Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Yolsuzluğun, Irak’ın 600 milyar dolarından fazlasını götürdüğünü belirten el-Kazımi, kendisine yönelik 3 suikast girişiminden bahsetti.

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
TT

Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi

Saddam Hüseyin sonrası bir rejimde Irak Başbakanı, deprem hattında oturur. Yetkileri geniş, mayınlar zorlu. Baas rejimini yerle bir eden işgaliyle bu rejimi kuran Amerika da, Amerika’nın çekilmesinden doğan boşluğu doldurmak için vakit kaybetmeyen İran da illaki olmalı. Bu anlamda Irak Başbakanı Washington ile Tahran arasında ikamet eder ve bu iki taraf arasındaki dikenli ilişkinin karmaşıklığından etkilenir. Ülkesinde ise Araplar ve Kürtler arasında durur ki Bağdat ile Erbil arasındaki eski ve yeni endişeleri giderebilsin. Ayrıca, Şiiler ve Sünniler arasında da durur ve ilk bakışta imkansız gibi görünen bir görev olarak teminat ve yara bandı sağlamak ister. Vazifesi, hizipler devletinin parmakları arasından devletin heybetini geri almak ve onu, uygun olmayan bir zamanda eşitsiz bir savaştan uzak tutmaktır. Kararlılık tek başına yetmez. Keza sabır da. Tecrübe, hiziplerin bazen kendilerine hiç benzemeyen ve iktidar kartelinin dışından bir adamın başbakanlığa gelmesini kabul edip, sonra da sokakta ve mecliste onun başarısından korkuyormuş gibi davrandığını söylüyor. Mustafa el-Kazımi’nin Mayıs 2020 ila Ekim 2022 arasındaki başbakanlık tecrübesi, kayda değer ve dikenliydi. el-Kazımi bu süreçte biri insansız hava aracı ile olmak üzere pek çok suikast girişimine maruz kaldı. Pusulanın devletler arası ilişki ve önce Irak’ın çıkarı olduğu düşüncesiyle devletin ve kurumlarının varlığını onarmaya ve Irak’ı, çekişme alanı olmaktan ziyade bölgesel bir diyalog diyarı haline getirmeye çalıştı.
Şarku’l-Avsat, eski Başbakan’a tecrübesini ve bu tecrübedeki belirgin durakları sordu. Irak hükümetinin başı olarak sürdürdüğü görevinin sona ermesinden sonra yaptığı ilk röportaj metni:

- “Dürüstlük Komisyonu”, yakın birkaç eski yardımcınız hakkında tutuklama ve soruşturma emri çıkardı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
- Ta hükümeti devraldığım ilk haftalardan itibaren bu sivil tecrübeyi şeytanlaştırma süreci başladı. Devletin dışındaki gruplar, bu tecrübeyi başarısız kılmak uğruna halka hizmet için yapılan her türlü işin karşısında durdu. Ancak biz halka verdiğimiz sözümüze sadık kaldık ve programımızdaki temel dosyalara ilişkin taahhütlerimizi yerine getirdik. Hükümet, iktidarı barışçıl bir şekilde devretme ilkesine göre devraldığımız günden çok daha iyi bir durumdayken teslim edildi.
Bu hükümeti şeytanlaştırma ameliyesi, görev süresinin sona ermesinden ve başbakanın kanunla güvence altına alınan haklarının geri alınmasından sonra bile devam etti. İntikamcı ve art niyetli olarak değerlendirilebilecek şeyler vardı ve biz devlet kurumlarını bundan uzak tutmayı umuyorduk. Tüm uydurma ve art niyetli davalara yönelik şeffaf bir uluslararası soruşturmayı kabul ettiğimiz açıkça beyan ettik. Bu adımlar, devlete haklarını ve meşru kurumlarının rolünü geri kazandırma amacıyla benimsediğimiz yaklaşıma bir tepki olan siyasi bir bağlamda atılıyor. Bu aynı zamanda, Irak’ın çıkarlarına dair okumalarımız ışığında yurtdışında benimsediğimiz ılımlılık yaklaşımına da bir tepki. Devlet aklını, devlet dışı bir akla üstün kılmaya ve dizginsiz silahların, yaygın yolsuzluğun ve kendi gündemleri için hamileri finanse edenlerin alanını daraltmaya çalıştık. Yurtdışında da kışkırtma üslubundan veya tâbi olma seçeneğinden uzak durarak, devletlerarası ilişki, çıkar ve işbirliği dilini vurguladık. Bu yaklaşım, devletin yokluğunda ganimet toplamaya alışmış olanları ve Irak’ın gerçek çıkarıyla alakasız projelerin sahiplerini öfkelendirir.


2021 yılında Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde el-Kazımi’nin evine yönelik İHA saldırısı (EPA)

- Herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadığınızı ve yolsuzları himaye etmediğinizi mi iddia ediyorsunuz?
- Kesinlikle söyleyebilirim ki herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadım ve kimseye arka çıkmadım. Hatta tanıdıklardan biri bir yolsuzluk davasına karışıp mahkûm olduğunda, maruz kaldığım tüm baskılara rağmen asla müdahale etmedim. İronik olan şu ki yolsuzluğa bulaşan o kişi ve aracılık edenler şimdi düşman oldular ve halihazırda şeytanlaştırma, yalan uydurma ve bana karşı dosyalar üretme kampanyasının büyük bir kısmını yönetiyorlar. İşte bu yüzden röportaja başlamadan önceki sohbetimizde size iki mesele olduğunu söylemiştim: reform ve reformcular. Ben bir reformcuydum ve bundan dolayı bulandırma ve suçlama operasyonlarına maruz kaldım. Ailesinden bir kişiyi resmi bir göreve atamayan ilk Iraklı yetkili benim. Başbakanlık ofisinde ya da dairemde ailemden kimse yoktu. Bunu nüfuz, kayırmacılık ve ailecilik kültürünü, iktidarı devlet aleyhine kötüye kullanma ilkesini, yolsuzluğu tesis edip liyakat ve sosyal adalet temelinde yetkilendirmeyi dışlayan şeyi uzak tutmak için yaptım; ben ulusal unsurlara dayanıyordum. Evet, bir kardeşim Başbakanlıkta görevliydi. Evet ama o ben başbakanlığa gelmeden dört sene önce atanmıştı. Ben görevi devraldıktan sonra yasal çerçeveye uygun olarak ve benim şahsi talebimle emekliliğe ayrıldı; kayırmacılık ve ailecilik ilkesinden kaçınmak istiyordum. Saddam sonrası Irak’taki hâkim kültürün aksine olarak ben ailemden, akrabalarımdan, kuzenlerimden veya amcalarımdan birini kadrosuna, ofisine veya şahsi koruma ekibine dahil etmeye karşı çıkan ilk başbakanım. Devleti idare ettiğim süre boyunca tam bir şeffaflık ve profesyonellik ile hareket ettim ve bulunduğum makamı hiçbir şekilde suistimal etmedim. Görevden ayrıldığımda mevcut hükümete saygımdan dolayı onun aleyhinde bir karışıklığa sebep olmamak veya odağını dağıtmamak ve onu desteklemek adına susma ve basına konuşmama kararı aldım. Ancak şahsıma ve hükümetime karşı artarak devam eden karalama, sessiz kalınamayacak seviyelere varınca ben de sessizliği bozmaya karar verdim.

- Mevkinizi kullanarak maddi kazanç sağlamadınız mı?
- Ben hükümete girdim, çıktım ama hala yirmi yıldır oturduğum evde yaşıyorum. Ben başbakanken bile siyasetçiler, göreve gelmeden önce de oturduğum eve gidip geliyorlardı. Ben Irak’ta büyük bir yolsuzluğun olduğunu fark ettim. Vatandaşlardan yüksek komisyonlar alan şebekelerin yanı sıra elektronik ödeme hırsızlıklarının dosyasını ve vergiler meselesini ortaya koydum. İntikam veya karalama için gerçekleri çarpıtmaya çalışanlar var. Başbakan olduktan sonra çıkardığım 19 Ağustos 2020 tarihli ilk dosyada vergiler konusunun soruşturulmasını istedim. Maliye Bakanlığı ile Dürüstlük Komisyonu’ndan “asrın davası” olarak adlandırılan ve petrol şirketlerine vergi ödenmesine ilişkin bilgileri soruşturmasını talep ettim. Bunu daha sonra duyuran da biziz. Hükümetim, keşfettiğimiz ve duyurduğumuz vergi emanetleri hırsızlığı vakası da dahil olmak üzere büyük yolsuzluk meselelerini ortaya çıkardı ve bunları yargıya teslim etti. Ama şu an, mevcut karalama ve çarpıtma kampanyasının gölgesinde bu yolsuzluğu ifşa edip takibini yapanlar suçlu oluyor, hırsız ise masum! Emeklilik Kurumu’ndan çalınan meblağlarda yolsuzluk meselesini ortaya koyduk ki bu meselede “asrın hırsızlığından” daha büyük meblağlar söz konusu. Elektronik ödeme yolsuzluğu meselesinde birçok güçlü tarafın payı var. Ne yazık ki güçleri ve nüfuzları sayesinde bu taraflar, adaletin yerini bulmasını tam anlamıyla engelleyebildi.  
Makamı devraldığımda bir bütçem yoktu. 2020 ila 2022 arasında bir bütçe olmadı. İki sene boyunca ana bloklar, bütçeyi oylamada bana yardımcı olmadı. Hükümetimin yalnızca beş aylık bütçesi vardı. Buna rağmen ekonomik krizden çıkmayı, yolsuzlukla mücadele etmeyi, ülkede güvenlik ve toplum düzeyinde istikrarı sağlamayı başardık.

