Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Yolsuzluğun, Irak’ın 600 milyar dolarından fazlasını götürdüğünü belirten el-Kazımi, kendisine yönelik 3 suikast girişiminden bahsetti.

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
TT

Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi

Saddam Hüseyin sonrası bir rejimde Irak Başbakanı, deprem hattında oturur. Yetkileri geniş, mayınlar zorlu. Baas rejimini yerle bir eden işgaliyle bu rejimi kuran Amerika da, Amerika’nın çekilmesinden doğan boşluğu doldurmak için vakit kaybetmeyen İran da illaki olmalı. Bu anlamda Irak Başbakanı Washington ile Tahran arasında ikamet eder ve bu iki taraf arasındaki dikenli ilişkinin karmaşıklığından etkilenir. Ülkesinde ise Araplar ve Kürtler arasında durur ki Bağdat ile Erbil arasındaki eski ve yeni endişeleri giderebilsin. Ayrıca, Şiiler ve Sünniler arasında da durur ve ilk bakışta imkansız gibi görünen bir görev olarak teminat ve yara bandı sağlamak ister. Vazifesi, hizipler devletinin parmakları arasından devletin heybetini geri almak ve onu, uygun olmayan bir zamanda eşitsiz bir savaştan uzak tutmaktır. Kararlılık tek başına yetmez. Keza sabır da. Tecrübe, hiziplerin bazen kendilerine hiç benzemeyen ve iktidar kartelinin dışından bir adamın başbakanlığa gelmesini kabul edip, sonra da sokakta ve mecliste onun başarısından korkuyormuş gibi davrandığını söylüyor. Mustafa el-Kazımi’nin Mayıs 2020 ila Ekim 2022 arasındaki başbakanlık tecrübesi, kayda değer ve dikenliydi. el-Kazımi bu süreçte biri insansız hava aracı ile olmak üzere pek çok suikast girişimine maruz kaldı. Pusulanın devletler arası ilişki ve önce Irak’ın çıkarı olduğu düşüncesiyle devletin ve kurumlarının varlığını onarmaya ve Irak’ı, çekişme alanı olmaktan ziyade bölgesel bir diyalog diyarı haline getirmeye çalıştı.
Şarku’l-Avsat, eski Başbakan’a tecrübesini ve bu tecrübedeki belirgin durakları sordu. Irak hükümetinin başı olarak sürdürdüğü görevinin sona ermesinden sonra yaptığı ilk röportaj metni:

- “Dürüstlük Komisyonu”, yakın birkaç eski yardımcınız hakkında tutuklama ve soruşturma emri çıkardı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
- Ta hükümeti devraldığım ilk haftalardan itibaren bu sivil tecrübeyi şeytanlaştırma süreci başladı. Devletin dışındaki gruplar, bu tecrübeyi başarısız kılmak uğruna halka hizmet için yapılan her türlü işin karşısında durdu. Ancak biz halka verdiğimiz sözümüze sadık kaldık ve programımızdaki temel dosyalara ilişkin taahhütlerimizi yerine getirdik. Hükümet, iktidarı barışçıl bir şekilde devretme ilkesine göre devraldığımız günden çok daha iyi bir durumdayken teslim edildi.
Bu hükümeti şeytanlaştırma ameliyesi, görev süresinin sona ermesinden ve başbakanın kanunla güvence altına alınan haklarının geri alınmasından sonra bile devam etti. İntikamcı ve art niyetli olarak değerlendirilebilecek şeyler vardı ve biz devlet kurumlarını bundan uzak tutmayı umuyorduk. Tüm uydurma ve art niyetli davalara yönelik şeffaf bir uluslararası soruşturmayı kabul ettiğimiz açıkça beyan ettik. Bu adımlar, devlete haklarını ve meşru kurumlarının rolünü geri kazandırma amacıyla benimsediğimiz yaklaşıma bir tepki olan siyasi bir bağlamda atılıyor. Bu aynı zamanda, Irak’ın çıkarlarına dair okumalarımız ışığında yurtdışında benimsediğimiz ılımlılık yaklaşımına da bir tepki. Devlet aklını, devlet dışı bir akla üstün kılmaya ve dizginsiz silahların, yaygın yolsuzluğun ve kendi gündemleri için hamileri finanse edenlerin alanını daraltmaya çalıştık. Yurtdışında da kışkırtma üslubundan veya tâbi olma seçeneğinden uzak durarak, devletlerarası ilişki, çıkar ve işbirliği dilini vurguladık. Bu yaklaşım, devletin yokluğunda ganimet toplamaya alışmış olanları ve Irak’ın gerçek çıkarıyla alakasız projelerin sahiplerini öfkelendirir.


2021 yılında Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde el-Kazımi’nin evine yönelik İHA saldırısı (EPA)

- Herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadığınızı ve yolsuzları himaye etmediğinizi mi iddia ediyorsunuz?
- Kesinlikle söyleyebilirim ki herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadım ve kimseye arka çıkmadım. Hatta tanıdıklardan biri bir yolsuzluk davasına karışıp mahkûm olduğunda, maruz kaldığım tüm baskılara rağmen asla müdahale etmedim. İronik olan şu ki yolsuzluğa bulaşan o kişi ve aracılık edenler şimdi düşman oldular ve halihazırda şeytanlaştırma, yalan uydurma ve bana karşı dosyalar üretme kampanyasının büyük bir kısmını yönetiyorlar. İşte bu yüzden röportaja başlamadan önceki sohbetimizde size iki mesele olduğunu söylemiştim: reform ve reformcular. Ben bir reformcuydum ve bundan dolayı bulandırma ve suçlama operasyonlarına maruz kaldım. Ailesinden bir kişiyi resmi bir göreve atamayan ilk Iraklı yetkili benim. Başbakanlık ofisinde ya da dairemde ailemden kimse yoktu. Bunu nüfuz, kayırmacılık ve ailecilik kültürünü, iktidarı devlet aleyhine kötüye kullanma ilkesini, yolsuzluğu tesis edip liyakat ve sosyal adalet temelinde yetkilendirmeyi dışlayan şeyi uzak tutmak için yaptım; ben ulusal unsurlara dayanıyordum. Evet, bir kardeşim Başbakanlıkta görevliydi. Evet ama o ben başbakanlığa gelmeden dört sene önce atanmıştı. Ben görevi devraldıktan sonra yasal çerçeveye uygun olarak ve benim şahsi talebimle emekliliğe ayrıldı; kayırmacılık ve ailecilik ilkesinden kaçınmak istiyordum. Saddam sonrası Irak’taki hâkim kültürün aksine olarak ben ailemden, akrabalarımdan, kuzenlerimden veya amcalarımdan birini kadrosuna, ofisine veya şahsi koruma ekibine dahil etmeye karşı çıkan ilk başbakanım. Devleti idare ettiğim süre boyunca tam bir şeffaflık ve profesyonellik ile hareket ettim ve bulunduğum makamı hiçbir şekilde suistimal etmedim. Görevden ayrıldığımda mevcut hükümete saygımdan dolayı onun aleyhinde bir karışıklığa sebep olmamak veya odağını dağıtmamak ve onu desteklemek adına susma ve basına konuşmama kararı aldım. Ancak şahsıma ve hükümetime karşı artarak devam eden karalama, sessiz kalınamayacak seviyelere varınca ben de sessizliği bozmaya karar verdim.

- Mevkinizi kullanarak maddi kazanç sağlamadınız mı?
- Ben hükümete girdim, çıktım ama hala yirmi yıldır oturduğum evde yaşıyorum. Ben başbakanken bile siyasetçiler, göreve gelmeden önce de oturduğum eve gidip geliyorlardı. Ben Irak’ta büyük bir yolsuzluğun olduğunu fark ettim. Vatandaşlardan yüksek komisyonlar alan şebekelerin yanı sıra elektronik ödeme hırsızlıklarının dosyasını ve vergiler meselesini ortaya koydum. İntikam veya karalama için gerçekleri çarpıtmaya çalışanlar var. Başbakan olduktan sonra çıkardığım 19 Ağustos 2020 tarihli ilk dosyada vergiler konusunun soruşturulmasını istedim. Maliye Bakanlığı ile Dürüstlük Komisyonu’ndan “asrın davası” olarak adlandırılan ve petrol şirketlerine vergi ödenmesine ilişkin bilgileri soruşturmasını talep ettim. Bunu daha sonra duyuran da biziz. Hükümetim, keşfettiğimiz ve duyurduğumuz vergi emanetleri hırsızlığı vakası da dahil olmak üzere büyük yolsuzluk meselelerini ortaya çıkardı ve bunları yargıya teslim etti. Ama şu an, mevcut karalama ve çarpıtma kampanyasının gölgesinde bu yolsuzluğu ifşa edip takibini yapanlar suçlu oluyor, hırsız ise masum! Emeklilik Kurumu’ndan çalınan meblağlarda yolsuzluk meselesini ortaya koyduk ki bu meselede “asrın hırsızlığından” daha büyük meblağlar söz konusu. Elektronik ödeme yolsuzluğu meselesinde birçok güçlü tarafın payı var. Ne yazık ki güçleri ve nüfuzları sayesinde bu taraflar, adaletin yerini bulmasını tam anlamıyla engelleyebildi.  
Makamı devraldığımda bir bütçem yoktu. 2020 ila 2022 arasında bir bütçe olmadı. İki sene boyunca ana bloklar, bütçeyi oylamada bana yardımcı olmadı. Hükümetimin yalnızca beş aylık bütçesi vardı. Buna rağmen ekonomik krizden çıkmayı, yolsuzlukla mücadele etmeyi, ülkede güvenlik ve toplum düzeyinde istikrarı sağlamayı başardık.

- Neden peki?
- Çünkü hükümetin başarılı olmasını istemediler; korkuyorlardı. Ekim gösterilerinin yansımalarının olduğu merhaleyi bu hükümetle aşmak ve hükümetle başbakanı kendi hatalarının günah keçisi haline getirmek istiyorlar. Hükümet bütçeden seçimlerde istifade edebilir ve kazanmak ve iktidarda kalmak için bütçeyi kötüye kullanabilir bahanesini ileri sürerek bütçeye erişimimizi engellemeye çalıştılar. Ben geldiğimde yolsuzluk olgusu, siyasi sistemde iyice yer etmişti. Bazıları şimdi benim hükümetim hakkında konuşarak onu şeytanlaştırmaya çalışıyor ve yirmi senenin israfı ve kargaşasını ona yüklüyor. Ben iki yıl boyunca bütçe alamamışım, hangi yolsuzluktan bahsediyorsunuz? Hangi para israf edilmiş?

- Sadece 6 aylık bir dönem için mi bütçe vardı?
- Hükümetimin ömrü 28 aydı ve benim sadece 5 aylık bir bütçem oldu. Temmuz 2021 ortasında onaylandı ve 31 Aralık 2021’de bitti, sadece 5 ay. Hal böyleyken hangi yolsuzluktan bahsediyorlar? Yolsuzluk, Irak devletinde ben gelmeden önce kök salmış haldeydi. Önceki hükümetlerin tamamının bunda parmağı var. Bu dönemde boşa giden paraların 600 milyar dolardan fazla olduğu düşünülüyor. Başbakanlığımın iki yılı boyunca önceki tüm hükümetlerin toplamında daha fazla yolsuzluk ve suikast vakası ortaya çıkardık ve yargıyla birlikte takibini yaptık. Ama şimdi 18 yıldan fazla bir süredir yaşanan tahrip ve yolsuzluğun yükünü ve bizden önceki tüm hükümetlerin sorumluluğunu hükümetime yüklemeye çalışıyor ve o hükümetlerin sebep olduğu yıkıma karşı sessiz kalıyorlar. Çünkü o hükümetler, kendi partilerinden ve parlamento bloklarından gelen hükümetlerdir. Bu, kamuoyunu muhatap alan büyük bir yanıltmadır ve buna hükümet, partiler ve milisler de ortak olmaktadır. Ama kamuoyunu yanıltmaya ne kadar çalışsalar da başarılı olamadılar, olmayacaklar. Çünkü insanlar gerçeğin tamamen farkında. Irak halkın gerçek ile yalan uydurma ve dosya üretme arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Maalesef birtakım kişiler kötü yönetim geçmişlerini temizlemek istiyor ve bunun için de ne bir partisi ne bir milisi ne de bir parlamento bloğu olan el-Kazımi hükümetini suçluyorlar.

