İran: Reformist lider Musevi’den yeni anayasa çağrısı

Mir Hüseyin Musevi, İran’ı içinde bulunduğu krizlerden kurtarmak için yeni anayasa çağrısında bulundu

Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
TT

İran: Reformist lider Musevi’den yeni anayasa çağrısı

Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)

İran’da 1979 Devrimi’nin 44. yıldönümünün kutlanmasına bir hafta kala, 10 yılı aşkın bir süredir ev hapsinde alıkonulan İranlı reformist lider Mir Hüseyin Musevi, İran’ı gittikçe artan krizlerden ‘kurtarmak’ için yeni bir anayasa hazırlanması, referandum yapılması, bağımsız ve adil şekilde seçimlerin düzenlenmesi çağrısında bulundu.
Musevi, ofisinin sözcülüğünü yapan Kelimeh haber sitesi tarafından yayınlanan açıklamasında İran'da son aylarda ve yıllarda yaşanan ‘kanlı’ olayların, 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde desteklediği ‘anayasayı tavizsiz uygulama’ sloganının ‘artık etkili olmadığını’ gösterdiğini söyleyerek, bir önceki sloganından ‘ileriye doğru bir adım’ atılması gerektiğini vurguladı.
Musevi, “rejimin diyalog ve ikna yolunu için en ufak bir adım atmak yerine baskıcı yöntemlerde inat ve ısrar etmesi sebebiyle İran halkının iktidardaki müesses nizamdan ve mevcut siyasi yapıdan duyduğu hayal kırıklığına” işaret etti.
Yetkililer, Şubat 2011'den bu yana Mir Hüseyin Musevi, eşi Zehra Rahneverd ve müttefiki Mehdi Kerrubi’yi mahkemeye çıkartmadan ev hapsinde tutuyor. Ev hapsi kararı, Musevi ve Kerrubi’nin o zamanlar radikal muhafazakarlardan rakipleri Mahmud Ahmedinejad'ın zaferiyle sonuçlanan 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını tanımayı reddetmesinin ve seçim sonuçlarında hile yapılmasını savunmasının akabinde çıkmıştı.
“Esas kriz sorumsuz güçtür”
Açıklamasında yönetimin performansı nedeniyle büyüyen krizlere değinen Musevi “Esas kriz, ülkenin sürdürülemez çelişkili yapısı ve temel sistemidir. Hayatı bize zindan eden ve mazlumların mutluluğuna giden yolu tıkayan işte bu hesap vermeyen sorumsuz güçtür” ifadelerini kullandı.
Musevi yaptığı açıklamada, İranlıların ana hatları ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük Hareketi’nden oluşan radikal bir değişime ihtiyaç duyduğundan ve buna hazır olduklarından bahsederken, ülkenin dört bir yanında 160 şehirden fazla şehri kasıp kavuran protestoların sloganına atıfta bulundu. Öfkeli protestolar, Mahsa Amini adlı  genç kızın başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle polis tarafından gözaltına alındığı sırada belirsiz koşullar altında hayatını kaybetmesinin akabinde patlak vermişti.
Musevi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ‘parlak bir geleceğin ve baskıdan, yoksulluktan, aşağılanmadan ve ayrımcılıktan arınmış bir geleceğin nüvesini’ oluşturduğunu söyledi. Musevi “Bu üç kelime, canlılık, düşünme, mücadele ve umutların tarihini taşırken, kadınlar en büyük umut kaynağıdır. Mutluluk, kamu yararı ve büyük toplumsal mücadele; bütün bunlar, kadın ve erkekler hep birlikte durmadan elde edilemez” dedi.
