KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Genel SekreteriMustafa Hicri, hiçbir sınıf ya da topluluğun kendisini ülkenin mutlak sahibi olarak görmemesi gerektiğini söyledi.

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri
TT

KDP-İ Genel Sekreteri Mustafa Hicri Şarku'l Avsat'a konuştu: Önceliğimiz İran'da federal bir sistem kurmak

Mustafa Hicri
Mustafa Hicri

İran'ın batısı ve kuzeybatısında Kürt nüfusun yoğun olduğu şehirler, tıpkı daha önce düzenlenen protestolarda olduğu gibi bir kez daha protestocuların İran rejiminin düşmesi için sloganlar attıkları halk protestolarının yuvasına dönüştü. İranlı üst düzey yetkililer, düşman ülkelerden muhaliflerine kadar dış mihrakları ülkenin ‘ilerlemesine’ karşı ‘uluslararası bir komplo’ kurmakla suçladı. İranlı yöneticiler, halkı ‘ayrılıkçılığa’ ve ulusal egemenliğin tehdit altında olduğu konusunda korkutarak krizi yatıştırmaya çalışırken, özellikle etnik azınlıklara karşı suçlamalarda bulundu.
İran, baskı kampanyasıyla birlikte İranlı Kürt muhalefet partilerinin genel merkezlerini insansız hava araçları (İHA) ve balistik füzelerle hedef alırken bu partilere karşı geniş çaplı bir askeri operasyon başlatmakla tehdit etti. İran'ın suçlamalarının odağında en eski İranlı Kürt muhalefet partisi olan İran Kürdistan Demokrat Partisi (KDP-İ) yer alıyordu. Adımları, İran rejimi ve İranlı olmayan halkların kendi özyönetimlerini kurma özlemlerini tanımayarak başka alternatifler önerenler arasında ortak endişeler yaratan KDP-İ’nin Genel Sekreteri Mustafa Hicri, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, KDP-İ’nin yaklaşık 20 yıldır süren iç çekişmelere son verdiğine dikkat çekti. Hicri, partisinin önceliğinin parlamenter, demokratik ve federal bir İran'ın kurulması olduğunu vurguladı.

-(İran’da) son protestoların başlamasından haftalar önce KDP-İ’nin iki kolunun birleştiğini gördük. KDP-İ’nin kolları arasındaki uyumun yeniden sağlanması niçin önemli?
Şu an İran'da özgürlüklere karşı baskı uygulayan, insanları temel haklarından mahrum eden diktatör ve gerici bir rejimle karşı karşıyayız. Bizler KDP-İ olarak, muhalefet kanadındaki siyasi partiler ve siyasi isimler olarak yıllardır İran İslam Cumhuriyeti rejimine karşı mücadele ediyoruz. Fakat ne yazık ki bu mücadele henüz meyvesini vermemiş, halkın taleplerini yerine getirememiştir.
İran İslam Cumhuriyeti'nin halkın taleplerine cevap verememesinin nedeninin başta siyasi partiler olmak üzere İranlıların dağılması ve parçalanması olduğunu düşünüyoruz. Birbirlerinden uzak ve farklı bakış açılarına sahip olduklarını görüyoruz. Bu yüzden İran’daki siyasi güçler bölündü, etkinliği azaldı. Gösterilerde ve yürüyüşlerde seslerini olması gerektiği gibi duyuramadılar.

Hicri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) bölgesinde Peşmerge güçlerine ait askeri bir üsse inceleme gezisi gerçekleştirdiği sırada (KDP-İ)

Bu sebeple KDP-İ içinde birkaç yıl devam eden bölünmenin ardından, Kürt hareketinin İran Kürdistanı'nda etkili olabilmesi için yeniden birleşme kararı aldık. Bunu uzun zamandır tartışıyorduk ve çok şükür son zamanlarda KDP-İ’nin İran'daki iki kolunu yeniden bir araya getirebildik.
Bu gelişme, İran Kürdistanı üzerinde olduğu kadar İran muhalefeti arasında da büyük bir etki bıraktı. Birleşmenin, İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı savaşan diğer İranlı muhalif örgütler üzerinde de etkisi ve yeni bir birlik, iş birliği, fikir ve ortak planlar döneminin başlangıcı olabileceğine inanıyorum.

-Peki bu, gelecekte İranlı Kürt muhalefet partileri arasında daha fazla iş birliğinin olduğunu göreceğimiz anlamına mı geliyor?
KDP-İ birleşmeden önce Kürdistan’ın önde gelen partileriyle ittifak halindeydik. İran Kürdistanı Komele Partisi’nin iki kolu ile iş birliği yapıyoruz. Bu mücadeleyi hep birlikte sürdüreceğiz.

-Partinizin ve yoldaşlarınızın Kürt muhalefetinin merkezindeki öncelikleri nelerdir?
Genel olarak önceliğimiz parlamenter, demokratik, federal bir İran'ın kurulmasıdır. Biz bu amaç için çabalıyoruz. Muhalif gruplar ve İran halkıyla birlikte ortak mücadele bu amaca ulaşmanın şartlarındandır.

