Irak Başbakanı Sudani Şarku’l Avsat’a konuştu: Ülkemizin bir hesaplaşma arenası olmasını kabul etmiyoruz

Başbakan Sudani, devlet kontrolü dışındaki silahlarla ve ‘yolsuzluk salgını’ ile mücadeleye ve yağmalanan fonların geri alınmasına yönelik bir güvenlik reformunun başlattıklarını duyurdu.

Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
TT

Irak Başbakanı Sudani Şarku’l Avsat’a konuştu: Ülkemizin bir hesaplaşma arenası olmasını kabul etmiyoruz

Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Irak ve Suudi Arabistan'ın bölgede ve dünyada istikrara temel oluşturacak bir bölgesel eksen kurabileceklerini belirterek iki ülkenin bu konudaki ciddiyetinin altını çizdi. Başbakan Sudani, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için bakanlıklar düzeyindeki ziyaretlerle başlayan ve ardından 3 yıllık bir süre boyunca projeleri uygulamak için Suudi Arabistan-Irak Koordinasyon Konseyi’ni bir araya getiren bir yol haritası üzerinde uzlaşıldığını açıkladı.
Bağdat’ın Suudi Arabistan ile İran arasındaki müzakerelere ev sahipliği yapmaya devam edeceğini vurgulayan Başbakan Sudani, güvenlik toplantılarının düzeyinin diplomatik düzeye çıkarılması umuduyla yakın bir gelecekte bir toplantı yapılacağını duyurdu.
Sudani, hükümetinin 100 günlük kurulma sürecinde İran’dan ya da ABD’den herhangi bir müdahale olmadığını belirterek, “Hükümet, yüzde 100 olarak Irak’ın egemen kararıyla kuruldu. Ne doğrudan ne de dolaylı olarak hiçbir baskıya yahut müdahaleye maruz kalmadı” dedi. Ülkesinin ilişkilerin gergin olduğu iki müttefiki ABD ve İran ile nasıl çalıştığına dairse Bağdat'ın her iki ülkeyle olan ilişkilerine değinen Irak Başbakanı, “Irak'ın bir hesaplaşma arenası olmasını istemiyoruz. Ortak çıkarlar, karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerine göre ilişkilerimizi güçlendirmeye özen gösterdiğimiz kadar, diğerine karşı bir başkasının tarafında da değiliz. Sloganımız ‘önce Irak'ın çıkarı’” ifadelerini kullandı.
Irak'ın ‘İran'ın yanı sıra kardeş Arap ülkeleriyle birlikte bölgedeki lider rolüne sahip olduğunu’ vurgulayan Başbakan Sudani, Irak'ın kaderinin Arap ülkelerinin kaderi olduğunu ve bunun da Irak için gayet normal olduğunu söyledi. Irak ile ABD arasındaki ilişkiyi ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarına taşıyan Washington ile Bağdat arasındaki ‘stratejik çerçeve’ anlaşmasının etkinleştirilmesi gerektiğini belirten Sudani, bunu yapmanın yalnızca güvenlik açısından önemiyle sınırlı olmadığının da altını çizdi.
Ülkesinin iç durumu ve hükümetinin attığı, ‘vatandaşların sonuçlarını hissetmeye başlayacağı’ adımlar hakkında uzun uzun konuşan Irak Başbakanı, idari ve güvenlik reformlara, ‘yolsuzluk salgını’ ile mücadeleye ve yağmalanan fonların geri alınmasına devam edildiğini belirterek şimdiye kadar 80 milyon doların geri alındığını ve sürecin devam ettiğini açıkladı.
Sudani, başkanlığını kendisinin yaptığı bir komisyonun güvenlik reformu ve devlet kontrolü dışındaki silah sorununun ele alınmasına ilişkin çalışmaların başlatıldığını belirterek Devlet Yönetimi İttifakı’ndaki tüm siyasi güçlerin, devlet kontrolü dışındaki silahlar sorununu ve güvenlik reformunun ele alınması gerektiğinde hemfikir olduklarını söyledi. Başbakan, devlet kontrolü dışındaki silahların ancak kanunla kurulan güvenlik hizmetleri kurumların kontrolüne gireceklerini ve bu kurumların kontrolü dışında silah olmayacağını ifade etti.
Irak'tan İran ve Türkiye'ye dolar kaçakçılığı sorununa değinen Başbakan Sudani, dünyanın bütün ülkelerinde döviz kaçakçılığının yapıldığını belirterek, “Irak da diğer ülkelerle aynı durumda” dedi. Bölgedeki bir çok ülkenin resmi para birimlerinde büyük değer kaybıyla karşı karşıya kaldıklarına ve dolara ihtiyaçları olduğuna dikkati çeken Sudani, Irak bankalarının ve bankacılık şirketlerinin bu konuya müdahil olduğunu ve büyük karlar elde ettiklerini belirterek, konunun ele alınabileceğine dair iyimserliğini vurguladı. Başbakan, “Öyle sanıyorum ki Irak'ta ekonomik, mali ve bankacılık reformuna açılan kapı burası” dedi.
Bağdat-Erbil ilişkileriyle ilgili çalışmalara dikkati çeken Sudani, petrol gelirleri ve İran ile Irak sınırlarındaki güvenlik durumuyla ilgili olarak Kürt tarafının onayı ile Bağdat'ta yakın zamanda bir anlaşma imzalanacağını açıkladı.
Sudani, DEAŞ terör örgütünün artık herhangi bir tehlike oluşturmadığını, çünkü artık herhangi bir yeri kontrol etmediğini ve Irak güçlerinin DEAŞ’ın uyuyan hücrelerinin izini sürmeye devam ettiğini vurguladı.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ile yapılan röportajın soru-cevap bölümü:

-Sayın Başbakan, göreve başlamanızın üzerinden 100 gün geçti. İyimser misiniz yoksa endişeleriniz var mı? Size böyle zor bir görevi kabul ettiğiniz için pişman mısın diye sormayacağım.
İşin ve sorumluluğun büyüklüğünü bilerek bu görevi kabul ettim ve kesinlikle pişman olmadım. İyimserim. Hükümet, 100 gün sonra gerek uluslararası ilişkiler düzeyinde gerek iç düzeyde ve programlarda, gerekse yoksulluğun azaltılması, iş fırsatları oluşturma, devlet hizmetleri, ekonomik reformlar ve yolsuzlukla mücadele konularında olsun çeşitli düzeylerde önceliklerini yerine getirmeye başladı. Tüm bu başlıklarda uzun bir yol kat ettik. Bu önceliklerin yerine getirilmesi için temel direkler oluşturduk. Hükümet programında da bunu hedeflemiştik.

-Bu süreç, daha önce yaptığınız bir açıklamada Irak'taki yolsuzluk vakalarının koronavirüs salgınından daha beter olduğu şeklindeki sözlerinizi doğruladı mı?
Bu yüzden ‘yolsuzluk salgını’ adını verdim. Yolsuzluk, Irak devleti için koronavirüs salgınından ve DEAŞ’tan daha tehlikeli.

-“Yüzyılın hırsızlığı” ile diye bir ifşanız oldu. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden sonra sizce ne kadar para israf edildi?
Milletvekiliyken takip ettiğim ‘vergi katiplikleri’ hırsızlığı vakasının, siyasi kaosun gölgesinde uzun süren (başbakanlığa) adaylık dönemimden sonra, çalışmalarına devam edeceğim ilk dosya olmasını ummuştum, ama dosya görevime başlayamadan açıldı. Maalesef baş zanlıların çoğu kaçarak Irak'tan para çıkarılmayı başardılar. Bu büyüklükte bir miktarı çalmayı başaranların yakalanması için dikkatli bir operasyon yürütülmesi gerekiyordu.

-Tahmininize göre ne kadar çalındı?
İlgili kurumların ön hesaplarına göre miktar 3 trilyon 700 milyar dinar (yaklaşık 2,5 milyar dolar) civarında. Ancak hükümetimiz, daha fazla şeffaflık, açıklık ve kamu parasının korunması adına, çalınan gerçek rakamı öğrenmek için uluslararası bir denetim firması ile anlaştı. (Saddam Hüseyin rejiminin düştüğü) 2003 yılından bu yana yapılan para israfı konusuna gelince, doğru resmi okumalar yahut istatistikler mevcut değil. Yolsuzluğun çeşitleri ve birçok biçimi var. Bazen işletme bütçesinde, bazen yatırım bütçesinde, bazen de bütçe dışı kararlarda ortaya çıkar. Buna mali ve idari yolsuzluk denir. Bir arazinin hak sahibi olmayan yatırımcıya verilmesi, yatırım fırsatı için rekabetin engellenmesi, tekelleştirilmesi ya da bir kişiyle sınırlandırılması gibi idari kararlarda yolsuzluklar yapılabiliyor. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, yolsuzluk, kalkınma ve hizmetleri ilerletmek için tüm devlet plan ve programlarının karşı karşıya olduğu bir sorundur.

-Yirmi yıldan kısa bir süre zarfında israf edilen miktarın 600 milyar doları bulduğu söyleniyor. Bu doğru mu?
Neden 700 değil? Neden 500 değil? Bunlar sadece tahminler ve rakamlar, bize gerçekçi bir tablo vermiyorlar. Size yatırım ve yatırım planları düzeyinde bütçeler ve projeler arasındaki bu bölünme varken ilgili kurumların tam bir rakam veremediklerini ve bizim de veremeyeceğimizi söyledim. Ancak yolsuzlukla mücadelede hükümetimizi diğerlerinden farklı kılan, yolsuzluk fonlarını geri alma konusundaki kararlılığıdır. Bu durum, 2003'ten beri var olan bir boşluk yaratıyor. Trilyonlar çalan biri için 5, 10 ya da 15 yıl hapis cezası neye yarar? Örneğin ‘vergi katiplikleri’ hırsızlığı. Şüphelileri hapse atmak istersek 15 ile 25 yıl arasında hapis cezası alırlar, ama yine 3,7 trilyon dinara ulaşamayız. Çünkü bu fonların büyük bir kısmının sahipleri var ve bunları bizden geri istiyorlar.  Bu yüzden fonların geri alınması konusunu hükümetin çalışmalarının ilk sırasına oturttuk. Bir kısmı 2003 yılından önce yağmalanan ve sonuncusu ilgili kurumların prosedürleri çerçevesinde geri alınan 80 milyon dolar olmak üzere geri ödemelerle fonlar akmaya başladı.

-2003 yılından önce bu para boşa mı harcandı?
Evet.

-Devlet, güçlü olandan da bu paraları geri alabilir mi?
Evet, kolluk kuvvetleri aracılığıyla yapabilirsiniz. Irak yasalarına göre hata yapan bir vatandaş, hatası kanıtladıktan sonra bir katılım komitesine sevk edilir. Boşa harcanan para buna dahil değildir. Sorumlu kişi zararı öder ve bedeli ödenene kadar hapisten çıkmaz. Şimdi bu süreci başlattık. Tutuklanan önde gelen siyasi isimler var. Bu paralar onlardan alınmaya başlandı.

-Yolsuzluk siyasetin hangi düzeyindeydi? Nereye ulaştı?
Ne yazık ki, yolsuzluk siyasetin her düzeyde var. Kıdemsiz çalışanlar da yolsuzluk yapıyor. Hatta bunun en zararlısı olduğunu söylesem abartmış olmam. Fakat herkes yolsuzluk yapıyor diyemeyiz. Kamu malını koruyan ve yolsuzluğa karşı olan dürüst insanlardan oluşan bir ordu var. Biz de onların yanında olmalı ve onları cesaretlendirmeliyiz, aksi takdirde herkesin yolsuzluğa bulaşmış olduğunu tekrarlayıp durursak, yolsuzluk yapanların tüm işlerin dizginlerini ellerinde tuttuklarını kabul etmiş oluruz.

-Yolsuzluk yapanlar ordusu ile dürüst insanlardan oluşan bir ordu var mı?
Daha dürüst insanlar. Vatanseverlikleri ve vatan sevgileri temelinde kamu parasını korumak için onurlu tarafta olan dürüst ve vatansever insanlar var. Allah sayılarını artırsın.

-Irak gibi zengin bir ülkenin sık sık elektrik kesintisi yaşaması akla yatıyor mu? Bunun nedeni de yolsuzluk mu?
Yolsuzluk, kötü yönetim ve planlamanın bir sonucudur. 2003 yılında elektrik üretimi 3 bin 800 megavatı geçmiyordu, şimdi 21 bin megavatı aştık. Büyümede ve ihtiyaçlarda bir genişleme söz konusu. Eskiden evlerde sadece bir vantilatör vardı, şimdi tüm evde klima ve çeşitli cihazlar var. Birçok sorunumuz var. Dediğim gibi yolsuzluk, kötü yönetim ve planlamanın bir sonucudur. 2013 yılı sonunda elektrik sorununu bitirdik, ama DEAŞ ile mücadele başlayınca bu alanda geriledik. Bazen idari krizler, bazen de kötü planlamalar yüzünde sorun devam etti. Bir de elektrik sektöründeki bir diğer konu olarak Irak'ın tamamında elektriğin yüzde 10'u ya da daha azını geçmemesi dikkati çekiyor.

-Neden?
Bunun birinci sebebi, devletin sahip olduğu genel kültür. İkincisi, elektrik kesintileri ve kötü hizmet verip vergi talep etmek devleti zayıflatıyor.  Hizmet alan kişi ödeme yapana kadar bana kesintisiz hizmet vermemi söylüyor. Siemens ve General Electric gibi şirketlerin ve Iraklı teknisyenlerin hesaplarına göre elektrikte israf sorunu kökünden çözebilir. Bizim Iraklı vatandaşlar olarak elektrik geldiğinde enerji tasarrufu kültürümüz yok. Elektrik gelir ve ev soğutulmak için bütün klimalar açılır.

-Şu an vergi oranı arttı mı?
Düne kadar vergi sadece yılda 600 milyar dinarı (yaklaşık 400 milyon dolar) buluyordu.

-Peki bu rakam ne kadar olmalı?
Milyarlar olduğu tahmin ediliyor. İran'dan ithal ettiğimiz doğalgaza yılda sadece 7 milyar dolar harcıyoruz. Yatırımcılardan petrol türevlerinin yanı sıra yaklaşık 2,5 milyar dolarlık elektrik satın alıyoruz. Yani yüksek maliyet, ama düşük vergi.

REFORMLARA UYGUN ZEMİN

-Irak'ta reformlara uygun bir zemin var mı?
Günümüzde reform bir hak haline geldi. Ekonomi deyince bizim için ekonomik reformdan ve gelir kaynaklarının geliştirilmesinden başka çare yok. Bütçe giderlerini karşılamak için petrol gelirlerine bağımlı kalamayız. Tarımın, sanayinin, turizmin harekete geçirilmesi gibi alternatifler gerekiyor. İdari reformdan bahsederken, devletin tek işi kaynak olmak olamayacağını söylüyoruz. İş olanakları oluşturma konusunda destekleyici olmak için bu kurumları reforme etmeli ve özel sektörü desteklemeliyiz. Güvenlik alanında da reforma gitmeliyiz. Başkanlığını üstlendiğimiz bir komisyon oluşturarak bu yola çıktık. Dolayısıyla reform, Irak'ın durumunda, özellikle de bu hükümette tüketim ya da seçim sloganı değil, bir haktır.

