Sudan: Devrik lider Ömer el-Beşir, mahkemede ‘1989 Darbesi’nin tüm sorumluluğunu üstlendi

Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir mahkeme oturumlarından biri sırasında (SUNA)
Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir mahkeme oturumlarından biri sırasında (SUNA)
TT

Sudan: Devrik lider Ömer el-Beşir, mahkemede ‘1989 Darbesi’nin tüm sorumluluğunu üstlendi

Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir mahkeme oturumlarından biri sırasında (SUNA)
Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir mahkeme oturumlarından biri sırasında (SUNA)

Sudan'da halk protestoları sonucu 11 Nisan 2019'da ordu eliyle görevine son verilen Devlet Başkanı Ömer el-Beşir, ‘1989 Darbesi’nin tüm sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı. Beşir ve dönemin üst düzey 27 isminin yargılandığı 1989 Darbesi davasının duruşmasına başkent Hartum'daki bir mahkemede devam edildi.
Sudan’ın devrik lideri Ömer el-Beşir, İslamcı sivil yardımcılarının Haziran 1989 darbesinde herhangi bir dahlinin olmadığını söyledi. Beşir'in 1989'da Tuğgeneral rütbesiyle görev yaptığı Sudan ordusunun darbesinin ardından Başbakan Sadık el-Mehdi liderliğindeki seçilmiş demokratik hükümet devrilmişti. 
Beşir, Hartum'da dün görülen mahkemede darbenin tüm sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı. Bu açıklama kendisi ve ortakları tarafından hükümetinin devrilmesinden önce yapılan önceki açıklama ve itiraflarla çelişti.
Sudan'da 19 Aralık 2018'de hayat pahalılığı nedeniyle patlak veren gösteriler ülke genelinde rejim karşıtlığına evrildi. Bunun üzerine ordu 11 Nisan 2019'da 30 yıllık Ömer el-Beşir dönemini sona erdirdi. Beşir ve döneminin üst düzey 27 ismi, 1989'da seçimle göreve gelmiş ilk sivil hükümete darbe tertiplemek ve anayasayı ihlal suçlamasıyla 21 Temmuz 2020'de ilk kez hakim karşısına çıkarılmıştı. 
Sanıklar arasında eski Devlet Başkanı Yardımcısı Ali Osman Taha, Halk Kongresi Partisi yöneticilerinden Ali el-Hac, dönemin önemli isimlerinden Ali Osman, Nafi Ali Nafi ve Avad Ahmed el-Caz da yer alıyor.
Beşir mahkemede darbenin tüm sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı. Sudan’ın devrik lideri, iddianameyi alaycı bir tavırla ele alarak şunları söyledi:
“İddianamenin görüntü sağlama ve tanıkları suçlama girişimlerini takip ediyor, dinliyor ve eğleniyorum. Sayın mahkemeye sesleniyorum: 30 Haziran'da olanların tüm sorumluluğu bana aittir ve itirafın delillerin efendisi olduğunu biliyorum."
Beşir, “Mahkemeye, bu salonda bulunan Devrimci Komuta Konseyi'nin tüm üyelerinin planlama ve uygulamada herhangi bir rollerinin olmadığını söylüyorum. Aksine, birliklerini ve bazı partileri temsil etmek üzere silahlı kuvvetlerin en iyi subayları arasından seçildiler. Ne planlamada ne de uygulamada rolleri yoktu” dedi.
Beşir aleyhindeki iddianame heyetinin bir üyesi olan avukat El-Muiz Hadra, dünkü mahkeme oturumunun ardından Şarku’l Avsat'a yaptığı açıklamada sanığın suçlamanın kanıtlarını çürütme hakkına sahip olduğunu söyledi.
