Irak Başbakanı Sudani Şarku’l Avsat’a konuştu: Ülkemizin bir hesaplaşma arenası olmasını kabul etmiyoruz

Başbakan Sudani, devlet kontrolü dışındaki silahlarla ve ‘yolsuzluk salgını’ ile mücadeleye ve yağmalanan fonların geri alınmasına yönelik bir güvenlik reformunun başlattıklarını duyurdu.

Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
TT

Irak Başbakanı Sudani Şarku’l Avsat’a konuştu: Ülkemizin bir hesaplaşma arenası olmasını kabul etmiyoruz

Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi
Sudani, Bağdat'taki Başbakanlık konutunda Şarku’l Avsat’a röportaj verdi

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, Irak ve Suudi Arabistan'ın bölgede ve dünyada istikrara temel oluşturacak bir bölgesel eksen kurabileceklerini belirterek iki ülkenin bu konudaki ciddiyetinin altını çizdi. Başbakan Sudani, Şarku’l Avsat’a verdiği röportajda, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile iki ülke arasındaki ilişkileri geliştirmek için bakanlıklar düzeyindeki ziyaretlerle başlayan ve ardından 3 yıllık bir süre boyunca projeleri uygulamak için Suudi Arabistan-Irak Koordinasyon Konseyi’ni bir araya getiren bir yol haritası üzerinde uzlaşıldığını açıkladı.
Bağdat’ın Suudi Arabistan ile İran arasındaki müzakerelere ev sahipliği yapmaya devam edeceğini vurgulayan Başbakan Sudani, güvenlik toplantılarının düzeyinin diplomatik düzeye çıkarılması umuduyla yakın bir gelecekte bir toplantı yapılacağını duyurdu.
Sudani, hükümetinin 100 günlük kurulma sürecinde İran’dan ya da ABD’den herhangi bir müdahale olmadığını belirterek, “Hükümet, yüzde 100 olarak Irak’ın egemen kararıyla kuruldu. Ne doğrudan ne de dolaylı olarak hiçbir baskıya yahut müdahaleye maruz kalmadı” dedi. Ülkesinin ilişkilerin gergin olduğu iki müttefiki ABD ve İran ile nasıl çalıştığına dairse Bağdat'ın her iki ülkeyle olan ilişkilerine değinen Irak Başbakanı, “Irak'ın bir hesaplaşma arenası olmasını istemiyoruz. Ortak çıkarlar, karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerine göre ilişkilerimizi güçlendirmeye özen gösterdiğimiz kadar, diğerine karşı bir başkasının tarafında da değiliz. Sloganımız ‘önce Irak'ın çıkarı’” ifadelerini kullandı.
Irak'ın ‘İran'ın yanı sıra kardeş Arap ülkeleriyle birlikte bölgedeki lider rolüne sahip olduğunu’ vurgulayan Başbakan Sudani, Irak'ın kaderinin Arap ülkelerinin kaderi olduğunu ve bunun da Irak için gayet normal olduğunu söyledi. Irak ile ABD arasındaki ilişkiyi ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarına taşıyan Washington ile Bağdat arasındaki ‘stratejik çerçeve’ anlaşmasının etkinleştirilmesi gerektiğini belirten Sudani, bunu yapmanın yalnızca güvenlik açısından önemiyle sınırlı olmadığının da altını çizdi.
Ülkesinin iç durumu ve hükümetinin attığı, ‘vatandaşların sonuçlarını hissetmeye başlayacağı’ adımlar hakkında uzun uzun konuşan Irak Başbakanı, idari ve güvenlik reformlara, ‘yolsuzluk salgını’ ile mücadeleye ve yağmalanan fonların geri alınmasına devam edildiğini belirterek şimdiye kadar 80 milyon doların geri alındığını ve sürecin devam ettiğini açıkladı.
Sudani, başkanlığını kendisinin yaptığı bir komisyonun güvenlik reformu ve devlet kontrolü dışındaki silah sorununun ele alınmasına ilişkin çalışmaların başlatıldığını belirterek Devlet Yönetimi İttifakı’ndaki tüm siyasi güçlerin, devlet kontrolü dışındaki silahlar sorununu ve güvenlik reformunun ele alınması gerektiğinde hemfikir olduklarını söyledi. Başbakan, devlet kontrolü dışındaki silahların ancak kanunla kurulan güvenlik hizmetleri kurumların kontrolüne gireceklerini ve bu kurumların kontrolü dışında silah olmayacağını ifade etti.
Irak'tan İran ve Türkiye'ye dolar kaçakçılığı sorununa değinen Başbakan Sudani, dünyanın bütün ülkelerinde döviz kaçakçılığının yapıldığını belirterek, “Irak da diğer ülkelerle aynı durumda” dedi. Bölgedeki bir çok ülkenin resmi para birimlerinde büyük değer kaybıyla karşı karşıya kaldıklarına ve dolara ihtiyaçları olduğuna dikkati çeken Sudani, Irak bankalarının ve bankacılık şirketlerinin bu konuya müdahil olduğunu ve büyük karlar elde ettiklerini belirterek, konunun ele alınabileceğine dair iyimserliğini vurguladı. Başbakan, “Öyle sanıyorum ki Irak'ta ekonomik, mali ve bankacılık reformuna açılan kapı burası” dedi.
Bağdat-Erbil ilişkileriyle ilgili çalışmalara dikkati çeken Sudani, petrol gelirleri ve İran ile Irak sınırlarındaki güvenlik durumuyla ilgili olarak Kürt tarafının onayı ile Bağdat'ta yakın zamanda bir anlaşma imzalanacağını açıkladı.
Sudani, DEAŞ terör örgütünün artık herhangi bir tehlike oluşturmadığını, çünkü artık herhangi bir yeri kontrol etmediğini ve Irak güçlerinin DEAŞ’ın uyuyan hücrelerinin izini sürmeye devam ettiğini vurguladı.

Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ile yapılan röportajın soru-cevap bölümü:

-Sayın Başbakan, göreve başlamanızın üzerinden 100 gün geçti. İyimser misiniz yoksa endişeleriniz var mı? Size böyle zor bir görevi kabul ettiğiniz için pişman mısın diye sormayacağım.
İşin ve sorumluluğun büyüklüğünü bilerek bu görevi kabul ettim ve kesinlikle pişman olmadım. İyimserim. Hükümet, 100 gün sonra gerek uluslararası ilişkiler düzeyinde gerek iç düzeyde ve programlarda, gerekse yoksulluğun azaltılması, iş fırsatları oluşturma, devlet hizmetleri, ekonomik reformlar ve yolsuzlukla mücadele konularında olsun çeşitli düzeylerde önceliklerini yerine getirmeye başladı. Tüm bu başlıklarda uzun bir yol kat ettik. Bu önceliklerin yerine getirilmesi için temel direkler oluşturduk. Hükümet programında da bunu hedeflemiştik.

-Bu süreç, daha önce yaptığınız bir açıklamada Irak'taki yolsuzluk vakalarının koronavirüs salgınından daha beter olduğu şeklindeki sözlerinizi doğruladı mı?
Bu yüzden ‘yolsuzluk salgını’ adını verdim. Yolsuzluk, Irak devleti için koronavirüs salgınından ve DEAŞ’tan daha tehlikeli.

-“Yüzyılın hırsızlığı” ile diye bir ifşanız oldu. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Saddam Hüseyin rejiminin düşmesinden sonra sizce ne kadar para israf edildi?
Milletvekiliyken takip ettiğim ‘vergi katiplikleri’ hırsızlığı vakasının, siyasi kaosun gölgesinde uzun süren (başbakanlığa) adaylık dönemimden sonra, çalışmalarına devam edeceğim ilk dosya olmasını ummuştum, ama dosya görevime başlayamadan açıldı. Maalesef baş zanlıların çoğu kaçarak Irak'tan para çıkarılmayı başardılar. Bu büyüklükte bir miktarı çalmayı başaranların yakalanması için dikkatli bir operasyon yürütülmesi gerekiyordu.

-Tahmininize göre ne kadar çalındı?
İlgili kurumların ön hesaplarına göre miktar 3 trilyon 700 milyar dinar (yaklaşık 2,5 milyar dolar) civarında. Ancak hükümetimiz, daha fazla şeffaflık, açıklık ve kamu parasının korunması adına, çalınan gerçek rakamı öğrenmek için uluslararası bir denetim firması ile anlaştı. (Saddam Hüseyin rejiminin düştüğü) 2003 yılından bu yana yapılan para israfı konusuna gelince, doğru resmi okumalar yahut istatistikler mevcut değil. Yolsuzluğun çeşitleri ve birçok biçimi var. Bazen işletme bütçesinde, bazen yatırım bütçesinde, bazen de bütçe dışı kararlarda ortaya çıkar. Buna mali ve idari yolsuzluk denir. Bir arazinin hak sahibi olmayan yatırımcıya verilmesi, yatırım fırsatı için rekabetin engellenmesi, tekelleştirilmesi ya da bir kişiyle sınırlandırılması gibi idari kararlarda yolsuzluklar yapılabiliyor. Ancak daha önce de belirttiğim gibi, yolsuzluk, kalkınma ve hizmetleri ilerletmek için tüm devlet plan ve programlarının karşı karşıya olduğu bir sorundur.

-Yirmi yıldan kısa bir süre zarfında israf edilen miktarın 600 milyar doları bulduğu söyleniyor. Bu doğru mu?
Neden 700 değil? Neden 500 değil? Bunlar sadece tahminler ve rakamlar, bize gerçekçi bir tablo vermiyorlar. Size yatırım ve yatırım planları düzeyinde bütçeler ve projeler arasındaki bu bölünme varken ilgili kurumların tam bir rakam veremediklerini ve bizim de veremeyeceğimizi söyledim. Ancak yolsuzlukla mücadelede hükümetimizi diğerlerinden farklı kılan, yolsuzluk fonlarını geri alma konusundaki kararlılığıdır. Bu durum, 2003'ten beri var olan bir boşluk yaratıyor. Trilyonlar çalan biri için 5, 10 ya da 15 yıl hapis cezası neye yarar? Örneğin ‘vergi katiplikleri’ hırsızlığı. Şüphelileri hapse atmak istersek 15 ile 25 yıl arasında hapis cezası alırlar, ama yine 3,7 trilyon dinara ulaşamayız. Çünkü bu fonların büyük bir kısmının sahipleri var ve bunları bizden geri istiyorlar.  Bu yüzden fonların geri alınması konusunu hükümetin çalışmalarının ilk sırasına oturttuk. Bir kısmı 2003 yılından önce yağmalanan ve sonuncusu ilgili kurumların prosedürleri çerçevesinde geri alınan 80 milyon dolar olmak üzere geri ödemelerle fonlar akmaya başladı.

-2003 yılından önce bu para boşa mı harcandı?
Evet.