-Irak'ta kaç devlet memuru var? Yani devlet ne kadar maaş ödüyor?
Irak’ın 4 milyona yakın memuru var, ama bu sayının netlik kazanması için bir süreç başlatıldı. Planlama Bakanlığı'nın ulaştığı sayı 3,2 milyon ve atanan çalışanlara ek olarak hala eklenecek sayılar var ve bunlar 500 bin aralığında.

-Kadrolular mı?
Evet, sözleşmeli olarak çalışıyorlardı ve kadroya alındılar. Sayının 4 milyondan fazla olduğunu düşünüyorum.

-Irak’ta İşsizlik oranının yüzde 16, yoksulluk oranının yüzde 25 olduğu doğru mu?
Yaklaşık olarak bu civarlarda. İstatistiklere göre yoksulluk yüzde 20 ile yüzde 22 arasında. Özellikle son iki yılda bakanlıkların valiliklerde projeler hayata geçirmek için harcama verimliliğinin düşük olması ve   gereken desteği alamadıkları için özel sektör projelerinin zayıf bir ivmeyle başlatılması nedeniyle istatistikler işsizlik oranlarının arttığını gösteriyor.
Iraklı ailelerin yetiştirme tarzından doğan genel bir eğilimin bir sonucu olarak çok sayıda üniversite mezununun olmasının yanı sıra devletin yüksek öğrenim için tüm gereksinimleri sağlamasıyla birlikte bu durum işsizlik oranını etkiledi ve çok sayıda işsiz genç ortaya çıktı. Hükümetimiz bu zorluğa, devlet tarafından istihdam da dahil olmak üzere çeşitli çözümlerle ilgileniyor. Bunu da kadrolarla tamamladık. İkinci çözüm, iş fırsatları oluşturma konusunda hükümeti destekleyecek özel sektörle ilgili. Irak Temsilciler Meclisi'nde oylanacak önemli bir yasamız var. Emeklilik, sosyal güvenlik ve işçi yasası. Bu yasa özel sektörde çalışanların haklarını devlet çalışanları ile eşit düzeye getirecek. Bu, önemli bir yapısal reformdur.

-İlerleyen süreçte kamu dışında kararlar alacak mısınız?
Hükümetimiz reform kararları almak zorunda. Reform kararları genellikle sancılı olsa da bir süre sonra elbette herkes için faydalı olacaktır.

-Popülaritenizin düşmesinden çekiniyor musunuz?
Ben her şeyden önce Irak'ın ve Irak halkının çıkarları için endişe ediyorum. Irak ve halkının çıkarlarına karşı popülaritemi ya da hayatımı sorgulamıyorum. Irak'ın ve Irak halkının çıkarları benim pusulamdır. Bir karar alırken bunun ülkenin çıkarına olduğunu görürsem o kararı alırım, ama zararı azaltmak benim sorumluluğum. Çünkü her kararın belli bir tarafa zararı olacaktır. Sadece yoksul ve düşük gelirli sınıfa verilen zararı en aza indirmeyi umursuyorum.

KAÇIRILAN DOLARLAR

-Sayın Başbakan, basında okuduğumuz doların kaçırılması meselesi nedir?
Irak Merkez Bankası 2007 yılından sonra doğru bir adım atarak enflasyonu ve yerel para biriminin anormal durumunu ele aldı. Dolarla ilişkimiz 1990’lı yıllarda abluka döneminde başladı. O zamanlar doları takip ediyorduk. Dolar kuru yükselince gıda fiyatları da yükseldi. Merkez bankası, para biriminin değerini yükseltmek için bir pencere açmaya çalıştı. Tüccarların ürünleri ithal etmesi için bir döviz firmasıyla iletişime geçmesine dayanan ticari bir mekanizmaya ve bununla ilgili bir incelemeye ihtiyacı vardı. Döviz firması, Merkez Bankası'na bağlı yerel bankalarla bağlantılıydı. Bu ticari mekanizmanın büyük bir kısmı üzerinde iyi bir inceleme yapılmamıştı. Yani, bankacılık sistemine uyumlu değildi. İthal edilen ürünlerin fiyatına ya da miktarına ilişkin yanlış tahminler vardı. Amaç, tüccarın yurtdışından ithal ürün getirmek için mümkün olduğunca çok dolar almasıydı. Bu rakam günlük 300 milyon dolara ulaştı.

-Kime satılıyordu?
Merkez Bankası onları (dolarları) bankalara ve şirketlere satıyor. Bankalar ithalat çerçevesinde yurt dışına (dolar) transfer yapıyor. Günlük 300 milyon dolar ithal eden bir ülkenin olması, doları ithal edip vatandaşına satmadığı sürece makul değildir. Bu mekanizma, ABD Hazine Bakanlığı ve ABD Merkez Bankası (FED) dışında herkese açıktı. Kimse buna karşı çıkmaya cesaret edemedi. Biz o dönemin milletvekilleri ve analistleri olarak bu konuya değiniyorduk. Ta ki ABD Hazine Bakanlığı’nın, kaçakçılığın, kara paranın aklanmasının vb. önlenmesi ve ABD'nin bazı ülkelere yönelik kararları açıklayıp dolar baskısını artırana kadar. Bölgede, Körfez’de ABD’nin doları yasaklandığı bir dolar bile vermediği ülkelerden bahsetmek bile istemiyorum.

-Peki ya Körfez ülkeleri?
Evet. Onlar için mesele egemenlik ve ekonomi meselesi.

-Kime göre?
ABD’ye göre. Dolarının doğru yerde kullanıldığından, yanlış ya da çıkarlarına aykırı kullanıldığını düşündüğü yerlere gitmediğinden emin olmak istiyor. Irak ile ABD arasında, standartların uygulanmasına hazırlık olarak bankaların eğitimi, tüccarların eğitimi ve elektronik bir platform oluşturulması gibi adımların yer aldığı bir anlaşma imzalandı. Başbakanlık görevine başlamadan önce bu bilgiye ulaştım ve Merkez Bankası Başkanı’na ‘Bankaları ve döviz değişim firmalarını kapsayan bir mekanizma var, buna hazır mısınız?’ diye sordum. Bana ‘Evet, hazırız’ cevabı verdi. Oysa ben göreve başlattıktan sonra 3 ayı doldurduğumuz halde bu hazırlığın yapılmamış olduğu ortaya çıktı. Mekanizma, 2022 yılı sonlarında yani iki ülke arasında imzalanan anlaşmada öngörülen iki yılın bitiminden sonra devreye girdi.

-O iki yıl içinde hiçbir şey yapılmadı mı?
Hiçbir şey yapılmadı. Piyasaları hazırlamak için gerekli tedbirler alınmadı. Yani bir bankanız, bir döviz şirketiniz ve bir tüccarınız var ve 10 yıldır belirli bir mekanizmaya göre çalışıyorsunuz. Bir gecede yeni bir mekanizmayı uygulamanız istense mutlaka itiraz edersiniz. Şimdi bu ay içinde iki yıllık bir çalışmayı yürütüyoruz. Tüccarla görüşüyoruz. Doğru ticaret yapmaları ve gerçek tüccarlar olup ticaretlerinin devam etmesini istiyorlarsa, doğru yoldan gitmeleri gerektiğini söylüyoruz. Belgeli kredi açarsanız, ithalat lisansı da alırsınız, dolar da alırsınız diyoruz. Birtakım sorunlarımız var, durumumuzun mükemmel olduğunu iddia etmiyorum. Satış noktaları üzerinde mutlak kontrolümüz söz konusu değil. Gümrükte gecikmiş vergi düzenlenmesi gibi sorunlarımız var. İthalat izni verirken rutin olarak aldığımız notlar var.

-Türkiye’ye ve İran'a dolar kaçırılıyor mu?
Döviz kaçakçılığı Irak’ta olduğu gibi dünyanın bütün ülkelerinde devam ediyor. Bölgedeki birçok ülkede yerel para biriminde bir gerileme söz konusu. İsimlere girmek istemiyorum. Kesinlikle dolara ihtiyaçları var. Bizimle ticaret yapanların bir kısmı, yurtiçindeki bazı bankalar ve döviz şirketleri ve komşu ülkelere ve bölgedeki ülkelere aktarılan dolarları satarak büyük karlar elde ediyorlar.

-Tedavinin işe yarayacağı konusunda iyimser misiniz?
Evet iyimserim. Bu sürecin Irak'ta ekonomik, mali ve bankacılık reformuna açılan kapı olduğunu düşünüyorum.

-Irak dinarındaki değer kaybı sorununa yakında bir çözüm getirilecek mi?
Irak'taki bankacılık ve finans sistemini uluslararası standartlara uygun olarak reforme etmek için bir dizi adımlar atarak çözüme doğru ilerlemeye başladık. Bununla birlikte vatandaşların ürün ve hizmet açısından neye ihtiyaç duyduğunu bulma yönünde de bir çalışma başladı. Bakanlar Kurulu, ekonomi için bir dizi karar aldı. Fiyatlardaki dalgalanma sürecine eşlik eden tüm faktörlere uyum sağlamak için para politikasıyla ilgilenen özel sektör, bankalar ve Merkez Bankası ile incelemeler devam ediyor. Devlet olarak en çok, temel ürünlerin fiyatlarını sabit tutup vatandaşın omuzlarına yük getirmeyen uygun fiyatlara sunulması ve özel sektörle sürekli bu standartlarda engellerin aşılması için çalışıyoruz.

STRATEJİK ÇERÇEVE ANLAŞMASI

-ABD Başkanı Joe Biden sizi telefonla arayarak ülkesinin stratejik ortaklığa bağlılığını teyit etti. Iraklı bir heyet, Washington'ı ziyaret etmeye hazırlanıyor. ABD’den talebiniz ne olacak?
Başkan Biden, Irak ile ABD arasındaki ilişkileri ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarına taşıyan ‘stratejik çerçeve’ anlaşmasının etkinleştirilmesi gerektiğini söyledi. Biz de bunu destekliyoruz. Stratejik çerçeve anlaşması, Irak Temsilciler Meclisi tarafından onaylanan açık bir anlaşma ve bunu uygulamamız gerekiyor. Son derece önemli bir anlaşma ve ABD ile ilişkilerimiz sadece güvenlik boyutuyla sınırlı kalmamalı. ABD, ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarında Irak için stratejik bir ortaktır. Ekonomimizin tüm alanlarında ilerleme için onun şirketlerinden ve uzmanlığından yararlanabiliriz.

-Irak'ın ABD’ye ihtiyacı var mı? Iraklı siyasi güçler arasında ABD ile ilişkilerin gerekli olduğu düşünülüyor mu?
ABD büyük bir ülke ve daha önce de dediğim gibi Irak, ABD ile yapılan anlaşmalara bağlı kalıyor. En önemli anlaşmalardan biri de stratejik çerçeve anlaşması. DEAŞ ile mücadele alanında ABD ile iş birliği yapıyoruz. Tüm siyasi güçler, Irak'ın çıkarlarına uygun olduğu sürece tüm ülkelerle olan ilişkileri desteklediklerini teyit ediyorlar. ABD ile ilişkide çıkarımız olduğuna, itiraz edemeyiz. A ya da B devletleriyle de çıkarlarımız var. Daha önce söylediğim gibi Irak'ın çıkarı bizim pusulamızdır.

-Irak, İran’ın nüfuzuyla ABD’nin rolünü birbirinden nasıl ayrıştırıyor?
Bu, her zaman ortaya çıkan sorunlardan biri ve bununla başa çıkmak için takip ettiğimiz bir yol var. Öncelikle İran, komşu bir ülke. Onunla dini, kültürel ve sosyal birçok ortak yönümüz bulunuyor. İran başından beri siyasi sürecin yanında yer aldı. DEAŞ ile mücadele de bizimle birlikte hareket etti. İlişkilerimizi bu çerçevede sürdürüyoruz. Elbette Irak halkının çeşitli kesimlerinden birçok siyasi gücün İran tarafıyla da olumlu ilişkileri var. Bölgedeki birçok ülkede olduğu gibi bu da olumlu bir nokta. Ama ülkenin iç işlerine ve egemen karara karışmama ya da etkilememe çerçevesinde olmak kaydıyla. İlişkilerimizde ve görüşmelerimizde bunu görüyoruz. Herkes böyle bir ilişki biçimine saygı duyar. ABD, 2003 sonrası Irak’ın değişim sürecine katkı sağladı, Irak'ın DEAŞ’ı yenmesine yardım eden Uluslararası Koalisyona öncülük yaptı. Bugün ABD’yi başka alanlarda da ilişkilerimizi geliştirmek istediğimiz bir ortak olarak görüyoruz. Evet, ABD ile İran ilişkilerinde bir gerginlik söz konusu, fakat bunun Irak’a olumsuz bir yansıması olmayacak. Irak'ın bir hesaplaşma arenası olmasını istemiyoruz. Ortak çıkarlar, karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerine göre ilişkilerimizi güçlendirmeye özen gösterirken bir tarafa karşı diğer tarafın yanında da değiliz.

IRAK’IN DİĞER ÜLKELERLE İLİŞKİLERİ

-Ukrayna'ya karşı İran yapımı silahların kullanıldığının ortaya çıkmasından sonra İran'ın Batı ile ilişkilerinin bozulmasının Irak'a olumsuz yansımasından korkuyor musunuz? Yani İran'ın Avrupalılarla ilişkilerinde önemli bir gerileme oldu mu?
Genel olarak istikrar eğilimindeyiz. Bu istikrar ancak gerilimi yaratan kaynaklar kurutularak sağlanabilir. Rusya-Ukrayna savaşı sadece Avrupa'yı değil tüm bölgeyi etkiliyor. Burası hassas bir bölge. Daha fazla anlayışa ve diyaloga ihtiyaç var. Hiçbir ülke müdahil olmamalı. Herhangi bir çatışma durumunda herhangi bir ülkenin herhangi bir ülkeye müdahalesini desteklemiyoruz. Çünkü böyle bir destek, krizi daha da şiddetlendirir. Rusya-Ukrayna krizi, ancak tüm dünya ülkelerinin müdahaleyi durdurması halinde sona erebilir. Böylece iki tarafı müzakere masasına oturmaya zorlayabiliriz. Diyalog, bu ülkelerin ve bölgenin trajedilerinden kaçınmanın en iyi yoludur. Irak, savaşlardan ve ablukalardan büyük zarar gördü ve bunların yansımalarını çok iyi biliyor. Dolayısıyla bu deneyimle konuşuyoruz. Diyalogsuz krizler bitmez ve müdahale her krizi uzatır.

-Rusya-Ukrayna krizinde Rusya ya da ABD sizden arabuluculuk yapmanızı istedi mi?
Biz tutumumuzu vizyonumuz, inancımız ve ilkelerimiz doğrultusunda belirleriz. Dediğim gibi Irak, savaşlardan ve ablukalardan çok çekmiş bir ülke. Kendi iç işlerimize karışılmasını kabul etmediğimiz gibi, başka ülkelerin iç işlerine karışılmasını da kesinlikle kabul etmiyoruz.

