Kadınları kaçırmak, 'Afrika kıyılarında terör estirmek için' yeni bir mekanizma

Silahlı gruplar, "onur kapısı" olan kadınlar aracılığıyla topluma boyun eğdirmeye çalışıyor. Burkina Faso hükümeti, Wagner'e yöneldi

Burkina Faso yetkilileri, terörist gruplarla mücadele için Fransız güçlerin yerine Wagner güçlerine başvurmaya yöneldi / Fotoğraf: AFP
Burkina Faso yetkilileri, terörist gruplarla mücadele için Fransız güçlerin yerine Wagner güçlerine başvurmaya yöneldi / Fotoğraf: AFP
TT

Kadınları kaçırmak, 'Afrika kıyılarında terör estirmek için' yeni bir mekanizma

Burkina Faso yetkilileri, terörist gruplarla mücadele için Fransız güçlerin yerine Wagner güçlerine başvurmaya yöneldi / Fotoğraf: AFP
Burkina Faso yetkilileri, terörist gruplarla mücadele için Fransız güçlerin yerine Wagner güçlerine başvurmaya yöneldi / Fotoğraf: AFP

Mina Abdulfettah
Burkina Faso'da ordu, ülkenin kuzeyindeki Sahel bölgesine bağlı Soum Eyaleti'nin Arbinda bölgesi dışında, geçen hafta kendilerini kaçıran bir terör grubunun pençesinden 4 bebekle birlikte yaklaşık 62 kadını kurtardı.
Söz konusu kadınlar, sebze, meyve ve ağaç yapraklarından yiyecek aramak için çalıların arasında dolaşırken kaçırılmıştı. 
Ülkenin doğusunun yanı sıra kuzeyindeki bu bölge, 2015 yılından bu yana terör örgütlerinin hedefi oluyor.
Örgütlerinin saldırıları sonucunda binlerce insan öldü ve 2 milyon insan yerinden edildi.
İstikrarsızlık ve istikrarsız güvenlik durumu nedeniyle, terör gruplarının kuşatması altındaki bu bölgeye gıda ürünleri düzenli olarak tedarik edilemiyor.
Arbinda ve kaçırılan kadınların bulunduğu 200 kilometre güneydeki Togouri'ye kadar uzanan köyler, Burkina Faso'nun kuzeyinde devlet denetimi dışında kalan alanlar arasında yer alıyor.
Terör örgütlerinin kuşatması 2019'un başından beri yoğunlaşırken, örgütlerin ülkenin kuzeyindeki altın yatakları, madenler ve diğer maden kaynaklarının bulunduğu zengin kaynaklara sahip bölgeler üzerinde kontrollerini dayatmaya çalışıyor. 

Afrika'daki en kanlı çatışmalardan biri
El-Kaide örgütüne bağlı Nusrat'ul İslam örgütü başta olmak üzere, Burkina Faso'da rejime karşı isyan eden silahlı radikalizm yanlısı hareketlerin neden olduğu güvenlik gerilimi, siyasi gerginliğe yol açtı.
Paul-Henri Sandaogo Damiba liderliğindeki bir grup subaydan oluşan Koruma ve Restorasyon için Yurtsever Hareket, 2015'te bu yana demokratik olarak seçilmiş Cumhurbaşkanı Roch Marc Christian Kabore'ye karşı geçen yıl 24 Ocak'ta askeri darbe düzenleyip iktidarı ele geçirdi.
Damiba, geçen eylül ayında Ibrahim Traore, onu askeri olarak devirip cumhurbaşkanlığını üstlenene kadar Burkina Faso'daki yönetici askeri elitlere liderlik etti.
Ardından da seçimlerle ve sivil hükümete geçişle sona ermesi beklenen geçici bir geçiş hükümeti kuruldu. 
El-Kaide'ye bağlı silahlı gruplar ve DEAŞ'a bağlı diğer gruplar, 2015 yılında Mali'den Burkina Faso'ya taşınmadan önce Afrika'nın en fakir ülkeleri arasında yer alan Burkina Faso, ülkenin büyük bir bölümünde terör saldırıları, yerinden edilme sorunları, okulların kapanması ve hayatın aksamasından mustarip.
Ülkenin bu gruplara karşı terör tehdit çetesi bünyesinde verdiği mücadele, Afrika'daki en kanlı çatışmalardan biri olarak sayılıyor. 
Ayrıca, El-Kaide ve deaş örgütlerinin ademi merkeziyetçiliği, yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasına ve ideoloji ve uygulamada benzer terör gruplarından gelen tehditlerin artmasına neden oldu. 

