Suriye’nin kuzeyinde Rus ve Türk takviye kuvvetlerine yönelik sakinlik sürüyor

Ankara müttefiklerini SDG’yi desteklemeyi bırakmaya çağırıyor ve Kürt güçlerinin 30 kilometre derinliğindeki bir sınır şeridinden çekilmesi konusunda ısrar ediyor.

Türkiye- Suriye sınırındaki Bab es-Selame Sınır Kapısı yakınında, yerinden edilmiş kişiler için kurulan kamp. (DPA)
Türkiye- Suriye sınırındaki Bab es-Selame Sınır Kapısı yakınında, yerinden edilmiş kişiler için kurulan kamp. (DPA)
TT

Suriye’nin kuzeyinde Rus ve Türk takviye kuvvetlerine yönelik sakinlik sürüyor

Türkiye- Suriye sınırındaki Bab es-Selame Sınır Kapısı yakınında, yerinden edilmiş kişiler için kurulan kamp. (DPA)
Türkiye- Suriye sınırındaki Bab es-Selame Sınır Kapısı yakınında, yerinden edilmiş kişiler için kurulan kamp. (DPA)

Türkiye'nin Suriye'nin kuzey ve kuzeydoğusundaki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) mevzilerine yönelik operasyonlarının yoğunluğu azalırken, SDG ve İran milislerinin yanı sıra Rus güçleri ve Suriye rejim güçlerinin de bölgeye operasyonlar düzenlediği kaydedildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komşu İdlib'e gönderdiği takviyeler karşılığında Halep (Suriye’nin kuzey) kırsalına da ek güçler konuşlandırıldı. Bu durum, Ankara'nın Kürtlerin yoğunlukta olduğu SDG’nin Suriye'nin 30 kilometre derinliğindeki bir sınır şeridinden çekilmesi konusunda ısrarı ve Rusya'nın yerine rejim güçlerini konuşlandırma teklifini reddetmesi üzerine yaşandı.
Türkiye, sahadaki bu gelişmelere paralel olarak SDG’nin en büyük bileşeni olan YPG’ye destek vermeyi bırakma çağrısında bulundu. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, NATO Dışişleri Bakanları Toplantısı için gittiği Romanya'nın Başkenti Bükreş'te dün yaptığı açıklamada, ABD’nin Suriye'deki terörist DEAŞ örgütüne karşı savaşta bir müttefik olarak SDG’ye verdiği desteğe işarette bulunarak Ankara'nın bazı müttefiklerinin Suriye'deki ‘terör örgütlerini’ desteklemeyi bırakması gerektiğini söyledi. Çavuşoğlu, “Başta ABD olmak üzere bazı müttefiklerimizin Suriye'deki terör örgütlerine verdiği destek açıkça görülmektedir. Bu desteğin durdurulması gerektiğini vurguluyoruz” ifadelerini kullandı.
Diğer yandan Türkiye’nin Birleşmiş Milletler (BM) Daimi Temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, ülkesinin Suriye’nin kuzeyinde SDG’ye yönelik operasyonuna ilişkin eleştirilere tepki gösterdi. SDG’ye işaretle “Terör örgütünün ismini demokratik diye değiştirmek demokrasiye hakarettir” dedi. Sinirlioğlu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde (BMGK) yaptığı konuşmada, Suriye'nin kuzeyinde dolaşan YPG terör örgütünün Türkiye'nin ulusal güvenliği için hayati bir tehdit oluşturduğunu, Türkiye'nin sınırlarını son iki yıldır defalarca hedef aldığını ve saldırılarını sosyal medya hesaplarında açıkça üstlendiğini söyledi.
Sinirlioğlu, BMGK’ya Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyindeki operasyonlarını eleştiren ülkelere 13 Kasım'da altı kişinin yaşamını yitirdiği ve 80'den fazla kişininse yaralandığı İstanbul ve daha sonra Gaziantep'te meydana gelen terör saldırılarını hatırlattı. Türk yetkili Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin 51’inci maddesindeki meşru müdafaa hakkı ve Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda Türkiye'nin terörle mücadele operasyonlarına devam edeceğini vurguladı. BM Temsilcisi Sinirlioğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
"YPG’ye yönelik terörle mücadele operasyonlarımızın DEAŞ'a karşı mücadeleyi olumsuz etkileyeceği yönündeki açıklamalar gerçeklikten kopuk. Gerçek olan DEAŞ'ın bu tür açıklamalar yapanların hataları ve yanlış stratejileri nedeniyle komşu ülkeler için tehdit teşkil etmeye devam etmesi. Bir terör örgütüyle başka bir terör örgütü olan 'Suriye Demokratik Güçleri'nden taşeronluk hizmeti alarak mücadele edilemeyeceği konusunda defalarca uyardık. SDG, YPG/PKK'nın ta kendisi. Bu terör örgütünün ismini istediğiniz kadar değiştirseniz de niyeti değişmez.”
Büyükelçi Sinirlioğlu, BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen'ın ‘SDG'nin İstanbul'daki terör saldırısını üstlenmediği’ yönündeki açıklamasına ise şu cevabı verdi:
“Bugün maalesef, yaraya tuz basan, sözde SDG'nin İstanbul'daki terör saldırısını inkar ettiği açıklamaya atıfta bulunulduğunu da duyduk. Güvenlik Konseyi'nde bir terör örgütünün açıklamasına atıfta bulunmak kabul edilemez ve bu bizim istihbaratımıza yapılmış bir hakaret.”
Türk Temsilci, Suriye Rejim Güçlerini İdlib'deki kara ve hava saldırılarına, İsrail'e ise Şam, Humus, Hama ve Lazkiye'ye yönelik hava saldırılarını durdurma çağrısında bulundu.
ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), Türkiye'nin Suriye'nin kuzeyinde düzenlediği hava harekatları nedeniyle ABD'nin bölgede Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile eşgüdümlü gerçekleştirdiği devriyelerin sayısını azalttığını açıkladı.
Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder, DEAŞ’a karşı yürütülen askeri operasyonların durmadığını ancak SDG'nin kendi devriyelerinin sayısını azaltmasına paralel olarak ABD devriyelerinin de azaltıldığını ifade etti. Ryder, ABD Savunma Bakanı Lloyd Austin'in yakın zamanda Türk mevkidaşı ile görüşeceğini de belirtti.
SDG lideri Mazlum Abdi birkaç gün önce ABD kuvvetleriyle ortak devriye yürütmeyi bırakacağını bildirdi. Buna gerekçe olarak da Türkiye'nin operasyonlarını gösterdi.