- 2003 ile 2020 arasında 600 milyar dolar mı?
- Evet, 2003 ile 2020 ortası arasında yolsuzluk Irak’ın 600 milyar dolarını yuttu.

- Nereye gitti bu para?
- Partici taraflara gitti. Vatandaşın aleyhine olarak derin devletin hazinesine, yolsuzluk projeleri yatırımlarına, devlet dışı bazı grupların liderlerine ve bazı partilere gidiyordu. Ayrıca, Irak dışındaki yersiz savaşlara da gitti. Elimde önceki hükümetlerin ne harcadıkları ve kaybolan meblağlara dair hesaplar var. Bu konudaki bazı gerçekler korkunç ve şok edici.

- Nasıl kayboluyor bu meblağlar?
- Hayali projelerde ve maalesef ki Irak’ın katkıda bulunduğu askeri operasyonların finansmanında. Paralar birtakım odaklara gidiyor, bu odaklar da bu parayı, yurt içinde ve dışında silahlı gruplar için askerî bir konum oluşturmak için kullanıyor. Benim hükümetim döneminde devlet dışı grupların finansmanı için bir tek doların bile gitme imkânı yoktu. Benim bu konudaki tutumum keskindi, onlar da bunu biliyor ve susuyorlardı. İşte bunun için bana düşmanlık besliyorlar.


Röportaj esnasında el-Kazımi

- Siz silahlı operasyonları ya da milisleri finanse etmek için herhangi bir para akışını durdurdunuz mu yani?
- Evet, benim hükümetim döneminde hiçbir taraf, yolsuzluk veya devlet dışı grupları finanse etmek için devlet fonlarından herhangi bir pay veya imkan elde edemedi. Mali desteği onlardan kestikten sonra aynı tarafları bana karşı mücadeleye sevk eden sebeplerden biri de budur.

- Sayın Başkan, adınız ne zaman, hangi koşullarda ve kim tarafından başbakanlık için ortaya atıldı?
- Adım ilk kez 2018 yılında Sayın Haydar el-İbadi hükümetinin istifasından sonra gündeme geldi. Konu, Irak’taki en büyük siyasi çerçeveyi temsil etmeleri itibarıyla Şii taraflarca açıldı. Maalesef ki siyasette başbakanın Şii, cumhurbaşkanının Kürt ve meclis başkanının da Sünni olması gelenek haline geldi. Benim ismim önerildi, ancak ben affımı istedim.

- O dönemde Ulusal İstihbarat Servisi başkanıydınız, neden affınızı istediniz?
- İki sebebi var. Öncelikle, başbakan olarak başarı kriterlerine sahip değilim; ne bir partim var ne de parlamenter bir sistemde bir parlamento bloğum. Üstelik konuyu gündeme getiren taraflar, Irak’ın itibarını zedelemesi bakımından benim için kabul etmesi zor şartlar öne sürdü. Tabii o zaman kabul edemedim. Daha sonra göreve gelen Başbakan Sayın Adil Abdülmehdi ile aramızda bir konuşma geçti.

- Tartışma neye dairdi?
- Onun ismi de masadaydı benimki de. Ona affımı istediğimi haber verdim, zor şartlarda çalışacağını ve siyasi blokların da ciddi bir şekilde çalışmasına izin vermeyeceğini söyleyerek de dikkatli olmasını tavsiye ettim. Bu 2018 yılında yaşandı.
Ülkede siyasi bir reform ve insanların onuru için koruma talep eden gösterilerle Ekim 2019 olayları yaşandı. Olaylar gelişti, protestolar yapıldı ve Irak’taki genç göstericiler arasından çok sayıda şehit verdik, zira hükümet, göstericilere karşı mantık dışı bazı muamelelere başvurdu. Göstericilerden 600’ü aşkın şehit verdik; bunlar soğukkanlılıkla öldürüldü. 3500’den fazlası sakatlığa yol açacak şekilde yaralandı. 24 binden fazla kişi de hafif şekilde yaralandı. Bu durum, Dr. Adil Abdülmehdi hükümetinin istifa etmesine yol açtı. O hükümetin istifasından sonra ortaya atılan ilk isim bendim, ama kabul edemedim.
Kabul edemedim, çünkü işler karışıktı. Irak şehirlerinin çoğu öfkeliydi ve göstericilerin eline geçmişti. Siyasi durum elverişli değildi. Ben özür dileyince birkaç isim öne sürüldü, ancak hiçbiri hükümet kurmak için kabul alamadı. Son aşamada beşinci başbakan adayı olarak ismim ortaya atıldı ve ben de tam bir uzlaşma sağlanmadığı sürece sorumluluğu üstlenmeyeceğimi söyledim. Sorumluluğu basit bir sebepten ötürü kabul ettim: Gördüm ki Irak sahnesi, iç savaşa doğru ilerliyordu. Hiçbir başarı koşulunun mevcut olmadığı bir havada sorumluluk aldım, Iraklıların kanını bağışlamak için kabul ettim. Iraklıların zaten acı, keder, şiddet ve diktatörlükten yana uzun bir geçmişi var.
Şiddet ve sıkıntıyla karışık acılı geçmiş ile şimdi ve bize modern bir devlet ve yeni bir Iraklı insan inşa etme fırsatı verebilecek gelecek arasında yeni bir aşama, alan veya ayrılık noktası bulmaya çalışacağımı söyledim. Yani benim hükümetteki görevim, halkın siyasi sisteme olan güvenini geri getirmek için adil bir seçim gerçekleştirmekti ve bunu başardık. Önceden beni reddeden ve beni asılsız birçok suçla itham eden siyasi taraflar, belki sorumluluktan kaçmak belki de sorumluluğu yükleyecek bir günah keçisi aramak için kabul edip benim başbakanlığı kabul etmemi istediler. Sahne zorluydu. Ülke; ekonomik bir çöküş, petrol fiyatlarında bir düşüş, Korona salgınının yayılması, devlet çerçevesi dışındaki silahlı grupların pervasızlığıyla birlikte sokak çatışmalarına doğru gidiyordu. Bağdat ile Erbil arasındaki güven krizinin yanı sıra bazı Sünni partilerin siyasi sisteme olan güven krizi de cabası.
Tüm bu koşullar beni sorumluluğu kabul etmeye itti. İlk hedef, bir iç savaşa sürüklenmeyi önlemek, ikinci hedefse Irak ekonomisinin çökmesini engellemeye çalışarak adil seçimler yapmaktı.


Hişam el-Haşimi (AFP) – Kasım Süleymani (AP) – Ebu Bekir el-Bağdadi (AFP)

- Ayetullah Ali es-Sistani ile temsil edilen dinî mercinin sizin hükümetinize bir sempati beslediği söyleniyor…
- O dinî merci, kendine özgü tarzıyla ifade ediyor. Onun olaylara yaklaşımı bu, başbakanlık için asla belirli bir isim zikretmemekle birlikte bizim hükümet programımızda yer alan ana noktaları vurguladı, biz de bu programı uygulamaya bağlı kaldık. Ben hükümeti devraldıktan sonra BM Temsilcisi, en üst merciyle yaptığı ilk görüşmesinde mercinin; seçimlerin ertelenmemesi, devletin ağırlığının korunması, dış müdahalelerin önlenmesi, büyük yolsuzluk dosyalarının açılması, suikast operasyonlarıyla protestolardaki cinayetlere karışanların ifşa edilmesi için çağrıda bulunduğunu açıkladı. Hükümet bu şartları yerine getiriyor. Herkes biliyor ki bu meseleler, benim hükümetim de önemli ve büyük bir bölüm oluşturdu. Birçok meydan okuma ve engele rağmen belirgin başarılara imza attık. Dinî mercinin tutumlarına yakın olanlara ayak uyduran kişi, bu mercinin vizyonunun boyutlarının farkına varır. Nitekim bu merci, Irak’ta sivillik ve siyasi ve sosyal kültürün çeşitliliği için çağrı yapan çok büyük bir dinî otoritedir. Biz bu modeli kendimize örnek aldık ve gerçekten de 2003’ten sonra ilk kez farklı bir sivil yönetim modeli gerçekleştirdik. Bu, gerçekten bir başarı.
Siyasi partiler, Seyyid es-Sistani’nin ortaya koyduğu bu önermenin çok gerisinde kalmış gibi görünüyor. Seyyid es-Sistani, soylu bir Iraklı vatansever ruhuyla düşünüyordu. O, küresel bir Şii dinî referans, doğru. Ancak Irak’a dair milli kaygısı, Kürtlere ve Sünnilere dair endişesi var. Bu meseleyi dert ediniyor, Irak’ın Araplığı ve Iraklı insanla da çok ilgileniyor. Keza kapsamlı ulusal kimlik ve toplumun meseleleri ve zorlukları ile de ilgili. O, sivil ve halkına hizmet edebilir modern bir devlet aklıyla düşünüyor.
- Bu çok önemli bir söz…
- Evet. Seyyid es-Sistani, Irak’ın Arap çevresine yönelmesini ve ulusal kimlikle sivil devletin güçlendirilmesini destekliyordu. Ayrıca, Şii toplulukların kendi devletleriyle bütünleşmesi ve herhangi bir ülkede geçerli olan yasalara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyor.

- Başbakanlığı nasıl teslim aldınız?
- Göreve 6 Mayıs 2020’de geldim. Bir grup bakanın yer aldığı bir hükümetle başladım. Parlamento, dışişleri bakanını onaylamamıştı. Bir Kürt-Kürt anlaşmazlığı söz konusuydu; adalet bakanlığında da aynı sorun vardı. Ekonomik olarak çok zor durumdaydık ve devlet memurlarının ve emeklilerin maaşlarını ödemek için ayda yaklaşık 6 milyar dolara ihtiyacım vardı. Bir de sokakta talepleri olan göstericiler, Korona krizi ve petrol fiyatlarının düşüşü meseleleri vardı. Emeklilerin maaşlarını ödeyemez haldeydik. Bu nedenle ilk ziyareti, emeklileri ve yaşlıları maaşlarını alacakları konusunda rahatlatmak için Emeklilik Şubesi’ne yaptım. Nitekim emeklilerin maaşlarını temin ettik, Iraklı devlet memurlarının maaşlarını ödemeyi taahhüt ettik ve bir gün bile gecikmedik. Düşündüğüm ilk şey iki konuydu. İlki, sıkıntılı ekonomik duruma bir çare bulma meselesiydi; ekonomik reform için bir yol düşündük. Dünya Bankası’nın yardımıyla bir reform planı hazırladık ve “Beyaz Sayfa” adını verdiğimi bir vizyon ortaya koyduk. Bu vizyon kapsamında birçok problemi ele aldık ve kısa bir süre içerisinde Irak devletine vergi vs. ödemeden büyük meblağlar sağladık. Ayrıca Irak devlet yönetiminin tüm detaylarına müdahale eden bir reform belgesi temin ettik ki bu, Irak tarihinde 70 yıldan bu yana ilk ekonomik reform belgesidir. Bu bir maceraydı ve reform planları, popülerlikten ve asılsız sloganlardan uzak olduğu bazıları beni eleştirdi. Ben insanların onurunu korumanın peşindeydim, duygularıyla oynamanın değil. Biz zorlu bir ekonomik vaziyetin içindeydik.
Merkez Bankası’nın rezervleri hızlı bir düşüş göstererek 49 milyar dolara inmişken iki yıl sonra 90 milyar dolara çıktı. Ben hükümeti teslim ettiğimde Merkez Bankası’nın rezervleri 90 milyar dolar civarındaydı. Altın rezervleri 95 tondu ve düşüşteydi. Ama iki yıl sonra ben hükümeti bıraktığımda altın rezervlerimiz 136 ton olmuştu. Üstelik birçok yatırım projesini inşa etmemize yardımcı olan büyük bir finans fazlası da mevcuttu. Daha önce de belirttiğim gibi ben geldiğimde maaşları ödemek için param yoktu. Ne bölgenin maaş ödeyecek parası vardı ne de benim Bağdat’ta memurların maaşlarını karşılayabileceğim bir para. Hamdolsun ki iki sene boyunca Irak devleti çalışanlarının maaşlarını ödemede bir gün bile gecikmedik.