Musevi üç öneri sundu. Bunlar; yeni bir anayasa taslağı hazırlamak, ‘bağımsız ve adil’ bir oylamayla referandum yapmak ve nihai olarak yeni anayasayı kabul etmek üzere bir Kurucu Meclis oluşturmak.
İran halkının tüm kesimlerini ‘kamu güvenliğini korumak ve mevcut rejimlerin oluşturulmasını gerektiren her türlü şiddetten kaçınmak için’ temel bir anlaşma oluşturmaya çağıran Musevi “Bu, her uyruktan ve her siyasi ve ideolojik yönelimden insanlar tarafından onaylanmalıdır” dedi. Bu üç önerisinin ‘hukukun üstünlüğüne dayalı ve insan hakları standartları ve halkın iradesi ile örtüşen bir sistemin istikrarı için’ önemini ısrarla vurguladı.
Musevi, “Hukuk, hem insanlardan hem de insanlara mutluluk ve refah getirir. Kendini hukukun üzerinde görenlerin haksız imtiyazlarını ve statülerini korumaya hizmet etmez” dedi.
İslam Cumhuriyeti'nin yerine yeni bir yapı ve düzen getirilmesini öneren Musevi, “Başlı başına yeni bir sistemin getirilmesi, baskıcı gücü sarsacak ve tepki vermeye itecektir. Çünkü gücün kaynağı insandır, silah ve baskı değil” ifadelerini kullanarak ‘beğenseler de beğenmeseler de halkın desteğini almazsa yapının çökeceğini’ vurguladı.
Geçen ağustos ayında Musevi’nin rejim lideri Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’e atıfta bulunarak, halkı iktidarın babadan oğula geçmemesi gerektiği konusunda uyarması siyasi elitlerde geniş çaplı bir tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Musevi’nin son açıklaması İranlı ünlü avukat Şirin Ebadi’nin Reuters Haber Ajansı’na röportaj vermesinden bir gün sonra geldi. Ebadi söz konusu röportajında Amini’nin hayatını kaybetmesinin ‘İran İslam Cumhuriyeti’ndeki rejimin çöküşüne yol açacak, geri dönüşü olmayan devrimci bir süreci’ tetiklediğini söylemişti.
İranlı yetkililer protestolara son 40 yıldır olduğu gibi baskıyla karşılık verdi. Yetkililer ayrıca protestolara katılanlar arasından onlarca kişiye idam cezası verdi ve en az dört kişiyi darağacına gönderdi. İnsan hakları aktivistleri bunu, insanları korkutmak ve onları sokaklardan uzak tutmak için planlanmış bir önlem olarak nitelendiriyor.
Son protestolar İran'ı krize sürükledi. Amini'nin ölümü, İranlılar arasında ekonomik sefaletten tutun, etnik azınlıklara yönelik ayrımcılığa ve yetkililerin katı sosyal ve siyasi kısıtlamalar dayatmasına kadar çeşitli sorunlar nedeniyle yıllarca bastırılmış bir halk öfkesini serbest bıraktı.
Aylarca hayatın her kesiminden bir çok İranlı, müesses nizamın devrilmesi çağrısında bulundu ve rejimin içinde son sözü söyleyen “Rehber” Ali Hamaney aleyhinde sloganlar attı.
