Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Yolsuzluğun, Irak’ın 600 milyar dolarından fazlasını götürdüğünü belirten el-Kazımi, kendisine yönelik 3 suikast girişiminden bahsetti.

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
TT

Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi

Saddam Hüseyin sonrası bir rejimde Irak Başbakanı, deprem hattında oturur. Yetkileri geniş, mayınlar zorlu. Baas rejimini yerle bir eden işgaliyle bu rejimi kuran Amerika da, Amerika’nın çekilmesinden doğan boşluğu doldurmak için vakit kaybetmeyen İran da illaki olmalı. Bu anlamda Irak Başbakanı Washington ile Tahran arasında ikamet eder ve bu iki taraf arasındaki dikenli ilişkinin karmaşıklığından etkilenir. Ülkesinde ise Araplar ve Kürtler arasında durur ki Bağdat ile Erbil arasındaki eski ve yeni endişeleri giderebilsin. Ayrıca, Şiiler ve Sünniler arasında da durur ve ilk bakışta imkansız gibi görünen bir görev olarak teminat ve yara bandı sağlamak ister. Vazifesi, hizipler devletinin parmakları arasından devletin heybetini geri almak ve onu, uygun olmayan bir zamanda eşitsiz bir savaştan uzak tutmaktır. Kararlılık tek başına yetmez. Keza sabır da. Tecrübe, hiziplerin bazen kendilerine hiç benzemeyen ve iktidar kartelinin dışından bir adamın başbakanlığa gelmesini kabul edip, sonra da sokakta ve mecliste onun başarısından korkuyormuş gibi davrandığını söylüyor. Mustafa el-Kazımi’nin Mayıs 2020 ila Ekim 2022 arasındaki başbakanlık tecrübesi, kayda değer ve dikenliydi. el-Kazımi bu süreçte biri insansız hava aracı ile olmak üzere pek çok suikast girişimine maruz kaldı. Pusulanın devletler arası ilişki ve önce Irak’ın çıkarı olduğu düşüncesiyle devletin ve kurumlarının varlığını onarmaya ve Irak’ı, çekişme alanı olmaktan ziyade bölgesel bir diyalog diyarı haline getirmeye çalıştı.
Şarku’l-Avsat, eski Başbakan’a tecrübesini ve bu tecrübedeki belirgin durakları sordu. Irak hükümetinin başı olarak sürdürdüğü görevinin sona ermesinden sonra yaptığı ilk röportaj metni:

- “Dürüstlük Komisyonu”, yakın birkaç eski yardımcınız hakkında tutuklama ve soruşturma emri çıkardı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
- Ta hükümeti devraldığım ilk haftalardan itibaren bu sivil tecrübeyi şeytanlaştırma süreci başladı. Devletin dışındaki gruplar, bu tecrübeyi başarısız kılmak uğruna halka hizmet için yapılan her türlü işin karşısında durdu. Ancak biz halka verdiğimiz sözümüze sadık kaldık ve programımızdaki temel dosyalara ilişkin taahhütlerimizi yerine getirdik. Hükümet, iktidarı barışçıl bir şekilde devretme ilkesine göre devraldığımız günden çok daha iyi bir durumdayken teslim edildi.
Bu hükümeti şeytanlaştırma ameliyesi, görev süresinin sona ermesinden ve başbakanın kanunla güvence altına alınan haklarının geri alınmasından sonra bile devam etti. İntikamcı ve art niyetli olarak değerlendirilebilecek şeyler vardı ve biz devlet kurumlarını bundan uzak tutmayı umuyorduk. Tüm uydurma ve art niyetli davalara yönelik şeffaf bir uluslararası soruşturmayı kabul ettiğimiz açıkça beyan ettik. Bu adımlar, devlete haklarını ve meşru kurumlarının rolünü geri kazandırma amacıyla benimsediğimiz yaklaşıma bir tepki olan siyasi bir bağlamda atılıyor. Bu aynı zamanda, Irak’ın çıkarlarına dair okumalarımız ışığında yurtdışında benimsediğimiz ılımlılık yaklaşımına da bir tepki. Devlet aklını, devlet dışı bir akla üstün kılmaya ve dizginsiz silahların, yaygın yolsuzluğun ve kendi gündemleri için hamileri finanse edenlerin alanını daraltmaya çalıştık. Yurtdışında da kışkırtma üslubundan veya tâbi olma seçeneğinden uzak durarak, devletlerarası ilişki, çıkar ve işbirliği dilini vurguladık. Bu yaklaşım, devletin yokluğunda ganimet toplamaya alışmış olanları ve Irak’ın gerçek çıkarıyla alakasız projelerin sahiplerini öfkelendirir.


2021 yılında Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde el-Kazımi’nin evine yönelik İHA saldırısı (EPA)

- Herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadığınızı ve yolsuzları himaye etmediğinizi mi iddia ediyorsunuz?
- Kesinlikle söyleyebilirim ki herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadım ve kimseye arka çıkmadım. Hatta tanıdıklardan biri bir yolsuzluk davasına karışıp mahkûm olduğunda, maruz kaldığım tüm baskılara rağmen asla müdahale etmedim. İronik olan şu ki yolsuzluğa bulaşan o kişi ve aracılık edenler şimdi düşman oldular ve halihazırda şeytanlaştırma, yalan uydurma ve bana karşı dosyalar üretme kampanyasının büyük bir kısmını yönetiyorlar. İşte bu yüzden röportaja başlamadan önceki sohbetimizde size iki mesele olduğunu söylemiştim: reform ve reformcular. Ben bir reformcuydum ve bundan dolayı bulandırma ve suçlama operasyonlarına maruz kaldım. Ailesinden bir kişiyi resmi bir göreve atamayan ilk Iraklı yetkili benim. Başbakanlık ofisinde ya da dairemde ailemden kimse yoktu. Bunu nüfuz, kayırmacılık ve ailecilik kültürünü, iktidarı devlet aleyhine kötüye kullanma ilkesini, yolsuzluğu tesis edip liyakat ve sosyal adalet temelinde yetkilendirmeyi dışlayan şeyi uzak tutmak için yaptım; ben ulusal unsurlara dayanıyordum. Evet, bir kardeşim Başbakanlıkta görevliydi. Evet ama o ben başbakanlığa gelmeden dört sene önce atanmıştı. Ben görevi devraldıktan sonra yasal çerçeveye uygun olarak ve benim şahsi talebimle emekliliğe ayrıldı; kayırmacılık ve ailecilik ilkesinden kaçınmak istiyordum. Saddam sonrası Irak’taki hâkim kültürün aksine olarak ben ailemden, akrabalarımdan, kuzenlerimden veya amcalarımdan birini kadrosuna, ofisine veya şahsi koruma ekibine dahil etmeye karşı çıkan ilk başbakanım. Devleti idare ettiğim süre boyunca tam bir şeffaflık ve profesyonellik ile hareket ettim ve bulunduğum makamı hiçbir şekilde suistimal etmedim. Görevden ayrıldığımda mevcut hükümete saygımdan dolayı onun aleyhinde bir karışıklığa sebep olmamak veya odağını dağıtmamak ve onu desteklemek adına susma ve basına konuşmama kararı aldım. Ancak şahsıma ve hükümetime karşı artarak devam eden karalama, sessiz kalınamayacak seviyelere varınca ben de sessizliği bozmaya karar verdim.

- Mevkinizi kullanarak maddi kazanç sağlamadınız mı?
- Ben hükümete girdim, çıktım ama hala yirmi yıldır oturduğum evde yaşıyorum. Ben başbakanken bile siyasetçiler, göreve gelmeden önce de oturduğum eve gidip geliyorlardı. Ben Irak’ta büyük bir yolsuzluğun olduğunu fark ettim. Vatandaşlardan yüksek komisyonlar alan şebekelerin yanı sıra elektronik ödeme hırsızlıklarının dosyasını ve vergiler meselesini ortaya koydum. İntikam veya karalama için gerçekleri çarpıtmaya çalışanlar var. Başbakan olduktan sonra çıkardığım 19 Ağustos 2020 tarihli ilk dosyada vergiler konusunun soruşturulmasını istedim. Maliye Bakanlığı ile Dürüstlük Komisyonu’ndan “asrın davası” olarak adlandırılan ve petrol şirketlerine vergi ödenmesine ilişkin bilgileri soruşturmasını talep ettim. Bunu daha sonra duyuran da biziz. Hükümetim, keşfettiğimiz ve duyurduğumuz vergi emanetleri hırsızlığı vakası da dahil olmak üzere büyük yolsuzluk meselelerini ortaya çıkardı ve bunları yargıya teslim etti. Ama şu an, mevcut karalama ve çarpıtma kampanyasının gölgesinde bu yolsuzluğu ifşa edip takibini yapanlar suçlu oluyor, hırsız ise masum! Emeklilik Kurumu’ndan çalınan meblağlarda yolsuzluk meselesini ortaya koyduk ki bu meselede “asrın hırsızlığından” daha büyük meblağlar söz konusu. Elektronik ödeme yolsuzluğu meselesinde birçok güçlü tarafın payı var. Ne yazık ki güçleri ve nüfuzları sayesinde bu taraflar, adaletin yerini bulmasını tam anlamıyla engelleyebildi.  
Makamı devraldığımda bir bütçem yoktu. 2020 ila 2022 arasında bir bütçe olmadı. İki sene boyunca ana bloklar, bütçeyi oylamada bana yardımcı olmadı. Hükümetimin yalnızca beş aylık bütçesi vardı. Buna rağmen ekonomik krizden çıkmayı, yolsuzlukla mücadele etmeyi, ülkede güvenlik ve toplum düzeyinde istikrarı sağlamayı başardık.

- Neden peki?
- Çünkü hükümetin başarılı olmasını istemediler; korkuyorlardı. Ekim gösterilerinin yansımalarının olduğu merhaleyi bu hükümetle aşmak ve hükümetle başbakanı kendi hatalarının günah keçisi haline getirmek istiyorlar. Hükümet bütçeden seçimlerde istifade edebilir ve kazanmak ve iktidarda kalmak için bütçeyi kötüye kullanabilir bahanesini ileri sürerek bütçeye erişimimizi engellemeye çalıştılar. Ben geldiğimde yolsuzluk olgusu, siyasi sistemde iyice yer etmişti. Bazıları şimdi benim hükümetim hakkında konuşarak onu şeytanlaştırmaya çalışıyor ve yirmi senenin israfı ve kargaşasını ona yüklüyor. Ben iki yıl boyunca bütçe alamamışım, hangi yolsuzluktan bahsediyorsunuz? Hangi para israf edilmiş?