- Neden peki?
- Çünkü hükümetin başarılı olmasını istemediler; korkuyorlardı. Ekim gösterilerinin yansımalarının olduğu merhaleyi bu hükümetle aşmak ve hükümetle başbakanı kendi hatalarının günah keçisi haline getirmek istiyorlar. Hükümet bütçeden seçimlerde istifade edebilir ve kazanmak ve iktidarda kalmak için bütçeyi kötüye kullanabilir bahanesini ileri sürerek bütçeye erişimimizi engellemeye çalıştılar. Ben geldiğimde yolsuzluk olgusu, siyasi sistemde iyice yer etmişti. Bazıları şimdi benim hükümetim hakkında konuşarak onu şeytanlaştırmaya çalışıyor ve yirmi senenin israfı ve kargaşasını ona yüklüyor. Ben iki yıl boyunca bütçe alamamışım, hangi yolsuzluktan bahsediyorsunuz? Hangi para israf edilmiş?

- Sadece 6 aylık bir dönem için mi bütçe vardı?
- Hükümetimin ömrü 28 aydı ve benim sadece 5 aylık bir bütçem oldu. Temmuz 2021 ortasında onaylandı ve 31 Aralık 2021’de bitti, sadece 5 ay. Hal böyleyken hangi yolsuzluktan bahsediyorlar? Yolsuzluk, Irak devletinde ben gelmeden önce kök salmış haldeydi. Önceki hükümetlerin tamamının bunda parmağı var. Bu dönemde boşa giden paraların 600 milyar dolardan fazla olduğu düşünülüyor. Başbakanlığımın iki yılı boyunca önceki tüm hükümetlerin toplamında daha fazla yolsuzluk ve suikast vakası ortaya çıkardık ve yargıyla birlikte takibini yaptık. Ama şimdi 18 yıldan fazla bir süredir yaşanan tahrip ve yolsuzluğun yükünü ve bizden önceki tüm hükümetlerin sorumluluğunu hükümetime yüklemeye çalışıyor ve o hükümetlerin sebep olduğu yıkıma karşı sessiz kalıyorlar. Çünkü o hükümetler, kendi partilerinden ve parlamento bloklarından gelen hükümetlerdir. Bu, kamuoyunu muhatap alan büyük bir yanıltmadır ve buna hükümet, partiler ve milisler de ortak olmaktadır. Ama kamuoyunu yanıltmaya ne kadar çalışsalar da başarılı olamadılar, olmayacaklar. Çünkü insanlar gerçeğin tamamen farkında. Irak halkın gerçek ile yalan uydurma ve dosya üretme arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Maalesef birtakım kişiler kötü yönetim geçmişlerini temizlemek istiyor ve bunun için de ne bir partisi ne bir milisi ne de bir parlamento bloğu olan el-Kazımi hükümetini suçluyorlar.

- 2003 ile 2020 arasında 600 milyar dolar mı?
- Evet, 2003 ile 2020 ortası arasında yolsuzluk Irak’ın 600 milyar dolarını yuttu.

- Nereye gitti bu para?
- Partici taraflara gitti. Vatandaşın aleyhine olarak derin devletin hazinesine, yolsuzluk projeleri yatırımlarına, devlet dışı bazı grupların liderlerine ve bazı partilere gidiyordu. Ayrıca, Irak dışındaki yersiz savaşlara da gitti. Elimde önceki hükümetlerin ne harcadıkları ve kaybolan meblağlara dair hesaplar var. Bu konudaki bazı gerçekler korkunç ve şok edici.

- Nasıl kayboluyor bu meblağlar?
- Hayali projelerde ve maalesef ki Irak’ın katkıda bulunduğu askeri operasyonların finansmanında. Paralar birtakım odaklara gidiyor, bu odaklar da bu parayı, yurt içinde ve dışında silahlı gruplar için askerî bir konum oluşturmak için kullanıyor. Benim hükümetim döneminde devlet dışı grupların finansmanı için bir tek doların bile gitme imkânı yoktu. Benim bu konudaki tutumum keskindi, onlar da bunu biliyor ve susuyorlardı. İşte bunun için bana düşmanlık besliyorlar.


Röportaj esnasında el-Kazımi

- Siz silahlı operasyonları ya da milisleri finanse etmek için herhangi bir para akışını durdurdunuz mu yani?
- Evet, benim hükümetim döneminde hiçbir taraf, yolsuzluk veya devlet dışı grupları finanse etmek için devlet fonlarından herhangi bir pay veya imkan elde edemedi. Mali desteği onlardan kestikten sonra aynı tarafları bana karşı mücadeleye sevk eden sebeplerden biri de budur.

- Sayın Başkan, adınız ne zaman, hangi koşullarda ve kim tarafından başbakanlık için ortaya atıldı?
- Adım ilk kez 2018 yılında Sayın Haydar el-İbadi hükümetinin istifasından sonra gündeme geldi. Konu, Irak’taki en büyük siyasi çerçeveyi temsil etmeleri itibarıyla Şii taraflarca açıldı. Maalesef ki siyasette başbakanın Şii, cumhurbaşkanının Kürt ve meclis başkanının da Sünni olması gelenek haline geldi. Benim ismim önerildi, ancak ben affımı istedim.

- O dönemde Ulusal İstihbarat Servisi başkanıydınız, neden affınızı istediniz?
- İki sebebi var. Öncelikle, başbakan olarak başarı kriterlerine sahip değilim; ne bir partim var ne de parlamenter bir sistemde bir parlamento bloğum. Üstelik konuyu gündeme getiren taraflar, Irak’ın itibarını zedelemesi bakımından benim için kabul etmesi zor şartlar öne sürdü. Tabii o zaman kabul edemedim. Daha sonra göreve gelen Başbakan Sayın Adil Abdülmehdi ile aramızda bir konuşma geçti.

- Tartışma neye dairdi?
- Onun ismi de masadaydı benimki de. Ona affımı istediğimi haber verdim, zor şartlarda çalışacağını ve siyasi blokların da ciddi bir şekilde çalışmasına izin vermeyeceğini söyleyerek de dikkatli olmasını tavsiye ettim. Bu 2018 yılında yaşandı.
Ülkede siyasi bir reform ve insanların onuru için koruma talep eden gösterilerle Ekim 2019 olayları yaşandı. Olaylar gelişti, protestolar yapıldı ve Irak’taki genç göstericiler arasından çok sayıda şehit verdik, zira hükümet, göstericilere karşı mantık dışı bazı muamelelere başvurdu. Göstericilerden 600’ü aşkın şehit verdik; bunlar soğukkanlılıkla öldürüldü. 3500’den fazlası sakatlığa yol açacak şekilde yaralandı. 24 binden fazla kişi de hafif şekilde yaralandı. Bu durum, Dr. Adil Abdülmehdi hükümetinin istifa etmesine yol açtı. O hükümetin istifasından sonra ortaya atılan ilk isim bendim, ama kabul edemedim.
Kabul edemedim, çünkü işler karışıktı. Irak şehirlerinin çoğu öfkeliydi ve göstericilerin eline geçmişti. Siyasi durum elverişli değildi. Ben özür dileyince birkaç isim öne sürüldü, ancak hiçbiri hükümet kurmak için kabul alamadı. Son aşamada beşinci başbakan adayı olarak ismim ortaya atıldı ve ben de tam bir uzlaşma sağlanmadığı sürece sorumluluğu üstlenmeyeceğimi söyledim. Sorumluluğu basit bir sebepten ötürü kabul ettim: Gördüm ki Irak sahnesi, iç savaşa doğru ilerliyordu. Hiçbir başarı koşulunun mevcut olmadığı bir havada sorumluluk aldım, Iraklıların kanını bağışlamak için kabul ettim. Iraklıların zaten acı, keder, şiddet ve diktatörlükten yana uzun bir geçmişi var.
Şiddet ve sıkıntıyla karışık acılı geçmiş ile şimdi ve bize modern bir devlet ve yeni bir Iraklı insan inşa etme fırsatı verebilecek gelecek arasında yeni bir aşama, alan veya ayrılık noktası bulmaya çalışacağımı söyledim. Yani benim hükümetteki görevim, halkın siyasi sisteme olan güvenini geri getirmek için adil bir seçim gerçekleştirmekti ve bunu başardık. Önceden beni reddeden ve beni asılsız birçok suçla itham eden siyasi taraflar, belki sorumluluktan kaçmak belki de sorumluluğu yükleyecek bir günah keçisi aramak için kabul edip benim başbakanlığı kabul etmemi istediler. Sahne zorluydu. Ülke; ekonomik bir çöküş, petrol fiyatlarında bir düşüş, Korona salgınının yayılması, devlet çerçevesi dışındaki silahlı grupların pervasızlığıyla birlikte sokak çatışmalarına doğru gidiyordu. Bağdat ile Erbil arasındaki güven krizinin yanı sıra bazı Sünni partilerin siyasi sisteme olan güven krizi de cabası.
Tüm bu koşullar beni sorumluluğu kabul etmeye itti. İlk hedef, bir iç savaşa sürüklenmeyi önlemek, ikinci hedefse Irak ekonomisinin çökmesini engellemeye çalışarak adil seçimler yapmaktı.


