DEAŞ ve El Kaide’nin ‘yeni liderleri’ geç açıklaması ne anlama geliyor?

Suriye’nin doğusundaki El-Hol Kampı DEAŞ üyelerinin ailelerini barındırıyor (AP)
Suriye’nin doğusundaki El-Hol Kampı DEAŞ üyelerinin ailelerini barındırıyor (AP)
TT

DEAŞ ve El Kaide’nin ‘yeni liderleri’ geç açıklaması ne anlama geliyor?

Suriye’nin doğusundaki El-Hol Kampı DEAŞ üyelerinin ailelerini barındırıyor (AP)
Suriye’nin doğusundaki El-Hol Kampı DEAŞ üyelerinin ailelerini barındırıyor (AP)

DEAŞ ve El Kaide’nin, ‘yeni liderlerinin’ adını açıklamakta gecikmesi uzmanlar ve araştırmacıların dikkatini çekti.
DEAŞ, Ebu el-Hasan el-Haşimi el-Kureyşi’nin öldürülmesinden bir buçuk ay sonra yeni lider Ebu El-Hüseyin El-Hüseyni El-Kureyşi’yi açıkladı.
El Kaide ise, Eymen ez-Zevahiri’nin 4 aydan uzun bir süre önce Kabil’de öldürülmesine rağmen henüz yeni lider konusunda karar vermiş değil.
Gözlemcilere göre, cihatçı örgütlerin başına geçen yeni liderin adının açıklanmaması hukuken caiz değil ve hareket içtihatları, onlardan herhangi birinin (liderinin) ölüm haberinin gizlenmesini yasaklıyor ve ölümden hemen sonra ilan edilmesini gerektiriyor. Ancak gözlemciler, son zamanlarda iki örgütte de bunun yapılmadığını vurguladı.
DEAŞ ve El Kaide, cihatçı sahnede her zaman iki rakip örgüt olarak görüldü. Zira iki örgütten birinin küresel terörizm açısından kaydettiği ilerleme, karşı taraf açısından belli bir kayba işaret ediyor.
Mısır’daki köktenci hareketler hakkında araştırmalar yürüten Amr Abdul Munim, “İki örgütün yeni liderleri açıklamasındaki gecikme, güvenlik kovuşturması korkusuyla daha çok onların planlanması gibi görünüyor” dedi.
Şarku’l Avsat’a konuşan Munim değerlendirmesine şöyle devam etti;
“Özellikle iki örgüt herhangi bir yeni lider açıkladığında, liderlik için alternatif kişilerin seçimine ilişkin anlaşmazlıklar ve bölünmeler olasılığına ek olarak, 3 veya 4 ay içinde öldürülmeleri örgüt sahnesini karıştırır ve kuralları etkiler. Geçmişte etkisi olan tarihsel liderlik figürleri için alternatif bir kişi yokluğunda iki örgüt aylar boyunca sıkıntı çekiyor ve iki örgüt içinde herkes eski liderin yerine geçecek birini arıyordu.”
Suriye resmi haber ajansı SANA’nın bir güvenlik kaynağına dayandırdığı haberine göre, Suriye ordusunun bir buçuk ay önce ülkenin güneyinde düzenlediği askeri operasyonda Ebu el-Hasan el-Kureyşi’nin öldürüldüğü teyit edilmişti.
DEAŞ, Çarşamba günü yaptığı açıklama ile Ebu el-Hasan el-Kureyşi’nin çatışmada öldürüldüğünü duyurdu, ancak ölüm tarihi, yeri veya karşısındaki tarafı belirtmedi.
Ancak Washington, Ebu el-Hasan el-Kureyşi’nin Ekim ortasını Suriye’nin güneyinde geçirdiğini bildirdi.
Geçtiğimiz aylarda Ebu el-Hasan el-Kureyşi hakkında pek çok haber dolaştı.
Ebu el-Hasan el-Kureyşi’nin, Şubat ayında İdlib’in kuzeyindeki bir hava saldırısında Ebu İbrahim el-Kureyşi’nin öldürülmesiyle örgütün liderliğini devraldıktan sonra herhangi bir ses ve görüntü kaydında yer almaması dikkat çekti. Bu da örgütün başında olup olmadığına dair şüpheleri artırdı.
El Kaide ise, Eymen ez-Zevahiri’nin Ağustos’ta Kabil’deki bir evin balkonunda drone’dan ateşlenen Hellfire füzeleriyle öldürülmesinden bu yana lidersiz.
Zevahiri’nin halefi olarak birçok isim geçmesine rağmen henüz kararlaştırılmadı.