- Sadece 6 aylık bir dönem için mi bütçe vardı?
- Hükümetimin ömrü 28 aydı ve benim sadece 5 aylık bir bütçem oldu. Temmuz 2021 ortasında onaylandı ve 31 Aralık 2021’de bitti, sadece 5 ay. Hal böyleyken hangi yolsuzluktan bahsediyorlar? Yolsuzluk, Irak devletinde ben gelmeden önce kök salmış haldeydi. Önceki hükümetlerin tamamının bunda parmağı var. Bu dönemde boşa giden paraların 600 milyar dolardan fazla olduğu düşünülüyor. Başbakanlığımın iki yılı boyunca önceki tüm hükümetlerin toplamında daha fazla yolsuzluk ve suikast vakası ortaya çıkardık ve yargıyla birlikte takibini yaptık. Ama şimdi 18 yıldan fazla bir süredir yaşanan tahrip ve yolsuzluğun yükünü ve bizden önceki tüm hükümetlerin sorumluluğunu hükümetime yüklemeye çalışıyor ve o hükümetlerin sebep olduğu yıkıma karşı sessiz kalıyorlar. Çünkü o hükümetler, kendi partilerinden ve parlamento bloklarından gelen hükümetlerdir. Bu, kamuoyunu muhatap alan büyük bir yanıltmadır ve buna hükümet, partiler ve milisler de ortak olmaktadır. Ama kamuoyunu yanıltmaya ne kadar çalışsalar da başarılı olamadılar, olmayacaklar. Çünkü insanlar gerçeğin tamamen farkında. Irak halkın gerçek ile yalan uydurma ve dosya üretme arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Maalesef birtakım kişiler kötü yönetim geçmişlerini temizlemek istiyor ve bunun için de ne bir partisi ne bir milisi ne de bir parlamento bloğu olan el-Kazımi hükümetini suçluyorlar.

- 2003 ile 2020 arasında 600 milyar dolar mı?
- Evet, 2003 ile 2020 ortası arasında yolsuzluk Irak’ın 600 milyar dolarını yuttu.

- Nereye gitti bu para?
- Partici taraflara gitti. Vatandaşın aleyhine olarak derin devletin hazinesine, yolsuzluk projeleri yatırımlarına, devlet dışı bazı grupların liderlerine ve bazı partilere gidiyordu. Ayrıca, Irak dışındaki yersiz savaşlara da gitti. Elimde önceki hükümetlerin ne harcadıkları ve kaybolan meblağlara dair hesaplar var. Bu konudaki bazı gerçekler korkunç ve şok edici.

- Nasıl kayboluyor bu meblağlar?
- Hayali projelerde ve maalesef ki Irak’ın katkıda bulunduğu askeri operasyonların finansmanında. Paralar birtakım odaklara gidiyor, bu odaklar da bu parayı, yurt içinde ve dışında silahlı gruplar için askerî bir konum oluşturmak için kullanıyor. Benim hükümetim döneminde devlet dışı grupların finansmanı için bir tek doların bile gitme imkânı yoktu. Benim bu konudaki tutumum keskindi, onlar da bunu biliyor ve susuyorlardı. İşte bunun için bana düşmanlık besliyorlar.


Röportaj esnasında el-Kazımi

- Siz silahlı operasyonları ya da milisleri finanse etmek için herhangi bir para akışını durdurdunuz mu yani?
- Evet, benim hükümetim döneminde hiçbir taraf, yolsuzluk veya devlet dışı grupları finanse etmek için devlet fonlarından herhangi bir pay veya imkan elde edemedi. Mali desteği onlardan kestikten sonra aynı tarafları bana karşı mücadeleye sevk eden sebeplerden biri de budur.

- Sayın Başkan, adınız ne zaman, hangi koşullarda ve kim tarafından başbakanlık için ortaya atıldı?
- Adım ilk kez 2018 yılında Sayın Haydar el-İbadi hükümetinin istifasından sonra gündeme geldi. Konu, Irak’taki en büyük siyasi çerçeveyi temsil etmeleri itibarıyla Şii taraflarca açıldı. Maalesef ki siyasette başbakanın Şii, cumhurbaşkanının Kürt ve meclis başkanının da Sünni olması gelenek haline geldi. Benim ismim önerildi, ancak ben affımı istedim.

- O dönemde Ulusal İstihbarat Servisi başkanıydınız, neden affınızı istediniz?
- İki sebebi var. Öncelikle, başbakan olarak başarı kriterlerine sahip değilim; ne bir partim var ne de parlamenter bir sistemde bir parlamento bloğum. Üstelik konuyu gündeme getiren taraflar, Irak’ın itibarını zedelemesi bakımından benim için kabul etmesi zor şartlar öne sürdü. Tabii o zaman kabul edemedim. Daha sonra göreve gelen Başbakan Sayın Adil Abdülmehdi ile aramızda bir konuşma geçti.

- Tartışma neye dairdi?
- Onun ismi de masadaydı benimki de. Ona affımı istediğimi haber verdim, zor şartlarda çalışacağını ve siyasi blokların da ciddi bir şekilde çalışmasına izin vermeyeceğini söyleyerek de dikkatli olmasını tavsiye ettim. Bu 2018 yılında yaşandı.
Ülkede siyasi bir reform ve insanların onuru için koruma talep eden gösterilerle Ekim 2019 olayları yaşandı. Olaylar gelişti, protestolar yapıldı ve Irak’taki genç göstericiler arasından çok sayıda şehit verdik, zira hükümet, göstericilere karşı mantık dışı bazı muamelelere başvurdu. Göstericilerden 600’ü aşkın şehit verdik; bunlar soğukkanlılıkla öldürüldü. 3500’den fazlası sakatlığa yol açacak şekilde yaralandı. 24 binden fazla kişi de hafif şekilde yaralandı. Bu durum, Dr. Adil Abdülmehdi hükümetinin istifa etmesine yol açtı. O hükümetin istifasından sonra ortaya atılan ilk isim bendim, ama kabul edemedim.
Kabul edemedim, çünkü işler karışıktı. Irak şehirlerinin çoğu öfkeliydi ve göstericilerin eline geçmişti. Siyasi durum elverişli değildi. Ben özür dileyince birkaç isim öne sürüldü, ancak hiçbiri hükümet kurmak için kabul alamadı. Son aşamada beşinci başbakan adayı olarak ismim ortaya atıldı ve ben de tam bir uzlaşma sağlanmadığı sürece sorumluluğu üstlenmeyeceğimi söyledim. Sorumluluğu basit bir sebepten ötürü kabul ettim: Gördüm ki Irak sahnesi, iç savaşa doğru ilerliyordu. Hiçbir başarı koşulunun mevcut olmadığı bir havada sorumluluk aldım, Iraklıların kanını bağışlamak için kabul ettim. Iraklıların zaten acı, keder, şiddet ve diktatörlükten yana uzun bir geçmişi var.
Şiddet ve sıkıntıyla karışık acılı geçmiş ile şimdi ve bize modern bir devlet ve yeni bir Iraklı insan inşa etme fırsatı verebilecek gelecek arasında yeni bir aşama, alan veya ayrılık noktası bulmaya çalışacağımı söyledim. Yani benim hükümetteki görevim, halkın siyasi sisteme olan güvenini geri getirmek için adil bir seçim gerçekleştirmekti ve bunu başardık. Önceden beni reddeden ve beni asılsız birçok suçla itham eden siyasi taraflar, belki sorumluluktan kaçmak belki de sorumluluğu yükleyecek bir günah keçisi aramak için kabul edip benim başbakanlığı kabul etmemi istediler. Sahne zorluydu. Ülke; ekonomik bir çöküş, petrol fiyatlarında bir düşüş, Korona salgınının yayılması, devlet çerçevesi dışındaki silahlı grupların pervasızlığıyla birlikte sokak çatışmalarına doğru gidiyordu. Bağdat ile Erbil arasındaki güven krizinin yanı sıra bazı Sünni partilerin siyasi sisteme olan güven krizi de cabası.
Tüm bu koşullar beni sorumluluğu kabul etmeye itti. İlk hedef, bir iç savaşa sürüklenmeyi önlemek, ikinci hedefse Irak ekonomisinin çökmesini engellemeye çalışarak adil seçimler yapmaktı.


Hişam el-Haşimi (AFP) – Kasım Süleymani (AP) – Ebu Bekir el-Bağdadi (AFP)

- Ayetullah Ali es-Sistani ile temsil edilen dinî mercinin sizin hükümetinize bir sempati beslediği söyleniyor…
- O dinî merci, kendine özgü tarzıyla ifade ediyor. Onun olaylara yaklaşımı bu, başbakanlık için asla belirli bir isim zikretmemekle birlikte bizim hükümet programımızda yer alan ana noktaları vurguladı, biz de bu programı uygulamaya bağlı kaldık. Ben hükümeti devraldıktan sonra BM Temsilcisi, en üst merciyle yaptığı ilk görüşmesinde mercinin; seçimlerin ertelenmemesi, devletin ağırlığının korunması, dış müdahalelerin önlenmesi, büyük yolsuzluk dosyalarının açılması, suikast operasyonlarıyla protestolardaki cinayetlere karışanların ifşa edilmesi için çağrıda bulunduğunu açıkladı. Hükümet bu şartları yerine getiriyor. Herkes biliyor ki bu meseleler, benim hükümetim de önemli ve büyük bir bölüm oluşturdu. Birçok meydan okuma ve engele rağmen belirgin başarılara imza attık. Dinî mercinin tutumlarına yakın olanlara ayak uyduran kişi, bu mercinin vizyonunun boyutlarının farkına varır. Nitekim bu merci, Irak’ta sivillik ve siyasi ve sosyal kültürün çeşitliliği için çağrı yapan çok büyük bir dinî otoritedir. Biz bu modeli kendimize örnek aldık ve gerçekten de 2003’ten sonra ilk kez farklı bir sivil yönetim modeli gerçekleştirdik. Bu, gerçekten bir başarı.
Siyasi partiler, Seyyid es-Sistani’nin ortaya koyduğu bu önermenin çok gerisinde kalmış gibi görünüyor. Seyyid es-Sistani, soylu bir Iraklı vatansever ruhuyla düşünüyordu. O, küresel bir Şii dinî referans, doğru. Ancak Irak’a dair milli kaygısı, Kürtlere ve Sünnilere dair endişesi var. Bu meseleyi dert ediniyor, Irak’ın Araplığı ve Iraklı insanla da çok ilgileniyor. Keza kapsamlı ulusal kimlik ve toplumun meseleleri ve zorlukları ile de ilgili. O, sivil ve halkına hizmet edebilir modern bir devlet aklıyla düşünüyor.
- Bu çok önemli bir söz…
- Evet. Seyyid es-Sistani, Irak’ın Arap çevresine yönelmesini ve ulusal kimlikle sivil devletin güçlendirilmesini destekliyordu. Ayrıca, Şii toplulukların kendi devletleriyle bütünleşmesi ve herhangi bir ülkede geçerli olan yasalara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyor.