Yetkililerin protestolara yönelik baskıları, 2015 yılında imzalanan İran nükleer anlaşmasını yeniden canlandırma müzakerelerinin askıya alındığı bir dönemde diplomatik gerginliğe neden oldu. ABD ve Batılı ülkeler, baskılarda ve insan hakları ihlallerinde payı olmaları nedeniyle İran makamlarına ve başka kuruluşlara yaptırımlar uyguladı.
Öte yandan Hollanda merkezli Gamaan kuruluşu tarafından yapılan bir anket, halkın yüzde 81'inin ülkedeki İslam Cumhuriyeti rejimine son verilmesini istediğini ortaya koydu.
Gamaan Başkanı ve Tilburg Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ammar Maleki, konuya ilişkin yaptığı açıklamada anket sonuçlarının, İranlıların çoğunluğunun mevcut protestolar bağlamında İran muhalefet partilerinden ortak bir komite kurulmasını talep ettiğini gösterdiğini kaydetti. Rejimin devrilmesine destek verenlerin oranı yüzde 20 arttı.
Kuruluş, anketin 21 Aralık ila 31 Aralık tarihleri arasında yapıldığını söyledi. Ankete İran içinden 158 bin kişi ve yurt dışından 42 bin İranlı katıldı. Kuruluş, katılımcıların yalnızca yüzde 15'inin İslam Cumhuriyeti'nin devam etmesini tercih ettiğini bildirdi.
İran'daki katılımcıların yüzde 70’i, Batılı ülkeleri protestolara destek vermeye ve yetkililere baskı yapmaya çağırdı. Yüzde 19’u ise ‘Batı ülkelerinin protestolar gibi iç meselelere karışmasına’ karşı çıktı. Katılımcıların yüzde 70’i Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) terör örgütü ilan edilmesini, İran büyükelçilerinin sınır dışı edilmesini ve göstericilerin bastırılmasına karışan güçlere yaptırım uygulanmasını destekledi.
Yurt dışında yaşayanların yüzde 96'sı, Batı'nın protestolara verdiği desteği ve Tahran üzerindeki baskının artırılmasını destekliyor.
İran’daki katılımcıların yüzde 81'i protestoları desteklerken, yüzde 15'i karşı çıkıyor. Protestoları destekleyenlerin yüzde 67'si protestoların ‘faydalı olacağını’ söylerken, yüzde 14'ü başarısız olacağını düşünüyor. Katılımcıların yüzde 22'si rejim karşıtı yürüyüşlere katıldığını, yüzde 56'sı ileride katılacağını, yüzde 35'i başörtüsü çıkarma ve rejimi kınayan sloganlar da dahil olmak üzere sivil itaatsizliğe destek verdiğini ve yüzde 35’i sivil itaatsizliğe katılmaya açık olduğunu ifade etti. Kuruluş tarafından yayınlanan anket sonuçlarına göre katılımcıların yüzde 44'ü grevlere katıldığını, yüzde 38'i ise katılacağını açıkladı.
Yurt dışındaki İranlıların ise yüzde 99'u protestoları desteklediğini, yüzde 90'ı bunun sonuç vereceğini umduğunu ve yüzde 9'u protestoların başarısız olmasını beklediğini belirtti.
Katılımcılar, mevcut iktidar düzenine alternatif olarak seçecekleri rejimin yapısı hakkında düşüncelerini dile getirdiler. Yurt içinde yüzde 28 ve yurt dışından yüzde 32 oranında katılımcı başkanlık sistemi istediğini söylerken, yurt içinde yüzde 12, yurt dışında ise yüzde 29 oranında katılımcı parlamenter sistemi tercih etti. Yurt dışında yaşayanların yüzde 25'inin desteklediği anayasal monarşiye ise İran içinden yüzde 22'lik bir destek geldi.



Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
TT

Suriye, İsrail’i İdlib’teki Ebu’z Zuhur Askeri Havaalanı’nı bombalamakla suçladı

2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.
2012 yılından beri hizmet dışı olan havalimanında, Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı güvenlik güçleri bulunuyor.

Suriye, İsrail’i ülkenin kuzeybatısında bulunan ve yıllardır hizmet dışı olan Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’na sekiz hava saldırısı düzenlemekle suçladı. Suriye resmi medyası, saldırılara ilişkin bilgiyi bir askeri kaynağa dayandırdı.

Kaynak, “İsrail işgal güçlerine ait savaş uçakları bugün şafak vakti İdlib’in doğu kırsalındaki Ebu’z Zuhur Askeri Havalimanı’nın pistini sekiz saldırıyla hedef aldı” dedi. Kaynak, saldırının ‘havalimanının altyapısında maddi hasara yol açtığını, herhangi bir yaralanma olmadığını’ belirtti.

AFP’ye konuşan güvenlik kaynaklarına göre, 2012’den bu yana hizmet dışı olan havalimanında Suriye Savunma Bakanlığı’na bağlı koruma birlikleri bulunuyor.

İsrail güçleri, Suriye’deki önceki yönetimin 2024’ün sonlarında devrilmesinin ardından, ‘askeri hedefler’ olarak nitelendirdiği noktalara yüzlerce saldırı düzenledi.

Öte yandan Washington öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleri de Suriye’de hava saldırıları düzenliyor. Bu saldırılar çoğunlukla DEAŞ’ın önde gelen isimlerini hedef alıyor.

Suriye’deki yeni yönetim, çatışma yılları boyunca ağır hasar gören havalimanında iktidara gelmesinin ardından kontrolü sağladı.

Eski rejim güçleri, İdlib vilayetinin büyük bölümünün muhalif grupların kontrolüne geçmesinin ardından Eylül 2015’te kaybettiği havalimanının kontrolünü 2018’in sonlarında yeniden ele geçirmişti.


Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
TT

Savaşın gizli yolları: Diffa'dan Darfur'a Arap Diasporası

Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar
Fotoğraf: Sınır Tanımayan Doktorlar

Muna Abdulfettah

Nijer'in güneydoğusunda yer alan Diffa bölgesinde yaşayan Mahamid Arapları dosyası kimlik tespitinde bulunmak, nüfus belgelerini geri almak ve onları Çad ile Sudan’a geri göndermeye zemin hazırlamak amacıyla Nijer makamları tarafından verildiği bildirilen talimatlar doğrultusunda geçtiğimiz temmuz ayında yeniden açıldı. Resmi olarak açıklanmış bir prosedür olmaksızın toplu vatandaşlıktan çıkarma söylentileri ortalıkta dolaşmaya devam ediyor. Ancak dosyanın yaklaşık 20 yıl sonra yeniden gündeme gelmesi, Niamey yönetiminin Mahamidleri sınır dışı edeceğini açıkladığı ve bölgesel ile uluslararası baskılar sonucu kararı askıya almadan önce bir kısmını fiilen sınır dışı etmeye başladığı 2006 krizini akıllara getiriyor. O dönemde bu mesele toprak, otlaklar ve su konusundaki anlaşmazlıkların yanı sıra kabile üyelerinin vatandaşlığı ve kökenlerine ilişkin tartışmalarla da ilişkiliydi.

Bu noktada Sudan söz konusu denklemde farklı bir konum üstleniyor. Ülkede 2023 yılının nisan ayından bu yana devam eden Sudan savaşı demografik bir boşlukta ortaya çıkmadı ve sınır ötesi hareket eden savaşçılar ile gruplar buraya gelip geçici göçmenler olarak girmiyorlar. Nitekim askere alma, bünyesine katma, vatandaşlık verme ve sadakatleri yeniden şekillendirmeyle dolu geçmiş, savaşın yayılmasıyla birlikte Sudan'ı, devlet krizinin bölgesel krizle kesiştiği bir arenaya dönüştürdü. Burada “Toprağın sahibi kim, vatandaşlık hakkına kim sahip, aidiyeti kim belirliyor ve kimliğin bir çatışma aracına dönüştürülmesinin bedelini kim ödüyor?” sorusu yanıt arıyor.

“Stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor, aksine Nijer’de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.

Afrika Sahel savaşları ve Sudan savaşının ortaya koydukları; cephelerin genişlemesini ve taraflarının çeşitliliğini aşıyor. Öyle ki bu savaşlar siyasi sınırları zorlu bir sınava tabi tutarken Mahamid kabilesi de dahil olmak üzere birçok grubun vatandaşlığını istikrarlı yasal bir bağdan çıkarıp toprak ile kaynaklar üzerindeki güvenlik ile çatışma baskısı altında yeniden gözden geçirilebilecek bir meseleye dönüştürüyor. Bu grupların bizzat kendileri, bölge içindeki güç hareketinin bir parçası haline geliyor. Nijer'de yasal desteklerini kaybettiklerinde krizleri sınır dışı edilmekle sona ermiyor, hatta toprak, tanınma ve sığınak arayışının çatışmanın bir uzantısı haline geldiği ve Arap diasporasının hareketinin bölgesel dengeleri yeniden düzenleyen bir unsura dönüştüğü başka bir aşama başlıyor.