2014 yılında Zevahiri’nin halefi olarak aday gösterilen kişileri tanımlayan bir belge ortaya çıktı.
Bunlar arasında Ebu Hayr el-Masri, Ebu Muhammed el-Masri, Seyfu’l Adl lakaplı Muhammed Selahaddin Zeydan ve Ebu Basir Vahişi yer aldı.
Şu an belgede ortaya çıkan isimlerden sadece Seyfu’l Adl yaşıyor. Ancak gözlemcilere göre Seyfu’l Adl İran’da yaşadığı için kesin bir halef olarak görüleceği anlamına gelmiyor.
Yine de, 60 yaşındaki Seyfu’l Adl, askeri tecrübesi nedeniyle Zevahiri’nin yerini alacak en önde gelen adaylardan biri olarak kabul ediliyor.
ABD Federal Soruşturma Bürosu (FBI), onu 10 milyon dolarlık bir ödülle dünyanın en çok aranan teröristlerinden biri olarak sınıflandırdı.
Son dönemde Ebu Abdurrahman Mağribi olarak bilinen ve Zevahiri’ye en yakın isim olan Muhammed Abati gibi başka isimler de El Kaide’nin liderliğine aday gösterildi.
Abati, Zevahiri’nin iletişimini güvence altına almaktan ve ‘şifreli’ mesajların dünya çapında iletimini denetlemekten ve örgütün Es-Sahab adlı propaganda aracından sorumluydu.
Bu isimler arasında bulunan, El-Kaide örgütünün Arap Yarımadası’ndaki kolunun (AQAP) lideri Halid Batarfi, Kasım er-Rimi’nin Ocak 2020’de ABD tarafından öldürülmesinin ardından liderliğe geçmişti.
Tanzim el-Kaide fi Bilad el-Mağrib el-İslami örgütünün lideri Yezid Mübarek olarak bilinen Ebu Ubeyde Yusuf el Annabi, Eş-Şebab Hareketi lideri Ahmed Ömer veya Ebu Ubeyd olarak bilinen Ömer Ahmed Diri ve El Kaide’nin Suriye kolu Hurras ed-Din örgütünün emiri Ebu Hammam eş-Şami’nin yanı sıra Ebu Abdulkerim el-Masri’nin de ismi geçiyor.
Şarku’l Avsat’a konuşan Munim, yeni lideri ilan etme zamanlaması açısından DEAŞ ile El Kaide arasındaki fark hakkında şunları söyledi;
“El-Kaide şubeleri olan ve adem-i merkeziyetçiliğe dayanan bir örgüt ve şimdi olduğu gibi aylardır ana örgütün bir liderinin olmaması onu etkilemeyebilir. Çünkü her şube kendi kararlarını bireysel olarak alıyor. Ancak DEAŞ halifelik fikrini benimsiyor ve bir biat olması gerekiyor, bu yüzden liderini olabildiğince çabuk ilan ediyor. Ebu Hasan’ın öldürüldüğünden emin olana ve bir alternatif sunana kadar Ebu el-Hüseyin’in liderliğini ilan etmekte bir buçuk ay gecikti. DEAŞ’ın yapısında biat alma konusunda bir değişiklik olması muhtemeldir. Dolayısıyla örgütsel olarak El Kaide’nin yaklaşımını takip ediyor ve o zaman iki örgüt arasındaki farklılıklar ortadan kalkabilir. Ancak ihtilaf, kamu ve özel yargı yetkisi konusunda iki kuruluş arasında o zaman doğacaktır.”
Şarku’l Avsat’a konuşan bir diğer isim olan Mısırlı terörizm araştırmacısı Ahmed Sultan ise, her ne kadar her iki örgüt de cihatçı örgütler olsa da, DEAŞ’ın yeni lideri ilan etmesi bakımından El Kaide’den çok farklı olduğunu söyledi.
Sultan, “Bununla birlikte, DEAŞ birçok eylemini dış güçlere devredebilecek olsa da, DEAŞ merkezi liderlik tarzının El Kaide’den daha yüksek olduğu bir tarza sahiptir. DEAŞ yeni liderini El Kaide’den daha hızlı ilan etmek zorunda kaldı. Çünkü örgütün parçalanmasından veya dış kollarda çatışmaların çıkmasından ve her biri ‘hilafete’ en layık olduğunu iddia eden birden fazla liderin ortaya çıkmasından korkuyor. Bu, örgütün parçalanmasına ve küçük örgütlere bölünmesine yol açabilecek iç çekişme anlamına gelir” yorumunda bulundu.