Türkiye’den tepki
Türk Kaynaklar, Ankara'nın Rus tarafına rejim güçlerinin SDG bölgelerine konuşlandırılmasını askeri operasyonun başlatılmayacağına dair bir garanti olarak kabul etmediğini, çünkü bu konuşlandırmanın bir formalite olarak kaldığını düşündüğünü bildirdi. Ayrıca Türkiye'nin talebinin SDG’nin güney sınırlarından 30 kilometre uzağa çekilmesi olduğu ifade edildi.
Türk basını, Ankara'nın SDG’yi Suriye'nin kuzeyindeki Rus nüfuz alanlarından çekmekte ısrar ettiğini ve bu güçlerin 30 kilometrelik bir mesafeye çekilmesinden vazgeçmeyeceğini aktardı. Kaynaklar, ABD'nin Türk operasyonları nedeniyle askerlerinin tehlikeye düştüğü yönündeki şikayetiyle ilgili olarak ABD tarafının, Türkiye'nin güvenliğine ilişkin taleplerine anlayış gösterdiğini, Türkiye'nin elindeki bilgilerin Amerikan askerlerinin bazı bölgelerden çekildiğini gösterdiğini aktardı. Yaklaşmakta olan Türk askeri operasyonunun ‘doğru’, Amerikan ve Rus kuvvetlerinin güvenliğini tehdit etmeden gerçekleştirileceğini vurguladı.