Kasım 2019’da Bağdat’taki Şüheda Köprüsü üzerindeki protestoculara karşı duran güvenlik güçleri (AFP)

- Bu gerilemeden sonra Irak devletinin bölge ve dünya çapındaki varlığını onarmak için neler yaptınız?
- Doğrusu Irak, 2006 yılından sonra gerilemeye ve hizipçi başlıklar altında Arap ve bölgesel çevresinden uzaklaşmaya başladı. Geldiğimde ilk yaptığım şey bir Irak ulusal kimliği inşasını yeniden vurgulamak oldu; Savunma Bakanlığı’nda aşiret, kavim ve mezhep temelli tüm unvanlara son verildi.
Bir Irak ulusal kimliği inşa etmeye ihtiyacımız vardı. Irak ordusunun yüksek veya düşük mevkilerde mezhep temelinde dağıtılmayıp tüm Iraklılara ait olmasını sağlamaya çalıştım. Irak, dış ilişkilerinde de mesafeli ve geri idi. Irak’ı Arap çevresine döndürmek için çabaladım. Irak, ayrıcalıklı bir Arap ülkesidir. Evet, milliyetler mevcut; Kürtler vd. Bunların kimliklerini koruma hakları da var. Ancak Irak nihayetinde Arap ve İslam âleminin bir parçasıdır. Arap dünyasıyla, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ürdün, Mısır, Lübnan ve hatta uzak Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi yeniden tesis etmeye çalıştım. Bu inşaya ve bu aidiyeti Iraklıların gündemine yeniden getirmeye şiddetle muhtaçtık. Irak sokaklarında ise Arap çevresine dönüşe dair bir duygudaşlık ve memnuniyet söz konusuydu. Bu büyük bir başarı. Kendilerine açıldığımız Arap ülkeleri de Irak’a ve Irak’taki yatırıma katkı sağlama konusunda en girişken ülkelerdi. Gelgelelim bu yatırımlara, Körfez’in Irak’ı sömürgeleştirmesi olarak bakanlar var. Irak’ı bu çevreden uzak tutma bahanesiyle bu yatırımların Irak’a girmesini istemeyenler de.

- Irak Başbakanı nerede yaşıyor, Tahran ile Washington arasında mı?
- Irak, Irak’ta, kendi çıkarlarında, başkalarının çıkarlarını gözeterek ve devletlerarası ilişkiler ile çıkarlar dengesi temelinde yaşıyor. Irak’ın çıkarı, elbette başkalarının çıkarlarından önce gelir. Kendi çıkarlarımızı savunuyor, başkalarının çıkarlarına saygı duyuyor ve bir tâbi olma durumu söz konusu olmaksızın devletlerarası ilişkileri gözetiyoruz. Yakın ve uzak ülkelerle ilişkide sağlıklı temel budur.

- Göreve geldikten sonra İran’a ilk ziyaretiniz nasıldı? Kiminle görüştünüz?
- Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yetkiliydi. Ruhani’nin de bulunduğu bir basın toplantısında çok açık bir şekilde Irak’ın içişlerine müdahale eden ilişkilere değil, devletlerarası ilişkilere ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. DEAŞ’a karşı savaşımızda bize destek olan ülkelere teşekkür ederiz. Bu yardımların bir kısmının gönüllü diğer bir kısmının bedelli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları Tahran’da net bir şekilde ifade ettim ve Arap çevresiyle olan ilişkilerimizin hem Irak’ın hem de tüm bölgenin çıkarına olduğunun da altını çizdim.

- İran Dinî Rehberi Ali Hamaney ile olan görüşmeniz nasıldı?
- Anlaşılırlığa dayalıydı; Irak komşu bir devlettir, Müslüman ve aynı zamanda Arap bir ülkedir. Irak’ın ilişkilerinde ciddi bir dengeye ihtiyacı var, biz İran’a karşı değiliz ancak özel alanımızı, bize özgü durumu ve hatta Amerika ile olan ilişkilerimizi anlamanızı istiyoruz, nitekim Saddam Hüseyin’den kurtulmamıza ve DEAŞ’a karşı savaşta biz yardımcı olan Amerika’ya çok ihtiyacımız var. Tutumu oldukça netti: Biz Irak’ın egemenliğine ve mahremiyetine, halkının çıkarına bakışına saygı duyuyoruz.

- Rehber, “Özel alana saygı duyuyoruz” mu dedi?
- Evet, dedi ki: Biz Irak’a ve çıkarları doğrultusunda izlediği siyasete saygı duyuyoruz. Biz, Amerikan siyasetine güvenmiyoruz, ancak Irak’ın bir özel alanı var ve ilişkilerini çıkarlarına göre inşa etmek onun hakkı.

- Ruhani, Hamaney ve İsmail Kaani ile mi görüştünüz?
- Tahran’daki o toplantıda Kaani ve İran Meclis Başkanı ile görüştüm. Hepimiz nettik, Irak ile Amerika arasındaki stratejik ilişki hakkında konuşuldu. İranlılar, içlerinin rahat etmesi için anlamaya çalıştılar. Onları, bunun Irak’ın çıkarı için olduğu, güçlerimizin Amerika ile stratejik ilişkiye şiddetle ihtiyaç duyduğu ve Amerikan varlığının ordumuzun ve güvenlik teşkilâtımızın yeterlilik ve yeteneklerini destekleyip geliştirmek için gerekli olup bunun onlar için bir tehdit oluşturmadığı konusunda temin ettim ve “Bu güçlerin varlığı Irak için gereklidir ve umarım Irak’taki Amerikan varlığının Irak’ın çıkarına olduğunu anlayışla karşılaşırsınız” dedim.

- İranlılar, Amerika’ya olan mesajlarını iletmek için Irak Başbakanlığı kanalını kullanıyor mu? Bu yönde bir rol oynadınız mı?
- Evet, İranlılar ile Amerikalılar birden fazla aşamada, özellikle de bazı Iraklı gruplardan veya Irak’taki silahlı toplulukardan füzelerin fırlatıldığı aşamada birçok mesaj vardı ve bizim rolümüz sakinleştirmekti. Başkan Donald Trump döneminde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğini vurmakla tehdit eden gruplar vardı ve biz Amerikalılar ile İranlılar arasında sükuneti sağlamayı başardık.

- İranlılar, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından Irak’ın Amerika ile ilişkilerini kesmesini talep etti mi?
- General Kasım Süleymani cinayetinde Irak’ın egemenliğine yönelik bir ihlal söz konusuydu. Irak toprakları üzerinde, Bağdat Havalimanı yolunda gerçekleşti. Hükümetin bu operasyonun kınanması yönündeki tutumu oldukça netti. Bu, tamamen Amerika’nın kararıydı ve bölge ülkelerinin de Iraklı tarafların da bir etkisi veya dahli yoktu.
İranlılar benden Amerika ile ilişkileri kesmemi talep etmedi, o zamanlar istihbarat teşkilatının başkanıydım. Ancak siyasi süreçteki müttefikleri bunu istiyordu; Amerikalıların Irak’tan kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini talep ettiler. Ama o dönemdeki Irak hükümeti, bu baskılara boyun eğmedi. Biz daha sonra gerilimi azalttık ve istikrarı sağlamayı başardık.

- Başbakanken İranlılar ile Amerikalılar arasında mesaj ilettiniz mi?
- Evet, Amerika ile İran arasında sürekli mesaj taşıyorduk. Mahkûmların serbest bırakılması aşamasında müdahil olduk, müzakereler yapıldı.

- Hangi mahkûmlar?
- İran’daki Amerikalı mahkûmlar. Onlardan bir grupla görüştüm, bir kısmı İran kökenliydi. Ancak Amerikan seçimleri oldu ve bu konu ertelendi. Bazıları birkaç ay önce serbest bırakıldı.

- Onlarla İran’da mı görüştünüz?
- Evet, bazı mahkûmlarla İran’da görüştüm.

- Bu buluşma aleni miydi?
- Hayır, gizliydi.

- Kimdi onlar?
- İran kökenli olup, İran’da tutuklanan Amerikalılar. Bu meselenin çözümü için arabuluculuk yaptık. Müzakerelerde son aşamaya gelinmişti ki Amerikan seçimleri oldu ve müzakere ertelendi. Sonra diğer ülkelerden başka kanallar ortaya çıktı ve bazıları serbest bırakıldı.

- Bağdat’ı bölge ülkeleri arasında bir diyalog yurdu olması için çalıştınız. Suudi-İran diyaloğu fikri nasıl doğdu?
- Diyalogdan önce Irak’ın medeni dünyanın bir parçası olmasıyla ilgileniyordum. Irak, diktatörlük ve savaşların yükü altında yetmiş yıl geçirdi. Ben gözümü, 1975 yılında Kürt kardeşlerle yapılan 1975 savaşa açtım, ardından Irak-İran savaşı oldu, sonrasında Kuveyt’in işgal edildi ve son olarak 2003 sonrasında çatışma, kan, yolsuzluk, mezhepçilik, ırkçılık ve kargaşa ile geçen zorlu yıllar… Bütün bunlar birleştiğinde Irak’ta ve Irak toplumunda büyük bir yıkıma ve orta sınıfın çöküşüne yol açtı. Açılım siyaseti ve “sorunları sıfırlama” politikası üzerinden olumsuz birikimleri dağıtmaya çalışıyordum. Daima “Diyalog, kurşunun atıldığı bir andan bin yıl daha iyidir” minvalinde çağrıda bulunmuşumdur. Bu sebeple öteki ile farklı olsak da birbirimize açık olmamız gerektiğini düşündüm. Diyalog, ötekine karşı korku değil, güven ve iyi zan unsurları oluşturmaya yol açan şeydir. Bugün mevcut hükümet, aynı açılım siyasetini izliyor ve buna eklemelerde bulunuyor, bu iyi bir şey. Irak devletindeki başarı, birikime dayalı olmalıdır. Her bir hükümet, kendisinden önceki hükümetin çabasının üstüne bir şey koyar; onu şeytanlaştırmaya çalışıp, mutlak haklı olan ve kendisinden önceki hataları düzelten tek kendisiymiş gibi kahramanlık taslamaz. Şu çok yanlış bir üslup: kendinden öncekilerin başarılarını boşa çıkarıp inkâr etmek, hatta onlarını sicilini karalamak. Bu, yanlış bir siyasi gelenek kurar.
Arap dünyasındaki sorunumuz, daha önce bizi sloganlarla, ilerlemeci vaatlerle ve milli rüyalarla doyuran, ancak bize ekmek ve onur temin etmeyen, üstüne vatanlarımızı soyup geldiğimiz noktaya geri götüren hükümetler görmüş olmamızdır. Diyalog, benim stratejimdi ve özü, herkese açılmaktı. Suudi-İran diyaloğunu sonuç veren ilk konferansı yaptık. Bu, Irak’ın etrafındaki tüm ülkeleri ve Fransa dahil tüm dost ülkeleri davet ettiğimiz Bağdat Konferansı’dır. Konferansa bölge liderleri, özellikle de Cumhurbaşkanı es-Sisi de katıldı ki 31 senenden fazla bir süredir ilk kez bir Mısır cumhurbaşkanı Irak’ı ziyaret ediyordu. Kral II. Abdullah, BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid, Katar Emiri Temim bin Hammad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran Dışişleri Bakanı da katıldı ve bu da bir ilkti. Cumhurbaşkanı es-Sisi ve Katar Emiri ilk defa bir araya geldi ve bu, 2021 yılında Bağdat’ta oldu. Buradan Suudi-İran diyaloğu fikri doğdu ve bu diyaloğu desteklemek için Bağdat Diyaloğu oturumları gerçekleşti. Tüm bunlar, Irak’ın başarısı sayılır.
Suudi-İran diyaloğu, istihbarat teşkilatı başkanları düzeyindeydi. Diyaloglarda pek çok mesele ele alındı ve oldukça başarılıydı. Büyük bir ilerleme kaydettik ve son aşamaya geldik. Ancak bölgedeki müdahaleler, bazı şeyleri geciktirebiliyor.
İlişki ve açılımın söz konusu olduğu Arap ve Arap olmayan ülkelerle kopuş halindeki ülkeler arasında da görüşmeler yapıldı, ama detaya girmeyeceğim.