-Devlet, güçlü olandan da bu paraları geri alabilir mi?
Evet, kolluk kuvvetleri aracılığıyla yapabilirsiniz. Irak yasalarına göre hata yapan bir vatandaş, hatası kanıtladıktan sonra bir katılım komitesine sevk edilir. Boşa harcanan para buna dahil değildir. Sorumlu kişi zararı öder ve bedeli ödenene kadar hapisten çıkmaz. Şimdi bu süreci başlattık. Tutuklanan önde gelen siyasi isimler var. Bu paralar onlardan alınmaya başlandı.

-Yolsuzluk siyasetin hangi düzeyindeydi? Nereye ulaştı?
Ne yazık ki, yolsuzluk siyasetin her düzeyde var. Kıdemsiz çalışanlar da yolsuzluk yapıyor. Hatta bunun en zararlısı olduğunu söylesem abartmış olmam. Fakat herkes yolsuzluk yapıyor diyemeyiz. Kamu malını koruyan ve yolsuzluğa karşı olan dürüst insanlardan oluşan bir ordu var. Biz de onların yanında olmalı ve onları cesaretlendirmeliyiz, aksi takdirde herkesin yolsuzluğa bulaşmış olduğunu tekrarlayıp durursak, yolsuzluk yapanların tüm işlerin dizginlerini ellerinde tuttuklarını kabul etmiş oluruz.

-Yolsuzluk yapanlar ordusu ile dürüst insanlardan oluşan bir ordu var mı?
Daha dürüst insanlar. Vatanseverlikleri ve vatan sevgileri temelinde kamu parasını korumak için onurlu tarafta olan dürüst ve vatansever insanlar var. Allah sayılarını artırsın.

-Irak gibi zengin bir ülkenin sık sık elektrik kesintisi yaşaması akla yatıyor mu? Bunun nedeni de yolsuzluk mu?
Yolsuzluk, kötü yönetim ve planlamanın bir sonucudur. 2003 yılında elektrik üretimi 3 bin 800 megavatı geçmiyordu, şimdi 21 bin megavatı aştık. Büyümede ve ihtiyaçlarda bir genişleme söz konusu. Eskiden evlerde sadece bir vantilatör vardı, şimdi tüm evde klima ve çeşitli cihazlar var. Birçok sorunumuz var. Dediğim gibi yolsuzluk, kötü yönetim ve planlamanın bir sonucudur. 2013 yılı sonunda elektrik sorununu bitirdik, ama DEAŞ ile mücadele başlayınca bu alanda geriledik. Bazen idari krizler, bazen de kötü planlamalar yüzünde sorun devam etti. Bir de elektrik sektöründeki bir diğer konu olarak Irak'ın tamamında elektriğin yüzde 10'u ya da daha azını geçmemesi dikkati çekiyor.

-Neden?
Bunun birinci sebebi, devletin sahip olduğu genel kültür. İkincisi, elektrik kesintileri ve kötü hizmet verip vergi talep etmek devleti zayıflatıyor.  Hizmet alan kişi ödeme yapana kadar bana kesintisiz hizmet vermemi söylüyor. Siemens ve General Electric gibi şirketlerin ve Iraklı teknisyenlerin hesaplarına göre elektrikte israf sorunu kökünden çözebilir. Bizim Iraklı vatandaşlar olarak elektrik geldiğinde enerji tasarrufu kültürümüz yok. Elektrik gelir ve ev soğutulmak için bütün klimalar açılır.

-Şu an vergi oranı arttı mı?
Düne kadar vergi sadece yılda 600 milyar dinarı (yaklaşık 400 milyon dolar) buluyordu.

-Peki bu rakam ne kadar olmalı?
Milyarlar olduğu tahmin ediliyor. İran'dan ithal ettiğimiz doğalgaza yılda sadece 7 milyar dolar harcıyoruz. Yatırımcılardan petrol türevlerinin yanı sıra yaklaşık 2,5 milyar dolarlık elektrik satın alıyoruz. Yani yüksek maliyet, ama düşük vergi.

REFORMLARA UYGUN ZEMİN

-Irak'ta reformlara uygun bir zemin var mı?
Günümüzde reform bir hak haline geldi. Ekonomi deyince bizim için ekonomik reformdan ve gelir kaynaklarının geliştirilmesinden başka çare yok. Bütçe giderlerini karşılamak için petrol gelirlerine bağımlı kalamayız. Tarımın, sanayinin, turizmin harekete geçirilmesi gibi alternatifler gerekiyor. İdari reformdan bahsederken, devletin tek işi kaynak olmak olamayacağını söylüyoruz. İş olanakları oluşturma konusunda destekleyici olmak için bu kurumları reforme etmeli ve özel sektörü desteklemeliyiz. Güvenlik alanında da reforma gitmeliyiz. Başkanlığını üstlendiğimiz bir komisyon oluşturarak bu yola çıktık. Dolayısıyla reform, Irak'ın durumunda, özellikle de bu hükümette tüketim ya da seçim sloganı değil, bir haktır.

-Irak'ta kaç devlet memuru var? Yani devlet ne kadar maaş ödüyor?
Irak’ın 4 milyona yakın memuru var, ama bu sayının netlik kazanması için bir süreç başlatıldı. Planlama Bakanlığı'nın ulaştığı sayı 3,2 milyon ve atanan çalışanlara ek olarak hala eklenecek sayılar var ve bunlar 500 bin aralığında.

-Kadrolular mı?
Evet, sözleşmeli olarak çalışıyorlardı ve kadroya alındılar. Sayının 4 milyondan fazla olduğunu düşünüyorum.

-Irak’ta İşsizlik oranının yüzde 16, yoksulluk oranının yüzde 25 olduğu doğru mu?
Yaklaşık olarak bu civarlarda. İstatistiklere göre yoksulluk yüzde 20 ile yüzde 22 arasında. Özellikle son iki yılda bakanlıkların valiliklerde projeler hayata geçirmek için harcama verimliliğinin düşük olması ve   gereken desteği alamadıkları için özel sektör projelerinin zayıf bir ivmeyle başlatılması nedeniyle istatistikler işsizlik oranlarının arttığını gösteriyor.
Iraklı ailelerin yetiştirme tarzından doğan genel bir eğilimin bir sonucu olarak çok sayıda üniversite mezununun olmasının yanı sıra devletin yüksek öğrenim için tüm gereksinimleri sağlamasıyla birlikte bu durum işsizlik oranını etkiledi ve çok sayıda işsiz genç ortaya çıktı. Hükümetimiz bu zorluğa, devlet tarafından istihdam da dahil olmak üzere çeşitli çözümlerle ilgileniyor. Bunu da kadrolarla tamamladık. İkinci çözüm, iş fırsatları oluşturma konusunda hükümeti destekleyecek özel sektörle ilgili. Irak Temsilciler Meclisi'nde oylanacak önemli bir yasamız var. Emeklilik, sosyal güvenlik ve işçi yasası. Bu yasa özel sektörde çalışanların haklarını devlet çalışanları ile eşit düzeye getirecek. Bu, önemli bir yapısal reformdur.

-İlerleyen süreçte kamu dışında kararlar alacak mısınız?
Hükümetimiz reform kararları almak zorunda. Reform kararları genellikle sancılı olsa da bir süre sonra elbette herkes için faydalı olacaktır.

-Popülaritenizin düşmesinden çekiniyor musunuz?
Ben her şeyden önce Irak'ın ve Irak halkının çıkarları için endişe ediyorum. Irak ve halkının çıkarlarına karşı popülaritemi ya da hayatımı sorgulamıyorum. Irak'ın ve Irak halkının çıkarları benim pusulamdır. Bir karar alırken bunun ülkenin çıkarına olduğunu görürsem o kararı alırım, ama zararı azaltmak benim sorumluluğum. Çünkü her kararın belli bir tarafa zararı olacaktır. Sadece yoksul ve düşük gelirli sınıfa verilen zararı en aza indirmeyi umursuyorum.

KAÇIRILAN DOLARLAR

-Sayın Başbakan, basında okuduğumuz doların kaçırılması meselesi nedir?
Irak Merkez Bankası 2007 yılından sonra doğru bir adım atarak enflasyonu ve yerel para biriminin anormal durumunu ele aldı. Dolarla ilişkimiz 1990’lı yıllarda abluka döneminde başladı. O zamanlar doları takip ediyorduk. Dolar kuru yükselince gıda fiyatları da yükseldi. Merkez bankası, para biriminin değerini yükseltmek için bir pencere açmaya çalıştı. Tüccarların ürünleri ithal etmesi için bir döviz firmasıyla iletişime geçmesine dayanan ticari bir mekanizmaya ve bununla ilgili bir incelemeye ihtiyacı vardı. Döviz firması, Merkez Bankası'na bağlı yerel bankalarla bağlantılıydı. Bu ticari mekanizmanın büyük bir kısmı üzerinde iyi bir inceleme yapılmamıştı. Yani, bankacılık sistemine uyumlu değildi. İthal edilen ürünlerin fiyatına ya da miktarına ilişkin yanlış tahminler vardı. Amaç, tüccarın yurtdışından ithal ürün getirmek için mümkün olduğunca çok dolar almasıydı. Bu rakam günlük 300 milyon dolara ulaştı.

-Kime satılıyordu?
Merkez Bankası onları (dolarları) bankalara ve şirketlere satıyor. Bankalar ithalat çerçevesinde yurt dışına (dolar) transfer yapıyor. Günlük 300 milyon dolar ithal eden bir ülkenin olması, doları ithal edip vatandaşına satmadığı sürece makul değildir. Bu mekanizma, ABD Hazine Bakanlığı ve ABD Merkez Bankası (FED) dışında herkese açıktı. Kimse buna karşı çıkmaya cesaret edemedi. Biz o dönemin milletvekilleri ve analistleri olarak bu konuya değiniyorduk. Ta ki ABD Hazine Bakanlığı’nın, kaçakçılığın, kara paranın aklanmasının vb. önlenmesi ve ABD'nin bazı ülkelere yönelik kararları açıklayıp dolar baskısını artırana kadar. Bölgede, Körfez’de ABD’nin doları yasaklandığı bir dolar bile vermediği ülkelerden bahsetmek bile istemiyorum.

-Peki ya Körfez ülkeleri?
Evet. Onlar için mesele egemenlik ve ekonomi meselesi.

-Kime göre?
ABD’ye göre. Dolarının doğru yerde kullanıldığından, yanlış ya da çıkarlarına aykırı kullanıldığını düşündüğü yerlere gitmediğinden emin olmak istiyor. Irak ile ABD arasında, standartların uygulanmasına hazırlık olarak bankaların eğitimi, tüccarların eğitimi ve elektronik bir platform oluşturulması gibi adımların yer aldığı bir anlaşma imzalandı. Başbakanlık görevine başlamadan önce bu bilgiye ulaştım ve Merkez Bankası Başkanı’na ‘Bankaları ve döviz değişim firmalarını kapsayan bir mekanizma var, buna hazır mısınız?’ diye sordum. Bana ‘Evet, hazırız’ cevabı verdi. Oysa ben göreve başlattıktan sonra 3 ayı doldurduğumuz halde bu hazırlığın yapılmamış olduğu ortaya çıktı. Mekanizma, 2022 yılı sonlarında yani iki ülke arasında imzalanan anlaşmada öngörülen iki yılın bitiminden sonra devreye girdi.