Kaçırma mekanizmaları
Boko Haram grubu, 2014 Nisan ayının ortalarında Nijerya'nın kuzeydoğusundaki Chibok kasabasından yaklaşık 276 kız öğrenciyi kaçırdı.
Bunların bir kısmı hala terör örgütünün elinde. Ardından örgütün Batılı tarzda eğitimi reddetmesi nedeniyle olaylar tekrarlandı.
Bu çerçevede Nijerya'daki okullar, öğrencilerin salıverilmesi için fidye olarak para talep etmek başta olmak üzere diğer amaçlar uğruna terörist ve silahlı grupların hedefi haline geldi.
Bu amaçla yürütülen operasyonlar arasında Zamfara Eyaleti'nde bir okula baskın düzenlenmesi ve 317 kız öğrencinin yurtlardan kaçırılması da vardı.
Birkaç gün sonra Nijerya'nın Nijer eyaletinde de bir okuldan yaklaşık 42 öğrenci kaçırıldı. Aynı şekilde Katsina eyaletindeki bir okuldan 300'den fazla kız öğrenci kaçırıldı.
Kaçırılanlar, bu gruplara fidye ödenerek serbest bırakıldı. Bu durum ise karlı olduğu ve bu grupların cezaya tabi olmadığı için adam kaçırmaların devam etmesine neden oldu.
Ancak Nijerya ve bölgedeki diğer ülkelerdeki adam kaçırma vakalarının artması, ardından köyler arasında seyahat ederken kadın kaçırma vakalarının artması ve ardından Burkina Faso'daki son olayla birlikte, terör örgütlerinin kadınları kaçırmak için belli mekanizmaları olduğu ortaya çıktı. 

Siyasi dinamikler
Durum, sadece Burkina Faso'da değil, güvenlik ortamının dalgalanmasının altında yatan siyasi dinamikler olarak güvensizliğe, terör örgütleri ağlarının çoğalmasına ve tehditlerine neden oldu.
Ayrıca, kız çocuklarına eğitim verilmesinin reddedilmesi, demokrasiye ve örgün eğitime karşı olduğu için Boko Haram grubuna özgü. Grup, okulları hedef aldı. Kilise ve camilere saldırdı, sivilleri terörize etti ve çocukları kaçırdı. Yetkililere meydan okudu, karakollara saldırdı. Ayrıca sağlık, yardım ve kalkınma alanlarında çalışan uluslararası kuruluşların üyelerini de kaçırdı.
Çad Havzası bölgesinde faaliyet gösteren terör örgütlerinin uygulamaları arasında kadın kaçırma faaliyetinin varlığının bilinmesine rağmen Sahel bölgesindeki gruplar arasında bu uygulamanın yaygın olduğu genel olarak bilinmiyor.
Ayrıca bu örgütler Burkina Faso'da ilk kez kadınları kaçırmayı planladı. Yani bu, stratejilerinde ve çalışma yöntemlerinde bir evrim olduğu anlamına geliyor. 
Bu grupların insan kaçırma faaliyetlerini gerçekleştirmek için ortaya koydukları diğer faktörler ise ilk olarak, kırsal Afrika topluluklarında ‘onur kapısı' olan kadınlar aracılığıyla topluma boyun eğdirmek ve kadınları korumayı başaramadıkları için erkekleri utandırarak baskı altına almak.
İkinci olarak kadına yönelik şiddetin, terör örgütleri tarafından güç göstergesinin ve sivilleri terörize etme yeteneğini göstermenin bir yolu olarak kullanılması. 
Üçüncü olarak kaçırılan kadınlar, bu örgütlerin liderlerinin zihniyetinin formüle ettiği ikili amaca hizmet ediyor; orduya alınmak ve örgüt liderleriyle evlendikten veya köle olarak kullanıldıktan sonra ideolojik inancı genlerinde taşıyan çocuklar doğurmak, geri kalan kadınları da aynı amaçla yakınlarına hediye olarak dağıtmak. 