Burnham, İngiltere'nin geleceğine ilişkin vizyonunu ve yetki devri planını açıklayacak

İşçi Partisi milletvekili Andy Burnham (EPA)
İşçi Partisi milletvekili Andy Burnham (EPA)
TT

Burnham, İngiltere'nin geleceğine ilişkin vizyonunu ve yetki devri planını açıklayacak

İşçi Partisi milletvekili Andy Burnham (EPA)
İşçi Partisi milletvekili Andy Burnham (EPA)

İngiltere İşçi Partisi milletvekili ve Başbakan Keir Starmer'ın yerine geçmesi beklenen Andy Burnham'ın ofisi, Burnham'ın bugün (pazartesi) Britanya'nın geleceğine ilişkin vizyonunun ana hatlarını açıklayacağını ve ülke yönetiminde köklü bir değişim önererek yetkilerin Londra'dan bölgelere devredilmesini savunacağını duyurdu.

Bu ayın başlarında parlamentoya yeniden seçilerek Westminster'a dönen Burnham, şu anda Starmer'ın yerine geçeceğini resmen açıklayan tek aday konumunda bulunuyor. Görev değişiminin önümüzdeki haftalar içinde gerçekleşebileceği belirtiliyor.

Reuters'ın aktardığına göre Starmer, geçen hafta yaptığı açıklamada, İşçi Partisi'ni iki yıl önce ezici bir parlamento çoğunluğuyla iktidara taşımasının ardından kamuoyu desteğinin düşmesi nedeniyle başbakanlık görevinden ayrılacağını duyurdu.

Manchester Belediye Başkanlığı döneminde öne çıkan ve "Kuzeyin Kralı" lakabıyla tanınan Burnham, pazartesi günkü konuşmasını, yetkilerin bölgelere ve yerel topluluklara devredilmesini öngören temel siyasi önerisini tanıtmak için kullanacak.

Burnham ayrıca, imalat sanayisini, konut sektörünü ve altyapıyı canlandırarak, kamu hizmetlerinde reform yapıp yaşam standartlarını yükseltmeyi hedefleyen 10 yıllık bir program başlatma taahhüdünde bulunacak. Ofisi, odak noktasının yalnızca Britanya'yı kimin yöneteceği değil, ülkenin nasıl yönetileceğinin değiştirilmesi olacağını belirtti.

Burnham, Britanya'yı "hak ettiği konuma yeniden taşımayı" ve ülkenin ihtiyaç duyduğu "güvenlik sübabını" sağlamayı planladığını açıklayacak. Ayrıca kamu alımları sistemini reforme ederek ülkedeki istihdamı ve sanayiyi daha etkin biçimde destekleme sözü verecek.

Burnham'ın göreve gelmesi halinde, son 10 yıl içinde Britanya'nın yedinci başbakanı olacak. İşçi Partisi içinde birçok kişi, göç karşıtı Reform Partisi lideri Nigel Farage'ın yükselişine karşı seçmenlerle etkili iletişim kurabilecek karizma ve vizyona sahip tek isim olduğuna inanıyor.


Depremler neden bazı ülkelerde diğerlerine göre daha sık meydana gelir?

Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
TT

Depremler neden bazı ülkelerde diğerlerine göre daha sık meydana gelir?

Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)
Venezuela’nın Catia La Mar kentinde deprem nedeniyle yıkılan bir bina (EPA)

Depremlerin meydana gelmesi, dünya genelindeki tektonik levha hareketlerinin doğal bir sonucu olarak değerlendirilmektedir. Gezegenin dış kabuğunu oluşturan bu levhaların, dünyanın iç ısısını tahliye edebilmesi amacıyla hareket etmek zorunda olduğu bilinmektedir.

Kıtaları ve okyanusları taşıyan bu levhalar, sürekli olarak yavaş seyreden bir çarpışma süreci içerisinde bulunmaktadır. Küresel ölçekteki deprem modelleri incelendiğinde, sismik aktivitenin büyük bölümünün belirli deprem kuşaklarında yoğunlaştığı görülmektedir. Yeryüzünün altı, gezegenin jeolojik geçmişinden kalan çok sayıda fay hattını barındırmaktadır.

İngiliz Jeolojik Araştırma Kurumu (BGS) tarafından aktarılan bilgilere göre, bu fayların bir kısmı yüzeyden gözlemlenip haritalandırılabilirken, bir kısmı ise yüzeyin kilometrelerce altında yer almaktadır ve depremler bu hatlar üzerinde meydana gelmektedir.