BAŞARISIZLIĞIN MAZERETİ YOK

-Sayın Başbakan, 2003’ten beri Sadr Hareketi’nin bulunmadığı bir hükümete başkanlık eden ilk Irak başbakanısınız. Sadr Hareketi ile bir ateşkes var mı? Varsa bu nasıl bir anlaşma? Şu anki ekonomik sıkıntının daha önce yaşananlara benzer bir isyana (gençlik ayaklanması) yol açmasından mı yoksa Sadr Hareketi’nin sokaklara taşmasından mı korkuyorsunuz?
Sadr Hareketi tanınmış bir liderliğe sahip, ister parlamentoda ve hükümette isterse parlamento ve hükümet dışında olsun, siyasi süreçte aktif bir role sahip geniş bir siyasi harekettir. Parlamentodan çekilme kararına saygı duyuyoruz. Siyasi faaliyetlerde yer almasını, yasal ve anayasal çerçevede herhangi bir olumsuz duruma dikkat çekerek eleştirilerde rolünü oynamasını önemsiyoruz. Hareketten, gençlerden veya başkalarından gelen bir ayaklanmadan korkup korkmadığımıza gelince; Allah korusun, hükümet programımızı uygulamada ve halkın karşısında taahhüt ettiğimiz önceliklerimizin uygulanmasında yaşanan herhangi bir başarısızlık, şu veya bu siyasi parti tarafından değil, Irak halkının tüm bileşenleri tarafından kesinlikle reddedilecektir. Mevcut durum bu başarısızlığa müsamaha göstermiyor. Dolayısıyla bu hükümeti oluşturan, çeşitli bileşenlerden 280 milletvekilinin yer aldığı ve Koordinasyon Çerçevesi, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Egemenlik ve Azm hareketlerini içeren ‘Devletin İdaresi Koalisyonu’, olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle bu aşamadan sorumludur. İster Sadr Hareketi ister gençler isterse Irak halkının büyük çoğunluğu olsun, diğer tarafların karşısında hiçbir mazeret yoktur. Biliyorsunuz, seçmenlerin yüzde 60’tan fazlası oy kullanmadı. Yani demek istediğim, diğer siyasi bileşenlere bakmadan önce bu yüzde 60’a bakmalıyız. Bu yüzde 60, performanstan memnun değilse mutlaka bir konumu olacaktır.

-Son milletvekilliği seçimlerinde oy kullanma hakkı olanların yüzde 60’ı seçimlere katılmadı mı?
Evet, resmi tahminler seçimlere katılma konusunda net bir isteksizlik olduğunu gösteriyor. Bu oran yüzde 60 civarında.

-Bunun nedeni, siyasi güçlerin halkı hayal kırıklığına uğratması mıydı?
Bu önemli sebeplerden biridir. Seçim sonuçlarının açıklanması ve siyasi güçlerin bir yıl boyunca girdaba girmesinin ardından yüzde 60’lık kesimin kararı böyle oldu. Bu yüzde 60, yüzde 40’a dedi ki: Bakın, size sürecin faydasız olduğunu söyledik.

-Sayın Başbakan, Koordinasyon Çerçevesi halen hükümetinizin yönergelerinden memnun mu?
Elbette Koordinasyon Çerçevesi, Şii bileşenin en büyük bloğudur. Başbakanın adaylığını benimseyen, tüm taraflardan bakanları olan ve diğer bloklarla anlaşmaya varan onlardır. Devletin İdaresi Koalisyonu’nu da o kurdu. İktidarın başarısı veya başarısızlığı, Allah göstermesin, Çerçeve ve Devletin İdaresi tarafından üstleniliyor. Rahatlık ya da huzursuzluk meselesinin ucu bence açık. Bir yönteme gidiyoruz. Tüm konular için genel yönergelerin tartışıldığı ve üzerinde anlaşmaya varıldığı bir bakanlık platformu ve programı var. Bu programı veya bakanlık müfredatını her uyguladığımızda, kabul veya ret derecesini ölçeriz. Bunun dışındaki durum ile ilgilenmiyorum.

BAŞARI KORKUSU

-2003’ten bugüne siyasi süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
2003’ten bugüne siyasi süreçte bir başarı korkusu var gibi görünüyor. Bu mantıklı değil.

-Başarı korkusu ne anlama geliyor?
Gerçekleşen siyasi durumların bir kısmı, bazılarının başarıdan korkmasıdır. Birçok engelle karşılaştık. Vatandaşın mağduriyetini hafifletecek, hükümetleri başarıya ulaştıracak projeler oldu ama şu veya bu hükümet başarılı olur korkusuyla bunlar iptal edildi. Umuyorum ki bu saplantıyı aşmışızdır. Çünkü bu saplantının devam etmesi, yönelimleri, hırsları ve programları ne olursa olsun her türlü hükümeti engelleyecektir. Tahminime göre şu an orada bulunanların hepsi, hükümetin başarısı konusunda ilgili ve herkes destekleyici. Herkes, tehlikeyi hissediyor ve bunun önemli bir fırsat ve son şans olduğunun açıkça farkında. Yatırım yapmazlarsa halkın karşısında mazeretleri yoktur.

-Mevcut hükümet başarısız olursa büyük bir çöküş yaşanabilir mi?
Allah’ın izniyle bu olmayacak. Çünkü Irak’ta işlerin kontrolü elinde olan güç merkezleri var.

DEVLET HUKUKU

-Irak devletinin güvenlik ve ekonomi dahil bileşenlere ve gruplara dağıtıldığı söylendi. Bu doğru mu? Irak’ı çeşitli unsurlardan ve gruplardan haklarını geri alan bir devlet olarak görecek miyiz?
İlk olarak, bir tür netlik eksikliği var. Koalisyon hükümetinden bahsediyoruz. Bir koalisyon hükümeti genellikle parlamentoda bulunan siyasi güçlerden oluşur. Siyasi güçlerin hükümette var olma hakkı vardır. Biz parlamentoda bulunan siyasi güçleri temsil eden bir koalisyon hükümetiyiz. Ben de bakanların kendi partilerinden benim belirlediğim kriterlere göre aday gösterilmesini istiyordum. Her parti bana üçer aday gösteriyor. Bakanları ben seçiyorum.

-Sizi zorladılar mı?
Hayır. Tüm bakanlık kabinesinin seçimini ben yapıyorum.

-Her siyasi güç size üç isim mi verdi?
İki aday ismi verdiler. Altı aday ismi veren siyasi bir blok da var. İkiyi de üçü de dördü de reddediyorum. Ta ki ikna oluncaya kadar.

-Kriterleriniz nelerdi?
Doğruluk, verimlilik, bakanlık dosyasına erişim ve bazı diğer özellikler. Bu kabineyi ben seçtim. Burada güvenlik kurumları hakkında kafa karışıklığı ve konuşmalar başladı. Şunu söylüyorum: Bir isim istiyorum, bir siyasi tarafa veya bir güvenlik grubuna verdiğimiz hassas bir güvenlik pozisyonu uyarınca önümüze koyulmuş bir iş talep ediyorum. Ama bir düzensizlik var.

-Bu olmadı mı?
Olmadı ve olmayacak. Güvenlik hizmetleri, Sudani hükümetinde güvenlik kurumu çalışanları dışında yönetilmeyecektir. Buna bir nokta koyalım. Finans kurumu yalnızca bu kurumdan uzmanlar tarafından yönetilecektir. Bu arada ve dürüst olmak gerekirse; siyasi güçler herhangi bir taraftan güvenlik bölgesi talep etmedi. Bu karara saygı duydular ve oy birliği ile desteklediler. Devletin İdaresi Koalisyonu’nda güvenlik kurumları hakkında konuşuldu. Ben de fikrimi söyledim. ‘Biz de bu kararı destekliyoruz’ dediler. Geri dönüp diyorum ki öneri sunanlar, bana bir grup, milis, taraf veya bunun gibi bir kesime verdiğimiz güvenlik yetkisinin nerede olduğunu söylesin.

SUUDİ DENEYİMİ

-Gelelim başka bir konuya... Birkaç gün önce Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ile görüştünüz. Şu an Suudi Arabistan ile olan ilişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hamdolsun bu, önceki hükümetlerden bu yana iyi ve birikimli bir ilişki. Irak ve Suudi Arabistan’ın İslami, Arap, ekonomik ve coğrafi düzeylerdeki ağırlığı ve ‘aramızda kolayca siyasi ve ekonomik bir eksen olabilecek ve istikrarlı bir bölgesel sistem kurabilecek’ ortaklıkları gibi mantıklı nedenleri bilen herkes bu ilişkiyi sürdürmeye hevesli.

-Suudi Arabistan ile bölgede ve uluslararası alanda istikrarın temeli olacak bölgesel bir eksen kurabilir misiniz?
Evet, bölgenin ve dünyanın istikrarının temeli olacak bir bölgesel sistem kurulabilir. Yani ekonomik, siyasi, coğrafi ve tüm standartlarda… Irak ve Suudi Arabistan olarak bölgede ve dünyada bir odak noktası olacak şekilde bu ekseni oluşturabiliyoruz. Biz bu konuda ciddiyiz. Sayın Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile bir görüşme yaptım. Onu her zamanki gibi duyarlı, bu hedefe netlik ve ciddi bir istekle ulaşmak için ilerlerken buldum. Arap- Çin Zirvesi’ne katılımım sırasında karşılıklı ziyaretler için aramızda bir gündem belirledik. Dışişleri Bakanı’nın ziyaretinin ardından Ticaret Bakanı’nın Koordinasyon Kurulu Başkanı’na ziyareti gerçekleşti.

-Ziyaret nereye yapıldı?
Bağdat’a. Bakanlarımız Suudi Arabistan’ı da ziyaret etti. Irak- Suudi Koordinasyon Konseyi’nin Bağdat veya Riyad’daki oturumuna hazırlanana kadar toplantılar dönüşümlü olarak yapılıyor, sorun yok. Koordinasyon Kurulu’nda üç yıllık bir görev ve proje takvimini zaman çizelgeleriyle birlikte sunacağız.

- Veliaht Prens ile bu konuda anlaştınız mı?
Evet, Riyad’da bu konuda anlaşmıştık.

-Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile ilk görüşmeniz bu muydu?
Hayır. Bakan olarak onunla birden fazla kez görüştüm.

- Ya başbakan olarak?
İlk kez Arap-Çin Zirvesi sırasında ikili görüşmeler gerçekleştirdik.

-Suudi Arabistan’ın tanık olduğu süreç hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Bu, saygıyı ve deneyim alışverişini hak eden bir deneyim. Suudi Arabistan Krallığı, kaynaklarını ekonomik düzeyde, doğru bir şekilde yatırım yapma konusunda önemli adımlar attı. Ben Sanayi Bakanı iken bu tecrübeyi gördüm. Bu öncü bir tecrübedir. Ras el-Hayr, el-Cübeyl ve Riyad’ı ziyaret ettim. Suudi endüstrisinin temeli hakkında bilgilendirildim. Oldukça gelişmişti. Küresel pazar ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü karşılamaya katkıda bulundum. Bu deneyim, kardeşlerle deneyim alışverişi için değer. Siyasi düzeyde de bugün Suudi Arabistan’ın önemli bir rolü var ve Arap-Çin Zirvesi konferansı doğru yönde atılmış bir adımdı. Bu, Araplar ve bölge ülkeleri olarak bizim için önemli. Bölgedeki gerilimlerin azaltılmasına ve krizlerin yatıştırılmasına katkıda bulunmalıyız. Çünkü kalkınma sloganını yükseltiyoruz ve kalkınma istikrar gerektirir. Bölgedeki ve dünyadaki konular ekonomik meselelerdir. Vizyonlar aynı.

SUUDİ ARABİSTAN-İRAN DİYALOGU

-Yakın zamanda Bağdat’ta yeni bir Suudi Arabistan- İran diyalog turu bekliyor muyuz?
İnşallah. Yakın zamanda bu görüşmeyi gerçekleştireceğiz. Hükümetin çalışmalarının başlangıcından bu yana Suudi Arabistan ve İran’daki kardeşlerimizin talebi üzerine bu ilişkinin devam etmesini istiyoruz. Bunu da bir gereklilik olarak görüyoruz. Çünkü bölgedeki farklı bakış açıları ne zaman bir araya gelse bu istikrara yansıyor

-Bu, bir hafta içinde mi yoksa daha uzun bir süre sonra mı gerekleşir?
Görüşmeler veya temaslar, toplantılar düzenlemek için devam ediyor ve zaten bazı düzeylerde de mevcutlar. Ancak seviyeyi yükseltmek istiyoruz. Hedefimiz, Irak himayesinde güvenlik görevlilerinden diplomatik ilişkilere kadar görüşme seviyesini yükseltmektir.

-Bu toplantılara bizzat katılacak mısınız?
Evet, bizzat takip ediyorum.

-Geçmişte Bağdat’ta Türk- Arap diyalogları mı yapılıyordu, yoksa sadece Suudi Arabistan- İran diyalogu mu?
Güvenlik koordinasyonu olduğuna inanıyorum. Güvenlik birimlerimizin edindiği deneyim ve birçok terör komplosunu ortaya çıkarma yetenekleri göz önüne alındığında, güvenlik konusunda bölgedeki tüm ülkelerle koordinasyon içinde olmaya istekliyiz. Bu bilgiyi bölge ülkeleri ile paylaşmak istiyoruz.

-Mesela kimlerle?
Hepsiyle. Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri, İran ve Türkiye hatta Avrupa ülkeleri ile. Güvenlik servislerimiz terörist gruplara nüfuz etme ve onları tasfiye etme kabiliyetine sahiptir.

-DEAŞ konusunda endişeli misiniz?
Hayır. DEAŞ, sadece inlerine kaçan, korkmuş bir çete. Onları her gün tüm pozisyonlarda düzenlediğimiz saldırılarla hedef alıyoruz. Araziyi ellerinde tutamazlar. Aksine onlar, vatandaşları veya konutları hedef almış operasyonlarda hareket eden 4- 5 kişiyi geçmeyen küçük gruplardır. Bu teröristlerin yakalanması ve takibi için çalışmalar devam ediyor.

-Birimler, sizi hedef almaya yönelik bir girişim tespit etti mi?
Hayır, böyle bir girişim tespit edilmedi.

KONTROLSÜZ SİLAHLAR

- ‘Kontrolsüz silahlar’ diye bir sorun var. Devlet bu olguyla mücadelede hangi aşamada?
DEAŞ ile girdiğimiz savaşta silah taşıyabilen birilerini arıyorduk ki mücadele edilebilsin. DEAŞ’ın varlığı masum vatandaşları, köyleri, şehirleri ve mahalleleri hedef alıyor, farklı unvanlara sahip oluşumlarla savaşçılar yaratıyordu. Zaferin ardından eski hükümetler güvenlik reformu sürecinde çaba göstermediler. Güvenlik kurumlarının profesyonel olması ve bağlamlara göre çalışması için güvenlik reformunun gerekliliğine ilişkin BMGK kararları bulunuyor. Biz başladık. Bugün, güvenlik kurumlarında güvenlik reformunu kabul etmek üzere başkanlığını yaptığım bir komite kurulması kararı aldım. Bu reformun en önemli önceliklerinden biri, silahların kanuna göre güvenlik kurumları çerçevesinde kontrol edilmesi, yani güvenlik kurumları dışında silah olmamasıdır.

-Güvenlik kurumlarının dışında silah olmayacak mı?
Bu konu, platformdaki tüm siyasi güçlerle uzlaşı çerçevesindedir. Silahlar, kanunla kurulan güvenlik hizmetlerindir. Bu kurumun dışında silah bulunmayacaktır.