Kaosu ateşleme
Soum Eyaleti'nin Arbinda bölgesindeki olayın bir ilk olduğu ve bunu ülkede veya yakın çevrede başka kadın kaçırma olaylarının izleyeceği tehditlerden kaynaklanan kaosun bölgesel sonuçları göz önüne alındığında yerel toplum, Vagadugu hükümetinin yapacağını takip ediyor.
Ayrıca hükümet, Afrika Birliği'nin neler sunabileceğine bakıyor ve olayı kınamakla yetiniyor. 
Diğer taraftan Burkina Faso hükümeti, Fransız kuvvetlerinin bölgeden çekilmesini istemesi konusunda kendisine bir uluslararası destek bulamıyor.
Başkent Vagadugu'da bu kuvvetlerin ülke topraklarını terk etmesi çağrısında bulunan bir halk gösterisi düzenlendi.
Başbakan Apollinaire Joachim Kyelem de Tambela, Rusya'nın Vagadugu Büyükelçisi Alexey Saltykov ile görüşmesinin ardından "Rusya bu dinamikte mantıklı bir seçim. Ortaklığımızın güçlendirilmesi gerektiğine inanıyoruz" açıklamasında bulundu.
Görüşme öncesinde de Kyelem de Tambela, Moskova'ya gizli bir ziyarette bulunmuştu ve Wagner savaşçılarının Fransız kuvvetlerinin yerini alması konusunda anlaşmaya varıldığı bildirilmişti. 
Peki, Wagner güçleri, ülkenin terör örgütleriyle olan sorununu çözmeyi başarabilecek mi ve kadın kaçırma silahını kullanarak yaptıkları uygulamalar karşısında ne yapacak?
Aslında eylem, herhangi bir ülkede bu kuvvetlerin faaliyet gösterdiği topraklara bağlı. Burkina Faso'da, yolsuzluğun yanı sıra 21 milyon insan yoksulluktan mustarip.
Bu durum da onları, kalkınmaya ve sağlık, eğitim ve diğer temel ihtiyaçlara gitmesi gereken maliyetin dış güçlere gidecek olması nedeniyle yardım arama konusunda hükümetin politikalarına ve tercihlerine karşı çıkarıyor.

Güvensizlik kök salıyor
Öte yandan Burkina Faso ordusu, terörist gruplarla savaşmak için askeri liderlik sağlamakta yetersiz kalabiliyor.
Askeri darbeler ortasında terör saldırılarına maruz kalan Batı Afrika ülkeleri, ordularının etkinliğinde gerilemeye tanık oldu.
Bu çerçevede hükümet, yavaş olmakla suçladığı Fransız tugayın yerine Wagner güçlerinin terörist gruplarla çatışmaya girmesi gerektiğine inanıyor.
Diğer taraftan Wagner güçleri, Burkina Faso'nun coğrafi konumunun zorluğuyla karşı karşıya kalabilir.
Zira terörist grupların faaliyetleri ve özellikle kadınların kaçırılması, kırılgan bir sınır olan Mali sınırı boyunca mevcut. Bu sınır, kaçırılan kadınların kaçakçılığına ve ticaretine izin veriyor. 
Bu durum, kaçırılan kadın ve kızların sınır ötesi kaçakçılığını önlemek başta olmak üzere, terörist faaliyetlerle mücadele şeklindeki ikili görevi yerine getirmek için bölgesel koordinasyon gerektiriyor.
Aynı zamanda devlet, yönetim yaklaşımını yeniden düzenleme süreci üzerinde çalışıyor.
Bugünkü deneyimine ve Nijerya, Mali ve diğerleri gibi komşu ülkelerin deneyimlerine göre teröristler gelgitlere maruz kalırken, daha güçlü ve daha acımasız görünmeleri gerektiğinde de özellikle cezasız kalmaya alıştıkları için kadın kaçırma gibi uygulamalara başvuruyor.
Bu durum ise siviller arasında, hükümetlerinin veya başvurulan herhangi bir kuvvetin kendilerini koruyamayacağına dair bir güvensizlik aşılıyor.