-O iki yıl içinde hiçbir şey yapılmadı mı?
Hiçbir şey yapılmadı. Piyasaları hazırlamak için gerekli tedbirler alınmadı. Yani bir bankanız, bir döviz şirketiniz ve bir tüccarınız var ve 10 yıldır belirli bir mekanizmaya göre çalışıyorsunuz. Bir gecede yeni bir mekanizmayı uygulamanız istense mutlaka itiraz edersiniz. Şimdi bu ay içinde iki yıllık bir çalışmayı yürütüyoruz. Tüccarla görüşüyoruz. Doğru ticaret yapmaları ve gerçek tüccarlar olup ticaretlerinin devam etmesini istiyorlarsa, doğru yoldan gitmeleri gerektiğini söylüyoruz. Belgeli kredi açarsanız, ithalat lisansı da alırsınız, dolar da alırsınız diyoruz. Birtakım sorunlarımız var, durumumuzun mükemmel olduğunu iddia etmiyorum. Satış noktaları üzerinde mutlak kontrolümüz söz konusu değil. Gümrükte gecikmiş vergi düzenlenmesi gibi sorunlarımız var. İthalat izni verirken rutin olarak aldığımız notlar var.

-Türkiye’ye ve İran'a dolar kaçırılıyor mu?
Döviz kaçakçılığı Irak’ta olduğu gibi dünyanın bütün ülkelerinde devam ediyor. Bölgedeki birçok ülkede yerel para biriminde bir gerileme söz konusu. İsimlere girmek istemiyorum. Kesinlikle dolara ihtiyaçları var. Bizimle ticaret yapanların bir kısmı, yurtiçindeki bazı bankalar ve döviz şirketleri ve komşu ülkelere ve bölgedeki ülkelere aktarılan dolarları satarak büyük karlar elde ediyorlar.

-Tedavinin işe yarayacağı konusunda iyimser misiniz?
Evet iyimserim. Bu sürecin Irak'ta ekonomik, mali ve bankacılık reformuna açılan kapı olduğunu düşünüyorum.

-Irak dinarındaki değer kaybı sorununa yakında bir çözüm getirilecek mi?
Irak'taki bankacılık ve finans sistemini uluslararası standartlara uygun olarak reforme etmek için bir dizi adımlar atarak çözüme doğru ilerlemeye başladık. Bununla birlikte vatandaşların ürün ve hizmet açısından neye ihtiyaç duyduğunu bulma yönünde de bir çalışma başladı. Bakanlar Kurulu, ekonomi için bir dizi karar aldı. Fiyatlardaki dalgalanma sürecine eşlik eden tüm faktörlere uyum sağlamak için para politikasıyla ilgilenen özel sektör, bankalar ve Merkez Bankası ile incelemeler devam ediyor. Devlet olarak en çok, temel ürünlerin fiyatlarını sabit tutup vatandaşın omuzlarına yük getirmeyen uygun fiyatlara sunulması ve özel sektörle sürekli bu standartlarda engellerin aşılması için çalışıyoruz.

STRATEJİK ÇERÇEVE ANLAŞMASI

-ABD Başkanı Joe Biden sizi telefonla arayarak ülkesinin stratejik ortaklığa bağlılığını teyit etti. Iraklı bir heyet, Washington'ı ziyaret etmeye hazırlanıyor. ABD’den talebiniz ne olacak?
Başkan Biden, Irak ile ABD arasındaki ilişkileri ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarına taşıyan ‘stratejik çerçeve’ anlaşmasının etkinleştirilmesi gerektiğini söyledi. Biz de bunu destekliyoruz. Stratejik çerçeve anlaşması, Irak Temsilciler Meclisi tarafından onaylanan açık bir anlaşma ve bunu uygulamamız gerekiyor. Son derece önemli bir anlaşma ve ABD ile ilişkilerimiz sadece güvenlik boyutuyla sınırlı kalmamalı. ABD, ekonomik, kültürel, sosyal ve eğitim alanlarında Irak için stratejik bir ortaktır. Ekonomimizin tüm alanlarında ilerleme için onun şirketlerinden ve uzmanlığından yararlanabiliriz.

-Irak'ın ABD’ye ihtiyacı var mı? Iraklı siyasi güçler arasında ABD ile ilişkilerin gerekli olduğu düşünülüyor mu?
ABD büyük bir ülke ve daha önce de dediğim gibi Irak, ABD ile yapılan anlaşmalara bağlı kalıyor. En önemli anlaşmalardan biri de stratejik çerçeve anlaşması. DEAŞ ile mücadele alanında ABD ile iş birliği yapıyoruz. Tüm siyasi güçler, Irak'ın çıkarlarına uygun olduğu sürece tüm ülkelerle olan ilişkileri desteklediklerini teyit ediyorlar. ABD ile ilişkide çıkarımız olduğuna, itiraz edemeyiz. A ya da B devletleriyle de çıkarlarımız var. Daha önce söylediğim gibi Irak'ın çıkarı bizim pusulamızdır.

-Irak, İran’ın nüfuzuyla ABD’nin rolünü birbirinden nasıl ayrıştırıyor?
Bu, her zaman ortaya çıkan sorunlardan biri ve bununla başa çıkmak için takip ettiğimiz bir yol var. Öncelikle İran, komşu bir ülke. Onunla dini, kültürel ve sosyal birçok ortak yönümüz bulunuyor. İran başından beri siyasi sürecin yanında yer aldı. DEAŞ ile mücadele de bizimle birlikte hareket etti. İlişkilerimizi bu çerçevede sürdürüyoruz. Elbette Irak halkının çeşitli kesimlerinden birçok siyasi gücün İran tarafıyla da olumlu ilişkileri var. Bölgedeki birçok ülkede olduğu gibi bu da olumlu bir nokta. Ama ülkenin iç işlerine ve egemen karara karışmama ya da etkilememe çerçevesinde olmak kaydıyla. İlişkilerimizde ve görüşmelerimizde bunu görüyoruz. Herkes böyle bir ilişki biçimine saygı duyar. ABD, 2003 sonrası Irak’ın değişim sürecine katkı sağladı, Irak'ın DEAŞ’ı yenmesine yardım eden Uluslararası Koalisyona öncülük yaptı. Bugün ABD’yi başka alanlarda da ilişkilerimizi geliştirmek istediğimiz bir ortak olarak görüyoruz. Evet, ABD ile İran ilişkilerinde bir gerginlik söz konusu, fakat bunun Irak’a olumsuz bir yansıması olmayacak. Irak'ın bir hesaplaşma arenası olmasını istemiyoruz. Ortak çıkarlar, karşılıklı saygı ve iç işlerine karışmama ilkelerine göre ilişkilerimizi güçlendirmeye özen gösterirken bir tarafa karşı diğer tarafın yanında da değiliz.

IRAK’IN DİĞER ÜLKELERLE İLİŞKİLERİ

-Ukrayna'ya karşı İran yapımı silahların kullanıldığının ortaya çıkmasından sonra İran'ın Batı ile ilişkilerinin bozulmasının Irak'a olumsuz yansımasından korkuyor musunuz? Yani İran'ın Avrupalılarla ilişkilerinde önemli bir gerileme oldu mu?
Genel olarak istikrar eğilimindeyiz. Bu istikrar ancak gerilimi yaratan kaynaklar kurutularak sağlanabilir. Rusya-Ukrayna savaşı sadece Avrupa'yı değil tüm bölgeyi etkiliyor. Burası hassas bir bölge. Daha fazla anlayışa ve diyaloga ihtiyaç var. Hiçbir ülke müdahil olmamalı. Herhangi bir çatışma durumunda herhangi bir ülkenin herhangi bir ülkeye müdahalesini desteklemiyoruz. Çünkü böyle bir destek, krizi daha da şiddetlendirir. Rusya-Ukrayna krizi, ancak tüm dünya ülkelerinin müdahaleyi durdurması halinde sona erebilir. Böylece iki tarafı müzakere masasına oturmaya zorlayabiliriz. Diyalog, bu ülkelerin ve bölgenin trajedilerinden kaçınmanın en iyi yoludur. Irak, savaşlardan ve ablukalardan büyük zarar gördü ve bunların yansımalarını çok iyi biliyor. Dolayısıyla bu deneyimle konuşuyoruz. Diyalogsuz krizler bitmez ve müdahale her krizi uzatır.

-Rusya-Ukrayna krizinde Rusya ya da ABD sizden arabuluculuk yapmanızı istedi mi?
Biz tutumumuzu vizyonumuz, inancımız ve ilkelerimiz doğrultusunda belirleriz. Dediğim gibi Irak, savaşlardan ve ablukalardan çok çekmiş bir ülke. Kendi iç işlerimize karışılmasını kabul etmediğimiz gibi, başka ülkelerin iç işlerine karışılmasını da kesinlikle kabul etmiyoruz.

BAŞARISIZLIĞIN MAZERETİ YOK

-Sayın Başbakan, 2003’ten beri Sadr Hareketi’nin bulunmadığı bir hükümete başkanlık eden ilk Irak başbakanısınız. Sadr Hareketi ile bir ateşkes var mı? Varsa bu nasıl bir anlaşma? Şu anki ekonomik sıkıntının daha önce yaşananlara benzer bir isyana (gençlik ayaklanması) yol açmasından mı yoksa Sadr Hareketi’nin sokaklara taşmasından mı korkuyorsunuz?
Sadr Hareketi tanınmış bir liderliğe sahip, ister parlamentoda ve hükümette isterse parlamento ve hükümet dışında olsun, siyasi süreçte aktif bir role sahip geniş bir siyasi harekettir. Parlamentodan çekilme kararına saygı duyuyoruz. Siyasi faaliyetlerde yer almasını, yasal ve anayasal çerçevede herhangi bir olumsuz duruma dikkat çekerek eleştirilerde rolünü oynamasını önemsiyoruz. Hareketten, gençlerden veya başkalarından gelen bir ayaklanmadan korkup korkmadığımıza gelince; Allah korusun, hükümet programımızı uygulamada ve halkın karşısında taahhüt ettiğimiz önceliklerimizin uygulanmasında yaşanan herhangi bir başarısızlık, şu veya bu siyasi parti tarafından değil, Irak halkının tüm bileşenleri tarafından kesinlikle reddedilecektir. Mevcut durum bu başarısızlığa müsamaha göstermiyor. Dolayısıyla bu hükümeti oluşturan, çeşitli bileşenlerden 280 milletvekilinin yer aldığı ve Koordinasyon Çerçevesi, Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Egemenlik ve Azm hareketlerini içeren ‘Devletin İdaresi Koalisyonu’, olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle bu aşamadan sorumludur. İster Sadr Hareketi ister gençler isterse Irak halkının büyük çoğunluğu olsun, diğer tarafların karşısında hiçbir mazeret yoktur. Biliyorsunuz, seçmenlerin yüzde 60’tan fazlası oy kullanmadı. Yani demek istediğim, diğer siyasi bileşenlere bakmadan önce bu yüzde 60’a bakmalıyız. Bu yüzde 60, performanstan memnun değilse mutlaka bir konumu olacaktır.

