Cezayir, kuraklığı 'dualarla' ve acil eylem planlarıyla aşmaya çalışıyor

Çalışmayan su tesislerinin yeniden faaliyete geçirilmesi, barajların rehabilitasyonu, su israfının kontrolü ve deniz suyu tuzdan arındırma sistemlerinin genişletilmesi

Cezayir'de bu kış yağış oranlarının düşmesi barajlardaki su seviyesini olumsuz yönde etkiledi / Fotoğraf: Sosyal medya
Cezayir'de bu kış yağış oranlarının düşmesi barajlardaki su seviyesini olumsuz yönde etkiledi / Fotoğraf: Sosyal medya
TT

Cezayir, kuraklığı 'dualarla' ve acil eylem planlarıyla aşmaya çalışıyor

Cezayir'de bu kış yağış oranlarının düşmesi barajlardaki su seviyesini olumsuz yönde etkiledi / Fotoğraf: Sosyal medya
Cezayir'de bu kış yağış oranlarının düşmesi barajlardaki su seviyesini olumsuz yönde etkiledi / Fotoğraf: Sosyal medya

Muhammed Lahvazi 
Cezayir, iklim değişikliği nedeniyle yaklaşmakta olan bir su krizine dair uyarıların yapıldığı ve acil durum alarmının verildiği endişe verici bir kuraklık döneminden geçiyor.
Kuraklık devam ederse su kaynaklarının seviyesinin düşmesini işaret eden alarm zilleri çalmaya başlayacak.
Cezayir'de bu yıl kış mevsiminin başlangıcı, düşük yağış oranları ve son aylarda sıcaklıklarda sürekli bir artış ile istisnai bir durum oldu.
2023 kışında kuraklığın belirtileri net bir şekilde ortaya çıkmaya başladı. Bu durum, ülkedeki büyük şehirlerin ihtiyaçlarını karşılayan barajlardaki su seviyesini olumsuz yönde etkiledi.
Bu da yetkilileri bir alarm durumu ilan etmeye ve söz konusu durumla başa çıkmak için yeni bir politika yürürlüğe koymaya sevk etti.

Büyük zorluklar
Cezayir'de çiftçiler, bu zorlu aşamayı atlatmak ve bol gelir elde etmek için ülkenin büyük umut bağladığı yağmur sularını telafi etmekte oldukça zorlanıyor.
Cezayir, yalnızca gıda maddeleri için faturası 10 milyar dolara çıkan ithalattan kaçındı.
Genellikle sıcaklıklarda net bir düşüş, şiddetli yağışlar ve hatta yüksekliği bin metreyi aşan alanlarda kar yağışı olması gereken bu dönemde yağışlarda önemli bir azalmanın ardından Diyanet İşleri ve Vakıflar Bakanlığı, Cezayirlileri 2022 sonbaharından bu yana birkaç kez yağmur duasına çağırdı. 
Resmi raporlar, ulusal düzeyde doluluk yüzdesinin yüzde 33'ü geçmemesi nedeniyle barajların su seviyesinde önemli bir düşüş olduğunu ortaya koydu.
Bazı büyük barajlarda bu oran yüzde 10'un altına düşerken, normal şartlarda kış mevsiminin ilk yarısında barajların doğal dolum yüzdesinin yüzde 55-60 civarında olması gerekiyor.
Cezayir Parlamentosu "Cezayir'de Su Kaynaklarının Geleceği" konulu bir oturum düzenledi.
Sunulan öneriler arasında, toplama barajlarının yanı sıra genel barajlar arasındaki büyük transfer projelerinin tamamlanmasını hızlandırmak için mümkün olan tüm yolların etkinleştirilmesi de vardı.
Parlamento oturumunda katılımcılar, mevcut tesislerin rehabilitasyonu, su bariyerlerinin iki katına çıkarılması, birikim kapasitelerini etkileyecek sızıntıların olduğu barajların restorasyonu ve rehabilitasyonu gibi girişimlerle şu anda mevcut suların korunması gerektiğini tavsiye ettiler.
Katılımcılar ayrıca, büyük miktarlarda suyu geri kazanmak ve onları tarımsal sulama kanallarına ve tüketim amaçlı olmayan endüstriyel kullanıma yeniden pompalamak için atık su arıtma merkezleri ağını genişletme ihtiyacına vurgu yaptılar.