Independent Türkçe



ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
TT

ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail'e 151 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı

Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)
Washington, D.C.'deki ABD Dışişleri Bakanlığı (Reuters)

ABD Dışişleri Bakanlığı dün, İran ile artan gerilimler arasında İsrail'e 151,8 milyon dolar değerinde mühimmat satışını onayladı.

Açıklamada, her biri 470 kilogram ağırlığında olan 12 bin bomba kovanının satışının, Dışişleri Bakanlığı Siyasi-Askeri İşler Bürosu'nun talebi üzerine onaylandığı belirtildi.

Açıklamada, “Önerilen satış, İsrail'in mevcut ve gelecekteki tehditlere karşı koyma kabiliyetini geliştirecek, savunmasını güçlendirecek ve bölgesel tehditlere karşı caydırıcı bir unsur olarak hizmet edecektir” denildi.

Açıklamaya göre, satış mühimmatın yanı sıra ABD hükümeti tarafından sağlanan mühendislik, lojistik ve teknik yardım hizmetlerini de içerecek.

ABD ve İsrail'in İran'a karşı ilk saldırılarını başlatmasından bir hafta sonra, Başkan Donald Trump sosyal medyada büyük Amerikan savunma sanayi şirketlerinin gelişmiş silah üretimini dört katına çıkarmayı kabul ettiğini duyurdu.

ABD silah satışları genellikle Kongre onayını gerektirirken, Dışişleri Bakanı Marco Rubio bu sürece bir istisna getirdi ve bu durum bazı milletvekillerinden eleştiri aldı.

Dışişleri Bakanlığı, Silah İhracat Kontrol Yasası'na atıfta bulunarak, "Dışişleri Bakanı, söz konusu savunma malzemeleri ve hizmetlerinin İsrail Hükümeti'ne derhal satılmasını gerektiren bir acil durumun varlığına dair ayrıntılı bir gerekçe sunmuştur ve bu, Amerika Birleşik Devletleri'nin ulusal güvenlik çıkarları doğrultusundadır" ifadelerini kullandı.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi üyesi Demokrat Kongre Üyesi Gregory Meeks, silah satışının Kongre incelemesinden geçirilmemesinin "bu yönetimin savaş konusundaki tutumunun özünde büyük bir çelişkiyi ortaya koyduğunu" söyledi.

Açıklamasında, “Trump yönetimi bu savaşa tamamen hazır olduğunu defalarca vurguladı. Ancak Kongre'yi atlatmak için acil durum yetkilerini devreye sokma telaşı tamamen farklı bir hikaye anlatıyor” ifadelerini kullandı.

Sözlerine şöyle devam etti: “Bu, Trump yönetiminin yarattığı bir acil durumdur.”


Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
TT

Ateş altında direnç ve ‘ertesi gün’ için verilen mücadele arasında kalan İran

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)
ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan bir videodan alınan ekran görüntüsünde, bir ABD destroyerinden İran’a doğru fırlatılan seyir füzesi gözüküyor. (AFP)

Savaşın yedinci gününde artık en önemli soru, İran’ın ne kadar kayıp verdiği değil; Washington ve Tel Aviv’in askeri üstünlüğünü İran’da siyasi bir çöküşe dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir. ABD ile İsrail’in saldırıları, İran’ın liderlik ve askeri yapısını hedef aldı. İran içinde 3 binden fazla noktanın vurulduğu belirtilirken, Washington yönetimi deniz gücünün ve füze tesislerinin önemli bir bölümünün imha edildiğini açıkladı. ABD ayrıca önümüzdeki aşamada, İran’ın füze üretim kapasitesini uzun vadede parçalamaya odaklanılacağını ifade ediyor. Ancak bu yoğun saldırılara rağmen, hızlı bir çöküşün önünü açabilecek belirgin bir iç çatlağa dair henüz kesin işaretler bulunmuyor.