- Başbakanlığı nasıl teslim aldınız?
- Göreve 6 Mayıs 2020’de geldim. Bir grup bakanın yer aldığı bir hükümetle başladım. Parlamento, dışişleri bakanını onaylamamıştı. Bir Kürt-Kürt anlaşmazlığı söz konusuydu; adalet bakanlığında da aynı sorun vardı. Ekonomik olarak çok zor durumdaydık ve devlet memurlarının ve emeklilerin maaşlarını ödemek için ayda yaklaşık 6 milyar dolara ihtiyacım vardı. Bir de sokakta talepleri olan göstericiler, Korona krizi ve petrol fiyatlarının düşüşü meseleleri vardı. Emeklilerin maaşlarını ödeyemez haldeydik. Bu nedenle ilk ziyareti, emeklileri ve yaşlıları maaşlarını alacakları konusunda rahatlatmak için Emeklilik Şubesi’ne yaptım. Nitekim emeklilerin maaşlarını temin ettik, Iraklı devlet memurlarının maaşlarını ödemeyi taahhüt ettik ve bir gün bile gecikmedik. Düşündüğüm ilk şey iki konuydu. İlki, sıkıntılı ekonomik duruma bir çare bulma meselesiydi; ekonomik reform için bir yol düşündük. Dünya Bankası’nın yardımıyla bir reform planı hazırladık ve “Beyaz Sayfa” adını verdiğimi bir vizyon ortaya koyduk. Bu vizyon kapsamında birçok problemi ele aldık ve kısa bir süre içerisinde Irak devletine vergi vs. ödemeden büyük meblağlar sağladık. Ayrıca Irak devlet yönetiminin tüm detaylarına müdahale eden bir reform belgesi temin ettik ki bu, Irak tarihinde 70 yıldan bu yana ilk ekonomik reform belgesidir. Bu bir maceraydı ve reform planları, popülerlikten ve asılsız sloganlardan uzak olduğu bazıları beni eleştirdi. Ben insanların onurunu korumanın peşindeydim, duygularıyla oynamanın değil. Biz zorlu bir ekonomik vaziyetin içindeydik.
Merkez Bankası’nın rezervleri hızlı bir düşüş göstererek 49 milyar dolara inmişken iki yıl sonra 90 milyar dolara çıktı. Ben hükümeti teslim ettiğimde Merkez Bankası’nın rezervleri 90 milyar dolar civarındaydı. Altın rezervleri 95 tondu ve düşüşteydi. Ama iki yıl sonra ben hükümeti bıraktığımda altın rezervlerimiz 136 ton olmuştu. Üstelik birçok yatırım projesini inşa etmemize yardımcı olan büyük bir finans fazlası da mevcuttu. Daha önce de belirttiğim gibi ben geldiğimde maaşları ödemek için param yoktu. Ne bölgenin maaş ödeyecek parası vardı ne de benim Bağdat’ta memurların maaşlarını karşılayabileceğim bir para. Hamdolsun ki iki sene boyunca Irak devleti çalışanlarının maaşlarını ödemede bir gün bile gecikmedik.


Kasım 2019’da Bağdat’taki Şüheda Köprüsü üzerindeki protestoculara karşı duran güvenlik güçleri (AFP)

- Bu gerilemeden sonra Irak devletinin bölge ve dünya çapındaki varlığını onarmak için neler yaptınız?
- Doğrusu Irak, 2006 yılından sonra gerilemeye ve hizipçi başlıklar altında Arap ve bölgesel çevresinden uzaklaşmaya başladı. Geldiğimde ilk yaptığım şey bir Irak ulusal kimliği inşasını yeniden vurgulamak oldu; Savunma Bakanlığı’nda aşiret, kavim ve mezhep temelli tüm unvanlara son verildi.
Bir Irak ulusal kimliği inşa etmeye ihtiyacımız vardı. Irak ordusunun yüksek veya düşük mevkilerde mezhep temelinde dağıtılmayıp tüm Iraklılara ait olmasını sağlamaya çalıştım. Irak, dış ilişkilerinde de mesafeli ve geri idi. Irak’ı Arap çevresine döndürmek için çabaladım. Irak, ayrıcalıklı bir Arap ülkesidir. Evet, milliyetler mevcut; Kürtler vd. Bunların kimliklerini koruma hakları da var. Ancak Irak nihayetinde Arap ve İslam âleminin bir parçasıdır. Arap dünyasıyla, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ürdün, Mısır, Lübnan ve hatta uzak Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi yeniden tesis etmeye çalıştım. Bu inşaya ve bu aidiyeti Iraklıların gündemine yeniden getirmeye şiddetle muhtaçtık. Irak sokaklarında ise Arap çevresine dönüşe dair bir duygudaşlık ve memnuniyet söz konusuydu. Bu büyük bir başarı. Kendilerine açıldığımız Arap ülkeleri de Irak’a ve Irak’taki yatırıma katkı sağlama konusunda en girişken ülkelerdi. Gelgelelim bu yatırımlara, Körfez’in Irak’ı sömürgeleştirmesi olarak bakanlar var. Irak’ı bu çevreden uzak tutma bahanesiyle bu yatırımların Irak’a girmesini istemeyenler de.

- Irak Başbakanı nerede yaşıyor, Tahran ile Washington arasında mı?
- Irak, Irak’ta, kendi çıkarlarında, başkalarının çıkarlarını gözeterek ve devletlerarası ilişkiler ile çıkarlar dengesi temelinde yaşıyor. Irak’ın çıkarı, elbette başkalarının çıkarlarından önce gelir. Kendi çıkarlarımızı savunuyor, başkalarının çıkarlarına saygı duyuyor ve bir tâbi olma durumu söz konusu olmaksızın devletlerarası ilişkileri gözetiyoruz. Yakın ve uzak ülkelerle ilişkide sağlıklı temel budur.

- Göreve geldikten sonra İran’a ilk ziyaretiniz nasıldı? Kiminle görüştünüz?
- Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yetkiliydi. Ruhani’nin de bulunduğu bir basın toplantısında çok açık bir şekilde Irak’ın içişlerine müdahale eden ilişkilere değil, devletlerarası ilişkilere ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. DEAŞ’a karşı savaşımızda bize destek olan ülkelere teşekkür ederiz. Bu yardımların bir kısmının gönüllü diğer bir kısmının bedelli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları Tahran’da net bir şekilde ifade ettim ve Arap çevresiyle olan ilişkilerimizin hem Irak’ın hem de tüm bölgenin çıkarına olduğunun da altını çizdim.

- İran Dinî Rehberi Ali Hamaney ile olan görüşmeniz nasıldı?
- Anlaşılırlığa dayalıydı; Irak komşu bir devlettir, Müslüman ve aynı zamanda Arap bir ülkedir. Irak’ın ilişkilerinde ciddi bir dengeye ihtiyacı var, biz İran’a karşı değiliz ancak özel alanımızı, bize özgü durumu ve hatta Amerika ile olan ilişkilerimizi anlamanızı istiyoruz, nitekim Saddam Hüseyin’den kurtulmamıza ve DEAŞ’a karşı savaşta biz yardımcı olan Amerika’ya çok ihtiyacımız var. Tutumu oldukça netti: Biz Irak’ın egemenliğine ve mahremiyetine, halkının çıkarına bakışına saygı duyuyoruz.

- Rehber, “Özel alana saygı duyuyoruz” mu dedi?
- Evet, dedi ki: Biz Irak’a ve çıkarları doğrultusunda izlediği siyasete saygı duyuyoruz. Biz, Amerikan siyasetine güvenmiyoruz, ancak Irak’ın bir özel alanı var ve ilişkilerini çıkarlarına göre inşa etmek onun hakkı.

- Ruhani, Hamaney ve İsmail Kaani ile mi görüştünüz?
- Tahran’daki o toplantıda Kaani ve İran Meclis Başkanı ile görüştüm. Hepimiz nettik, Irak ile Amerika arasındaki stratejik ilişki hakkında konuşuldu. İranlılar, içlerinin rahat etmesi için anlamaya çalıştılar. Onları, bunun Irak’ın çıkarı için olduğu, güçlerimizin Amerika ile stratejik ilişkiye şiddetle ihtiyaç duyduğu ve Amerikan varlığının ordumuzun ve güvenlik teşkilâtımızın yeterlilik ve yeteneklerini destekleyip geliştirmek için gerekli olup bunun onlar için bir tehdit oluşturmadığı konusunda temin ettim ve “Bu güçlerin varlığı Irak için gereklidir ve umarım Irak’taki Amerikan varlığının Irak’ın çıkarına olduğunu anlayışla karşılaşırsınız” dedim.

- İranlılar, Amerika’ya olan mesajlarını iletmek için Irak Başbakanlığı kanalını kullanıyor mu? Bu yönde bir rol oynadınız mı?
- Evet, İranlılar ile Amerikalılar birden fazla aşamada, özellikle de bazı Iraklı gruplardan veya Irak’taki silahlı toplulukardan füzelerin fırlatıldığı aşamada birçok mesaj vardı ve bizim rolümüz sakinleştirmekti. Başkan Donald Trump döneminde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğini vurmakla tehdit eden gruplar vardı ve biz Amerikalılar ile İranlılar arasında sükuneti sağlamayı başardık.

- İranlılar, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından Irak’ın Amerika ile ilişkilerini kesmesini talep etti mi?
- General Kasım Süleymani cinayetinde Irak’ın egemenliğine yönelik bir ihlal söz konusuydu. Irak toprakları üzerinde, Bağdat Havalimanı yolunda gerçekleşti. Hükümetin bu operasyonun kınanması yönündeki tutumu oldukça netti. Bu, tamamen Amerika’nın kararıydı ve bölge ülkelerinin de Iraklı tarafların da bir etkisi veya dahli yoktu.
İranlılar benden Amerika ile ilişkileri kesmemi talep etmedi, o zamanlar istihbarat teşkilatının başkanıydım. Ancak siyasi süreçteki müttefikleri bunu istiyordu; Amerikalıların Irak’tan kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini talep ettiler. Ama o dönemdeki Irak hükümeti, bu baskılara boyun eğmedi. Biz daha sonra gerilimi azalttık ve istikrarı sağlamayı başardık.