Hadra, “El-Beşir'in itirafları amacına hizmet etmiyor. Anayasal sistemi baltalama suçunu işlediğini kabul ediyor. Meseleyi siyasi bir mesele olarak tanımlaması ona yardımcı olmayacaktır. Sanıkların geri kalanını beraat ettirme girişimi onlara fayda sağlamayacaktır çünkü aleyhlerine doğrudan deliller var. Bahsettiği şeyler hukuki durumunu daha da kötüleştirecektir” dedi.
Beşir'in mahkeme önündeki itirafları, Sudan İslamcı hareketinin merhum lideri Hasan Abdullah Turabi'nin El-Cezire kanalında yayınlanan ‘Çağın Tanığı’ programında yaptığı itiraflarla çelişiyor. Turabi, Beşir'in planlama veya uygulama ile hiçbir ilgisi olmadığını söylemişti.
Turabi, “Beşir’i darbeden bir gün önce Sudan'ın ücra bir bölgesinden getirip İslamcı subaylar arasında en yüksek rütbeli olarak tanımladık; ne planlamada ne de uygulamada yer almadı” demişti.
Turabi, ölümünden sonra itiraflarını yayınlayan El-Cezire kanala verdiği röportajda, darbeye önderlik eden İslamcı subayların planlama ve uygulamada yer aldığını ve El Beşir'in bunlar arasında olmadığını söylemişti. Turabi, “Darbeye katılan askerlerin çoğu sivil İslamcılardı. Askerlerin çoğu, hareketinin yirmi yılı aşkın süredir planladığı darbeyi desteklemek için askeri üniforma giyen sivil İslamcılardan oluşuyordu” açıklamasında bulunmuştu.
Darbede suçlanan Sudan İslami Hareketi'nin liderlerinden sivil yardımcılarını temize çıkaran Beşir, “Mahkemeyi temin ederim: Bizimle ilgili hiçbir sivil yok, tamamen askeri eylem. Darbeyi planlamamıza veya uygulamamıza yardımcı olacak sivillere ihtiyacımız yoktu” dedi.
Beşir'in itirafları, kendisiyle birlikte suçlanan ordu ve sivillerin iktidardayken yaptıkları açıklamalarla çelişiyor. Sudan ve yabancı medya, sivillerin çoğunun darbedeki rollerini uzun uzadıya tartıştıkları açıklamalarını yayınladı. Sudan halk hafızası, darbe sırasında ve sonrasında yapılan açıklamalar ve eylemleri saklı tutuyor ve darbeyi planlamakla suçlananların her birinin rolünü biliyor.
Beşir, darbenin gücü tekelleştirmeyi amaçlamadığını açıkça ortaya koydu ve bu nedenle tüm siyasi güçlerle diyalog başlattı. Tutuklanan liderlere kötü muamele yapılmaması ve onlara nazik davranılması konusunda kesin talimatlar veren Beşir, dini ve siyasi lider Muhammed Osman el-Mirgani'nin tutuklanmasına atıfta bulunarak şunları söyledi:
“Tutuklanmadan önce tedavi için yurt dışına gitmek istediğinde geri dönme sözü alarak ona izin verdik. Ancak gitti ve geri dönmedi. Tutuklandığında evinin aranmaması talimatını vermiştim" dedi.
Beşir, mahkeme sırasında hükümetinin başarıları olarak adlandırdığı şeylerle övündü. Sudan’ın devrik lideri ülkenin içinde bulunduğu tüm sorunlara çözüm bulma, petrol çıkarmadaki başarı, çoğu siyasi partinin katıldığı ulusal bir diyalog başlatılması ve Güney Sudan'daki savaşın durdurulması gibi olumlu adımlara değindi.
Beşir'in 6 yakın yardımcısı mahkemede darbeye katıldıklarına dair iddiaları yalanladı. Siviller darbeyi reddederken, ordu sivillerin darbeden sonra haberdar olduklarını söyledi. Siviller darbeden sonra askeri talimatlarla darbe meclisi üyeliği ve yöneticilik pozisyonlarına seçildiler.
Beşir ve İslamcı yandaşları, yönetiminin başlangıcında, o zamanlar ‘kamu yararı’ şemsiyesi altında on binlerce devlet çalışanını görevden aldı ve yerlerinden etti. ‘Güçlendirme’ girişimi adı altında İhvan unsurlarını ve yandaşlarını devreye soktular. Ama ‘elleri abdestli’ denilen ve memuriyeti hak etmeden elde edenler yolsuzluğun, kibrin ve zorbalığın peşine düştüler.