İran’daki mevcut tablo bu açıdan dikkat çekici bir paradoks ortaya koyuyor. Yönetim, hava ve teknoloji üstünlüğüne sahip bir rakip karşısında askeri dengeleri tersine çevirebilecek durumda görünmüyor. Buna karşın yenilgiyi kabul edip beyaz bayrak çekmeye hazırlanan bir güç gibi de davranmıyor. Son iki gün içinde aktarılan Batılı ve Arap değerlendirmeleri, yönetim yapısının hâlâ görece sağlam olduğunu ve ülke içindeki güvenlik aygıtının, Tahran’a ve devlet kurumlarına yönelik saldırıların genişlemesine rağmen çökmüş olmadığını gösteriyor. Bu nedenle Tahran’ın stratejisinin zafer kazanmak değil, rakiplerinin askeri üstünlüğünü hızlı bir siyasi sonuca dönüştürmesini engellemek olduğu değerlendiriliyor.

Rejimin bütünlüğü ve halefiyet krizi

 İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei ve Anayasa Koruma Konseyi üyesi Ali Rıza Arafi ile birlikte Liderlik Konseyi toplantısına katıldı. (İran Cumhurbaşkanlığı)

Bu bağlamda halefiyet krizi olağanüstü bir önem kazanıyor. Dini Lider Ali Hamaney için bir halefin açıklanmasındaki gecikme yalnızca idari karmaşayı değil, aynı zamanda açıklanacak ismin doğrudan hedefe dönüşmesi yönündeki gerçek bir korkuyu da yansıtıyor. ABD Başkanı Donald Trump ise yaptığı açıklamalarla tabloyu daha da karmaşık hâle getirdi. Trump, İran’da bir sonraki liderliğin belirlenmesinde rol oynamak istediğini söyledi; Mücteba Hamaney’i ‘kabul edilemez’ bir seçenek olarak nitelendirdi ve Washington’un, yıllar sonra benzer bir savaşa girmek zorunda kalmamak için ‘uyum ve barış getirecek’ bir liderliğin oluşmasını teşvik edeceğini ifade etti.

Söz konusu açıklamalar, savaşın hedefini netleştirmekten çok, ABD’nin yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmayı değil, çatışma sonrası ortaya çıkabilecek siyasi düzenin biçimini de etkilemeyi amaçladığı yönünde bir algının kapısını aralıyor.

Bu noktada Washington’daki Ortadoğu Enstitüsü araştırmacısı Alex Vatanka’nın değerlendirmeleri dikkat çekiyor. Vatanka, yaptığı açıklamada ‘yeni bir dönemin fiilen başladığını’ belirterek, Ali Hamaney’in öldürüldüğünü ve İran İslam Cumhuriyeti’ni şekillendiren ‘1979 kuşağının’ artık aynı şekilde bir sonraki aşamayı yönetebilecek durumda olmadığını söyledi. Vatanka’ya göre belirleyici soru artık yalnızca ‘iktidara kimin geleceği’ değil. Asıl mesele, sistemden geriye kalan aktörlerin ABD’ye yönelik düşmanlığı daha da tırmandırıp tırmandırmayacağı ya da Donald Trump ile bir anlaşmaya giderek Ortadoğu’daki Amerikan varlığıyla yaşamayı kabul edip etmeyecekleri. Bu değerlendirme, tartışmayı “Rejim ayakta kalacak mı yoksa çökecek mi?” ikileminden çıkarıp, ayakta kalması halinde ortaya çıkacak sistemin niteliğine taşıyor: ‘Daha sert ve çatışmacı bir yapı mı, yoksa varlığını koruyabilmek için davranışlarını değiştirmek zorunda kalan bir yönetim mi?’

Kararlılık değil, yıpratma üzerine bir kumar

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) tarafından yayınlanan fotoğrafta, USS Abraham Lincoln uçak gemisinden kalkış yapan bir F-18 görülüyor. (AFP)

Sahadaki gelişmeler, İran’ın stratejisinin her zamankinden daha net olduğunu gösteriyor: ‘belirleyici bir zaferden çok yıpratma savaşına dayanmak’. Şarku’l Avsat’ın The Wall Street Journal’dan aktardığına göre İran’ın füze tehdidi son dönemde azaldı; Tahran artık daha fazla hedefe karşı daha az sayıda füze fırlatıyor. Diğer bazı raporlar ise İran’ın balistik kapasitesinin ağır şekilde zarar gördüğünü ve savaşın ilk günlerinde olduğu gibi yoğun füze saldırıları düzenleme kabiliyetinin belirgin biçimde azaldığını ortaya koyuyor.