-Eğer İranlı Kürtler özerklik isterse nasıl bir tutum sergileyeceksiniz? Federalizm derken, IKBY bölgesindeki gibi bir sistemi mi kastediyorsunuz?
IKBY’nin bir kopyası olacağını söyleyemem. Çünkü İran'da yönetim biçimi ne olursa olsun, bu yönetim biçimi ülkenin siyasi, coğrafi ve ulusal durumuyla uyum içinde olmalı. Ama kısaca bunu İran'ın coğrafi çerçevesi içinde istediğimizi söyleyebilirim. Hem Kürtlerin hem de İran'da kendi coğrafyasında yaşayan diğer halkların kendi iç hükümetleri olmalı. İran'da demokratik bir anayasa çerçevesinde faaliyet göstermeliler. Dolayısıyla hepimiz İran'ı kendimize ait olarak görüyoruz. Hiçbir sınıf ya da topluluk kendini İran'ın mutlak sahibi olarak görmemeli ve başkalarına zulmetmemelidir.

-İran muhalefetindeki bazı kesimler etnik, dini ve diğer azınlıkların varlığını inkâr ediyor ve İran'ın geleceğinde yerleri olmadığını düşünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bu tür şovenist fikirlerle yıllarca İran'da çok sayıda etnik kökenin varlığı inkâr edildi. Ancak bu çabaları başarısız oldu. Bugün, gerek ülke içinde gerek dışında, modern ve ilerici fikirlerin anlaşıldığını görüyoruz. Halkların ve ülkenin tüm sakinlerinin haklarının garanti altına alındığı bir İran'ın olmasını istiyorlar. Aynı zamanda demokratik ve federal bir İran çerçevesinde Kürt halkının ulusal haklarını güvence altına almak bizim politikamızdır.

-İran’ın özgür ve demokratik bir ülke olmasında ısrar etmenize rağmen, talepleriniz İranlılar tarafından ayrılıkçı olarak algılandı. Bu suçlama karşısında ne diyeceksiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti'nin kurulmasından önce Pehlevi rejimini KDP-İ’nin talepleriyle mücadeleye itti. Ardından mevcut rejim bu suçlamayı selefinden devraldı.
Suçlama, Kürt halkının kurtuluş mücadelesini İran bağlamında çarpıtmayı amaçlıyor. Hatta KDP-İ aktivistleri ve Kürt halkı İran İslam Cumhuriyeti mahkemelerinde ağır şekilde cezalandırılıyor. İran Kürdistanı'nda ayrılık çağrısında bulunan önde gelen bir parti yok. Bazı insanlar, önde gelen bazı isimler ve belki de daha küçük birkaç parti, İran'dan ayrılma çağrısında bulunduklarında bu davranışları, İran İslam Cumhuriyeti’nin şiddet ve zulmüne karşı gösterdikleri bir tepkiden ibarettir. Dolayısıyla İran Kürdistanı'nda İran'ı bölmek isteyen önde gelen hiç bir parti yok.

-KDP-İ’nin ve İranlı Kürt muhalefet hareketlerinin mevcut rejime bir alternatif bulma yolunda karşılaştığı en önemli zorluk nedir?
İran muhalefetinin bazı siyasi partilerinin ne yazık ki bir miktar totaliter partiler olmasının en önemli zorluk olduğunu düşünüyorum. İran İslam Cumhuriyeti'ni tek başlarına devirebileceklerini ve hür iradeleriyle hükümeti kuracaklarını sanıyorlar.
Bir partinin ya da bir grubun İran İslam Cumhuriyeti'ni devirip, istediği devleti kurmasının imkânsız olduğuna inanıyorum.
Doğru yol, İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-İran'daki iç siyasi durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasından geçtiğimiz eylül ayına ve son protesto hareketinin başlamasından bu güne kadar İran’daki durumun ayrı ayrı incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu mücadeleler, esasen İran halkının İslam Cumhuriyeti'ne karşı verdiği mücadelelerin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu mücadelelerin İran'ın özgürlükçü halkına ve İran Kürdistanı'ndaki Kürt halkına çok şey kazandırdığına inanıyorum.  Esasen böyle günlerde insanlar birbirine sempati duyar, iş birliği yapar ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı birlik olurlarsa taleplerini gerçekleştirebilirler.
İran'da devam eden bu protesto hareketi bastırılsa da olumlu sonuçlarının, halk için başarılı bir deneyim olarak kalacağına inanıyorum. Son protestoların ardından İran İslam Cumhuriyeti, başka bir İslam Cumhuriyeti oldu. Artık tüm önlemlere ve yaptırımlara rağmen İran İslam Cumhuriyeti'nin İran halkı için belirli bir zihniyet oluşturmada başarısız olduğu kanıtlandı.
İranlı Kürt muhalefetinin tüm siyasi örgütleriyle ya da en azından büyük bir çoğunluğuyla belirli bir program temelinde birbirimizle çalışabileceğimiz ve bu mücadelede halkın taleplerini gerçekleştirmek amacıyla ilerleyebileceğimiz belirli bir çerçeveye ulaşılması olacaktır. Bu, özellikle İran halkı ve İslam Cumhuriyeti'ne karşı muhalefete ve mücadeleye katılanların takip etmesi için farklı grupların temel taleplerini gerçekten yakalayan bir çerçeve olmalı.

-Devam eden protestoların geleceği hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce bu durum daha ne kadar devam edecek?
Halk mücadelelerini ortak hale getirinceye kadar İran İslam Cumhuriyeti'nin onları şiddetli bir şekilde bastırabileceğine inanıyorum. Ama bu mücadeleyi devam ettirebilmek için çok önemli iki nokta var. Birincisi, İran'daki demokratik ve özgürlükçü muhalefetin ortak bir programı olması gerekiyor. Böylece halkı yönlendirip birleştirebilirler. İkincisi, insanlar sebatlarını korumalı, umutsuzluğa kapılmamalı ve sokakları terk etmemeliler. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti'ni devirmek için çok fazla direniş ve fedakârlık göstermek gerekiyor.