Beşir hükümeti, Güney Sudan'da isyancılara karşı yürütülen savaşı, siyasi bir isyandan dini bir savaşa dönüştürdü. Cihad ve İslamlaşma sloganları atıldı. Sonuç olarak, milyonlarca insan öldürüldü ve yerinden edildi. Yerel ve uluslararası baskıların bir sonucu olarak Beşir, Sudan Halk Kurtuluş Hareketi ile aşağılayıcı bir barış anlaşması imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşma 2011'de Güney Sudan'ın ayrılmasına ve bağımsız devlet kurulmasına yol açtı.
Beşir ve İslamcılar, ülkenin batısındaki Darfur bölgesinde de yeni bir savaşın fitilini ateşledi. Birleşmiş Milletler'e (BM) göre 300 binden fazla sivil, dini sloganların gölgesinde öldürüldü. Hepsi sivildi. Bu durum, 7. madde uyarınca BM’nin Sudan’a müdahalesine yol açtı.
Beşir'in Darfur'daki uygulamaları nedeniyle, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kendisi ve üç yardımcısı hakkında tutuklama emri çıkardı. Savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve etnik temizlik suçlarıyla ilgili suçlamalar halen devam ediyor.
Beşir, 2006'da yaptığı bir konuşmada, Darfur'da yaşananlardan bahsederek burada akan kandan hükümetini ve onunla silahlanan herkesi sorumlu tuttuğunu açıklamış ve şunları söylemişti:
“En önemsiz nedenlerle Müslümanların kanını döktük. Müslümanların kanını akıtmayı nasıl helal gördük? Biz çok iyi biliyoruz ki Allah katında bir mümini öldürmek Kabe'yi yıkmaktan daha kötüdür. Bir mümini öldürmekten başka her hatanın bu dünyada bir cezası ve kefareti olduğunu da biliyoruz?”
Aynı yıl içinde yaptığı bir başka konuşmada Beşir, Darfur'da Birleşmiş Milletler'in dediği gibi 300 bin değil, 9 bin kişinin öldürüldüğünü söyledi.
Beşir ve İslamcılar döneminde Sudan, kovulanların toplanma merkezi haline geldi ve kapılarını aşırılık yanlısı cihatçı örgütlerin lider ve unsurlarına açtı. Bunların başında El-Kaide örgütünün lideri Usame bin Ladin ve terörist Çakal Carlos var. Bu nedenle Beşir hükümeti ülke dışında terör operasyonlarına karışmakla suçlandı.
Beşir'in eylemlerinin bir sonucu olarak, Sudan devleti 1993'ten beri ABD'nin terörü destekleyen devletler listesinde yer alıyor. Sudan eski Başbakanı Abdallullah Hamduk başkanlığındaki geçici sivil hükümet Amerikalı kurbanların ailelerine fahiş tazminat ödeyinceye kadar Sudan bu listeden çıkarılmadı.
İslamcı hükümet, başta Körfez ülkeleri ve Mısır olmak üzere bölge ülkelerine karşı düşmanca ve provokatif medya kampanyaları başlattı. Sudan’ın bu kışkırtıcı adımları Etiyopya'nın başkenti Addis Ababa'da eski Mısır Devlet Başkanı Muhammed Hüsnü Mübarek'e 1995'te Afrika Zirvesi'ne katıldığı sırada suikast girişiminde bulunulmasıyla doruğa ulaştı.
Beşir rejimi, petrol gelirlerini Güney Sudan ve Darfur'daki askeri operasyonlarını desteklemek ve en ünlüleri ‘Debbabin’ ve ‘Gölge Tugayları’ olmak üzere çeşitli milislerini finanse etmek için kullandı.
Ekonomik raporlar, rejimin Güney Sudan'ın ayrılmasından önce tüm petrol ihracatı gelirlerinde 90 milyar dolardan fazla bir rakamı çarçur ettiğini söylüyor. Ülke hala ağır borçların ve kredilerin altında ezilirken bu gelirin nereye gittiğini ise kimse bilmiyor.



BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
TT

BM, Hızlı Destek Kuvvetlerini el Faşir'de soykırım yapmakla suçladı

Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)
Darfur bölgesinin en büyük şehri el Faşir'deki bir pazar yeri çatışmalarda alevler içinde kaldı (Arşiv- AFP)

Sudan'daki bağımsız uluslararası araştırma misyonu dün, geçen ekim ayında "Hızlı Destek Kuvvetleri"nin (HDK) eline geçmesinden bu yana birçok vahşete tanık olan Sudan'ın el Faşir kentinde "soykırım eylemlerinin" meydana gelmesini kınadı.

Birleşmiş Milletler misyonu, Sudan'ın batı Darfur bölgesindeki bu şehirde HDK'nin sistematik eylemlerinden çıkarılabilecek tek makul sonucun soykırım niyeti olduğu sonucuna varan bir rapor yayınladı.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre ABD Hazine Bakanlığı, el Faşir'deki suistimalleri nedeniyle üç HDK komutanına yaptırım uyguladı. Bakanlık, bu kişilerin HDK'nin şehri ele geçirmesinden önce 18 ay süren el Faşir kuşatmasında yer aldığını belirtti.


Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
TT

Araştırma: Gazze Şeridi’ndeki savaşın başlangıcındaki vefat sayısı, resmi olarak açıklanandan çok daha yüksekti

İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)
İsrail’in Cibaliye Mülteci Kampı’na düzenlediği saldırıda hayatını kaybedenlerin cenazeleri (AP)

Tıp dergisi The Lancet’te yayımlanan bir araştırma, Gazze Şeridi’nde süren savaşın ilk 16 ayında 75 binden fazla kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koydu. Bu rakamın, o dönemde yerel makamlarca açıklanan bilançodan en az 25 bin daha fazla olduğu belirtildi.

Çalışma ayrıca, Gazze Şeridi’ndeki Sağlık Bakanlığı’nın hayatını kaybedenler arasında kadınlar, çocuklar ve yaşlıların oranına ilişkin yayımladığı verilerin doğruluğunu teyit etti.

Araştırmaya göre, 7 Ekim 2023 ile 5 Ocak 2025 tarihleri arasında yaklaşık 42 bin kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirdi. Bu ölümler, Gazze savaşında meydana gelen toplam can kayıplarının yüzde 56’sını oluşturdu.

Ekonomist, demograf, epidemiyolog ve saha araştırmacılarından oluşan yazar ekibi, The Lancet Global Health dergisinde kaleme aldıkları makalede, “Mevcut bulgular birlikte değerlendirildiğinde, 5 Ocak 2025’e kadar Gazze Şeridi nüfusunun yüzde 3 ila 4’ünün şiddet sonucu hayatını kaybettiğine işaret etmektedir. Ayrıca çatışmanın dolaylı etkileri nedeniyle çok sayıda şiddet dışı ölüm de kaydedilmiştir” ifadelerine yer verdi.

Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısı tartışma konusu olmaya devam ederken, üst düzey bir İsrailli güvenlik yetkilisi geçen ay İsrailli gazetecilere yaptığı açıklamada, Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamlarının topladığı verilerin büyük ölçüde doğru olduğunu söylemişti. Bu açıklama, aylardır süren resmi şüphelerin ardından dikkat çekici bir tutum değişikliği olarak değerlendirildi.

Söz konusu yetkili, Ekim 2023’ten bu yana İsrail saldırıları sonucu yaklaşık 70 bin Filistinlinin hayatını kaybettiğini, bu sayıya kayıpların dahil olmadığını aktardı.

Gazze Şeridi’ndeki sağlık makamları ise İsrail saldırıları nedeniyle doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısının 71 bini aştığını, Ekim 2025’te yürürlüğe giren ateşkesten bu yana 570’ten fazla kişinin yaşamını yitirdiğini bildirdi.

gbrhy
Gazze Şeridi’nin güneyindeki Han Yunus’ta İsrail'in düzenlediği saldırılarda hayatını kaybeden yakınlarının cenaze namazını kılan Filistinliler (EPA)

Geçtiğimiz yıl The Lancet’te yayımlanan bir başka araştırmada, savaşın ilk dokuz ayında Gazze Şeridi’ndeki can kaybı sayısının, Filistin Sağlık Bakanlığı verilerinde açıklanandan yaklaşık yüzde 40 daha düşük tahmin edildiği bildirilmişti.

