Birleşik Krallık’taki terörizmle mücadelenin başarıları başarısızlıkları

Selman el-Ubeydi’nin gerçekleştirdiği katliam öncesi alınan görüntüsü. (AFP)
Selman el-Ubeydi’nin gerçekleştirdiği katliam öncesi alınan görüntüsü. (AFP)
TT

Birleşik Krallık’taki terörizmle mücadelenin başarıları başarısızlıkları

Selman el-Ubeydi’nin gerçekleştirdiği katliam öncesi alınan görüntüsü. (AFP)
Selman el-Ubeydi’nin gerçekleştirdiği katliam öncesi alınan görüntüsü. (AFP)

İngiltere iç istihbarat teşkilatı MI5 perşembe günü, İngiltere'de Manchester Arena’da gerçekleşen patlamanın kurbanlarının ailelerinden özür diledi. Nitekim soruşturma kapsamında MI5’in eline geçen fırsatı değerlendirmediği, Mayıs 2017'de Libya asıllı genç Selman el-Ubeydi tarafından gerçekleştirilen, 22 kişinin ölümüne ve yüzlerce kişinin yaralanmasına neden olan intihar saldırısını aslında önleyebileceği sonucuna varıldı.
MI5 Başkanı Ken McCallum, arenada konsere katılan çocukların hedef alındığı katliam gerçekleştirilmeden önce, Ubeydi’yi durdurmak için ellerine geçen ‘küçük fırsatı’ yakalayamamalarından duyduğu derin üzüntüyü dile getirdi. Zira Ubeydi intihar saldırısı gerçekleştirmeden dört gün önce, Libya'dan döndüğü sırada Manchester Havalimanı’nda durdurulmuş olsaydı yahut patlayıcı depoladığı arabasına kadar takip edilseydi güvenlik aygıtının bombalamayı önleyebileceği ortaya çıktı. Nitekim güvenlik servisleri, Ubeydi’nin aşırılık yanlısı bir aileden olduğunu, aşırılık yanlılarıyla temas halinde bulunduğunu, hatta 2011'de Muammer Kaddafi iktidarını deviren devrimde mücadele ettiği bilgisine ulaşmıştı. Arena saldırısını gerçekleştirirken de DEAŞ’tan etkilendiğine inanılıyor.
Manchester intihar bombacısını durdurmadaki başarısızlığın İngiliz güvenlik aygıtının El Kaide ve DEAŞ karşısında kaydettiği tek başarısızlık olmadığı biliniyor. Terörist olduğu bilinen Osman Han (28) hapishanede güvenlik görevlilerini pişman olduğuna inandırıp serbest bırakıldıktan sonra Kasım 2019'da Londra Köprüsü'nde bıçaklı saldırı düzenlemişti. Mahkumların rehabilitasyonu alanında çalışan görevliler Jack Merritt (25) ve Saskia Jones'u (23) bıçaklayarak öldürmüştü. Daha sonra yapılan soruşturmada ortaya çıktığı üzere Han, kendisine yaklaşılmasını önlemek için patlayıcı kemerlere benzer bir kemer takıyordu. Kendisine yaklaşmaya korkan polis, Han’a 20 el ateş etmiş, kurşunlardan sekizi isabet etmemişti.