-Peki, spontane gelişen bu protestoların gelecekte de devam edeceğini düşünüyor musunuz?
Yine bu türden ve belki daha geniş çaplı protestolara tanık olacağımıza şüphe yok. Zira İran İslam Cumhuriyeti rejiminin bu ideoloji ve anlayışla halkın taleplerine cevap verebilmesi ve halkın memnuniyetini kazanması mümkün değil.
Birkaç yıl süren hoşgörülü tutumun ardından insanlar her şeylerini kaybettiler. Hoşgörüleri sona erdi. İran'da bu durum böyle devam edemez.
Son protesto hareketinin başladığı ilk günlerde İran İslam Cumhuriyeti ve onun propaganda aygıtının son protestolara karşı iki yaklaşım benimsediği açıktı. Bunlardan ilkinde, Kürt Peşmerge güçlerinin Kürt şehirlerine geldiğine dair çeşitli videolar yayınlamaya çalıştılar ve bu protestoları Peşmerge’ye mal etmek için eski videolara başvurdukları ortaya çıktı. İkinci yaklaşım ise göstericileri İslam dininin düşmanı olarak göstermekti.

-Peki, kullanılan bu yöntemler İran halkını etkiler mi?
Bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Çünkü İran İslam Cumhuriyeti, yönetimi boyunca yapılan tüm özgürlük talep edenlerini düşman güdümlü, İslam'a ve İran rejimine karşıymış gibi gösterdi. İslam Cumhuriyeti bu konuda son derece ileri gitti. Bu kara propaganda o kadar ileri gitti ki, önceleri bir grubun bu propagandasına cehalet yüzünden inanmak mümkünken, bugün kimse bunlara inanmıyor.
Görüldüğü üzere mesele sadece KDP-İ ya da diğer muhalefet partileri meselesi değil, kadınların saçı ve başörtüsü bile İsrail'e, ABD’ye ve İran'ın düşmanlarına mal edilebiliyor.
İran İslam Cumhuriyeti, halkın taleplerine cevap vermeye hazır değil. Onları dinlemek, sorumluluğunu kabul etmek ve halkın güvenliği, rahatı ve özgürlüğü için adım atmak yerine her türlü muhalif sesi hemen bastırmayı seçiyor.

-İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) özellikle Kürdistan ve Belucistan eyaletlerinde düzenlenen protestoların bastırılmasındaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok sayıda ölü, yaralı, tutuklama ve infaz olması göz önüne alındığında, özellikle son 100 gün içinde DMO da dahil olmak üzere güvenlik güçlerinin Belucistan ve Kürdistan eyaletlerine baskı yapmadaki rolüne dair birtakım raporlar ve kanıtlar var.

-Son protesto gösterilerinde kadınların rolünü ve genel olarak İranlı Kürtlerin mücadelelerindeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
İranlı Kürt kadınlar, İran'ın dört bir yanındaki kadınlarla birlikte özgürlük mücadelesine katıldılar.  Son günlerde ortaya çıkan bu protesto hareketi, kadınların mücadelesinin önemini büyük ölçüde artırırken, kadınların endişelerini ve İran rejimi tarafından baskı görme korkularını azalttı. Bu yüzden kadınların eskisinden daha aktif ve İran halkının genel özlemlerinin yanı sıra kadınlar olarak kendi özlemleri için ilerleme kaydetmede daha etkili olacaklarına inanıyorum.

-Size İran'ın iç durumu hakkındaki görüşünüzü sordum. Şimdi İran'ın bölgesel durumu hakkındaki görüşünüzü de sormak istiyorum. İran'ın bölgedeki rolünü nasıl görüyorsunuz?
İran, içinde bulunduğumuz dönemde bölgede müdahaleci ve saldırgan bir rol oynadı. Bu rol, İran'ın içeride maruz kaldığı tehditlere dayandığı gibi dışarıda ve bölgede uyguladığı politikası da komşularını tehditlerine ve bu tehditler sonucunda İslam Cumhuriyeti'nin yarattığı duruma dayanıyordu. Bu rol, İran İslam Cumhuriyeti'nin hedeflerine ulaşmasına yardım edeceğine ters tepti. Şimdi bu politikanın bir sonucu olarak Arap ülkelerinin hepsi olmasa da büyük çoğunluğunun İsrail'e düşman olmak yerine onunla ‘İbrahim Anlaşmaları’ imzaladıklarını ve İran İslam Cumhuriyeti'ne karşı birleştiklerini görüyoruz.
Lübnan ve Irak gibi Şiilerin yoğun olduğu diğer bazı ülkelerde insanların başlarda İran İslam Cumhuriyeti'nin Şii olduğuna ve onun iddialarına göre Şiiler için bir sığınak olacağına inansalar da şimdi bu politikaya karşı isteksiz olduklarını görüyoruz. Irak ve Lübnan'ın farklı şehirlerinde insanların birçok kez İran İslam Cumhuriyeti'nin saldırılarına ve politikalarına karşı gösteriler düzenlemek için sokaklara döküldüklerini gördük. Bu yüzden İran rejimi, bölgede kendisini çok güçlü göstermeye çalışsa da şu an en kötü siyasi dönemini yaşadığını düşünüyorum.