Acil plan
Cezayir Bakanlar Kurulu'nun son toplantısında ana gündem su krizi ve yağmur azlığıydı.
Ülkenin su ekonomisine yönelik yeni bir politikayı yürürlüğe koymak ve yer altı su zenginliğini korumak amacıyla, su kaynakları, tarım, sanayi ve çevre yararı için acil bir seferberlik planı hazırlandı.
Cezayir Hükümeti, askıya alınan tüm atık su arıtma tesisleri projelerini yeniden etkinleştirmeye ve bunları tarımsal sulamada, yeraltı suyu yerine kullanılmak üzere işletmeye karar verdi.
Bakanlar Kurulu kararları arasında, ülke genelinde su kullanımını takip etmek için su kullanım alanlarını izleme, atıklarla mücadele konusunda uzmanlaşmış su polisinin rolünün etkinleştirilmesi ve kuyu açma yasasını ihlal edenlere azami cezaların uygulanması yer alıyor.
Yetkililer, dünyanın içinden geçmekte olduğu zorlu iklim koşullarının olumsuz etkilerinden korunmak amacıyla deniz suyunu tuzdan arındırma tesislerini tüm kıyı şeridine yaymak için bir plan oluşturmaya karar verdiler.
Ayrıca, su ekonomisi ve su güvenliği perspektifi çerçevesinde atık su işleme tekniklerinde uzmanlaşmış kurumların geliştirilmesi ve yeraltı sularının oranının doğru bir şekilde belirlenmesi için acil bilimsel çalışmaların tamamlanması kararını aldılar.
Bayındırlık, Sulama ve Temel Tesisler Bakanı Lahdar Rahruh, yetkililerin özellikle deniz suyunu tuzdan arındırma seçeneğini benimseyerek su krizinin sonuçlarıyla yüzleşmeye büyük önem verdiklerini söyledi.
Hedefin, nüfusun su ihtiyacının yüzde 80'ini deniz suyunu tuzdan arıtarak sağlamak olduğuna dikkat çeken Rahruh, çeşitli bölgelerdeki tüm vatandaşlara bu kamu hizmetinin sağlanacağını belirtti.
Rahruh, her yıl sömürülen gerçek yeraltı suyu hacmini bulmak için kapsamlı bir ulusal çalışmanın başlatıldığını duyurdu.
Yeraltı su kaynaklarının rasyonel kullanımını ve gelecek nesiller için korunmasını garanti eden etkin bir yol haritası hazırlamak için çalışmalara başlanıldığını söyleyen Rahruh, bu çalışmanın, su temini, tarımsal sulama veya diğer kullanımlar için kullanılan tüm kuyuların ulusal bir envanterini çıkarmakla görevli Ulusal Sulama Teknik Kontrolü Kurumu'na emanet edildiğine işaret etti.
Cezayir, çoğunlukla yüzey ve yeraltı suları, kapalı havzalar ve ülkenin güneyinde çöl havzaları olmak üzere geleneksel su kaynaklarına sahiptir.
Bir diğer su kaynağı ise, ülkenin kuzeyindeki bölgelerde akiferler olup, tarımsal ihtiyaçların karşılanması ve içme suyu sağlanmasına yöneliktir.
Resmi istatistiklere göre Cezayirliler yılda 3,6 ila 4 milyar metreküp su tüketiyor. Bunun yüzde 30'u barajlardan, geri kalanı ise kuyulardan ve deniz suyunu tuzdan arındırma tesislerinden sağlanıyor.

Koşullu çözümler
Konuyla ilgili olarak Ulusal Halk Meclisi üyesi Yusuf Berşid, "Cezayir, kuraklık ve su kıtlığı olgusu ve bunun vatandaşlar üzerindeki etkisi hakkında derinlemesine çalışmalardan yoksundur ve yalnızca koşullu çözümlere dayanır" dedi.
Berşid, sözlerine şunları ekledi:
"Ülkenin içinden geçmekte olduğu kuraklık krizinin nedenlerini ortadan kaldıracak siyasi irade olsa da, bu alanda gerekli verimi sağlayan bilimsel verilere ve çalışmalara dayanmıyor."
Güney bölgelerdeki birçok vahanın çölleşme ve su kıtlığı olgusu nedeniyle yok olmaya doğru ilerlediğine işaret eden Berşid, Cezayir'in yaşadığı kuraklık krizinin tarımsal üretimi büyük ölçüde etkileyeceğini vurguladı. 
Berşid, su dosyasında netlik olmaması nedeniyle 2022 yazında ülkenin tanık olduğu içme suyu krizinin tekrarlanacağı tahmininde bulundu.
Ayrıca, su dosyasını yönetmekle görevli mevcut kurumların bu krize çözüm bulma konusunda gözle görülür bir eksiklik yaşadığına işaret etti.
Cezayir, 2021 yazını üç yılı aşkın süredir ülkeyi etkisi altına alan kuraklığın altında boğucu bir su kriziyle geçirdi.
O dönemde Su Kaynakları Bakanlığı, ülkenin kuzey ve orta bölgelerindeki en az 10 şehirde içme suyu temininde kriz olduğunu kabul etmişti.
Başkentte yetkililer, kuraklık ve içme suyu sağlayan barajların su seviyesinin düşmesi nedeniyle birkaç bölgeye iki günde bir su verileceğini duyurdu.
Cezayir'in iklim stratejisini resmileştirmek için Alman Uluslararası İşbirliği Kurumu'nun (GİZ) desteğiyle bir "Ulusal İklim Planı" hazırlandı.
Planın en önemli hedefleri, su kaynaklarının tasarrufunun seferberliğini artırmak, sellerle mücadele etmek, kıyıları korumak, kuraklık ve çölleşmeyle mücadele etmek ve ekosistemlerin ve tarımın iklim değişikliğine karşı direncini artırmaktır.
Ulusal İklim Planı, biri kısa vadeli (2020-2025) olmak üzere iki seviyeli bir programdır.
Planın ilk seviyesi, acil durumlara müdahale etmek için 36 eylem planının yanında önümüzdeki birkaç yıl içinde gerçekleştirilebilecek bazı eylem planlarını da içeriyor.
Bunu uygulamak için gereken insan kapasitesi ve becerileri mevcuttur.
Ancak asıl engel finansman temininde yatmaktadır. Diğeri ise orta vadeli (2020-2035) ve hedeflerin gerçekleşmesi için daha fazla zaman gerektiren 27 eylem planını içeriyor.
Öte yandan uygulanması, düzenleyici çerçeveyi ve bunun uygulanması için gerekli insan ve malzeme kaynaklarını güçlendirmek için sektörler arası koordinasyonu ve analitik çalışmaları gerektiriyor.
 
 Independent Türkçe



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.