2017 tarihli Manchester Arena saldırısında yaşamını yitirenler için konan çiçek buketleri. (AFP)
İki yıl önce Londra'da aslında önlenebilecek başka bir terör saldırısı gerçekleşti. 3 Haziran 2017'de Londra Köprüsü'nde ve yakınlarındaki Borough Market'te bir minibüsteki dört teröristin yayalara çarpma ve bıçaklama saldırısında sekiz kişi yaşamını yitirmiş, 48 kişi yaralanmıştı. Ardından ise terör saldırısının ana beyni Huram Şazad’ın (27) 2015'ten beri MI5 ve polis tarafından tanındığı ortaya çıkmıştı. Şazad, saldırıyı gerçekleştirdiği dönemde güvenlik yetkilileri tarafından soruşturmaya tabi tutulmuş ancak acil tehlike teşkil etmediği gerekçesiyle öncelik sırası seviye düşürülmüştü. Saldırıya Şazad’ın yanı sıra aşırılık yanlıları Raşid Rıdvan (30) ve Yusuf Zagba (22) da dahil olmuştu.
Geçtiğimiz yıllarda, failleri cezaevinde kaldıkları yahut aşırılık yanlıları ile bağlantılı oldukları için güvenlik servislerinin ‘radarına’ girenlerin işlediği birçok saldırı kaydedildi. Ancak güvenlik aygıtı, 2005’te İngiltere'de kaydedilen en büyük terör saldırısını engelleyemedi. 7 Temmuz 2005 sabahı dört intihar bombacısı; Muhammed Sıddık Han, Şehzad Tanvir, Cemal Germaine Lindsay ve Hasib Mir Hüseyin, Londra'da üç metro ve bir toplu taşıma otobüsünü hedef aldıkları ölümcül bombalı saldırılar düzenleyerek yüzlerce insanın ölümüne neden oldu. Soruşturmalarda, güvenlik servislerinin ve polisin Muhammed Sıddık Han’ı yıllardır tanıdığı ortaya çıktı. 1993'te West Yorkshire Polisi, Muhammed Sıddık Han’ı bir saldırı düzenlemek suçundan tutuklamış, fotoğrafını çekerek hakkında bir dosya açmıştı. Ancak şahıs herhangi bir suçlama olmaksızın serbest bırakılmış, dosyası MI5 ile paylaşılmamıştı. 2001'de West Yorkshire Polisi, bilinen iki militan tarafından yönetilen bir kampta eğitim gören 40 kişilik bir grubu gözlemlemiş, ilgili video görüntülerinden kampa katılanların tek tek fotoğrafları alınmıştı. Ancak bu kişilerden yalnızca dokuzu teşhis edilebilmişti. Müfettişler, 7 Temmuz saldırılarının ardından bu dosyaya geri dönmüş, Sıddık Han’ın söz konusu kamptaki kursiyerlerden biri olduğu ortaya çıkmıştı. Sıddık Han, 14 Nisan 2003'te güvenlik servislerinin iyi değerlendirmediği bir fırsatı yeniden yakalamıştı. İstihbarat ajanları, aşırılık yanlısı olarak tanımlanan bir kişinin Sıddık Han’ın adına kayıtlı bir arabaya bindiğini gözlemledi. İki adam arasındaki iletişim sadece birkaç dakika sürdü. Güvenlik servisleri ise Han’ın bir komploya karışmış olabileceğini tahmin etmedi.
Güvenlik servisleri, Şehzad Tanvir’in 1995 yılında hırsızlık suçundan tutuklandığı bilgisine vâkıftı. 2004 yılında kendisini yeniden tutuklayan polis, yalnızca uyarıda bulunmakla yetinmişti. Cemal Germaine Lindsay ise kendi adına kayıtlı bir araba ile bir soygun mahallinden kaçtıktan sonra polis tarafından şüpheli olarak sınıflandırılmıştı. 7 Temmuz saldırıları ardından müfettişler, MI5'in geçmiş kayıtlarındaki bir cep telefonu numarasının aslında Lindsey'e ait olduğunu keşfetti. Dolayısıyla numara aslında istihbaratın izleme kapsamına giriyordu. Hasib Mir Hüseyin de Ekim 2004’te yankesicilik suçundan tutuklanmış, polis tarafından yalnızca uyarı almıştı.