Göç hareketinde artış

Mahamid Araplarının Nijer'deki varlığı ne tek bir göç dalgasının sonucu ne de bölgedeki savaşların dayattığı ani bir olguydu. Zira 1970’li yıllarda Afrika Sahel bölgesinde yaşanan kuraklıktan bu yana, büyük bir kısmı Çad ve Sudan'daki Rizeykat kabilesiyle bağlantılı Mahamidlerden oluşan göçebe Arap grupları su ve otlak arayışıyla doğuya ve batıya doğru hareket etmeye başlamıştı. Ardından, seksenli yıllarda yaşanan Çad iç savaşlarıyla birlikte göç hareketi daha da genişledi ve binlercesi Diffa bölgesine yerleşti. Bununla birlikte, yaşamlarının bir kısmı Çad, Nijer, Libya ve kuzey Nijerya arasındaki sınır aşan bir mera alanına bağlı kalmaya devam etti. Birleşmiş Milletler'in (BM) 2006 yılı tahminlerine göre Diffa'da, sayıları 100 bini bulan deve sürüleriyle birlikte 100 bin ile 150 bin arasında Mahamid yaşıyor.

Ancak yerleşik hayata geçmek aidiyet sorununu ortadan kaldırmadı. Çünkü büyük bir kesimi kanıtlanmış bir Nijer vatandaşlığı veya tanınmış bir mülteci statüsü olmadan yaşamaya devam etti. Bu durum, onların devletle olan ilişkilerini ülkede kaldıkları süreden ziyade resmi belgelere bağlı hale getirdi. Bu mesele, 2006 yılının ekim ayında açık bir krize dönüştü. Niamey yönetimi Mahamidleri Çad'a sınır dışı edeceğini açıkladı ve onları silah bulundurmak, yerel halkı tehdit etmek ve kuyular ile otlaklar yüzünden sürtüşmelere yol açmakla suçladı. Hükümet birkaç gün sonra geri adım atarak bu işlemi yalnızca yasal belgeleri olmayanlarla sınırlandırmaya ve toprak ile su anlaşmazlıklarını çözecek bir mekanizma kurmaya karar vermeden önce, toplama ve sınır dışı etme operasyonları fiilen başlamıştı.

Bu durum yalnızca idari bir anlaşmazlıktan ibaret değildi. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), Çad'a geri gönderilmelerinin vatansızlık durumlarına yol açma ihtimali konusunda uyardı ve söz konusu kişilerin sınır dışı edilmeden önce kimliklerinin ve yasal statülerinin belirlenmesini talep etti. Sonrasında bu kitlelerin bir kısmı güneye ve doğuya doğru hareket etti. BM, 2007 ve 2008 yıllarında çatışma bölgelerinde askere alma ve yeniden yerleştirme konusundaki karşılıklı suçlamaların gölgesinde, Çad ve Nijer'den yaklaşık 30 bin Arap’ın Darfur'a geçiş yaptığını tespit etti.

Uzantı halkaları

Sudan’da savaş patlak verdiğinde, Sahel bölgesine yayılan Arap kabileleri sahneye Sudan'a yeni gelmiş göçmen gruplar olarak girmedi. Zira savaşın öncesinde Darfur, Çad, Nijer ve Libya arasında bir kabile bağları, askere alma ve geçiş yolları ağı bulunuyordu. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre  Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK), 2013 yılında kurulduğundan bu yana büyük ölçüde Darfur'daki sosyal ve kabile ağlarına dayanıyor. Ardından asker toplama faaliyetleri Çad, Nijer, Libya ve diğer ülkelerden gelen savaşçıları kapsayacak şekilde genişledi. Savaşın bu ağları yeniden canlandırdığı ve Sahel bölgesinden Arap savaşçıları HDK’nın saflarına çektiği belirtiliyor.