- Başbakanken İranlılar ile Amerikalılar arasında mesaj ilettiniz mi?
- Evet, Amerika ile İran arasında sürekli mesaj taşıyorduk. Mahkûmların serbest bırakılması aşamasında müdahil olduk, müzakereler yapıldı.

- Hangi mahkûmlar?
- İran’daki Amerikalı mahkûmlar. Onlardan bir grupla görüştüm, bir kısmı İran kökenliydi. Ancak Amerikan seçimleri oldu ve bu konu ertelendi. Bazıları birkaç ay önce serbest bırakıldı.

- Onlarla İran’da mı görüştünüz?
- Evet, bazı mahkûmlarla İran’da görüştüm.

- Bu buluşma aleni miydi?
- Hayır, gizliydi.

- Kimdi onlar?
- İran kökenli olup, İran’da tutuklanan Amerikalılar. Bu meselenin çözümü için arabuluculuk yaptık. Müzakerelerde son aşamaya gelinmişti ki Amerikan seçimleri oldu ve müzakere ertelendi. Sonra diğer ülkelerden başka kanallar ortaya çıktı ve bazıları serbest bırakıldı.

- Bağdat’ı bölge ülkeleri arasında bir diyalog yurdu olması için çalıştınız. Suudi-İran diyaloğu fikri nasıl doğdu?
- Diyalogdan önce Irak’ın medeni dünyanın bir parçası olmasıyla ilgileniyordum. Irak, diktatörlük ve savaşların yükü altında yetmiş yıl geçirdi. Ben gözümü, 1975 yılında Kürt kardeşlerle yapılan 1975 savaşa açtım, ardından Irak-İran savaşı oldu, sonrasında Kuveyt’in işgal edildi ve son olarak 2003 sonrasında çatışma, kan, yolsuzluk, mezhepçilik, ırkçılık ve kargaşa ile geçen zorlu yıllar… Bütün bunlar birleştiğinde Irak’ta ve Irak toplumunda büyük bir yıkıma ve orta sınıfın çöküşüne yol açtı. Açılım siyaseti ve “sorunları sıfırlama” politikası üzerinden olumsuz birikimleri dağıtmaya çalışıyordum. Daima “Diyalog, kurşunun atıldığı bir andan bin yıl daha iyidir” minvalinde çağrıda bulunmuşumdur. Bu sebeple öteki ile farklı olsak da birbirimize açık olmamız gerektiğini düşündüm. Diyalog, ötekine karşı korku değil, güven ve iyi zan unsurları oluşturmaya yol açan şeydir. Bugün mevcut hükümet, aynı açılım siyasetini izliyor ve buna eklemelerde bulunuyor, bu iyi bir şey. Irak devletindeki başarı, birikime dayalı olmalıdır. Her bir hükümet, kendisinden önceki hükümetin çabasının üstüne bir şey koyar; onu şeytanlaştırmaya çalışıp, mutlak haklı olan ve kendisinden önceki hataları düzelten tek kendisiymiş gibi kahramanlık taslamaz. Şu çok yanlış bir üslup: kendinden öncekilerin başarılarını boşa çıkarıp inkâr etmek, hatta onlarını sicilini karalamak. Bu, yanlış bir siyasi gelenek kurar.
Arap dünyasındaki sorunumuz, daha önce bizi sloganlarla, ilerlemeci vaatlerle ve milli rüyalarla doyuran, ancak bize ekmek ve onur temin etmeyen, üstüne vatanlarımızı soyup geldiğimiz noktaya geri götüren hükümetler görmüş olmamızdır. Diyalog, benim stratejimdi ve özü, herkese açılmaktı. Suudi-İran diyaloğunu sonuç veren ilk konferansı yaptık. Bu, Irak’ın etrafındaki tüm ülkeleri ve Fransa dahil tüm dost ülkeleri davet ettiğimiz Bağdat Konferansı’dır. Konferansa bölge liderleri, özellikle de Cumhurbaşkanı es-Sisi de katıldı ki 31 senenden fazla bir süredir ilk kez bir Mısır cumhurbaşkanı Irak’ı ziyaret ediyordu. Kral II. Abdullah, BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid, Katar Emiri Temim bin Hammad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran Dışişleri Bakanı da katıldı ve bu da bir ilkti. Cumhurbaşkanı es-Sisi ve Katar Emiri ilk defa bir araya geldi ve bu, 2021 yılında Bağdat’ta oldu. Buradan Suudi-İran diyaloğu fikri doğdu ve bu diyaloğu desteklemek için Bağdat Diyaloğu oturumları gerçekleşti. Tüm bunlar, Irak’ın başarısı sayılır.
Suudi-İran diyaloğu, istihbarat teşkilatı başkanları düzeyindeydi. Diyaloglarda pek çok mesele ele alındı ve oldukça başarılıydı. Büyük bir ilerleme kaydettik ve son aşamaya geldik. Ancak bölgedeki müdahaleler, bazı şeyleri geciktirebiliyor.
İlişki ve açılımın söz konusu olduğu Arap ve Arap olmayan ülkelerle kopuş halindeki ülkeler arasında da görüşmeler yapıldı, ama detaya girmeyeceğim.

- İran-Suudi diyaloğu bir ilerleme kaydetti mi?
- Suudi-İran diyaloğu, samimi ve verimliydi, bundan dolayı iki ülke arasındaki ilişkilere ve hem onların hem de bölge haklarının çıkarına olan şeye yakın zamanda dönüleceğini tahmin ediyorum. Irak’taki diyalogda bir ilerleme kaydedildi. İlk kez yüz yüze görüşüp samimi konuşmaları, ilk gelişme sayılabilir. İranlılar, Suudilerin bakış açısını dinledi, Suudiler de İranlıların. Diyalog, içtenlik ve netlik zemininde gerçekleşti. Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğine yönelik yanlış da dahil olmak üzere hataların kabulüne şahit olundu. İlk etapta aralarında güven unsurlarının kurulması, daha sonra diplomatik diyaloğa geçilip ilişkilerin yeniden tesis edilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.

- Yemen’deki duruma değinildi mi?
- Her şeye değindiler.

- Husiler meselesine de muhakkak?
- Dedim ya, her şeye değindiler.

- Diyalog oturumlarında Lübnan’daki durum da masaya yatırıldı mı?
- Kapsamlı bir diyalogdu.

- Baş başa mı oturuyorlardı?
- Hayır, ben de bulunuyor ve oturumları yönetiyordum. Diyalog oturumları bazen beş altı saat sürüyordu.

- Nerede düzenleniyordu?
- Bağdat’ta gizli bir mekânda.

- Katılımcıların güvenliği endişe kaynağı oldu mu?
- Tabii ki, onların güvenliği benim için ciddi bir endişeydi. İçlerinden biri herhangi bir tehlikeye maruz kalmamalıydı.

- Şu an diyaloğun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Devam etmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Suudi-İran diyaloğunun başarısı bölgenin sakinleşmesine katkı sağladı. Suudi Arabistan, bölgede oldukça önemli bir ülke, İran da öyle. Bunlar, iki Müslüman komşu ve birçok ortak çıkarları var.

- Hükümet başkanlığında yüzleştiğiniz büyük dosya nedir?
- Ekonomi, önemli bir dosyaydı ve bazılarının savunduğunun aksine bütçesiz olarak ve kısa bir sürede bunu iyi başardık. Kontrolsüz silahlanma da bana büyük bir sıkıntı çıkardı. Bu silahları devlete iade etmek için çok çaba sarf ettim, ama ne yazık ki sadece şehirlerin sokaklarındaki silahlanmayı azaltabildik.

- Vatandaşlardan biri suikasta uğrayınca Irak Başbakanı ne hisseder?
- Büyük bir acı ve keder hisseder. Mesela feminizm ve siyasi sistemin iyileştirilmesi alanlarında faal olan genç aktivist Dr. Riham Şakir Yakub, Basra’da suikasta uğrayınca hissedilen acı ve kederi. Devlet, vatandaşını koruyamadığı için bir zayıflık duygusuna kapılır.

- Sizi hedef alan kaç suikast girişimi oldu?
- Üç.

- Nedir onlar?
- Resmi geçitler gevşekti ve milislerle silahlı gruplar tarafından kontrol ediliyordu. Kaçakçılık ve devletin paralarından çalınan komisyonlar vardı. Bu kargaşayı bitirmek için Basra’dan Şelemçe ve Mendeli’ye kadar tüm Irak geçitlerine bir operasyon düzenledim. Başarılı da olduk. Dönüşte el-Amare vilayetinden bir helikoptere bindim ve ateş altında kaldım.

- Faillerin kimliğini tespit edebildiniz mi?
- Devlet dışı silahlı gruplar. el-Amare geçidini kontrolünde bulunduran gruplar.

- Tutuklanan oldu mu?
- Hayır. Salahaddin vilayetinin Ferhatiye köyündeki bir grup Sünni aile, silahlı bir grup genç tarafından soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğünde de ikinci suikast girişimi gerçekleşti. DEAŞ’ı suçlamaya çalıştılar, ancak faillerin bölge sakinleri olup bir Sünni ekonomik bölgesini kontrol etmeyi hedeflediği ortadaydı. Bir Fatiha okumak ve aileleri rahatlatmak için güvenlikten sorumlu tüm bakanları yanıma alarak oraya gittim ve yolda arabam füze saldırısına maruz kaldı. Füzeleri ateşleyen ve itiraf eden taraflarla temasa geçtik, ancak daha sonra füzelerin eğitim kapsamında fırlatıldığını iddia ettiler. Bu, başbakanı sürekli tehdit eden grup.

- Kim onlar?
- Devlet dışı topluluklar olarak bilinen meşhur gruplardan biri.

- Peki üçüncüsü?
- Üçüncüsü, Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde yer alan özel konutuma mermi atan iki İHA aracılığıyla gerçekleşti. Medya tarafından bilindiği için bunu duyurmaya mecbur kaldık. Güvenlik ihlallerinin ülkede siyasi kargaşaya sebep olmaması için her zaman çaba harcarım. Bu üçüncü girişim, evde büyük bir yıkıma sebep oldu. Mermiler üst kata isabet ederken ben evin zemin katındaydım.

-Sizce sizi gerçekten öldürmek mi istediler?
- Evet, ciddi bir teşebbüstü.

- Saddam Hüseyin’i gördünüz mü?
- Saddam Hüseyin’i ilk duruşmasında gördüm.