Hişam el-Haşimi (AFP) – Kasım Süleymani (AP) – Ebu Bekir el-Bağdadi (AFP)

- Ayetullah Ali es-Sistani ile temsil edilen dinî mercinin sizin hükümetinize bir sempati beslediği söyleniyor…
- O dinî merci, kendine özgü tarzıyla ifade ediyor. Onun olaylara yaklaşımı bu, başbakanlık için asla belirli bir isim zikretmemekle birlikte bizim hükümet programımızda yer alan ana noktaları vurguladı, biz de bu programı uygulamaya bağlı kaldık. Ben hükümeti devraldıktan sonra BM Temsilcisi, en üst merciyle yaptığı ilk görüşmesinde mercinin; seçimlerin ertelenmemesi, devletin ağırlığının korunması, dış müdahalelerin önlenmesi, büyük yolsuzluk dosyalarının açılması, suikast operasyonlarıyla protestolardaki cinayetlere karışanların ifşa edilmesi için çağrıda bulunduğunu açıkladı. Hükümet bu şartları yerine getiriyor. Herkes biliyor ki bu meseleler, benim hükümetim de önemli ve büyük bir bölüm oluşturdu. Birçok meydan okuma ve engele rağmen belirgin başarılara imza attık. Dinî mercinin tutumlarına yakın olanlara ayak uyduran kişi, bu mercinin vizyonunun boyutlarının farkına varır. Nitekim bu merci, Irak’ta sivillik ve siyasi ve sosyal kültürün çeşitliliği için çağrı yapan çok büyük bir dinî otoritedir. Biz bu modeli kendimize örnek aldık ve gerçekten de 2003’ten sonra ilk kez farklı bir sivil yönetim modeli gerçekleştirdik. Bu, gerçekten bir başarı.
Siyasi partiler, Seyyid es-Sistani’nin ortaya koyduğu bu önermenin çok gerisinde kalmış gibi görünüyor. Seyyid es-Sistani, soylu bir Iraklı vatansever ruhuyla düşünüyordu. O, küresel bir Şii dinî referans, doğru. Ancak Irak’a dair milli kaygısı, Kürtlere ve Sünnilere dair endişesi var. Bu meseleyi dert ediniyor, Irak’ın Araplığı ve Iraklı insanla da çok ilgileniyor. Keza kapsamlı ulusal kimlik ve toplumun meseleleri ve zorlukları ile de ilgili. O, sivil ve halkına hizmet edebilir modern bir devlet aklıyla düşünüyor.
- Bu çok önemli bir söz…
- Evet. Seyyid es-Sistani, Irak’ın Arap çevresine yönelmesini ve ulusal kimlikle sivil devletin güçlendirilmesini destekliyordu. Ayrıca, Şii toplulukların kendi devletleriyle bütünleşmesi ve herhangi bir ülkede geçerli olan yasalara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyor.

- Başbakanlığı nasıl teslim aldınız?
- Göreve 6 Mayıs 2020’de geldim. Bir grup bakanın yer aldığı bir hükümetle başladım. Parlamento, dışişleri bakanını onaylamamıştı. Bir Kürt-Kürt anlaşmazlığı söz konusuydu; adalet bakanlığında da aynı sorun vardı. Ekonomik olarak çok zor durumdaydık ve devlet memurlarının ve emeklilerin maaşlarını ödemek için ayda yaklaşık 6 milyar dolara ihtiyacım vardı. Bir de sokakta talepleri olan göstericiler, Korona krizi ve petrol fiyatlarının düşüşü meseleleri vardı. Emeklilerin maaşlarını ödeyemez haldeydik. Bu nedenle ilk ziyareti, emeklileri ve yaşlıları maaşlarını alacakları konusunda rahatlatmak için Emeklilik Şubesi’ne yaptım. Nitekim emeklilerin maaşlarını temin ettik, Iraklı devlet memurlarının maaşlarını ödemeyi taahhüt ettik ve bir gün bile gecikmedik. Düşündüğüm ilk şey iki konuydu. İlki, sıkıntılı ekonomik duruma bir çare bulma meselesiydi; ekonomik reform için bir yol düşündük. Dünya Bankası’nın yardımıyla bir reform planı hazırladık ve “Beyaz Sayfa” adını verdiğimi bir vizyon ortaya koyduk. Bu vizyon kapsamında birçok problemi ele aldık ve kısa bir süre içerisinde Irak devletine vergi vs. ödemeden büyük meblağlar sağladık. Ayrıca Irak devlet yönetiminin tüm detaylarına müdahale eden bir reform belgesi temin ettik ki bu, Irak tarihinde 70 yıldan bu yana ilk ekonomik reform belgesidir. Bu bir maceraydı ve reform planları, popülerlikten ve asılsız sloganlardan uzak olduğu bazıları beni eleştirdi. Ben insanların onurunu korumanın peşindeydim, duygularıyla oynamanın değil. Biz zorlu bir ekonomik vaziyetin içindeydik.
Merkez Bankası’nın rezervleri hızlı bir düşüş göstererek 49 milyar dolara inmişken iki yıl sonra 90 milyar dolara çıktı. Ben hükümeti teslim ettiğimde Merkez Bankası’nın rezervleri 90 milyar dolar civarındaydı. Altın rezervleri 95 tondu ve düşüşteydi. Ama iki yıl sonra ben hükümeti bıraktığımda altın rezervlerimiz 136 ton olmuştu. Üstelik birçok yatırım projesini inşa etmemize yardımcı olan büyük bir finans fazlası da mevcuttu. Daha önce de belirttiğim gibi ben geldiğimde maaşları ödemek için param yoktu. Ne bölgenin maaş ödeyecek parası vardı ne de benim Bağdat’ta memurların maaşlarını karşılayabileceğim bir para. Hamdolsun ki iki sene boyunca Irak devleti çalışanlarının maaşlarını ödemede bir gün bile gecikmedik.


Kasım 2019’da Bağdat’taki Şüheda Köprüsü üzerindeki protestoculara karşı duran güvenlik güçleri (AFP)

- Bu gerilemeden sonra Irak devletinin bölge ve dünya çapındaki varlığını onarmak için neler yaptınız?
- Doğrusu Irak, 2006 yılından sonra gerilemeye ve hizipçi başlıklar altında Arap ve bölgesel çevresinden uzaklaşmaya başladı. Geldiğimde ilk yaptığım şey bir Irak ulusal kimliği inşasını yeniden vurgulamak oldu; Savunma Bakanlığı’nda aşiret, kavim ve mezhep temelli tüm unvanlara son verildi.
Bir Irak ulusal kimliği inşa etmeye ihtiyacımız vardı. Irak ordusunun yüksek veya düşük mevkilerde mezhep temelinde dağıtılmayıp tüm Iraklılara ait olmasını sağlamaya çalıştım. Irak, dış ilişkilerinde de mesafeli ve geri idi. Irak’ı Arap çevresine döndürmek için çabaladım. Irak, ayrıcalıklı bir Arap ülkesidir. Evet, milliyetler mevcut; Kürtler vd. Bunların kimliklerini koruma hakları da var. Ancak Irak nihayetinde Arap ve İslam âleminin bir parçasıdır. Arap dünyasıyla, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ürdün, Mısır, Lübnan ve hatta uzak Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi yeniden tesis etmeye çalıştım. Bu inşaya ve bu aidiyeti Iraklıların gündemine yeniden getirmeye şiddetle muhtaçtık. Irak sokaklarında ise Arap çevresine dönüşe dair bir duygudaşlık ve memnuniyet söz konusuydu. Bu büyük bir başarı. Kendilerine açıldığımız Arap ülkeleri de Irak’a ve Irak’taki yatırıma katkı sağlama konusunda en girişken ülkelerdi. Gelgelelim bu yatırımlara, Körfez’in Irak’ı sömürgeleştirmesi olarak bakanlar var. Irak’ı bu çevreden uzak tutma bahanesiyle bu yatırımların Irak’a girmesini istemeyenler de.

- Irak Başbakanı nerede yaşıyor, Tahran ile Washington arasında mı?
- Irak, Irak’ta, kendi çıkarlarında, başkalarının çıkarlarını gözeterek ve devletlerarası ilişkiler ile çıkarlar dengesi temelinde yaşıyor. Irak’ın çıkarı, elbette başkalarının çıkarlarından önce gelir. Kendi çıkarlarımızı savunuyor, başkalarının çıkarlarına saygı duyuyor ve bir tâbi olma durumu söz konusu olmaksızın devletlerarası ilişkileri gözetiyoruz. Yakın ve uzak ülkelerle ilişkide sağlıklı temel budur.

- Göreve geldikten sonra İran’a ilk ziyaretiniz nasıldı? Kiminle görüştünüz?
- Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yetkiliydi. Ruhani’nin de bulunduğu bir basın toplantısında çok açık bir şekilde Irak’ın içişlerine müdahale eden ilişkilere değil, devletlerarası ilişkilere ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. DEAŞ’a karşı savaşımızda bize destek olan ülkelere teşekkür ederiz. Bu yardımların bir kısmının gönüllü diğer bir kısmının bedelli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları Tahran’da net bir şekilde ifade ettim ve Arap çevresiyle olan ilişkilerimizin hem Irak’ın hem de tüm bölgenin çıkarına olduğunun da altını çizdim.

- İran Dinî Rehberi Ali Hamaney ile olan görüşmeniz nasıldı?
- Anlaşılırlığa dayalıydı; Irak komşu bir devlettir, Müslüman ve aynı zamanda Arap bir ülkedir. Irak’ın ilişkilerinde ciddi bir dengeye ihtiyacı var, biz İran’a karşı değiliz ancak özel alanımızı, bize özgü durumu ve hatta Amerika ile olan ilişkilerimizi anlamanızı istiyoruz, nitekim Saddam Hüseyin’den kurtulmamıza ve DEAŞ’a karşı savaşta biz yardımcı olan Amerika’ya çok ihtiyacımız var. Tutumu oldukça netti: Biz Irak’ın egemenliğine ve mahremiyetine, halkının çıkarına bakışına saygı duyuyoruz.