Nijer, bu uzantının en önemli halkalarından biri olarak burada öne çıkıyor. Diffa Arapları ve aralarında Mahamidler ile devrik Nijer Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum'un mensup olduğu Evlad Süleyman kabilesinin de bulunduğu gruplar, tarihi olarak modern sınırları aşan bir göçebe yaşam alanına (mera) bağlı kalmaya devam ettiler. Zamanla bu ilişki, nüfus ve hayvan hareketliliğinden siyaset ve silaha dönüştü. Raporlar, Nijer'den 4 binden fazla savaşçının HDK’ya katıldığını ve bunların bir kısmının mevcut savaş patlak vermeden önce de Darfur'da savaştığını ortaya koydu. Aynı kaynaklar, Hartum’daki ilk çatışmaların ardından HDK’nın kayıplarını telafi etmek amacıyla yerel dilde ‘Feza’ olarak bilinen yardım seferberliği kapsamında yeni birliklerin ülkeye ulaştığını aktardı.

Siyaset de bu ağlardan bağımsız değildi. Ne var ki HDK lideri Muhammed Hamdan Dagalo (Hemedti), 2020 seçimlerinin ardından cumhurbaşkanlığını üstlenen ve 2021 yılının nisan ayında göreve başlayan dönemin Cumhurbaşkanı Muhammed Bazum ile yakın bir ilişki kurmuş ve yemin törenine bizzat katılmıştı. Çeşitli aktarımlar, Hemedti'nin seçim kampanyası sırasında Bazum'a verdiği destekten de söz ediyor.

Nijerli generaller, 26 Temmuz 2023 darbesinin ardından Bazum'u, HDK’nın saflarında savaşmaları için Mahamid Araplarından askerler göndermekle suçladı. Sudan savaşının sınır aşan kabile uzantısını göz ardı edilemeyecek askeri bir unsura dönüştürdüğü bir anda gerçekleşen bu durum, söz konusu siyasi süreci kesintiye uğratarak Çad sınırının kapanmasına yol açtı. O zamandan bu yana mesele yalnızca Sudan'ın oradan gelen bireyleri kabul etmesiyle sınırlı kalmadı, hatta Sudan, kabile akrabalığının silah altına alma, para, silah ve altın rotalarıyla iç içe geçtiği bir arenaya dönüştü. Bu durum Arap diasporasını homojen tek bir kütle olarak değil, çıkarları ve sadakatleri farklılık gösteren ağlar halinde bölgesel savaş ekonomisinin bir parçası haline getiriyor.

Silah altına alma ağları

Çad, Nijer ve Orta Afrika sınırları ötesindeki asker toplama (silah altına alma) ve geçiş faaliyetlerinin takibi, HDK’nın bölgedeki demografik bağlarını sadece sosyal bağlar olarak ele almadığını, bilakis bunları kendi saflarına asker çekme ve insan kaynağı sağlama kanallarına dönüştürmeyi başardığını ortaya koyuyor.

BM uzmanları, Çad içinde özellikle Arap gruplar arasında HDK için asker toplama ağlarının kurulduğunu belgelerken silah altına alınanların sınır ötesinden Darfur'a geçişini tespit etti. Ayrıca Orta Afrika'daki sınır bölgelerinde de askere alma faaliyetleri belgelendi. Bu durum, savaşın kısa sürede Sudan'ın iç seferberlik gibi bir hareketliliğin ötesine geçtiğini doğruluyor.

Bu açıdan bakıldığında, devletlerin sınırları arasında yaşayan bazı grupların içinde bulunduğu çıkmaz, savaş için bir kaynağa dönüşebiliyor. Ne var ki örgütlü asker toplama ağlarının yanı sıra para, kabile bağları, korunma, intikam ve yerel liderlerin çıkarları gibi farklı motivasyonlarla hareket eden bu grupların bir kısmı, ‘alternatif bir vatan’ kurma projesi güdüsüyle harekete geçmiştir.