- İran-Suudi diyaloğu bir ilerleme kaydetti mi?
- Suudi-İran diyaloğu, samimi ve verimliydi, bundan dolayı iki ülke arasındaki ilişkilere ve hem onların hem de bölge haklarının çıkarına olan şeye yakın zamanda dönüleceğini tahmin ediyorum. Irak’taki diyalogda bir ilerleme kaydedildi. İlk kez yüz yüze görüşüp samimi konuşmaları, ilk gelişme sayılabilir. İranlılar, Suudilerin bakış açısını dinledi, Suudiler de İranlıların. Diyalog, içtenlik ve netlik zemininde gerçekleşti. Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğine yönelik yanlış da dahil olmak üzere hataların kabulüne şahit olundu. İlk etapta aralarında güven unsurlarının kurulması, daha sonra diplomatik diyaloğa geçilip ilişkilerin yeniden tesis edilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.

- Yemen’deki duruma değinildi mi?
- Her şeye değindiler.

- Husiler meselesine de muhakkak?
- Dedim ya, her şeye değindiler.

- Diyalog oturumlarında Lübnan’daki durum da masaya yatırıldı mı?
- Kapsamlı bir diyalogdu.

- Baş başa mı oturuyorlardı?
- Hayır, ben de bulunuyor ve oturumları yönetiyordum. Diyalog oturumları bazen beş altı saat sürüyordu.

- Nerede düzenleniyordu?
- Bağdat’ta gizli bir mekânda.

- Katılımcıların güvenliği endişe kaynağı oldu mu?
- Tabii ki, onların güvenliği benim için ciddi bir endişeydi. İçlerinden biri herhangi bir tehlikeye maruz kalmamalıydı.

- Şu an diyaloğun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Devam etmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Suudi-İran diyaloğunun başarısı bölgenin sakinleşmesine katkı sağladı. Suudi Arabistan, bölgede oldukça önemli bir ülke, İran da öyle. Bunlar, iki Müslüman komşu ve birçok ortak çıkarları var.

- Hükümet başkanlığında yüzleştiğiniz büyük dosya nedir?
- Ekonomi, önemli bir dosyaydı ve bazılarının savunduğunun aksine bütçesiz olarak ve kısa bir sürede bunu iyi başardık. Kontrolsüz silahlanma da bana büyük bir sıkıntı çıkardı. Bu silahları devlete iade etmek için çok çaba sarf ettim, ama ne yazık ki sadece şehirlerin sokaklarındaki silahlanmayı azaltabildik.

- Vatandaşlardan biri suikasta uğrayınca Irak Başbakanı ne hisseder?
- Büyük bir acı ve keder hisseder. Mesela feminizm ve siyasi sistemin iyileştirilmesi alanlarında faal olan genç aktivist Dr. Riham Şakir Yakub, Basra’da suikasta uğrayınca hissedilen acı ve kederi. Devlet, vatandaşını koruyamadığı için bir zayıflık duygusuna kapılır.

- Sizi hedef alan kaç suikast girişimi oldu?
- Üç.

- Nedir onlar?
- Resmi geçitler gevşekti ve milislerle silahlı gruplar tarafından kontrol ediliyordu. Kaçakçılık ve devletin paralarından çalınan komisyonlar vardı. Bu kargaşayı bitirmek için Basra’dan Şelemçe ve Mendeli’ye kadar tüm Irak geçitlerine bir operasyon düzenledim. Başarılı da olduk. Dönüşte el-Amare vilayetinden bir helikoptere bindim ve ateş altında kaldım.

- Faillerin kimliğini tespit edebildiniz mi?
- Devlet dışı silahlı gruplar. el-Amare geçidini kontrolünde bulunduran gruplar.

- Tutuklanan oldu mu?
- Hayır. Salahaddin vilayetinin Ferhatiye köyündeki bir grup Sünni aile, silahlı bir grup genç tarafından soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğünde de ikinci suikast girişimi gerçekleşti. DEAŞ’ı suçlamaya çalıştılar, ancak faillerin bölge sakinleri olup bir Sünni ekonomik bölgesini kontrol etmeyi hedeflediği ortadaydı. Bir Fatiha okumak ve aileleri rahatlatmak için güvenlikten sorumlu tüm bakanları yanıma alarak oraya gittim ve yolda arabam füze saldırısına maruz kaldı. Füzeleri ateşleyen ve itiraf eden taraflarla temasa geçtik, ancak daha sonra füzelerin eğitim kapsamında fırlatıldığını iddia ettiler. Bu, başbakanı sürekli tehdit eden grup.

- Kim onlar?
- Devlet dışı topluluklar olarak bilinen meşhur gruplardan biri.

- Peki üçüncüsü?
- Üçüncüsü, Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde yer alan özel konutuma mermi atan iki İHA aracılığıyla gerçekleşti. Medya tarafından bilindiği için bunu duyurmaya mecbur kaldık. Güvenlik ihlallerinin ülkede siyasi kargaşaya sebep olmaması için her zaman çaba harcarım. Bu üçüncü girişim, evde büyük bir yıkıma sebep oldu. Mermiler üst kata isabet ederken ben evin zemin katındaydım.

-Sizce sizi gerçekten öldürmek mi istediler?
- Evet, ciddi bir teşebbüstü.

- Saddam Hüseyin’i gördünüz mü?
- Saddam Hüseyin’i ilk duruşmasında gördüm.

- Niçin gittiniz?
- O tarihî ana şahit olmak istedim. Irak tarihinde bir dönüm noktası ve gerçekten zorlu bir tarihî andı. Ama maalesef Saddam Hüseyin’in kurbanları arasında bulunanlar, sorumluluk düzeyinde değildi. Saddam Hüseyin davasının oturumunda elde ettikleri şahsi kazanımlar ve oradan bir ev buradan bir araba hakkında konuşuyorlardı, böylece Saddam Hüseyin’in suçlarını daha az gösterdiler.

- Saddam Hüseyin’i sadece o zaman mı gördünüz?
- İdamından sonra cesedini el-Hadra bölgesinde benim evim ile Sayın Nuri el-Maliki’nin evi arasına attılar, ikinci görüşüm de bu. Bu işe karşı çıktım, ancak bir grup güvenlik görevlisinin toplandığını gördüm ve onlardan, ölüye hürmet ederek cesetten uzaklaşmalarını istedim.

- Cesedi el-Maliki’nin evinin yakınına mı getirdiler?
- Evet getirdiler. Maliki de gece cesedin Saddam Hüseyin’in aşireti olan en-Neda aşireti şeyhlerinden birine teslim edilmesini emretti. Ceset, el-Hadra bölgesinden teslim alındı ve Tikrit’te gömüldü. 2012’den sonra DEAŞ bölgeyi ele geçirince naaş çıkarılarak, şimdiye kadar kimsenin öğrenemediği gizli bir yere nakledildi. Çocuklarının mezarları dağıtıldı.

- Suudi Arabistan’la ilişkiniz nasıl başladı?
-  Ben istihbarat teşkilatının başındaydım. Irak hükümetinden, bizim belirli bir mezheple değil, tekfirciler ve teröristlerle sorunumuz olduğunu dair bir mesaj ilettim. Prens Muhammed bin Selman’ın cevabı gerçekten zekiceydi. Dedi ki: Biz mezheplere değil, ortak çıkarlar ve kültürel aidiyetlerimize dayalı siyaset yapıyoruz.  Samimi bir buluşmaydı, görüştüğümüz süre boyunca ikili ilişkileri derinleştirmeye olan ilgisini hissettim ve aramızda devam eden bir dostluk oluştu. Prens Muhammed’in ekonomik, kültürel ve sosyal iyileştirme bakımından Suudi Arabistan Krallığı ve bölge için geleceği gözeten vizyonuna tanık oldum. Gerçekten onda, vatanı ile bölgenin kalkınmasını dert edinen, medeni dünyanın bir parçası olan modern bir devletin kurulacağına inanan ve ekonomik, sosyal ve siyasi kalkınmanın inşasında etkisi ve izi olan hırslı bir genç gördüm. Herkesle ortak paydalar arıyordu, başkalarıyla uzlaşmacı ve tamamlayıcı bir dili var. Prens Muhammed bin Selman, azim ve samimiyetinden dolayı övgüyü hak ediyor.

- Suudi-İran diyaloğunu destekliyor muydu?
- Evet, destekleyiciydi ve uzun bir süredir ortak noktalar arıyordu.

- Araştırmacı Hişam el-Haşimi suikastı, size yönelik sert bir mesaj mıydı?
- Bu, benim başbakanlığa gelmemden birkaç gün sonra gerçekleşen korkunç bir suikasttı. Hişam, seçkin ve cesur bir dost ve araştırmacı idi, onun suikastı yakınlarım ve tüm dostlar için açık bir gözdağıydı. Suikastın olduğu gece üzüntü ve öfkeden uyuyamadım. İlk andan suçu ortaya çıkarmayı başardık ama bazı ipuçlarına ulaşmak için çok uzun bir süre gözetim altında tuttuk, sonunda katile ulaştık, tutuklandı ve itiraf etti. Bu, başbakan olarak ilk günlerimin zorlu anlarından biriydi. Daha sonra Amerika’da Başkan Donald Trump ile görüştüğüm sırada, Basra’da aktivist Riham Şakir Yakub öldürüldü. Irak ve halkı, seçkin ve barışçıl olan bu aktivisti kaybetti. Çok büyük bir kayıp ve acı verici bir mesajdı. Bu, devlet dışındaki silahlı gruplar tarafından aktivistleri korkutmaya yönelik bir mesajdı. Benim için zor bir an oldu.

- Riham’ı da Hişam’ı öldürenler mi öldürdü?
- Ölüm ekipleri. Aynı gruplar.

- Bu ölüm ekipleri, orduya ve güvenlik teşkilatlarına mı sızdı?
- Belirli bir servisteki varlıklarından faydalanıyor ve bu operasyonları gerçekleştiriyorlardı. Tutuklandılar ve aktivistleri, gazetecileri vd. öldürmek gibi birçok suçu itiraf ettiler. Hişam’ı öldüren kişi, İçişleri Bakanlığında memur olup, silahlı gruplardan biriyle çalışıyordu.

- Hala tutuklu mu?
- Evet.

- Bu, servisleri aşıp askerî kartları kullanarak suikastlar düzenledikleri anlamına mı geliyor?
- Sorun şu ki önceki bazı hükümetler bu grupların Irak devleti kurumlarına girişini kolaylaştırmıştı. Benimle bazı silahlı gruplarla arasındaki anlaşmazlık da onları bu imkândan mahrum etmiş olmamdan kaynaklanıyor. Maalesef önceki tüm hükümetler, bu grupların örtülü bir şekilde Irak devletine dahil olmasına katkıda bulundu.

- İstihbarat başkanıydınız, bu Saddam el-Cemel olayı nedir?
- DEAŞ’ın önemli liderlerinden biri olan Saddam el-Cemel, Suriyelidir. Medya onun öldürüldüğüne haberler yayınlandı, uluslararası istihbarat servisleri de 2015 yılında bu ölümü duyurdu ve böylece ortadan kayboldu. Saddam el-Cemel, suikast ve saldırıları operasyonları gerçekleştiriyordu. Saddam el-Cemel’in ölmeyip hayatta olduğu haberini aldık. DEAŞ’ın onun bir çatışmada öldüğünü duyurduğunu biliyorduk. Haberi alınca onu avlamak için bir plan yaptık ve onunla bir ilişki kurduk; bir ülkeden mali destek istiyordu.

- Onu mali destekle mi avladınız?
- Onu finanse edeceğimize dair anlaştık. Kendimizi ona, birlikte çalışmak istediği bölgede başka bir tarafa bağlı bir servis olarak takdim ettik ve belirli bir noktada randevuya gelmesi için kandırdık, ona videolar ve teminatlar gönderdik. Gerçekten de Suriye’den, anlaşmak istediği ülkeye geldi. Onu aldık ve naklettik. Onu istediği yöne doğru taşıdığımız zannediyordu, ancak biz onu, o fark etmeden Bağdat’a indirdik. Onu bir misafirhaneye yerleştirdik ve konuştuk. Onunla bizzat görüştüm, para istedi. Irak’ta bizim yanımızda tutuklu olduğunu söyleyince şaşırdı.