-Son milletvekilliği seçimlerinde oy kullanma hakkı olanların yüzde 60’ı seçimlere katılmadı mı?
Evet, resmi tahminler seçimlere katılma konusunda net bir isteksizlik olduğunu gösteriyor. Bu oran yüzde 60 civarında.

-Bunun nedeni, siyasi güçlerin halkı hayal kırıklığına uğratması mıydı?
Bu önemli sebeplerden biridir. Seçim sonuçlarının açıklanması ve siyasi güçlerin bir yıl boyunca girdaba girmesinin ardından yüzde 60’lık kesimin kararı böyle oldu. Bu yüzde 60, yüzde 40’a dedi ki: Bakın, size sürecin faydasız olduğunu söyledik.

-Sayın Başbakan, Koordinasyon Çerçevesi halen hükümetinizin yönergelerinden memnun mu?
Elbette Koordinasyon Çerçevesi, Şii bileşenin en büyük bloğudur. Başbakanın adaylığını benimseyen, tüm taraflardan bakanları olan ve diğer bloklarla anlaşmaya varan onlardır. Devletin İdaresi Koalisyonu’nu da o kurdu. İktidarın başarısı veya başarısızlığı, Allah göstermesin, Çerçeve ve Devletin İdaresi tarafından üstleniliyor. Rahatlık ya da huzursuzluk meselesinin ucu bence açık. Bir yönteme gidiyoruz. Tüm konular için genel yönergelerin tartışıldığı ve üzerinde anlaşmaya varıldığı bir bakanlık platformu ve programı var. Bu programı veya bakanlık müfredatını her uyguladığımızda, kabul veya ret derecesini ölçeriz. Bunun dışındaki durum ile ilgilenmiyorum.

BAŞARI KORKUSU

-2003’ten bugüne siyasi süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
2003’ten bugüne siyasi süreçte bir başarı korkusu var gibi görünüyor. Bu mantıklı değil.

-Başarı korkusu ne anlama geliyor?
Gerçekleşen siyasi durumların bir kısmı, bazılarının başarıdan korkmasıdır. Birçok engelle karşılaştık. Vatandaşın mağduriyetini hafifletecek, hükümetleri başarıya ulaştıracak projeler oldu ama şu veya bu hükümet başarılı olur korkusuyla bunlar iptal edildi. Umuyorum ki bu saplantıyı aşmışızdır. Çünkü bu saplantının devam etmesi, yönelimleri, hırsları ve programları ne olursa olsun her türlü hükümeti engelleyecektir. Tahminime göre şu an orada bulunanların hepsi, hükümetin başarısı konusunda ilgili ve herkes destekleyici. Herkes, tehlikeyi hissediyor ve bunun önemli bir fırsat ve son şans olduğunun açıkça farkında. Yatırım yapmazlarsa halkın karşısında mazeretleri yoktur.

-Mevcut hükümet başarısız olursa büyük bir çöküş yaşanabilir mi?
Allah’ın izniyle bu olmayacak. Çünkü Irak’ta işlerin kontrolü elinde olan güç merkezleri var.

DEVLET HUKUKU

-Irak devletinin güvenlik ve ekonomi dahil bileşenlere ve gruplara dağıtıldığı söylendi. Bu doğru mu? Irak’ı çeşitli unsurlardan ve gruplardan haklarını geri alan bir devlet olarak görecek miyiz?
İlk olarak, bir tür netlik eksikliği var. Koalisyon hükümetinden bahsediyoruz. Bir koalisyon hükümeti genellikle parlamentoda bulunan siyasi güçlerden oluşur. Siyasi güçlerin hükümette var olma hakkı vardır. Biz parlamentoda bulunan siyasi güçleri temsil eden bir koalisyon hükümetiyiz. Ben de bakanların kendi partilerinden benim belirlediğim kriterlere göre aday gösterilmesini istiyordum. Her parti bana üçer aday gösteriyor. Bakanları ben seçiyorum.

-Sizi zorladılar mı?
Hayır. Tüm bakanlık kabinesinin seçimini ben yapıyorum.

-Her siyasi güç size üç isim mi verdi?
İki aday ismi verdiler. Altı aday ismi veren siyasi bir blok da var. İkiyi de üçü de dördü de reddediyorum. Ta ki ikna oluncaya kadar.

-Kriterleriniz nelerdi?
Doğruluk, verimlilik, bakanlık dosyasına erişim ve bazı diğer özellikler. Bu kabineyi ben seçtim. Burada güvenlik kurumları hakkında kafa karışıklığı ve konuşmalar başladı. Şunu söylüyorum: Bir isim istiyorum, bir siyasi tarafa veya bir güvenlik grubuna verdiğimiz hassas bir güvenlik pozisyonu uyarınca önümüze koyulmuş bir iş talep ediyorum. Ama bir düzensizlik var.

-Bu olmadı mı?
Olmadı ve olmayacak. Güvenlik hizmetleri, Sudani hükümetinde güvenlik kurumu çalışanları dışında yönetilmeyecektir. Buna bir nokta koyalım. Finans kurumu yalnızca bu kurumdan uzmanlar tarafından yönetilecektir. Bu arada ve dürüst olmak gerekirse; siyasi güçler herhangi bir taraftan güvenlik bölgesi talep etmedi. Bu karara saygı duydular ve oy birliği ile desteklediler. Devletin İdaresi Koalisyonu’nda güvenlik kurumları hakkında konuşuldu. Ben de fikrimi söyledim. ‘Biz de bu kararı destekliyoruz’ dediler. Geri dönüp diyorum ki öneri sunanlar, bana bir grup, milis, taraf veya bunun gibi bir kesime verdiğimiz güvenlik yetkisinin nerede olduğunu söylesin.

SUUDİ DENEYİMİ

-Gelelim başka bir konuya... Birkaç gün önce Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ile görüştünüz. Şu an Suudi Arabistan ile olan ilişkinizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hamdolsun bu, önceki hükümetlerden bu yana iyi ve birikimli bir ilişki. Irak ve Suudi Arabistan’ın İslami, Arap, ekonomik ve coğrafi düzeylerdeki ağırlığı ve ‘aramızda kolayca siyasi ve ekonomik bir eksen olabilecek ve istikrarlı bir bölgesel sistem kurabilecek’ ortaklıkları gibi mantıklı nedenleri bilen herkes bu ilişkiyi sürdürmeye hevesli.

-Suudi Arabistan ile bölgede ve uluslararası alanda istikrarın temeli olacak bölgesel bir eksen kurabilir misiniz?
Evet, bölgenin ve dünyanın istikrarının temeli olacak bir bölgesel sistem kurulabilir. Yani ekonomik, siyasi, coğrafi ve tüm standartlarda… Irak ve Suudi Arabistan olarak bölgede ve dünyada bir odak noktası olacak şekilde bu ekseni oluşturabiliyoruz. Biz bu konuda ciddiyiz. Sayın Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile bir görüşme yaptım. Onu her zamanki gibi duyarlı, bu hedefe netlik ve ciddi bir istekle ulaşmak için ilerlerken buldum. Arap- Çin Zirvesi’ne katılımım sırasında karşılıklı ziyaretler için aramızda bir gündem belirledik. Dışişleri Bakanı’nın ziyaretinin ardından Ticaret Bakanı’nın Koordinasyon Kurulu Başkanı’na ziyareti gerçekleşti.

-Ziyaret nereye yapıldı?
Bağdat’a. Bakanlarımız Suudi Arabistan’ı da ziyaret etti. Irak- Suudi Koordinasyon Konseyi’nin Bağdat veya Riyad’daki oturumuna hazırlanana kadar toplantılar dönüşümlü olarak yapılıyor, sorun yok. Koordinasyon Kurulu’nda üç yıllık bir görev ve proje takvimini zaman çizelgeleriyle birlikte sunacağız.

- Veliaht Prens ile bu konuda anlaştınız mı?
Evet, Riyad’da bu konuda anlaşmıştık.

-Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile ilk görüşmeniz bu muydu?
Hayır. Bakan olarak onunla birden fazla kez görüştüm.

- Ya başbakan olarak?
İlk kez Arap-Çin Zirvesi sırasında ikili görüşmeler gerçekleştirdik.

-Suudi Arabistan’ın tanık olduğu süreç hakkındaki görüşleriniz nelerdir?
Bu, saygıyı ve deneyim alışverişini hak eden bir deneyim. Suudi Arabistan Krallığı, kaynaklarını ekonomik düzeyde, doğru bir şekilde yatırım yapma konusunda önemli adımlar attı. Ben Sanayi Bakanı iken bu tecrübeyi gördüm. Bu öncü bir tecrübedir. Ras el-Hayr, el-Cübeyl ve Riyad’ı ziyaret ettim. Suudi endüstrisinin temeli hakkında bilgilendirildim. Oldukça gelişmişti. Küresel pazar ihtiyaçlarının büyük bir bölümünü karşılamaya katkıda bulundum. Bu deneyim, kardeşlerle deneyim alışverişi için değer. Siyasi düzeyde de bugün Suudi Arabistan’ın önemli bir rolü var ve Arap-Çin Zirvesi konferansı doğru yönde atılmış bir adımdı. Bu, Araplar ve bölge ülkeleri olarak bizim için önemli. Bölgedeki gerilimlerin azaltılmasına ve krizlerin yatıştırılmasına katkıda bulunmalıyız. Çünkü kalkınma sloganını yükseltiyoruz ve kalkınma istikrar gerektirir. Bölgedeki ve dünyadaki konular ekonomik meselelerdir. Vizyonlar aynı.

SUUDİ ARABİSTAN-İRAN DİYALOGU

-Yakın zamanda Bağdat’ta yeni bir Suudi Arabistan- İran diyalog turu bekliyor muyuz?
İnşallah. Yakın zamanda bu görüşmeyi gerçekleştireceğiz. Hükümetin çalışmalarının başlangıcından bu yana Suudi Arabistan ve İran’daki kardeşlerimizin talebi üzerine bu ilişkinin devam etmesini istiyoruz. Bunu da bir gereklilik olarak görüyoruz. Çünkü bölgedeki farklı bakış açıları ne zaman bir araya gelse bu istikrara yansıyor

-Bu, bir hafta içinde mi yoksa daha uzun bir süre sonra mı gerekleşir?
Görüşmeler veya temaslar, toplantılar düzenlemek için devam ediyor ve zaten bazı düzeylerde de mevcutlar. Ancak seviyeyi yükseltmek istiyoruz. Hedefimiz, Irak himayesinde güvenlik görevlilerinden diplomatik ilişkilere kadar görüşme seviyesini yükseltmektir.