Bu seferberlik, bölgeyi kontrol etme stratejisiyle eş zamanlı olarak gerçekleşti. BM uzmanları, Darfur'da, sivilleri ve yerinden edilmiş kişileri hedef alan saldırıları, geniş çaplı şiddeti ve geçmişten bu yana tartışmalı olan bölgelerde kontrol sağlama çabalarını belgeledi. BM ayrıca savaşın başından bu yana geniş çaplı cinayet, yağma ve zorla yerinden etme eylemlerini de kayıt altına aldı. İşte bu noktada yerinden edilme olgusunun bizzat kendisi savaş ekonomisinin bir parçası haline geliyor. Toprağı gerçek sakinlerinden arındırmak, evlerine ve mülklerine el koymak, ardından nüfus ile iktidar dengelerini yeniden düzenlemek için güç kullanmak amaçlanıyor.

Bu yüzden HDK’yı sadece bir iç isyan olarak nitelendirmek artık yeterli değil. Zira yapının operasyonel işleyişi sınırı aşan bir boyuta ulaştı, asker toplama ve ikmal ağları Sudan devletinin sınırlarını aştı ve Sahel'den Darfur'a uzanan coğrafya ise insan ve askeri hareketlilik açısından tek bir sahaya dönüştü. Ancak en doğru ifadeyle savaş, sınır ve vatandaşlık krizlerini yoktan var etmedi, bilakis halihazırda var olan bu krizleri kendi çıkarına kullandı. Bu durum, çatışmanın çözümünü zorunlu olarak, onun sürdürülebilirliğine imkan tanıyan bölgesel zeminin yeniden düzenlenmesine bağlı hale getiriyor.

Muhtemel senaryolar

Arap diasporası ve Mahamidler meselesinin, Sudan savaşından bağımsız demografik bir dosya olarak kalmaması kuvvetle muhtemel. Zira dördüncü yılına giren savaş, Nijer'den Darfur'a, oradan da Çad ve Libya'ya uzanan bir güvenlik alanı çoktan yaratırken sınırların bizzat kendisi ikmal, silah altına alma ve hareketliliğin bir parçası haline geldi. Bu durum, HDK’nın Darfur'un büyük bir kısmı üzerindeki kontrolünü sürdürmesi, sınır aşan destek ağlarını elinde tutması, Çad içinde asker toplama ağları kurması ve bölgesel koridorlar üzerinden savaşçı ile teçhizat sevkiyatına devam etmesiyle paralel ilerliyor.

Bu noktada üç ana senaryo öngörülebilir. Bunlardan birincisi, Sahel bölgesi ülkelerinin, özellikle de paramiliter güçlerin potansiyel insan kaynağı olarak gördükleri kesimlere karşı vatandaşlık, nüfus kaydı ve sınır politikalarını sıkılaştırma yoluna gitmesi. Bu adım, söz konusu ağların asker toplama kapasitesini sınırlayabilir, ancak diğer yandan kabile kimliğinin bir aidiyetsizlik karinesi olarak ele alınması halinde yeni yerinden edilme dalgaları doğurabilir.

İkincisi, savaşın sınır bölgesini silah, savaşçı, altın ve kaçakçılıktan oluşan entegre bir ekonomiye dönüştürmeyi sürdürmesi. Bu senaryonun tehlikesi, savaşın devam etmesinin bu ekonomiyi kökleştirmek için kesin bir askeri zafere ihtiyaç duymamasında yatıyor. Bilakis Darfur ve Kordofan'ın ihtilaflı bölgeler olarak kalması ve dış ikmal yollarının açık olması yeterli. Son gelişmeler de HDK’nın bölge dışından gelen yabancı savaşçıların yanı sıra Çad ve Libya'yı da kapsayan uluslararası bir taşımacılık ağından faydalandığını halihazırda ortaya koydu.