Yeni çalışma da resmi vefat sayısının gerçek rakamın oldukça altında kaldığına işaret etti. Araştırma, Gazze Şeridi genelini temsil edecek şekilde özenle seçilen 2 bin aileyle yapılan bir ankete dayanıyor. Katılımcılardan, aile fertleri arasındaki ölümlere ilişkin ayrıntılı bilgi vermeleri istendi. Saha çalışması, Filistin’de ve bölgenin diğer kısımlarında yürüttükleri çalışmalarla tanınan deneyimli Filistinli kamuoyu araştırmacıları tarafından gerçekleştirildi.

Londra’daki Royal Holloway, University of London bünyesinde görev yapan ve çatışmalardaki can kayıplarının hesaplanması üzerine 20 yılı aşkın süredir çalışan ekonomist Michael Spagat, hakemli olarak yayımlanan araştırmanın yazarlarından biri olarak, yeni bulguların Ekim 2023 ile Ocak 2025 arasında Gazze Şeridi’nde 8 bin 200 ölümün yetersiz beslenme ya da tedavi edilemeyen hastalıklar gibi dolaylı etkilerden kaynaklandığını gösterdiğini belirtti.

Çalışma, İsrail saldırılarının en yoğun ve en ölümcül dönemini kapsarken, Gazze Şeridi’ndeki insani krizin en ağır safhasını içermiyor. Birleşmiş Milletler (BM) destekli uzmanlar, geçen yıl ağustos ayında Gazze Şeridi’nde kıtlık ilan etmişti.

Araştırmacılar, nihai ve kesin bir can kaybı sayısına ulaşmanın uzun zaman ve önemli kaynaklar gerektireceğini vurgulayarak, kendi bulguları da dahil olmak üzere mevcut tüm tahminlerin geniş hata payları içerdiğine dikkat çekti.


Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
TT

Suriye'deki durum Iraklı Sünnilerin siyasi havasını değiştiriyor

Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)
Irak’ın batısında Irak-Suriye sınırı, 23 Ocak 2026 (AFP)

Rustem Mahmud

Iraklı Sünni siyasi güçler, bu yılın başlarında Meclis Başkanlığı pozisyonu için Heybet el-Halbusi’yi ortak aday olarak sessizce kararlaştırıp seçtikten sonra olağanüstü bir siyasi dönüm noktasına ulaşırken, kurulacak yeni federal hükümet içinde Sünnilere ayrılan makamların dağıtımı konusunda da gayri resmi bir anlaşmaya vardılar.

Irak siyasi sahnesinde Sünni siyasi güçlerin tercihlerini ve konumlarını uzun süre etkileyecek ve hesaplarını yeniden gözden geçirmelerine neden olacak iki temel değişim yaşanıyordu. Bu iki değişim, "oyunun kurallarını" temelden değiştirecekti.

(Şii) Koordinasyon Çerçevesi koalisyonu içindeki en büyük parlamento bloğunun lideri olan mevcut Başbakan Muhammed Şiya es-Sudani, Irak'taki Sünni siyasi hafızada ‘olumsuz’ bir imaja sahip olan eski Başbakan Nuri el-Maliki lehine başbakanlık adaylığından çekildi. Sünniler Maliki’yi, ‘iktidarda olduğu yıllarda (2006-2014) Irak'ın Sünni bölgelerindeki sosyal tabanların terörle mücadele adı altında maruz kaldıkları baskı politikalarını genişletmekle ve terör örgütü DEAŞ’ın Irak'ın batısındaki çoğu Sünni bölgenin kontrolünü ele geçirmesine neden olmakla’ suçluyor.