Karşılıklı takviyeler
Sahada ise Rus güçleri, Halep'in doğu kırsalında SDG ve rejimin konuşlandığı bölgelerdeki Tel Cican köyünde yeni bir askeri nokta kurdu. Rus bayrağı asıldı ve çevresine kara topçu silahları yerleştirdi. Tel Cican köyünün, Halep'in doğusundaki el-Bab kırsalında, Türk kuvvetleri ve onlara bağlı grupların kontrolündeki ve içinde bir Türk askeri üssü bulunan Abla köyüne komşu olduğu ifade ediliyor. Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’ne (SOHR) göre Rus kuvvetleri çok sayıda asker, uzun menzilli kara topçusu ve lojistik malzeme içeren askeri takviye gönderdi. Rus kuvvetlerinin ilk defa Türk kuvvetleri ile temas hatlarına konuşlandırıldığına dikkat çekildi.
Aynı zamanda, Rejim Güçleri, Nebl ve Zehra kasabalarından İran yanlısı silahlı kişiler, geçtiğimiz Salı akşamı modern T-90 tankları, personel taşıyıcıları ve yüzlerce askerden oluşan askeri takviye gönderdi. Bu takviyeler, Halep'in kuzey kırsalındaki Suriye Millî Ordusu grupları ile temas hatları boyunca konuşlandırıldı. Yeni takviye kuvvetleri, Türkiye'nin 19 Kasım akşamı Pençe-Kılıç Hava Operasyonu’nu başlatmasından bu yana en büyük takviye olarak kabul ediliyor.
SOHR bir süre önce, Rus askeri takviye kuvvetlerinin, Ayn el-Arab'ın (Kobani) güneyindeki Sarrin üssüne ve Halep'in doğusundaki Münbiç şehrinin batısındaki el-Saidiyye Askeri Üssü’ne, Türk Hava Operasyonu’nun başlamasından 48 saatten kısa bir süre sonra girdiğini bildirmişti. Buna ek olarak Rus güçlerine bağlı bir askeri devriye, rejim güçlerinin Tel Abyad'ın batı kırsalındaki mevzilerini denetlemek için çarşamba günü Rakka'nın kuzeyindeki Tel Abyad kırsalını Türkiye'nin hedef aldığı alanları gezdi.
Diğer yandan Türk ordusu, İdlib'deki Türk askeri noktalarına 50 zırhlı araç, personel taşıyıcı ve lojistik malzeme ve silah yüklü kapalı tırlardan oluşan bir askeri konvoy da dahil olmak üzere oldukça büyük yeni takviye gönderdi. SOHR konvoyda, İdlib'deki gerilimi azaltma bölgesinde konuşlanan noktaları denetlemek ve herhangi bir acil durumda hazır olup olmadıklarını görmek için gelen görevlilerin bulunduğunu bildirdi.

Sahada sakinlik hakim
Halep, Ayn el-Arab (Kobani), Rakka ve Haseke'nin kuzey ve kuzeybatı kırsalında Milli Ordu grupları ve SDG güçleri ile rejim arasındaki temas hatlarında ihtiyatlı bir sakinlik hâkim. SDG geçtiğimiz salı gece yarısından sonra Tel Temr kırsalındaki Anik el-Hava bölgesindeki grupların noktalarını çok sayıda füzeyle hedef aldı ve kısa bir süre için karşılıklı ateş açıldı. Haseke'nin kuzeyindeki Ebu Rasin'in doğu kırsalındaki Şeyh Fatimi ve Hamidiye köylerinin yanı sıra Tel Temr'in güneybatısındaki Tel el-Leben köyü ve Haseke'nin kuzeybatısındaki Ebu Rasin kırsalındaki eş-Şur köyünü kapsıyordu.



Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
TT

Güney Lübnan: Büyük anlaşmaların beklendiği istikrarsız bir arena

Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)
Lübnan'ın güneyindeki Meys el-Cebel kasabasında devriye gezen UNIFIL personeli (EPA)

Güney Lübnan, Temmuz 2006 savaşının sona ermesinden bu yana çatışma ortamının dışında olmaktan ziyade savaşın zamanlamasının dışında kaldı. Bölgede hâkim olan ateşkes kalıcı bir barışı değil, nedenleri ortadan kaldırılmadan ve yapısal koşulları ele alınmadan ertelenmiş bir çatışmayı ifade ediyordu. Ekim 2023’te savaşın yeniden başlamasıyla birlikte Güney Lübnan, bölgesel ve uluslararası siyasi uzlaşıları bekleyen istikrarsız bir cephe haline geldi.