Sudan için en önemlisi olan üçüncü senaryo ise, çatışmanın kademeli olarak bir iktidar savaşından, devletin yapısı ve demografisi üzerinde bir çatışmaya dönüşmesi. Yerinden edilenlerin ve Sudanlı mültecilerin sayısının milyonları bulmasıyla birlikte halkın geri dönüşü, mülklerin sahiplerine iadesi ile silahların ve sınırların kontrol altına alınması siyasi çözümün sonradan ele alınacak alt dosyaları değil, bizzat bir parçası haline geliyor.

Bu nedenle stratejik tehlike, yalnızca Arap diasporasındaki savaşçıların sınır ötesine geçmesinde yatmıyor. Aksine, Nijer'de vatandaşlıklarını kaybetmelerinin, ikinci bir ülkede silah edinmelerinin ve Sudan'da toprak gasp etmelerinin tek bir sürecin halkaları haline geldiği bir ortamın ortaya çıkmasında yatıyor. Eğer bu düzen kökleşirse savaş, yalnızca çatışmaların sona ermesiyle bitmez. Çünkü bunun siyasi ve demografik etkileri yıllarca sürmeye devam eder.


Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
TT

Suriye DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden birinin yakalandığını duyurdu

DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 
DEAŞ'ın üst düzey askeri liderlerinden, "Ebu Cihad el-Muhacir" lakaplı Hamza Abdullah Muhammed, yakalandıktan sonra (SANA) 

Suriye İçişleri Bakanlığı bugün yaptığı açıklamada, güvenlik güçlerinin uluslararası ortaklarla iş birliği içinde Halep'in kuzeyindeki operasyon kapsamında DEAŞ'ın üst düzey bir askeri yöneticisini yakaladığını duyurdu.

Bakanlığın açıklamasında, İç Güvenlik Güçleri ile Genel İstihbarat Teşkilatı'nın “uluslararası ortaklarla iş birliği içinde” düzenlediği operasyonla, “Ebu Cihad el-Muhacir” lakaplı Hamza Abdullah Muhammed'in Münbiç kırsalında yakalandığı belirtildi.

Yakalanan kişinin örgütün “önde gelen askeri liderlerinden biri” olduğu kaydedilen açıklamada, Muhammed'in DEAŞ bünyesinde “Şam Vilayeti'nin genel askeri sorumlusu” ve daha önceki genel askeri sorumlunun yardımcısı olarak görev yaptığı, ayrıca örgütün sözde “İdlib Vilayeti”nden sorumlu olduğu ifade edildi.

Bakanlık, operasyonun DEAŞ'ın hücre ve liderlerinin takibine, ağlarının dağıtılmasına, örgütün yeniden yapılanma girişimlerinin engellenmesine ve vatandaşların güvenliği ile ülkedeki istikrarın tehdit edilmesinin önüne geçilmesine yönelik olarak sürdürülen güvenlik çalışmaları kapsamında gerçekleştirildiğini bildirdi.

Irak ve Suriye'de geniş bir bölgeyi kontrol eden DEAŞ, Suriye'deki son kalesinin 2019'da düşmesinin ardından zaman zaman özellikle Suriye güvenlik güçlerini hedef alan saldırılar düzenliyor. Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgiye göre örgüt, Aralık 2024'te devrik Devlet Başkanı Beşşar Esed yönetiminin sona ermesinin ardından militanlarına yeni yönetime karşı savaşma çağrısında bulundu.

Temmuz ayında, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Şam ziyareti sırasında konakladığı otelin çevresi, eş zamanlı olarak düzenlenen iki bombalı saldırının hedefi olmuştu. Suriye makamları, saldırılara karışan hücrenin DEAŞ'a bağlı olduğunu açıkladı.

Suriye hükümeti ise geçen yılın sonlarında, terör örgütüyle mücadele eden uluslararası koalisyona resmen katıldığını duyurdu.