- Sizin Iraklı olduğunu bilmiyor muydu?
- Bilmiyordu.

- Hangi ülkeye indiğini zannediyordu?
- O, bölge ülkelerinden birine indiğini zannederken biz onu bir misafir gibi ağırlayıp memnun ettik. Şu an bir grupla hapishanede mahkûm.

- Saddam el-Cemel’in hikâyesi, en öne çıkan hikâye mi?
- Birçok hikâye var ki Bağdadi’ye ulaşma da buna dahil. Irak, bu konuda önemli bir rol oynadı. 30 Haziran 2019’da çok garip ve gelişmiş bir yolla patlayıcı bir kemer takılmış birini tutukladık. Kendisine ulaşınca Bağdadi’nin yakını olduğu ortaya çıktı. Bu kişi bizi tehlikeli bilgilere ulaştırdı, bu bilgiler de DEAŞ’ın liderine. Bu bilgileri Amerikalılarla ve diğer servislerle paylaştık. Bu kişi aracılığıyla, çölde bir yere plastik bir kutu gömdüklerini, kutunun içinde de DEAŞ liderlerinin buluştuğu yerin koordinatlarının yazılı olduğu bir kâğıt olduğunu öğrendik. Bu sizi, bir sonraki buluşma yerlerine ulaştırır. Bu rakamlar bizi Bağdadi’nin olduğu yere götürdü. Bundan dolayı ABD Başkanı Trump, Bağdadi’yi hedef aldıktan sonra işbirliği için Irak istihbaratına teşekkür etti.

- İpucu Irak istihbaratından mı geldi?
- Irak istihbaratın teşkilatının önemli bir rolü vardı. Avrupa, Almanya ve başka yerlerdeki pek çok operasyonda Irak istihbaratının önleyici çalışması oldu. Örgütün birçok operasyonunu durdurmak için pek çok Avrupalı istihbarat servisiyle paylaşımda bulunduk.

- Örgüte sızdınız mı?
- Evet, sızdık. Suriye’deki son mücadelelerde, Irak sınırlarında ve başka yerlerde. Bazı örgüt üyelerinden çatışmalar esnasında sahada olup bitenlere dair detaylı bilgiler alıyorduk. Bazıları ağır yaralar alıyordu. Örgüt, delinmişti.

- Bazıları Irak istihbaratı yararına kendi örgütlerine karşı mı casusluk yapıyordu?
- Evet, sadece casusluk da değil. Bize anbean hareket bilgisi veriyorlardı.

- Ne karşılığında, para mı?
- Para, güvenlik teminatı. Bazıları geçmişe bakarak örgütten nefret eder hale geldi. Örgütün kendilerini büyük bir belaya soktuğunu fark ettiler.

- Peki sınır ötesi operasyonlar?
- Suriye’de DEAŞ örgütünün maliye bakanını hedef alan bir operasyon düzenledik. Suriye içindeki el-Meyadin bölgesine geldik ve onun tutuklamak için bir istihbarat gücü indirdik. Direnen kişinin, karısı olmasına şaşırdık. Bakanı öldürdük ve tahliye için Uluslararası Koalisyondan hava desteği talep ettik. Operasyon boyunca karısının ölmemesine, şiddetli bir şekilde direnmesine ve bir uçağa çarparak zorunlu bir iniş yapmasına sebep olmasına şaşırdık. Nitelikli bir operasyondu, “DEAŞ’lı” terörist öldürüldü, ancak karısı, çok sert bir direniş gösterdi.
Elbukemal’de örgütün mali bir yetkilisine yönelik başka bir nitelikli operasyon daha oldu. Onu, ilişkisi olan genç bir kız üzerinden kandırdık. Hava saldırısı kullanmak zorunda kaldık ve baskını gerçekleştirmek için genç kızdan çıkmasını istedik ama çıkmadı. Ona aşıktı. Onu belirli bir yere çekmek için adama bir genç kız göndermiştik, kızın evden çıkması için de bir vakit belirlemiştik. Ama kız çıkmadı. Onunla iletişime geçiyorduk ama kız evden çıkmayı reddediyor ve adama aşık olduğunu söylüyordu.

- Onunla birlikte öldürüldü mü?
- Hayır… Tahliye edildi.

- Lübnan istihbaratıyla koordinasyon halinde miydiniz?
- Evet, Lübnan Genel Emniyeti ve Lübnan Ordu İstihbaratı ile yakın koordinasyonumuz vardı. Lübnan’la çok çalıştık, keza Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler ile de. En büyük finansman hücresini Amerikalılar, Avrupalılar ve Körfezliler ile işbirliğinde keşfettik.

- Nerede?
- Afrika ve Belçika’da. Sudan’dan Nijerya’dan ve diğer Afrika ülkelerinden havaleler geliyordu.

- DEAŞ’ı kim finanse ediyordu?
- Suriye’de petrol kaçakçılığı, tarihi eser ticareti ve hırsızlıklar. Birinci dereceden böyle, ama petrol en önemlisiydi.

- Tarihi eser hırsızlığı Irak’ta mı?
- Irak, hatta Suriye’de. Tarihi eser hırsızlığı ve petrol onlara bol para sağlıyordu. Zira bir varil petrolü yaklaşık 18 dolara satıyorlardı.



Silahların devlet kontrolüne alınması hukuki bir süreç

Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
TT

Silahların devlet kontrolüne alınması hukuki bir süreç

Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile Bağdat’ta, 19 Ağustos 2026 (Başbakanlık Basın Ofisi)

Irak hükümeti bügün yaptığı açıklamada, Başbakan Ali Zeydi’nin silahlı gruplar konusunda artan baskılar karşısında “istifa etmeyi düşünmediğini ve düşünmeyeceğini” bildirdi. Hükümet, silahların devletin kontrolünde toplanması dosyasını “hukuki kanallar aracılığıyla ele alınması gereken anayasal bir ilke” olarak gördüğünü vurguladı. Bu açıklama, Koordinasyon Çerçevesi içindeki bazı güçlerin hükümeti planlarından geri adım atmaya zorladığı yönünde iddiaların gündeme geldiği bir dönemde yapıldı. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın da silahların devletin kontrolüne alınması planının “göstermelik bir projeye” dönüştürülmesini istediği öne sürüldü.

Irak Başbakanı’nın Sözcüsü Haydar el-Abudi, Şarku’l Avsat’a yaptığı özel açıklamada, “Zeydi, hükümet programında Irak halkına devlet otoritesini güçlendirme ve hukukun üstünlüğünü tesis etme konusunda ilerleme sözü verdi” dedi.

Abudi, “Hükümet, silahların devletin kontrolüne alınması sürecinde önemli ve somut adımlar attı ve Irak’ın egemenliği ile ulusal çıkarlarının gerekleri doğrultusunda bu yaklaşımı tamamlamaya kararlı” ifadelerini kullandı.

Abudi’ye göre hükümet, silahlar dosyasını “ülkenin yüksek çıkarları, egemenliği, istikrarı ve uluslararası ilişkileri doğrultusunda, devlet kurumları ve hukuki kanallar aracılığıyla ele alınması gereken anayasal bir ilke” olarak değerlendiriyor.

Hükümetin bu konudaki kararlılığını açıklaması, planın uygulanması sırasında karşı karşıya olduğu baskıların boyutunu ortadan kaldırmıyor. Özellikle Zeydi, hükümetinin başarısını daha başından itibaren devlet otoritesini güçlendirme ve dış yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesine bağladı.

Başbakan Zeydi’nin bu baskılar karşısındaki geleceğine ilişkin soruya yanıt veren hükümet sözcüsü Haydar el-Abudi, “İstifa, silahların devletin kontrolüne alınması dosyasıyla başa çıkmanın bir yolu olmadı ve olmayacak” dedi.

Abudi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Irak hükümeti sorumluluklarını yerine getirmeyi ve başlattığı uygulama adımlarını, devlet otoritesini güçlendiren ve ulusal karar birliği ile Irak’ın yüksek çıkarlarını koruyan açık bir ulusal vizyon doğrultusunda tamamlamayı sürdürüyor”dedi.

Devletin silah üzerindeki tekelinin sağlanması, daha önce “Devlet Yönetimi Koalisyonu” çatısı altında yer alan siyasi güçlerin üzerinde mutabık kaldığı yükümlülüklerden biriydi. Koalisyon, 6 Ağustos’ta bu taahhüdün uygulanmasına verdiği desteği yineleyerek, 30 Eylül’den sonra silahların devlet kontrolüne alınmasına ilişkin takvime uyulması çağrısında bulundu. Koalisyonun açıklamasına göre bu tarihten sonra devlet dışındaki silahlı faaliyetler Terörle Mücadele Yasası kapsamında ele alınacak.

Zeydi de 14 Temmuz 2026’da Beyaz Saray’da gerçekleştirdiği görüşmede, 30 Eylül’de sona erecek süre sonunda Irak’ta hiçbir silahlı grubun silah taşımasına izin vermeyeceğini taahhüt etti. Bu tarih aynı zamanda ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesinin tamamlanacağı tarihle örtüşüyor.

hyju
Irak Başbakanı Ali Zeydi, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ile 19 Ağustos 2026'da Bağdat'ta (Başbakanlık Basın Ofisi).

3 Haziran 2026’da ilk kez ilan edilen silahların devlet kontrolüne alınması sürecine şu ana kadar Mukteda es-Sadr liderliğindeki Seraya es-Selam Tugayları, Kays el-Hazali liderliğindeki Asaib Ehl el-Hak ve Şibl Zeydi’ye bağlı İmam Ali Tugayları katıldı. İmam Ali Tugayları, Haşdi Şabi saflarında bulunan savaşçılarından “siyasi ayrışma” kararı aldığını açıklamıştı.

Buna karşılık Hizbullah Tugayları, Nüceba Hareketi ve Seyyidü’ş-Şüheda Tugayları planı reddetti. Bunlardan bazıları hükümeti “göze göz” ilkesini uygulamakla tehdit ederken, taraflar arasında çatışma yaşanabileceği yönünde uyarılar yapıldı. Zeydi ise geçen hafta yaptığı açıklamalarda böyle bir ihtimali dışladı.

Silahları kâğıt üzerinde kısıtlamak

Son haftalarda İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın Bağdat ziyaretinin ardından “güç dengelerinin değiştiği” değerlendirmesi yapıldı. Bu ifadeyi Koordinasyon Çerçevesi’nden bir lider kullandı.

İranlı yetkililerin Bağdat ziyaretlerinde de dikkat çekici bir artış yaşandı. Geçen pazartesi, İran dini lideri Mücteba Hamaney’in temsilcisi Muhsin Kumi Bağdat’a geldi ve Zeydi’nin de katıldığı iktidar koalisyonu toplantısının bir bölümünde bulundu. Bunun öncesinde ise silahlı gruplar, Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin kamuoyuna duyurulmayan ziyaretleri hakkında haberler sızdırmıştı.

Şarku’l Avsat’a konuşan kaynaklar, Kalibaf’ın Koordinasyon Çerçevesi liderlerine, silahlı gruplardan vazgeçmemeleri ve hükümetin bu grupların silahlarını muhafaza etme kapasitesini ortadan kaldırmasını engellemeleri çağrısında bulunduğunu aktardı.

Kalibaf’ın, Koordinasyon Çerçevesi’nin “silahların devlet kontrolüne alınması projesini yalnızca göstermelik bir projeye dönüştürme konusunda üzerine düşeni yapması gerektiğini” söylediği öne sürüldü. Kalibaf ayrıca İran’ın, ABD’nin Bağdat’taki güç dengelerini değiştirmesine izin vermeyeceğini belirtti.

Kalibaf, ziyaretinin sonunda Necef’te yaptığı açıklamada, “Bölgede yeni bir güvenlik düzeninin oluştuğunu ve Irak’ın bu düzende İran’ın ilk ortağı olduğunu” belirtmişti.

fvgbhyju
Irak’taki Nüceba Hareketi mensupları, 8 Ekim 2023’te Bağdat’ta İsrail’e karşı “Aksa Tufanı” operasyonuna destek amacıyla düzenlenen gösteride, (AFP)

Silahlı grupların, Tahran’dan acil destek aldıktan sonra müzakere gücü kazandığı görülüyor. Devlet Yönetimi Koalisyonu’ndan üst düzey bir danışman, “İranlı yetkililer müdahale ederek silahların devlet kontrolüne alınması planının ertelenmesini ve yöntemin değiştirilmesini talep etti. Silahların çekilmesi yerine, silahlı grupların silahlarını kullanmamasını da içeren karşılıklı güvenceler verilmesini istediler” dedi.