-Bu toplantılara bizzat katılacak mısınız?
Evet, bizzat takip ediyorum.

-Geçmişte Bağdat’ta Türk- Arap diyalogları mı yapılıyordu, yoksa sadece Suudi Arabistan- İran diyalogu mu?
Güvenlik koordinasyonu olduğuna inanıyorum. Güvenlik birimlerimizin edindiği deneyim ve birçok terör komplosunu ortaya çıkarma yetenekleri göz önüne alındığında, güvenlik konusunda bölgedeki tüm ülkelerle koordinasyon içinde olmaya istekliyiz. Bu bilgiyi bölge ülkeleri ile paylaşmak istiyoruz.

-Mesela kimlerle?
Hepsiyle. Mısır, Ürdün, Körfez ülkeleri, İran ve Türkiye hatta Avrupa ülkeleri ile. Güvenlik servislerimiz terörist gruplara nüfuz etme ve onları tasfiye etme kabiliyetine sahiptir.

-DEAŞ konusunda endişeli misiniz?
Hayır. DEAŞ, sadece inlerine kaçan, korkmuş bir çete. Onları her gün tüm pozisyonlarda düzenlediğimiz saldırılarla hedef alıyoruz. Araziyi ellerinde tutamazlar. Aksine onlar, vatandaşları veya konutları hedef almış operasyonlarda hareket eden 4- 5 kişiyi geçmeyen küçük gruplardır. Bu teröristlerin yakalanması ve takibi için çalışmalar devam ediyor.

-Birimler, sizi hedef almaya yönelik bir girişim tespit etti mi?
Hayır, böyle bir girişim tespit edilmedi.

KONTROLSÜZ SİLAHLAR

- ‘Kontrolsüz silahlar’ diye bir sorun var. Devlet bu olguyla mücadelede hangi aşamada?
DEAŞ ile girdiğimiz savaşta silah taşıyabilen birilerini arıyorduk ki mücadele edilebilsin. DEAŞ’ın varlığı masum vatandaşları, köyleri, şehirleri ve mahalleleri hedef alıyor, farklı unvanlara sahip oluşumlarla savaşçılar yaratıyordu. Zaferin ardından eski hükümetler güvenlik reformu sürecinde çaba göstermediler. Güvenlik kurumlarının profesyonel olması ve bağlamlara göre çalışması için güvenlik reformunun gerekliliğine ilişkin BMGK kararları bulunuyor. Biz başladık. Bugün, güvenlik kurumlarında güvenlik reformunu kabul etmek üzere başkanlığını yaptığım bir komite kurulması kararı aldım. Bu reformun en önemli önceliklerinden biri, silahların kanuna göre güvenlik kurumları çerçevesinde kontrol edilmesi, yani güvenlik kurumları dışında silah olmamasıdır.

-Güvenlik kurumlarının dışında silah olmayacak mı?
Bu konu, platformdaki tüm siyasi güçlerle uzlaşı çerçevesindedir. Silahlar, kanunla kurulan güvenlik hizmetlerindir. Bu kurumun dışında silah bulunmayacaktır.

-Bunlara el koyacak mısınız?
Müsadere ve diyalog ile tüm bu sorunlara son verilecek. Önemli sorun, konuyu (silah taşıma) yabancı tarafların varlığına bağlayanların var olmasıdır. Yabancı varlığı olduğu görüşünde olan, yasa ve anayasa dışında yabancı varlığına izin verilmemesi gerektiğine inanan taraflar var. Bu, birçok Iraklı tarafından desteklenen bir görüştür. Biz bu varlığı anayasal ve yasal çerçevede düzenlersek bu kişilerin hiçbir mazereti kalmayacaktır.

-Tahviller sorunu konusunda söylenenlerden sonra Kürdistan Bölgesi ile ilişkinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Bağdat- Erbil arasındaki sorunları çözmek için önceki bütçelerin finansmanından başlayarak bir yol haritası ile yola çıktık. Federal Mahkeme’nin kararıyla ters düşerek kanun ve yetkiler dahilinde başka bir sürece yöneldik. Bütçeyi sunmanın eşiğindeyiz. Biz de bütçe kanununda petrol yönetiminin şekli ve mali ödeneklerin finansmanı konusunda bölgeyle mutabakata vardık. Bütçeyi onayladıktan sonra petrol ve gaz yasasının yasalaşmasına geçeceğiz. Bu durum, 2003’ten sonra anayasanın yazılmasından bu yana yaşanan en önemli zorluklardan biri. Çünkü petrol ve gaz, sadece bölgenin beklentisi değil. Aksine tüm petrol üreten vilayetler, onu bekliyorlar.

-Bu bir Kürt talebi mi?
Irak’ın talebi. Ama petrol sorunları nedeniyle mesele, sanki petrol sadece merkezle bölgenin sorunlarını çözüyormuş gibi görünüyordu. Bu senaryoyu uygulamaya gidiyoruz. Geri kalan sorunlar, yetki ve prosedürler dahilinde kontrol ediliyor. İnancımız şudur ki ister Erbil, Süleymaniye, Anbar’da olsun ister Necef’te, ulusal sorumluluğumuzun Irak’ın tüm coğrafi bölgelerindeki tüm vatandaşları kapsadığı yönündedir. Hukuki ve ahlaki durum budur. Adalet ve eşitlik ilkesini koruyarak tüm vatandaşlarla ilgilenmeye istekliyiz. Bizi birleştiren toplum sözleşmesi anayasadır.

-Arap Zirvesi yakın zamanda yapılacak mı?
Evet. Ama tarih henüz belirlenmedi. Arap Zirvesi’nin düzenlenmesi kararı sonrasında geriye sadece tarihin belirlenmesi kalıyor. Sanıyorum ki Riyad’da düzenlenecek.

Sudani, Irak Milli Takımı’yla birlikte Basra’da, ‘25. Arap Körfez Kupası’ zaferini kutladı. (Facebook)
-Suriye bu zirveye katılacak mı?
Suriye’nin katılmasını umuyorum. Suriye’yi eski konumuna ve Arap Birliği’ndeki varlığına geri döndürmek için ciddi bir şekilde çalışmamızın zamanı geldi. Bir anlayış olmalı, çünkü Suriye’nin istikrarı bölgenin istikrarıdır. Irak’a yönelik bir terör faaliyeti tehdidi varsa bu, Suriye sınırından geliyordur. Suriye’deki herhangi bir istikrarsız durum Ürdün’e, Lübnan’a ve diğer bölge ülkelerine ulaşıyor. Uzun bir süredir acı çeken ve artık zor durumda ve ekonomik koşullarda yaşayan Suriye halkının acılarını hafifletecek şekilde Suriye hükümeti ile diyalog içinde olunması oldukça önemlidir.

SINIR GÜVENLİĞİ

-İran, Kürdistan’daki bazı grupları İsfahan’a yönelik saldırının kolayca düzenlenmesinde rol oynamakla suçladı. İran’ın Kürdistan’daki herhangi bir büyük eyleminden endişe duyuyor musunuz?
Bu dönemde hükümetin karşılaştığı sorunlardan biri de Irak- İran sınırında ve Irak- Türkiye sınırında gerçekleşen saldırılardır. Bunlar, iki ülke arasında tartışma ve diyaloga konu oldu. Eğilim, bölge ve federal kurumların İran tarafıyla birlikte bulunduğu ortak bir güvenlik komitesinde, ortak bir rapor sonuçlandırmak veya imzalamak yönündeydi. Böylece şu üç görevi yerine getiriyoruz:
Birincisi; sınırların federal resmi güçlere alınması. İkincisi; aranan kişilerin yasal düzenlemelere uygun olarak teslim edilmesi. Üçüncüsü; herhangi bir tarafın kamp kurmasına veya silah bulundurmasına izin verilmemesi.

- PKK’yı mı kastediyorsunuz?
Evet, PKK ve muhalefetteki İran Kürdistan Demokrat Partisi. KDP eskidir. Ancak uydu kanallarının gösterdiği gibi bir kamp, ​​silah ve eğitim değil, mülteci kapasitesindedir.

-Bölge federal güçleri almayı kabul etti mi?
Evet. Bir anlaşma sürecindeyiz. Bağdat’ta anlaşma imzalamak için İran’dan bir heyet gelecek. Sınırları korumak üzere bu komite için bir toplantı yaptık. Yasal çerçeve herhangi bir şiddete sürüklenmeyi engelleyecek nitelikte.

-Suriye ile üst düzeyde ilişkiler var mı?
Resmi çerçevede var.

-Suriye’yi ziyaret ettiniz mi?
Hayır.

-Suriye’den Bağdat’a gelen oldu mu?
Göreve başladığımdan bu yana kimse gelmedi. Sadece büyükelçi ile görüşmeler yapıldı.

-Lübnan’daki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Lübnan’daki durum, siyasi istikrarsızlığın yanı sıra ekonomik yansımaları nedeniyle bizi endişelendiriyor. Bu durumu Irak’ta da yaşadık. Tarafları bu zor koşullarda Lübnan halkına yük olan ekonomi ile yüzleşmek için bir anlaşmaya varmaya, bir cumhurbaşkanı seçmeye ve bir hükümet kurmaya teşvik etmek için tüm çabamızı sarf ediyoruz. Her türlü iş birliğine ve desteğe açığız ve hazırız.

-Yardım ediyor musunuz?
Evet. Akaryakıt güvenliği mevcut. Bunu sürdürüyoruz. Devletimiz bu konuda kararlı.

SADDAM HÜSEYİN’İN KOLTUĞU

-Sayın Başbakan; Saddam Hüseyin ile Abdüsselam Arif’in sizden önce oturduğu koltukta bulunuyorsunuz. Aynı karargâhta, Saddam Hüseyin’in yerine oturan bir Iraklı ne hisseder?
Koltuğa oturanlar, kendinden öncekilerden nereye gittikleri, nasıl gittikleri ve geride bıraktıkları konusunda ibret almalı, bunları önüne koymalıdır. Gün gelecek bu koltuktan kalkacak, ama ardında ne bırakacak?

-50 yaşınızı aştınız...
Yaş 50, 60, 70 ya da 100 olsun bu koltuktan ayrılacaksınız. Ama Cenab-ı Allah, sana halkına hizmet etme, bu makamda olma fırsatı vermiş. Bu durumda senin sorgun ve Allah katındaki duruşun uzun olacak. Ayrıca sorgu, sıradan vatandaşın karşılaştığından farklı olacak. Çünkü güvenlik, ekonomik ve sosyal kararlardan sorumlu olacağım. Büyük bir sorumluluğum var ve büyük özen gösteriyorum. Her gün 17 saat çalışıyorum ve gün ayrımı yapmıyorum. Bugünün cuma mı perşembe mi ya da cumartesi mi olduğunu programlarım nedeniyle bilmiyorum. Hatta işimde çok rahatsız edici olduğum için çevremdekileri bile yordum. Bunun nedeni sorumluluktur. Ben de bu topluluktan geliyorum. 1989’dan 1992’ye kadar Bağdat Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenciydim. Geceleri Hamada Pazarı’nda çalışırdım.