- Niçin gittiniz?
- O tarihî ana şahit olmak istedim. Irak tarihinde bir dönüm noktası ve gerçekten zorlu bir tarihî andı. Ama maalesef Saddam Hüseyin’in kurbanları arasında bulunanlar, sorumluluk düzeyinde değildi. Saddam Hüseyin davasının oturumunda elde ettikleri şahsi kazanımlar ve oradan bir ev buradan bir araba hakkında konuşuyorlardı, böylece Saddam Hüseyin’in suçlarını daha az gösterdiler.

- Saddam Hüseyin’i sadece o zaman mı gördünüz?
- İdamından sonra cesedini el-Hadra bölgesinde benim evim ile Sayın Nuri el-Maliki’nin evi arasına attılar, ikinci görüşüm de bu. Bu işe karşı çıktım, ancak bir grup güvenlik görevlisinin toplandığını gördüm ve onlardan, ölüye hürmet ederek cesetten uzaklaşmalarını istedim.

- Cesedi el-Maliki’nin evinin yakınına mı getirdiler?
- Evet getirdiler. Maliki de gece cesedin Saddam Hüseyin’in aşireti olan en-Neda aşireti şeyhlerinden birine teslim edilmesini emretti. Ceset, el-Hadra bölgesinden teslim alındı ve Tikrit’te gömüldü. 2012’den sonra DEAŞ bölgeyi ele geçirince naaş çıkarılarak, şimdiye kadar kimsenin öğrenemediği gizli bir yere nakledildi. Çocuklarının mezarları dağıtıldı.

- Suudi Arabistan’la ilişkiniz nasıl başladı?
-  Ben istihbarat teşkilatının başındaydım. Irak hükümetinden, bizim belirli bir mezheple değil, tekfirciler ve teröristlerle sorunumuz olduğunu dair bir mesaj ilettim. Prens Muhammed bin Selman’ın cevabı gerçekten zekiceydi. Dedi ki: Biz mezheplere değil, ortak çıkarlar ve kültürel aidiyetlerimize dayalı siyaset yapıyoruz.  Samimi bir buluşmaydı, görüştüğümüz süre boyunca ikili ilişkileri derinleştirmeye olan ilgisini hissettim ve aramızda devam eden bir dostluk oluştu. Prens Muhammed’in ekonomik, kültürel ve sosyal iyileştirme bakımından Suudi Arabistan Krallığı ve bölge için geleceği gözeten vizyonuna tanık oldum. Gerçekten onda, vatanı ile bölgenin kalkınmasını dert edinen, medeni dünyanın bir parçası olan modern bir devletin kurulacağına inanan ve ekonomik, sosyal ve siyasi kalkınmanın inşasında etkisi ve izi olan hırslı bir genç gördüm. Herkesle ortak paydalar arıyordu, başkalarıyla uzlaşmacı ve tamamlayıcı bir dili var. Prens Muhammed bin Selman, azim ve samimiyetinden dolayı övgüyü hak ediyor.

- Suudi-İran diyaloğunu destekliyor muydu?
- Evet, destekleyiciydi ve uzun bir süredir ortak noktalar arıyordu.

- Araştırmacı Hişam el-Haşimi suikastı, size yönelik sert bir mesaj mıydı?
- Bu, benim başbakanlığa gelmemden birkaç gün sonra gerçekleşen korkunç bir suikasttı. Hişam, seçkin ve cesur bir dost ve araştırmacı idi, onun suikastı yakınlarım ve tüm dostlar için açık bir gözdağıydı. Suikastın olduğu gece üzüntü ve öfkeden uyuyamadım. İlk andan suçu ortaya çıkarmayı başardık ama bazı ipuçlarına ulaşmak için çok uzun bir süre gözetim altında tuttuk, sonunda katile ulaştık, tutuklandı ve itiraf etti. Bu, başbakan olarak ilk günlerimin zorlu anlarından biriydi. Daha sonra Amerika’da Başkan Donald Trump ile görüştüğüm sırada, Basra’da aktivist Riham Şakir Yakub öldürüldü. Irak ve halkı, seçkin ve barışçıl olan bu aktivisti kaybetti. Çok büyük bir kayıp ve acı verici bir mesajdı. Bu, devlet dışındaki silahlı gruplar tarafından aktivistleri korkutmaya yönelik bir mesajdı. Benim için zor bir an oldu.

- Riham’ı da Hişam’ı öldürenler mi öldürdü?
- Ölüm ekipleri. Aynı gruplar.

- Bu ölüm ekipleri, orduya ve güvenlik teşkilatlarına mı sızdı?
- Belirli bir servisteki varlıklarından faydalanıyor ve bu operasyonları gerçekleştiriyorlardı. Tutuklandılar ve aktivistleri, gazetecileri vd. öldürmek gibi birçok suçu itiraf ettiler. Hişam’ı öldüren kişi, İçişleri Bakanlığında memur olup, silahlı gruplardan biriyle çalışıyordu.

- Hala tutuklu mu?
- Evet.

- Bu, servisleri aşıp askerî kartları kullanarak suikastlar düzenledikleri anlamına mı geliyor?
- Sorun şu ki önceki bazı hükümetler bu grupların Irak devleti kurumlarına girişini kolaylaştırmıştı. Benimle bazı silahlı gruplarla arasındaki anlaşmazlık da onları bu imkândan mahrum etmiş olmamdan kaynaklanıyor. Maalesef önceki tüm hükümetler, bu grupların örtülü bir şekilde Irak devletine dahil olmasına katkıda bulundu.

- İstihbarat başkanıydınız, bu Saddam el-Cemel olayı nedir?
- DEAŞ’ın önemli liderlerinden biri olan Saddam el-Cemel, Suriyelidir. Medya onun öldürüldüğüne haberler yayınlandı, uluslararası istihbarat servisleri de 2015 yılında bu ölümü duyurdu ve böylece ortadan kayboldu. Saddam el-Cemel, suikast ve saldırıları operasyonları gerçekleştiriyordu. Saddam el-Cemel’in ölmeyip hayatta olduğu haberini aldık. DEAŞ’ın onun bir çatışmada öldüğünü duyurduğunu biliyorduk. Haberi alınca onu avlamak için bir plan yaptık ve onunla bir ilişki kurduk; bir ülkeden mali destek istiyordu.

- Onu mali destekle mi avladınız?
- Onu finanse edeceğimize dair anlaştık. Kendimizi ona, birlikte çalışmak istediği bölgede başka bir tarafa bağlı bir servis olarak takdim ettik ve belirli bir noktada randevuya gelmesi için kandırdık, ona videolar ve teminatlar gönderdik. Gerçekten de Suriye’den, anlaşmak istediği ülkeye geldi. Onu aldık ve naklettik. Onu istediği yöne doğru taşıdığımız zannediyordu, ancak biz onu, o fark etmeden Bağdat’a indirdik. Onu bir misafirhaneye yerleştirdik ve konuştuk. Onunla bizzat görüştüm, para istedi. Irak’ta bizim yanımızda tutuklu olduğunu söyleyince şaşırdı.

- Sizin Iraklı olduğunu bilmiyor muydu?
- Bilmiyordu.

- Hangi ülkeye indiğini zannediyordu?
- O, bölge ülkelerinden birine indiğini zannederken biz onu bir misafir gibi ağırlayıp memnun ettik. Şu an bir grupla hapishanede mahkûm.

- Saddam el-Cemel’in hikâyesi, en öne çıkan hikâye mi?
- Birçok hikâye var ki Bağdadi’ye ulaşma da buna dahil. Irak, bu konuda önemli bir rol oynadı. 30 Haziran 2019’da çok garip ve gelişmiş bir yolla patlayıcı bir kemer takılmış birini tutukladık. Kendisine ulaşınca Bağdadi’nin yakını olduğu ortaya çıktı. Bu kişi bizi tehlikeli bilgilere ulaştırdı, bu bilgiler de DEAŞ’ın liderine. Bu bilgileri Amerikalılarla ve diğer servislerle paylaştık. Bu kişi aracılığıyla, çölde bir yere plastik bir kutu gömdüklerini, kutunun içinde de DEAŞ liderlerinin buluştuğu yerin koordinatlarının yazılı olduğu bir kâğıt olduğunu öğrendik. Bu sizi, bir sonraki buluşma yerlerine ulaştırır. Bu rakamlar bizi Bağdadi’nin olduğu yere götürdü. Bundan dolayı ABD Başkanı Trump, Bağdadi’yi hedef aldıktan sonra işbirliği için Irak istihbaratına teşekkür etti.

- İpucu Irak istihbaratından mı geldi?
- Irak istihbaratın teşkilatının önemli bir rolü vardı. Avrupa, Almanya ve başka yerlerdeki pek çok operasyonda Irak istihbaratının önleyici çalışması oldu. Örgütün birçok operasyonunu durdurmak için pek çok Avrupalı istihbarat servisiyle paylaşımda bulunduk.

- Örgüte sızdınız mı?
- Evet, sızdık. Suriye’deki son mücadelelerde, Irak sınırlarında ve başka yerlerde. Bazı örgüt üyelerinden çatışmalar esnasında sahada olup bitenlere dair detaylı bilgiler alıyorduk. Bazıları ağır yaralar alıyordu. Örgüt, delinmişti.

- Bazıları Irak istihbaratı yararına kendi örgütlerine karşı mı casusluk yapıyordu?
- Evet, sadece casusluk da değil. Bize anbean hareket bilgisi veriyorlardı.

- Ne karşılığında, para mı?
- Para, güvenlik teminatı. Bazıları geçmişe bakarak örgütten nefret eder hale geldi. Örgütün kendilerini büyük bir belaya soktuğunu fark ettiler.

- Peki sınır ötesi operasyonlar?
- Suriye’de DEAŞ örgütünün maliye bakanını hedef alan bir operasyon düzenledik. Suriye içindeki el-Meyadin bölgesine geldik ve onun tutuklamak için bir istihbarat gücü indirdik. Direnen kişinin, karısı olmasına şaşırdık. Bakanı öldürdük ve tahliye için Uluslararası Koalisyondan hava desteği talep ettik. Operasyon boyunca karısının ölmemesine, şiddetli bir şekilde direnmesine ve bir uçağa çarparak zorunlu bir iniş yapmasına sebep olmasına şaşırdık. Nitelikli bir operasyondu, “DEAŞ’lı” terörist öldürüldü, ancak karısı, çok sert bir direniş gösterdi.
Elbukemal’de örgütün mali bir yetkilisine yönelik başka bir nitelikli operasyon daha oldu. Onu, ilişkisi olan genç bir kız üzerinden kandırdık. Hava saldırısı kullanmak zorunda kaldık ve baskını gerçekleştirmek için genç kızdan çıkmasını istedik ama çıkmadı. Ona aşıktı. Onu belirli bir yere çekmek için adama bir genç kız göndermiştik, kızın evden çıkması için de bir vakit belirlemiştik. Ama kız çıkmadı. Onunla iletişime geçiyorduk ama kız evden çıkmayı reddediyor ve adama aşık olduğunu söylüyordu.