Seyyidü’ş-Şüheda Tugayları sözcüsü Kazım el-Fertusi ise “direniş gruplarının, silahlarından vazgeçmeleri konusunda ikna olabilmeleri için hükümetten silahlarının yerine kullanılabilecek güçlü ve güvenilir bir alternatif bulmasını istediklerini” söyledi.

Fertusi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Gruplar, silahlarının yerine geçecek alternatif konusunda güvence istiyor” dedi.

İzolasyondan endişe etmeyin

Güvencelere ilişkin bu söylem, son dönemde kullanılan dilin silahların devlet kontrolüne alınmasından, silahların “düzenlenmesine” doğru değiştiğini gösteriyor.

Koordinasyon Çerçevesi’nden iki yetkili, içindeki bazı tarafların İran’dan gelen baskıyı “hükümeti planlarını değiştirmeye yöneltmek için hızlanan girişimlere” dönüştürdüğünü söyledi.

Yetkililerden biri Şarku’l Avsat’a, koalisyon liderlerinin ikili görüşmeler ve ortak toplantılar sırasında Başbakan’a, “silahların devlet kontrolüne alınması planının zamanında uygulanamaması halinde Bağdat’ın ABD yaptırımlarından veya uluslararası izolasyondan endişe etmemesi gerektiğini” söylediklerini kaydetti.

Irak kamuoyunda, Irak Devrim Muhafızları tarafından yönetildiği belirtilen silahlı grupların silahlarını ellerinde tutmasına izin verilmesinin “yüksek bir maliyeti olacağı” yönünde görüş hâkim. Nitekim Irak Kürdistan Bölgesi Başkanı da ağustos ortasında yaptığı televizyon açıklamasında, “Bağdat, grupların silahları konusunda çözüm bulamazsa uluslararası izolasyon yaklaşıyor” ifadelerini kullandı.

Ancak kaynaklara göre Koordinasyon Çerçevesi’ndeki bazı liderler, mevcut koşullarda yaptırım veya izolasyon ihtimalinin Irak için oldukça uzak olduğunu düşünüyor. Onlara göre ABD ve diğer ülkeler, İran’la yaşanan savaş döneminde stratejik rezervlerde meydana gelen kayıpları telafi etmek amacıyla Irak petrolüne ihtiyaç duymaya devam edecek. Bu durumun da Bağdat’a geniş kapsamlı ekonomik yaptırımlar uygulanmasını zorlaştıracağı savunuluyor.

Bu liderler, hükümet başkanına bu değerlendirmeyi esas alarak silahlı grupların silahlarının devlet kontrolüne alınması planından geri adım atmasını önerdi. Bazıları ayrıca “Irak petrolünün uluslararası piyasalar açısından stratejik değer taşıyacağı ve bunun Washington’un Bağdat’a karşı ekonomik yaptırım uygulama kapasitesini sınırlayacağı” gerekçesiyle, yolsuzlukla mücadele kampanyasının da sona erdirilmesi yönünde baskı yaptı.

Ancak kaynaklara göre Başbakan Zeydi bu değerlendirmeyi reddetti.

Üst düzey bir yetkili Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, Zeydi’nin “uluslararası taahhütlerinden geri adım atmaya zorlandığını düşünmesi halinde istifayı bir seçenek olarak gördüğünü” söyledi.

Zeydi’ye yakın bir kaynak ise “Zeydi, Koordinasyon Çerçevesi ve ona müttefik güçlerin kendisine, yaklaşık üç ay önce kurduğu hükümetin sorumluluğunu paylaşan bir ortak olarak değil, rakip bir taraf olarak davrandığı kanaatinde” değerlendirmesinde bulundu.

dfergthy
Irak hükümeti Başbakanı Ali Zeydi, ABD Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Joshua Harris ile görüştü, (Başbakanlık Basın Ofisi)

Silahlı gruplar ise Zeydi’nin siyasi geleceğini öncelikli mesele olarak görmüyor. Kazım el-Fertusi, “Başbakanın istifası kişisel bir hak ve siyasi bir karardır. Bunun muhatabı Koordinasyon Çerçevesi’dir; istifa hiçbir zaman silahlı grupların talebi olmadı” dedi.

Zeydi liderliğinde yeni bir yönelim

Hükümet ile Koordinasyon Çerçevesi içindeki müttefikleri arasında, Irak’ın uluslararası taahhütlerinden geri adım atmasının maliyeti konusunda ortaya çıkan görüş ayrılığının, ülkenin siyasi güvenilirliği ve hükümetin geleceği üzerinde uzun süreli etkileri olabileceği değerlendiriliyor.

Batılı çevrelere göre Şii siyasi güçlerin tutumlarındaki sürekli değişim, İran’ın kritik kararları erteleme yönteminin yansıması.

2019-2023 yılları arasında Irak’ta görev yapan Batılı bir diplomat, “İran’ın Irak’taki müttefikleri, ellerinden geldiğince Tahran’daki rejim için zaman kazanmaya çalışıyor” değerlendirmesinde bulundu.

Bununla birlikte Washington, Bağdat’taki fırsatını korumaya çalışıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü, kimliğinin açıklanmaması şartıyla Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, “Irak, Zeydi’nin liderliğinde ABD ile tam ortaklık içinde yeni bir yöne girdi” dedi.

Sözcü, Washington’un Zeydi’nin “terörden arındırılmış Irak” vizyonunu ve “Irak topraklarından gerçekleştirilen saldırıların ve Irak’a yönelik saldırıların önlenmesi” hedefini desteklediğini belirtti.

Koordinasyon Çerçevesi’nden siyasi bir danışman ise ABD Maslahatgüzarı Joshua Harris’in Koordinasyon Çerçevesi liderlerine, Washington’un “devlet otoritesinin tesis edilmesi ve kontrolsüz silahlı grupların nüfuzuna son verilmesi yönündeki temel hedefin gerçekleştirilmesi için gelecek eylül ayının sonunu büyük bir sabırsızlıkla beklediğini” söylediğini ifade etti.

Zeydi, silahlı gruplarla başa çıkma konusunda sorun yaşayan ilk Irak başbakanı değil. Ancak önündeki sınav, silahların devlet kontrolüne alınması konusundaki taahhütlerini yerine getirirken aynı zamanda içerideki ve dışarıdaki çok yönlü baskılar karşısında siyasi bütünlüğü koruma açısından emsalsiz bir nitelik taşıyor.


Rus ordusu Arap gençlerini cephelere nasıl çekiyor?

Rusya, Arap gençlerinin Ukrayna'daki savaşta kendi saflarında görevlendirildiği yönündeki suçlamalara ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. (Reuters)
Rusya, Arap gençlerinin Ukrayna'daki savaşta kendi saflarında görevlendirildiği yönündeki suçlamalara ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. (Reuters)
TT

Rus ordusu Arap gençlerini cephelere nasıl çekiyor?

Rusya, Arap gençlerinin Ukrayna'daki savaşta kendi saflarında görevlendirildiği yönündeki suçlamalara ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. (Reuters)
Rusya, Arap gençlerinin Ukrayna'daki savaşta kendi saflarında görevlendirildiği yönündeki suçlamalara ilişkin yorum yapmaktan kaçındı. (Reuters)

Sagir el-Hidri

Rusya, 24 Şubat 2022'de Ukrayna'ya yönelik saldırının başlamasından yaklaşık beş yıl sonra, cephede yaşadığı ciddi asker kayıplarının etkisiyle binlerce Arap genci saflarına katılmaya yöneldi.

Alman televizyonu DW'nin geniş yankı uyandıran araştırmasında, Tunus, Mısır ve Irak'taki ailelerin tanıklıklarına yer verildi. Aileler, çocuklarının Rus şirketleri tarafından nasıl kandırıldığını anlattı. Bu gençlere eğitim bursları ve sahte iş sözleşmeleri vaat edilerek Rus ordusuna katılmalarının sağlandığı iddia edildi.

Son aylarda Rusya'nın yabancıları, özellikle Arap ve Afrikalı gençleri askere aldığına ilişkin iddialar giderek daha fazla gündeme geliyor. Yöntemlerin farklılık gösterdiği, bazı durumlarda yabancı öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları soruşturma ve suçlamalardan yararlanıldığı, bazı durumlarda ise sahte iş sözleşmeleri yapılarak gençlerin savaş cephesine götürüldüğü belirtiliyor.

Bir Mısırlı ailenin ifadesine göre, oğulları Moskova'da uyuşturucu ticareti yaptığı suçlamasıyla gözaltına alındı. Ardından kendisine, yıllarca hapis yatmak ya da Rus ordusunda savaşmak arasında seçim yapması gerektiği söylendi.

Rusya, savaş cephelerinde ciddi bir personel kaybıyla karşı karşıya kalıyor ve bu durum onu Arap öğrencileri ve iş arayanları askere almaya itiyor (Reuters)
Rusya, savaş cephelerinde ciddi bir personel kaybıyla karşı karşıya kalıyor ve bu durum onu Arap öğrencileri ve iş arayanları askere almaya itiyor (Reuters)

Yaşam koşullarının istismar edilmesi

Çok sayıda Arap gencin Rus ordusuna katıldığı yönündeki iddialara rağmen, bu kişilerin sayısına ilişkin net bir say bulunmuyor.

Iraklı güvenlik araştırmacısı Tümgeneral Cevad el-Dehleki, konuyla ilgili olarak şunları söyledi:

"Rusya'nın yürüttüğü asker devşirme faaliyetlerinin ilk Arap kurbanları Iraklı gençler oldu. Bu faaliyetler, sosyal kuruluşlar ve sahte isimler kullanılarak yürütüldü. Gençlerin ekonomik ve sağlık açısından zor durumlarından yararlanıldı. Onlara Rusya'da lisansüstü eğitimlerini tamamlama imkânı sunuldu; hatta Rus kadınlarla evlendirilme gibi vaatlerde bulunuldu."

El-Dehleki şöyle devam etti:

"Yetkililer araştırma ve incelemeler yaptıktan sonra, gençleri hedef alan kuruluşların faaliyetlerinin insan kaçakçılığının en tehlikeli biçimlerinden birini oluşturduğu ortaya çıktı. Bu kuruluşlar gençlere oturma izni, iş ve savaşın ardından maaş alma gibi vaatlerde bulunuyordu. Bu vaatler, gençleri Rusya'ya gitmeye yönelten en önemli faktörler arasındaydı."

El-Dehleki, araştırmaların derinleştirilmesinin ardından Irak Dışişleri Bakanlığı'nın Rus tarafına konuyla ilgili açıklama talebi ilettiğini, ancak yeterli cevap alamadığını belirtti. Güvenilir kaynaklara dayanarak ise genç Iraklıları Rus ordusunda savaşmaya götüren "gerçek bir mafya" yapılanmasının bulunduğunu ifade etti.

Etik skandal

Alman televizyonu DW, Tunus'ta Cerbe Adası'ndan bir gencin annesinin tanıklığına yer verdi. Anneye göre oğlu eğitim görmek ve çalışmak amacıyla Moskova'ya gitti, ancak Rusya'da hapse atılmasının ardından zorla askere alındı.

Tunus'taki araştırmacı gazetecilik sitesi Nawaat ise kamuoyunu sarsan bir vakayı ortaya çıkardı. Buna göre Rusya, Muntasır es-Sahbani adlı genç bir Tunusluyu askere aldı. Genç daha sonra şüpheli koşullarda hayatını kaybetti. Şarku’l Avsat’ın Independent Arabia’dan aktardığı habere göre ailesi cenazesinin Tunus'a getirilmesini talep ederken, başka aileler de Rusya'da kaybolan çocuklarının akıbetini öğrenmeye çalışıyor.