- Rehber, “Özel alana saygı duyuyoruz” mu dedi?
- Evet, dedi ki: Biz Irak’a ve çıkarları doğrultusunda izlediği siyasete saygı duyuyoruz. Biz, Amerikan siyasetine güvenmiyoruz, ancak Irak’ın bir özel alanı var ve ilişkilerini çıkarlarına göre inşa etmek onun hakkı.

- Ruhani, Hamaney ve İsmail Kaani ile mi görüştünüz?
- Tahran’daki o toplantıda Kaani ve İran Meclis Başkanı ile görüştüm. Hepimiz nettik, Irak ile Amerika arasındaki stratejik ilişki hakkında konuşuldu. İranlılar, içlerinin rahat etmesi için anlamaya çalıştılar. Onları, bunun Irak’ın çıkarı için olduğu, güçlerimizin Amerika ile stratejik ilişkiye şiddetle ihtiyaç duyduğu ve Amerikan varlığının ordumuzun ve güvenlik teşkilâtımızın yeterlilik ve yeteneklerini destekleyip geliştirmek için gerekli olup bunun onlar için bir tehdit oluşturmadığı konusunda temin ettim ve “Bu güçlerin varlığı Irak için gereklidir ve umarım Irak’taki Amerikan varlığının Irak’ın çıkarına olduğunu anlayışla karşılaşırsınız” dedim.

- İranlılar, Amerika’ya olan mesajlarını iletmek için Irak Başbakanlığı kanalını kullanıyor mu? Bu yönde bir rol oynadınız mı?
- Evet, İranlılar ile Amerikalılar birden fazla aşamada, özellikle de bazı Iraklı gruplardan veya Irak’taki silahlı toplulukardan füzelerin fırlatıldığı aşamada birçok mesaj vardı ve bizim rolümüz sakinleştirmekti. Başkan Donald Trump döneminde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğini vurmakla tehdit eden gruplar vardı ve biz Amerikalılar ile İranlılar arasında sükuneti sağlamayı başardık.

- İranlılar, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından Irak’ın Amerika ile ilişkilerini kesmesini talep etti mi?
- General Kasım Süleymani cinayetinde Irak’ın egemenliğine yönelik bir ihlal söz konusuydu. Irak toprakları üzerinde, Bağdat Havalimanı yolunda gerçekleşti. Hükümetin bu operasyonun kınanması yönündeki tutumu oldukça netti. Bu, tamamen Amerika’nın kararıydı ve bölge ülkelerinin de Iraklı tarafların da bir etkisi veya dahli yoktu.
İranlılar benden Amerika ile ilişkileri kesmemi talep etmedi, o zamanlar istihbarat teşkilatının başkanıydım. Ancak siyasi süreçteki müttefikleri bunu istiyordu; Amerikalıların Irak’tan kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini talep ettiler. Ama o dönemdeki Irak hükümeti, bu baskılara boyun eğmedi. Biz daha sonra gerilimi azalttık ve istikrarı sağlamayı başardık.

- Başbakanken İranlılar ile Amerikalılar arasında mesaj ilettiniz mi?
- Evet, Amerika ile İran arasında sürekli mesaj taşıyorduk. Mahkûmların serbest bırakılması aşamasında müdahil olduk, müzakereler yapıldı.

- Hangi mahkûmlar?
- İran’daki Amerikalı mahkûmlar. Onlardan bir grupla görüştüm, bir kısmı İran kökenliydi. Ancak Amerikan seçimleri oldu ve bu konu ertelendi. Bazıları birkaç ay önce serbest bırakıldı.

- Onlarla İran’da mı görüştünüz?
- Evet, bazı mahkûmlarla İran’da görüştüm.

- Bu buluşma aleni miydi?
- Hayır, gizliydi.

- Kimdi onlar?
- İran kökenli olup, İran’da tutuklanan Amerikalılar. Bu meselenin çözümü için arabuluculuk yaptık. Müzakerelerde son aşamaya gelinmişti ki Amerikan seçimleri oldu ve müzakere ertelendi. Sonra diğer ülkelerden başka kanallar ortaya çıktı ve bazıları serbest bırakıldı.

- Bağdat’ı bölge ülkeleri arasında bir diyalog yurdu olması için çalıştınız. Suudi-İran diyaloğu fikri nasıl doğdu?
- Diyalogdan önce Irak’ın medeni dünyanın bir parçası olmasıyla ilgileniyordum. Irak, diktatörlük ve savaşların yükü altında yetmiş yıl geçirdi. Ben gözümü, 1975 yılında Kürt kardeşlerle yapılan 1975 savaşa açtım, ardından Irak-İran savaşı oldu, sonrasında Kuveyt’in işgal edildi ve son olarak 2003 sonrasında çatışma, kan, yolsuzluk, mezhepçilik, ırkçılık ve kargaşa ile geçen zorlu yıllar… Bütün bunlar birleştiğinde Irak’ta ve Irak toplumunda büyük bir yıkıma ve orta sınıfın çöküşüne yol açtı. Açılım siyaseti ve “sorunları sıfırlama” politikası üzerinden olumsuz birikimleri dağıtmaya çalışıyordum. Daima “Diyalog, kurşunun atıldığı bir andan bin yıl daha iyidir” minvalinde çağrıda bulunmuşumdur. Bu sebeple öteki ile farklı olsak da birbirimize açık olmamız gerektiğini düşündüm. Diyalog, ötekine karşı korku değil, güven ve iyi zan unsurları oluşturmaya yol açan şeydir. Bugün mevcut hükümet, aynı açılım siyasetini izliyor ve buna eklemelerde bulunuyor, bu iyi bir şey. Irak devletindeki başarı, birikime dayalı olmalıdır. Her bir hükümet, kendisinden önceki hükümetin çabasının üstüne bir şey koyar; onu şeytanlaştırmaya çalışıp, mutlak haklı olan ve kendisinden önceki hataları düzelten tek kendisiymiş gibi kahramanlık taslamaz. Şu çok yanlış bir üslup: kendinden öncekilerin başarılarını boşa çıkarıp inkâr etmek, hatta onlarını sicilini karalamak. Bu, yanlış bir siyasi gelenek kurar.
Arap dünyasındaki sorunumuz, daha önce bizi sloganlarla, ilerlemeci vaatlerle ve milli rüyalarla doyuran, ancak bize ekmek ve onur temin etmeyen, üstüne vatanlarımızı soyup geldiğimiz noktaya geri götüren hükümetler görmüş olmamızdır. Diyalog, benim stratejimdi ve özü, herkese açılmaktı. Suudi-İran diyaloğunu sonuç veren ilk konferansı yaptık. Bu, Irak’ın etrafındaki tüm ülkeleri ve Fransa dahil tüm dost ülkeleri davet ettiğimiz Bağdat Konferansı’dır. Konferansa bölge liderleri, özellikle de Cumhurbaşkanı es-Sisi de katıldı ki 31 senenden fazla bir süredir ilk kez bir Mısır cumhurbaşkanı Irak’ı ziyaret ediyordu. Kral II. Abdullah, BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid, Katar Emiri Temim bin Hammad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran Dışişleri Bakanı da katıldı ve bu da bir ilkti. Cumhurbaşkanı es-Sisi ve Katar Emiri ilk defa bir araya geldi ve bu, 2021 yılında Bağdat’ta oldu. Buradan Suudi-İran diyaloğu fikri doğdu ve bu diyaloğu desteklemek için Bağdat Diyaloğu oturumları gerçekleşti. Tüm bunlar, Irak’ın başarısı sayılır.
Suudi-İran diyaloğu, istihbarat teşkilatı başkanları düzeyindeydi. Diyaloglarda pek çok mesele ele alındı ve oldukça başarılıydı. Büyük bir ilerleme kaydettik ve son aşamaya geldik. Ancak bölgedeki müdahaleler, bazı şeyleri geciktirebiliyor.
İlişki ve açılımın söz konusu olduğu Arap ve Arap olmayan ülkelerle kopuş halindeki ülkeler arasında da görüşmeler yapıldı, ama detaya girmeyeceğim.

- İran-Suudi diyaloğu bir ilerleme kaydetti mi?
- Suudi-İran diyaloğu, samimi ve verimliydi, bundan dolayı iki ülke arasındaki ilişkilere ve hem onların hem de bölge haklarının çıkarına olan şeye yakın zamanda dönüleceğini tahmin ediyorum. Irak’taki diyalogda bir ilerleme kaydedildi. İlk kez yüz yüze görüşüp samimi konuşmaları, ilk gelişme sayılabilir. İranlılar, Suudilerin bakış açısını dinledi, Suudiler de İranlıların. Diyalog, içtenlik ve netlik zemininde gerçekleşti. Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğine yönelik yanlış da dahil olmak üzere hataların kabulüne şahit olundu. İlk etapta aralarında güven unsurlarının kurulması, daha sonra diplomatik diyaloğa geçilip ilişkilerin yeniden tesis edilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.

- Yemen’deki duruma değinildi mi?
- Her şeye değindiler.

- Husiler meselesine de muhakkak?
- Dedim ya, her şeye değindiler.

- Diyalog oturumlarında Lübnan’daki durum da masaya yatırıldı mı?
- Kapsamlı bir diyalogdu.

- Baş başa mı oturuyorlardı?
- Hayır, ben de bulunuyor ve oturumları yönetiyordum. Diyalog oturumları bazen beş altı saat sürüyordu.

- Nerede düzenleniyordu?
- Bağdat’ta gizli bir mekânda.

- Katılımcıların güvenliği endişe kaynağı oldu mu?
- Tabii ki, onların güvenliği benim için ciddi bir endişeydi. İçlerinden biri herhangi bir tehlikeye maruz kalmamalıydı.