- Onunla birlikte öldürüldü mü?
- Hayır… Tahliye edildi.

- Lübnan istihbaratıyla koordinasyon halinde miydiniz?
- Evet, Lübnan Genel Emniyeti ve Lübnan Ordu İstihbaratı ile yakın koordinasyonumuz vardı. Lübnan’la çok çalıştık, keza Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler ile de. En büyük finansman hücresini Amerikalılar, Avrupalılar ve Körfezliler ile işbirliğinde keşfettik.

- Nerede?
- Afrika ve Belçika’da. Sudan’dan Nijerya’dan ve diğer Afrika ülkelerinden havaleler geliyordu.

- DEAŞ’ı kim finanse ediyordu?
- Suriye’de petrol kaçakçılığı, tarihi eser ticareti ve hırsızlıklar. Birinci dereceden böyle, ama petrol en önemlisiydi.

- Tarihi eser hırsızlığı Irak’ta mı?
- Irak, hatta Suriye’de. Tarihi eser hırsızlığı ve petrol onlara bol para sağlıyordu. Zira bir varil petrolü yaklaşık 18 dolara satıyorlardı.



İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
TT

İsrail'in uyarısının ardından Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan mahallesi büyük ölçüde boşaltıldı

 İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)
İsrail'in tahliye uyarısının ardından Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinden kaçan insanlar, kuzeydeki Sayda kentine sığınırken, araçlar trafik sıkışıklığında bekliyor, 9 Haziran 2026 (AFP)

Lübnan’ın güneyindeki sahil kenti Sur’un (Tyre) deniz kıyısındaki turistik mahallesinde kalan sakinler, İsrail ordusunun ilk kez Hristiyan mahallesini de kapsayan tahliye uyarısının ardından bugün eşyalarını toplayarak bölgeden ayrılmaya başladı.

Mahalleden ayrılmaya hazırlanan Elias Barbour, AFP’ye yaptığı açıklamada, “Eşyalarımızı topladık ve gidiyoruz. Başlangıçta bu uyarının bizi ilgilendirmediğini düşünüyorduk, ancak artık bizi de ilgilendiriyor” dedi.

Çoğunluğunu, Hizbullah ile İsrail arasındaki çatışmalardan uzak kalmaya çalışan Hristiyanların oluşturduğu ve yaz aylarında turistlerle dolup taşan mahalle büyük ölçüde boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

 İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentine düzenlediği hava saldırısının ardından yükselen dumanlar, 9 Haziran 2026 (AFP)

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, bugün X platformunda yayımladığı açıklamada, Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zehrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Velid el Tavil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

El Tavil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zehrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya (Sidon) yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarının üzerine yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada artık hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.

boşalırken, geride kalan az sayıdaki kişi de araçlarına bavullarını yükleyerek ayrılık hazırlıklarını sürdürdü.

Güney Lübnan’ın en büyük şehirlerinden biri olan ve çevre köylerden gelen binlerce yerinden edilmiş kişiye ev sahipliği yapan Sur, savaşın başlamasından bu yana yoğun İsrail saldırılarına maruz kalıyor. 17 Nisan’da ilan edilen ateşkes de saldırıları durdurmaya yetmedi.

Özellikle Hristiyan mahallesi, haftalar boyunca çatışmalardan kaçan siviller için bir sığınak görevi gördü. Bazı aileler günlerini ve gecelerini araçlarında, kaldırımlarda veya dükkânlarda geçirmek zorunda kaldı.

Yaşananlara tepki gösteren Barbour, “Bizim suçumuz ne? Ne yapıyoruz? Bütün bunlar neden?” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. Bir süreliğine Beyrut’taki kız kardeşinin evine gideceğini belirten Barbour, “Birkaç gün bekleyip neler olacağını göreceğiz” dedi.

Mahallenin dar sokakları boyunca sıralanan balıkçı tekneleri limanda bağlı kalırken, geleneksel tarzlarıyla bilinen restoran ve kafeler kapılarını kapattı ve müşteriler bölgeden ayrıldı.

İsrail’in tahliye çağrısının ardından Lübnan’ın resmi haber ajansı, Sur ve çevresine yönelik yeni İsrail hava saldırıları düzenlendiğini bildirdi.

Kentte iki gün önce gerçekleştirilen bir İsrail saldırısında binlerce yıllık tarihi bir yapının zarar gördüğü belirtilirken, tahliye uyarısından önce düzenlenen başka bir saldırıda ise Lübnan Sağlık Bakanlığı’na göre 8 kişi hayatını kaybetti.

İsrail Ordu Sözcüsü Avichay Adraee, Salı günü X platformunda yayımladığı açıklamada Sur kentinin, Hristiyan mahallesi ile Filistin mülteci kampları ve çevre bölgeleri de kapsayan bir tahliye uyarısı yayımladı.

İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)İsrail'in Lübnan'ın güneyindeki Sur kentinde bulunan Roma hipodromu arkeolojik alanının yakınlarında düzenlediği hava saldırılarının ardından kalan enkazı gösteren bir fotoğraf, 8 Haziran 2026 (AFP)

Adraee açıklamasında, “Güvenliğiniz için evlerinizi derhal boşaltarak Zahrani Nehri’nin kuzeyine geçmenizi istiyoruz” ifadelerini kullandı. Nehir, İsrail sınırının yaklaşık 40 kilometre kuzeyinde bulunuyor.

İsrail ordusu, bölgede Hizbullah unsurlarının, tesislerinin veya askerî ekipmanlarının bulunduğunu öne sürerek sivillerin hayatlarının tehlikede olduğunu savundu ve Hizbullah mensuplarının Hristiyan mahallesinde faaliyet gösterdiğini iddia etti.

Sur Belediye Meclisi üyesi Walid Al Tawil ise tahliye çağrısının ardından Hristiyan mahallesinin “yüzde 99 oranında boşaldığını” ve yalnızca çok az sayıda kişinin kaldığını söyledi.

Al Tawil, bölgeden ayrılanların büyük bölümünün Beyrut ve Zahrani Nehri’nin kuzeyindeki Sayda’ya yöneldiğini belirtti.

Gidecek yeri olmayan bazı kişiler ise yaz aylarında genellikle ziyaretçilerle dolan Sur sahilindeki kordon boyunca araçlarında beklemeyi tercih etti.

AFP muhabiri, Sur’un kuzeyindeki Sayda girişinde çok sayıda yerinden edilmiş kişinin kente ulaştığını, bazılarının eşyalarını araçlarına yüklediğini gözlemledi.

Yerinden edilenlerden Ahmed Haydar ise kentte kaldırımlara kurulan çadırlardan birinde AFP’ye yaptığı açıklamada, “Bugün Hristiyan mahallesini tehdit ettiler. Tehdit gelince korktuk ve ayrıldık. Artık yalnızca mahalle değil, tüm Sur tehdit altında. Burada hiçbir güvenlik kalmadı” ifadelerini kullandı.


Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
TT

Füzeler ve müzakereler arasında: Tahran neden böyle bir zamanı seçti?

  Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)
 Tahran'daki Devrim Meydanı'nda devasa bir afiş (AFP)

Muhammed eş-Şehrani

ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın üzerinden 100 gün geçmişken bölge, müzakere ve çözüm süreçlerinin her zamankinden daha belirgin biçimde gündemde olduğu bir dönemde yeniden karşılıklı gerilim sahnesine dönüyor.

İran'ın pazar günü İsrail'e yönelik füze salvoları düzenlemesinin ardından İsrail de karşı saldırılarla hızla yanıt verdi. Bu gelişme, çatışmanın geleceği ve boyutlarına ilişkin soruları yeniden gündeme taşıdı.

Her iki tarafın operasyonlarını durdurduğunu açıklamasına karşın bu hızlı tırmanmanın ne anlama geldiği tartışma konusu olmaya devam ediyor.

100 gün hüküm vermek için yeterli değil

Peş peşe yaşanan gelişmelerin ardından Kuveytli Körfez uzmanı Muhammed er-Rumeyhi, İran ile düşmanları arasındaki savaşın başlamasından bu yana 100 günün geçmesinin, birtakım siyasi ve stratejik dersler çıkarmaya imkân tanıdığını, ancak askeri mesajlar ile diplomatik kanallar arasındaki iç içe geçmiş olan bu durum sürdükçe, bölgenin önümüzdeki dönemde nasıl bir seyir izleyeceğine dair kesin hüküm vermenin mümkün olmadığını vurguladı.

Rumeyhi, Ortadoğu'nun gerilim ile sakinlik arasında gidip gelmeye alıştığını, çatışmanın bir adım ileri iki adım geri seyrederek ilerlediğini ve bunun mevcut tabloyu yüzeysel göstergelerin ötesinde çok daha karmaşık kıldığını söyledi.

Körfez uzmanı, bugün gündeme gelen sorunun, Tahran'ın söylem ve siyasi-askeri davranışında neden daha fazla gerilimi körükleyen bir imaj çizdiği ile bölgenin yeniden çatışmaya mı yoksa İran'ın müzakere koşullarını iyileştirme çabasına mı yöneldiği olduğunu belirtti.

Savaşın üzerinden 100 gün geçmesiyle eş zamanlı yaşanan herhangi bir saldırı ya da güvenlik olayı arasında bağlantı kurmanın ihtiyatlı bir yaklaşım gerektirdiğini belirten Rumeyhi, siyasetin yalnızca zamanlama üzerine inşa edilemeyeceğini vurguladı.

Tesadüfler mümkün olduğu gibi mesajlar da kasıtlı olabilir, ancak bu tür durumlarda kesin hüküm vermek, açık kanıt gerektiriyor.

İç kamuoyuna mesajlar

İran liderliğinin olası bir anlaşma öncesinde taleplerinin tavanını yükseltmeye çalışıyor olabileceğini belirten Rumeyhi, bazı devletlerin kapsamlı bir çatışmaya zemin hazırlamaktan çok müzakere masasındaki konumlarını güçlendirmek amacıyla kritik müzakere anı yaklaştığında güç gösterisi yaptığını ya da bunu bir koz olarak kullandığını ifade etti.