Yaklaşık 19 yıl boyunca bu tablo ‘istikrar’ olarak sunuldu. Oysa gerçekte, caydırıcılık hesaplarına dayanan ve bölgesel siyaset tarafından yönetilen kırılgan bir dengeden ibaretti. Güney cephesindeki gelişmeleri yakından izleyen Lübnanlı kaynaklara göre, 2025’in sonuna gelindiğinde ortaya çıkan durum, istikrarın çöküşünden ziyade, bu istikrar algısının bir yanılsama olduğunun anlaşılması oldu.

Savaştan önce siyaset

Eski Lübnan Sosyal İşler Bakanı Raşid Derbas, 2006’dan sonra Güney Lübnan’da ‘istikrar’ olarak adlandırılan durumun gerçekte ‘sahte ve zehirli bir sükûnetten’ ibaret olduğunu belirterek, bunun başından itibaren kalıcı bir istikrar yolu değil, geçici bir uzlaşma olarak ele alındığını söyledi. Derbas, bu yanlış yaklaşımın sonraki dönemde yaşanan patlamanın temel nedenlerinden biri olduğunu vurguladı.

Derbas, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, ilgili tarafların 2006 sonrası ateşkesi, güneyi korumaya ya da devleti güçlendirmeye yönelik bir adım olarak değil, nüfuzu pekiştirme ve yeni güç dengeleri inşa etme fırsatı olarak gördüğünü ifade etti. Öte yandan İsrail’in de bu sakinlik dönemini ‘sessiz bir hazırlık ve yıpratma süreci’ olarak kullandığını belirten Derbas, Tel Aviv’in gelecekteki çatışmalara hazırlandığını söyledi. Hizbullah’ın ise bu dönemi, askeri kontrolünü güçlendirmek ve devlet ile Birleşmiş Milletler Lübnan Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) rolünü aşmak için bir fırsat olarak değerlendirdiğini dile getirdi.

cdf
İsrail'in 2024'te Lübnan'ın güneyindeki el-Hıyam kasabasında düzenlediği bombardıman sonucu bir kilisede meydana gelen hasar (EPA)

Bu çerçevede Derbas, Lübnan’ın ‘uluslararası meşruiyet şemsiyesi altına tam anlamıyla yerleşme yönünde önemli bir fırsatı kaçırdığını’ ifade ederek, bu şemsiyeye sıkı biçimde bağlı kalınmasının, İsrail’den gelebilecek her türlü saldırı karşısında devlete Arap ve uluslararası düzeyde siyasi ve hukuki güç kazandıracağını söyledi. Derbas’a göre uluslararası meşruiyet zemininden kademeli olarak uzaklaşılması, UNIFIL’in rolünü de doğrudan zayıflattı.

Derbas ayrıca, sükûnetin bozulmasının yalnızca bir güvenlik ihlali ya da askeri bir aşım olarak ele alınamayacağını belirtti. “Güvenlik ihlali, çatışmanın nedeni değil, araçlarından biridir” diyen Derbas, asıl sorunun, güç dengelerinin göz ardı edilmesinden ve bazı kesimlerde Lübnan’ın gerçekleriyle örtüşmeyen askeri ya da siyasi denklemler dayatılabileceği yönünde oluşan yanılsamadan kaynaklanan açık bir siyasi hata olduğunu savundu. Derbas, bu tür hesapların asgari düzeyde siyasi öngörüden dahi yoksun olduğunu bildirdi.

Caydırıcılık kavramı

Konuya askeri-siyasi açıdan yaklaşan emekli Tümgeneral Abdurrahman Şuhaytli, Güney Lübnan’da 2006–2024 yılları arasında ‘istikrar’ olarak nitelenen dönemin gerçekte kalıcı bir istikrar değil, İsrail ile Hizbullah arasında ertelenmiş bir savaşa yönelik karşılıklı hazırlıkları gizleyen ‘sahte bir sükûnet’ olduğunu söyledi. Şuhaytli, 2024 sonrasında yaşananların mevcut durumun gerçek niteliğinin açığa çıkması olduğunu vurguladı.