West Virginia Üniversitesi’nden Jeolog Jaime Toro, ABD merkezli PBS sitesinde yayımlanan makalesinde, fayların periyodik davranışlarının sismologlara deprem risklerini istatistiksel olarak tahmin etme imkânı tanıdığını belirtti. Makalede, Pasifik kıyıları gibi hızlı hareket eden levha sınırlarında elastik enerjinin hızla biriktiği ve bunun da sık aralıklarla büyük depremler üretme potansiyeline sahip olduğu ifade edildi.

Toro, yavaş hareket eden levha sınırlarındaki fayların kritik bir duruma ulaşmasının daha uzun sürdüğünü ekledi. Toro tarafından kaleme alınan makalede, bazı fay hatlarında büyük depremler arasında yüzlerce, hatta binlerce yıl geçebildiği, bu durumun da şehirlerin büyümesine ve toplumların geçmiş depremlere dair hafızalarını kaybetmesine yol açtığı kaydedildi.

Kuzey Afrika’daki Atlas Dağları’ndan başlayarak Pireneler, Alpler ve Güney Avrupa ile Ortadoğu boyunca uzanan devasa dağ kuşağının, levha çarpışmalarının bir ürünü olduğu biliniyor. Ancak Fas yakınlarındaki levha hareketlerinin yavaş olması nedeniyle, burada büyük depremlerin meydana gelme sıklığının, Hindistan ve Avrasya levhalarının çarpışmasından kaynaklanan çok sayıda fay üzerinde yer alan Afganistan gibi bölgelere kıyasla daha düşük olduğu belirtiliyor.

Deprem kuşağı

Encyclopaedia Britannica tarafından yapılan tanımlamaya göre deprem kuşağı, yeryüzünde sismik aktivitenin büyük bölümünün yoğunlaştığı dar bir coğrafi bölgeyi ifade etmektedir. Dünyanın dış katmanı olan litosfer (taş küre), birkaç büyük tektonik levhadan oluşmakta ve bu levhaların birbirine doğru hareket ettiği sınır hatları, depremlerin meydana geldiği ana merkezler olarak öne çıkmaktadır.

Yeryüzündeki iki ana sismik kuşaktan ilkinin Büyük Okyanus’u çevreleyen Pasifik Deprem Kuşağı (Circum-Pacific Belt) olduğu belirtilmektedir. İkinci ana hat olan Alp-Himalaya Deprem Kuşağı’nın (Alpide Belt) ise Azor Adaları’ndan başlayarak Akdeniz ve Ortadoğu üzerinden Himalayalar ile Endonezya’ya kadar uzandığı ve burada Pasifik Deprem Kuşağı ile birleştiği kaydedilmiştir.

Depreme en çok maruz kalan ülkeler

Şarku’l Avsat’ın HowStuffWorks internet sitesinden aktardığına göre, deprem kuşağında yer almaları nedeniyle depreme en çok maruz kalan ilk 10 ülke şunlardır:

1- Japonya: Deprem riski en yüksek ülke

Gelişmiş ve yoğun bir sismik izleme ağına sahip olan Japonya’da, en küçük sarsıntılar dahi hassasiyetle kaydedilmektedir. Ülkenin dört büyük tektonik levhanın kesişim noktasında yer alması, bölgeyi dünyadaki sismik açıdan en hareketli alanlardan biri haline getirmektedir. Küresel ölçekte meydana gelen 6 ve üzeri büyüklükteki depremlerin yüzde 10 ila 20’sinin Japonya veya yakın çevresinde gerçekleştiği bildirilmektedir.

2- Endonezya: Kesintisiz sismik aktivite

Pasifik Ateş Çemberi üzerinde yer alan Endonezya, sık aralıklarla meydana gelen depremlerle sarsılmaktadır. Bölgede neredeyse her yıl 6 ve üzeri büyüklükte şiddetli depremler kaydedilmektedir. Son yıllarda yıllık bazda binlerce sarsıntının rapor edildiği ülke, dünyanın en aktif sismik bölgeleri arasında yer almaktadır.

3- Çin: Yıkıcı depremlerin tarihsel adresi

Çin, yakın tarihin en ölümcül doğal afetleri de dahil olmak üzere, büyük yıkımlara yol açan depremlerle uzun bir geçmişe sahiptir. 1976 yılındaki Tangshan ve 2008 yılındaki Sichuan depremleri, ülkede devasa boyutlarda maddi hasara ve çok ciddi can kayıplarına neden olan tarihi sarsıntılar olarak kayıtlara geçmiştir.