-Resmi ve siyasi işlerdeki deneyiminiz uzun. Peki, durakları nelerdir?
Seksenlerde yaşadım ve doksanlarda yaşadım, ablukayı gördüm. 2003’ten sonraki siyasi çalışmalarda bulundum. Her aşamadan insanlarla bağlantılıyım. 1980’lerden 2003’ten sonrasına kadar Iraklılarla birlikte yaşamış ve görevlere dahil olmuş tek Irak başbakanıyım. Devlet sisteminden geliyorum. 1997’de memur, 2003’ten sonra da ilçe komiseri, meclis üyesi, vali, birkaç bakanlıkta da bakandım.

-Şu an Davet Partisi’nin dışında mısınız?
Evet, 2019’da istifa ettim.

-Partiyle kırgınlıklar kaldı mı?
Hayır, onlara karşı açıktım. Davet Partisi eski bir partidir ve bir sistemi vardır. Gazeteciler bile hata yapıyor. Gelip, “Siz, Davet Partisi’nin liderisiniz” diyorlar. Lider kelimesi ne demektir?

-Yani Davet Partisi’nde sorumluluğunuz yok muydu?
Asla. Ben sadece Davet’te bir şehidin oğluyum. Bu yüzden seçimlerde atandım; yani adaylığımı kastediyorum. Davet Partisi, seçimlerde yandaşlarına Muhammed Şiya es-Sudani’nin kabile şeyhi olarak toplumsal ağırlığı nedeniyle kazanacağını söylüyordu. Destekçileriniz varsa, ondan oy vermelerini isteyin. Davet Partisi bana fırsat verdi. Beni, Kanun Devleti’nde bakan olarak aday gösterdiler. Ben de hamdolsun ortaya bir icraat koydum. Davet Partisi, işinin ehli ve dürüst bir bakanı olduğunu söylüyor.

-Kasım Süleymani’yi tanıyor muydunuz veya kendisiyle hiç görüştünüz mü?
Genel toplantılarda. Bakanlıklara resmi heyetlerde gelir, görüşmeler yapardı.

-İran, hükümetinizi destekledi mi?
İran, hükümeti kurmak için yapılan müzakerelere hiçbir zaman müdahale etmedi.

-Kenani, sizinle bağlantılı mıydı?
Asla.

-Ya da ABD Büyükelçisi?
Hayır. Hükümet yüzde 100 Irak kararıyla kuruldu. Doğrudan ya da dolaylı hiçbir şekilde herhangi bir etkiye ve müdahaleye maruz kalmadı. Sayın Nuri el-Maliki’nin ikinci hükümetinde sekiz yıl bakanlık yaptım. Sayın Haydar el-İbadi hükümetinde herhangi bir siyasi partiden, yani beni aday gösteren partiden ‘bu anlaşma bizim çıkarımıza veya bize zarar verir ‘gibi bir emir almadım. Asla. Söylentilerin çoğu doğru değil.
Iraklılar, Iraklılığıyla, kişiliğiyle, duruşuyla ve ilkeleriyle gurur duyuyor ve hiçbir gerçek Iraklının kararından herhangi bir taraf için vazgeçmesi mümkün değil.

ARAP DERİNİĞİ

-Arap derinliğinden bahsetmeniz İran’ı rahatsız etmiyor mu?
Hayır, asla. Bu bir zorluk yaratmadığı gibi İran tarafının da bununla ilgili bir sorunu yok. Irak, Arap derinliğine sahip bir ülke ve yüzlerce yıldır öncü bir konumda. Bu bizim doğal rolümüz. Bunu kolaylıkla uygulamaktan gurur duyuyoruz. Çünkü bu, Arap ülkeleri ve komşu ülkeler, İran veya Türkiye de dahil olmak üzere bölgenin istikrarına katkıda bulunacaktır.

-Körfez ile çıkarları ilişkilendirme konusuna ne düşünüyorsunuz? Bunu onlarla (İranlılarla) görüştünüz mü?
Evet ve en yüksek düzeylerde. Irak’ın kardeşleriyle, ekonomisiyle bölgede öncü olması başta Irak ve İran- Irak ikili ilişkileri açısından önemli.

-Sizce Irak’ın kaderi Arap mı?
Evet. Irak’ın kaderi Araptır ve bu Irak için normal bir durumdur. Ve Irak, kendisine ait olmayan bir rolü üstlenmez. Bu yaratılıştan bu yana en önemli roldür.



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
TT

Halep Valisi Azzam el-Garib: Kürtler ve Şeyh Maksud mahallesi sakinleri ile ilişkilerimiz iyi, devletin egemenliğine geri dönecekler

Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)
Halep Valisi Azzam el-Garib (Al Majalla)

Abbas Şerife

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı röportajda Halep Valisi Azzam el-Garib, ‘Kürtlerle ilişkilerin olumlu olduğunu ve bu ilişkilerin köklü bir arada yaşama temeline dayandığını’ söyledi. Vali Garib, 10 Mart'ta Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile yapılan anlaşmanın Halep'teki Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsadığını ve ‘bu mahallelerin tamamen devletin egemenliğine geri dönmesinin ve Halep Şehir Konseyi'nin yönetimi altında hizmetlerin yeniden sağlanmasının öngörüldüğünü belirtti.

Şehrin DEAŞ’a bağlı hücreler de dahil olmak üzere ‘karmaşık güvenlik sorunları’ ile karşı karşıya olduğunu belirten Vali Garib, güvenlik güçlerinin ‘Hayderiya, el-Halk ve es-Safira mahallelerinde terörist faaliyetlere karışan kişileri yakalamak amacıyla özel operasyonlar düzenlediğini’ açıkladı. Suriye'nin ikinci büyük şehri olan Halep'te silahların kontrol altına alınamamasının büyük bir sorun olduğunu ve gönüllü silah teslim programları aracılığıyla yasadışı silahları topladıklarını ifade eden Vali Garib, yetkililerin güvenliği artırmak için 2 bin güvenlik kamerasının kurulması çalışmasına başladığını belirtti. Vali Garib, istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacağını söyledi.

Türkiye'nin Halep'in istikrarında ‘merkezi’ bir rol oynadığını ve ‘stratejik bir ortak’ olduğunu vurgulayan Vali Garib, “Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu düşünmüyorum” diye devam etti.

İşte Halep Valisi Azzam el-Garib ile gerçekleştirilen röportajın tam metni:

*Bu geçiş döneminde özellikle Halep rejim ordusu tarafından savaş ve yıkımdan çok fazla zarar gördüğünden karşılaştığınız zorluklar neler? Birkaç gün önce başlatılan “Senin için ey Halep” girişimi ne anlama geliyor?

Suriye'nin karşı karşıya olduğu zorluklara rağmen Halep, güvenlik istikrarını güçlendirme, idari performansı iyileştirme, enerji krizlerini çözme ve devlet kurumlarını yeniden kurma ve kamu hayatının düzenini sağlama konusunda ulusal uzlaşıları uygulama çabalarını sürdürüyor.

Birkaç gün önce, ‘Senin için ey Halep’ adlı bir girişim başlattık. Bu girişim altyapıyı iyileştirmek, güvenlik durumunu düzeltmek, parkları ve sokakları güzelleştirmek, sağlık ve eğitim hizmetlerini iyileştirmek ve yerinden edilmiş kişilerin geri dönüşünü hızlandırmak amacıyla valiliğin desteğiyle başlatılan bir sivil girişimdir.

İstikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla Halep’in 5-10 yıl içinde ekonomik başkent olarak eski konumunu geri kazanacak.

*Halep vilayetinin karşı karşıya olduğu en önemli güvenlik sorunları nelerdir? Özellikle güvenlik, kalkınmanın iyileştirilmesi ve yatırımcıların çekilmesi için en önemli faktör olduğu bilindiği üzere, güvenlik istikrarını sağlamak için ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?

Halep, Beşşar Esed rejiminin düşüşünden sonra karmaşık güvenlik sorunlarıyla karşı karşıya. Ancak, özellikle SDG ile yapılan ve Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerini kapsayan anlaşmanın ardından, güvenlik tehditlerinde önemli bir azalma görüldü. Bununla birlikte, başta aşağıdakiler olmak üzere birçok sorun halen devam ediyor:

1- DEAŞ’a bağlı hücreler: Güvenlik güçlerinin Hayderiya, Helek ve Safira mahallelerinde gerçekleştirdiği operasyonlar sonucunda terör faaliyetlerine karışan unsurlar yakalandı.

2- Eski rejimin kalıntıları: Güvenlik operasyonları kapsamında ihlallere karışan kaçak kişilerle sert bir şekilde mücadele edilirken, geçiş dönemi adalet komisyonları da faaliyete geçirildi.

3- Kaçak silahlar: Gönüllü teslim programları aracılığıyla yasadışı silahların toplanması.

4- Daha fazla istikrar sağlamak için, güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, birleşik yerel güçlerin eğitilmesi ve toplumsal diyalog ve girişimler yoluyla güvenin güçlendirilmesi.

5- Senin için ey Halep Girişimi kapsamında güvenlik kameraları yerleştirmek üzere ‘Güvenliğimiz Geleceğimiz’ projesi başlatıldı. Fiber optik kabloların döşenmesinin yüzde 80'ini tamamladık ve ikinci aşamada güvenliği artırmak için 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin kamera kurmayı hedefleniyor.

df
Başkent Şam'ın Duveylia bölgesindeki Mar İlyas Kilisesi'nde meydana gelen intihar saldırısının yol açtığı hasar ve kan, 22 Haziran 2025 (AFP)

*Halep, ulusal üretime büyük katkı sağlayan Suriye'nin ekonomik başkenti olduğu biliniyor. Yerel ekonomiyi canlandırmak ve yatırımı teşvik etmek için ne gibi planlarınız var? Halep yeniden Suriye’nin ekonomik başkenti olacak mı?

Halep muazzam bir ekonomik potansiyele sahip. Ancak önceki rejimin mirası olan kurumsal gevşeklik, idari yolsuzluk, verimsizlik ve dengesiz vergi sistemi gibi sorunlarla boğuşuyor. Planımız şunları içeriyor:

İlk olarak, vergi sistemini reform etmek ve büyümeyi teşvik etmek için hükümetle koordinasyon içinde vergileri yeniden düzenlenmesi.

İkincisi, geleneksel sektörlerin canlandırılması ve Şeyh Neccar gibi sanayi bölgelerinin yeniden yapılandırılması, vergi kolaylıkları ve enerji desteği sağlanması. Ayrıca Halep’teki turizm sektörünü destekleyecek çeşitli atölye çalışmaları düzenledik.