Bu bağlamda bazı askeri ve siyasi mesajların dolaylı bir müzakere sürecinin parçası olarak değerlendirilebileceğini kaydetti.

Rumeyhi, İran karar alma merkezleri içinde anlaşmanın ekonomik ve siyasi zorunluluk olduğunu savunan bir akımla, herhangi bir tavizin onlarca yıldır direniş ve mücadele fikri üzerine inşa edilmiş imajı zedeleyeceğini ve zayıflık olarak yorumlanabileceğini düşünen diğer akım arasında görüş ayrılığı bulunduğu ihtimaline de dikkat çekti. Bu durum gerilimin dış dünyaya olduğu kadar iç kamuoyuna da yönelik bir mesaj niteliği taşıdığını ortaya koyuyor.

 Ne savaş ne barış

Rumeyhi, şimdiye kadar taraflardan hiçbirinin geniş çaplı ve açık uçlu bir savaşa girmeyi arzuladığına dair işaret bulunmadığını vurguladı. Bunun başlıca nedeni olarak herkes için yükselen ekonomik, siyasi ve askeri maliyetleri gösteren Rumeyhi, geçmiş on yılların deneyimlerinin de savaşların kolayca alevlenebileceğini, ancak durdurulmasının ve sonuçlarının kontrol altına alınmasının son derece güç olduğunu kanıtladığını kaydetti.

En olası senaryonun bazı dosyalarda hesaplı bir gerilim, diğerlerinde yatışmayla birlikte ‘ne savaş ne barış’ halinin sürmesi olduğunu savunan Rumeyhi’ye göre bu durum, taraflar arasındaki olası mutabakatların çerçevesi netleşene kadar devam edecek.

Rumeyhi, değerlendirmesinin sonunda şunları söyledi:

“Ortadoğu'daki askeri gürültü çoğunlukla müzakere dilinin bir parçasıdır, onun yerini alan bir alternatif değil. Bu nedenle olayları soğukkanlılıkla okumak, duygusallığa kapılmaktan ya da aceleci sonuçlara varmaktan çok daha yararlı olmaya devam ediyor. Her tırmanma bir savaşın habercisi değildir, her yatışma da yakın bir anlaşmanın kanıtı sayılamaz.”

Husiler'in müdahalesi ne anlama geliyor?

Rumeyhi, Yemen sahnesine geniş bölgesel tablonun bir parçası olarak değindi. Husiler'in herhangi bir hareketi ya da Kızıldeniz'deki tırmanmanın çoğunlukla bölgedeki karşılıklı baskılar ağı çerçevesinde değerlendirildiğini belirterek bunun kapsamlı bir savaşa dönüşü değil, aksine büyük müzakere oyununda bölgesel koşulların kullanılmaya devam ettiğini gösterdiğini vurguladı.

Aynı bağlamda Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Husiler'in geçen mart ayında İsrail'e füze fırlatmasının savaşın seyri açısından bir kırılma noktası oluşturduğunu değerlendirdi. Huzai, bu adımın örgütü Körfez üzerindeki baskı konumundan Washington ve Tel Aviv ile doğrudan yüzleşmeye katılan bir aktör konumuna taşıdığını söyledi.

Huzai, söz konusu müdahalenin Yemen krizinin daha geniş bölgesel gelişmelerle olan bağını yansıttığını ve Husiler'in bölgedeki pek çok gücün tutumundan etkilenen karmaşık bölgesel tablonun artık ayrılmaz bir parçası haline geldiğine işaret ettiğini vurguladı.

Bu hamlenin askeri boyutu aşan bir anlamı olduğuna dikkati çeken Huzai, Washington veya Körfez ülkeleriyle varılacak herhangi bir mutabakatın, İran'ın Yemen'deki nüfuzu hesaba katılmadan kalıcı olamayacağı şeklinde siyasi bir mesaj taşıdığını belirtti.

Bu gelişme aynı zamanda, bölge ülkelerinin önündeki çok sayıda güvenlik ve siyasi dosya göz önünde bulundurulduğunda, bölgesel güvenlik tablosuna yeni bir karmaşıklık katmanı daha ekliyor.

Huzai, İran'ın Husileri Kızıldeniz’de ve Körfez'de deniz trafiğini tehdit etmek ya da kritik tesisleri hedef almak suretiyle baskı kozu olarak kullanmayı sürdüreceğini ve onların bölgesel müzakere denkleminin bir parçası olarak kalmaya devam edeceğini öngördü.

Husi müdahalesinin Yemen sahnesinin bölgesel çekişmelerle ve bölgede süregelen çatışmanın yansımalarıyla bağının kesintisiz devam ettiğini gösterdiğini de vurguladı.

Taleplerin tavanını yükseltmek

Bahreynli siyasi danışman Ahmed el-Huzai, Kuveytli araştırmacı Muhammed er-Rumeyhi ile İran’ın son saldırılarının kapsamlı bir savaş arzusunu yansıtmadığı, kısmen müzakere konumunu güçlendirme ve olası mutabakatlar öncesinde taleplerin tavanını yükseltme girişimiyle bağlantılı olduğu görüşünde hemfikir. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre bununla birlikte Huzai, yaşanan gelişmelerin Ortadoğu'yu kırılgan bir anlaşma ile açık uçlu bir çatışma arasındaki hassas bir kavşakta bıraktığını düşünüyor.

Bölgenin krizi yatıştırma çabaları sekteye uğrarsa ya da siyasi ve askeri hesaplarda bir hata yapılırsa çöküp gidebilecek ince bir denge üzerinde yaşadığını ifade eden Huzai, Washington'ın sınırlı güvenlik düzenlemeleri aracılığıyla diyalog kanallarını açık tutmaya çalıştığını; buna karşın İran'ın nükleer programı ve Tahran'ın bölgesel rolü gibi temel dosyaların henüz net bir çözüme kavuşmadığının altını çizdi.

Gerginliğin son savaştaki kayıpların ardından güç imajını yeniden tesis etmeye yönelik iç hedefleri de kapsadığını belirten Huzai, Washington'a ve Körfez ülkelerine bölgesel dosyaların görmezden gelinmesinin siyasi ve güvenlik açısından bir bedeli olacağı mesajını iletme amacı da taşıdığına dikkati çekti.

İran içindeki artan ekonomik ve halk baskısının dış yüzleşmeyi iç cepheyi birleştirme ve "direniş" söylemini pekiştirme aracına dönüştürdüğüne dikkat çeken Huzai, yatışma ve tırmanma ihtimallerinin aynı anda gündemde kalmaya devam ettiğini kaydetti.

Kırılgan ateşkes

Savaşın yeniden başlayıp başlamadığına ilişkin bir soruyu yanıtlayan Huzai, bölgenin kapsamlı bir savaşa geri dönmediğini, ancak kırılgan ateşkes dönemini geride bırakarak her an tırmanma ihtimalini canlı tutan aralıklı çatışma haline girdiğini söyledi.

İran'ın İsrail'e yönelik saldırısına ilişkin ise Huzai, bunun doğrudan askeri sonuçlarının ötesine geçen siyasi ve güvenlik boyutlu anlamlar taşıdığını ve çatışmaya dahil olan taraflar arasındaki karşılıklı baskı araçlarının kullanımının sürdüğünü gösterdiğini değerlendirdi.

Saldırının aynı zamanda İsrail'in eş zamanlı baskılarla başa çıkma kapasitesini sınadığına dikkati çeken Huzai, Tahran'ın caydırıcılık ve müzakere denkleminde askeri kozlarını kullanmakta ısrar ettiğini belirtti. Huzai’ye göre siyasi süreçler tıkandığında ya da uluslararası baskılar arttığında bu tür askeri mesajlar sürecek.

Beyrut-Tel Aviv anlaşması

Iraklı siyasetçi ve eski Milletvekili Zafir el-Ani, süregelen bölgesel hareketliliğin, özellikle Lübnan ile İsrail arasındaki ilerlemiş müzakerelerin, İran'ın mevcut gerilime yaklaşımını açıklayan etkenlerden birini oluşturduğunu açıkladı.

Ani, hazırlanışında yer almadığı veya sürecini etkileyemediği Beyrut ile Tel Aviv arasındaki her türlü anlaşmanın Tahran'da kaygıyla karşılandığını, bunun bölgedeki siyasi ve güvenlik dengelerini yeniden biçimlendirebileceğini ve Tahran'ın bölgesel nüfuzunu doğrudan etkileyebileceğini belirtti.

Böyle bir anlaşmanın Hizbullah'ın hareket alanını daraltabileceğini ve İran'ın Lübnan ile bölgedeki en önemli güç kozlarından birini zayıflatabileceğini ebelirten Ani, bu durumun Tahran'ı söz konusu düzenlemelerin seyrini etkilemeye ya da önlemeye yönelttiğini vurguladı.

Iraklı isim, büyük bölgesel dosyalardaki rolünü korumak için Tahran'ın sürekli çaba harcadığına ve nüfuzunu gerileteceği ya da stratejik kararların kendi katılımı olmaksızın alınacağı yeni düzenlemelere karşı çıktığına dikkati çekti.

Ani, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Mevcut savaşın patlak vermesinin, İran'ın nüfuzunu ve bölgedeki güç kozlarını korumak amacıyla kendisinin taraf olmadığı ya da sonuçlarını etkileyemeyeceği Lübnan'a ilişkin her türlü anlaşmayı boşa çıkarma çabasının bir parçası olduğuna inanıyorum.”

Sakinlik ile patlama arasında Ortadoğu

Kuveytli strateji ve güvenlik uzmanı Halid İbrahim el-Sallal, Ortadoğu’nun şu an iki paralel süreç arasında durduğunu vurguladı. Sallal, bu iki süreci; henüz kapanmamış bir müzakere süreci ile farklı tarafların siyasi konumlarını güçlendirmek amacıyla kullandığı bir gerilim süreci olarak açıkladı.

Son saatlerde İran ile İsrail arasındaki karşılıklı saldırıların kırılgan yatışma haline ağır bir darbe vurduğunu ve gerginliğin genişleme kaygılarını yeniden gündeme getirdiğini vugulayan Sallal, Tahran'ın bu gerilime yanıt verme kapasitesini teyit etmeye ve olası uzlaşılar öncesinde müzakere kozlarını yükseltmeye çalıştığını ifade etti.

Yaşananların kapsamlı bir savaşa dönüş anlamına gelmediğini, ancak doğrudan çatışmaya belirgin bir geri dönüşü temsil ettiğini belirten Sallal, asıl tehlikenin yüzleşmenin yeni sahalara yayılma ihtimalinde yattığına dikkati çekti.