4- Filipinler: Deprem ve volkanik faaliyetlerin kesişim noktası

Pasifik Ateş Çemberi bünyesindeki ana levha sınırlarında konumlanan Filipinler, yüksek deprem riski taşıyan ülkeler arasında bulunmaktadır. Bölgede düzenli olarak kaydedilen sismik aktiviteye volkanik faaliyetlerin de eşlik etmesi, ülkedeki genel afet riskini daha da artırmaktadır.

5- Meksika: Pasifik kıyısı boyunca süregelen hareketlilik

Meksika’nın Pasifik Okyanusu’nun batı kıyısı boyunca uzanan coğrafi konumu, ülkeyi doğrudan ana deprem kuşaklarından birinin merkezine yerleştirmektedir. Bu jeolojik yapı nedeniyle ülkede her yıl çok sayıda sismik hareketlilik istikrarlı bir şekilde kayıtlara geçmektedir.

6- İran: Çok sayıda aktif fay hattı

Tektonik levhaların kesişim noktasındaki birçok aktif fay hattı üzerinde yer alan İran, sık aralıklarla meydana gelen depremlerle sarsılmaktadır. Bu jeolojik konumu, ülkeyi Ortadoğu’da sismik riski en yüksek ülkelerden biri haline getirmektedir.

7- Türkiye: Ana fay hatlarının kesişim noktası

Tektonik levhalar arasındaki ana fay hatlarının yakınında konumlanan Türkiye, düzenli sismik aktivitelere ve zaman zaman yıkıcı depremlere sahne olmaktadır. Bu depremler, kentlerde ve altyapı sistemlerinde geniş çaplı hasara yol açmaktadır.

8- ABD: Çeşitli deprem bölgeleri

ABD, başta Kaliforniya’daki San Andreas fay hattı ve Alaska olmak üzere birçok farklı bölgede sismik hareketlilik yaşamaktadır. Bu bölgeler, geniş nüfus kitlelerini etkileme potansiyeline sahip irili ufaklı pek çok deprem üretmektedir.

9- Peru: Pasifik Ateş Çemberi boyunca süregelen aktivite

Pasifik Ateş Çemberi üzerinde yer alan Peru, dalma-batma zonları nedeniyle sık sık depremlere maruz kalmaktadır. Bu sarsıntıların büyük bölümü hafif şiddette olsa da bölgenin çok büyük ölçekli depremler üretme potansiyeli barındırdığı bilinmektedir.

10- İtalya: Avrupa’da sismik hareketliliğin merkezi

Birden fazla fay hattı üzerinde bulunması sebebiyle İtalya, Avrupa’da deprem riski en yüksek ülkeler arasında yer almaktadır. Ülkede periyodik olarak meydana gelen depremler, hem tarihi kentleri hem de modern altyapıyı olumsuz etkilemektedir.

ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu (USGS) tarafından yapılan açıklamada, yaklaşık 1900 yılından bu yana tutulan uzun vadeli kayıtlara göre, herhangi bir yıl içinde ortalama 16 büyük depremin meydana gelmesinin beklendiği belirtilmiştir. Bu projeksiyonun, 7 büyüklüğünde 15 deprem ile 8 ve üzeri büyüklükte 1 depremi kapsadığı aktarılmıştır. Açıklamada ayrıca, “Son 40 ila 50 yıllık kayıtlarımız, büyük depremlerin yıllık uzun vadeli ortalamasını yaklaşık 12 kez aştığımızı göstermektedir” ifadesine yer verilmiştir.

Kayıtlara göre en yüksek sismik aktivitenin yaşandığı yıl, 7 ve üzeri büyüklükte toplam 23 büyük depremin kaydedildiği 2010 yılı olmuştur. Diğer bazı yıllarda ise toplam deprem sayısı, yıllık 16 olan uzun vadeli ortalamanın oldukça altında kalmıştır. Bu doğrultuda, 1989 yılında sadece 6, 1988 yılında ise yalnızca 7 büyük depremin meydana geldiği bildirilmiştir.


Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
TT

Husilerin ABD-İran anlaşması sonrası “yeni stratejisi”

Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)
Yemen'in Sanaa kentinde İran'la dayanışma gösterisi düzenleyen Husilerin destekçileri, 10 Nisan 2026 (Reuters)

Enver el-İsa

İran ile ABD arasında varılan mutabakatın ardından yalnızca birkaç gün içinde İran’ın müttefiki Husilerin lideri Abdulmelik el-Husi, bir televizyon konuşmasıyla grubunun yeni stratejisini ilan etti. Stratejinin öne çıkan başlıkları arasında ‘tam egemenliğin yeniden tesisi’, ‘abluka ve bağımlılığın yanı sıra ABD’nin saldırganlığı ve ablukasına’ son verilmesi yer aldı. Abdulmelik el-Husi ayrıca ‘Sanaa güçlerinin’ İsrail’in Somaliland’daki askeri varlığını da hedef alacağını açıkladı.