-İran’ın yeni hükümetinin komşularıyla ilişkilerini geliştirme konusundaki performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İran rejiminin komşularıyla ilişkilerini geliştirmek gibi bir amacı yok. Aksine İran, devrimini komşu ülkelere ihraç etmeye çalışıyor. Bu politika, İran rejiminin ideolojisinden kaynaklanıyor. İran İslam Cumhuriyeti, bir yandan bölgede barış ve uzlaşı için adımlar attığını dile getirirken diğer yandan aynı ülkelere komplo kurmaya ve onları istikrarsızlaştırmaya devam ediyor. İran rejimi, fırsatını bulsa bölgedeki hükümetleri devirmek için komplolar kurarak, ideolojisini bölge ülkelerine empoze etmeye ve mevcut durumu İran lehine çevirmeye çalışır.
Rejimin ideolojisine göre İslam anlayışı, mollaların (din adamları) yönetimine dayalı Şiilik demektir. Bu anlayışını da komşu ülkelerde ve dünyanın diğer yerlerinde yaymayı istiyor. Çünkü İran rejiminin meşru görevlerinden biri de bu.

-Geçtiğimiz yıl İran'da birkaç askeri saldırı gerçekleşti. Tahran her seferinde İsrail'i ve İranlı muhalif Kürt partilerini bu saldırılara karışmakla suçladı. Bu suçlamalarla ilgili ne söylemek istersiniz?
Bu suçlama, İran İslam Cumhuriyeti’nin yanlış politikasına dayanıyor. İran rejimi, öncelikle bugünün gerçeklerini anlamıyor, ikinci olarak ise bölgedeki ve dünyadaki planlarını gözden geçirmeye ve politikalarını sürdürmeye hazır değil. Bundan ötürü İran İslam Cumhuriyeti'ni hedef alan askeri saldırılar karşısında program, silah ve örgütsel zafiyetlerini görüp düzeltmeye çalışmak yerine başkalarını sorumlu tutmaya çalışıyor. Rejim kendini kusursuz gördüğünden politikasını gözden geçirmeye kesinlikle hazır değil, yoksa KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partileri nasıl Tahran'da ve ülkenin orta kesimlerinde saldırılar düzenleyebilir ve İsrail, bu saldırıların faili olabilir? Rejimin bu varsayımı doğru olsa bile tüm böbürlenmelerine ve kendisini bölgesel bir güç olarak göstermeye çalışmasına rağmen İsrail'e atfedilen saldırılar karşısında çaresiz kalması, ne kadar büyük bir zaaf içinde olduğunun işaretidir.

-İran, 4 yıl önce bugünlerde partinizin karargahını füze ile hedef aldı. Bu yıl da IKBY bölgesinde birçok noktaya saldırılar düzenledi. Bu saldırılar IKBY’deki konumunuzu etkiledi mi? Genel olarak bu saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu saldırılar, bizi en ufak şekilde dahi etkilemiyor, ama güvenlik açısından daha dikkatli olmamızı sağlıyor. Artık daha detaylı bir planlamamız var. İran rejimi, KDP-İ ve diğer İranlı Kürt muhalefet partilerinin merkezlerini bombalayarak, öldürerek ve susturarak hedeflerine ulaşmayı başarmış olsaydı, bu amacına yıllar önce ulaşmış olurdu. Tüm bu baskılara ve KDP-İ’nin önde gelen iki ismine düzenlenen suikastlara rağmen KDP-İ’nin İran içindeki ve dışındaki çok sayıda aktivisti, diğer aktivistlerle birlikte İranlı Kürtlerin özgürlük mücadelesini sürdürdü.

-İran’da 1988 yılındaki toplu idam kararlarının kurbanları arasında çok sayıda Kürt aktivist ve siyasi tutuklu da yer alıyor. Eski savcı vekili Hamid Nuri’nin İran'daki toplu idam kararlarında rolü olduğu gerekçesiyle yargılanması hakkında ne düşünüyorsunuz?
(Hamid Nuri’nin) yargılanmasının yerinde ve doğru olduğunu düşünüyoruz. İran İslam Cumhuriyeti'nin Mykonos Davası’nda en üst düzeyde terörist bir yapı olarak tanımlanmasına benziyor. Hamid Nuri davası aslında İran İslam Cumhuriyeti davasıdır. Genel anlamda İran’ın özgürlük savaşçıları ve özelde ise o dönemin şehitlerinin aileleri olarak, İranlı yetkililerin bir gün böylesine adil ve tarafsız bir mahkemede yargılanmasını ve eylemlerinden dolayı cezalandırılmalarını umuyoruz.