Güvenlik servisleri, 7 Temmuz 2005 saldırısının yalnızca iki hafta ardından kaydedilen başka bir saldırıyı da önleyemedi. 21 Temmuz sabahı dört kişi, Londra'daki üç tren istasyonunda ve bir otobüste içinde patlayıcı bulunan torbaları patlattı. Ancak patlayıcı maddelerin bileşimindeki bir hata dolayısıyla patlama gerçekleşmedi. Eş zamanlı olarak beşinci bir bombalamanın da gerçekleşmesi planlanıyordu. Ancak bombacının çantasından kurtulduğu, onu patlatmaya çalışmadığı kaydedildi. Bir metroda patlayıcı kemerini patlatmak üzere olduğu düşünülerek Brezilyalı bir gencin güvenlik güçleri tarafından yanlışlıkla öldürüldüğü bir kovalamaca sonrasında söz konusu olaylarla ilişkili beş kişi tutuklandı.
Güvenlik Servisi tarafından 1998-1999 yılı için yayınlanan yıllık rapora göre MI5, ABD'nin Tiran'daki (Arnavutluk) büyükelçiliğini bombalama planını bozdu. Aksi takdirde Nairobi ve Darüsselam’daki büyükelçiliklerde düzenlenen bombalamalara benzer olaylar kaydedilecekti. Temmuz 2000'de güvenlik servisinin büyük operasyonu kapsamında İngiltere'de İslamcı militanların ilk bomba atölyesi ortaya çıkarıldı. 11 Eylül 2001'de ABD’deki saldırılardan üç ay önce MI5, El Kaide'nin biyolojik silah yapımında kullanmak üzere İngiltere'den patojenler elde etme girişimini engelledi. Ancak güvenlik aygıtı, yaptıklarının önemini bir sonraki aşamaya kadar kavrayamadı.
11 Eylül Saldırıları’nın ardından, güvenlik servisinin 2003 baharında başlattığı Crevice Operasyonu, İslamcı militanlar tarafından İngiliz topraklarında düzenlenen ilk bomba planını ortaya çıkardı. Operasyonda Londra'da ve Luton şehrinde faaliyet gösteren bir grup aşırılık yanlısına odaklanıldı. Bu kapsamda gece kulüpleri, barlar ve marketlere ağır kayıplar vermek amacıyla düzenlenmesi planlanan geniş çaplı bir saldırı planı engellendi. Komploya karışanların tümü, olası bir saldırı öncesinde, Mart 2004'te tutuklandı.
2004’te başlatılan Ryhme Operasyonu’nda ise daha büyük bir saldırı olacağı öngörüldü. Operasyon kapsamında, 11 Eylül Saldırıları’nın mimarı olarak adlandırılan Halid Şeyh Muhammed tarafından İngiltere'deki saldırılara liderlik etmesi için kişisel olarak seçilen, İslam'a geçen bir Hindu olan Dhiren Barot liderliğindeki bir komplo başarıyla engellendi. Güvenlik servisinin aktardığına göre, otoparklara ve tren istasyonlarına saldırmayı planlayan Barot, planladığı gibi bombayı patlatamadı.
2006’da o güne kadar düzenlenmiş en kapsamlı operasyon sayılan Overt Operasyonu kapsamında güvenlik aygıtı ve polis, failler başarılı olsaydı felaketin meydana geleceği gerçek bir felaketi önledi. El Kaide'nin arkasında olduğu plan kapsamında, Londra'daki Heathrow Havalimanı'ndan Kuzey Amerika'ya giden yedi uçuşa intihar bombacılarının yerleştirilmesi öngörülmüştü.



İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
TT

İstihbarat bilgileri: Hamaney, Mücteba’nın yönetme yeteneğinden şüphe duyuyor

Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)
Ali Hamaney ve oğlu Mücteba (AFP)

İsa en-Nehari

ABD istihbarat birimleri, eski İran Dini Lideri Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba Hamaney’in kendisine halef olmasına ilişkin çekinceleri bulunduğu yönünde bilgileri ABD Başkanı Donald Trump’a iletti. Söz konusu bilgilere göre Hamaney’in, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme kapasitesi konusunda şüpheleri vardı. Bazı gözlemciler ise Mücteba Hamaney’in içe kapanık bir karaktere sahip olduğunu ve psikolojik sorunlar yaşadığını öne sürdü.

İran’da yeni Dini Lider olarak Mücteba Hamaney’in babasının yerine atanmasının üzerinden bir hafta geçmesine rağmen, yeni lider henüz kamuoyuna açık bir konuşma yapmadı; yalnızca yazılı bir mesaj yayımladı. Gözlemciler bu durumu, İran’da yönetimin İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) tarafından kontrol edildiğinin göstergesi olarak değerlendiriyor. Mesajın, askeri kurumların benimsediği sert söylemle büyük ölçüde örtüştüğü ifade ediliyor.

Bu arada ABD istihbarat kurumları, Donald Trump ve danışmanlarına sundukları bilgilerde, eski Dini Lider Ali Hamaney’in oğlunun kendisine halef olmasına mesafeli yaklaştığını aktardı. CBS News tarafından aktarılan bilgilere göre Hamaney, oğlunun zekâsı ve ülkeyi yönetme becerileri konusunda ciddi şüpheler taşıyordu.

İstihbarat raporlarında ayrıca Ali Hamaney’in, oğlu Mücteba’nın (56) kişisel yaşamında bazı sorunlar yaşadığının farkında olduğu, ancak bu sorunların niteliğinin ayrıntılandırılmadığı belirtildi. Söz konusu durumun, yeni Dini Lider’in kısırlık tedavisi için dört kez Birleşik Krallık’a gitmesiyle bağlantılı olup olmadığı ise netlik kazanmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı’na ait 2008 tarihli gizli bir belgeye göre Mücteba Hamaney, çocuk sahibi olması yönünde aile baskısı altındaydı; tedavi sürecinin ardından ilk çocuğu dünyaya geldi.

Donald Trump cuma günü verdiği bir röportajda Ali Hamaney’in oğluna güvenmediğine açık şekilde işaret ederek, “Babası onun lider olmasını dahi istemiyordu” ifadesini kullandı. Trump daha önce de Mücteba Hamaney’i ‘zayıf’ olarak nitelendirmiş ve ABD’nin İran’da bir sonraki liderin seçimi üzerinde bir tür denetim rolü olması gerektiğini savunduğunu belirtmişti.

Ali Hamaney’in oğlunu halefi olarak seçmekten kaçındığına dair spekülasyonlar yeni değil. Bu değerlendirmeler, eski liderin yönetimin miras yoluyla devredilmesine karşı olduğu yönündeki tutumuyla ilişkilendiriliyordu. New York Times’ın İranlı yetkililere dayandırdığı habere göre Ali Hamaney, 12 Gün Savaşı sırasında kendisinden sonra liderlik için üç aday belirlediğinde oğlunu bu listeye dahil etmedi.

Buna rağmen 88 üyeden oluşan Uzmanlar Meclisi, tartışmalı koşullar altında Mücteba Hamaney’i yeni Dini Lider olarak seçti. Yeni liderin kendisinin bile atamasını televizyondan öğrendiğini söylediği aktarıldı. Reuters ise DMO’nun seçim sürecinde baskı uyguladığını ve Uzmanlar Meclisi içindeki görüş ayrılıklarına rağmen Mücteba Hamaney’in adaylığını dayattığını bildirdi.

Psikolojik sorunlar yaşıyor

İstihbarat bilgilerine göre Ali Hamaney’in oğlunun ülkeyi yönetme kapasitesine ilişkin şüpheleri, Mücteba Hamaney’in karizma ve kitleleri etkileyen konuşmalar yapma yeteneğinden yoksun olmasıyla ilişkilendiriliyor. Hamaney’in, İran Devrimi’nin Batı ve İsrail karşıtlığına dayanan ideolojik çizgisinin sürdürülmesi için bu özellikleri gerekli gördüğü belirtiliyor. Bu nedenle Hamaney’in görev süresi boyunca sık sık konuşmalar yapmaya ve resmi kabul törenlerinde görünmeye önem verdiği ifade ediliyor.

Yeni Dini Lider’in kamuoyuna yansıyan tek görüntüsü ise yaklaşık 30 saniyelik bir video kaydı. 2024 yılında çekildiği tahmin edilen görüntülerde Mücteba Hamaney’in internet üzerinden verdiği dini dersleri iptal ettiğini açıkladığı görülüyor. İptalin geçici mi yoksa kalıcı mı olacağına dair ise herhangi bir gerekçe sunulmadı. Atanmasının ardından yeni liderin şimdiye kadar ne sesli ne de görüntülü bir konuşma yaptığı kaydediliyor.

İran muhalefetinde yer alan Hasan Şeriatmedari ise Mücteba Hamaney’in kamuoyu önünde görünmekten kaçınmasının yalnızca hitabet eksikliğiyle açıklanamayacağını savunuyor. Independent Arabia ile yaptığı söyleşide Şeriatmedari, ‘yeni Dini Lider’in psikolojik sorunlar yaşadığını ve içe kapanık bir kişiliğe sahip olduğunu’ ileri sürdü. Şeriatmedari’ye göre Mücteba Hamaney hayatı boyunca tek bir konuşma dahi yapmadı ve kamuya açık etkinliklerde görünmedi.