Husiler, bu konuşmanın hemen ardından ‘Genel Seferberlik Kuvvetleri’ adını verdiği yeni bir askeri ve güvenlik yapılanmasını devreye soktu. Söz konusu yapılanma, Husi liderin talimatlarını yerine getirmek amacıyla tam hazır olduğunu ilan ederek savaşçıları cephelere sevk edeceğini ve ‘saldırganlık güçleriyle yüzleşmek, işgalcileri sürmek ve ablukaya son vermek’ sloganı altında askeri hazırlıkları güçlendireceğini duyurdu. Husiler, ‘son yıllarda hazırlanıp silahlandırılan yüz binlerce unsur ve yüzlerce tugay’ aracılığıyla bu hedefleri gerçekleştireceğini ve Husilerin de yer aldığı ‘silahlı kuvvetlerle’ her düzeyde tam koordinasyon içinde hareket edileceğini açıkladı.

Gerginliğin arka planı

Bu adım, uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre bölgesel ve küresel ölçekte herhangi bir askeri değer taşımıyor ve İran-ABD mutabakatının uygulanmasına yönelik süregelen düzenlemeler ile İsrail-Lübnan hükümeti çerçeve anlaşması bağlamında önem arz etmiyor. Bununla birlikte pek çok isim ‘Husilerin yeni stratejisinde’ dikkati çeken birkaç husus tespit etti.

Bunların başında bu ilanın Husilerin yeni bir siyasi doktrini olmadığı, daha çok derin bir siyasi, güvenlik ve ekonomik açmazda gören ve kartları yeniden karıştırmayı hedefleyen bir girişim olduğu geliyor. Husiler, Tahran ile Washington arasındaki mutabakatın ardından kendisini olumsuz yönde etkileyebilecek olası yansımalara ilişkin endişeleri gidermeye yetecek herhangi bir bağlam ya da düzenlemenin dışında kalmış görünüyor. Özellikle Husilerin İran'ın ‘direniş ekseni’ üzerine büyük bir bahis oynadığı ve ‘destek meydanlarında’ ‘Gazze ile dayanışma’ ve ‘Hizbullah'a sempati’ adı altında elindeki tüm İran füzelerini harcadığı göz önüne alındığında bu endişe çok daha somut bir anlam kazanıyor.

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Tahran'ın Washington ile mutabakat muhtırasını imzalamasının ardından Husiler için siyaset dünyasında hiçbir şey sabit kalamaz ve İran her şeyden önce kendi çıkarlarını gözetirken daha önce kurduğu -ister Husilerle ister ideolojik ve siyasi açıdan kendisine çok daha yakın olan Hizbullah'la olsun- tüm ittifaklardan, mezhepsel bağlılık ilişkilerinden ve siyasi-askeri ortaklıklardan sırt çevirebileceği gerçeği artık tartışmasız biçimde netleşmiş olmalı.

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkelerini reddetmek arasındaki aynı ikilemde kalmış durumda.

Öte yandan bir kesim, Husiler'in İran'ın yörüngesindeki rollerinin sona erdiği ve Tahran'ın askeri çevresindeki hareketlerinin Hizbullah için çizilen duraklama noktasıyla, belki de geçici ya da kalıcı olarak askeri ve güvenlik sahnesinden çekilmeyle son bulması gerektiği sonucuna ulaşan bir siyasi zekaya sahip olmaları halinde kalıpların dışında düşünme haklarının bulunduğunu düşünüyor. Ancak burada ‘Husiler bu durumdan nasıl çıkacak?’ sorusu gündeme geliyor.