-Bunlara el koyacak mısınız?
Müsadere ve diyalog ile tüm bu sorunlara son verilecek. Önemli sorun, konuyu (silah taşıma) yabancı tarafların varlığına bağlayanların var olmasıdır. Yabancı varlığı olduğu görüşünde olan, yasa ve anayasa dışında yabancı varlığına izin verilmemesi gerektiğine inanan taraflar var. Bu, birçok Iraklı tarafından desteklenen bir görüştür. Biz bu varlığı anayasal ve yasal çerçevede düzenlersek bu kişilerin hiçbir mazereti kalmayacaktır.

-Tahviller sorunu konusunda söylenenlerden sonra Kürdistan Bölgesi ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Bağdat- Erbil arasındaki sorunları çözmek için önceki bütçelerin finansmanından başlayarak bir yol haritası ile yola çıktık. Federal Mahkeme’nin kararıyla ters düşerek kanun ve yetkiler dahilinde başka bir sürece yöneldik. Bütçeyi sunmanın eşiğindeyiz. Biz de bütçe kanununda petrol yönetiminin şekli ve mali ödeneklerin finansmanı konusunda bölgeyle mutabakata vardık. Bütçeyi onayladıktan sonra petrol ve gaz yasasının yasalaşmasına geçeceğiz. Bu durum, 2003’ten sonra anayasanın yazılmasından bu yana yaşanan en önemli zorluklardan biri. Çünkü petrol ve gaz, sadece bölgenin beklentisi değil. Aksine tüm petrol üreten vilayetler, onu bekliyorlar.

-Bu bir Kürt talebi mi?
Irak’ın talebi. Ama petrol sorunları nedeniyle mesele, sanki petrol sadece merkezle bölgenin sorunlarını çözüyormuş gibi görünüyordu. Bu senaryoyu uygulamaya gidiyoruz. Geri kalan sorunlar, yetki ve prosedürler dahilinde kontrol ediliyor. İnancımız şudur ki ister Erbil, Süleymaniye, Anbar’da olsun ister Necef’te, ulusal sorumluluğumuzun Irak’ın tüm coğrafi bölgelerindeki tüm vatandaşları kapsadığı yönündedir. Hukuki ve ahlaki durum budur. Adalet ve eşitlik ilkesini koruyarak tüm vatandaşlarla ilgilenmeye istekliyiz. Bizi birleştiren toplum sözleşmesi anayasadır.

-Arap Zirvesi yakın zamanda yapılacak mı?
Evet. Ama tarih henüz belirlenmedi. Arap Zirvesi’nin düzenlenmesi kararı sonrasında geriye sadece tarihin belirlenmesi kalıyor. Sanıyorum ki Riyad’da düzenlenecek.

Sudani, Irak Milli Takımı’yla birlikte Basra’da, ‘25. Arap Körfez Kupası’ zaferini kutladı. (Facebook)
-Suriye bu zirveye katılacak mı?
Suriye’nin katılmasını umuyorum. Suriye’yi eski konumuna ve Arap Birliği’ndeki varlığına geri döndürmek için ciddi bir şekilde çalışmamızın zamanı geldi. Bir anlayış olmalı, çünkü Suriye’nin istikrarı bölgenin istikrarıdır. Irak’a yönelik bir terör faaliyeti tehdidi varsa bu, Suriye sınırından geliyordur. Suriye’deki herhangi bir istikrarsız durum Ürdün’e, Lübnan’a ve diğer bölge ülkelerine ulaşıyor. Uzun bir süredir acı çeken ve artık zor durumda ve ekonomik koşullarda yaşayan Suriye halkının acılarını hafifletecek şekilde Suriye hükümeti ile diyalog içinde olunması oldukça önemlidir.

SINIR GÜVENLİĞİ

-İran, Kürdistan’daki bazı grupları İsfahan’a yönelik saldırının kolayca düzenlenmesinde rol oynamakla suçladı. İran’ın Kürdistan’daki herhangi bir büyük eyleminden endişe duyuyor musunuz?
Bu dönemde hükümetin karşılaştığı sorunlardan biri de Irak- İran sınırında ve Irak- Türkiye sınırında gerçekleşen saldırılardır. Bunlar, iki ülke arasında tartışma ve diyaloga konu oldu. Eğilim, bölge ve federal kurumların İran tarafıyla birlikte bulunduğu ortak bir güvenlik komitesinde, ortak bir rapor sonuçlandırmak veya imzalamak yönündeydi. Böylece şu üç görevi yerine getiriyoruz:
Birincisi; sınırların federal resmi güçlere alınması. İkincisi; aranan kişilerin yasal düzenlemelere uygun olarak teslim edilmesi. Üçüncüsü; herhangi bir tarafın kamp kurmasına veya silah bulundurmasına izin verilmemesi.

- PKK’yı mı kastediyorsunuz?
Evet, PKK ve muhalefetteki İran Kürdistan Demokrat Partisi. KDP eskidir. Ancak uydu kanallarının gösterdiği gibi bir kamp, ​​silah ve eğitim değil, mülteci kapasitesindedir.

-Bölge federal güçleri almayı kabul etti mi?
Evet. Bir anlaşma sürecindeyiz. Bağdat’ta anlaşma imzalamak için İran’dan bir heyet gelecek. Sınırları korumak üzere bu komite için bir toplantı yaptık. Yasal çerçeve herhangi bir şiddete sürüklenmeyi engelleyecek nitelikte.

-Suriye ile üst düzeyde ilişkiler var mı?
Resmi çerçevede var.

-Suriye’yi ziyaret ettiniz mi?
Hayır.

-Suriye’den Bağdat’a gelen oldu mu?
Göreve başladığımdan bu yana kimse gelmedi. Sadece büyükelçi ile görüşmeler yapıldı.

-Lübnan’daki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Lübnan’daki durum, siyasi istikrarsızlığın yanı sıra ekonomik yansımaları nedeniyle bizi endişelendiriyor. Bu durumu Irak’ta da yaşadık. Tarafları bu zor koşullarda Lübnan halkına yük olan ekonomi ile yüzleşmek için bir anlaşmaya varmaya, bir cumhurbaşkanı seçmeye ve bir hükümet kurmaya teşvik etmek için tüm çabamızı sarf ediyoruz. Her türlü iş birliğine ve desteğe açığız ve hazırız.

-Yardım ediyor musunuz?
Evet. Akaryakıt güvenliği mevcut. Bunu sürdürüyoruz. Devletimiz bu konuda kararlı.

SADDAM HÜSEYİN’İN KOLTUĞU

-Sayın Başbakan; Saddam Hüseyin ile Abdüsselam Arif’in sizden önce oturduğu koltukta bulunuyorsunuz. Aynı karargâhta, Saddam Hüseyin’in yerine oturan bir Iraklı ne hisseder?
Koltuğa oturanlar, kendinden öncekilerden nereye gittikleri, nasıl gittikleri ve geride bıraktıkları konusunda ibret almalı, bunları önüne koymalıdır. Gün gelecek bu koltuktan kalkacak, ama ardında ne bırakacak?

-50 yaşınızı aştınız...
Yaş 50, 60, 70 ya da 100 olsun bu koltuktan ayrılacaksınız. Ama Cenab-ı Allah, sana halkına hizmet etme, bu makamda olma fırsatı vermiş. Bu durumda senin sorgun ve Allah katındaki duruşun uzun olacak. Ayrıca sorgu, sıradan vatandaşın karşılaştığından farklı olacak. Çünkü güvenlik, ekonomik ve sosyal kararlardan sorumlu olacağım. Büyük bir sorumluluğum var ve büyük özen gösteriyorum. Her gün 17 saat çalışıyorum ve gün ayrımı yapmıyorum. Bugünün cuma mı perşembe mi ya da cumartesi mi olduğunu programlarım nedeniyle bilmiyorum. Hatta işimde çok rahatsız edici olduğum için çevremdekileri bile yordum. Bunun nedeni sorumluluktur. Ben de bu topluluktan geliyorum. 1989’dan 1992’ye kadar Bağdat Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenciydim. Geceleri Hamada Pazarı’nda çalışırdım.

-Resmi ve siyasi işlerdeki deneyiminiz uzun. Peki, durakları nelerdir?
Seksenlerde yaşadım ve doksanlarda yaşadım, ablukayı gördüm. 2003’ten sonraki siyasi çalışmalarda bulundum. Her aşamadan insanlarla bağlantılıyım. 1980’lerden 2003’ten sonrasına kadar Iraklılarla birlikte yaşamış ve görevlere dahil olmuş tek Irak başbakanıyım. Devlet sisteminden geliyorum. 1997’de memur, 2003’ten sonra da ilçe komiseri, meclis üyesi, vali, birkaç bakanlıkta da bakandım.

-Şu an Davet Partisi’nin dışında mısınız?
Evet, 2019’da istifa ettim.

-Partiyle kırgınlıklar kaldı mı?
Hayır, onlara karşı açıktım. Davet Partisi eski bir partidir ve bir sistemi vardır. Gazeteciler bile hata yapıyor. Gelip, “Siz, Davet Partisi’nin liderisiniz” diyorlar. Lider kelimesi ne demektir?

-Yani Davet Partisi’nde sorumluluğunuz yok muydu?
Asla. Ben sadece Davet’te bir şehidin oğluyum. Bu yüzden seçimlerde atandım; yani adaylığımı kastediyorum. Davet Partisi, seçimlerde yandaşlarına Muhammed Şiya es-Sudani’nin kabile şeyhi olarak toplumsal ağırlığı nedeniyle kazanacağını söylüyordu. Destekçileriniz varsa, ondan oy vermelerini isteyin. Davet Partisi bana fırsat verdi. Beni, Kanun Devleti’nde bakan olarak aday gösterdiler. Ben de hamdolsun ortaya bir icraat koydum. Davet Partisi, işinin ehli ve dürüst bir bakanı olduğunu söylüyor.

-Kasım Süleymani’yi tanıyor muydunuz veya kendisiyle hiç görüştünüz mü?
Genel toplantılarda. Bakanlıklara resmi heyetlerde gelir, görüşmeler yapardı.

-İran, hükümetinizi destekledi mi?
İran, hükümeti kurmak için yapılan müzakerelere hiçbir zaman müdahale etmedi.

-Kenani, sizinle bağlantılı mıydı?
Asla.

-Ya da ABD Büyükelçisi?
Hayır. Hükümet yüzde 100 Irak kararıyla kuruldu. Doğrudan ya da dolaylı hiçbir şekilde herhangi bir etkiye ve müdahaleye maruz kalmadı. Sayın Nuri el-Maliki’nin ikinci hükümetinde sekiz yıl bakanlık yaptım. Sayın Haydar el-İbadi hükümetinde herhangi bir siyasi partiden, yani beni aday gösteren partiden ‘bu anlaşma bizim çıkarımıza veya bize zarar verir ‘gibi bir emir almadım. Asla. Söylentilerin çoğu doğru değil.
Iraklılar, Iraklılığıyla, kişiliğiyle, duruşuyla ve ilkeleriyle gurur duyuyor ve hiçbir gerçek Iraklının kararından herhangi bir taraf için vazgeçmesi mümkün değil.

ARAP DERİNİĞİ

-Arap derinliğinden bahsetmeniz İran’ı rahatsız etmiyor mu?
Hayır, asla. Bu bir zorluk yaratmadığı gibi İran tarafının da bununla ilgili bir sorunu yok. Irak, Arap derinliğine sahip bir ülke ve yüzlerce yıldır öncü bir konumda. Bu bizim doğal rolümüz. Bunu kolaylıkla uygulamaktan gurur duyuyoruz. Çünkü bu, Arap ülkeleri ve komşu ülkeler, İran veya Türkiye de dahil olmak üzere bölgenin istikrarına katkıda bulunacaktır.

-Körfez ile çıkarları ilişkilendirme konusuna ne düşünüyorsunuz? Bunu onlarla (İranlılarla) görüştünüz mü?
Evet ve en yüksek düzeylerde. Irak’ın kardeşleriyle, ekonomisiyle bölgede öncü olması başta Irak ve İran- Irak ikili ilişkileri açısından önemli.

-Sizce Irak’ın kaderi Arap mı?
Evet. Irak’ın kaderi Araptır ve bu Irak için normal bir durumdur. Ve Irak, kendisine ait olmayan bir rolü üstlenmez. Bu yaratılıştan bu yana en önemli roldür.



Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
TT

Cumhurbaşkanı Erdoğan Şarku’l Avsat’a konuştu: Mekke Anlaşması caydırıcılığı güçlendiriyor ve hiçbir ülkeyi hedef almıyor

Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)
Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından Prens Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Başbakan Şahbaz Şerif (SPA)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan ile ilişkilerin stratejik bir ilişki olduğunu belirterek, önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atılacağını açıkladı. Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğunu vurgulayan Erdoğan, “Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta Mekke’de Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’le birlikte imzaladığı Mekke Savunma Anlaşması ardından Şarku’l Avsat’a konuştu.

Cumhurbaşkanı, Mekke Savunma Anlaşması’nı ABD ile İran arasındaki gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak görmenin yanlış olduğunu belirterek, anlaşmanın salt askeri boyutuyla değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Erdoğan, “Bu anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, taraflar arasındaki dayanışma ruhunu pekiştirerek güvenlik bilincini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır” dedi.

Anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapıldığını belirten Erdoğan, anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığını, aksine katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açık olduğunu vurguladı.

Erdoğan ayrıca İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının derhal sona ermesi gerektiğini söyledi. Suriye’nin yeni bir aşamaya girdiğini belirten Erdoğan, en önemli beklentimizin bu aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye’nin yeniden imarı için zemin hazırlaması olduğunu ifade etti. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye’nin güvenliğini tehdit edecek örgüt ya da yapıların varlığına izin vermeyeceğini söyledi.

Mekke Üçlü Anlaşması

*Sayın Cumhurbaşkanı, “Mekke Üçlü Anlaşması” fikri nasıl ortaya çıktı ve buna giden başlıca gelişmeler nelerdi?

Mekke Savunma Anlaşması fikri, bölgemizde yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni koşullar ve üç ülkenin ortak sorumluluklarının bilinci sonucunda doğdu. Bölgesel meselelerin bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine her zaman inandık ve bu yöndeki çözüm arayışlarını daima destekledik. Yaklaşımımızın temelini her zaman bu anlayış oluşturdu.

Bölgesel meselelerin, o bölgede rol oynayan aktörler tarafından çözüme kavuşturulması gerektiğine inanıyoruz. Bu adımla birlikte bunun gerçekleşmesi yönünde ilk adımı attığımızı düşünüyoruz.

Son dönemde yaşanan gelişmeler, kardeş ve dost ülkeler arasındaki eşgüdüm ve dayanışma çabalarının taşıdığı hayati önemi açıkça ortaya koydu. Türkiye olarak geçmişte olduğu gibi bugün de anlaşmazlıkları derinleştirmek yerine diyaloğu ve istişare kanallarını güçlendirmeye çağırıyoruz. Çünkü kalıcı barışın yalnızca çatışmaların sona erdirilmesiyle sağlanamayacağını; karşılıklı güven köprülerinin kurulması, güçlü siyasi irade ve ortak bir gelecek vizyonu oluşturulması gerektiğini biliyoruz.

gthyu
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cuma günü Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalarken (SPA)

Dolayısıyla Mekke Savunma Anlaşması bu anlayışın bir ürünüdür. Bu anlaşma üç ülke arasındaki bir mutabakat olmanın ötesinde, bölgede istikrarı sağlamak ve kardeş ve dost halkların güvenlik ve huzur içinde yaşamasını mümkün kılmak konusunda üstlendiğimiz tarihi sorumluluğun bir göstergesidir.