- Şu an diyaloğun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Devam etmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Suudi-İran diyaloğunun başarısı bölgenin sakinleşmesine katkı sağladı. Suudi Arabistan, bölgede oldukça önemli bir ülke, İran da öyle. Bunlar, iki Müslüman komşu ve birçok ortak çıkarları var.

- Hükümet başkanlığında yüzleştiğiniz büyük dosya nedir?
- Ekonomi, önemli bir dosyaydı ve bazılarının savunduğunun aksine bütçesiz olarak ve kısa bir sürede bunu iyi başardık. Kontrolsüz silahlanma da bana büyük bir sıkıntı çıkardı. Bu silahları devlete iade etmek için çok çaba sarf ettim, ama ne yazık ki sadece şehirlerin sokaklarındaki silahlanmayı azaltabildik.

- Vatandaşlardan biri suikasta uğrayınca Irak Başbakanı ne hisseder?
- Büyük bir acı ve keder hisseder. Mesela feminizm ve siyasi sistemin iyileştirilmesi alanlarında faal olan genç aktivist Dr. Riham Şakir Yakub, Basra’da suikasta uğrayınca hissedilen acı ve kederi. Devlet, vatandaşını koruyamadığı için bir zayıflık duygusuna kapılır.

- Sizi hedef alan kaç suikast girişimi oldu?
- Üç.

- Nedir onlar?
- Resmi geçitler gevşekti ve milislerle silahlı gruplar tarafından kontrol ediliyordu. Kaçakçılık ve devletin paralarından çalınan komisyonlar vardı. Bu kargaşayı bitirmek için Basra’dan Şelemçe ve Mendeli’ye kadar tüm Irak geçitlerine bir operasyon düzenledim. Başarılı da olduk. Dönüşte el-Amare vilayetinden bir helikoptere bindim ve ateş altında kaldım.

- Faillerin kimliğini tespit edebildiniz mi?
- Devlet dışı silahlı gruplar. el-Amare geçidini kontrolünde bulunduran gruplar.

- Tutuklanan oldu mu?
- Hayır. Salahaddin vilayetinin Ferhatiye köyündeki bir grup Sünni aile, silahlı bir grup genç tarafından soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğünde de ikinci suikast girişimi gerçekleşti. DEAŞ’ı suçlamaya çalıştılar, ancak faillerin bölge sakinleri olup bir Sünni ekonomik bölgesini kontrol etmeyi hedeflediği ortadaydı. Bir Fatiha okumak ve aileleri rahatlatmak için güvenlikten sorumlu tüm bakanları yanıma alarak oraya gittim ve yolda arabam füze saldırısına maruz kaldı. Füzeleri ateşleyen ve itiraf eden taraflarla temasa geçtik, ancak daha sonra füzelerin eğitim kapsamında fırlatıldığını iddia ettiler. Bu, başbakanı sürekli tehdit eden grup.

- Kim onlar?
- Devlet dışı topluluklar olarak bilinen meşhur gruplardan biri.

- Peki üçüncüsü?
- Üçüncüsü, Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde yer alan özel konutuma mermi atan iki İHA aracılığıyla gerçekleşti. Medya tarafından bilindiği için bunu duyurmaya mecbur kaldık. Güvenlik ihlallerinin ülkede siyasi kargaşaya sebep olmaması için her zaman çaba harcarım. Bu üçüncü girişim, evde büyük bir yıkıma sebep oldu. Mermiler üst kata isabet ederken ben evin zemin katındaydım.

-Sizce sizi gerçekten öldürmek mi istediler?
- Evet, ciddi bir teşebbüstü.

- Saddam Hüseyin’i gördünüz mü?
- Saddam Hüseyin’i ilk duruşmasında gördüm.

- Niçin gittiniz?
- O tarihî ana şahit olmak istedim. Irak tarihinde bir dönüm noktası ve gerçekten zorlu bir tarihî andı. Ama maalesef Saddam Hüseyin’in kurbanları arasında bulunanlar, sorumluluk düzeyinde değildi. Saddam Hüseyin davasının oturumunda elde ettikleri şahsi kazanımlar ve oradan bir ev buradan bir araba hakkında konuşuyorlardı, böylece Saddam Hüseyin’in suçlarını daha az gösterdiler.

- Saddam Hüseyin’i sadece o zaman mı gördünüz?
- İdamından sonra cesedini el-Hadra bölgesinde benim evim ile Sayın Nuri el-Maliki’nin evi arasına attılar, ikinci görüşüm de bu. Bu işe karşı çıktım, ancak bir grup güvenlik görevlisinin toplandığını gördüm ve onlardan, ölüye hürmet ederek cesetten uzaklaşmalarını istedim.

- Cesedi el-Maliki’nin evinin yakınına mı getirdiler?
- Evet getirdiler. Maliki de gece cesedin Saddam Hüseyin’in aşireti olan en-Neda aşireti şeyhlerinden birine teslim edilmesini emretti. Ceset, el-Hadra bölgesinden teslim alındı ve Tikrit’te gömüldü. 2012’den sonra DEAŞ bölgeyi ele geçirince naaş çıkarılarak, şimdiye kadar kimsenin öğrenemediği gizli bir yere nakledildi. Çocuklarının mezarları dağıtıldı.

- Suudi Arabistan’la ilişkiniz nasıl başladı?
-  Ben istihbarat teşkilatının başındaydım. Irak hükümetinden, bizim belirli bir mezheple değil, tekfirciler ve teröristlerle sorunumuz olduğunu dair bir mesaj ilettim. Prens Muhammed bin Selman’ın cevabı gerçekten zekiceydi. Dedi ki: Biz mezheplere değil, ortak çıkarlar ve kültürel aidiyetlerimize dayalı siyaset yapıyoruz.  Samimi bir buluşmaydı, görüştüğümüz süre boyunca ikili ilişkileri derinleştirmeye olan ilgisini hissettim ve aramızda devam eden bir dostluk oluştu. Prens Muhammed’in ekonomik, kültürel ve sosyal iyileştirme bakımından Suudi Arabistan Krallığı ve bölge için geleceği gözeten vizyonuna tanık oldum. Gerçekten onda, vatanı ile bölgenin kalkınmasını dert edinen, medeni dünyanın bir parçası olan modern bir devletin kurulacağına inanan ve ekonomik, sosyal ve siyasi kalkınmanın inşasında etkisi ve izi olan hırslı bir genç gördüm. Herkesle ortak paydalar arıyordu, başkalarıyla uzlaşmacı ve tamamlayıcı bir dili var. Prens Muhammed bin Selman, azim ve samimiyetinden dolayı övgüyü hak ediyor.

- Suudi-İran diyaloğunu destekliyor muydu?
- Evet, destekleyiciydi ve uzun bir süredir ortak noktalar arıyordu.

- Araştırmacı Hişam el-Haşimi suikastı, size yönelik sert bir mesaj mıydı?
- Bu, benim başbakanlığa gelmemden birkaç gün sonra gerçekleşen korkunç bir suikasttı. Hişam, seçkin ve cesur bir dost ve araştırmacı idi, onun suikastı yakınlarım ve tüm dostlar için açık bir gözdağıydı. Suikastın olduğu gece üzüntü ve öfkeden uyuyamadım. İlk andan suçu ortaya çıkarmayı başardık ama bazı ipuçlarına ulaşmak için çok uzun bir süre gözetim altında tuttuk, sonunda katile ulaştık, tutuklandı ve itiraf etti. Bu, başbakan olarak ilk günlerimin zorlu anlarından biriydi. Daha sonra Amerika’da Başkan Donald Trump ile görüştüğüm sırada, Basra’da aktivist Riham Şakir Yakub öldürüldü. Irak ve halkı, seçkin ve barışçıl olan bu aktivisti kaybetti. Çok büyük bir kayıp ve acı verici bir mesajdı. Bu, devlet dışındaki silahlı gruplar tarafından aktivistleri korkutmaya yönelik bir mesajdı. Benim için zor bir an oldu.

- Riham’ı da Hişam’ı öldürenler mi öldürdü?
- Ölüm ekipleri. Aynı gruplar.

- Bu ölüm ekipleri, orduya ve güvenlik teşkilatlarına mı sızdı?
- Belirli bir servisteki varlıklarından faydalanıyor ve bu operasyonları gerçekleştiriyorlardı. Tutuklandılar ve aktivistleri, gazetecileri vd. öldürmek gibi birçok suçu itiraf ettiler. Hişam’ı öldüren kişi, İçişleri Bakanlığında memur olup, silahlı gruplardan biriyle çalışıyordu.

- Hala tutuklu mu?
- Evet.

- Bu, servisleri aşıp askerî kartları kullanarak suikastlar düzenledikleri anlamına mı geliyor?
- Sorun şu ki önceki bazı hükümetler bu grupların Irak devleti kurumlarına girişini kolaylaştırmıştı. Benimle bazı silahlı gruplarla arasındaki anlaşmazlık da onları bu imkândan mahrum etmiş olmamdan kaynaklanıyor. Maalesef önceki tüm hükümetler, bu grupların örtülü bir şekilde Irak devletine dahil olmasına katkıda bulundu.

- İstihbarat başkanıydınız, bu Saddam el-Cemel olayı nedir?
- DEAŞ’ın önemli liderlerinden biri olan Saddam el-Cemel, Suriyelidir. Medya onun öldürüldüğüne haberler yayınlandı, uluslararası istihbarat servisleri de 2015 yılında bu ölümü duyurdu ve böylece ortadan kayboldu. Saddam el-Cemel, suikast ve saldırıları operasyonları gerçekleştiriyordu. Saddam el-Cemel’in ölmeyip hayatta olduğu haberini aldık. DEAŞ’ın onun bir çatışmada öldüğünü duyurduğunu biliyorduk. Haberi alınca onu avlamak için bir plan yaptık ve onunla bir ilişki kurduk; bir ülkeden mali destek istiyordu.