-KDP-İ’nin eski liderlerinden Abdurrahman Kasımlo suikastıyla ilgili Mykonos’ta (Yunanistan’da bir ada) görülen davada ve aynı şekilde Sadık Şerefkendi’ye yönelik suikasta ilişkin mahkeme kararlarından memnun musunuz? Hamid Nuri davası, sizi bu suikastların peşine düşmeniz için cesaretlendirebilir mi?
Mykonos'ta Kasımlı suikastı ve Şerefkandi ile yoldaşlarının şehit edilmesiyle ilgili olarak Almanya'da görülen davadan çıkan karardan son derece memnunuz. Bu davada görev alan hâkim ve savcılara şükranlarımızı ifade ediyoruz, onlara minnettarız. Bu davanın, dönemin Almanya hükümeti tarafından izin verilen tüm itirazlara ve engellemelere rağmen, büyük bir sorumluluk ve tarafsızlıkla ilerlediğini ve neredeyse tarihte nadir görülen bir kararla sonuçlandığını belirtmeliyiz. Fakat Kasımlo ve yardımcılarının öldürülmesi davasından çıkan sonucun bizi üzdüğünü de eklemeliyiz. Çünkü ne yazık ki dönemin Viyana hükümeti polis ve mahkemeler üzerinde çok büyük bir baskı oluşturduğundan bu davaları adil ve tarafsız bir şekilde yürütemediler. Mykonos’taki davada katillerin hepsi firardaydı, ancak Alman polisi bir süre sonra onları gözaltına almayı başardı. Fakat Viyana davasındaki katiller olay mahallinde yakalanmalarına rağmen polis onlara mahkeme yerine havaalanına kadar eşlik etti.

-Abdurrahman Kasımlo suikastının faillerinin yargılanacağını umuyor musunuz?
Elbette. İran'da İslam Cumhuriyeti'nin devrilmesinden sonra bu suikastın faillerinin ve özgürlük savunucularına yönelik tüm suikastların ve cinayetlerin faillerinin tarafsız bir mahkeme önünde yargılanacağını umuyoruz.

-Silahlı mücadeleyi yıllar önce bıraktınız ama halen askeri olarak hazır olma halini sürdürüyorsunuz. Gelecekte İran ile müzakerelere başlama olasılığı var mı?
Biz siyasi bir partiyiz ve halk için sosyal ve siyasi taleplerde bulunuyoruz. KDP-İ bir zamanlar silaha sarıldıysa ve bir mücadele biçimi olarak silahlı mücadeleye yöneldiyse bunun nedeni başlangıçta ne kadar uğraştıysak da İran İslam Cumhuriyeti'nin bizim ve İranlı Kürtlerin taleplerini sürdürmesine alan bırakmamasıdır. Dr. Kasımlo’nun şehit edildiği dönemde de Kürt halkının taleplerini İranlı yetkililerle barışçıl ve uzlaşmacı bir şekilde tartışmaya ve çözmeye çalıştık. Ancak buna öldürme, hapis ve baskı ile karşılık verdiler. İran İslam Cumhuriyeti’nde bu rejimin İran uyrukluların hiçbir hakkına ve özgürlük talebine saygı duymaması ve bu konuda sorumluluk kabul etmemesi bizim için bir sınavdır. Dolayısıyla KDP-İ kendini savunmak zorundadır. Bu savunmanın temelini Peşmerge güçleri oluşturmaktadır. Bu yüzden İran’da mücadelenin barış içinde devam etmesini istiyoruz. Fakat zulme karşı bu şekilde mücadele etmeye devam edemez ve baskıyla karşı karşıyaysak, İran İslam Cumhuriyeti'ne teslim olamayacağımız da açıktır. Bu nedenle, kendimizi ve halkımızı meşru bir şekilde savunmak için gerekli gördüğümüz her durumda askeri gücümüzü kullanmaya hazırlık durumumuzu koruyoruz.

-Bölge ülkeleri ile bir diyalog planınız var mıydı? Hiç böyle bir arayışa girdiniz mi?
Bölge ülkeleri, belki de İran ile ilişkileri güçlendirmenin çıkarlarına olduğunu düşündüklerinden ve bu çıkarlara zarar vermeye hazır olmadıklarından bizimle ilişki kurmakla ilgilenmiyorlar.

-Tahran, Kürt muhalefeti konusunda Bağdat'a ve Erbil’e çok baskı yaptı. Bağdat ile doğrudan bir diyalogunuz oldu mu?
Maalesef hayır. Şimdiye kadar Bağdat'la özel bir diyalogumuz olmadı. Bunun nedeni ne yazık ki Bağdat’ta temas kurabileceğimiz istikrarlı bir hükümetin olmaması ve Bağdat’a milis destekli bir hükümetin hâkim olması. Buna karşın Bağdat ile iş birliği yapmaya ve onlarla iletişim kurmaya çalışmalı ve onlara durumumuzu anlatmalıyız. Bu iletişim, özellikle Irak topraklarında olduğumuz için çok gerekli.

-Lübnan ve Irak'ta Şiilerin İran’a yönelik bakış açlarının değişmesinden bahsettiniz. Bu konuda bölge halkına nasıl bir mesaj vermek istersiniz?
Mesajım şu ki: İran rejimi iktidarda olduğu sürece bölge ülkelerinin güvenliği ve huzuru tesis etmesini engellemek için tüm gücünü kullanacaktır. Her zaman din, millet ve dil bakımından ayrışmalar yaratmayı ve bunları tarafları karşı karşıya getirmek için kullanmayı, böylece ülkeleri giderek zayıflatmayı ve bu ülkelerdeki nüfuzunu genişletmeyi planlıyor. Bir grubu diğer bir gruba karşı desteklediği sürece bu anlaşmazlıklar devam eder. Bunun örneklerini Irak ve Lübnan’ın yanı sıra İran’ın bir şekilde nüfuz etmeyi başardığı diğer ülkelerde de gördük. Bu daha çok Şiilerin çoğunlukta ya da büyük bir topluluk olduğu ülkelerde görülüyor. Bu durum İran İslam Cumhuriyeti tarafından sürdürülüyor. Dolayısıyla, bu rejimin onların savunucusu olduğu ve onlara yardım edeceği yanıltıcı bir umuttur. İran İslam Cumhuriyeti’nin yıllardır izlediği politikası bunu kanıtlıyor. Bu yüzden artık bu umudun yanıltıcı olduğundan eminim. Bölge ülkelerinin halkları bu gerçeği anladılar. Biz de bu konuda İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı muhalefetle iş birliği yapmalarını istiyoruz. Çünkü rejimi ne kadar çabuk devirirsek, komşu ülkelerin güvenliğini ve rahatını da o kadar çabuk elde ederiz.