Burada son derece önemli bir hususu vurgulamak istiyorum: Bu anlaşma, barış ve istikrar isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Türkiye olarak bugün olduğu gibi geçmişte de barışı, istikrarı ve kardeşlerimizle dayanışmayı güçlendirmeyi destekledik ve desteklemeye devam edeceğiz. «Mekke Savunma Anlaşması»nı bu güçlü iradenin somut bir yansıması olarak görüyoruz. Başka ülkelerin bu anlaşmaya katılmasına yönelik hiçbir itirazımız yok.

İnşallah Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan olarak bölgemizde yeni bir işbirliği ve ortak çalışma döneminin kapısını açmış olacağız. Türkiye, bu kapıyı her zaman sonuna kadar açık tutma ve bölgede barış ve istikrarı güçlendirme çabalarına mümkün olan en güçlü katkıyı sunma iradesine sahiptir.

Anlaşmanın ABD-İran gerilimiyle bağlantısı

*Anlaşmanın ABD ile İran arasında tırmanan gerilimle bir bağlantısı var mı, yoksa üçlü koordinasyon fikri daha önce de gündemde miydi?

ABD ile İran arasındaki gerilimin yükselmesinin bölgede yaşanan gelişmeler açısından tehlikeli olduğu şüphesizdir. Ancak Mekke Savunma Anlaşması’nı yalnızca bu gerilimin konjonktürel bir yansıması olarak değerlendirmek yanlıştır. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin izlediği politikaların ve niyetlerinin yanlış anlaşılmasına yol açar.

Bu anlaşma, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde yer alan meşru müdafaa hakkını teyit etmek amacıyla yapılmıştır ve hiçbir ülkeyi hedef almamaktadır. Amaç, bölgede güvenliği, refahı ve istikrarı güçlendirmektir. Anlaşma, katılmak isteyen tüm kardeş ülkelere açıktır.

Bizim vizyonumuz yalnızca üç ülkeyle sınırlı değil. Anlaşmanın büyümesini, hatta bir gün uygun koşulların oluşması halinde bölgedeki tüm ülkelerin aynı çatı altında bir araya gelmesini arzu ediyoruz. Bu, bölgenin tamamında kalıcı istikrarın sağlanması yönünde atılabilecek en ideal adım olacaktır.

Bugün attığımız bu adım bir anda ortaya çıkmış değildir. Anlaşma uzun zamandır, anlaşmayı imzaladığımız ortaklarımızla ve bölgedeki diğer ülkelerle gerçekleştirdiğimiz görüşmeler ve toplantılar sırasında gündemdeydi.

Yıllardır bölgemizde barış ve güvenliğin güçlendirilmesinin, ilgili ülkeler arasında düzenli istişareleri gerektirdiğini vurguluyoruz. Çabalarımız da buna hizmet etmeye yönelikti. Çünkü bölgesel sorunların çözümü dışarıdan dayatılan reçetelerden uzak şekilde gerçekleştirilmelidir. Dışarıdan ithal edilen çözümlerin felaket getirdiğini çok iyi biliyoruz.

Bu nedenle Türkiye olarak sürekli şekilde bölge ülkelerinin kendi iradesine ve ortak aklına dayanan politikalar doğrultusunda hareket ettik.

Dolayısıyla Mekke Anlaşması’ndan doğan üçlü mekanizmayı belirli bir uluslararası duruma karşı verilmiş anlık bir tepki olarak görmüyoruz. Aksine bunu, bölgedeki gelişmeler karşısında stratejik bir iradeden hareketle attığımız güçlü bir adım olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye olarak her zaman tırmanmadan ziyade diplomatik çözümlerden, çatışmadan ziyade diyalogdan, bölünmeden ziyade bölgesel işbirliği ve ortak çalışma bağlarının güçlendirilmesinden yanayız.

Türkiye tüm taraflarla konuşabilen ve zor meselelerde sorumluluk üstlenebilen bir ülkedir. Bölgenin tamamında barış ve kalıcı istikrarın sağlanması için üzerimize düşeni yapmaya devam edeceğiz.

Kolektif caydırıcılık

*Anlaşma savunma niteliği taşısa da metinde, taraflardan herhangi birine yönelik saldırının üç tarafa yönelik saldırı sayılacağı belirtiliyor. Bu doğru mu?

Evet. Adından da anlaşılacağı üzere Mekke Savunma Anlaşması kolektif savunma temelinde şekilleniyor. Ayrıca anlaşmanın kardeş ülkeler arasında Mekke’de imzalanması ona özel bir sembolik anlam kazandırıyor. Bu bizim için büyük bir memnuniyet kaynağıdır.

Mekke Savunma Anlaşması her şeyden önce kolektif caydırıcılık temelinde yükseliyor. Anlaşma, güvenlik ve savunma alanlarındaki işbirliğini güçlendirmeyi, savunma sanayisinde ortak projelerin geliştirilmesinin önünü açmayı ve terörle mücadele çabalarını desteklemeyi amaçlıyor.

Bu anlaşma herhangi bir tarafı hedef almıyor. Amacı halklarımız için barış, istikrar ve refahı sağlamaktır. Metindeki maddeler son derece açık ve herhangi bir belirsizlik içermiyor.

gthyuj
Veliaht Prens Muhammed bin Selman, Erdoğan ve Şahbaz Şerif, ülkelerinin savunma ve dışişleri bakanları ile istihbarat teşkilatı başkanlarıyla birlikte Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasının ardından toplu fotoğraf çektirdi (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Anlaşmanın temel yaklaşımı, taraflardan birinin güvenliğine yönelik herhangi bir tehdidin diğer imzacı taraflar açısından da güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmesidir.

Ancak konuyu yalnızca askeri boyutuyla değerlendirmemek gerekir. Anlaşmanın temel amacı caydırıcılık boyutunu güçlendirmek, tarafların güvenlik bilincini aralarındaki dayanışma ruhunu güçlendirerek pekiştirmek ve bölgesel istikrarı korumaktır.

Türkiye savunma ve güvenlik alanında büyük başarılar elde etmiş ve bu alanda herkesin takdirini kazanmıştır. Kardeş ve dost ülkelerle yapılan bu tür anlaşmalar sayesinde bu başarılarımızı barışı destekleyen bölgesel bir boyuta taşıyoruz.

Aynı zamanda anlaşmaya taraf ülkeler birbirleri açısından tehdit unsuru olmayacaklarını, aksine aralarındaki dayanışmayı güçlendirecek her türlü çabayı göstereceklerini taahhüt ediyor.

Mekke Savunma Anlaşması’nı imzalayan tarafların vermek istediği mesaj açık ve nettir: Güvenliğimiz hepimizin güvenliğini sağlayacak adımlarla mümkündür. Bu kapsayıcı yaklaşımı hayata geçirdiğimiz takdirde hepimiz için barış, istikrar ve refahı sağlamış olacağımıza inanıyoruz.

Bölgesel güvenlik sorumluluğu

*Ortadoğu’daki bölgesel güçlerin, geçmişte büyük güçlerin sorumluluğunda görülen güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu artık üstlenmeye karar verdiği söylenebilir mi?

Bugün bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin, istikrarlarının ve geleceklerinin sorumluluğunu her zamankinden daha fazla kendileri üstlenmek zorunda. Bu, her zaman savunduğumuz bir ilkedir: Bölgenin meselelerini hiç kimse bölge ülkeleri ve halkları kadar iyi bilemez.

Bölgesel gelişmelerin uluslararası yansımaları olabilir. Ancak bölgesel egemenliğin, ortak dayanışmanın ve kolektif iradenin güçlendirilmesi küresel istikrarın da güçlenmesine katkı sağlayacaktır.

Türkiye olarak bölge ülkeleri arasında güvenlik ve istikrarı sağlamak amacıyla daha sağlam mekanizmaların ortaklaşa oluşturulmasının büyük önem taşıdığına inanıyoruz.

Bölge ülkelerinin çoğuyla iyi ilişkilerimiz bulunuyor ve bu ilişkilerin kalıcı, kurumsal işbirliklerine dönüştürülmesinin son derece faydalı olduğunun farkındayız.

Bu nedenle bölge ülkelerinin güvenliklerini ve ekonomik istikrarlarını kendi aralarındaki kurumsal ilişkiler üzerinden güvence altına almaları gerektiğine inanıyoruz.

Mevcut tablo, bölgenin geleceğinin bölge ülkelerinin iradesinden bağımsız şekilde şekillendirilemeyeceğini gösteriyor.

Amacımız dışlayıcı bloklar oluşturmak değil; egemenliğe ve toprak bütünlüğüne, karşılıklı güvene ve ortak çıkarlara dayalı bir bölgesel işbirliği sistemi kurmak olmalıdır.

Türkiye bu yaklaşım doğrultusunda çalışmayı sürdürecek, gerektiğinde sorumluluklarını üstlenecek ve bölgede barış, güvenlik ve istikrarı güçlendirmek için diplomatik çabalarını sürdürecektir.

Enerji arz güvenliği

*Mekke Anlaşması küresel ekonomi açısından büyük önem taşıyan Körfez bölgesindeki güvenliğin güçlendirilmesine katkı sağlayacak mı?

Elbette. Ben de bunu böyle görüyorum. Başından beri vurguladığım gibi bölgemizin refahına, güvenliğine ve istikrarına hizmet edecek bir anlaşma imzaladık.

Körfez bölgesinin güvenliği yalnızca bölge ülkeleri açısından değil, küresel ekonomi ve uluslararası ticaret açısından da büyük önem taşıyor.

Enerji arz güvenliğinden deniz yollarının güvenliğine, ticaretin sürekliliğinden küresel ekonomik istikrara kadar çok sayıda konu doğrudan bu bölgenin güvenliği ve barışıyla bağlantılı.

Bu yalnızca teorik bir değerlendirme değil. Son aylarda yaşanan gelişmeler bunu açıkça ortaya koydu.

Bu nedenle Körfez bölgesinde güvenlik ve istikrarı güçlendirmeye yönelik her adımın yalnızca bölgesel açıdan değil, küresel barış ve refah açısından da büyük değer taşıdığına inanıyoruz.

Mekke Savunma Anlaşması’nın bölgede ortak güvenlik ve dayanışma anlayışının yerleşmesine önemli katkı sağlayacağını ve bölgede hâkim olan yaklaşımda değişim yaratacağını düşünüyoruz.

Güvenlik ile ekonomik kalkınma birbirinden ayrı değerlendirilemez. Siyasi istikrar ile ekonomik kalkınmanın el ele ilerlediğini defalarca vurguladım.

Avrupa, büyük savaşların ardından önce ortak hareket ederek istikrar ve güvenliği sağladı, ardından ekonomik bütünleşme ve refaha yöneldi. Biz de bütün bu acıları ve sıkıntıları yaşamadan birlikte bu aşamaya ulaşabiliriz.

Barış ve istikrar olmadan ticaretin, yatırımların ve refahın sürdürülebilir olması mümkün değildir.

Körfez bölgesinin istikrarı aynı zamanda Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki ekonomik bağlantıların güvenliği açısından stratejik bir meseledir.

Körfez'de barış ve istikrarı, kendi güvenliğimiz ve bölgesel barış vizyonumuzdan ayrı görmüyoruz. Bu nedenle üzerimize düşen tüm sorumlulukları yerine getirmeye ve yapıcı diplomatik çabalarımızı sürdürmeye devam edeceğiz.

Hürmüz Boğazı

*Hürmüz Boğazı’ndaki durumun mevcut çatışma öncesindeki seyrine dönmesini bekliyor musunuz?

Hürmüz Boğazı yalnızca bölgesel değil, küresel öneme sahip bir bölgedir. Küresel enerji arzı ve uluslararası ticaret açısından son derece önemli bir stratejik geçiş noktasıdır.

Dolayısıyla burada yaşanabilecek herhangi bir gerilimin sonuçları yalnızca bölge ülkeleriyle sınırlı kalmaz. Dünya bunun etkilerini petrol fiyatları üzerinden açık şekilde gördü ve hissetti.

Hürmüz Boğazı’nın küresel ekonominin hayati damarlarından biri olduğu kanıtlandı.

Temennimiz ve beklentimiz mevcut gerilimin mümkün olan en kısa sürede sona ermesi ve Hürmüz Boğazı’nın uluslararası ticarete güvenli, istikrarlı ve kesintisiz şekilde hizmet veren rolüne dönmesidir.

Bunun gerçekleşmesi ise tüm tarafların itidalli davranmasına ve diplomasi kanallarını açık tutmasına bağlıdır.

gthyju
İran'ın güneyindeki Bender Abbas açıklarında Hürmüz Boğazı'ndan geçen gemiler (AFP)

Gerilimin tırmandırılmasını hiçbir zaman desteklemedik. Aksine sorunların müzakere yoluyla çözülmesini, tüm taraflarla diyalog kurulmasını savunduk. Tarafları aynı masa etrafında buluşturmaya çalıştık.

Çünkü Hürmüz Boğazı, Ukrayna veya Filistin konusunda kalıcı bir çözüme çatışma yoluyla değil, diplomasi yoluyla ulaşılabileceğini biliyoruz.

Böylesine önemli ve hassas bir su yolunun güvenliği konusunda bölge ülkelerine büyük sorumluluk düşüyor.

Bölgesel sahiplenmenin ve ortak güvenlik anlayışının güçlendirilmesinin Hürmüz Boğazı'nın istikrarına büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz.

Hedef, Hürmüz Boğazı'nın güvenli ve istikrarlı normal düzenine dönmesi ve bu durumun sürdürülebilir ve kalıcı hale gelmesi olmalıdır.

Stratejik ilişki

*Suudi Arabistan ile mevcut ilişkilerinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi ortak tarihimiz, kardeşlik bağlarımız ve karşılıklı çıkarlarımız tarafından şekillendirilmiş stratejik bir ilişki olarak görüyoruz.

Türkiye ve Suudi Arabistan yalnızca dost ve kardeş iki ülke değil, aynı zamanda bölgede barış, istikrar ve refah konusunda önemli sorumluluklar üstlenen iki ülkedir. Son dönemde ilişkilerimizin kazandığı ivmeden memnuniyet duyuyoruz.

Siyasi diyaloğumuzu güçlendirirken ekonomi, ticaret, yatırım, savunma sanayisi, enerji ve turizm başta olmak üzere çok sayıda alandaki işbirliğimizi de geliştiriyoruz.

Suudi Arabistan ile ilişkilerimizi güncel gelişmelerin ve konjonktürel koşulların ötesinde, uzun vadeli ortak çıkarlar ve karşılıklı saygı temelinde ele alıyoruz.

Bölgemizin son derece ciddi sınamalardan geçtiği bir dönemde Türkiye ile Suudi Arabistan arasındaki sürekli istişare ve işbirliği her zamankinden daha büyük önem taşıyor.

Mekke Anlaşması’nın başta savunma işbirliği olmak üzere birçok alanda ilişkilerimizi güçlendireceğini düşünüyoruz.

Bölgemizin barışı ve istikrarına ilişkin ortak sorumluluklarımızın farkındayız ve buna göre hareket ediyoruz.

Türkiye olarak Suudi Arabistan'ın ve bölgedeki diğer ülkelerin istikrarına ve güvenliğine büyük önem veriyoruz.

