mevcut durum, Modi'nin dış politikasının, uluslararası ilişkilerdeki güç dengelerini belirleyen somut gerçeklerle yüzleşmekten çok, iç politikadaki anlatılara hizmet etmekle meşgul olduğunu ortaya koyuyor.

Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Kalküta'da düzenlenen bir mitingde destekçilerini selamlıyor, 14 Mart 2026 (AFP)Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Kalküta'da düzenlenen bir mitingde destekçilerini selamlıyor, 14 Mart 2026 (AFP)

Hindistan kendini, çok kutuplu bir Asya söz konusu olduğunda dünyanın kulak vermesi gereken yükselen güç olarak göstermeye devam etse de Pakistan ön plana çıkmaya çalışırken, Hindistan’ın ABD ile İran arasındaki ilişkilerin gidişatını etkilemekteki yetersizliği, durumun aksini düşündürüyor. Bu durum, ABD ile Hindistan arasındaki stratejik ortaklığın, özünde ortak değerlere veya sağlam bir güvene dayalı ilişkiden çok, Çin'e yönelik ortak endişenin sonucu olduğunu teyit ediyor.

Trump önceliklerini yeniden düzenlemeye hazır... Munir, İran’la bir anlaşma sağlamayı başarırsa ya da Güney Asya'da Washington’ın çıkarlarına hizmet edecek bir platform oluşturursa, onu ödüllendirmekten çekinmiyor.

İran ile savaşın patlak vermesiyle Modi, İsrail'in tarafını tutmayı seçti. Böylece fiilen ABD'nin yanında yer aldı ve bu da Yeni Delhi'nin dengeyi koruyabilecek güvenilir bir taraf olarak konumunu yitirmesine neden oldu. Sonuç olarak Hindistan, mutfak gazı yüklü gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesine izin verilmesi için telefonla Tahran'ın kapısını çalmak zorunda kaldı. Buna karşın Pakistan bugün Ortadoğu'da güvenilir bir kanal olarak görülüyor. Oysa Hindistan bu bölgede varlığını ve nüfuzunu genişletmeyi umuyordu.

Bu gelişmeler, Hindistan’ı Güney Küresel ile büyük güçler arasında bir köprü olarak sunmaya ve şekillenmekte olan düzene ilişkin ciddi bir yorum arandığında başvurulması gereken ülke olarak tanıtmaya çalışan Modi’yi zor durumda bırakıyor. Ancak Hindistan'ın daha geniş çevresinde bile konumunu sağlamlaştıramaması, bu iddiaları boş sözler gibi gösteriyor.

Bölgenin en önemli stratejik limanlarından biri olan Pakistan'ın Gwadar Limanı'ndan genel bir görünüm, 4 Ekim 2017 (Reuters)Bölgenin en önemli stratejik limanlarından biri olan Pakistan'ın Gwadar Limanı'ndan genel bir görünüm, 4 Ekim 2017 (Reuters)

Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı ve Ortadoğu’nun en büyük üç ordusunu, nükleer kapasiteleri ve mali ağırlığı bir araya getiren orta güçler bloğunun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.

Bu ittifak henüz oluşum aşamasında olsa da geleneksel güç merkezlerini geride bırakacak kadar diplomatik ve ekonomik ağırlığa sahip.

Her zaman ilişkilerini ikili kanallardan yürütmeyi tercih eden Hindistan için ise böyle bir grubun yükselişi, bölgesel düzenin yönelimleri Yeni Delhi'nin vizyonuyla uyuşmayan aktörlerin elinde şekilleneceği bir geleceği endişe verici bir şekilde müjdeliyor.

Sonuç olarak Pakistan’ın artan rolünde değil, Modi’nin, Hindistan’ın dinlenecek bir otorite, hatta ağırlığı daha fazla olan taraf olacağını düşündüğü başkentlerde Munir’in artık hoş karşılanıyor olması Hindistan’ı çıkmaza sokuyor.

Dolayısıyla Modi kendini ağır bir gerçekle karşı karşıya buldu. Pakistan ise pek değişmedi. Halen kafa karıştırıcı ve istikrarsız, ancak birdenbire bugün krizin iplerini elinde tutan güçler için daha yararlı bir taraf haline geldi. Bu yüzden Hindistan, bölgedeki krizlerin yönetilmesinde doğrudan harekete geçmek zorunda kalıyor.

Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı bir bloğun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.

Ancak paradoksal olarak, Pakistan’ın bu role yükselmesi, ülkenin zayıflıklarını ortadan kaldırmıyor. 1971 yılı, coğrafyanın ağırlığını ve Pakistan devlet yapısı içinde ordunun işgal ettiği belirleyici konumu hâlâ hatırlatıyor. Giderek daha fazla parçalanmaya doğru giden bir dünyada, en zayıf ülkeler bile anı iyi değerlendirirlerse nüfuz kazanmanın yolunu bulabilirler.

Hindistan, kırılgan nükleer güç olan komşusunu görmezden gelip onu izole bir ülke haline getirebileceğini kendine inandırmış olması sebebiyle şu an çıkmazda. Ancak Pakistan, zayıflığına rağmen, çatışmanın merkezinde önem kazanmanın halen mümkün olduğunu tüm dünyaya kanıtladı. Dünya büyük bir jeopolitik dönüşüm yaşarken, Hindistan, bu şoku görmezden gelme lüksüne sahip değil.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli  al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Tayvanlı muhalefet lideri Çin'e nadir bir ziyaret gerçekleştiriyor

Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
TT

Tayvanlı muhalefet lideri Çin'e nadir bir ziyaret gerçekleştiriyor

Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)
Tayvanlı muhalefet lideri Cheng Li-wen (Reuters)

Tayvan muhalefet lideri Cheng Li-wen, ABD Başkanı Donald Trump'ın ziyaretinden sadece birkaç hafta önce, Pekin ile bağları güçlendirmeyi amaçlayan nadir bir ziyaret olan altı günlük Çin gezisine bugün başlıyor.