Tunuslu siyaset araştırmacısı Murad Allala, Rusya'da genç Tunusluların istismarın herhangi bir biçiminin kurbanı olduğuna ilişkin resmi bir verinin henüz bulunmadığını belirterek, konuyu gündeme taşıyan temel kaynağın bir Tunuslu ailenin sosyal medya ve dijital platformlarda paylaştığı belgelenmiş anlatım olduğunu söyledi.

Allala, bu durumun "devlet suçu ve insanlığa karşı suç düzeyine ulaşan bir bomba" ve her açıdan "etik bir skandal" olduğunu savundu.

Şöyle devam etti:

"İster gönüllü askerlik söz konusu olsun— yani maddi koşulları nedeniyle genç öğrencinin bu tür bursları ve hediyeleri kabul etmeye mecbur kalması— ister özgürlüğü ve eğitimi üzerinden baskı uygulanarak zorlanmış olsun, sonuç değişmez. Eğitim almak için göç etmenin zorluklarına katlanan genç bir insanın hayatını tehlikeye atmak ve kendi ülkesini de yıllardır süren Rusya-Ukrayna savaşının içine çekmek kabul edilemez."

Allala, Tunus'un daha önce "çatışma bölgelerine sevk" olarak adlandırılan dosyayla hâlâ karşı karşıya olduğunu ve çok sayıda gencin ve ailelerinin özellikle Suriye ve Libya'da mahsur kaldığını belirtti.

Sayı bakımından ise bazı kaynakların, geçmişte Ortadoğu'daki terör örgütlerine katılan Tunusluların sayısının binlerle ifade edildiğini, buna karşılık Rusya'da şu ana kadar tespit edilen vakaların görece sınırlı olduğunu söyledi.

Allala, savaşın sona erdirilmesi çağrısının elbette öncelikli olduğunu, bunun da savaşan taraflar ve onları destekleyen güçlerle bağlantılı bulunduğunu ifade etti.

Bununla birlikte Tunus ve benzer durumdaki diğer ülkelerin de büyük sorumluluk taşıdığını belirten Allala, bu ülkelerin savaşa ilişkin gelişmeleri dikkatle takip etmesi, çatışma ve savaş bölgelerine gitmek isteyen vatandaşlarını koruması ve çalışmak ya da eğitim görmek amacıyla bu bölgelere gittikten sonra zorla orada tutulan kişilerin güvenliğini sağlamaları gerektiğini vurguladı.

Büyüyen bir olgu

Rusya'nın Arap ülkelerinden, Afrika'dan ve Asya'dan gençleri saflarına çektiğine yönelik suçlamalar artarken, Kremlin konuya ilişkin bir açıklama yapmıyor. Bu durum, Kenya gibi bazı ülkelerde soruşturma ve adli süreçlerin de gündemine giren meselenin daha da karmaşık hale gelmesine yol açıyor.

Siyaset araştırmacısı Hüseyin ed-Dik, Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın devam ettiği ve Rus ordusunun ağır bir yıpranma yaşadığı bir ortamda Moskova'nın yabancı savaşçılara yöneldiğini belirtti.

Ed-Dik'e göre Rusya, özellikle Kuzey Kore gibi yoksul ülkelerden gelen savaşçılardan yararlandıktan sonra Suriyeli, Iraklı, Mısırlı ve Tunuslu gençlere de yönelmeye başladı.

Ed-Dik, bu eğilimin genişlediği uyarısında bulundu:

"Avrupa ülkelerine ulaşmayı, iş bulmayı veya eğitim bursları elde etmeyi hayal eden çok sayıda genç var. Moskova da bu arzuları; yüksek miktarda para, barınma imkânı, Rus kadınlarla evlilik gibi çeşitli teşviklerle istismar etmeye çalışıyor."

Araştırmacı, bu olgunun belirli kişilerle sınırlı münferit vakalardan ibaret olmadığını, özellikle Tunus, Suriye, Irak ve Libya gibi ekonomik sorunların ağır olduğu Arap ülkelerinde yaygınlaşmaya başladığı değerlendirmesinde bulundu.


Suveyda'nın konumunu zayıflatan bir kumar ve ağır bir siyasi bedel olarak İsrail'den medet ummak

ABD’nin Kudüs'teki Büyükelçiliği önünde, Suriye'deki Dürzilere ABD’nin destek vermesi talebiyle düzenlenen gösteride, Dürzi bayrağı ve İsrail bayrağı taşıyan bir kadın, 13 Temmuz 2025 (AFP)
ABD’nin Kudüs'teki Büyükelçiliği önünde, Suriye'deki Dürzilere ABD’nin destek vermesi talebiyle düzenlenen gösteride, Dürzi bayrağı ve İsrail bayrağı taşıyan bir kadın, 13 Temmuz 2025 (AFP)
TT

Suveyda'nın konumunu zayıflatan bir kumar ve ağır bir siyasi bedel olarak İsrail'den medet ummak

ABD’nin Kudüs'teki Büyükelçiliği önünde, Suriye'deki Dürzilere ABD’nin destek vermesi talebiyle düzenlenen gösteride, Dürzi bayrağı ve İsrail bayrağı taşıyan bir kadın, 13 Temmuz 2025 (AFP)
ABD’nin Kudüs'teki Büyükelçiliği önünde, Suriye'deki Dürzilere ABD’nin destek vermesi talebiyle düzenlenen gösteride, Dürzi bayrağı ve İsrail bayrağı taşıyan bir kadın, 13 Temmuz 2025 (AFP)

Haydar el-Gazban

Suveyda'daki kanlı olayların üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçerken ve giderek daha tehlikeli ve karmaşık hale gelen bölgesel bir atmosferde “Yeni Suriye'nin bir parçası olması için sunulan çok sayıda girişime, anlaşmaya ve fırsata rağmen bu vilayet nasıl bu noktaya geldi?” sorusu ortaya çıkıyor.

Bugün belki de gerçekleri duygusallıktan uzak bir şekilde okumak ve temel bir siyasi gerçeği açığa çıkarmak için olayların kronolojisine dönmek mümkün. Sorun çözümlerin eksikliği değil, başarısızlığa uğramasıydı.

Devlet projesine entegre olmanın önündeki temel engel Şam ile Suveyda arasındaki iletişimsizlik değil, başka bir projeye hizmet etmek amacıyla varılan mutabakatların defalarca kez bozulması sonucunda ortaya çıkan güven eksikliğiydi.

Daha da önemlisi Suveyda'daki bazı kesimlerin, Lübnan'ın güneyinden başlayıp Hermon Dağı (Cebel eş-Şeyh) eteklerinden ve güney Suriye'den geçerek Ebu Zuhur Havaalanı'na kadar uzanan bir güvenlik kuşağı inşa etmeyi amaçlayan İsrail projesine dahil olmasıydı.

Arzulanan çözüm

Baba-oğul Esed rejimi 8 Aralık 2024 tarihinde düştüğünde Suriye için yeni bir sayfa açıldı. Onlarca yıllık diktatörlük ve savaş sarmalından çıkan ülke, devleti yeni temeller üzerinde yeniden inşa etmek için tarihi bir fırsatla karşı karşıyaydı. Suveyda ise tarihi rolü ve rejimin düşmesinden önceki iki yıl boyunca sürdürdüğü sivil hareket sayesinde, Şam'daki modern devlet ile diğer bölgeler ve bileşenler arasında dengeli bir ilişkinin modeli olmaya elverişliydi.

Rejimin düşmesinin ilk günlerinden itibaren geçici hükümet ile Şeyh Hikmet el-Hicri arasındaki temaslar yoğunlaştı ve her iki tarafın elçileri karşılıklı ziyaretlerde bulundu. Bu süreçte, Suveyda’nın tek bir Suriye devleti çatısı altındaki kendine has yapısını güvence altına alacak bir formüle ulaşmak amacıyla çok sayıda siyasi ve güvenlik odaklı toplantı gerçekleştirildi.

Ulusal güçlerin ve dini otoritelerin büyük çoğunluğu Şam ile varılan mutabakatları pekiştirmeye ve uygulama mekanizmalarını ele almaya çalışırken gerilimi tırmandıran, çelişkili bir söylem ve mutabakatların hayata geçirilmesinden kaçınma şeklinde kendini gösteren başka durumlar gün yüzüne çıkmaya başladı.

Geçtiğimiz yılın ocak ayı başlarında temel bazı mutabakatlara varıldı. Bunların en dikkat çekeni, polis ve güvenlik güçlerinin Suveyda halkından oluşturulması ve yerel grupların, silahlarını il sınırları içerisinde muhafaza etmeleri kaydıyla Savunma Bakanlığı kadrolarına dahil edilmesinin yanı sıra birtakım idari ve hizmet odaklı düzenlemeler yapılmasıydı.

Özellikle de ilin o dönemde her bölgeden ve kesimden gelerek Kerame Meydanı'na akın eden tüm Suriyeliler için bir cazibe merkezi oluşturduğu göz önüne alındığında bu formül, şüpheleri gidermek ve tek bir devlet çatısı altında karşılıklı güven inşa etmek adına arzulanan çözüm niteliğindeydi.

Mutabakatları bozma silsilesi

Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre Ulusal güçlerin ve dini otoritelerin büyük çoğunluğu Şam ile varılan mutabakatları pekiştirmeye ve uygulama mekanizmalarını ele almaya çalışırken, gerilimi tırmandıran, çelişkili bir söylem, mutabakatların hayata geçirilmesinden kaçınma ve nihayetinde bunların defalarca kez bozulmasına yol açan başka olgular gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu sürece, Suveyda’da meydana gelen ve o dönemde kamuoyu tarafından pek anlaşılamayan ‘şüpheli’ olaylar da eşlik etti.

31 Aralık 2024 gecesi, Şeyh el-Hicri'nin yakınlarından birinin talebi üzerine Suveyda'daki silahlı grupların veya sivil aktörlerin haberi olmaksızın Şam'dan gönderilen bir polis gücü ilin eteklerine ulaştı. Şam yönetimi bu durumun (yerel güçlerin habersiz olduğunun) farkına vardığında ise konvoya geri dönme emri verildi.

dfeve
Suveyda şehrinin batısındaki Bedevi aşiretlerinden iki savaşçı, 19 Temmuz 2026 (AFP)

Kıyı bölgesi olaylarının ardından ve Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi'nin Şam ile ilk anlaşmasını imzalamasından kısa bir süre sonra, 12 Mart 2025 tarihinde Şeyh Hicri'nin evinde Suveyda temsilcileri ile Vali Mustafa Bakkur arasında resmi bir mutabakat zaptı imzalandı. Ancak 24 saat bile geçmeden oğlu Selman, babasının anlaşma içeriğine baskı altında onay verdiğini bahane ederek mutabakattan geri adım attıklarını duyurdu. Bu olay bir istisna değil, defalarca kez tekrarlanan bir tutumdu.

Şeyh Hicri, Netanyahu'nun İsrail'in Suriyeli Dürzileri koruyacağına dair yaptığı birtakım açıklamalarla eş zamanlı olarak Şam'a karşı söylemini birçok kez sertleştirdi. 25 Nisan 2025'te ise eşi benzeri görülmemiş bir ısrarın sonucunda, Suriyeli şeyhlerden oluşan geniş bir heyetin işgal altındaki Filistin'de bulunan Şuayb Peygamber Türbesi'ne ziyareti organize edildi. Zamanlaması ve yarattığı görüntü itibarıyla şüpheli olan bu hamle, Dürziler ile Suriye halkının diğer kesimleri arasına nifak tohumları ekmeyi amaçlıyordu.

İki gün sonra, Dürzi bir lidere ait olduğu öne sürülen ve Hazreti Muhammed’e hakaret içeren bir ses kaydının ortaya çıkması Şam kırsalında büyük bir gerginliğe yol açarak Caramana ve Eşrefiyye Sahnaya'da çatışmaların patlak vermesine neden oldu. Yoğun temasların ardından 30 Nisan'da bir ateşkes sağlandı. Bu ateşkes Caramana'da korunurken Eşrefiyye Sahnaya'da ihlal edildi. Bunun ardından Genel Güvenlik güçlerinin şehre girmesiyle onlarca kişi hayatını kaybetti.