Buna karşılık İran, insansız hava araçları (İHA) ve düşük maliyetli saldırılar yoluyla çatışma alanını genişletmeyi sürdürüyor. Bu yöntem, bölge ülkeleri ile enerji ve deniz taşımacılığı hatları üzerinde baskı oluşturmayı amaçlıyor. New America Vakfı araştırmacısı Barak Barfi, yaptığı değerlendirmede İranlıların ‘zamana oynayarak kazanmayı umduğunu’ belirtiyor. Barfi’ye göre Tahran, Amerikalıları birden fazla cephede yıpratmayı hedefliyor: sınırlı önleyici mühimmat stokları, kamuoyunda oluşabilecek savaş yorgunluğu, baskı altındaki enerji piyasaları ve zorlanan ekonomiler. Bu mantık çerçevesinde Tahran’ın doğrudan bir askeri zafer elde etmesine gerek yok; savaşın daha uzun, daha pahalı ve daha karmaşık hale gelmesi bile rakiplerini bir çıkış yolu aramaya zorlayabilir.

Washington Yakın Doğu Araştırmaları Enstitüsü araştırmacısı Ferzin Nedimi ise tabloya daha teknik bir boyut ekliyor. Nedimi’ye göre İran yönetimi ABD ve İsrail hava gücünün yoğun baskısı altında bulunuyor ve yürütülen askeri kampanyanın nihai hedefinin rejimi devirmek olduğunu biliyor. Buna rağmen savaşmayı sürdürüyor; çünkü hâlâ hayatta kalabileceğine inanıyor.

Nedimi’ye göre bu durum, İran’ın bölgedeki enerji altyapısı, tuzdan arındırma tesisleri ve hatta siyasi liderlik hedeflerine yönelik saldırılarının neden görece sınırlı kaldığını da açıklıyor. Tahran, elindeki tüm kozları aynı anda kullanmak istemiyor; çünkü hâlâ dayanma ve rakiplerine karşı bir yıpratma dengesi kurma ihtimali gördüğünü düşünüyor.

Nedimi ayrıca, İran’ın bu ‘ölçülü’ tutumunun farklı görünebileceğini de vurguluyor. Eğer bölge ülkelerine fırlatılan çok sayıda balistik füze engellenmeden hedeflerine ulaşabilseydi tablo başka olabilirdi. Bu nedenle saldırıların sınırlı etkisi yalnızca İran’ın siyasi tercihinden değil, karşı tarafın hava savunma sistemlerinin etkinliğinden de kaynaklanıyor.

Öte yandan İsrail’e yönelik füze saldırılarının, ABD ve İsrail’in füze bağlantılı hedeflere yönelik sürekli bombardımanı nedeniyle belirgin biçimde azaldığı ifade ediliyor. Ancak bu durum tehdidin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Nedimi’ye göre İran hâlâ yeni nesil füzeleriyle yıkıcı sonuçlar doğurabilecek kapasiteye sahip. Ayrıca öngörülebilir gelecekte her gün büyük sayılarda İHA fırlatmayı sürdürebilecek durumda bulunuyor.

Kürt hesapları

Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)Erbil kentinin dışındaki bir üste eğitim kursuna katılan Kürdistan Özgür Yaşam Partisi’ne (PJAK) mensup Kürt savaşçılar (Reuters)

Buna karşılık Washington ve Tel Aviv’in hesaplarının yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olmadığı görülüyor. Reuters’ın haberine göre ABD ile bazı Kürt taraflar arasında İran içinde olası bir operasyon konusunda görüşmeler yapılıyor. Bu durum, askeri kampanyaya kara unsuru ya da yarı kara niteliğinde yeni bir boyut eklenmesinin değerlendirildiğine işaret ediyor. Böyle bir senaryoda, yerel muhalif gruplar ya da sınırlı operasyonlar üzerinden hareket edilmesi ihtimali gündeme geliyor.