-İran’ın nükleer dosyasına ilişkin müzakerelerin, Batılı ülkelerin İran konusunda insan hakları alanındaki tutumları üzerinde etkisi olduğunu düşünüyor musunuz? Bu etkiyi olumlu mu yoksa olumsuz olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Maalesef olumlu bir etkisi olduğunu düşünmüyorum. Batılı ülkelerin insan haklarından söz ettikleri ve dünyadaki insan haklarının savunucuları olduklarını iddia etmelerine rağmen hepsi halkının haklarını çiğneyen bir terör devletinin (İran) yanında olmaya çalışıyor. Batılı ülkeler, nükleer anlaşma meselesi ve İran’ın işlediği tüm suçlarıyla ilgili olarak kendi çıkarlarını pazarlık konusu yaptılar. Bu şekilde hareket edilmesi gerçekten talihsiz bir durum.

-Özerklik talebinden vazgeçip federalizm konusuna varmak sizi başta Kasımlo olmak üzere partinizin eski liderlerinin ideallerinden uzaklaştırmıyor mu?
Hayır, Dr. Kasımlo ve onun dönemindeki KDP-İ yönetimi, özerklik talep etme konusunda anlaştılar ve bunu talep ettiler. Bunun üzerinden onlarca yıl geçti. Tüm bu süre zarfında küresel ve bölgesel siyasette ve hatta İran’da birçok değişiklik oldu. Şu an İran'da yaşayan etnik kökenler, kendi coğrafi bölgelerinde bir ulus gibi kendi iç hükümetlerine sahip olabilmek ve İran çerçevesinde kalabilmek için bir tür âdem-i merkeziyet talep ediyor. İran’ın tüm İranlılara ait olmasını istiyorlar. O dönemde KDP-İ’nin temel talebi olarak özerklik konusunu gündeme getiren Dr. Kasımlo ve diğer liderler şimdi burada olsalardı, bizim talebimizin aynısını yaparlardı diye düşünüyorum. O zamanlar sloganımız, Kürdistan'ın özerkliği idi. Aslında halkların sesi idari haklar için çok güçlü ya da zayıf çıkmasa da herkes bunu istiyordu. Esasen federalizmi sadece Kürt halkı için değil, tüm İran halkları için istiyoruz. İran gibi çok nüfuslu bir ülkede tüm halkların kendilerini İran'ın bir parçası olarak görmeleri ve ötekileştirilmemeleri için en iyi siyasi yönetim biçiminin bu olduğuna ve mevcut mağduriyetlerin ve ayrımcılığın ancak bu şekilde sona ereceğine inanıyoruz. Bu nedenle doğru talep budur ve dünyadaki değişim ve dönüşümlerle de uyumludur.

-Kasımlo kuşağından ve eski parti liderlerinden yeni kuşağa ne miras kaldı?
Dr. Kasımlo'nun ilerici politikalarının çoğu miras olarak bırakıldı. KDP-İ’nin bugünkü hali Dr. Kasımlo'nun mirasıdır. Aslında KDP-İ’nin İranlı Kürtlerin çıkarlarını temel alan politikası, yani demokrasiye odaklanmamız, Dr. Kasımlo dönemi siyasetinin bugüne kadar süren bir başka özelliğidir. Dr. Kasımlo’ya en çok borçlu olduğumuz da bu politikadır. Dr. Kasımlo bize İran ve İranlı Kürtlerin başına gelen zulümlerin ve zayıflıkların büyük bölümünün demokrasi eksikliğinden kaynaklandığını öğretti. Bu yüzden demokrasi, artık gündemimizin en üst sıralarında yer alıyor.
 



İngiltere, Ukrayna'ya zenginleştirilmiş uranyum sağlayacak ve Rusya'ya yönelik yaptırımları sıkılaştıracak

İngiltere Başbakanı Keir Starmer (DPA)
İngiltere Başbakanı Keir Starmer (DPA)
TT

İngiltere, Ukrayna'ya zenginleştirilmiş uranyum sağlayacak ve Rusya'ya yönelik yaptırımları sıkılaştıracak

İngiltere Başbakanı Keir Starmer (DPA)
İngiltere Başbakanı Keir Starmer (DPA)

İngiltere Başbakanı Keir Starmer bugün G7 Zirvesi çerçevesinde düzenlenecek Ukrayna'daki savaş konulu oturum öncesinde İngiltere'nin Ukrayna'nın nükleer santralleri için ülkeye zenginleştirilmiş uranyum sağlayacağını ve Rusya'ya yönelik yeni yaptırımlar uygulayacağını açıkladı.