- Onu mali destekle mi avladınız?
- Onu finanse edeceğimize dair anlaştık. Kendimizi ona, birlikte çalışmak istediği bölgede başka bir tarafa bağlı bir servis olarak takdim ettik ve belirli bir noktada randevuya gelmesi için kandırdık, ona videolar ve teminatlar gönderdik. Gerçekten de Suriye’den, anlaşmak istediği ülkeye geldi. Onu aldık ve naklettik. Onu istediği yöne doğru taşıdığımız zannediyordu, ancak biz onu, o fark etmeden Bağdat’a indirdik. Onu bir misafirhaneye yerleştirdik ve konuştuk. Onunla bizzat görüştüm, para istedi. Irak’ta bizim yanımızda tutuklu olduğunu söyleyince şaşırdı.

- Sizin Iraklı olduğunu bilmiyor muydu?
- Bilmiyordu.

- Hangi ülkeye indiğini zannediyordu?
- O, bölge ülkelerinden birine indiğini zannederken biz onu bir misafir gibi ağırlayıp memnun ettik. Şu an bir grupla hapishanede mahkûm.

- Saddam el-Cemel’in hikâyesi, en öne çıkan hikâye mi?
- Birçok hikâye var ki Bağdadi’ye ulaşma da buna dahil. Irak, bu konuda önemli bir rol oynadı. 30 Haziran 2019’da çok garip ve gelişmiş bir yolla patlayıcı bir kemer takılmış birini tutukladık. Kendisine ulaşınca Bağdadi’nin yakını olduğu ortaya çıktı. Bu kişi bizi tehlikeli bilgilere ulaştırdı, bu bilgiler de DEAŞ’ın liderine. Bu bilgileri Amerikalılarla ve diğer servislerle paylaştık. Bu kişi aracılığıyla, çölde bir yere plastik bir kutu gömdüklerini, kutunun içinde de DEAŞ liderlerinin buluştuğu yerin koordinatlarının yazılı olduğu bir kâğıt olduğunu öğrendik. Bu sizi, bir sonraki buluşma yerlerine ulaştırır. Bu rakamlar bizi Bağdadi’nin olduğu yere götürdü. Bundan dolayı ABD Başkanı Trump, Bağdadi’yi hedef aldıktan sonra işbirliği için Irak istihbaratına teşekkür etti.

- İpucu Irak istihbaratından mı geldi?
- Irak istihbaratın teşkilatının önemli bir rolü vardı. Avrupa, Almanya ve başka yerlerdeki pek çok operasyonda Irak istihbaratının önleyici çalışması oldu. Örgütün birçok operasyonunu durdurmak için pek çok Avrupalı istihbarat servisiyle paylaşımda bulunduk.

- Örgüte sızdınız mı?
- Evet, sızdık. Suriye’deki son mücadelelerde, Irak sınırlarında ve başka yerlerde. Bazı örgüt üyelerinden çatışmalar esnasında sahada olup bitenlere dair detaylı bilgiler alıyorduk. Bazıları ağır yaralar alıyordu. Örgüt, delinmişti.

- Bazıları Irak istihbaratı yararına kendi örgütlerine karşı mı casusluk yapıyordu?
- Evet, sadece casusluk da değil. Bize anbean hareket bilgisi veriyorlardı.

- Ne karşılığında, para mı?
- Para, güvenlik teminatı. Bazıları geçmişe bakarak örgütten nefret eder hale geldi. Örgütün kendilerini büyük bir belaya soktuğunu fark ettiler.

- Peki sınır ötesi operasyonlar?
- Suriye’de DEAŞ örgütünün maliye bakanını hedef alan bir operasyon düzenledik. Suriye içindeki el-Meyadin bölgesine geldik ve onun tutuklamak için bir istihbarat gücü indirdik. Direnen kişinin, karısı olmasına şaşırdık. Bakanı öldürdük ve tahliye için Uluslararası Koalisyondan hava desteği talep ettik. Operasyon boyunca karısının ölmemesine, şiddetli bir şekilde direnmesine ve bir uçağa çarparak zorunlu bir iniş yapmasına sebep olmasına şaşırdık. Nitelikli bir operasyondu, “DEAŞ’lı” terörist öldürüldü, ancak karısı, çok sert bir direniş gösterdi.
Elbukemal’de örgütün mali bir yetkilisine yönelik başka bir nitelikli operasyon daha oldu. Onu, ilişkisi olan genç bir kız üzerinden kandırdık. Hava saldırısı kullanmak zorunda kaldık ve baskını gerçekleştirmek için genç kızdan çıkmasını istedik ama çıkmadı. Ona aşıktı. Onu belirli bir yere çekmek için adama bir genç kız göndermiştik, kızın evden çıkması için de bir vakit belirlemiştik. Ama kız çıkmadı. Onunla iletişime geçiyorduk ama kız evden çıkmayı reddediyor ve adama aşık olduğunu söylüyordu.

- Onunla birlikte öldürüldü mü?
- Hayır… Tahliye edildi.

- Lübnan istihbaratıyla koordinasyon halinde miydiniz?
- Evet, Lübnan Genel Emniyeti ve Lübnan Ordu İstihbaratı ile yakın koordinasyonumuz vardı. Lübnan’la çok çalıştık, keza Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler ile de. En büyük finansman hücresini Amerikalılar, Avrupalılar ve Körfezliler ile işbirliğinde keşfettik.

- Nerede?
- Afrika ve Belçika’da. Sudan’dan Nijerya’dan ve diğer Afrika ülkelerinden havaleler geliyordu.

- DEAŞ’ı kim finanse ediyordu?
- Suriye’de petrol kaçakçılığı, tarihi eser ticareti ve hırsızlıklar. Birinci dereceden böyle, ama petrol en önemlisiydi.

- Tarihi eser hırsızlığı Irak’ta mı?
- Irak, hatta Suriye’de. Tarihi eser hırsızlığı ve petrol onlara bol para sağlıyordu. Zira bir varil petrolü yaklaşık 18 dolara satıyorlardı.



Sudan’daki sağlık sektörü enkazın altından yeniden ayağa kalkabilecek mi?

Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
TT

Sudan’daki sağlık sektörü enkazın altından yeniden ayağa kalkabilecek mi?

Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nün girişi (Şarku’l Avsat)

Yıkım ve yağmanın ardından kapılarını yeniden açan hastaneler ile elektrik, tıbbi ekipman, ilaç ve personel eksikliğiyle mücadele etmeyi sürdüren sağlık tesisleri arasında Sudan, üç yılı aşkın süredir devam eden yıkıcı savaşın yıprattığı sağlık sistemine dair iki karşıt tabloya sahne oluyor.

Başkent Hartum’un geniş kesimlerinde çatışmaların azalması ve halkın geri dönmeye başlamasıyla birlikte bazı hastaneler kademeli olarak yeniden faaliyete geçiyor. Buna karşılık Darfur, Kordofan ve diğer bölgelerde tablo daha karanlık. Çatışmaların devam etmesi, finansman yetersizliği ve sağlık tesislerine erişimde yaşanan güçlükler, geniş kesimlerin sağlık hizmetlerinden mahrum kalmasına yol açıyor.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre Sudan’daki sağlık tesislerinin yaklaşık yüzde 37’si hizmet vermiyor. Yaklaşık 21 milyon kişinin tıbbi hizmetlere ihtiyaç duyduğu ülkede ilaç sıkıntısı yaşanırken tedaviye erişimin maliyeti de yükseliyor.

cd
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki sağlık personeli (Şarku’l Avsat)

Bununla birlikte WHO, erken toparlanma çalışmalarının başlatılması ve sağlık tesislerinin yeniden rehabilite edilmesiyle bazı eyaletlerde iyileşme gözlendiğine dikkat çekiyor. Bu durum, soruyu daha karmaşık hale getiriyor: “Sudan’ın sağlık sistemi gerçekten toparlanmaya mı başladı, yoksa yaşananlar yalnızca savaşın uzaklaştığı bölgelerde sağlık hizmetlerinin kısmen yeniden sunulmasından mı ibaret?”

İyileşmekte olan hastaneler

Başkentteki en büyük hastanelerden biri olan Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yeniden faaliyete geçişin işaretleri belirginleşiyor. Hastanenin Başhekimi Abdulmunim Ali el-Kasım, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, savaş sırasında hastanenin altyapısı, cihaz ve ekipmanları, elektrik şebekeleri, kabloları ve jeneratörlerinin büyük ölçüde tahrip edildiğini söyledi. Kasım, 2024’te acil servis bölümünün hastaları kabul edebilmesi için rehabilitasyon çalışmalarının başlatıldığını, ancak hastanenin diğer bölümlerinin büyük ölçüde yıkılmış halde kaldığını belirtti.

Kral Selman Yardım ve İnsani Çalışmalar Merkezi’nin (KSrelief) desteğiyle hastaneye Temmuz 2025’te 730 kilovolt-amper kapasiteli bir elektrik jeneratörünün yanı sıra yoğun bakım, acil servis ve laboratuvar ekipmanları sağlandı. Kasım, söz konusu desteğin toplam değerinin yaklaşık 1 milyon dolara ulaştığını ifade etti.