Gözlemcilere göre Ali Hamaney, DMO’nun güçlü etkisine rağmen devlet üzerindeki nihai otoriteyi elinde tutmayı başardı. Ancak yeni dönemde bu denge değişebilir. Bazı değerlendirmelere göre Mücteba Hamaney, fiilen ‘en yüksek lider’ konumundan ziyade daha sınırlı bir rol oynayacak ve hareket alanı büyük ölçüde DMO’nun hesaplarıyla belirlenecek.

Kişisel ve psikolojik faktörlere dikkat çeken Şeriatmedari, Mücteba Hamaney’in suikasttan kurtulması hâlinde dahi ‘kendisini bu göreve taşıyan DMO üyelerinin elinde bir araca dönüşeceğini’ savundu. Şeriatmedari ayrıca önümüzdeki dönemde bu makamda geniş halk desteğine sahip bir ismin görülmeyeceğini öne sürerek, Mücteba Hamaney’in atanmasıyla birlikte Velayet-i Fakih döneminin fiilen sona erdiğini düşündüğünü ifade etti.

Canlı mı... Ölü mü... Yoksa yaralı mı?

Babasının öldürüldüğü saldırıda yaralandığının doğrulanmasının ardından Mücteba Hamaney yazılı bir mesaj yayımladı. Mesaj, bazı çevrelerce kamuoyunu mobilize etmeye ve öldüğüne dair iddiaları yalanlamaya yönelik bir girişim olarak değerlendirildi. Ancak yeni liderin ne sesli ne de görüntülü bir açıklama yapmaması, yaralarının ciddiyeti ve İran’ı fiilen yönetip yönetmediğine dair spekülasyonları artırdı.

Ortaya atılan açıklamalardan biri, Mücteba Hamaney’in yerinin tespit edilmesi ve hedef alınması riskine karşı kamuoyunda görünmekten kaçındığı yönünde. Ancak İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ülkede fiili güç sahibi olarak nitelendirilen Ali Laricani’nin Tahran sokaklarında kamuoyuna açık şekilde görünmesi, bu ihtimali zayıflatan unsurlar arasında gösteriliyor. Gözlemciler, kısa bir video mesaj yayımlamanın sokakta dolaşmaktan daha büyük bir risk oluşturmayacağına dikkat çekiyor.

Bir diğer ihtimal ise Mücteba Hamaney’in yaralarının ağır olduğu ve sağlık durumunun kamuoyuna görünmesine izin vermediği yönünde. Bazı raporlarda ayak kırıkları ve yüzünde morluklar bulunduğu öne sürüldü. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de cuma günü yaptığı açıklamada yeni Dini Lider’in muhtemelen yüzünde kalıcı bir yara oluştuğunu söyledi.

Hem ABD’li hem de İranlı yetkililer kamuoyu önünde yeni liderin yaralandığını doğrularken, Şarku’l Avsat’ın CBS News’ten aktardığı habere göre ABD Başkanı Donald Trump yakın çevresiyle yaptığı özel görüşmelerde ‘Mücteba Hamaney’in ölmüş olabileceğini’ dile getirdi. Trump’ın ayrıca, “İran şu anda fiilen liderlikten yoksun” değerlendirmesinde bulunduğu belirtildi. Bu açıklamalar, Dini Lider’in bilincinin yerinde olup olmadığına dair tartışmaları daha da alevlendirdi.

Beyaz Saray ise şu aşamada ülkenin kontrolünün büyük ölçüde DMO’nun elinde olduğu kanaatinde. Bu durum, 1979 İran Devrimi’nden bu yana ülkeyi yöneten teokratik sistem açısından önemli bir değişim olarak değerlendiriliyor.

Yeni liderin akıbetine ilişkin spekülasyonlar sürerken, ABD hükümeti cuma günü Mücteba Hamaney’in ve dokuz üst düzey İranlı yetkilinin yerinin tespit edilmesine yardımcı olacak bilgiler karşılığında 10 milyon dolara kadar ödül verileceğini açıkladı.


PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
TT

PKK'nın İran kolu PJAK'ın Eşbaşkanı Amir Kerimi: ABD, İran rejimini devirmek istemiyor

Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)
Amir Kerimi, 2024 yılının nisan ayında PJAK'ın eşbaşkanı seçildi (Independent Arabia)

Bahaa el-Avam

Son günlerde, ABD'nin İran'daki rejimi devirmek amacıyla İran'daki Kürtleri destekleme niyetinde olduğuna dair birçok haber basında yer aldı. Ancak PKK'nın  İran kolu Kürdistan Özgür Yaşam Partisi (PJAK) Eşbaşkanı Amir Kerimi, ABD'nin İran rejimini devirme niyetine dair herhangi bir işaret olmadığını belirterek Başkan Donald Trump'ın açıklamalarının, kendi görüşüne göre İran hükümetinin devrilmesi değil, davranışının değiştirilmesine odaklandığını söyledi.

Reuters, bu ayın başlarında, ismini açıklamadığı üç kaynağa dayanarak, İranlı Kürt silahlı grupların, ülkenin batısındaki İran güvenlik güçlerine saldırı düzenleme olasılığı konusunda ABD ile günlerce süren istişarelerde bulunduğunu aktardı ve bu grupların İran-Irak sınırında konuşlandığını bildirdi. Bu gruplar, İran ordusunu zayıflatmak amacıyla daha önce bu tür bir saldırıyı gerçekleştirmek üzere eğitim almıştı.

PJAK, istişarelere katılan gruplar arasındaydı. ABD’nin şimdiye kadar İran’ın geleceği, demokrasi ve Kürt sorunu gibi konularda net bir stratejik politika izlemediğini belirten Kerimi, Washington’ın İran'da gelecekte belirli bir rejimi mi yoksa merkezi olmayan bir rejimi mi destekleyeceği ya da ‘Kürt halkının mücadelesinin ve İran'ın geleceğindeki yerinin kalıcı olup olmayacağı’ konusunda net bir program ortaya koymadığına dikkati çekti.

ABD ve İsrail, 28 Şubat'tan bu yana İran'a karşı bir savaş yürütüyor. Her iki ülkenin yetkilileri rejim değişikliğinden bahsetmiş olsa da bu konudaki açıklamaları net ve kesin değil. Ayrıca, bölgedeki birçok ülkeye yayılan ve Hürmüz Boğazı'ndaki deniz ulaşımını büyük ölçüde aksatan bu savaşın sona ermesi için net bir yol haritası da ortaya koymadılar.

İran rejimini devirmenin en iyi ve belki de en etkili yolunun halkın demokrasi için ayaklanması olduğuna inanan Kerimi, İran son 10 yıl içinde birçok büyük ve etkili ayaklanmaya tanık oldu. Bunların en öne çıkan, en köklüsü ve halen devam eden ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük’ ayaklanması oldu. Bu ayaklanmaların hükümeti felç ettiğini vurgulayan Kerimi’ye göre eğer bu ayaklanmalar destek görmüş ve rejimin baskısına karşı ciddi tavırlar alınmış olsaydı, bugün mevcut savaşa gerek kalmayabilirdi.

Görüşünü desteklemek için aralık ayındaki ayaklanmaya atıfta bulunan Kerimi, “Halk ayaklanmaları, özgürlük mücadelesinde büyük cesaret gösteren ve çok sayıda kurban veren halkın gözünde rejimin meşruiyetini tamamen ortadan kaldırdı. Ancak halk, varlığını sürdürmek için tereddüt etmeden baskı ve cinayete başvuran bir hükümetle karşı karşıya. Bu yüzden halkın ve yabancı hükümetlerin çabalarını bu kanlı baskı mekanizmasını etkisiz hale getirmeye ve ortadan kaldırmaya odaklamaları gerekir. Bu da en etkili çözüm olacaktır” ifadelerini kullandı.