dfgth
İsrailli bir subay, Lübnan'ın güneyinde, Gazze Şeridi'nde ve Suriye'de ordu tarafından ele geçirilen silahları sergiliyor. (EPA)

Şuhaytli, Şarku’l Avsat’a yaptığı değerlendirmede, 2006 savaşının taraflardan hiçbiri açısından nihai hedeflere ulaşmadığını belirterek, İsrail’in Hizbullah’ın kapasitesini ortadan kaldıramadığını, Hizbullah’ın da savaşın sonuçlarını iç ya da bölgesel düzeyde siyasi kazanımlara dönüştüremediğini ifade etti. Bu sonucun, iki tarafı da uzun vadeli bir sonraki çatışmaya hazırlık sürecine soktuğunu dile getiren Şuhaytli, Hizbullah’ın güneyde kurduğu kapsamlı tahkimatlar ile İsrail’in yıllar öncesinden oluşturduğu ayrıntılı hedef bankası, mühimmat birikimi ve operasyon planlarını buna örnek gösterdi. Şuhaytli’ye göre Güney Lübnan, ‘savaşın dışında değil, onu bekleyen bir zaman diliminin içindeydi’.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin 1701 sayılı kararının uygulanmasının görece sakin yıllar boyunca sahada ve güvenlik alanında bazı kazanımlar sağladığını belirten Şuhaytli, bu kazanımların son savaşın patlak vermesiyle fiilen ortadan kalktığını söyledi. Şuhaytli ayrıca, ABD ve Batılı ülkelerin hızlı şekilde devreye girmesinin, çatışmanın yalnızca yerel bir mesele olmadığını, Lübnan cephesinin daha geniş bir bölgesel bağlamda ve Lübnan iç dinamiklerini aşan dengeler çerçevesinde yönetildiğini ortaya koyduğunu kaydetti.

2006 ile 2025 yılları arasında neler değişti?

Şuhaytli, 2006 savaşı ile son çatışma turu arasında doğrudan bir karşılaştırma yaparak, bu kez temel farkın İsrail’in önleyici saldırısının başarısında ortaya çıktığını söyledi. Şuhaytli’ye göre İsrail bu defa çatışmanın ilk aşamalarında Hizbullah’ın komuta kademesini, ikmal hatlarını ve hedef bankasını vurmayı başardı. 2006’da İsrail’in komuta ve kontrol sistemini devre dışı bırakamadığını, ikmal hatlarının işlerliğini koruduğunu ve bunun da savaşın uzamasına yol açtığını hatırlatan Şuhaytli, son gelişmelerin çatışmanın yönetilme anlayışında bir değişime işaret ettiğini belirtti. Şuhaytli, bu dönüşümün, uzun süreli yıpratma stratejisinden çatışmayı erken aşamada sonuçlandırmayı hedefleyen bir yaklaşıma geçiş anlamına geldiğini ifade ederek, bunun olası her yeni çatışmanın maliyetini artırdığını ve yönetilebilir sükûnet alanlarını daralttığını ifade etti.

Garanti yok

2026 yılının başı itibarıyla Güney Lübnan’ın gerçek bir istikrara kavuştuğu yönünde bir tablo ortaya çıkmıyor; aksine bölgenin önceki dönemlere kıyasla daha kırılgan bir dengeye sürüklendiği görülüyor. 2006 sonrası istikrarı belirleyen unsurların değiştiğine dikkat çekilirken, savaş araçlarının geliştiği, bölgesel ortamın daha karmaşık hale geldiği ve Lübnan devletinin ekonomik ve kurumsal açıdan daha da zayıfladığı vurgulanıyor. Bu çerçevede Şuhaytli, kalıcı güvenlik istikrarının artık geniş çaplı bölgesel ve uluslararası bir siyasi karara bağlı olduğunu belirterek, bunun başta Filistin meselesinin seyri ve İran’ın bölgesel rolünün niteliği olmak üzere kapsamlı uzlaşılarla bağlantılı olduğuna işaret etti. Aksi halde Güney Lübnan’ın, istikrardan ziyade ‘sürekli bir istikrarsızlık alanı’ olarak kalacağı uyarısında bulundu.


Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
TT

Irak’ta anayasal takvim işliyor, Kürt aday hâlâ netleşmedi

Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)
Kürdistan Demokrat Partisi Genel Başkanı Mesud Barzani’nin, Kürdistan Yurtseverler Birliği Başkanı Bafel Talabani’yi kabul ederken (Arşiv – Rudaw)

Irak’ta gelenek gereği Kürtlere ayrılan cumhurbaşkanlığı makamı için Kürt adayın belirlenmesi süreci, Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana parti olan Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki siyasi görüş ayrılıkları ve belirsizlikler nedeniyle gündemdeki yerini koruyor. KYB’nin nihai aday ismini ne zaman açıklayacağı merakla bekleniyor.

KYB lideri Bafel Talabani’ye yakın bir kaynak, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “KYB henüz resmî adayını sunmadı. Nihai ismin pazartesi günü açıklanması bekleniyor. Bu tarih, aday listesinin Parlamento Başkanı’na teslim edilmesi için son gündür” dedi. Kaynak, medyada dolaşan isimlerin resmî olmadığını ve henüz kesin bir aday üzerinde uzlaşma sağlanmadığını vurguladı.

Siyasi kaynaklar ise mevcut Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid’in görev için yeniden adaylığını koyduğunu, bunun da bazı Kürt siyasi çevrelerde şaşkınlık yarattığını belirtiyor. Buna karşılık KDP’nin, Kürt siyasi dengelerini yeniden şekillendirme arayışı çerçevesinde, ister KYB’den ister ona yakın bir isim olsun, uzlaşı adayını desteklemeye sıcak baktığı ifade ediliyor.

Karar toplantıları

Kürdistan Bölgesi’ndeki iki ana partinin, cumhurbaşkanlığı dosyasını ele almak üzere yarın (cumartesi) Erbil ve Süleymaniye’de ayrı ayrı toplantılar yapması bekleniyor.

Şafak News ajansına göre KYB, Süleymaniye’deki toplantısında aday isimlerini masaya yatıracak. Öne çıkan isimler arasında Nizar Amedi ve Halid Şuvani bulunuyor. Toplantının, parti lideri Bafel Talabani’nin katılımıyla nihai kararın alınmasına zemin hazırlaması bekleniyor.

hnj
Irak Cumhurbaşkanı Abdullatif Reşid (Cumhurbaşkanlığı internet sitesi)

Öte yandan KDP de parti lideri Mesud Barzani başkanlığında, Neçirvan Barzani ve Mesrur Barzani’nin katılımıyla bir toplantı gerçekleştirecek. Bu toplantıda, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanı Riber Ahmed ile Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin’in adaylıkları ele alınacak.

Her iki toplantının ardından, Kürt siyasi partilerinin üst düzey isimlerini bir araya getirecek geniş kapsamlı bir görüşme yapılması da gündemde. Amaç, Kürt siyasi evi adına tek bir aday üzerinde uzlaşı sağlamak. Diğer siyasi bloklar da, sürecin sorunsuz ilerlemesi için bu yönde bir mutabakat çağrısı yapıyor.

Kürtler arası görüş ayrılıkları

Kürt siyasi sahnesinde, açık polemiklere dönüşmese de, Kürtler arası görüş ayrılıklarının giderek derinleştiği belirtiliyor. Bu durumun, özellikle KDP lideri Mesud Barzani’nin cumhurbaşkanının belirlenmesine ilişkin önerdiği mekanizma nedeniyle ortaya çıktığı ifade ediliyor. Tüm siyasi süreç ise ana üç bileşen (Şii, Sünni ve Kürt) arasındaki kırılgan dengeler üzerinde ilerliyor. Gözlemciler, bu iç ayrılıkların yaklaşan anayasal süreçlere yansımasından endişe ediyor.

Irak’ta 2003’te Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinden bu yana siyasi teamül gereği cumhurbaşkanlığı Kürtlere, başbakanlık Şii güçlere, parlamento başkanlığı ise Sünni güçlere veriliyor. Bu yapı, geleneksel “muhasasa” (kota) sisteminin bir parçası olarak kabul ediliyor.

2005’ten bu yana cumhurbaşkanlığı makamı, yazılı olmayan uzlaşılar çerçevesinde KYB’nin payına düşerken, KDP’nin ise bölge içindeki egemen ve kilit pozisyonları elinde tutması öngörülüyor.