Starmer'ın dün akşam yapılan açıklamasına göre İngiltere Başbakanı Rusya'nın Ukrayna'da gerçekleştirdiği ‘vahşi saldırıları’ kınadı ve Londra'nın ‘Putin'in savaşını finanse eden kaynakları kurutarak ve önümüzdeki kışlar için Ukrayna'ya enerji temin ederek adımlarını çoğaltacağını’ ifade etti.

İngiltere hükümetinin açıklamasına göre yaklaşık 210 milyon sterlin (yaklaşık 280 milyon dolar) tutarındaki ihracat finansmanı, İngiltere merkezli şirket Urenco'nun Ukrayna'nın nükleer elektrik üreticisi Energoatom'a zenginleştirilmiş uranyum tedarik etmesine olanak tanıyacak.

Başbakan Starmer, "Gerektiği sürece Ukrayna'nın yanında olmaya devam edeceğiz" ifadelerini kullandı.

Diğer yandan Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy'nin bu sabah Fransa’nın Evian şehrinde düzenlenen G7 Zirvesi’ne gelerek Ukrayna ve Avrupa'da barış ve güvenliği konulu çalışma toplantısına katılması bekleniyor.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ise G7 Zirvesi boyunca ABD Başkanı Donald Trump’ı Rusya üzerindeki ‘baskıyı’ artırmaya ikna etmeyi umuyor.

Macron, TF1 kanalında yaptığı açıklamada, “Aslında Amerikalıların ‘Sizin yanınızdayız, Ukrayna’ya yardım etmeye devam edeceğiz ve Rusya üzerindeki baskıyı artıracağız’ demesini istiyorum” dedi.


Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, Sudanlı mültecileri cinsel istismarla suçlanan 18 çalışanını işten çıkardı

Çad'ın doğusundaki el Faşir'den yerinden edilmiş bir Sudanlı kadın, 27 Kasım 2025'te bir mülteci kampında (Reuters)
Çad'ın doğusundaki el Faşir'den yerinden edilmiş bir Sudanlı kadın, 27 Kasım 2025'te bir mülteci kampında (Reuters)
TT

Sınır Tanımayan Doktorlar örgütü, Sudanlı mültecileri cinsel istismarla suçlanan 18 çalışanını işten çıkardı

Çad'ın doğusundaki el Faşir'den yerinden edilmiş bir Sudanlı kadın, 27 Kasım 2025'te bir mülteci kampında (Reuters)
Çad'ın doğusundaki el Faşir'den yerinden edilmiş bir Sudanlı kadın, 27 Kasım 2025'te bir mülteci kampında (Reuters)

Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), Çad’daki onlarca personelinin Sudanlı mülteci kadınlara yönelik cinsel istismarla suçlandığını açıklayarak, yürütülen soruşturmalar sonucunda "ciddi suistimalde" bulundukları tespit edilen 18 personelin görevine son verildiğini duyurdu.

Sivil toplum kuruluşu, 2024 yılının sonlarında Doğu Çad'daki Sudanlı mülteci kadınlar tarafından bildirilen "ciddi cinsel istismar ve saldırı şüpheleri" üzerine birden fazla soruşturma başlattığını belirtti.

Şarku’l Avsatın AFP’nin aktardığına göre örgüt, bilgileri doğruladığı açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Yürütülen incelemeler, bildirilen 59 iddiadan bazılarını doğrulamış olsa da bazı vakalarda mağdurların veya faillerin kimliklerinin tespit edilememesi nedeniyle diğer iddialar kanıtlanamamıştır."

8 Haziran 2026'da savaştan kaçan Sudanlıların sayısının artmasıyla birlikte, Adré sınır kapısından Çad'a doğru ilerleyen araçlar (AFP)8 Haziran 2026'da savaştan kaçan Sudanlıların sayısının artmasıyla birlikte, Adré sınır kapısından Çad'a doğru ilerleyen araçlar (AFP)

Açıklama şöyle devam etti: "Soruşturmalar neticesinde ciddi bir suistimalin varlığı kanıtlanınca, derhal disiplin önlemleri alınmıştır. Bu doğrultuda 18 personelin işine son verilmiş ve bu kişilerin Sınır Tanımayan Doktorlar bünyesinde çalışması kalıcı olarak yasaklanmıştır."

Bu suistimallerin örgütün değerlerine ve sorumluluklarına yönelik ağır bir ihlal teşkil ettiğini vurgulayan MSF, "Ortaya çıkan zararlardan ötürü derin bir üzüntü duyuyoruz" ifadesini kullandı.

Açıklamada ayrıca, "Önleme, izleme ve müdahale sistemlerimizi güçlendirmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Personelimizi, hastalarımızı ve toplumun tüm fertlerini her türlü suistimali bildirmeye çağırıyor; ihbar kanallarımızın güvenli, erişilebilir ve güvenilir olmasını sağlama taahhüdümüzü yineliyoruz" ifadeleri yer aldı.

Birleşmiş Milletler verilerine göre, Sudan'da Nisan 2023'te ordu ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında patlak veren iç savaş on binlerce kişinin ölümüne yol açtı ve 12 milyondan fazla insanı yerinden etti. Bu kişilerin yaklaşık 1 milyonu ise batı komşusu Çad'a sığındı.