Senin için ey Halep girişimi kapsamında, ‘Işılda ey Halep’ projesi Halep'in doğu ve batı sokaklarını aydınlatmaya devam ediyor. 2,3 milyon dolarlık bir bütçeyle 11 bölgede 3544 aydınlatma ünitesi kurmayı hedefledik. Sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği içinde ilk aşamayı (45 km için 932 aydınlatma ünitesi) tamamladık ve ikinci ve üçüncü aşamaları Halep kırsalını da kapsayacak şekilde tamamlayarak ticari faaliyetleri güçlendirdik.

Halep'in yeniden ekonomik başkent olmasına gelince istikrar ve yeniden yapılanma ile Halep, uluslararası ve yerel destek sağlanması koşuluyla, 5-10 yıl içinde eski konumunu geri kazanma adaylığı için uygun olacak.

Türkiye'nin Suriye topraklarında herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum, özellikle de Türkiye her zaman Suriye topraklarının bütünlüğünü desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiştir.

Kürt sorunu, Suriye genelinde zorlu bir sorun oluşturuyor. Ancak Halep düzeyinde sorarsak, Eşrefiye ve Şeyh Maksud'daki Kürt nüfusla ilişkisini nasıl tanımlarsınız?

Kürt bileşenle ilişkiler olumlu ve tarihsel bir arada yaşama üzerine kuruludur. SDG ile yapılan anlaşma, Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerini kapsıyor. Dolayısıyla bu mahallelerin kaderi, devletin egemenliğine tamamen geri dönmek ve Halep Belediye Meclisi'nin yönetimi altında hizmetlerin geri gelmesidir.

Yerel temsil konusunda, yerel meclislerde ve yönetim kurumlarında Kürtleri dahil ediyor ve adil temsilini sağlıyoruz.

u7ı
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara (sağda) ve SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Şam’da SDG'nin devlet kurumlarına entegrasyonu için anlaşma imzaladı, 10 Mart 2025 (AFP)

*Türkiye, geçtiğimiz yıllarda Suriye'nin kuzeyinde açık bir nüfuza sahipti, ancak şimdi (Beşşar Esed rejiminden) kurtarılmasından sonra Türkiye'nin Halep'teki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu stratejik bir ortaklık mı yoksa geçici bir iş birliği mi?

Türkiye, altyapı ve hizmetleri destekleyerek Halep'in istikrarında merkezi bir rol oynuyor.

Rolün değerlendirilmesine gelince, şu anda stratejik bir ortaklık var, ancak bu ortaklık bölgesel dengelerle ilgili bazı koşullu yönler içeriyor. İş birliği örnekleri arasında Gaziantep ile imzalanan kardeş şehir anlaşması, mültecilerin geri dönüşünü destekleyen projeler ve Türkiye'nin eğitim ve sağlık alanındaki projeleri sayılabilir. İş birliğinin Halep’in çıkarlarına uygun olmasını ve Halep'in egemenliğini ve önceliklerini saygı duyulmasını önemsiyoruz.

*Türkiye’nin Halep'te stratejik çıkarları olduğuna şüphe yok. Bazıları bu hedefleri Suriye'nin kuzeyindeki hırslar olarak tanımlamaya çalışsa da sizin bakış açınızdan Halep Türkiye için stratejik olarak ne kadar önemli?

Türkiye'nin Suriye topraklarında özellikle de Suriye'nin toprak bütünlüğünü her zaman desteklemiş ve bölünme projelerini reddetmiş olması nedeniyle herhangi bir emeli olduğunu sanmıyorum. Ancak Halep'in Türkiye için birçok nedenden dolayı büyük önemi olduğu söylenebilir:

1- Coğrafi konumu. Halep, Suriye'nin kuzey kapısıdır ve bu da onu ticari bir merkez ve Türkiye'nin ulusal güvenliğinin destekçisi haline getiriyor.

2- Mülteci akınını sınırlayan ve (DEAŞ, kontrolsüz silahlı gruplar gibi) güvenlik tehditlerini azaltan istikrar.

3- Ekonomik çıkarlar: Halep tarihi bir ticaret merkezidir ve Türkiye ticaret ilişkilerini güçlendirmeyi hedefliyor. Halep'in çıkarları, dengeli ortaklıklar aracılığıyla bu ilişkinin bir parçası olacaktır.

Eğitim ve sağlık alanlarında, ‘İzini Bırak’ girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okul ve hastanelerin iyileştirilmesi için çalışıyoruz.

*Halep Valisi olduğunuzda bir vizyonunuz ve çalışma planınız olduğuna şüphe yok. Bu yüzden size şunu sormak istiyorum: Önümüzdeki beş yıl içinde Halep'in Suriye haritasındaki konumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Halep, konumu ve geçmişi sayesinde hayati bir merkez olmaya devam edecek. Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep'e yaptığı son ziyaretinde, şehrin en büyük ekonomik fener olacağını vurguladı ve kalenin kalbinden, zorbalarla savaşımızın sona erdiğini ve yoksullukla mücadelemizin başladığını açıkladı.

Ekonomik olarak, sanayi bölgelerinin yeniden inşası ve altyapının iyileştirilmesi ile sanayi ve ticaret merkezi olarak rolünü geri kazanacak. İdari olarak, siyasi gidişata bağlı olarak, ademi merkeziyetçilik kapsamında daha bağımsız bir idari merkez haline gelebilir. Mevcut zorluklar arasında güvenlik ve finansman eksikliği de yer alıyor. Ancak vizyonumuz ve hedeflerimiz Halep'i hızlı toparlanmanın bir örneği haline getiriyor.

cdy
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, Halep’teki Hristiyan mezhebinden bir heyeti kabul etti, 28 Mayıs 2025 (Suriye Cumhurbaşkanlığı)

*Karşılaştığınız zorlukların büyük ve çetin olduğuna şüphe yok. Ancak önümüzdeki dönemde önceliklerinizi belirlediğinizi düşünüyorum. Vali olarak acil ve başlıca öncelikleriniz neler?

Önceliklerimiz; güvenlik, yani kaçak silahların toplanması ve ihlallerin kontrol altına alınması, Güvenliğimiz Geleceğimiz Girişimi kapsamında 800 bin dolarlık bir maliyetle 2 bin adet güvenlik kamerasının kurulması gibi birçok alanı kapsıyor.

Altyapı konusunda ise elektrik ve su şebekelerinin onarımına devam ediyoruz. Hükümet, 5 bin megavat kapasiteli elektrik santralleri kurmak üzere Katarlı bir şirketle sözleşme imzaladı. Bu sayede üç yıl içinde elektrik kapsama oranı yüzde 70-85'e çıkacak. Yerel düzeyde Deyr Hafir santralini faaliyete geçiriyor, iç şebekeyi onarıyor, endüstriyel şebekeyi ev şebekesinden ayırıyor ve kablo hırsızlığıyla mücadele ediyoruz.

Eğitim ve sağlık alanında, İzini Bırak Girişimi ve eğitim desteği planlarımız kapsamında okulları ve hastaneleri yenileme çalışmaları yürütüyoruz. Bu planlar arasında okulların onarımı, model okulların kurulması ve üniversite hastanesi için endoskopi gibi gelişmiş cihazlarla hastanelerin geliştirilmesi yer alıyor. Ekonomi alanında ise bürokrasiyi reform ederken, yatırımı teşvik etmek ve fabrikaları çalıştırmak için çalışıyoruz.

*Hiç şüphesiz yükler ağır ve devlet ile valilik tek başına tüm bu yükleri kaldıramaz. Peki, yerel topluma alan açmayı düşünüyor musunuz? Yerel toplum ve yerel konseylerin Halep'in istikrarında rolü nedir?

Yerel toplum ve yerel konseyler temel bir dayanak noktası. Toplumun rolüne gelince biz sivil girişimleri teşvik ediyor, memnuniyetle karşılıyor ve destekliyoruz. Halep, geçtiğimiz aylarda bu türden birçok girişime sahne oldu ve bunların şehrin gerçekliği üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu gördük.

Ayrıca, idari ademi merkeziyetçiliği destekliyoruz. Yerel konseylerin hizmet ve kalkınma kararlarını almalarını sağlarken, tüm bileşenlerin temsil edilmesini garanti ediyoruz.

Şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük zorluk, geçiş dönemi ve geçiş aşaması nedeniyle mevcut merkeziyetçilik, ancak yerel temsilciliği desteklemek için yasal bir çerçeve üzerinde çalışıyoruz.

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.

*Biliyorsunuz, Halep’in doğusu rejim ordusu tarafından büyük bir yıkıma uğradı. Bu durum bir göç ve sığınma dalgasına neden oldu. Halep’in doğu mahallelerini yeniden inşa etmek ve mültecilerin geri dönüşünü hızlandırmak için nasıl bir planınız var?

Halep'in doğu mahalleleri büyük bir yıkıma uğradı. Şu anda yeniden inşa, altyapı (su, elektrik, yollar) ve konutların hedef alınması, enkazın kaldırılması ve okulların ve hastanelerin rehabilite edilmesini içeren bir planımız var. Senin için ey Halep Girişimi kapsamındaki Işılda Ey Halep Projesi, ilk aşamada doğu mahallelerine 45 kilometre karelik bir alana aydınlatma desteği sağlıyor ve şehirdeki kavşakları ve girişleri güzelleştiriyor. 

Karşılaştığımız zorluklar ise finansman eksikliği ve mülkiyet haklarının karmaşıklığıdır. Eski rejimin milisleri, birçok vatandaşın mülklerini yasadışı yollarla ele geçirmiştir. Ancak, daha önce el konulan tüm mülklerin mülkiyet haklarını incelemek ve gözden geçirmek üzere ‘Zorla El Koyma Komitesi’ni kurduk.

yh
Halep’te hasar görmüş bir binanın önünden motosikletle geçenler, 14 Mayıs 2025 (Reuters)

*Halep'in yurtdışındaki evlatlarına, Halep'li tüccarların ve Arap yatırımcıların sermayedarlarına ne söylemek istersiniz?

Mülteci olunan ülkelerde ve mülteci kamplarında yaşayan Halep halkına mesajım şu: “Halep sizi bekliyor, size çok ihtiyacı var ve yaralarını sarmanız ve ona yeniden hayat vermeniz için size sesleniyor. Eskisi gibi ona sadık kalın!” Ayrıca Suriyeli ve Arap yatırımcıları, Suriye'nin kalbi ve ekonomik başkenti olan Halep'e yatırım yapma fırsatını kaçırmamaya davet ediyorum. 

Şu anda, lojistik kolaylıklar ve desteklerle birlikte, endüstri (tekstil, gıda), ticaret ve hizmetler (turizm, lojistik) alanlarında büyük yatırım fırsatları bulunuyor. Altyapı ve güvenlik iyileştiriliyor.

