İran: Reformist lider Musevi’den yeni anayasa çağrısı

Mir Hüseyin Musevi, İran’ı içinde bulunduğu krizlerden kurtarmak için yeni anayasa çağrısında bulundu

Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
TT

İran: Reformist lider Musevi’den yeni anayasa çağrısı

Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)
Venedik’te ‘İranlı kadınların yanında durun’ yazılı bir pankart tutan genç bir adam (Reuters)

İran’da 1979 Devrimi’nin 44. yıldönümünün kutlanmasına bir hafta kala, 10 yılı aşkın bir süredir ev hapsinde alıkonulan İranlı reformist lider Mir Hüseyin Musevi, İran’ı gittikçe artan krizlerden ‘kurtarmak’ için yeni bir anayasa hazırlanması, referandum yapılması, bağımsız ve adil şekilde seçimlerin düzenlenmesi çağrısında bulundu.
Musevi, ofisinin sözcülüğünü yapan Kelimeh haber sitesi tarafından yayınlanan açıklamasında İran'da son aylarda ve yıllarda yaşanan ‘kanlı’ olayların, 2009 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde desteklediği ‘anayasayı tavizsiz uygulama’ sloganının ‘artık etkili olmadığını’ gösterdiğini söyleyerek, bir önceki sloganından ‘ileriye doğru bir adım’ atılması gerektiğini vurguladı.
Musevi, “rejimin diyalog ve ikna yolunu için en ufak bir adım atmak yerine baskıcı yöntemlerde inat ve ısrar etmesi sebebiyle İran halkının iktidardaki müesses nizamdan ve mevcut siyasi yapıdan duyduğu hayal kırıklığına” işaret etti.
Yetkililer, Şubat 2011'den bu yana Mir Hüseyin Musevi, eşi Zehra Rahneverd ve müttefiki Mehdi Kerrubi’yi mahkemeye çıkartmadan ev hapsinde tutuyor. Ev hapsi kararı, Musevi ve Kerrubi’nin o zamanlar radikal muhafazakarlardan rakipleri Mahmud Ahmedinejad'ın zaferiyle sonuçlanan 2009 cumhurbaşkanlığı seçimlerinin sonuçlarını tanımayı reddetmesinin ve seçim sonuçlarında hile yapılmasını savunmasının akabinde çıkmıştı.
“Esas kriz sorumsuz güçtür”
Açıklamasında yönetimin performansı nedeniyle büyüyen krizlere değinen Musevi “Esas kriz, ülkenin sürdürülemez çelişkili yapısı ve temel sistemidir. Hayatı bize zindan eden ve mazlumların mutluluğuna giden yolu tıkayan işte bu hesap vermeyen sorumsuz güçtür” ifadelerini kullandı.
Musevi yaptığı açıklamada, İranlıların ana hatları ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük Hareketi’nden oluşan radikal bir değişime ihtiyaç duyduğundan ve buna hazır olduklarından bahsederken, ülkenin dört bir yanında 160 şehirden fazla şehri kasıp kavuran protestoların sloganına atıfta bulundu. Öfkeli protestolar, Mahsa Amini adlı  genç kızın başörtüsünü düzgün takmadığı gerekçesiyle polis tarafından gözaltına alındığı sırada belirsiz koşullar altında hayatını kaybetmesinin akabinde patlak vermişti.
Musevi, “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganının ‘parlak bir geleceğin ve baskıdan, yoksulluktan, aşağılanmadan ve ayrımcılıktan arınmış bir geleceğin nüvesini’ oluşturduğunu söyledi. Musevi “Bu üç kelime, canlılık, düşünme, mücadele ve umutların tarihini taşırken, kadınlar en büyük umut kaynağıdır. Mutluluk, kamu yararı ve büyük toplumsal mücadele; bütün bunlar, kadın ve erkekler hep birlikte durmadan elde edilemez” dedi.
Musevi üç öneri sundu. Bunlar; yeni bir anayasa taslağı hazırlamak, ‘bağımsız ve adil’ bir oylamayla referandum yapmak ve nihai olarak yeni anayasayı kabul etmek üzere bir Kurucu Meclis oluşturmak.
İran halkının tüm kesimlerini ‘kamu güvenliğini korumak ve mevcut rejimlerin oluşturulmasını gerektiren her türlü şiddetten kaçınmak için’ temel bir anlaşma oluşturmaya çağıran Musevi “Bu, her uyruktan ve her siyasi ve ideolojik yönelimden insanlar tarafından onaylanmalıdır” dedi. Bu üç önerisinin ‘hukukun üstünlüğüne dayalı ve insan hakları standartları ve halkın iradesi ile örtüşen bir sistemin istikrarı için’ önemini ısrarla vurguladı.
Musevi, “Hukuk, hem insanlardan hem de insanlara mutluluk ve refah getirir. Kendini hukukun üzerinde görenlerin haksız imtiyazlarını ve statülerini korumaya hizmet etmez” dedi.
İslam Cumhuriyeti'nin yerine yeni bir yapı ve düzen getirilmesini öneren Musevi, “Başlı başına yeni bir sistemin getirilmesi, baskıcı gücü sarsacak ve tepki vermeye itecektir. Çünkü gücün kaynağı insandır, silah ve baskı değil” ifadelerini kullanarak ‘beğenseler de beğenmeseler de halkın desteğini almazsa yapının çökeceğini’ vurguladı.