Seçim yöntemi tartışması

2025’in sonunda Mesud Barzani, Kürt cumhurbaşkanının belirlenme yönteminin değiştirilmesi çağrısında bulundu. Barzani, üç olası mekanizma önerdi: Kürdistan Bölgesi Parlamentosu’nun Kürtleri temsilen bir isim belirlemesi; tüm Kürdistani tarafların tek bir aday üzerinde uzlaşması; ya da Irak Parlamentosu’ndaki Kürt bloklar ve milletvekillerinin adayı seçmesi.

Barzani, en önemli hususun Kürtler arasında geniş bir mutabakat sağlanması olduğunu vurgulayarak, cumhurbaşkanının “Bağdat’ta Kürdistan halkını temsil eden” bir figür olması gerektiğini, belirli bir partiye bağlı olmamasının esas olduğunu dile getirdi.

Ancak bu öneri, özellikle iki ana parti arasında yeni bir tartışma alanı açtı. KYB, cumhurbaşkanlığını siyasi nüfuzunun temel unsurlarından biri olarak görürken; KDP, geleneksel teamülü kırarak devletin egemen makamlarının paylaşımında daha büyük bir rol elde etmeyi hedefliyor.

Gözlemcilere göre Kürtler arasındaki bu anlaşmazlıkların sürmesi, sessiz kalsa bile, Bağdat’taki müzakere sürecini etkileyebilir. Zira cumhurbaşkanlığı seçimi, başbakanın belirlenmesi ve parlamentodaki ittifak düzenlemeleriyle yakından bağlantılı daha geniş siyasi dengelerin bir parçası olarak görülüyor.


Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
TT

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar: Vatan Kalkanı güçleri El-Haşa Kampı’nın kontrolünü ele geçirerek Seyun’un kırsalına ulaştı

Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare
Hadramut’ta Vatan Kalkanı güçlerinin konuşlandığı noktadan bir kare

Sahadaki kaynaklar, Hadramut Valisi ve Güvenlik Komitesi Başkanı’nın komutasındaki Vatan Kalkanı güçlerinin, El-Haşa bölgesinde bulunan stratejik 37. Tugay Kampı’nın kontrolünü ele geçirdiğin doğruladı.

Sahadaki kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin, Güney Geçiş Konseyi (GGK) güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından El-Haşa Kampı’nda tam kontrol sağladığını, GGK unsurlarının ise geri çekildiğini bildirdi.

Aynı kaynaklar, Vatan Kalkanı güçlerinin kamp çevresindeki bölgeleri güven altına almak için  operasyonların sürdürdüğünü aktardı.

Hadramutlu askerî kaynaklara göre, GGK güçleri, olası hava saldırılarından endişe duydukları için erken saatlerden itibaren kampın çevresindeki bazı noktalarda konuşlanmıştı. Kaynaklar, bu unsurlarla müdahale edildiğini ve bölgenin güvenliğinin sağlanmasına yönelik çalışmaların hâlen devam ettiğini belirtti.

Kaynaklar ayrıca, “Vatan Kalkanı” güçlerinin Seyun yönünde ilerlemeyi sürdüreceğini, kalan askerî kamplar ve bölgelerin kontrol altına alınmasının hedeflendiğini vurguladı. Açıklamada, Suudi Arabistan’daki müttefiklerin desteğiyle, Hadramut ve Mehri vilayetlerindeki tüm kampların güvenliğini sağlamaya yönelik net planlar doğrultusunda hareket edildiği ifade edildi.

Kaynaklar, “Vatan Kalkanı” güçlerinin şu anda bazı noktalarda Seyun’un kırsalına ulaştığını da kaydetti.

Öte yandan kaynaklar, GGK güçlerinin Seyun’daki Birinci Askerî Bölge’den tamamen çekildiğine dair haberleri doğrulamadı; ancak göstergelerin olumlu olduğunu belirtti. Açıklamada, GGK’ya bağlı bazı unsurların Seyun Hastanesi ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda konuşlandığı, diğer noktaların ise tamamen boşaltıldığı ve güçlerin El-Katın yönüne çekildiği ifade edildi.