Bölgemizde yaşanan herhangi bir kriz, ne kadar sınırlı olursa olsun, özellikle göç ve terör açısından bölgedeki tüm ülkeleri etkiliyor.

Önümüzdeki dönemde iki ülke arasındaki ilişkileri çok daha üst seviyelere taşıyacak adımlar atacağımıza inanıyorum.

Lübnan'ın istikrarı

*Türkiye Lübnan'daki gelişmeleri de yakından takip ediyor. Lübnan'da yaşanan son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Lübnan bizim için yalnızca coğrafi açıdan yakın bir ülke değil, aynı zamanda tarihi bağlarımız bulunan dost ve kardeş bir ülkedir.

Lübnan'ın güvenliği, barışı ve istikrarı tüm bölgemizin istikrarı açısından büyük önem taşıyor. Bölgedeki diğer ülkelerde olduğu gibi Lübnan'ın egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğü korunmalıdır.

Lübnan'daki iç meselelerin dış müdahaleler veya askeri yöntemlerle daha da karmaşık hale getirilmesine ve ülkenin dış güçler arasındaki rekabetin sahasına dönüştürülmesine karşıyız.

Lübnan halkının kendi geleceğine ilişkin kararları özgür iradesiyle alma hakkına sahip olduğuna inanıyoruz.

thyjuı
İsrail tankları, Güney Lübnan’daki Batı Zutar’dan görülen Doğu Zutar’da, 5 Ağustos 2026 (EPA)

İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarının, İsrail'in bölgedeki temel sorun teşkil eden saldırgan ve yayılmacı politikaları çerçevesinde derhal sona ermesi gerekiyor.

Bu kapsamda Lübnan'da ateşkese ulaşmak amacıyla yürütülen görüşmeleri olumlu bir adım olarak görüyoruz.

Lübnan'ın güvenliği ve istikrarı bölgesel barıştan ayrı değerlendirilemez.

Ortadoğu'nun tarihi sürekli çatışmalar, yıkım ve acılar üzerinden yazılmamalı. Bu bölge de barış, huzur ve refahı hak ediyor.

Türkiye'nin tüm diplomatik çabaları bu yaklaşım temelinde yürütülüyor.

Bölgemiz uzun yıllardır savaş ve gözyaşıyla anılıyor. Bu gerçekliği değiştirmek için elimizden geleni yapmalıyız.

Elbette Lübnan'ın istikrarını yeniden kazanmasını, kurumlarının güçlenmesini ve halkının geleceğine güven ve huzur içinde bakabilmesini istiyoruz.

Bu çerçevede her türlü teknik desteği ve işbirliğini sağlamaya hazırız.

Bu konudaki irademizi ve taahhüdümüzü, kısa süre önce ülkemizde ağırladığımız Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam'a da ilettik.

Suriye... Yeni bir aşama

*Suriye'deki değişim sürecini bugüne kadar nasıl değerlendiriyorsunuz?

Suriye'de yaşanan değişim sürecini, Suriye halkının kendi geleceğini belirleme iradesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiriyoruz.

Türkiye, ilk günden itibaren Suriye'nin toprak bütünlüğünü, siyasi birliğini ve egemenliğini savundu.

Suriye'nin yaşadığı savaş, terör ve istikrarsızlık bölgenin tamamına ağır bedeller ödetti.

Şimdi yeni bir aşamanın önündeyiz.

En önemli beklentimiz, bu yeni aşamanın kalıcı barış, istikrar ve Suriye'nin yeniden imarı için zemin hazırlamasıdır.

Suriye'nin kuzeyinde veya ülkenin herhangi bir bölgesinde Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek herhangi bir örgüt ya da yapının varlığına izin vermeyeceğiz.

Suriye'nin toprak bütünlüğü bizim için ne kadar önemliyse Türkiye'nin ulusal güvenliği de aynı ölçüde önemlidir.

Bu aşamanın başından itibaren temel beklentimiz, Suriyeli kardeşlerimizin kendi ülkelerinde güven ve barış içinde yaşayabilmeleriydi.

Suriye, Aralık 2024'ten bu yana ülkedeki güvenlik koşullarının iyileştirilmesi, ekonomik kalkınmanın zemininin hazırlanması ve toplumsal uzlaşının tesis edilmesi yolunda önemli mesafe katetti.

Elbette bölgesel sahiplenmenin ve Suriye hükümetine verilen bölgesel desteğin bu sonuçların elde edilmesinde önemli rolü oldu.

Bölge ülkeleri ve uluslararası toplumla iyi ilişkiler geliştirmeyi başaran Suriye hükümeti, sürdürülebilir istikrar ve güvenlik gündemine odaklanarak yeni çatışmalara dahil olmaktan kaçınma konusunda bir kapasite ortaya koydu.

Bugün Suriye'deki durumun normalleşmesi, aslında tüm bölge açısından stratejik önem taşıyan bir mesele haline geldi.

Suriye'nin adının bir istikrarsızlık kaynağıyla anılması yerine artık bağlantı ve kalkınma projeleriyle anılmaya başlandığını görüyoruz.

Türkiye, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da Suriye'nin istikrarı, yeniden ayağa kalkması ve bölgesel barışın güçlendirilmesi için üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye ve gerekli çabayı göstermeye devam edecek.

Türkiye bu doğrultuda bölgesel ve uluslararası ortaklarıyla işbirliği yapma konusunda kararlıdır.

Suriye'de yeni bir sayfanın açıldığı bu dönemde, bu sayfanın yeni acılarla değil; barış, kardeşlik, egemenlik ve ortak gelecek vizyonuyla yazılması gerekiyor.


Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
TT

Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, Şarku’l Avsat’a konuştu: Yolsuzluk yapanlara koruma yok... Silahların toplatılması uygulanacak

(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında
(foto altı) Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Hiçbir şey, bir gazeteciyi ziyaret ettiği bir ülkede yaşanan beklenmedik bir gelişmenin heyecanı kadar sevindiremez. Hele söz konusu ülke Irak ise... Uzun süren bir siyasi mücadelenin ardından, eski başbakanlar Nuri el-Maliki ile Muhammed Şiya es-Sudani arasındaki çekişmeden sıyrılarak başbakanlık görevine getirilen Ali ez-Zeydi ile tanışmak için randevu talep etmiştim. Görüşme 28 Haziran için planlanmıştı; dolayısıyla bir gün önceden Bağdat’a ulaşmam doğaldı. Bazen bir tesadüf, bin planlı buluşmadan daha hayırlı olabiliyor.

Ali ez-Zeydi göreve geldiğinde, kendi kendime “Umarım hayatının en büyük hatasını yapmamıştır” diye düşündüm. Mali işler ve iş dünyasında başarılı olduğu, önemli bir servete sahip bulunduğu söyleniyordu. Böylesine başarılı kurumları geride bırakıp, başarı ihtimalinin oldukça düşük, hatta neredeyse yok denecek kadar az olduğu Irak siyasetinin sert atmosferine neden girsin? Daha ilk günden elinde iki büyük ‘bomba’ taşıdığını düşünüyordum: Iraklıların servetini yiyip bitiren yolsuzluk ve ülkeye hem ekonomik hem de uluslararası itibarı ile bölgesel ilişkileri açısından ağır bedeller ödeten silahlı yapıların varlığı.

Yeşil Bölge’de sabah erkenden uyandığımda telefonuma, gece saatlerinde zırhlı birliklerin bölgeyi kapattığını ve giriş çıkışların durdurulduğunu bildiren mesajlar geldi.

İlk anda bunun basit bir yanlış anlaşılmadan ibaret olabileceğini düşündüm. Ancak kısa süre içinde olayın çok daha büyük ve tehlikeli olduğu ortaya çıktı. Yargı kararlarına dayanılarak güvenlik güçleri, bugüne kadar kimsenin evlerine baskın yapmaya cesaret edemeyeceği düşünülen çok sayıda kişinin evine operasyon düzenledi. Saatler içinde etkili isimler, nüfuz sahibi kişiler, milletvekilleri ve valiler birer birer gözaltına alınarak, kamu kaynaklarının nasıl yağmalandığına ilişkin soruşturma kapsamında ifadeye götürüldü. Operasyon yalnızca Bağdat’la sınırlı kalmadı; diğer vilayetlere de yayıldı ve halen devam ediyor.

Ez-Zeydi, görevine maaşı ile tüm ödeneklerinden feragat ederek başladı ve “Bir kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğim” mesajını verdi. Bağdat kulislerinde, kendisini yolsuzluk ağına çekmek için 200 milyon dolar teklif ettiği öne sürülen kişinin bugün soruşturma altında olduğu konuşuluyor.

Yolsuzluk yapan hiç kimsenin korunmayacağını vurgulayan Başbakan, “Yolsuzlukla mücadele kararından da silahların yalnızca devletin elinde toplanması kararından da geri dönüş olmayacak. Bunların tamamı hukukun gücüyle uygulanacak” diyor. Her türlü dayatma ve vesayeti reddeden ez-Zeydi, Irak’ın kaynağı ne olursa olsun hiçbir baskıya boyun eğmeyeceğini belirtiyor. Kendisine, “Parası olan iktidarı ister, iktidarı olan da parayı ister” diye takıldığımda ise mali durumunun son derece iyi olduğunu, gelecek parlamento seçimlerinde aday olmayacağını ve başbakanlık için ikinci bir dönem talep etmeyeceğini söyledi.

frgthyj7
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi dün Bağdat’ta Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil’e verdiği röportaj sırasında

Odaya girdiğimde gözlerinden, uzun süredir uykusuz olduğu anlaşılıyordu. Nitekim bunu doğrulayarak, Bağdatlıların ‘büyük balıkların yakalandığı gece’ diye nitelendirdiği operasyona bizzat nezaret ettiği için 24 saattir uyumadığını söyledi. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Bağdat ziyareti, Arap basınına ilk kez konuşan Başbakan’a ayrılan görüşme süresinin kısalmasına neden oldu. Bu nedenle bazı soruları yöneltme fırsatı bulamadım. Röportajın tam metni şöyle:

- Yolsuzlukla mücadele geri dönülmez bir karar mı?

Evet. Bu, geri dönüşü olmayan bir karar; bir tercih değil, zorunluluk. Bugün yolsuzluk, Irak devletinin varlığını tehdit eder hâle gelmiştir. Devlet mekanizmasına hizmet etmek için değil, yağmalamak amacıyla sızmış unsurlar var. Bu anlayışın artık Irak’ta yeri olmayacak. 1980-2003 yılları arasında Irak’ın kaynakları savaşların sürdürülmesi için harcandı. Ardından ambargo dönemi geldi. Dolayısıyla Irak halkı 23 yıl boyunca ülkesinin zenginliklerinden faydalanamadı. 2003’ten bugüne, yani 2026’ya kadar geçen süre de yine 23 yıl. Son dönemde Irak’ın neler yaşadığı herkesin malumu. Bu süreçte, özü yağma ve hırsızlık üzerine kurulu çarpık bir anlayış gelişti. Biz şimdi bu düzeni sona erdirmeye, Irak için yeni bir sayfa açmaya ve o dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz.

- Yani yolsuzluk dönemini kapatma kararı aldınız?

Evet. Irak’ta artık yolsuzluğa yer olmayacak. Devlet dışında silah taşıyan hiçbir yapıya da izin verilmeyecek. Bu yılın sonunda, silahlı gücün yalnızca devlet ve güvenlik kurumlarının elinde olacağını tescilleyecek Ulusal Egemenlik Konferansı’nı ilan edeceğiz. Devlet çatısı dışında hiçbir silahlı oluşum kalmayacak ve Irak halkı ülkesinin zenginliklerinden hak ettiği şekilde yararlanacak.

Önümüzde iki yol var. Ya belirli kişilerin çıkarlarını gözetip hem Allah’ın hem de halkın rızasını kaybedeceğiz ya da onları sistemden uzaklaştıracağız. Bugün Maliye Bakanı’na, yolsuzluğa bulaşanlardan Irak’ın parasını geri almak üzere özel bir hesap açması talimatını vereceğiz. Bu kişiler, kamu kaynaklarını iade etmek zorunda. İade etmeyenler hakkında ise farklı bir yol izleyeceğiz. Yolsuzluk gelirlerini geri ödeyenlerle hukuki uzlaşma yoluna gideceğiz; Irak halkının haklarını da yasa çerçevesinde koruyacağız. Tüm işlemler gizlilik içinde yürütülecek. Bu göreve yalnızca Allah rızası için niyet ettim. Irak’a karşı omuzlarımızda bir borç taşıyoruz.

- Sözünü ettiğiniz borç nedir?

Irak bize sahip olduğumuz tüm imkânları sundu. Irak olmasaydı bugün bulunduğumuz konumda olabilir miydik? Artık bu borcu ödeme zamanı geldi. Bu nedenle maaş almayacağımı, kravat dahi olsa hiçbir hediye kabul etmeyeceğimi ve kamu malına el sürmeyeceğimi açıkladım. Eğer bunun aksini yaparsam hak ettiğim karşılığı görmeyi dilerim. Bu sözü kendime, ileride değişme ihtimalini ortadan kaldırmak için verdim. Bizim en büyük hedefimiz Allah’ın rızasını kazanmak ve Irak halkının mutluluğunu sağlamaktır.

- Bedeli ne olursa olsun yolsuzlukla mücadeleyi sürdürecek misiniz?

Ben ölümü Allah’a kavuşmak olarak görüyorum. Irak için verebileceğimiz en küçük bedel de budur. Ayrıca ikinci dönem için aday olmayacağımızı ve siyasi parti kurmayacağımızı da ilan ettik. Ancak en büyük arzum, tüm dünyanın Irak’ı gerçek liderler yetiştiren bir ülke olarak görmesidir. Iraklıların bu köklü ülkeyi yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunu göstermek istiyoruz. Ülke dışından, ne doğudan ne de batıdan gelecek hiçbir dayatmaya izin vermeyeceğim. Irak’ın kararı, Irak halkının ve parlamentonun kararıdır; hükümetin görevi de bu kararı uygulamaktır.

- O halde sizin sloganınız ‘Önce Irak’, büyük ya da bölgesel güçler değil?

Kesinlikle. Bizim için her şeyden önce Irak gelir. Irak’ın çıkarlarının önüne hiçbir şey geçemez. Benim önceliğim Irak halkının menfaatidir. Halkımızın çıkarı ise uluslararası toplumla, komşu ülkelerle ve Körfez ülkeleriyle güçlü ilişkiler kurmaktan geçiyor. Çünkü Irak bir köy değil, bir devlettir.

sdgrft
Başbakan Ali ez-Zeydi, Irak parlamentosunda hükümetinin oylaması sırasında (Hükümet medyası)

- Sayın Başbakan, İran ile yaşanan son savaş sırasında Irak’ın Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleriyle ilişkileri sarsıldı. Çünkü Irak topraklarından Körfez’deki hedeflere yönelik bazı saldırılar düzenlendi...

Bu iddiaları araştırmak üzere uzman komisyonlar oluşturuldu. Aynı zamanda Körfez ülkelerindeki ilgili taraflardan da ellerindeki delilleri bekliyoruz. Bunların ardından gerekli adımları atacağız. Soruşturma başlatılması talimatını verdik ve tüm güvenlik kuvvetleri komutanlarına, Irak topraklarının komşu ülkelere yönelik saldırılar için kullanılmasına yönelik her türlü girişimin engellenmesi yönünde talimat ilettik. Ancak bugünü geçmişin ışığında yargılamamak gerektiğini düşünüyorum. Biz görevi devraldığımızda bu tablo zaten mevcuttu.