Geçen ağustos ayında Musevi’nin rejim lideri Ali Hamaney’in oğlu Mücteba Hamaney’e atıfta bulunarak, halkı iktidarın babadan oğula geçmemesi gerektiği konusunda uyarması siyasi elitlerde geniş çaplı bir tartışmanın fitilini ateşlemişti.
Musevi’nin son açıklaması İranlı ünlü avukat Şirin Ebadi’nin Reuters Haber Ajansı’na röportaj vermesinden bir gün sonra geldi. Ebadi söz konusu röportajında Amini’nin hayatını kaybetmesinin ‘İran İslam Cumhuriyeti’ndeki rejimin çöküşüne yol açacak, geri dönüşü olmayan devrimci bir süreci’ tetiklediğini söylemişti.
İranlı yetkililer protestolara son 40 yıldır olduğu gibi baskıyla karşılık verdi. Yetkililer ayrıca protestolara katılanlar arasından onlarca kişiye idam cezası verdi ve en az dört kişiyi darağacına gönderdi. İnsan hakları aktivistleri bunu, insanları korkutmak ve onları sokaklardan uzak tutmak için planlanmış bir önlem olarak nitelendiriyor.
Son protestolar İran'ı krize sürükledi. Amini'nin ölümü, İranlılar arasında ekonomik sefaletten tutun, etnik azınlıklara yönelik ayrımcılığa ve yetkililerin katı sosyal ve siyasi kısıtlamalar dayatmasına kadar çeşitli sorunlar nedeniyle yıllarca bastırılmış bir halk öfkesini serbest bıraktı.
Aylarca hayatın her kesiminden bir çok İranlı, müesses nizamın devrilmesi çağrısında bulundu ve rejimin içinde son sözü söyleyen “Rehber” Ali Hamaney aleyhinde sloganlar attı.
Yetkililerin protestolara yönelik baskıları, 2015 yılında imzalanan İran nükleer anlaşmasını yeniden canlandırma müzakerelerinin askıya alındığı bir dönemde diplomatik gerginliğe neden oldu. ABD ve Batılı ülkeler, baskılarda ve insan hakları ihlallerinde payı olmaları nedeniyle İran makamlarına ve başka kuruluşlara yaptırımlar uyguladı.
Öte yandan Hollanda merkezli Gamaan kuruluşu tarafından yapılan bir anket, halkın yüzde 81'inin ülkedeki İslam Cumhuriyeti rejimine son verilmesini istediğini ortaya koydu.
Gamaan Başkanı ve Tilburg Üniversitesi’nden Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ammar Maleki, konuya ilişkin yaptığı açıklamada anket sonuçlarının, İranlıların çoğunluğunun mevcut protestolar bağlamında İran muhalefet partilerinden ortak bir komite kurulmasını talep ettiğini gösterdiğini kaydetti. Rejimin devrilmesine destek verenlerin oranı yüzde 20 arttı.
Kuruluş, anketin 21 Aralık ila 31 Aralık tarihleri arasında yapıldığını söyledi. Ankete İran içinden 158 bin kişi ve yurt dışından 42 bin İranlı katıldı. Kuruluş, katılımcıların yalnızca yüzde 15'inin İslam Cumhuriyeti'nin devam etmesini tercih ettiğini bildirdi.
İran'daki katılımcıların yüzde 70’i, Batılı ülkeleri protestolara destek vermeye ve yetkililere baskı yapmaya çağırdı. Yüzde 19’u ise ‘Batı ülkelerinin protestolar gibi iç meselelere karışmasına’ karşı çıktı. Katılımcıların yüzde 70’i Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) terör örgütü ilan edilmesini, İran büyükelçilerinin sınır dışı edilmesini ve göstericilerin bastırılmasına karışan güçlere yaptırım uygulanmasını destekledi.
Yurt dışında yaşayanların yüzde 96'sı, Batı'nın protestolara verdiği desteği ve Tahran üzerindeki baskının artırılmasını destekliyor.
İran’daki katılımcıların yüzde 81'i protestoları desteklerken, yüzde 15'i karşı çıkıyor. Protestoları destekleyenlerin yüzde 67'si protestoların ‘faydalı olacağını’ söylerken, yüzde 14'ü başarısız olacağını düşünüyor. Katılımcıların yüzde 22'si rejim karşıtı yürüyüşlere katıldığını, yüzde 56'sı ileride katılacağını, yüzde 35'i başörtüsü çıkarma ve rejimi kınayan sloganlar da dahil olmak üzere sivil itaatsizliğe destek verdiğini ve yüzde 35’i sivil itaatsizliğe katılmaya açık olduğunu ifade etti. Kuruluş tarafından yayınlanan anket sonuçlarına göre katılımcıların yüzde 44'ü grevlere katıldığını, yüzde 38'i ise katılacağını açıkladı.
Yurt dışındaki İranlıların ise yüzde 99'u protestoları desteklediğini, yüzde 90'ı bunun sonuç vereceğini umduğunu ve yüzde 9'u protestoların başarısız olmasını beklediğini belirtti.
Katılımcılar, mevcut iktidar düzenine alternatif olarak seçecekleri rejimin yapısı hakkında düşüncelerini dile getirdiler. Yurt içinde yüzde 28 ve yurt dışından yüzde 32 oranında katılımcı başkanlık sistemi istediğini söylerken, yurt içinde yüzde 12, yurt dışında ise yüzde 29 oranında katılımcı parlamenter sistemi tercih etti. Yurt dışında yaşayanların yüzde 25'inin desteklediği anayasal monarşiye ise İran içinden yüzde 22'lik bir destek geldi.



Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
TT

Maşrık ve İran'ın doldurulmamış boşluğu

Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026
Suriye'nin güneyindeki Dera’ya bağlı el-Müsemiye kasabasında, Ürdün’ün düzenlediği söylenen bir hava saldırısında öldürülen üç çocuk da dahil olmak üzere aynı ailenin dört üyesinin cenazesine katılanları gösteren drone görüntüleri, 27 Ekim 2026

Elie Kuseyfi 

Şubat 2010'da Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed, İranlı mevkidaşı Mahmud Ahmedinejad ve Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah, Temmuz 2006 savaşından sonra Arap Maşrık (Levant) bölgesinde meydana gelen dönüşümleri özetleyen üçlü bir toplantı için Şam'da bir araya geldi. Bu toplantı, Tahran'dan Şam üzerinden Beyrut'a uzanan bölgesel bir eksenin oluşumunun siyasi duyurusu ve İran'ın nüfuzunun yükselişinin, sınırları ve ülkeleri aşan siyasi ve askeri ittifaklar ağı kurma gücünün bir ifadesiydi. Başka bir deyişle bu toplantı ve bu görüntü, İran'ın sağlam bir bölgesel projeye ve ittifakları ile ağlarını bölgesel denklemlerde değerlendirme kapasitesine sahip olduğunu yansıtıyordu.

Şam'daki “üçlü toplantıdan” 16 yıldan fazla bir süre sonra, Maşrık'ın görüntüsü çok farklı görünüyor. İran ekseninin kalıntıları üzerinde yeni, sağlam bir eksenin oluşumunu duyuran hiçbir toplantı yapılmadı, hiçbir görüntü yayınlanmadı. Tahran, Esed rejiminin devrilmesiyle Suriye'deki en önemli coğrafi ve siyasi dayanağını kaybetti. Hizbullah, gücünü zayıflatan ve Lübnan'daki konumunu etkileyen eşi benzeri görülmemiş askeri ve siyasi darbelere maruz kaldı. Bu arada, İran'a sadık Iraklı fraksiyonların bölgede önceki dönemdeki ivmeyle faaliyet gösterme kapasitesi de geriledi. Bununla birlikte, İran nüfuzunun gerilemesi, alternatif bir bölgesel sistemin oluşması veya bu nüfuzu sınırlamada ortak çıkarları olan ülkeleri ve güçleri birleştiren yeni bir siyasi ve güvenlik ekseninin oluşması ile sonuçlanmadı.

Bağdat, Beyrut ve Şam arasındaki çıkar örtüşmesi göz önüne alındığında, paradoks daha da belirgin hale geliyor. Örneğin, Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara arasında üçlü bir toplantıyı engelleyen nedir? Bu şahsiyetlerin pozisyonları arasında, silahların devletin elinde toplanması, resmi askeri ve güvenlik kurumlarının otoritesinin yeniden tesis edilmesi ve kontrolü dışında faaliyet gösteren silahlı fraksiyonların varlığına son verilmesi gerekliliği konusunda ortak bir zemin bulunuyor. Suriye örneğinde, bu yaklaşım aynı zamanda İran'ın Suriye topraklarından geçen ikmal yollarını kesme ve sınırda Tahran'a sadık Iraklı milislerin oluşturduğu tehdidi azaltma konusundaki doğrudan bir çıkarla da bağlantılı. Gerçekleşmesi durumunda böyle bir toplantı için bölgesel bir himayedarın olması bile gerekmiyor.

Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar

Şara ve Zeydi'nin 28 Ekim'de Şam'da yaptığı görüşmenin, yeni Suriye yönetimi ile önceki Irak hükümeti arasında daha önce olmayan bir güvenlik ve ekonomik iş birliği temeli ortaya koyduğu doğru. Ancak bu yakınlaşma, üç ülkenin karşı karşıya kaldığı güvenlik sorunları coğrafi ve siyasi olarak iç içe geçmiş olmasına rağmen, şu ana kadar örneğin, Lübnan'ı da içeren daha geniş bir bölgesel çerçeveye dönüşmedi. Bilhassa Kerek saldırısının ardından Ürdün'ün güney Suriye'ye düzenlediği hava saldırılarının her iki sınır tarafında da yarattığı kargaşadan sonra, Ürdün'ün de böyle bir bölgesel çerçeveye katılması neden düşünülmesin? Kaldı ki bu saldırı, iki ülke arasındaki krizlerin ne kadar iç içe geçtiğini de açığa çıkardı.

Ne var ki, bu ülkeler arasındaki çıkar ve hedeflerin örtüşmesi, bunların uygulanması için gerekli araçlara sahip oldukları anlamına gelmiyor. Avn ve Zeydi, her ikisi de kendi ülkelerinde, pratikte İran'ın Lübnan ve Irak'taki etkisini azaltmak anlamına gelen silahların devletin tekelinde olması ilkesini kapsamlı bir siyasi ve güvenlik çerçevesine dönüştürme güçlerinin kısıtlı olduğu gerçeğine tosladılar. Bağdat'ta hükümet, silahlı fraksiyonların siyasi ve güvenlik aygıtına entegre olmaları ve iktidarın dayandığı kurumlar ve ittifaklar içindeki varlıkları göz önüne alındığında, onları sadece İran'ın vekil güçleri olarak görüp başa çıkmakta yetersiz kalmış görünüyor. Beyrut'ta ise Cumhurbaşkanı Avn ve Başbakan Nevvaf Selam, Hizbullah'ın askeri gücündeki önemli gerilemeye rağmen, devletin siyasi ve güvenlik yapısı içinde gizli kalan nüfuzu sebebiyle daha da karmaşık bir denklemle karşı karşıyalar.

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)
Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed (ortada), Şam'da İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad (solda) onuruna bir resepsiyon düzenledi ve resepsiyona Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah (sağda) da katıldı, 25 Şubat 2010 (Getty Images)

Lübnan Cumhurbaşkanı'nın bu aşamadaki en büyük ve nihai umudu, Donald Trump'ın Binyamin Netanyahu'ya İsrail saldırganlığını durdurması ve Lübnan topraklarından çekilmesi için baskı yapabilme gücüne dayanıyordu. Bu adım, Lübnan devletinin diplomatik çabalarının etkinliğini göstermesine ve daha sonra otoritesini bütün Lübnan topraklarını kapsayacak şekilde genişletmesine imkan tanıyacaktı. Ancak, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'yu açıkça desteklemesinden sonra bu umut her zamankinden daha zor hale geldi. Bu destek, iki adam arasında kalıcı bir çıkar veya pozisyon uyumu anlamına gelmese ve ABD Başkanı, yönetiminin önceliklerine ve belki de daha geniş bölgesel stratejisine göre hesaplarını değiştirebilse de iki adam arasındaki siyasi ilişki Netanyahu'ya manevra alanı tanıyor ve Beyrut'un kendi adına kararlı bir Amerikan müdahalesine güvenme imkanını zayıflatıyor.

Bu noktada Avn, Zeydi ve Şara, farklı konumlarına rağmen, Trump yönetimiyle başa çıkma konusunda kendilerini ortak bir ikilemle karşı karşıya buluyorlar. Bir yandan Amerikan şemsiyesine ihtiyaç duyuyorlar veya en azından onu kaybetmeyi göze alamıyorlar, ancak Washington'un önceliklerini gerçekleştirmek için nüfuzunu kullanacağına dair garantileri de yok. Silahın Lübnan ve Irak devletlerinin tekelinde olmasını destekleyen ve “yeni bir Suriye”yi desteklediğini deklare eden yönetim, bu pozisyonları bu ülkelerin karşı karşıya kaldığı zorlukların ölçeğiyle orantılı siyasi ve güvenlik taahhütlerine dönüştürmeye henüz hazır görünmüyor.

Alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor

Ancak daha derin ikilem, İsrail'in Lübnan'daki savaşı ve Suriye'ye müdahalesi için herhangi bir siyasi ufkun yokluğunu telafi etmek amacıyla, sahada fiili durumlar dayatmaya dönük bir askeri ve güvenlik stratejisi benimsemesidir. Güney Lübnan'dan Güney Suriye'ye kadar İsrail, yeni bölgesel düzenlemelere geçişe olanak tanıyacak siyasi bir çözüm vizyonu sunma isteği göstermeden, güç kullanarak güvenlik denklemleri kurmaya çalışıyor. İsrail'in her iki arenadaki davranış bütünlüğünün, Suriye ve Lübnan'ın buna karşı tutumlarındaki bütünlükten daha belirgin olduğu da göz önüne alınmalı. İsrail, iki ülke arasındaki geniş coğrafi alanı tek bir güvenlik bölgesi olarak ele alırken, Lübnan ve Suriye hükümetleri bu karmaşık duruma karşı ortak bir siyasi ve güvenlik koordinasyon mekanizmasından halen yoksun.

Kendi açısından Şam, önceki rejimin devrilmesinden bu yana meşru bir siyasi geçiş için gerekli tüm koşullara son derece ihtiyaç duyduğu bir dönemde, Suriye’nin egemenliğini koruma gücüne yönelik acil günlük sınavlarla ve çok başlı bir çıkmazla karşı karşıya bulunuyor. Bu konu, Suriye'nin Arap-İsrail çatışmasında on yıllar boyunca oynadığı rolle karşılaştırıldığında daha da önem kazanıyor; zira Suriye'nin bölgesel varlığı büyük ölçüde çatışmayı yönetme ve İsrail ile müzakere etme konumuna dayanıyordu. Bugüne gelince, “yeni Suriye”, bölgesel konumunun gerektirdiği düzeyde kendisi ile başa çıkmasını sağlayabilecek siyasi araçlara sahip olmadan, topraklarında bir İsrail genişlemesiyle karşı karşıya bulunuyor.

Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)
Irak Başbakanı Ali Zeydi ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara, Şam, Suriye, 28 Ekim 2026 (Reuters)

Bu Suriye çıkmazı, Trump'ın Suriye'ye yönelik stratejisi etrafındaki belirsizlikle daha da büyüyor. Suriye meselesine gösterilen olağanüstü Amerikan ilgisinden sonra, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın açıklamaları, Şam'daki yeni rejime yönelik Amerikan siyasi bahsi ile iktidarını sağlamlaştırmak için hayati önem taşıyan ekonomik başarısı bağlamında gerekli koşulları sağlama konusundaki gerçek Amerikan istekliliği arasında uçurum olduğunu ortaya koydu. Barrack, 29 Ekim'de CNN'e verdiği röportajda, “Suriye'ye gelip yatırım yapacak birini bulmak neredeyse imkânsız” dedi. Bu anlamda, Amerikan pozisyonun belirsizliği Lübnan ve Irak ile sınırlı değil, İran’ın nüfuzunun gerilemesinden sonra bölgenin nasıl görünmesi gerektiğine dair net bir vizyonun yokluğunda Suriye'ye de uzanıyor.

Ancak, alternatifin yokluğu, İran'ın nüfuz araçlarını yeniden üretmeye çalışmadan sürekli gerilemeyi kabul edeceği anlamına gelmiyor. Nitekim, ağır askeri, ekonomik ve insani maliyetine rağmen yeni bir savaş olasılığı, Tahran'a salt direnci zafere dönüştürmek için siyasi ve stratejik bir teşvik sunabilir. Şarku’l Avsat’ın al Majalla'dan aktardığı analize göre aldığı darbelerden sonra, rejimin hayatta kalması ve kayıpların büyüklüğüne bakılmaksızın çatışmayı sürdürebilmesi, ABD ve İsrail'in ona boyun eğdirmeyi veya rejimini devirmeyi başaramadığını iddia etme imkanı tanıyor. Bu perspektiften bakıldığında, herhangi bir yeni savaş, Tahran için varlığını ve bölgesel dinamikleri etkileme gücünü yeniden ortaya koyma fırsatı olabilir.

Bu mantık İran'ı, bölgesel ağının dağılmadığını ve Yemen'den Irak ve  Beyrut'a kadar vekillerini harekete geçirebileceğini göstermek için herhangi bir yeni askeri çatışmada Hizbullah'tan dahil olmasını istemeye bile yönlendirebilir. Bu durumda böyle bir müdahale, İran'ın nüfuz ağının varlığının devam ettiğine ve üyelerine indirilen darbelere rağmen faaliyet gösterebildiğine dair siyasi bir mesaj taşıyacaktır. Bu nedenle, İran'ın nüfuzunun azalması yalnızca Tahran ile askeri bir çatışmanın sonucuna bağlı değil, aynı zamanda, ilgili ülkelerin ve özellikle de Irak ve Lübnan’ın, herhangi bir yükselen bölgesel gerilimin, kontrol altına almaya çalıştıkları nüfuzun yeniden canlanması için bahaneye dönüşmesini önleme güçlerine bağlıdır.

Yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor

Özellikle Trump'ın İran ile askeri ve diplomatik seçenekler arasında tereddüt etmesi göz önüne alındığında, tüm bu belirsizlik ve muğlaklık ortamında, Suudi Arabistan Savunma Bakanı Halid bin Selman, MİT Başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir'in 26 Ekim'de Tahran'a yaptığı ziyaret, İran ile ilişkilerde daha geniş bir bölgesel kanal açıyor. Bu kanal, özellikle Beyrut ve Bağdat'ın, İran ile bölgesel bir uzlaşmaya paralel olarak iç uzlaşma olasılıklarını araştırmasına imkan sağlayabilir. İran'ın etkisi her iki ülkede de gizli ve kalıcı olduğu sürece, bununla sadece iç mücadele veya Amerikan baskısı ile başa çıkılamaz; zira her ikisinin de etkisiz olduğu kanıtlandı. Bu ikisine ilave olarak, İran müdahalesine kapı açan faktörleri azaltacak ve Lübnan ve Irak devletleri ile kendi topraklarında faaliyet gösteren İran yanlısı milisler arasındaki ilişkinin yeniden yapılandırılmasına zemin hazırlayacak bölgesel uzlaşılar da gerekiyor. Şunu da belirtmek gerekir ki, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetleri, İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ndeki seçim sonuçlarına dayanarak seçeneklerini belirleyemezler; zira bu sonuçlar, İran ile çatışmaya kesin bir çözüm garantisi sunmadan, Amerikan ve İsrail'in hesaplarını yeniden düzenleyebilir.

Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)
Tahran'da Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve İran arasında gerçekleşen dörtlü toplantıdan, 26 Ekim 2026 (Reuters)

Bu bağlamda, İsrail'in Trump'ın Tel Aviv'in hedefleriyle örtüşmeyen bir İran anlaşmasını dayatabileceğine dair endişelerinin devam etmesi dikkat çekicidir. Bu nedenle, Trump'ın İsrail seçimlerinde Netanyahu'ya verdiği destekle ilgili bazı soru işaretleri bulunuyor. Bu, İran'la çatışmanın bu aşamasında, askeri seçeneği dışlamayan Netanyahu liderliğindeki bir hükümetle çalışmayı tercih ettiğini yansıtıyor olabilir. Ancak, bu seçenek İran'la gelecekteki herhangi bir anlaşmaya veya genel olarak bölgedeki Amerikan çıkarlarına engel olursa, bu seçeneğe bağlı kalmayacaktır.

Yine de sonuç olarak, yalnızca İsrail veya Amerikan seçimlerinin sonuçlarına veya Trump ile Netanyahu arasında pozisyonlardaki farklılığa güvenmek, Suriye, Irak ve Lübnan hükümetlerinin mevcut gerçeklerle başa çıkma yetersizliğinden kaynaklanıyor. Bu nedenle, çıkarlarının ne kadar örtüştüğünü belirlemekten fiili koordinasyona geçmeyi ve başta Tahran'a yönelik Mekke İttifakı girişimi olmak üzere mevcut diplomatik girişimlerden yararlanmayı düşünmeleri daha uygun olacaktır. Zira bu girişim, özellikle Washington'un İran'la çatışmayı askeri olarak çözmek yerine yönetmeyi seçmesi durumunda, bölgesel bir çözüm için kapıyı açık tutma açısından büyük önem taşıyor. Pazartesi günü Keşm Adası'nın bombalanması bu eğilimin bir göstergesiydi; bir ABD’li yetkili “saldırıların sınırlı göründüğünü ve büyük çaplı muharebe operasyonlarının yeniden başladığını temsil etmediğini” belirtirken, başka bir yetkili ise bunların “savunma önlemlerinin bir parçası” olduğunu açıkladı. Bu tutum, ABD'nin İran'a karşı savaşa yeniden başlama konusunda temkinli olduğunu yansıtıyor; ama bu, İran hedeflerine yönelik büyük bir ABD-İsrail saldırısından önce yapılan askeri manevraların parçası da olabilir!

*"Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir."


Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
TT

Etiyopya’nın Sudan’a karşı diplomatik gerilimi artırması Afrika Boynuzu’nda tansiyonu yükseltti

Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)
Burhan ve Abiy Ahmed, Temmuz 2022’de Nairobi’de düzenlenen IGAD Zirvesi’nin oturum aralarında bir araya geldi. (Reuters)

Sudanlı çeşitli kaynakların doğruladığı üzere, Etiyopya’nın sınır bölgesindeki Asosa kentinde bulunan Sudan konsolosluğunu kapatma kararı, komşu ülkelerle yaşanan mevcut gerilimi artırdı. Bu gelişme, Kahire’nin Hartum ile yaptığı görüşmede Sudan’la imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı devreye sokabileceği mesajını vermesiyle aynı döneme denk geldi. Görüşme, Sudan’ın bir gün önce Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nde Etiyopya hakkında şikâyette bulunmasının ardından gerçekleşti.