Husiler, İran’ın bölgedeki vekil güçlerinin durumunun yeniden düzenlenmesine yönelik herhangi bir sürecin içinde ya da dışında olsun, Washington'ın gözetiminde varılan Lübnan-İsrail anlaşmasıyla Hizbullah'ın silahsızlandırılmasının gündeme gelmesinin ardından sıranın kaçınılmaz biçimde kendilerine geldiğini hissediyorlar. Bu durum, Abdulmelik el-Husi’nin uluslararası alanda tanınmayan ayrılıkçı Somaliland bölgesindeki İsrail’in askeri varlığını hedef alma imasını açıklayabilir. Zira İsrail de Hargeysa'daki bölge yönetimiyle askeri ve güvenlik iş birliğini geliştirme ve genişletme isteğini defalarca kez dile getirmişti.

dfvbfr
Yemen'in Aden kentinde, Güney Geçiş Konseyi (GGK) genel merkezi önünde nöbet tutan bir asker, 8 Ocak 2026 (Reuters)

Ancak bir kesime göre İran'ın Husilerden vazgeçme ihtimalini düşük. Bunun temel nedeni Tahran'ın İran Dini Lideri’nin (Rehber) ofisindeki ve Hatemu'l-Enbiya Merkez Karargâhı’ndaki şahinlerin çekincesiyle birlikte Washington ile imzalanan mutabakat muhtırasının hükümlerini yerine getirme kapasitesinin sorgulanır olması. Bu durumda mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması ve İran ile ABD arasında çatışmanın yeniden alevlenmesi son derece muhtemel görünüyor. Bu yüzden Tahran'ın vekil güçleri ve uzantılarıyla, başta Babu’l-Mendeb Boğazı'nın hemen yanı başında konuşlanan ve Hürmüz Boğazı ile Süveyş Kanalı arasındaki deniz ulaşımını tehdit edebilecek konumdaki Husiler olmak üzere, ittifaklarını sürdürmeye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyuyor olabileceği değerlendiriliyor.

İki durum arasında bir fark yok

Yemen'deki Husiler ile Lübnan'daki Hizbullah, Tahran-Washington mutabakat muhtırasını onaylamak ile Sanaa ve Beyrut'un güney banliyösündeki kendi konumlarını ilgilendiren ilkeleri reddetmek arasında aynı ikilemde kalmış durumda. Husiler, Tahran'ın Washington'a yönelik müzakerelerinde kabul ettiği tüm acı tavizler karşısında siyasi körlük ya da bilinçli bir görmezden gelme sergileyerek artık kendi destekçileri nezdinde bile can sıkıcı bir hal alan ‘direniş’ yanılsaması ile ‘abluka ve saldırganlık’ söylemine gömülü kalmayı sürdürüyor.

Husilerin bölgede ve dünyada -ABD, İsrail, komşu ülkeler Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri dahil- yeni bir askeri macerayı göze almaktan çekinmediği görülüyor. Bu tutum Hizbullah'tan pek farklı değil. Hizbullah bir yandan Pezişkiyan-Trump mutabakatının Tahran açısından kazanımlarını abartılı bir övgüyle ve adeta hayal satarak pazarlarken öte yandan Lübnan hükümeti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmayı sert biçimde eleştiriyor. Sanki İran'daki sistemin bir parçasıymış ve ‘Lübnan'ın yarısını’ temsil ettiğini iddia ettiği gibi değilmiş gibi davranıyor. Açıklamalarından ‘Tahran'ın kendi çıkarlarını korumak adına yaptığı her şey meşru, oysa Lübnan'ın toprak, varlık, tarih, gelecek, devlet ve toplum olarak geriye kalan özünü muhafaza etmesi haram’ görüşü ortaya çıkıyor:

Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı.

Husiler'deki son tırmanmanın ardındaki ikinci etken ise hareketin on iki yılı aşkın süre önce devleti devirip Sanaa'yı ele geçirmesinin ardından kontrolündeki bölgelerdeki yüz binlerce sivil memura maaş ödeyemediği ve ödemek istemediği yönündeki yaygın kanaattir. Aktivistler, sosyal medya platformlarında, milislerin büyük bir bölümünün maaşlarının ödenmemesi nedeniyle cephelerden kaçtığını ve siperlerine geri dönmeyi reddettiğini, hatta bazı milis komutanlarının meşru hükümetin kontrolündeki bölgelere sığındığını aktaran haberleri paylaştı. Husiler her zamanki gibi maaş ödememe sorununu ‘düşman ülkelerin Yemen halkına uyguladığı ablukaya’ bağlarken haklarını talep edenlere siperlerine dönmelerini ve ‘ülkenin yağmalanan zenginliklerini’ ABD ile bazı komşu ülkelerin elinden geri almalarını tavsiye ediyor.