Nedimi savaşın en az iki hafta daha sürebileceğini, hatta daha uzun bir döneme yayılabileceğini değerlendiriyor. Nedimi’ye göre bu süreçte olası bir ‘kara bileşeninin’ ortaya çıkma ihtimali yakından izlenmeli. Ancak böyle bir adım son derece hassas bir gelişme olabilir. Zira azınlık kartının oynanması rejim üzerinde baskıyı artırabilir; fakat aynı zamanda dini yönetime karşı olan, ancak devletin parçalanmasına da karşı çıkan kesimler arasında güçlü bir milliyetçi tepkiyi de tetikleyebilir.

Dış cephede ise tablo Tahran açısından büyük ölçüde kapalı görünüyor. The Washington Post’un bir haberine göre Rusya, İran’a bölgedeki Amerikan varlıklarını takip edebilmesi için istihbarat desteği sağlıyor. Ancak Moskova’nın savaşın seyrini doğrudan değiştirecek bir kapasitesi ya da isteği bulunmuyor. Aynı zamanda Reuters’ın aktardığı bazı raporlar, Irak’taki İran yanlısı bazı ağların çatışmaya tam anlamıyla dahil olma konusunda tereddütlü davrandığını ortaya koyuyor. Bu durum, Tahran’ın geçmişe kıyasla bölgesel müttefiklerini seferber etme kapasitesinin zayıfladığını gösteriyor. Böylece İran bugün stratejik açıdan daha izole bir konumda bulunuyor: Rakiplerini rahatsız etmeye yetecek araçlara sahip, ancak savaşın dengelerini kökten değiştirecek güce sahip görünmüyor.

Sonuç olarak rejim değişikliğinin yakın ve kesin bir ihtimal haline geldiğini söylemek zor. Aynı şekilde İran’ın bu süreçten zarar görmeden çıktığı da söylenemez. Görünen o ki, fiilen ‘ertesi gün’ aşamasına girilmiş durumda, ancak bu durum henüz resmî olarak ilan edilmiş değil. Rejimin itibarı ve geleneksel caydırıcılık kapasitesi gerilemiş olsa da sistem henüz çökmüş değil. Buna karşılık halefiyet meselesi ve Washington ile gelecekte kurulacak ilişkinin niteliği, artık çatışmanın kendisinin bir parçası haline gelmiş durumda. Eğer Tahran’ın bugünkü stratejisi rakibini yıpratana kadar dayanmaksa, rakiplerinin beklentisi de bu direncin zamanla iç çözülmeye ya da yeni bir siyasi uzlaşmaya yol açması. Bu uzlaşma yeni bir sistemin doğmasına da mevcut sistemin farklı bir davranış biçimi benimsemesine de neden olabilir. İran’ın gelecekteki şekli, büyük ölçüde bu iki stratejik hesap arasındaki mücadele tarafından belirlenecek.


Savaş, Pentagon'a günde 890 milyon dolara mal oluyor

 ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
TT

Savaş, Pentagon'a günde 890 milyon dolara mal oluyor

 ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)
ABD'ye ait USS Frank E. Petersen Jr. Destroyeri, Destansı Öfke Operasyonu'nu desteklemek amacıyla Tomahawk füzesi fırlattı (DPA)

ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü askeri harekat ikinci haftasına girerken, operasyonların maliyetine ilişkin tahminler farklılık gösteriyor; araştırma merkezleri günlük maliyetin 890 milyon dolara ulaşabileceğini öne sürüyor.

Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS), operasyonun ilk 100 saatindeki maliyeti yaklaşık 3,7 milyar dolar veya günde 891 milyon dolar olarak tahmin etti; bu rakam, Pentagon'a günde 30 milyon dolara mal olan hava operasyonlarına ve günde 15 milyon dolara mal olan deniz operasyonlarına odaklanıyor. Merkez, bu rakamların Hürmüz Boğazı'ndaki denizcilik faaliyetlerinin aksamasından kaynaklanan küresel ekonomik kayıpları içermediğini belirtti.