- Önümüzdeki ayın ortasında Washington’ı ziyaret etmeniz bekleniyor. Bunun dışında da çeşitli ziyaretleriniz olacak sanırım...

Kardeş ve dost ülkelerden çok sayıda davet aldık. Fransa, Birleşik Krallık ve Almanya’dan da davetler geldi. Ancak ortak çalışmalar açısından öncelik taşıyan ziyaretlerimiz; Washington’ın ardından sırasıyla Türkiye’ye, İran’a ve Suudi Arabistan’a olacak.

- Washington ziyaretinden beklentiniz nedir? Ayrıca Irak’ın ağır bir mali krizden geçtiğini söylersek abartmış olur muyuz?

Bu değerlendirme doğru değil. Devlet memurlarının maaşları güvence altında ve düzenli olarak ödeniyor. Bu konuya büyük önem veriyoruz. Hükümetimiz göreve başladığında kamu borcu yaklaşık 208 trilyon Irak dinarı düzeyindeydi. Bütçe gelirlerinin yüzde 93’ü petrole, yüzde 7’si ise petrol dışı gelirlere dayanıyor.

Irak ekonomisine ilişkin vizyonum, bugün iki farklı ekonomik anlayışın çatıştığı yönünde. Bir yanda ölmek istemeyen eski ekonomi, diğer yanda ise doğumu sancılı geçen yeni ekonomi var. Bizim ekonomik yaklaşımımız, piyasa ekonomisine güçlü bir geçiş yapmak ve eski ekonomik modeli geride bırakmaktır. Ancak uygulamada çok sayıda çelişkili yasa ile karşı karşıyayız. Hâlâ, feshedilen Devrim Komuta Konseyi döneminden kalma ve sosyalist anlayışla hazırlanmış eski kararlar yürürlükte bulunuyor. Oysa Irak Anayasası ekonomik özgürlüğü esas alıyor. Bu nedenle miras kalan mevzuatı değiştirmek için kapsamlı bir reform süreci başlattık. Önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu bu düzenlemeleri tamamlayarak parlamentoya sevk edecek. Ayrıca, Irak Merkez Bankası’nın katkı sağlayacağı ve halka arz edilecek Enerji ve Kalkınma Fonu’nu kurma çalışmalarımız sürüyor. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar’ı bu fona katkı vermeye davet edeceğiz. Aynı şekilde Amerikan ve Avrupalı fonlar ile bankalara da çağrıda bulunacağız. Bu fon; kalkınma, sanayi, tarım ve halkımızın ihtiyaç duyduğu tüm üretim sektörlerini destekleyecek.

- Hürmüz Boğazı’nın kapanması krizinde hükümetiniz kamu maliyesini nasıl yönetti? Merkez Bankası’ndan borçlanma ve rezervlerin kullanılması yoluna mı gidildi?

Poliçeleri iskonto ettirdik ve hem bankalardan hem de Irak Merkez Bankası’ndan borçlandık.

- Irak’ın OPEC’e yönelik tutumu geniş tartışmalara yol açtı. Irak’ın üretim kotasının artırılmasını istediği açık. Peki üretimi artırma hedefiyle petrol fiyatlarının korunması arasında nasıl bir denge kurmayı planlıyorsunuz?

Buradan OPEC’teki ilgili taraflara seslenmek istiyorum. Irak, 1980 yılında savaşa girdi ve sekiz yılın sonunda 100 milyar doların üzerinde borçla çıktı. Ardından Kuveyt’i işgal etti ve bu kez 200 milyar doları aşan yeni bir borç yükü oluştu. 2003’ten sonra ise terör ülkemize yerleşti ve uzun yıllar istikrarsızlık yaşadık. Daha sonra Iraklılar DEAŞ terör örgütüyle yalnızca kendi ülkelerini değil, tüm bölgeyi savunmak için mücadele etti. Eğer DEAŞ Irak’ı ele geçirseydi, komşu ülkelerin ve bölgenin ulusal güvenliği ciddi şekilde tehdit altına girecekti. Bu savaşın altyapımıza maliyeti yaklaşık 400 milyar dolar oldu. Bugün hâlâ binlerce Iraklı, yıkılan evlerine ve yaşadıkları bölgelere geri dönebilmiş değil. Bu gerçeklerin dikkate alınması gerekiyor. Buna ek olarak Irak’ın nüfusu 47 milyona ulaştı. Buna karşın günlük üretim kotamız 3,4 milyon varil seviyesinde bulunuyor. OPEC içinde kota belirlenirken ve paylaşım yapılırken bu gerçeklerin de dikkate alınması gerekir. Biz Irak’ın ve Irak halkının haklarını gözeten adil bir kota mekanizması oluşturulmasını istiyoruz.

- Irak’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ya da Dünya Bankası’ndan kredi programına girebileceği yönünde beklentiler vardı. Bu ihtimal hâlâ gündemde mi?

Körfez bölgesinde deniz ulaşımının ve ihracatın yeniden başlaması, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasıyla birlikte bu finansman seçeneklerinden vazgeçildi. Artık böyle bir ihtiyacımız bulunmuyor.

- Washington, çeşitli gerekçelerle Irak’a gönderilen nakit dolar sevkiyatlarını bir süre durdurmuştu. ABD Başkanı ile görüşmenizde bu sorunun tamamen çözüleceğini düşünüyor musunuz?

Bu uygulama belirli talepler karşılığında yürütülen bir pazarlık değildi; tamamen ihtiyati bir tedbirdi. Nakit dolaşımına ilişkin bazı kaygılar vardı. Biz de bu paraların kullanım mekanizmasını ve izlediği finansal yolları Amerikan tarafına ayrıntılı şekilde anlattık. Sorun çözüldü ve nakit sevkiyatları fiilen Irak’a ulaştı.

defvrf
4 Haziran 2026’da Bağdat’ın kuzeyindeki Samarra’da, Seraya es-Selam üyeleri, Irak devletine entegrasyonlarının başlangıç töreni sırasında sloganlar atıyor. (AP)

- Hükümet, silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına karşı çıkan silahlı gruplarla müzakere yürüttü mü? ABD’nin çekilmesinin ardından bu gruplar kesin olarak karşı çıkarsa, hükümet onlarla karşı karşıya gelmek zorunda kalır mı?

Bunu açıkça söylüyoruz: Devletin gücünden başka hiçbir güç kabul edilemez. Bu ilkeyi hukukun gücüyle hayata geçireceğiz. Devletin silahı dışında hiçbir silah olmayacak.

- Silahların yalnızca devletin elinde toplanmasına yönelik planın, siyasi güçleri gözetmek amacıyla alınmış sembolik bir adımdan ibaret olduğunu düşünenler de var...

Eğer sürekli şüphe duyanların söylediklerine kulak verirsek hiçbir sonuca ulaşamayız. Silahlı gruplara gelince; bunlar ideolojik yapılar. Bu grupların silah bırakmayı kamuoyu önünde kabul etmiş olmaları başlı başına önemli ve büyük bir adımdır. Ancak fiiliyatta da ilerleme kaydettik. Seraya es-Selam, Asaib Ehli’l Hak ve İmam Ali Tugayları başta olmak üzere çeşitli gruplardan farklı türlerde silahlar teslim aldık. Fakat silahların teslim edilmesinden daha önemli olan, bu gruplarla emirleri altındaki savaşçılar arasındaki örgütsel bağın koparılmasıdır.

Bugün itibarıyla bu gruplara ait silahların büyük bölümü devletin denetimine geçti. Geriye yalnızca sınırlı bir miktar kaldı. Kalan silahların da silahlı kuvvetlere teslim edilmesine yönelik mekanizma kısa süre içinde işletilecek. Bu dosya tamamen çözüme kavuşturulacak. Devletten daha güçlü hiçbir yapı olamaz. Biz, direnişin kalıcı bir meslek değil, ihtiyaç halinde başvurulan bir yöntem olduğuna inanıyoruz. Artık bu ihtiyacı doğuran şartlar ortadan kalkmıştır. Devlet içinde devlet olmasına ise asla izin vermeyeceğiz.

sdvdsfv
Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi, 16 Haziran 2026 tarihinde Bağdat’ta ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile yaptığı görüşme sırasında (Hükümet medyası)

- ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack sizden ne talep etti?

Herhangi bir talepte bulunmadı. Ancak bürokratik engeller nedeniyle bazı Amerikan şirketlerinin faaliyetlerinin durması konusunu görüştük. Biz de bu şirketlerin önündeki bürokratik engelleri kaldırarak işlemlerini kolaylaştırdık.

- ABD’nin hükümetinizin planlarını destekleme konusunda gerçek bir irade ortaya koyduğunu düşünüyor musunuz?

Başkan Donald Trump ile yalnızca bir kez telefonda görüştüm. Evet, bu desteğe yönelik bir yaklaşım gördük. Ancak biz her adımda Irak’ın çıkarlarını her şeyin önünde tutuyoruz. Maddi hedefleri olduğu için taviz verenler olabilir; bizim için böyle bir durum söz konusu değildir.

- Sayın Başbakan, siyasi güçler görevinizi kolaylaştırma konusunda size taahhütte bulundu mu?

Evet, kesinlikle. Zaten daha önce başbakanlık görevi bize iki kez teklif edilmiş, ancak her iki teklifi de reddetmiştik.

- Kişisel olarak etkilendiğiniz bir isim var mı?

Evet. Rahmetli babamdan çok etkilendim. Beni her zaman yanında götürürdü. Zulümden nefret eder, Allah’ın kullarına zulmedilmesini asla kabul etmeyeceğini söyler ve beni de Rabbin gazabını üzerime çekmemem konusunda uyarırdı.

- Suriye ve Cumhurbaşkanı Şera ile ilişkileriniz nasıl?

İlişkilerimiz olumlu yönde ilerliyor ve iyi bir seviyeye ulaşma yolunda. Dışişleri Bakanımız yakın zamanda Suriye’yi ziyaret edecek. Cumhurbaşkanı Şera da beni telefonla arayarak tebrik etti. İki kardeş halkın yararına ekonomik açılım ve iş birliği sürecini hayata geçirmeye hazırlanıyoruz.


Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
TT

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu Şarku’l Avsat’a konuştu: Suudi Arabistan ile demiryolu koridorunun maliyetleri ve finansmanı yıl sonuna kadar netleşecek

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu (Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı)

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu, Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki stratejik demiryolu koridoru projesine ilişkin maliyet, yatırım ihtiyaçları ve finansman modelini belirlemeye yönelik detaylı çalışmaların, teknik heyetler tarafından 2026 yılı sonuna kadar tamamlanmasının planlandığını açıkladı.

Şarku’l Avsat’a özel bir mülakat veren Uraloğlu, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü siyasi iradenin, bu tarihi projenin önündeki tüm mali ve operasyonel engellerin aşılmasında temel itici gücü oluşturduğunu vurguladı. Uraloğlu, hattın hasar gören 400 kilometrelik kısmının rehabilitasyonu için Ürdün ve Suriye ile net mutabakatların sağlandığına dikkat çekerek, bu projenin Hürmüz Boğazı’nda yaşanan gerilimler karşısında Körfez ve dünya tedarik zincirini güvence altına alacak güvenli, jeopolitik bir alternatif olacağını ifade etti.

Söz konusu projenin Körfez ile Avrupa arasında, diğer ulaşım koridorlarını destekleyen ve bölgesel entegrasyonu güçlendiren yeni ve benzersiz bir ticari omurga oluşturma potansiyeline sahip olduğunu belirten Uraloğlu, stratejik hedefin sadece belirli ülkelere erişim sağlamak olmadığını, tüm Avrupa kıtasını kapsayacak entegre ve sürdürülebilir bir ulaşım ağı kurmayı amaçladıklarını kaydetti.

Uraloğlu, 9 Haziran’da Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir ile demiryolları ve lojistik hizmetlerini kapsayan bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Sınır geçişlerinin ve pasaport işlemlerinin kolaylaştırılması

Pasaport işlemleri ve sınır geçişlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu aşamada önceliklerinin fiziksel altyapıyı oluşturmak ve eksik bağlantıları tamamlamak olduğunu ifade etti. Bu hatta yönelik uzun vadeli vizyonlarının sadece yük taşımacılığı ile sınırlı olmadığını, aynı zamanda yolcu taşımacılığını da kapsadığını belirten Uraloğlu, bu doğrultuda sınır geçiş işlemlerinin kendileri için büyük önem taşıdığını vurguladı.

vfebthy
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Güvenli, hızlı ve etkin bir sistem kurmayı hedeflediklerini dile getiren Uraloğlu, bu amaçla bazı yeni ve somut düzenlemeleri hayata geçirdiklerini aktardı. Uraloğlu, sürücü vize sürelerinin 15 günden bir yıla çıkarılması ve işlemlerin daha hızlı tamamlanması için gerekli belgelerin yeniden düzenlenmesi gibi adımlar attıklarını kaydetti. Pasaport işlemlerini ve sınır kapılarındaki süreçleri hızla iyileştirmek için çalıştıklarını ifade eden Uraloğlu, bu hattın yük taşımacılığının ötesine geçerek insanları birbirine yakınlaştırma, kültürel ve sosyal etkileşimi artırma misyonu taşıdığını sözlerine ekledi.

Uraloğlu, projenin nihai uygulama modelinin ve katılımcı şirketlerin, yürütülen teknik çalışmaların tamamlanmasının ardından tamamen netleşeceğini belirtti. Türkiye’nin ulaştırma alanında dünyanın en güçlü mühendislik ve müteahhitlik kapasitesine sahip ülkelerinden biri olduğuna dikkat çeken Uraloğlu, her şeyin planlandığı gibi gitmesi halinde Türk şirketlerinin bu kıtalararası projede önemli ve öncü bir rol oynayacağını vurguladı.

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hattı

Ürdün-Suudi Arabistan ve Suriye-Türkiye hatlarının detaylarına ilişkin konuşan Uraloğlu, teknik çalışmaların yoğun bir şekilde sürdürüldüğü bir aşamada olunduğunu belirtti. Teknik ekiplerin saha incelemelerine devam ettiğini aktaran Uraloğlu, yenileme yapılacak bölümlerin, tamamen yeniden inşa edilecek kısımların ve her bir sektör için gerekli yatırım miktarının belirlenmekte olduğunu ifade etti. Şu anki temel hedeflerinin hat güzergahı boyunca tam ihtiyaçları ve gerekli teknik çalışmaları netleştirmek olduğunu dile getiren Uraloğlu, işlerin planlandığı gibi gitmesi halinde yıl sonuna kadar maliyetler, yatırım ihtiyaçları ve finansmana yönelik daha net bir çerçevenin ortaya çıkacağını, ardından ilgili ülkelerle doğrudan ortak yatırım programı ve detaylı uygulama planı üzerinde çalışmaya başlayacaklarını kaydetti.

Projenin öngörülen finansman hacmi ve mali karşılanma mekanizması hakkında Şarku’l Avsat’a açıklamalarda bulunan Uraloğlu, bu aşamada toplam maliyete ilişkin kesin bir rakam telaffuz etmek için henüz erken olduğunu söyledi. Öncelikle yapılması gerekenin, sahadaki gerçeklere dayalı olarak gerekli yatırımları tam olarak belirlemek olduğunu ifade eden Uraloğlu, teknik çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte mali tablonun daha net ve kesin bir şekilde ortaya çıkacağını sözlerine ekledi.