Ertesi sabah Şeyh el-Hicri, uluslararası koruma talep ettiği bir bildiri yayımladı ki bu durum bizzat Suveyda içinde geniş çaplı itirazlara yol açtı. Aynı günün öğleden sonrasında dini ve sosyal otoriteler ile ulusal silahlı gruplar Ayn ez-Zaman makamında bir araya gelerek bölünme ve ayrılıkçılığı reddeden, Şam ile diyaloğa bağlı kalınmasını ve Suveyda halkından oluşan polis ve güvenlik güçlerinin konuşlandırılmasını da içeren önceki anlaşmaların uygulanmasını vurgulayan ‘1 Mayıs Bildirgesi’ni yayımladılar. Toplantıya katılan ve bildiriyi onaylayan ŞEyh el-Hicri, ertesi gün yine bundan caydı.

Birkaç gün sonra sivil aktörlerden oluşan bir heyet Şeyh el-Hicri'ye, bir gün içinde (yaklaşık ellisi Şam-Suveyda yolunda olmak üzere) yüz elliye yakın Dürzi'nin hayatını kaybetmesine rağmen İsrail'in kılını bile kıpırdatmadığını hatırlatarak kendilerine vaat edilen uluslararası korumanın nerede olduğunu sordu. Şeyh el-Hicri'nin yanıtı ise “Koruma yüz ya da iki yüz ölü için gelmez... İki ya da üç bin kişi öldüğünde neler olacağını bekleyin ve görün” şeklinde oldu.

Şehy el-Hicri’nin sözlerinin tehlikesi, SDG’nin lağvedildiğinin duyurulmasıyla ve son askeri gerginliğin ardından Suriyeli ve İsrailli yetkililerin bir araya geldiği yüz yüze görüşmeyle aynı zamana denk gelmesinde yatıyor.

Adeta programlanmış cayma hamleleri, sivilleri hedef alan katliamların yaşandığı ve yüzlerce masumun hayatını kaybettiği kanlı temmuz olayları sırasında bir kez daha tekrarlandı. Olayların kıvılcımını, Dürziler ile bölgedeki Bedeviler arasında tezgahlanan bir dizi gelişme oluşturdu. Bunların iki taraf arasında çatışmalara dönüşmesi, Şam yönetimini Şeyh el-Hicri ve ilin sivil aktörleriyle koordinasyon halinde müdahale etmeye sevk etti.

Şeyh el-Hicri, 15 Temmuz sabahı İçişleri ve Savunma bakanlıklarına bağlı güçlerin bölgeye girişini memnuniyetle karşıladığını belirten, silahlı grupları silahlarını teslim etmeye ve direniş göstermemeye çağıran bir bildiri yayımladıktan sonra sadece birkaç saat içinde yeni bir bildiri daha yayımlayarak bu kez söz konusu güçlere karşı koyma ve onlarla savaşma çağrısı yaptı.

Şam ile müzakerelerden ayrılıkçılığa

Geçtiğimiz yılın temmuz ayında yaşanan katliamlar, Dürzi bilincinde bir dönüm noktası oluşturdu ve devlet fikriyle aralarında büyük bir kopuş yaşanmasına zemin hazırladı. Şam yönetiminin Suveyda'da askeri çözüme başvurarak hata yaptığını itiraf etmesine, siyasi çözüm için ABD-Ürdün-Suriye yol haritası ile Suveyda olaylarına ilişkin Birleşmiş Milletler (BM) raporunun yayımlanmasına ve Şam hükümetinin faillerden hesap sorma taahhüdüne rağmen... çözüm uzak bir ihtimal olarak kalmaya devam etti.

Suveyda'da ayrılıkçıların sesleri yükseldi ve bu süreç, Şeyh el-Hicri'nin sözde ‘Başan Devleti’ni ilan etmesiyle zirveye ulaştı. Başan, Cebel el-Arab'ın (Arap Dağı) İbranice adıdır. Şeyh el-Hicri, bu yılın başlarında bir İsrail gazetesine verdiği röportajda, Esed rejiminin devrilmesinden yıllar önce İsraillilerle iletişim ve koordinasyon halinde olduğunu itiraf etti.

Tablo netleşti ve İsrail'in, Beşşar Esed rejiminin çöküşünün arifesinde ‘Başan Oku’ adını verdiği askeri bir operasyonla başlattığı yayılmacı projesine hizmet etmesi için Dürzileri kullanmasındaki rolü gün yüzüne çıktı. Öyle ki İsrail, Suriye ordusunun varlıklarını tahrip etmiş, Suriye'deki Hermon Dağı tepelerinin büyük bir kısmını işgal etmiş ve Kuneytra ile Dera illerinde devam eden askeri ilerleyişinin ortasında başkent Şam'ın eteklerine kadar dayanmıştı.

Dolayısıyla yaşananlar, çöküş sonrası dönemin yönetimine dair sıradan bir anlaşmazlık, siyasi kazanımlar elde etmeye yönelik bir müzakere veya yönetimde ortaklık talebinden ibaret değildi. Aksine Suveyda Dürzileri, amacı Suriye'nin güneyindeki nüfuz haritalarını yeniden çizmek olan daha geniş kapsamlı bir projede kullanıldılar. Dürzilerin bedelini kanlarıyla ve tarihi birikimleriyle ödedikleri bu projeden elde edebildikleri yegâne şeyse, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek sözde bir devlet vaadi oldu.

Şeyh el-Hicri ve ileriye kaçış politikası

Şeyh el-Hicri, Suriye'nin istikrarını ve toprak bütünlüğünü destekleme konusunda birleşen tüm uluslararası ve bölgesel mesajları okuyamadı. Suveyda Dürzilerini kendi emellerini hayata geçirmek için rehin alarak Suriye'nin güneyindeki İsrail projesinin mızrak ucu şeklindeki sorunlu konumunda -bilerek ve tasarlayarak- kalmayı tercih etti.

sdfvbg
Suriye'deki Dürzi toplumunun liderlerinden Şeyh Hikmet el-Hicri, Suriye'nin Süveyda kentinde Reuters haber ajansına verdiği bir röportaj sırasında, 20 Şubat 2025 (Reuters)

Suriye'nin kuzeydoğusunda Mazlum Abdi'nin yaptığı gibi çözümün bir parçası olmak ve Suveyda'yı bu ölümcül çıkmazdan kurtarmaya katkıda bulunmak yerine ‘Dürzilerin İsrail devletinin bir parçası olduğu’ yönünde şüpheli bir açıklama yaptı. Bu durum, Suriye içinde ve dışındaki Dürzilerin tepkisine yol açtı. Dürziler bu sözleri, geçmişte ‘İslam'ın Kılıcı’ olarak anılan köklü Arap Ma'rufi topluluğunun (Dürzilerin) tarihi rolünün ve hakikatin bir çarpıtılması olarak değerlendirdiler.

Şeyh el-Hicri'nin sözlerinin tehlikesi, SDG’nin lağvedildiğinin açıklanmasıyla ve İsrail'in Ebu Zuhur Havaalanı'nı bombalaması sonucu yaşanan son askeri tırmanışın ardından Suriyeli ve İsrailli yetkilileri bir araya getiren doğrudan görüşmeyle aynı zamana denk gelmesinde yatıyor. Şayet bu açıklama, taraflar arasında bir anlaşmaya varılması yönündeki ABD arzusunu sekteye uğratmak amacıyla İsrail'in talebi üzerine yapıldıysa bu bir felakettir. Yok eğer ayrılıkçı projesinin önündeki ufkun kapandığına dair inancının (çaresizliğinin) bir sonucuysa, o zaman felaket çok daha büyüktür.

Velid Canbolat: İsrail projesine karşı erken uyarı

Lübnanlı Dürzi lider Velid Canbolat'ın tutumu, yaklaşan tehlikeleri öngörme konusunda en net ve ileri görüşlü duruş olarak öne çıktı. Nitekim rejimin devrilmesinin ilk günlerinden itibaren Dürzi toplumunun kendine has yapısının istismar edilerek ne kendi mensuplarına ne de Suriye'ye hizmet edecek dış projelere dahil edilmeye çalışılmasına karşı uyarılarda bulundu. Canbolat, rejimin çöküşünden iki haftadan kısa bir süre sonra Şam'a gerçekleştirdiği ziyarette, Dürzilerin her zaman Suriye ulusal kimliğinin bir parçası olduğunu vurguladı.

Suveyda'nın geleceği Suriye'nin dışında değil, tam kalbinde inşa edilir ve Suriye'nin birliği, krizler ne kadar çetin olursa olsun, tüm evlatları için yegâne güvence olmaya devam edecektir.

Geçtiğimiz yılı boyunca olayların gelişmesiyle birlikte Canbolat, İsrail'e bel bağlama konusundaki uyarısını pek çok kez yineleyerek Suriye'nin güneyindeki İsrail projesinin Dürzileri korumaktan ziyade Suriye'yi parçalamayı, nüfuz alanları ve birbiriyle çatışan izole yapılar kurmayı amaçladığını vurguladı. Canbolat'ın duruşu sabitti; Dürziler için devlet çatısı dışında bir koruma, birleşik bir Suriye dışında da Süveyda için bir gelecek yoktu.

Daha sonra Suveyda olaylarıyla ilgili şeffaf ve bağımsız bir soruşturma yürütülmesinin gerekliliğini vurgulamak, faillerin hesap vermekten ve ‘cezalandırılmaktan’ kaçmamasını sağlamak amacıyla BM ve ilgili uluslararası komiteler de dahil olmak üzere ilgili uluslararası mercilerle temaslar ve görüşmeler sürdürüldü. Canbolat ve ekibinin savunduğu temel fikir netti; kan üzerine gerçek bir uzlaşma inşa edilemez ve hakikat bütünüyle ortaya çıkarılıp kurbanlar için adalet sağlanmadan olaylar sayfası kapatılamazdı.

Zira adalet uzlaşmanın zıddı değil, onun ilk şartıdır.

Bir yılın ardından çıkarılan dersler ve bir model olarak SDG’nin lağvedilmesi

Trajedinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra gerçekler, Suveyda halkının büyük çoğunluğunun ayrılıkçı fikri benimsemediğini, vesayet talep etmediğini ve Suriye ulusal aidiyetinden vazgeçmediğini ortaya koyuyor. Gerçekler ayrıca, Şam ile bir çözüme ulaşmak için sunulan fırsatların çok sayıda olduğunu ve bunların büyük bir kısmının, anlaşmalar ile mutabakatlardan defalarca geri adım atılması ve bunların bozulması nedeniyle sekteye uğradığını da gösteriyor.

sdfvghyju
Suveyda’nın güneyindeki Dürzi savaşçıların havadan çekilmiş bir fotoğrafı, 17 Temmuz 2025 (AFP)

Bugün, yaşanan onca şeye rağmen, uygulanabilir yegane yolun ana hatları net görünüyor. Hakikati açığa çıkaracak şeffaf bir soruşturma, tüm faillerden kesin bir şekilde hesap sorulması, yapıcı bir diyalog, tüm kesimler arasında gerçek bir uzlaşı, Şam ile sürdürülebilir mutabakatlar ve Suveydalıları yeni Suriye'nin inşasına fiili katılımı. ABD ve Ürdün himayesinde üzerinde uzlaşılan yol haritası ile İlerici Sosyalist Parti’nin Suriye'nin bütünlüğünü, siyasi çözümü, diyaloğu ve uzlaşmayı teyit eden 15 Ağustos 2025 tarihli bildirisinde daha önce öne sürdüğü hususlar da bu durumla örtüşmektedir.

Ayrılıkçı projelere ve dış himayelere gelince, tecrübeler bunların güvenlik veya istikrar değil, aksine daha fazla kan ve acı getirdiğini ve er ya da geç sona ermeye mahkum olduklarını kanıtladı. Yalnızca sakin ve sorumlu bir diyaloğa dayanan bir uzlaşı, çözümleri şekillendirebilir, ortaklığı pekiştirebilir ve rolü koruyabilir. Kürtlerle varılan nihai anlaşma, Suriye devletine ve kurumlarına tam entegrasyon ile SDG’nin lağvedilmesi de örnek alınacak bir modeldir.

Belki de en önemli sonuç, ‘Suveyda’nın geleceği Suriye'nin dışında değil, tam kalbinde inşa edilir ve Suriye'nin birliği, krizler ne kadar çetin olursa olsun, tüm evlatları için yegane güvence olmaya devam edecektir’ sonucudur.