Kasım’a göre elektrik arzındaki istikrar, sağlık hizmetlerine doğrudan yansıdı. Laboratuvar sonuçları için bekleme süresi 4 ila 6 saatten yaklaşık 1 saat 15 dakikaya inerken, desteğin ilk ayında yaklaşık 500 cerrahi operasyon gerçekleştirildi. Bu sayı daha sonra ayda bin ila bin 500 operasyona yükseldi. Günlük ortalama operasyon sayısı ise 40 ila 50 arasında değişiyor.

xscdfgth
Tıbbi laboratuvar uzmanı et-Tayyib Yusuf

Hastane şu anda günde yaklaşık 600 hastayı kabul ediyor. Yoğun bakım ünitesindeki 15 yataktan 11’i hizmete açılırken, kalan dört yatağın da kullanıma hazırlanması sürüyor.

Hastaneye ayrıca tam donanımlı bir oksijen üretim istasyonu sağlandı. Bunun yanı sıra, tek vardiyada ayda 50 protez uzuv üretim kapasitesine sahip bir protez merkezi faaliyete geçirildi. İki vardiya halinde çalışılması durumunda üretim kapasitesi iki katına çıkarılabiliyor.

Ancak faaliyetlerin yeniden başlaması sorunların sona erdiği anlamına gelmiyor. Kasım’a göre tesis hâlâ yatak ve servis yetersizliğiyle karşı karşıya bulunuyor ve yakıta ihtiyaç duyuyor. Elektrik arzındaki dalgalanmalar da sürerken, halkın geri dönmesi hizmetlerini yeniden başlatan sağlık tesisleri üzerindeki baskıyı artırıyor.

Binalar yeniden inşa edildi ama eksiklikler hâlâ devam ediyor

Aynı tablo, savaş sırasında büyük ölçüde tahrip edilmesinin ardından yeniden inşa edilerek hizmete açılan Bahri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde de görülüyor. Hastanenin Genel Müdürü Ahmed el-Beşir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, 640 yatak ve 20 ameliyathaneye sahip hastanenin günün her saati hasta kabul kapasitesini artırabilmesi için hâlâ yoğun bakım cihaz ve ekipmanlarına, ayrıca yedek bir elektrik kaynağına ihtiyaç duyduğunu söyledi.

zxscdtyn
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki hasta refakatçileri (Şarku’l Avsat)

Hastanenin kanalizasyon şebekesinin tamamlanmasına ve genel şebekeye bağlanmasına da ihtiyaç bulunuyor. Bunun mümkün olmaması halinde atık suların taşınarak bertaraf edilmesini sağlayacak araçların temin edilmesi gerekiyor. Yönetim ayrıca, savaş sırasında kaybedilen sağlık personelinin bir bölümünün açığını kapatmak amacıyla acil servis kompleksini sürekli mesleki eğitim merkezine dönüştürmeye çalışıyor.

Bu ayrıntılar, sağlık sisteminin yeniden inşasındaki en önemli sorunlardan birini ortaya koyuyor. Bir binanın onarılması ve yeniden hizmete açılması, sağlık hizmetlerinin tam kapasiteyle yeniden sunulabileceği anlamına gelmiyor.

Büyük hastanelerin dışındaki iç karartıcı manzara

Yeniden faaliyete geçen büyük hastanelerden uzakta ise tablo, Hartum eyaletinin kendi içinde bile farklılık gösterebiliyor. Omdurman’ın batısındaki Fettaşa bölgesinde İman, oğlunun yüksek ateş ve giderek ağırlaşan öksürükle mücadele ettiği sırada, en yakın sağlık tesisinin ihtiyaç duyduğu hizmetleri sunamaması nedeniyle üç gün beklemek zorunda kaldı. İman, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu’nun (UNICEF) Aralık 2025’te yayımladığı tanıklığında, bölgedeki tek sağlık merkezinde yalnızca bir sağlık çalışanının bulunduğunu ve merkezde aşılama, beslenme, ilaç, eczane ve laboratuvar hizmetlerinin bulunmadığını söyledi. Anne, bölgeyi ayda iki kez ziyaret eden UNICEF destekli seyyar kliniği beklemekten başka seçenek bulamadı. Bu tanıklığın üzerinden zaman geçmiş olmasına rağmen aynı sorunların devam etmesi, başkentin merkezindeki büyük hastanelerin yeniden faaliyete geçmesi ile eyaletin çeperlerindeki sağlık tesislerinin durumu arasındaki büyük farkı ortaya koyuyor.

Hartum dışına çıkıldığında bu fark daha da belirginleşiyor. Kassala eyaletinin Halfa el-Cedide ilçesindeki Sevra Sağlık Merkezi’nde, sekizinci çocuğuna hamile olan Nur, daha önce hamilelik sırasında doktorların reçete ettiği demir takviyelerini satın almak zorunda kaldığını, ancak parasını karşılayamadığı için zaman zaman kullanmayı bıraktığını anlatıyor.

dcf
Ailesiyle birlikte el-Faşir’den kaçan ve et-Tavile kentindeki bir kampta tedavi gören Sudanlı çocuk (Arşiv – AP)

Nur, UNICEF’in Temmuz 2025’te yayımladığı tanıklığında, daha önce tedavi masraflarının ilaca erişimini engellediğini, ilaçların ücretsiz temin edilmeye başlamasının ise aile için büyük bir rahatlama sağladığını söyledi.

Aynı merkezde çocukları için ilaç alan Ayşe de ailelerin karşı karşıya olduğu ekonomik koşullar nedeniyle tedavinin ücretsiz sunulmasının kendileri için büyük bir destek olduğunu ifade etti.

Beyaz Nil eyaletinde ise ailelerin karşı karşıya olduğu bir diğer sorun mesafe. UNICEF, Ocak 2026’da dokuz aylık kızı Emine ile aşı yaptırmak için yola çıkan Zehra’nın yolculuğunu belgeledi.

Zehra, daha önce hizmet alabilmek için Cebeleyn kentine gitmek zorunda kalırken, şimdi evine en yakın sağlık tesisine ulaşmak için yaklaşık iki saat yol kat ediyor.

Aynı bölgede Emine adlı başka bir anne de iki yaşındaki kızı Ayşe’yi sağlık merkezine getirdi. Şiddetli ishal ve kusma nedeniyle aşırı derecede halsiz düşen çocuk yürüyemeyecek duruma gelmişti. Stabilizasyon merkezine yatırılarak tedavi ve terapötik süt verilen Ayşe, tedavinin ardından gücünü yeniden kazanmaya başladı.

El-Faşir… Bir ağacın altında gerçekleşen doğum

Savaş ve yerinden edilmenin yaşandığı bölgelerde ise tablo en ağır boyutlarına ulaşıyor. Kuzey Darfur’dan yerinden edilen Amani, el-Faşir’deki çatışmalardan kaçarken hamileliğinin son aylarında ailesiyle birlikte sürekli yer değiştirmek zorunda kaldığını anlattı.

xcsdvfghty
Bahri Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ndeki Yoğun Bakım Ünitesi (Şarku’l Avsat)

UNICEF’in Ağustos 2025’te yayımladığı tanıklığında Amani, ailenin günler boyunca yiyecek, su ve kendilerine yardım edecek kimse bulamadığını söyledi. Şarika ile Tavile arasındaki yerinden edilme yolculuğu sırasında doğum sancıları başlayan Amani, bölgede ne bir hastanenin ne de sağlık çalışanlarının bulunduğunu belirtti.

Amani, annesinin ve bazı bölge sakinlerinin yardımıyla yol kenarında, bir ağacın altında ve küçük bir hasırın üzerinde kızını dünyaya getirdi. Doğum sırasında hayatta kalıp kalamayacağını veya ölmesi halinde çocuklarının başına ne geleceğini bilmediğini ifade etti.

Doğumun ardından yeni doğan bebeğini taşıyacak ya da yolculuğa devam edecek kadar güçlü olmayan Amani, Tavile’ye ailesiyle birlikte ulaşabilmek için yaklaşık bir hafta beklemek zorunda kaldı.

Amani’nin yaşadıkları, Hartum’da yeniden faaliyete geçen hastanelerin ortaya koyduğu tablonun tam tersini yansıtıyor. Savaş bölgelerinde mesele yalnızca sağlık hizmetlerinin kalitesi ya da tıbbi cihazların bulunup bulunmaması değil; öncelikle ortada bir sağlık tesisinin bulunup bulunmadığı.

‘Çöküş’ tanımına ilişkin tartışma

Bu farklılıklar, sağlık sektörünün mevcut durumunun nasıl tanımlanacağına ilişkin tartışmanın merkezinde yer alıyor. Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF), insani yardım finansmanındaki kesintilerin daha fazla sağlık tesisinin kapanmasına ve milyonlarca Sudanlının temel sağlık hizmetlerinden mahrum kalmasına yol açtığı uyarısında bulundu.

MSF’ye göre 2,87 milyar dolarlık Sudan İnsani Müdahale Planı, 11 Ağustos itibarıyla ihtiyaç duyulan finansmanın yalnızca yaklaşık yüzde 41’ini alabildi.

rtbn
Çad’daki bir mülteci kampında, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (UNHCR) ait bir çadırın yanında dinlenen Darfurlu bir çocuk (Arşiv – Reuters)

Ancak Sudan Sağlık Bakanı Heysem Muhammed İbrahim, MSF’nin raporunun büyük ölçüde örgütün kendi faaliyetleri ve çalışma koşullarını ele aldığını savunuyor. İbrahim, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, raporun “ülkedeki sağlık sektörünün gerçek durumunu tek başına yansıtmadığını” söyledi.

Kasım da sağlık sisteminin ‘çöküşün eşiğinde’ olduğu yönündeki tanımlamayı reddetti. Kasım, sektörün ciddi kaynak sıkıntısı yaşadığını kabul etmekle birlikte, devletin yanı sıra ulusal, bölgesel ve uluslararası kuruluşların çabaları sayesinde kademeli olarak toparlanmaya başladığını belirtti.