Diğer olay ise ordunun ve yeni Suriye yönetimine yakın grupların, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrolü altındaki bölgelerin çoğunu, özellikle Irak sınırındaki Haseke ve Deyrizor illerini ele geçirmesiydi. Suriye'deki bu olay, birçok Iraklı ‘Şii’ gücün dayandığı, yeni yönetim ile SDG arasındaki dengeyi bozdu. Bu da ‘Sünni İslamcı’ geçmişi ve ideolojisiyle Suriye yönetiminin nüfuzunu ve gücünü pekiştirdi. Özellikle ABD'nin Irak sınırındaki et-Tanf ve eş-Şeddadi askeri üslerini Suriye yönetimine devretmesinden sonra, ABD ile siyasi ve güvenlik bağlarının güçlendirilmesi önerildi. Bu durum, Iraklı Sünni siyasi güçler arasında ‘güven’ duygusunun artmasına yol açtı.

Irak'taki yoğun Sünni nüfus, yetkililerin kimlik, özellikle de mezhep ve dinî kimlik temelinde iç çatışmalara doğru kaymasından korkuyor.

Irak sahnesini izleyen gözlemciler, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Maliki'nin başbakanlık adaylığına itiraz ettiğini açıklaması, Irak'taki Sünni güçlerin artan yetenek ve nüfuzunun bir göstergesi olduğunu belirttiler. Zira Sünni güçlerin bazıları, Şii muadilleriyle daha dengeli bir ortaklık kurmayı arzuluyorlar. Halbusi ve partisi, Maliki ve onun lideri olduğu Hukuk Devleti Bloğu ile çok yakın siyasi bağlara sahipti. Bu ilişki sayesinde Halbusi, son iki dönem boyunca Meclis Başkanlığı için önceleri Mahmud el-Meşhedani, son olarak ise Heybet el-Halbusi olmak üzere kendi adaylarını dayatabildi. Ancak, değişiklikler Halbusi'nin Maliki'den uzaklaşmasına ve hatta ona karşı bir pozisyon almasına olanak sağladı.

Sünni iklimine ilişkin ayrıntılar

Iraklı yazar ve araştırmacı Cabbar el-Meşhedani, al-Majalla’ya verdiği uzun röportajda, Irak'taki Sünni siyasi çevrelerdeki mevcut duruma değindi. Irak Meclis Başkanı'nın eski danışmanı olan Meşhedani, Irak'taki Sünni siyasi liderlerin düşünce ve hesaplamalarını bizler için değerlendirdi.

Meşhedani, şunları söyledi:

 “Irak'taki Sünni çevrelerde Suriye'deki olaylara verilen tepkinin temel paradoksu, bu çevrelerdeki geniş halk kitlesinin bu olayları yorumlama ve algılama mekanizmasında yatıyor. Bu halk, söylemi Sünni olsa bile, İslami siyasi referansları olan herhangi bir örgüt veya ideolojiye tamamen şüpheyle yaklaşıyor. (Sünni) Irak İslam Partisi'nin üç seçim döngüsü boyunca hiçbir parlamento koltuğu kazanamamış olması da bunu kanıtlıyor. Ancak bu aynı sosyal gruplar, Irak'ın komşusu olan, sembolik ağırlığı ve Sünni siyasi referanslara dayalı siyasi seçenekleri olan komşu bir devletin varlığının, bazı Iraklı Şii sosyal grupların İran'a karşı ilişkisine benzer şekilde, kendileri için siyasi destek ve koruma kaynağı olabileceğini düşünüyor. Ancak, daha geniş Irak Sünni halk, Esed rejiminin düşüşünü ve Sünni İslam referans noktasına sahip bir siyasi gücün ortaya çıkışını kendileri için bir zafer olarak görürken, bu yönetimin kimlik, özellikle mezhepçilik ve mezhepçiliğe dayalı iç çatışmalara doğru kaymasından, bunun ardından çatışmalar ve mezhepsel kutuplaşmanın artmasından ve böylece daha geniş bölgeye sıçrayarak, onların içinde bulundukları koşullarda hakim olan genel sükuneti olumsuz ve endişe verici bir şekilde etkilemesinden korkuyor.”

dftgrbhgt
Asaib Ehl-i’l-Hak lideri Kays el-Hazali ve eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, parlamento seçimleri sırasında Bağdat'taki bir oy verme merkezinde oylarını kullandıktan sonra birlikte yürürken, 11 Kasım 2025 (AFP)

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde hakim olan endişe duygusunu haberleştirdi.