Cheng, on yıl içinde Çin'i ziyaret eden ilk Kuomintang (KMT) parti lideri olacak.

Ziyareti, ABD'nin Tayvan'daki muhalif milletvekillerine adaya yaklaşık 40 milyar dolarlık silah satışını onaylamaları için baskı yaptığı bir dönemde yapılıyor.

Birçok Tayvanlı yetkili ve uzmana göre, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping bu ziyareti kendi konumunu güçlendirmek ve ABD'nin Tayvan'a daha fazla silah satışını engellemek için kullanmak istiyor.

Adanın başlıca güvenlik garantörü olarak Washington, Taipei'nin en büyük silah tedarikçisidir; bu durum Pekin'i kızdırmaktadır.

Cheng, ABD'ye gitmeden önce bu seyahat sırasında Şi ile görüşmekte ısrar etti.

Kuomintang partisi, Tayvan'ı kendi topraklarının bir parçası olarak gören ve gerekirse güç kullanarak ilhak etmekle tehdit eden Çin ile daha yakın ilişkileri desteklemektedir.

Şarku'l Avsat'ın AFP'den aktardığına göre Kuomintang partisinin zirvesine beklenmedik bir şekilde yükselen ve ekim ayında bu göreve geldikten sonra Şi'den tebrik mesajı alan Zheng, parti içindekiler de dahil olmak üzere eleştirmenler tarafından Çin yanlısı olmakla suçlanıyor.

Barış ve istikrar gezisi

Gezi öncesinde, Tayvan'ın Çin ile ilgilenen en üst düzey siyasi organı, Pekin'in “Tayvan'ın ABD'den askeri alımlarını ve diğer ülkelerle iş birliğini kesmeye çalışacağı” konusunda uyarıda bulunmuştu; Kuomintang partisi bu iddiayı reddediyor.

Cheng geçen hafta, “Bu gezi tamamen Tayvan Boğazı'nda barış ve istikrar içindir ve silah alımları veya diğer konularla hiçbir ilgisi yoktur” ifadelerini kullandı.

Tayvanlı milletvekilleri arasında, hükümetin savunmaya 1,25 trilyon NT$ (39 milyar ABD doları) harcama planı konusunda anlaşmazlıklar yoğunlaştı; bu plan, muhalefetin kontrolündeki parlamentoda aylardır askıda kalmış durumda.

Cheng, Şanghay, Nanjing ve Pekin'i ziyaret ederek altı gün Çin'de kalacak ve burada Şi Cinping ile görüşmeyi umuyor.

Kuomintang (KMT) üyeleri düzenli olarak yetkililerle görüşmeler için Çin'e seyahat etse de Pekin'i ziyaret eden son KMT lideri 2016'da Hong Hsiu-chu olmuştu.

Çin, Demokratik İlerici Parti'den Tsai Ing-wen'in cumhurbaşkanlığını kazanmasının ve Pekin'in ada üzerindeki hak iddialarını reddetmesinin ardından o yıl Tayvan ile üst düzey iletişimi kesti.

O zamandan beri iki taraf arasındaki ilişkiler kötüleşti; Çin, Tayvan yakınlarındaki bölgelere neredeyse her gün savaş uçakları ve savaş gemileri göndererek ve düzenli olarak büyük ölçekli askeri tatbikatlar yaparak askeri baskıyı yoğunlaştırdı.

Çin kuvvetleriTayvan'ın güneyinde düzenlenen tatbikatlarda iki füze ateşledi (Arşiv-Reuters)Çin kuvvetleriTayvan'ın güneyinde düzenlenen tatbikatlarda iki füze ateşledi (Arşiv-Reuters)

ABD Baskısı

Cheng'in Çin ziyareti, Donald Trump'ın Şi Cinping ile yapacağı zirve için planlanan Pekin ziyaretinden bir ay önce gerçekleşiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan'daki muhalif milletvekillerine, olası bir Çin saldırısını caydırmak için Amerikan silahları da dahil olmak üzere savunma silahları satın alma önerisini desteklemeleri yönünde artan bir baskı uyguluyor.

Cheng, hükümetin önerisini şiddetle eleştirerek, "Tayvan bir ATM değil" dedi ve bunun yerine Kuomintang'ın ABD'den silah alımı için 380 milyar NT$ (yaklaşık 12 milyar ABD doları) ayırma planını destekledi; bu plan, daha fazla alım seçeneğini de içeriyordu.

Ancak, Çin'in askeri tehditlerine nasıl karşı koyulacağı konusunda partisi içinde giderek artan bölünmelerle karşı karşıya kalıyor; daha ılımlı kıdemli isimler çok daha büyük bir bütçe için bastırıyor.

Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre Washington, Taipei ile resmi diplomatik ilişkiler sürdürmese de Tayvan'ın en önemli destekçisi ve en büyük silah tedarikçisidir.

Aralık ayında Amerika Birleşik Devletleri, Tayvan'a 11 milyar dolarlık silah satışını onayladı. Diğer anlaşmalar da görüşülüyor, ancak Şi Cinping'in Trump'ı Tayvan'a silah göndermemesi konusunda uyarmasının ardından bunların teslimatı belirsizliğini koruyor.

Cheng, Tayvan'ın güçlü bir savunmaya sahip olmasını desteklediğini, ancak adanın Pekin ve Washington arasında seçim yapmak zorunda olmadığını vurguladı.