Etiyopya veya Sudan, konsolosluğun kapatılması konusunda henüz resmî bir açıklama yapmadı. İddianın doğrulanması halinde bu adım, Addis Ababa’nın aralarında anlaşmazlıklar bulunan bir Afrika ülkesiyle ilişkilerinde yaklaşık bir ay içinde attığı üçüncü diplomatik adım olacak. Etiyopya, daha önce Eritre ile diplomatik ilişkilerini kesmiş, ekim ayının başında ise Mısır ile karşılıklı olarak diplomatları sınır dışı etmişti.

Afrika meseleleri uzmanları Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, söz konusu gelişmenin Afrika Boynuzu’ndaki gerilimi alevlendirdiğini belirtti. Uzmanlar, ön plana çıkan iki senaryoya işaret etti: Tırmanışın sürmesiyle bir çatışmanın yaşanması veya savaşın yol açacağı ağır maliyetler nedeniyle gerilimin düşürülmesi.

48 saatlik süre

Sudan medyası, Etiyopya’nın ülkenin batısındaki sınır kenti Asosa’da bulunan Sudan konsolosluğunun çalışanlarına, tamamını istenmeyen kişiler ilan etmesinin ardından Etiyopya topraklarını terk etmeleri için 48 saat süre verdiğini bildirdi.

Bu gelişme, Kahire’nin pazartesi akşamı Mısır ve Sudan dışişleri ile sulama bakanlarının katıldığı dörtlü toplantıya ev sahipliği yapmasının ardından yaşandı. Toplantı, Hartum’un, Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek vermek amacıyla topraklarının insansız hava araçlarıyla (İHA) hedef alındığı suçlamasıyla Addis Ababa’ya karşı şikâyette bulunmasından bir gün sonra gerçekleştirildi.

Mısır, toplantının ardından yayımlanan ortak bildiride, Aralık 2025’in sonlarında Cumhurbaşkanlığı tarafından yapılan açıklamayı yeniden hatırlattı. Söz konusu açıklamada, Sudan’ı desteklemek ve bu kırmızı çizgilerin ihlal edilmesini veya aşılmasını önlemek amacıyla uluslararası hukukun ve iki kardeş ülke arasındaki Ortak Savunma Anlaşması’nın öngördüğü ‘gerekli tüm tedbir ve adımları atmaya tamamen hazır olunduğu’ ifade edilmişti.

Güven krizi

Etiyopyalı Afrika meseleleri uzmanı Musa Şeyhu, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunun kapatılmasının, Addis Ababa ile Hartum arasındaki anlaşmazlığın karşılıklı suçlamalardan gerilimi tırmandıran diplomatik adımlara dönüştüğünü gösterdiğini belirtti. Şeyhu, Afrika Boynuzu’nda güvenlik krizlerinin ve siyasi saflaşmaların iç içe geçmesine ilişkin endişelerin arttığına dikkat çekerek, “Asosa konsolosluğunun kapatılması diplomatik ilişkilerin kesildiği anlamına gelmiyor, ancak iki ülke arasındaki güvenin azaldığını gösteriyor” dedi.

Sudan krizinin Etiyopya ile Eritre arasındaki kopuşla aynı döneme denk gelmesinin, Afrika Boynuzu’ndaki çatışmaların ve ittifakların birbirine karışmasına ilişkin endişeleri artırdığı uyarısında bulundu.

Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)
Sudan Ordu Komutanı Orgeneral Abdulfettah el-Burhan, Ağustos 2019’da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile yaptığı görüşme sırasında (Reuters)

Olası senaryoları değerlendiren Şeyhu, Hartum’un Sudan’daki tesislere yönelik İHA saldırılarında Etiyopya topraklarının kullanıldığı yönündeki suçlamalarının askerî çatışma riskini artırdığını belirtti. Bununla birlikte, gerilimi düşürebilecek etkenlerin de bulunduğunu vurgulayan Şeyhu, “Özellikle Sudan’daki savaş, Etiyopya’nın güvenlik sorunları ile iki ülkenin sınır ve su kaynaklarına ilişkin ortak çıkarları, doğrudan çatışmayı her iki taraf için de maliyetli hale getiriyor” ifadesini kullandı.

Şeyhu, en büyük sorunun yalnızca savaş ihtimali olmadığını, ikili anlaşmazlıkların bölgesel saflaşmalara dönüşerek ulusal karar alma bağımsızlığını ve Afrika Boynuzu’nun istikrarını ciddi bir sınavla karşı karşıya bırakabileceğini söyledi.