Sallal, değerlendirmesini şöyle noktaladı:

“Bölge, kapsamlı bir bölgesel yüzleşmeden çok karşılıklı baskı haline daha yakın durmaya devam etse de karşılıklı saldırıların sürmesi ve yeni gerilim odaklarının ortaya çıkması, müzakere kanalları açık kalmaya devam etse bile gerilimin artma tehlikesini canlı tutuyor.”


Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
TT

Çin Güney Sudan'da: Müdahalesizlikten stratejik düzene

Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)
Güney Sudan'da 2013 yılından bu yana devam eden kriz, Çin'i son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bıraktı (Independent Arabia)

Emani et-Tavil

Çin'in Güney Sudan'da görev yapan Birleşmiş Milletler (BM) barış gücündeki varlığı, Çin dış politikasında niteliksel bir dönüm noktasını simgeliyor. Pekin, Afrika meselelerinde değişmez bir ilke olarak sıklıkla öne sürdüğü müdahalesizlik prensibini aşarak kıtanın en karmaşık çatışmalarından birinin yönetimine doğrudan dahil oldu.

Bu dönüşümü inceleyen biri, bunun bir boşluktan doğmadığını anlıyor. Bu daha çok yoğun ekonomik varlık, çıkarları koruma ve sorumlu uluslararası güç imajı inşa etme çabalarını harmanlayan dikkatli bir stratejik birikimin ürünü. Çin’in küresel ölçekteki rolünün niteliğinde yaşanan köklü dönüşümü gözler önüne seren bir tablo.

Müdahalesizlik ilkesinden etkin katılıma tarihi dönüşüm

Çin, on yıllarca diplomatik sisteminin temel direği olarak gördüğü iç işlere müdahalesizlik ilkesine sıkı sıkıya bağlı kaldı. Bu ilke, Batılı güçlerin alışkanlıkla dayattığı siyasi koşullardan bağımsız biçimde Afrika'da geniş bir ekonomik manevra alanı sağladı.

Ancak 2013'ten bu yana Güney Sudan'da patlak veren kriz, Pekin'i son derece karmaşık bir denklemle yüzleştirdi. Ülkeyi Güney Sudan enerji sektörünün en büyük yabancı yatırımcısı konumuna taşıyan muazzam petrol çıkarları, süregelen silahlı çalkantı ortamında tehdit altına girdi.

Bu bağlamda Pekin tutumunu çarpıcı biçimde değiştirdi. 2011 yılında BM Güney Sudan Misyonu’nun (UNMISS) kurulmasını öngören 1996 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararını destekledi, ardından 2015'te UNMISS’e ilk piyade birliklerini göndererek daha da ileri gitti. Bu, Çin kuvvetlerinin barış gücü amacıyla sınır dışında fiilen muharebe konuşlanması açısından tarihi bir ilk niteliği taşıyordu. Çin Savunma Bakanlığı verilerine göre UNMISS bünyesinde konuşlanan Çinli asker sayısı zirve dönemlerinde yaklaşık bine ulaştı. Bu rakam Çin'in meseleye verdiği önemi açıkça yansıtıyor.

Saha rolü: Mühendislik, tıp ve piyade

Çin'in UNMISS'e katkısı her biri Çin stratejisinin farklı bir boyutunu gözler önüne seren üç ana eksende şekilleniyor.

Askeri mühendislik alanında Çinli birlikler, yollar, köprüler ve kamplar gibi barış gücü operasyonları için zorunlu altyapının inşasına somut bir saha katkısı sundu. Bu çalışmalar, Afrika kıtasında adeta tescilli marka haline gelen Çin mühendislik yetkinliğini bir kez daha ortaya koydu.

Saha tıbbı alanında Çinli tıbbi birlikler, kuvvetlerin konuşlandığı bölgelerdeki yerel topluluklara sağlık hizmeti sundu; bu durum Çin'in varlığına insani bir boyut katarak yerel halkın kabulünü güçlendirdi.

Bu tablonun en dikkat çekici unsuru ise Çinli piyade birliklerinin konuşlanmasıdır. Bu adım, Çin'in BM barış gücü operasyonlarına katılım tarihinde keskin bir kırılma noktası oluşturdu. Söz konusu birlikler sivil koruma görevlerinde etkinliklerini kanıtladı. Bu başarı UNMISS’in kendi raporlarında da takdirle karşılandı. Cuba'daki yetkililer, Çin'in varlığının en şiddetli çatışma dönemlerinde bile pek çok bölgede güvenliğin sağlanmasına katkı sağladığını teyit etti. Çinli askerlerin hiçbir belgelenmiş ihlal vakasına karışmamış olmaları, Çin’in askeri varlığını daha da öne çıkaran nokta oldu. Bu durum Güney Sudanlı çeşitli taraflar nezdinde güvenilirlik sermayesi oluşturuyor.

Stratejik motivasyonlar: Petrol, imaj ve deneyim üçgeni

Çin'in UNMISS'e katılmaya doğru yaptığı dönüşümün ardında, birbirinden bağımsız değerlendirilemeyecek üç iç içe geçmiş motivasyon yatıyor.

Birinci motivasyon salt ekonomik nitelik taşıyor. Çin, Ulusal Petrol Şirketi (CNPC) aracılığıyla Güney Sudan petrol sektöründe büyük pay sahibi. Bu sektördeki Çin yatırımlarının 20 milyar doları aştığı tahmin ediliyor. Pekin, Güney Sudan'ın petrol ihracatının yaklaşık yüzde 85'ini ithal ediyor. Bu durum ülkenin istikrarını doğrudan ve üzerinde kumar oynanmaya tahammülü olmayan bir Çin çıkarı haline getiriyor.

İkinci motivasyon uluslararası imajla ilgili. Pekin, uluslararası güvenliğin korunmasındaki yükümlülüklerini üstlenen sorumlu bir küresel güç olarak konumunu pekiştirmeye çalışıyor. Bu yönelim, uluslararası platformlarda tanıtımını yaptığı ‘ortak kader topluluğu’ söylemiyle de örtüşüyor. Bu bağlamda Çin'in BMGK daimî üyeleri arasında barış gücü bütçesine en fazla katkıda bulunan ülke konumuna gelmiş olması dikkati çekiyor. Pekin bu istatistiği, BM sistemi içindeki nüfuzunu güçlendirmek için siyasi bir araç olarak kullanıyor.

Üçüncü motivasyon, askeri eğitim niteliği taşıyor. Güney Sudan'daki barış gücü ortamı, Çinli kuvvetler için hiçbir iç eğitimin ne denli gelişmiş olursa olsun sağlayamayacağı gerçek saha koşullarında sınır ötesi operasyonel deneyim kazanmanın nadir fırsatını sunuyor. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia'dan aktardığı analize göre başta Güney Afrika'daki Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü olmak üzere Afrikalı stratejik analistler, bu operasyonel deneyimin Çin askeri kurumu için uzun vadeli stratejik bir birikim oluşturduğunu vurguluyor.

Çin’in yaklaşımının karşılaştırmalı sınavı: Vesayet yerine ortaklık

Çin'in Güney Sudan'daki yaklaşımı, Batılı güçlerin yaklaşımından iki temel boyutuyla köklü biçimde ayrışıyor.

Bunlardan birincisi, siyasi şartların olmamasıyla ilgili. Pekin, güvenlik alanındaki katılımını ya da ekonomik yatırımlarını ne yönetim gereklilikleri ne demokratik reform ne de insan hakları sicilleriyle ilişkilendiriyor. Bu durum, Batı yaklaşımını iç işlerine müdahale olarak değerlendiren Cuba hükümetinin Çin ile iş birliğine daha sıcak bakmasını sağlıyor. İkinci boyut ise sunduğu tekliflerinin bütünleşik paket niteliğiyle ilgili. Çin, petrol yatırımı, altyapı inşası ve güvenlik desteğini bir arada sunan tutarlı bir paket oluşturuyor. Bu durumsa varlığını çok boyutlu ve ikame edilmesi güç kılıyor.

Ne var ki, Afrikalı araştırmacıların nesnel biçimde kaydettiği üzere bu yaklaşım sorunsuz değil. Çin'in ekonomik çıkarları korumaya odaklanması zaman zaman barış gücü olarak tarafsızlığını zedeleyebiliyor. Siyasi şartların olmaması ise reform için baskı yapmak yerine farklı yönetim biçimlerinin ömrünü uzatmaya katkıda bulunabiliyor. Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün 2024 tarihli raporu, BM rolü ile ekonomik çıkarlar arasındaki dengenin Afrika'da Çin modelinin önündeki en belirgin sınavlardan biri olmayı sürdürdüğüne işaret ediyor.

Afrika değerlendirmesi: Batı tartışmalarında eksik kalan ses

Çin'in Afrika'daki rolüne ilişkin tartışmalara çoğunlukla Afrikalı seslerin yer almadığı Batılı bakış açıları egemen oluyor; bu yokluğun etkileri bazı Batılı düşünce kuruluşlarının vardığı sonuçlarda belirgin biçimde hissediliyor. Öte yandan Afrika kıtasında demokrasi, yönetişim, ekonomi ve yaşam kalitesi üzerine halkın tutumlarını ölçen bağımsız ve tarafsız bir kamuoyu araştırma ağı Afrobarometer tarafından yapılan anketler de dahil olmak üzere Afrika’da yapılan çeşitli kamuoyu araştırmaları, Çin'in yerel şirketlerle yaşanan deneyimlere göre farklılık gösterse de pek çok ülkede Çin'in rolüne yüksek düzeyde takdir beslendiğini ortaya koyuyor.

Güney Sudan özelinde ise hükümet yetkilileri ve sivil liderler, BM misyonundaki Çin varlığına duydukları takdiri dile getiriyor. Siyasi dayatmalar olmaksızın etkilenen topluluklara sunulan somut hizmetleri gerekçe olarak gösteriyorlar. Afrika Yedek Kuvveti'nin yapısını geliştirme sürecinde Afrika Birliği (AfB) de Çin'in barış gücü içindeki deneyimini Afrika’nın kolektif güvenlik sistemine entegre edilmeye değer bir birikim olarak ele alıyor. Güney Sudan'daki gelişmelerden en doğrudan etkilenen komşu ülkeler ise Kenya, Uganda ve çevresindekiler oluyor. Bu ülkeler Pekin'le ideolojik rekabet çerçevelerinden uzak, yüksek seviyede pragmatizm içinde ilişkilerini sürdürüyor.

* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Independent Arabia'dan çevrilmiştir.