Yatırımcılara mesajım: “Halep'in yeniden canlanmasına yaptığınız yatırım ve katkınız, sadece ekonomik bir kazanç değil, şehrin geleceğini inşa etmek anlamına da geliyor. Bu, kâr elde etme çabasından önce ahlaki ve vatansever bir tutum olacaktır.

*Peki Halep’in geleceği için ne söyleyeceksiniz?

Halep'i ekonomik ve sosyal bir merkez olarak yeniden inşa etme taahhüdümüzü, şehrin çeşitliliğini ve tarihini koruyarak teyit ediyoruz. Ayrıca, halkının ve ortaklarının desteğiyle, ilin eski ihtişamını geri kazandıracak bir gelecek hayal ediyoruz.


Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
TT

Şera bir Yahudi gazetesine ilk röportajını verdi: İstikrarlı bir Suriye nutuk ve sloganlarla inşa edilmeyecek

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, geçtiğimiz şubat ayında Şam'da düzenlenen Ulusal Diyalog Konferansı’nın kapanışında konuştu. (AFP)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera, iç ve dış politikadaki sorumlulukları veya pozisyonları hakkında yorum yaparken devrik lider Beşşar Esed'i çevreleyen tüm duvarları yıkıyor. Şera doğrudan konuşuyor; İsrail ile ilişkiler ve Suriye topraklarının işgali gibi daha önce çifte dille konuşulan, bazıları sloganlarla kamuoyuna duyurulan ancak gerçeklerin masanın altında olduğu ‘tabu konular’ hakkında açıkça konuşmaktan çekinmiyor. Şera, 6 aydan kısa bir süre önce iktidara gelmesinden bu yana ilk kez  bir Yahudi medya kuruluşuna konuştu. Şera, The Jewish Journal’a röportaj verdi.

Esed rejiminin mirası

28 Mayıs'ta yayınlanan röportaj, Jonathon Bass'ın şu sözleriyle başlıyor: “Pek çok Suriyeli, Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera'da bir devrimci değil; savaş yorgunu, kimliği yıpranmış bir ulusu yeniden inşa edebilecek, yenilenmiş bir lider görüyor. Tarihin her duvarından fısıldadığı, yaşayan en eski şehir olan Şam, iktidarla değil, yeniden inşa, uzlaşma ve uzun süredir parçalanmış bir ulusa liderlik etme yüküyle ilgili bir diyalog için uygun bir yer.”

Bass, Suriye Cumhurbaşkanı hakkındaki izlenimlerini şöyle aktarıyor: “Sessiz biri ama söylediği her kelimeyi düşünerek söylüyor. Sesinde zafer tonu yok, sadece kastettiği ve vurguladığı kelimeler var.”

Şera röportajın başında, “Bize enkazdan daha fazlası miras kaldı. Travma, güvensizlik ve yorgunluk miras aldık. Ama aynı zamanda umudu da miras aldık. Kırılgan bir umut” ifadelerini kullandı.

fgthyj
Sednaya Hapishanesi’ndeki tutukluların ailelerinden oluşan bir kalabalık, hayatta kalanları arama çalışmalarının sürdüğü binanın dışında bekliyor. (Suriye Sivil Savunma Müdürlüğü)

Suriye on yıllar boyunca sadakat ve sessizliği, bir arada yaşama ve nefreti, istikrar ve baskıyı birbirine karıştıran bir sistemle yönetildi. Esed hanedanı, Hafız ve ardından Beşşar, ülke üzerindeki kontrollerini sağlamlaştırmak için korku ve infazları kullanarak demir yumrukla yönetirken, ülkenin kurumları soldu ve muhalefet ölümcül bir ayaklanmaya dönüştü.

Gazeteci Jonathon Bass, Şera'nın aldığı miras konusunda açık görüşlü olduğunu düşünüyor. Zira Şera şöyle diyor: “Temiz bir sayfadan bahsetmek sahtekârlık olur. Geçmiş, her insanın gözünde, her sokakta, her ailede mevcuttur. Şimdi görevimiz bunu tekrarlamamak. Daha hafif versiyonu yok. Tamamen yeni bir şey yaratmalıyız.”

Suriyelilerin güveni

Eş-Şera'nın iktidara geldiğinden beri attığı ilk adımlar, röportajı yapan kişinin de belirttiği gibi, temkinli ama son derece sembolik oldu. Siyasi tutukluların serbest bırakılmasını emretti, sürgün edilen ya da susturulan muhalif gruplarla diyalog başlattı ve kötü şöhretli Suriye güvenlik aygıtında reform yapma sözü verdi. Ayrıca, kayıp ve ölülerin akıbetini ele almak üzere bir bakanlık kurulmasını önerdi.

Suriye'deki toplu mezarların ardındaki gerçeği ortaya çıkarmak için Şera, DNA veri tabanları oluşturmaktan geçmişteki zulümlerden sorumlu olanların iş birliğini sağlamaya kadar adli tıp teknikleri ve ekipmanları sağlamak için ABD ile bir ortaklığa ihtiyaç olduğunu söyledi.

Şera, “Eğer konuşan tek kişi bensem, Suriye hiçbir şey öğrenmemiştir. Tüm sesleri diyalog masasına davet ediyoruz. Devlet artık başkalarına dikte ettiğinden daha fazla dinlemelidir” dedi.

‘Ama insanlar bir kez daha güvenecek mi? Diktatörlüğün küllerinden doğan bir hükümetin vaatlerine inanacaklar mı?’ sorusuna Şera şöyle cevap verdi: “Ben güven istemiyorum, sabır ve inceleme istiyorum. Beni sorumlu tutun. Güven bu şekilde sağlanır.”

Suriyelilerin evlerini yeniden inşa etmeleri gerekiyor

Şera, Suriyelilerin şu anda en çok neye ihtiyacı olduğu sorusuna tereddüt etmeden cevap verdi: “Eylem yoluyla haysiyet. Amaç yoluyla barış.”

Savaşın boşalttığı şehirlerde ve çatışmanın etkilerinden halen mustarip olan köylerde kimse siyaset istemiyor, normale dönüş istiyor; evlerini yeniden inşa etme, çocuklarını büyütme ve barış içinde hayatlarını kazanmak istiyorlar.

dfgthy
Halep'te yıkılan evlerin yeniden inşası bazı bölge sakinlerinin kişisel inisiyatifiyle gerçekleştiriliyor. (Reuters)

Şera bunun gayet farkında. Tarım, sanayi, inşaat ve kamu hizmetlerinde istihdam yaratmaya odaklanan acil ekonomik programlar için bastırıyor. Şera, “Artık mesele ideoloji değil, mesele insanlara kalmak için bir neden, yaşamak için bir neden, inanmak için bir neden vermek. Bir işi olan her gencin radikalleşme riski daha az olacak. Okuldaki her çocuk gelecek için bir ses” dedi.

Şera, bölgesel yatırımcılarla ortaklıkların, geri dönenlere yönelik küçük işletme hibelerinin ve ‘gençler için mesleki eğitimin’ önemini vurguladı. Şera, “İstikrarlı bir Suriye nutuklarla ya da sloganlarla değil, eylemlerle inşa edilecek; pazarlarda, sınıflarda, çiftliklerde, atölyelerde... Tedarik zincirlerini yeniden inşa edeceğiz. Suriye bir ticaret merkezi olarak geri dönecek” şeklinde konuştu.

İsrail ile ilişkiler

Bu ekonomik vizyonun ardında daha derin bir vizyon var. Bir neslin kaybından sonra Suriyeliler çatışmadan yoruldu. Barışa, sadece savaşın yokluğuna değil, fırsatların varlığına da hasretler. Bass şöyle diyor: “Sohbetimizin en hassas bölümlerinden birinde Şera, Suriye'nin İsrail ile gelecekteki ilişkisine değindi. 1948'den bu yana bölgeyi rahatsız eden bu konu, her hava saldırısı, gizli operasyon ve vekalet savaşı suçlamasıyla daha da şiddetleniyor.”

ı89o
Golan'daki tampon bölge sınırında duran bir İsrail askeri (AFP)

Şera, “Açık konuşmak istiyorum. Sonsuz karşılıklı bombardıman dönemi sona ermeli. Hiçbir ülke korku ile doluyken gelişemez. Gerçek şu ki ortak düşmanlarımız var ve bölgesel güvenlikte kilit bir rol oynayabiliriz” ifadelerini kullandı.

dwert5y6
İsrail saldırılarına tepki olarak 25 Şubat'ta Suriyeli Dürziler tarafından açılan bir pankart: ‘Suveyda, Suriye'nin sırtındaki zehirli hançer olmayacak.’ (AP)

Şera, sadece bir ateşkes hattı olarak değil, karşılıklı itidal ve sivillerin, özellikle de güney Suriye ve Golan Tepeleri’ndeki Dürzilerin korunması için bir temel olarak 1974 Ayrılma Anlaşması’nın ruhuna geri dönme arzusunu dile getirdi. Şera, “Suriye'nin Dürzileri piyon değildir. Onlar vatandaştır, köklüdür, tarihsel olarak sadıktır ve yasalar çerçevesinde her türlü korumayı hak etmektedir. Onların güvenliği müzakere edilemez” dedi.

Derhal normalleşme önermekten kaçınan Şera, uluslararası hukuk ve egemenlik temelinde gelecekteki görüşmelere açık olduğunu belirtti.

Trump bir barış adamı

Belki de Trump'ın yaptığı en önemli diplomatik jest, doğrudan masaya oturma isteğiydi. Şera şunları söyledi: “Medya onun hakkında ne imaj çizerse çizsin, ben onu bir barış adamı olarak görüyorum. İkimiz de aynı düşman tarafından saldırıya uğradık. Trump nüfuzun, gücün ve sonuçların ne anlama geldiğini biliyor. Suriye'nin diyaloğu yeniden başlatabilecek dürüst bir arabulucuya ihtiyacı var. Eğer bölgede istikrara ve ABD ile müttefiklerinin güvenliğine katkıda bulunacak bir uzlaşma ihtimali varsa, ben bu diyaloğu kurmaya hazırım. Bu bölgeyi onarabilecek ve bizi adım adım bir araya getirebilecek tek kişi o.”

ferty6
ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şera, 14 Mayıs'ta Riyad'da bir araya geldi. (AP)

Bass şu yorumu yaptı: “Bu sadece açık sözlülüğü açısından değil, aynı zamanda içerdiği anlamlar açısından da dikkate değer bir açıklamaydı. Yeni Suriye, barış ve tanınma arayışında alışılmadık adımlar atmaktan korkmuyor. Şera Suriye'nin sorunlarını (toplu mezarlarda bir milyondan fazla ölü, 12 milyon yerinden edilmiş insan, yaşam destek ünitesine bağlı bir ekonomi, halen yürürlükte olan yaptırımlar ve kuzeyde saklanan milisler) yumuşatarak anlatmıyor. ‘Bu bir peri masalı değil. Bu bir iyileşme ve iyileşme sancılıdır’ diyor.”