İsrail'de ABD-İran anlaşmasına karşı nadir görülen uzlaşma

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde düzenlenen resepsiyonda (AP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde düzenlenen resepsiyonda (AP)
TT

İsrail'de ABD-İran anlaşmasına karşı nadir görülen uzlaşma

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde düzenlenen resepsiyonda (AP)
ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Aralık 2025'te Florida'daki Mar-a-Lago tatil beldesinde düzenlenen resepsiyonda (AP)

İsrailli siyasetçiler, hükümet ve muhalefet temsilcileri ile eski ve mevcut generaller, ordu ile istihbarat yetkilileri, ABD ile İran arasında imzalanan mutabakatın “çok kötü” olduğunu ve hem ABD’nin hem de İsrail’in çıkarlarıyla çeliştiğini savundu.

Siyasi kaynaklara göre İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump ile varılan anlaşmanın ardından yaşanan gerilime rağmen, İsrail üzerindeki etkileri görüşmek üzere acil bir görüşme talep etti. Netanyahu’nun, Trump’ın G7 zirvesi için Fransa’dan dönmesinin ardından gelecek hafta sonu Beyaz Saray’a gitmek istediği ifade edildi.

Söz konusu görüşmede Netanyahu’nun, İran’ın anlaşmadaki belirsiz maddeleri kullanarak nükleer programını sürdürmesi, balistik füze kapasitesini güçlendirmesi ve “Hizbullah”, Irak’taki milisler, “Hamas” ve Yemen’deki Husi hareketi gibi gruplar aracılığıyla bölgesel nüfuzunu artırması ihtimaline karşı endişelerini dile getireceği belirtildi.

Tel Aviv’deki kaynaklara göre Netanyahu, anlaşma hakkında önceden bilgilendirilmişti ve bunun onu zor bir duruma soktuğunu biliyordu. Anlaşmayı iç politikada savunmakta zorlanırken, Trump’a açıkça karşı çıkmasının da ABD ile ciddi bir çatışmaya yol açabileceği ifade edildi.

Haberlere göre Netanyahu, Trump ile yaptığı telefon görüşmesinin “gergin” geçtiğini ve iki lider arasında görüş ayrılıkları bulunduğunu kabinesine aktardı.

Netanyahu, geçen ekim ayında Kudüs'te düzenlenen İsrail kabine toplantısında, ABD elçisi Steve Wittkopf ile Cumhurbaşkanının damadı Jared Kushner arasında (Arşiv - EPA).Netanyahu, geçen ekim ayında Kudüs'te düzenlenen İsrail kabine toplantısında, ABD elçisi Steve Wittkopf ile Cumhurbaşkanının damadı Jared Kushner arasında (Arşiv - EPA).

Netanyahu’nun, Trump’a İsrail’in güvenliği açısından anlaşmanın bazı maddelerinin netleştirilmesi gerektiğini, İran’a karşı İsrail’in askeri kapasitesini sınırlayabilecek boşlukların kapatılması gerektiğini iletmek istediği bildirildi.

Şarku’l Avsat’ın İsrail basınındaki değerlendirmelerden aktardığına göre, Trump’ın Netanyahu ile ilişkilerinde daha sert bir tutum benimsediği ve iki ülke arasındaki ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi gerektiği yorumları yer aldı.

İsrail içinde “şok” ve sert tepkiler

İsrail Kanal 13’e konuşan üst düzey bir yetkili, anlaşmanın İsrail siyasi ve askeri çevrelerinde “şok etkisi” yarattığını söyledi. Yetkili, bu değerlendirmenin güvenlik kurumlarının üst kademelerinde de paylaşıldığını belirtti.

Savunma Bakanı Yoav Gallant, İsrail’in Lübnan, Suriye ve Gazze’de “güvenlik bölgeleri” olarak tanımladığı alanlarda askeri varlığını sürdürmesi gerektiğini vurgulayarak, bu politikanın değişmeyeceğini söyledi. Gallant ayrıca İran’dan gelebilecek herhangi bir saldırıya güçlü askeri karşılık verileceğini ifade etti.

Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ise anlaşmanın İsrail’i bağlamadığını, ülkenin egemen bir devlet olarak kendi güvenlik kararlarını almaya devam edeceğini belirtti.

Muhalefetten sert eleştiriler

Muhalefet liderleri de anlaşmayı reddederek hükümeti başarısızlıkla suçladı.

Eski Başbakan Naftali Bennett, anlaşmayı “İsrail güvenliği için tehlikeli bir dönüşüm” olarak nitelendirdi ve yeni bir siyasi liderliğin gerekli olduğunu söyledi.

Başbakan Binyamin Netanyahu, Ocak 2025'te İsrail kabine toplantısına başkanlık ediyor, (DPA)Başbakan Benjamin Netanyahu, Ocak 2025'te İsrail kabine toplantısına başkanlık ediyor, (DPA)

Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eisenkot, anlaşmanın İsrail’in stratejik çıkarları dışında şekillendiğini savunarak, hükümeti “strateji ve liderlik eksikliği” ile eleştirdi.

Muhalefet liderlerinden Yair Golan, anlaşmanın ABD ve İran arasında İsrail’in dışında imzalandığını ve İsrail’in askeri kazanımlarını zayıflattığını ifade etti.

Eski Genelkurmay Başkanı Benny Gantz ise anlaşmayı “stratejik bir başarısızlık” olarak tanımlayarak, İsrail’in farklı cephelerde yeni bir mücadele dönemine girdiğini söyledi.

Avigdor Lieberman da anlaşmayı sert şekilde eleştirerek mevcut yönetimin ülkeyi güvenlik, siyasi ve ekonomik krizlere sürüklediğini iddia etti.