Son gelişmelere dayanarak Irak'taki Sünni siyasi çevrelerde şu anda mevcut olan farklı seçenekleri ayrıntılı olarak ele almaya devam eden Meşhedani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“İlişkiler ve doğrudan iletişim açısından, Irak siyasi çevreleri, Hamis el-Hançer liderliğindeki Egemenlik Bloğu'nun Suriye'deki yeni siyasi rejimle iletişim kuran tek parti olduğunu biliyor. Bu iletişim, diğer Irak partilerinin çoğuyla varılan bir uzlaşmaya dayanıyor. Tekaddum Partisi lideri Muhammed el-Halbusi'nin Maliki'yi ve genellikle Irak'taki siyasi Şiiliğin tüm sert çekirdeğini düşmanlaştırma çabaları, Halbusi'nin kendisi için koruyucu bir ağ oluşturduğunu düşündüğü bir dizi koşullardan kaynaklanmaktadır. Suriye sahnesi ise bu ağın sadece bir unsurudur. Halbusi'nin bölgesel ilişkileri, Şii siyasi forum içindeki partilerle açıkça ilan etmediği iletişimleri, iki ardışık parlamento dönemi boyunca en büyük Sünni parlamento bloğunu kontrol etmesi ve başta Suriye'de meydana gelen ve halen devam edenler olmak üzere bölgesel değişimler, ona daha büyük bir dokunulmazlık hissi veriyor. Sonuç olarak ‘Sünni lider’ konumunu sağlamlaştırma ve diğer Iraklı sivil grupların liderleriyle rekabet etmek de dahil olmak üzere, elindeki tüm araçları kullanarak bu konumunu savunacaktır.”

fdfdv
Irak’taki parlamento seçimleri sırasında Bağdat’ta eski Meclis Başkanı Muhammed el-Halbusi'nin seçim kampanyası fotoğrafı, 14 Kasım 2023 (AFP)

Irak'taki Sünni güçler arasındaki mevcut bölünmelerin Suriye'dekilerle aynı olmayabileceğini düşünen araştırmacı ve yazar Meşhedani, “Yıllar süren iç siyasi çatışmalardan sonra, Iraklı Sünni siyasi liderler şu anda üç düzeye ayrılmış durumda. Musul'daki Nuceyfi ailesi gibi siyasi örgütlerini aile ve bölgesel bağlara dayalı olarak koordine eden güçler var. Hamis el-Hançer gibi etkili finansal sermaye bloğuna dayanan liderler de var. Üçüncü akım ise kendilerini yükselen sivil siyasi nesil olarak gören ve ideolojik kutuplaşmanın ötesine geçmeye daha istekli olan genç Iraklı Sünni nesillerin beklentilerine yanıt veren Muhammed el-Halbusi ve Azm İttifakı lideri Musenna es-Samarrai tarafından temsil ediliyor. Ancak bu, Irak'taki Şii partilerin, özellikle İran'a yakın olanların endişelerini gidermemiştir. Bu partiler, önümüzdeki dönemde hassas güvenlik pozisyonlarını Sünni siyasi gruplara devretme konusunda temkinli davranacaktır” yorumunda bulundu.

Katılımdan ortaklığa

Irak’taki birçok medya kuruluşu son iki hafta içinde, Irak'taki Şii siyasi çevrelerde, Tekaddum Partisi ve en büyük Sünni parlamento bloğunun lideri Muhammed el-Halbusi'nin, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülen Maliki'nin başbakanlık adaylığına karşı çıkacağını açıklamasının ardından ortaya çıkan endişeyi haberleştirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre bu durum, Irak'ta Sünni güçlerin artan gücü ve etkisinin bir göstergesi olarak görülüyor.

Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani ve Başbakan Mesrur Barzani'nin yeni Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile görüşmeler yapmasının ardından Bağdat'ın, bölgenin sınırları yakınındaki yaygın etnik çatışmaları önlemek amacıyla yeni Şam yönetimi ile SDG arasında ortak bir zemin oluşturma çabaları kapsamında hareket etmesine rağmen, bu süreci durdurmak için bölgeye mali ve hukuki baskı uyguladığı bildirildi.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını reddetse de Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke.

Gözlemcilere göre Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara'nın bölgesel ve uluslararası düzeyde, özellikle ABD tarafından gösterilen sıcak karşılamanın ve ABD'nin, karşılaştığı birçok engele rağmen Suriye'yi yönetme projesinin başarısında ısrarının, öngörülebilir gelecekte ABD ile İran arasında askeri bir çatışma olasılığıyla birleşmesi, bölgesel güç dengesini tamamen değiştirebilir ve bu da Irak'ın iç siyasi dengesini etkileyebilir. Bu denklem, hükümetin çekirdeğini ve iktidarın özünü oluşturan Şii siyasi partilere dayanıyor ve karşılığında IKBY’ye bölgesel bir pay ve Sünni güçlerin iktidar yapıları ve kurumlarına bir miktar katılım sağlanıyor. Ancak, son zamanlarda kamuoyuna açık bir şekilde, özellikle bölgesel manzarada Irak'ın stratejik vizyonunu etkisiz hale getirmenin ayrıntıları ve mekanizması konusunda, ‘resmi ve kontrollü’ bir katılım mekanizmasından etkili bir ortaklığa geçilmesi talep edildi.

df
Irak güvenlik güçleri, Suriye'den Irak'a nakledilen DEAŞ üyelerini sorgulama için Bağdat'taki Karh Merkez Hapishanesi'ne götürürken, 12 Şubat 2026 (AP)

Mevcut durum, 1980'ler boyunca iki ülke arasında yaşananları akla getiriyor. Her iki ülke de aynı Baas Partisi tarafından yönetiliyordu, ancak Hafız Esed ve Saddam Hüseyin arasındaki şahsi düşmanlıktan ötürü birbirlerine düşmanca davranan siyasi sistemlere sahiptiler. Ancak bu düşmanlık, mezhepsel hassasiyetlere, ideolojik retoriğe ve tamamen farklı bölgesel ve uluslararası siyasi tercihlerine de dayanıyordu. O dönemde ilginç olan ise her iki ülkedeki bazı sivil toplum gruplarının diğer ülkenin siyasi sistemiyle psikolojik ve ideolojik bağlarıydı. Esed rejimi, Irak’taki Kürt ve Şii siyasi güçleri ve Saddam rejimine karşı silahlı mücadelelerini destekledi. Irak rejimi ise Suriye’deki Müslüman Kardeşleri (İhvan-ı Müslimin) destekleyerek onlara para ve silah sağladı. Suriye'deki aşiret çevrelerinde, özellikle Irak sınırına yakın yerleşik olanlarda, geniş bir nüfuza sahipti.

Irak, Suriye'deki yeni siyasi rejimle herhangi bir siyasi gerginlik olmadığını vurgulasa da Suriye'ye karşı net bir siyasi girişimde bulunmayan bölgedeki tek ülke ve iletişimini istihbarat servisi başkanıyla sınırlamaya devam ediyor. Mevcut başbakan adayı Nuri el-Maliki de dahil olmak üzere birçok Iraklı siyasi lider, yeni Suriye rejiminin Irak için oluşturduğu ‘tehlike’ konusunda kamuoyunu uyardı ve hazırlıklı olunması çağrısında bulundu. Irak basını son birkaç gün ve hafta içinde Irak-Suriye sınırından canlı yayınlarla ‘halk içinde seferberlik’ havası yaratarak, binlerce Suriyeli silahlı unsurun iki ülke arasındaki sınırı geçtiğini, dolayısıyla 2014 yılında yaşananların tekrarlanabileceğini ima etti.

* Bu analiz Şarku'l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.