İran, geçtiğimiz aralık ayı sonlarında ve takip eden ay boyunca Tahran Çarşısı’nda başlayan ve daha sonra diğer büyük şehirlere yayılan geniş çaplı bir protesto dalgasına sahne oldu. Mahsa Amini'nin ölümünün ardından patlak veren 2022 ayaklanmasından bu yana yaşanan en ciddi kaostu. Doğrudan nedeni, İran para biriminin yabancı döviz karşısındaki gerilemesi ve bir doların yaklaşık 1,4 milyon İran riyalinden işlem görmesi gibi ekonomik faktörlerdi. Fakat insan hakları örgütlerinin raporlarına göre Tahran hükümeti, bu hareketleri bastırmak için aşırı güç kullandı.

ABD Başkanı Donald Trump, aralık ayında ayaklanma sırasında, göstericilerin öldürülmesi halinde müdahale edeceğine söz verdi ve insan hakları örgütlerinin raporlarında İran güvenlik ve askeri güçlerinin binlerce kişiyi öldürdüğü belirtildikten sonra, kendi sosyal medya platformu Truth Social üzerinden “Protestoculara yardım yolda” diye yazdı. O dönem yardım gelmedi, ancak ABD ve İsrail geçtiğimiz şubat sonunda İran'a karşı bir savaş başlattı ve Tahran'a yönelik ilk saldırıda, başta Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere rejimin üst düzey çok sayıda yetkilisi hedef alındı.

Kerimi’ye, PJAK’ın mevcut koşulları Kürt devleti kurmak için bir fırsat olarak görüp görmediğini, yoksa sadece yeni İran devleti çatısı altında federal bir yapı mı aradıklarını sorduk. Kerimi, partisinin temel hedefinin demokratik ve ademi merkeziyetçi bir İran'a ulaşmak olduğunu, bu İran'da Kürt meselesinin güvenlik odaklı yaklaşımdan vazgeçilerek siyasi ve hukuki çözümlerle ele alınacağını söyledi.

Anayasada Kürt halkının yerinin belirlenmesi gerektiğini vurgulayan Kerimi, PJAK’ın İran’da ‘katılımcı demokrasiye dayanan, halkların ve toplumların doğrudan katılımıyla işleyen, yani demokratik konfederasyon olarak bilinen bir federal sistemin kurulmasını desteklediğini’ belirterek, “Çünkü böyle bir sistem, farklı kimliklerin bir arada yaşamasını sağlamak için gerekli mekanizmalara ve esnekliğe sahip” dedi.

Kerimi'ye göre bu hayale giden yol, değişime ya da siyasi ve barışçıl yollarla herhangi bir dönüşümü kabul etmeye muktedir olmadığını kanıtlamış olan İran rejiminin devrilmesinden geçiyor. Geleneksel anlamdaki silahlı mücadelenin yanı sıra, diğer direniş biçimleri ve halk ayaklanmaları da bu hayali gerçekleştirebilir.

ABD’nin belirsiz tutumunun yanı sıra, İran rejimini devirmek isteyen PJAK, Türkiye’nin tutumundan endişe duyuyor. Bu endişenin sadece kendisine karşı alınabilecek önlemlerle sınırlı olmadığını ifade eden Kerimi, Türkiye’nin bölgedeki değişikliklerden duyduğu endişe nedeniyle İran hükümetini desteklediğini ve Türkiye'nin geleneksel politikasının nerede olursa olsun Kürt halkının haklarına karşı çıkma üzerine kurulu olduğunu iddia etti.

Kerimi, Türkiye Cumhurbaşkanı ve Dışişleri Bakanı’nın açıklamalarının yanı sıra Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) de Kürtler ve Azerilerin bir arada yaşadığı İran’ın batı kesimlerinin bir kısmına yönelik bir Türk planının varlığına işaret etti. Kerimi’ye göre bu planın uzun yıllardır bir arada yaşayan iki halk arasında nefreti ve etnik çatışmayı körükleyebilir.

PJAK’ın barış içinde bir arada yaşama inancına sahip olduğunu ve Kürtlerin haklarını desteklediği gibi Azeri Türklerin haklarını da desteklediğini belirten Kerimi, PJAK’ın mücadelesinin sadece İran içinde ve Kürdistan ve İran halkı için olduğunu, Türkiye devletinden herhangi bir talebi olmadığını ifade etti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre Kerimi, İran’ın Kürdistan eyaletindeki diğer tüm Kürt partilerinin de bu konuda kendisiyle aynı görüşte olduğunu belirtti.