Savaşın sonuçları

Buna karşılık, Mısırlı Afrika meseleleri uzmanı Ramazan Kurni, Etiyopya hükümetinin Sudan’ın Asosa kentindeki konsolosluğunu kapatma kararının, iki ülke arasındaki diplomatik gerilimde yeni bir aşamaya işaret ettiğini düşünüyor. Kurni, kararın nispeten geç alındığını belirterek, Addis Ababa’nın Eritre ve Mısır’a yönelik kararlarının ardından Sudan’ın da Etiyopya’nın tutumundan etkilenmesinin beklendiğini söyledi. Etiyopya, üç ülkeyi Tigray bölgesindeki savaşa müdahil olmakla suçlamış ve bu ülkelere karşı medya ve siyasi alanda bir kampanya yürütmüştü.

Kurni, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Etiyopya’nın bu adımının Sudan’ın BM Güvenlik Konseyi ile Afrika Birliği (AfB) Barış ve Güvenlik Konseyi’ne yaptığı şikâyete açık bir yanıt olduğunu ifade etti. Ayrıca, Etiyopya’daki gelişmelerin ve Addis Ababa’nın Rus savaş uçakları satın almasının Eritre, Sudan ve Mısır'a yönelik bir ‘caydırıcılık mesajı’ niteliği taşıyabileceği ihtimalini dışlamadı.

Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed, başlangıçta 12 adet dördüncü nesil geliştirilmiş 4++ sınıfı Su-35 savaş uçağını kapsayan teslimatın ardından, ekim ayının sonlarında yaptığı açıklamada, bu uçakların “Etiyopya’nın stratejik caydırıcılık kapasitesini” güçlendirdiğini söylemişti.

Ancak Kurni’ye göre mevcut gerilim, Etiyopya ile Sudan arasında kapsamlı bir askerî çatışma yaşanacağı anlamına gelmiyor. Böyle bir değerlendirmenin ‘erken ve birçok açıdan yersiz’ olduğunu belirten Kurni, savaşın her iki ülkeye getireceği maliyetlere dikkat çekti.

Kurni, her iki tarafın da geniş çaplı bir savaşın sonuçlarını göğüsleyebilecek durumda olmadığını ifade etti. Etiyopya’nın Tigray, Amhara, Oromiya ve Afar bölgelerinde birden fazla cephede çatışmalarla meşgul olduğunu, buna Eritre cephesinin de eklendiğini belirtti. Sudan ordusunun ise sahadaki çabalarını sınır güvenliğini sağlamaya ve HDK’yle başta Kurdufan, Mavi Nil ve Darfur olmak üzere çeşitli bölgelerde mücadele etmeye yoğunlaştırdığını kaydetti.

Kurni’ye göre, Etiyopya’nın hamleleri nedeniyle Afrika Boynuzu’nda yaşanan gerilimler karşısında öne çıkan olası senaryolardan biri, iki taraf arasındaki siyasi ve diplomatik tırmanışın, karşılıklı suçlamaların ve bölgedeki genel gerilimin daha da artması.


Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
TT

Bomba ihbarı üzerine İsrail'e gitmekte olan yolcu gemisinde arama yapıldı

İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)
İsrail ile Hamas arasındaki savaşta, Hayfa'dan tahliye edilen kişileri taşıyan bir yolcu gemisi, 17 Ekim 2023'te Kıbrıs'taki Limasol Limanı'na ulaşırken (Reuters – Arşiv)

Yunanistan makamları, İsrail'e gitmekte olan bir yolcu gemisine yönelik bomba ihbarının, dün Yunanistan'ın Siros Adası'ndaki limanda güvenlik operasyonu başlatılmasına neden olduğunu açıkladı. Şarku’l Avsatın Reuters'ten aktardığına göre kimliği belirsiz bir kişi geminin gövdesine patlayıcı düzenek yerleştirildiğini öne sürdü.

Panama bayraklı “Crown Iris” adlı geminin, bomba ihbarının alındığı sırada 940 yolcu ve 597 mürettebatıyla Hayfa Limanı'na hareket etmesi planlanıyordu.

Sahil Güvenlik ekipleri, patlayıcı madde tespitinde uzman bir köpek ve özel bir dalgıcın desteğiyle gemide arama yaptı. Olay yerine ayrıca Sahil Güvenlik'in özel bir birimi sevk edildi.

İlk incelemelerde herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmadı. Geminin seferine devam edebilmesi öncesinde daha kapsamlı aramalar yapılması için Sahil Güvenlik uzmanlarının bölgeye ulaşması beklendi.

Öte yandan dün Avrupa'da en az yedi uçuş bomba ihbarı aldı. Herhangi bir patlayıcı düzeneğe rastlanmamasına rağmen, ihbarlar havalimanlarındaki uçuş trafiğinde aksamalara yol açtı.