Liderlik iradesi ve esnek finansman alternatifleri

Uraloğlu sözlerine şu ifadelerle devam etti: “Bununla birlikte, burada finansmandan bile önce en önemli unsur, siyasi iradenin mevcudiyetidir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman, bu tarihi projeyi hayata geçirmek için güçlü ve kararlı bir irade ortaya koymuşlardır. Bu durum bizim için en önemli unsuru ve temel itici gücü temsil etmektedir.”

Aynı bağlamda açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, “Siyasi irade ve ortak vizyon sağlandıktan sonra finansman modelleri büyük bir esneklikle geliştirilebilir. Devletlerin kamu kaynakları, uluslararası finans kuruluşlarından destek alınması veya farklı yatırım modellerinin benimsenmesinin yanı sıra kamu-özel sektör ortaklığı finansman seçenekleri de değerlendirilebilir. Bu nedenle şu anki en yüksek önceliğimiz, teknik çalışmaları tamamlamak ve net, onaylanmış bir mühendislik projesi sunmaktır. Nihai finansman modeli, bu aşamadan sonra ilgili ülkeler arasında yapılacak ortak değerlendirmeler ve anlaşmalar doğrultusunda belirlenecektir” ifadelerini kullandı.

Ulaşım, stratejik bir güvenlik unsurudur

Jeopolitik boyutlara ilişkin değerlendirmesinde bulunurken son yıllarda yaşanan pandemi, bölgesel çatışmalar ve küresel krizlerin net bir gerçeği ortaya koyduğunu belirten Uraloğlu, ulaştırma koridorlarının sadece ekonomik ve ticari araçlar olmadığını, aynı zamanda son derece hassas stratejik güvenlik unsurları olduğunu ifade etti. Uraloğlu, bu nedenle ülkeler arasındaki iş birliğinde bağlanabilirliğin temel ve kalıcı bir odak noktası haline geldiğini vurgulayarak, küresel ticaretin sürdürülebilirliğinin, enerji arz güvenliğinin ve tedarik zincirlerinin istikrarının tamamen güçlü ve korunaklı ulaşım ağlarına bağlı olduğunu kaydetti.

Açıklamalarını sürdüren Uraloğlu, Türkiye’nin Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasındaki benzersiz stratejik konumu sayesinde bölgesel ve küresel ticaret ağlarında merkezi ve hayati bir konumda yer aldığını belirtti. Suudi Arabistan’ın ise Körfez bölgesinde ve dünyada en önemli, en güçlü ekonomik güçlerden biri olduğunu ifade eden Uraloğlu, iki ülke arasında ulaştırma sektöründe yapılacak iş birliğinin sadece Ankara ile Riyad arasındaki ikili ilişkileri güçlendirmekle kalmayacağını, aynı zamanda Körfez’den Avrupa’ya, Akdeniz’den Karadeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyanın ticari ve lojistik yapısının gelişmesine de etkin bir katkı sağlayacağını vurguladı.

sdcdsc
Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu ile Suudi Arabistan Ulaştırma ve Lojistik Hizmetler Bakanı Salih el-Casir, iki mutabakat metninin imzalanmasının ardından el sıkışırken (X)

Uraloğlu, son dönemde Suudi Arabistan-Türkiye ilişkilerinin büyük bir ivme kazandığını ve gözle görülür bir gelişme kaydettiğini belirtti. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İki Kutsal Caminin Hizmetkarı Kral Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu güçlü iradenin iki ülke arasındaki iş birliğini daha geniş ve kapsamlı stratejik temellere oturttuğunu ifade eden Uraloğlu, bu durumun sadece geleneksel ticaret ve yatırım alanlarında değil; ulaştırma, lojistik, enerji ve kıtalararası bağlantı gibi geleceği şekillendirecek hayati alanlarda da somutlaşan ortak bir vizyon yarattığına dikkat çekti.

Teknolojik ve dijital ortaklık

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bağlamda, özellikle demiryolu sektöründe son derece vaat edici fırsatlar görüyoruz. Yakın zamanda Riyad’da imzaladığımız mutabakat zabıtları ile demiryolu sektöründe teknik iş birliği, lojistik hizmetlerin geliştirilmesi, modern ulaşım teknolojileri, dijitalleşme, bakım ve işletme faaliyetleri, emniyet ve güvenlik uygulamalarının yanı sıra karşılıklı eğitim faaliyetleri de dahil olmak üzere birçok alanda ortak ve kapsamlı bir iş birliği zemini oluşturduk. İş birliğimiz sadece yük taşımacılığı ile sınırlı kalmayıp yolcu taşımacılığını, turizm hareketliliğini, dini ziyaretleri ve halklarımız arasındaki insani etkileşimin artırılmasını da kapsıyor.”

Açıklamalarına devam eden Uraloğlu, “Biz sadece bugünün mevcut ihtiyaçlarını karşılamayı değil, geleceğin kapsamlı ulaşım sistemlerini inşa etmeyi planlıyoruz. Tam da bu nedenle, Körfez bölgesini Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlayacak yeni demiryolu hatları kurmak için çalışıyoruz. Şu anda Suudi Arabistan’dan başlayan, Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye ulaşan ve ardından tamamen Avrupa demiryolu ağına entegre olacak bir güzergâh üzerinde teknik çalışmalar yürütüyoruz. Bu hat tamamlanıp faaliyete geçtiğinde, Körfez bölgesinden Avrupa’ya daha hızlı, daha güvenli ve daha sürdürülebilir bir şekilde yük taşımak mümkün olacak” dedi.

Riyad’da imzalanan iki mutabakat zaptının geleneksel teknik iş birliğinin ötesine geçerek lojistik ve dijital derinliğe ulaştığını vurgulayan Uraloğlu, günümüz ulaştırma sektöründeki rekabetin sadece fiziksel altyapıyla sınırlı olmadığını, aynı zamanda dijital altyapıyı, akıllı lojistik sistemlerini, veri yönetimini ve sınır geçiş işlemlerinin hızlandırılmasını da kapsadığını belirtti. Uraloğlu, “İki ülke arasındaki stratejik iş birliğini sadece demiryolu rayları döşemek veya tren işletmekten ibaret görmüyoruz” şeklinde konuştu.

Suriye ve Ürdün ile bölgesel uzlaşma

Demiryolu bağlantısı konusunda Suriye ve Ürdün taraflarıyla varılan mutabakatın niteliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Uraloğlu, bu projenin sadece Türkiye ve Suudi Arabistan ile sınırlı kalmayıp coğrafi güzergâh üzerinde yer alan diğer ülkeleri de merkezine alan geniş kapsamlı bir bölgesel entegrasyon projesi olduğunu ifade etti. Uraloğlu, temel hedeflerinin Körfez bölgesinden başlayarak Ürdün ve Suriye üzerinden Türkiye’ye uzanan ve oradan Avrupa’ya bağlanan kesintisiz bir demiryolu koridoru oluşturmak olduğunu belirterek, bu stratejik çerçevede koridorun geliştirilmesi ve canlandırılması konusunda hem Suriye hem de Ürdün ile net mutabakatlara varıldığını açıkladı.

Suudi Arabistan tarafında şu anda Ürdün sınırına kadar uzanan gelişmiş ve güçlü bir demiryolu altyapısının mevcut olduğunu aktaran Uraloğlu, Türkiye tarafında ise demiryolu ağının sınır hattındaki Gaziantep, Kilis ve İslahiye bölgelerine yüksek etkinlikle ulaştığını kaydetti. Bu doğrultuda, Suriye ve Ürdün kısımlarındaki bağlantının kurulması ve rehabilite edilmesinin projenin en acil ve ana eksenlerinden birini oluşturduğunu belirten Uraloğlu, yapılan ilk değerlendirmelere göre Suriye ve Ürdün’den geçen yaklaşık 400 kilometrelik bir bölümde yenileme, rehabilitasyon ve yeni yatırımlara ciddi ihtiyaç duyulduğunu, bazı kesimlerde mevcut hatların iyileştirilmesinin yeterli olacağını, bazı kesimlerde ise tamamen yeni inşaatların gerekeceğini ifade etti.

Şu anki önceliklerinin hattın mevcut fiili durumunu belirlemek, teknik ihtiyaçlarını ve mali yatırım gereksinimlerini tam bir hassasiyetle tespit ederek yıl sonuna kadar net bir çerçeve ortaya koymak olduğunu dile getiren Uraloğlu, bu hayati projeyi sadece ulaştırma sektörüne yapılan soyut bir yatırım olarak görmediklerini, bölge ülkelerini birbirine daha güçlü ve sağlam bağlarla bağlayan, ticaret, lojistik ve kapsamlı bölgesel ekonomik hareketlilik alanlarında olağanüstü kazanımlar ve geri dönüşler sağlayacak stratejik ve egemen bir girişim olarak değerlendirdiklerini sözlerine ekledi.

Jeopolitik alternatifler

Uraloğlu’na göre bölgesel çatışmalar, Körfez bölgesindeki hızlı gelişmeler ve Hürmüz Boğazı çevresinde süregelen gerilimler, mevcut geleneksel ulaşım koridorlarının ne kadar kırılgan olduğunu dünyaya net bir şekilde gösterdi ve sürdürülebilir alternatiflerin güçlendirilmesi gerekliliğini ortaya koydu. Bu kapsamlı anlayıştan yola çıkarak Türkiye’nin uluslararası bağlantıları güçlendirmek adına büyük stratejik projeler geliştirdiğini belirten Uraloğlu, Orta Koridor’un Çin’den Avrupa’ya uzanan ticaret akışları için güvenilir ve etkin bir alternatif sunduğunu, Kalkınma Yolu Projesi’nin ise Arap Körfezi’ni Irak üzerinden doğrudan Avrupa’ya bağlayan yeni bir lojistik altyapı oluşturmayı hedeflediğini kaydetti.

Suudi Arabistan-Türkiye demiryolu projesini bu kapsamlı lojistik vizyonun temel tamamlayıcı unsurlarından biri olarak gördüklerini ifade eden Uraloğlu, bu hattın Körfez bölgesinden Avrupa’ya giden sevkiyatlar için çoklu ve esnek seçenekler sunacağını, böylece tedarik zincirlerinin esnekliğini artırarak küresel ticaret hareketini olası kriz ve aksamalara karşı koruyacağını, özellikle demiryolu taşımacılığının daha hızlı, daha ekonomik ve daha sürdürülebilir bir lojistik yapı garanti ettiğini vurguladı.

Projenin kıtasal ve uluslararası boyutlarına dikkat çeken Uraloğlu, bu eksenin Orta Koridor ve Kalkınma Yolu ile birlikte ele alındığında, Avrupa’dan Körfez’e, Ortadoğu’dan Asya’nın derinliklerine kadar uzanan geniş bir coğrafyada uluslararası ticaretin yapısını kökten etkileme potansiyeline sahip olduğunu belirtti. Uraloğlu, birbirini dışlayan değil, aksine tamamlayan entegre ve bağlantılı koridorlar aracılığıyla küresel ticaret hareketini daha güvenli ve kesintisiz hale getirmeyi amaçladıklarını ifade etti.

Türkiye’nin altyapı hazırlığına değinen Uraloğlu, Marmaray ve Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattı gibi stratejik projeler sayesinde Asya ile Avrupa’yı doğrudan birbirine bağlayan kesintisiz bir demiryolu hattı kurmayı başardıklarını aktardı. Yavuz Sultan Selim Köprüsü üzerinden geçmesi planlanan yeni demiryolu hattı ve şu anda yapımı devam eden Halkalı-Kapıkule Yüksek Hızlı Tren projesi gibi yeni yatırımların, Türkiye’nin Avrupa kıtasıyla tam entegrasyonunu benzeri görülmemiş bir seviyeye taşıyacağını vurguladı.

Ülke genelinde 4 bin kilometreden fazla yeni demiryolu hattı inşa edildiğini ve kıtalararası koridorların kapasitesinin artırıldığını açıklayan Uraloğlu, bu adımların Türkiye’nin merkezi bir çekim merkezi ve stratejik bir kesişim noktası olma konumunu pekiştirdiğini belirtti. Uraloğlu, bölgesel bağlantının tamamlanması ve eksik hatların rehabilitasyonunun ardından, Suudi Arabistan’dan hareket eden bir yük treninin Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa’daki birçok varış noktasına ve başkente doğrudan ve sorunsuz bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.

Entegrasyonun boyutları ve Avrupa’nın kazanımları

Ağın kapsamının genişletilmesiyle ilgili olarak Uraloğlu, projenin ilk aşamada Suudi Arabistan, Türkiye, Ürdün ve Suriye arasında şekillendiğini, ancak ikili görüşmeler ve tartışmaların gelecek dönemlerde hattın Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Umman gibi diğer Körfez ülkelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi olasılığını içerdiğini açıkladı.

Avrupa tarafı açısından jeoekonomik getirilere değinen Uraloğlu, Avrupa için en belirgin kazancın Arap Körfezi bölgesiyle daha doğrudan ve güvenli bir lojistik bağ kurulması olduğunu belirtti. Özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin; enerji, petrokimya ve çeşitli endüstriyel ürünler sektörlerinde Eski Kıta’nın en önemli stratejik ortakları arasında yer alması ve iki taraf arasındaki devasa karşılıklı yatırım hacmi nedeniyle bu hattın, karşılıklı ticari akışları daha düzenli ve daha yüksek bir kesinlikle öngörülebilir kılacağını ifade etti.

Uraloğlu sözlerini şöyle sürdürdü: “Avrupa, son dönemde yaşanan art arda krizler nedeniyle tedarik zincirlerini kısaltmaya, daha güvenli, çeşitlendirilmiş ve bağımsız hale getirmeye ciddi şekilde odaklanmış durumda. Tam da bu noktada bu stratejik koridor, Avrupalıların lojistik seçeneklerini zenginleştiren yenilikçi bir rota olarak öne çıkıyor. Buradaki rekabet meselesi sadece mali maliyetle sınırlı olmayıp, esas olarak zaman hızı, sürekli erişim kolaylığı ve varış zamanının tam olarak öngörülebilirliği unsurlarını kapsıyor.”

Şarku’l Avsat ile gerçekleştirdiği mülakatın sonunda Uraloğlu, lojistik maliyetler üzerindeki kesin etkilerin ve detaylı rakamların ancak hattın nihai teknik ve mühendislik yapısının belirlenmesi ve hat üzerinden geçmesi beklenen fiili taşımacılık hacimlerinin tespit edilmesinden sonra netleşeceğini açıkladı. Demiryolu taşımacılığının diğer yöntemlere kıyasla sağladığı büyük ve belirgin ölçek ekonomisi ile sınır kapılarında sunulacak prosedür ve gümrük kolaylıkları göz önüne alındığında, projenin hem bölge ülkeleri hem de Avrupa için muazzam ekonomik ve kalkınma faydaları ile geri dönüşler sağlayacağına tam anlamıyla güvendiklerini belirten Uraloğlu, hattın uzun vadede uluslararası ticaret hareketini güçlendirmeye, yatırımları teşvik etmeye ve kapsamlı bölgesel ekonomik entegrasyonu derinleştirmeye güçlü bir şekilde katkıda bulunan bir dönüm noktası olacağını ifade etti.