İran’daki Kürt partileri ve bloklarının ‘ülkeyi baskıcı rejimden kurtarmak ve demokratik bir alternatif inşa etmek için iş birliğini sürdürme gerekliliği’ konusunda hemfikir olduklarını vurgulayan Kerimi, özellikle de komşu ülkelerde olmak üzere yurtdışındaki Kürtlerin durumuna ilişkin “Kürtler bugün yüksek düzeyde demokratik ulusal bilince sahipler. Kendi dillerini konuşanları ve İran'daki tüm özgürlük savunucularını destekliyorlar" dedi. PJAK eşbaşkanı, İran'daki Kürtlerin siyasi ve operasyonel programlarına müdahale etmediklerini, ancak İran'daki Kürt halkının varlığı herhangi bir tehdit altında olduğunda, Suriye'deki Kürtlere yaptıkları gibi onları desteklediklerini belirtti.

Türkiye Milli Savunma Bakanlığı, birkaç gün önce silahlı ve ayrılıkçı Kürt grupların faaliyetlerinin İran'ın güvenliği ve bölgenin istikrarı için bir tehdit oluşturduğunu belirterek, İranlı Kürt grupların hareketlerini ve bunlarla ilgili gelişmeleri yakından takip ettiğini açıklamıştı. Ancak daha sonra Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Washington'ın Kürtleri İran'a karşı savaşa dahil etme niyetini reddettiğini söyledi. Çatışmaya yeni tarafların dahil edilmesinin krizi karmaşıklaştıracak ve tehlikelerini artıracak yanlış bir adım olduğunu belirten Fidan ayrıca, Ankara'nın savaşın kapsamının genişletilmesini ve çok taraflı bir çatışmaya dönüşmesini reddeden tutumunun açık olduğunu vurguladı.

Türkiye ile barışçıl ilişkileri destekleyen ve Ankara’nın herhangi bir müdahalesinin İran'daki durumu daha da karmaşık hale getireceğine inanan Kerimi, ‘barışın, Türk hükümetinin vizyonunda ve politikalarında bir değişime yol açarak, sınırları dışındaki Kürtlerle dostane ilişkilere vesile olmasını’ umduğunu ifade etti. PJAK Eşbaşkanı Kerimi, Abdullah Öcalan ve Türkiye'deki Kürt hareketi ile sorunun barışçıl yollardan çözülmesi yönündeki çabaları desteklediğini vurguladı.


İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
TT

İsrail ordusu, Lübnan'ın güneyinde "sınırlı" kara operasyonlarına başladığını duyurdu

İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)
İsrail'e ait kendinden tahrikli bir obüs, sınır yakınlarında bulunan kuzey İsrail'deki Yukarı Celile bölgesinden güney Lübnan'a doğru top atışları yapıyor (AFP)

İsrail ordusu bugün yaptığı açıklamada, ileri savunmayı güçlendirmek amacıyla son birkaç gündür Güney Lübnan'daki Hizbullah mevzilerine karşı sınırlı kara operasyonlarına başladığını duyurdu.

İsrail askeri sözcüsü Avichay Adraee X'te yaptığı açıklamada, "Son günlerde 91. Tümen, ileri savunma bölgesini genişletmek amacıyla Güney Lübnan'daki kilit noktalara yönelik hedefli bir kara harekatına başladı" ifadelerini kullandı.

Adraee ayrıca, "Bu operasyon, ileri savunma bölgesini güçlendirme çabalarının bir parçası olup, terörist altyapısını yok etmeyi ve bölgede faaliyet gösteren terörist unsurları ortadan kaldırmayı ve kuzey sakinleri için ilave bir güvenlik katmanı oluşturmayı amaçlamaktadır" diye belirtti.

Adraee sözlerine şöyle sürdürdü: “Güçlerin bölgeye girmesinden önce, İsrail Ordusu, topçu ve hava kuvvetleri aracılığıyla bölgedeki çeşitli terörist hedeflerine saldırarak tehditleri ortadan kaldırdı.” “Tümen güçleri, taarruz çabalarıyla birlikte, 146. Tümen güçleriyle birlikte Celile kasabalarını savunma görevini sürdürmeye devam ediyor.”