Bu bağlamda siyaset araştırmacısı Abdusselam Muhammed, Husiler'in ‘yönetim bölgelerindeki kontrollerini tehdit eden mali bir krizden’ geçtiğini vurguluyor. Bu sorunu çözebilmek için önlerinde iki seçenek bulunduğunu belirtiyor. Buna göre ya ‘petrol ve doğalgaz satışlarından kendilerine pay garantileyecek bir anlaşma’ imzalamak ya da ‘Maarib'teki Safir sahası ile Şebve’deki Belha petrol limanı gibi petrol bölgelerinde yeni bir fiili durum oluşturmalarına imkân tanıyacak hızlı bir zafer kazanmak’. Bununla birlikte Muhammed’e göre Husiler rakipleriyle uzun soluklu bir yıpratma savaşına girmek istemiyor ve aynı zamanda yönetim bölgelerinde bir halk ayaklanması patlamasından da çekiniyor.

Öte yandan Husilerle ilgili konularda uzmanlaşmış siyasi ve askeri araştırmacı Adnan el-Cibrini ise ‘Husiler'in kaynakların kurumasından kaynaklanan bir mali krizle değil, Abdulmelik el-Husi'nin büyük kaynakları askeri birimlere ve bölgelere muhtemel savaşa hazırlık amacıyla aktarma, askeri üretim temposunu artırma ve kaçakçılığı ile olası savaş sırasında ve sonrasında telafi kapasitesini güvence altına almak için malzeme alımını sürdürme kararından doğan bir krizle’ karşı karşıya olduğuna inanıyor. Husilerin kaynaklarının değişmediğini, değişenin yalnızca ‘bugün de yarın da yirmi yıl sonra da sadece savaş gören ve görecek olan Abdulmelik el-Husi'nin öncelikleri’ olduğunu vurgulayan Cibrin, halkın durumunun ise ‘bu Husi'nin ve Husilerin gözünde gerilimi tırmandırmak için ihtiyaç duyduklarında işe yarayan altın bir söylem unsuru olduğunu ifade etti.

Husilerin yaşanan gelişmeler karşısında derin bir hayal kırıklığı yaşadığına şüphe yok. Dolayısıyla pek çok şahininin de arzuladığı üzere ABD ile İran arasındaki mutabakatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine bahis oynuyor.

Husiler'in son ‘genel seferberlik’ ilanının, büyük olasılıkla Tahran ile Washington arasında yaşananlar ve tüm bunların gelecekte kendileri için ne anlam ifade edebileceği konusundaki şaşkınlık ve belirsizliği dile getirmekten öteye geçen bir anlamı bulunmuyor. Özellikle Suudi Arabistan’ın desteğiyle ve BM aracılığıyla vardıkları ve ‘büyük mali teşvikler’ elde etmelerini öngören ‘yol haritasına’ dönüş umutlarının söndüğü göz önüne alındığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Söz konusu yol haritası, 7 Ekim 2023 olayları ve İsrail'in Gazze'ye yönelik savaşının ardından mutabık kalınan çerçeve ve esaslar dahilinde ilerleme imkânı kalmayınca askıya alındı. Husiler bu savaşa Tahran'ın yönlendirmesiyle kayda değer bir etkinlik sergilemeksizin dahil olmuştu.

erv
Yemen’in Sanaa şehrinde ABD-İsrail-İran çatışmasının devam ettiği bir ortamda, İran'ı destekleyen bir gösteriye katılan Husilerin destekçilerinden biri, 6 Nisan 2026 (Reuters)

Husiler bu konuda Hizbullah'la aynı durumda. İşlerin başladığı yere dönmesi halinde en kolay seçenekleri, İsrail’in Somaliland'daki askeri varlığını hedef almak olacak. İsrail, buna karşılık olarak Savunma Bakanı Yisrael Katz'ın ağzından ‘Husilerin liderinin nerede olduğunu, saklandığı tünellerin yerini bildiğini ve hedef alınabilir konumdaysa öleceğini ve bunu yapmaktan çekinmeyeceklerini’ açıklamıştı.

Ancak Katz, Abdulmelik el-Husi’nin şu an ‘hedef listesinde yer almadığını’ belirtti. Bu açıklama, Tel Aviv'in gözünde el-Husi’yi tasfiye etmenin mevcut durumda öncelikli bir hedef olmadığına dair alaycı bir gönderme olarak okundu. İsrailli uzman ve analistlerin büyük bölümüne göre Abdulmelik el-Husi, ‘uzaktan iş görüyor ve İsrail'in şu an yürüttüğü faaliyetleri etkilemiyor, dolayısıyla onu öldürmenin tüm bu zahmete ve İsrail halkının parasına değmeyeceği’ kanaati hâkim. Öte yandan başka bir kesim, Husilerin füzelerine karşı korunmanın İsrail'e yüz binlerce dolara mal olduğuna dikkati çekiyor.