El-Beşir de ‘çöküş’ ifadesinin doğru bir tanımlama olmadığı görüşünde. Bununla birlikte el-Beşir, hastanelere yönelik desteğin artırılması, gerekli tıbbi cihazların temin edilmesi ve uzmanlık gerektiren sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi gerektiğini kabul ediyor.

İlaç arayan bir kanser hastası

Hastalar açısından toparlanma, yalnızca yeniden açılan hastanelerin sayısıyla ölçülmüyor. Asıl ölçüt, hastaların hastanelere ulaştıklarında ihtiyaç duydukları tedaviyi bulup bulamadıkları. Temmuz 2026’da rahim ağzı kanseri tedavisi gören Naile Hamad, Hartum’daki Hartum Onkoloji Hastanesi’nde kemoterapi alırken, kızı İsar es-Sir, hastanede bulunmayan ve tedaviyi tamamlayıcı nitelikteki bir ilacı dışarıda temin etmeye çalışıyordu.

İsar, Reuters’ın kayıt altına aldığı tanıklığında, ailenin ilacı hastane dışında dönemin piyasa fiyatıyla yaklaşık 180 bin Sudan cüneyhine, yani o dönemde yaklaşık 45 dolara bulduğunu söyledi. Annesinin bu ilaca her 21 günde bir aldığı kemoterapi dozuyla birlikte ihtiyaç duyduğunu belirtti.

rgthy
Omdurman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden (Şarku’l Avsat)

Maliyet yalnızca ilaçla da sınırlı değil. İsar, annesinin kemoterapi aldığı yatak için de 40 bin Sudan cüneyhi ödediklerini belirterek, iş ve gelir imkânlarının olmadığı bir ortamda ailenin bu masrafları nasıl karşılayabileceğini sordu.

Naile ise ailenin daha önce yemek masraflarını karşılamakta zorlandığını, şimdi ise hem yiyecek hem de ilaç temin etmek için mücadele ettiğini anlattı. Evi yıkılan Naile, komşularının yanında kalmak zorunda kaldı.

Reuters’a konuşan Hartum Onkoloji Hastanesi Baş Eczacısı Muna Abdurrahman, bazı ilaçların ücretsiz temininin durmasının ardından kimi hastaların ilaçlarını kendi imkânlarıyla satın alamadıkları için tedavi dozlarının iki hafta veya daha fazla geciktiğini söyledi.

Ekonomik kriz, tanı hizmetlerine de yansıyor. Tıbbi laboratuvar uzmanı et-Tayyib Yusuf, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, dolar kurundaki yükselişin sektörü doğrudan etkilediğini belirterek laboratuvarların dövizle ithal edilen solüsyon ve sarf malzemelerine bağımlı olduğuna dikkat çekti.

Yusuf, Hartum’a dönen birçok laboratuvar sahibinin iş yerlerini ve cihazlarını kaybetmelerinin ardından ‘sıfırdan’ başlamak zorunda kaldığını, bunun yanı sıra bakım, kira ve ekipmanların yeniden satın alınması gibi maliyetlerle karşı karşıya kaldığını söyledi.

Yüksek maliyetler nedeniyle bazı laboratuvar sahipleri cihazları ortaklık sistemiyle satın alarak tek bir merkezde bir araya getirmeye başladı. Her laboratuvarın kendi ekipmanına sahip olması yerine uygulanan bu yöntem, hizmetlerin sürdürülmesini sağlayan geçici bir çözüm olarak görülüyor.

Pahalı ilaçlar ve toparlanma sürecindeki fabrikalar

İlaç piyasasında da durum büyük ölçüde farklı değil. Eczacı Mahmud en-Naim, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, savaşın ardından fiyat artışları ve vatandaşların şikâyetlerinin arttığını belirterek bunun bazı yerli ilaç fabrikalarının yıkılması, dış tedarik zincirlerinin aksaması ve ithalatın dövize bağımlı olmasından kaynaklandığını söyledi.

Naim, Ulusal İlaç Konseyi’nin yeni ilaç çeşitlerinin ve ilaç şirketlerinin kayıt altına alınmasını teşvik etmeye başladığını belirtti. Rekabetin artmasının fiyatların düşürülmesine katkı sağlayabileceğini ifade etti.

Hartum’daki bazı fabrikalar da yeniden üretime başladı, ancak henüz tam kapasiteyle çalışmıyor. Yerli üretim ve tedarik zincirlerinin istikrara kavuşması halinde bu durum, ilaç piyasasında kademeli bir rahatlamanın önünü açabilir.

Salgın hastalıklar... Henüz sona ermemiş bir tehlike

Yıkım, finansman yetersizliği ve tedavi maliyetlerinin yüksekliğinin yanı sıra sağlık sistemi salgın hastalıkları da büyük bir risk olarak karşı karşıya bulunuyor. Kasım, hastaneye başvuran vakalar arasında sulu ishal, sıtma ve dang humması görülme oranlarının gerilediğini belirterek salgınlarla mücadele çalışmalarının sürdüğünü ve kolera, dang humması ve diğer hastalık vakalarının tedavisi için bir izolasyon merkezi kurulduğunu söyledi.

xsdcfgthy
2026 yazında Hartum’da Sağlık Bakanlığı tarafından düzenlenen aşılama kampanyasında kolera aşısı olan Sudanlı bir kız çocuğu (AP)

El-Beşir ise Sudan’da endemik hastalıklardan biri olan sıtmayla yalnızca hastanelerin mücadele edemeyeceğini belirtti. El-Beşir, mücadelenin sağlık konusunda bilinçlendirme ve korunmadan hastalık taşıyan vektörlerin kontrolüne, teşhis ve tedaviye kadar federal sağlık sistemi, eyaletler, yerel yönetimler ve toplum arasında koordinasyon gerektirdiğini ifade etti.

Bu riskler, hastalıkların ve yetersiz beslenmenin su ve kanalizasyon hizmetlerindeki eksiklikler ve sağlık tesislerine erişimdeki güçlüklerle aynı anda yaşandığı yerinden edilme ve çatışma bölgelerinde daha da ağırlaşıyor.

Böylece mevcut tablo, tamamen çökmüş bir sağlık sektörüne işaret etmese de savaşın etkilerini geride bırakmış bir sağlık sistemini de ortaya koymuyor. Hartum’da bazı hastaneler yeniden hizmet vermeye başladı; cerrahi operasyonlar, yoğun bakım ve laboratuvar hizmetleri yeniden devreye girdi. Rehabilitasyon ve oksijen üretimi projeleri başlatılırken, Kassala ve Beyaz Nil eyaletlerinde ücretsiz ya da halka daha yakın sağlık hizmeti sunma kapasitesini yeniden kazanan tesis örnekleri görülüyor.

Ancak İman hâlâ çocuğunun tedavisi için seyyar kliniği bekliyor, Zehra bir sağlık merkezine ulaşmak için iki saat yol kat ediyor, Amani savaştan kaçarken kızını bir ağacın altında dünyaya getiriyor. Naile ise başkentteki en büyük kanser tedavi merkezlerinden birine ulaşmasına rağmen ihtiyaç duyduğu ilacı bulamıyor.


BM: Yemen’de durum hızla değişiyor... Batı kıyılarına erişimi kısıtlamalar engelliyor

BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
TT

BM: Yemen’de durum hızla değişiyor... Batı kıyılarına erişimi kısıtlamalar engelliyor

BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)
BM, son gelişmelerin ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edilmesine yol açtığını açıkladı (AP)

Birleşmiş Milletler (BM), Yemen’de yerinden edilme hızının 3 Eylül’den bu yana belirgin şekilde arttığını ve ay başından itibaren 100 binden fazla kişinin yerinden edildiğini açıkladı. Yerinden edilenlerin büyük bölümü Taiz ve Lahic vilayetlerine yöneldi.

BM Yemen Mukim Koordinatörü ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Buquera, Şarku’l Avsat’a özel açıklamasında, Batı kıyısı boyunca çatışmaların sürmesi nedeniyle Yemen’de yeni yerinden edilme dalgaları ve insani ihtiyaçlarda beklenen artışla başa çıkmaya hazır olduklarını belirtti. Buquera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişinin Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldığını söyledi.

Buquera, insani yardım çalışanlarının hareketlerinin Batı kıyısındaki bazı bölgelerde olumsuz etkilendiğini belirterek güvenlik sorunları, hareket kısıtlamaları ve iletişim kesintilerinin bazı bölgelere erişimi hâlâ engellediği uyarısında bulundu.

csdfvgthyj
BM Yemen Mukim Koordinatörü ve İnsani İşler Koordinatörü Laurent Buquera (BM)

BM yetkilisi, artan ihtiyaçlar karşısında güvenli ve sürdürülebilir insani erişimin sağlanmasının, çatışmalardan kaçan siviller için güvenli koridorlar oluşturulmasının ve acil yardım çalışmalarının sürdürülebilmesi için gerekli kaynakların sağlanması acil önem taşıdığını vurguladı.

100 binden fazla kişi yerinden edildi

Buquera, Yemen’de yerinden edilme hızının 3 Eylül’den bu yana büyük ölçüde arttığını belirterek Uluslararası Göç Örgütü’nün (IOM) son verilerine göre ay başından bu yana 100 binden fazla kişinin yerinden edildiğini söyledi.

Durumun hâlâ hızla değiştiğini belirten Buquera, önümüzdeki dönemde ülke içinde yerinden edilenlerin sayısının daha da artmasının beklendiğini ifade etti.

BM ve insani yardım ortaklarının, güvenlik koşulları, erişim imkânları ve mevcut kaynakların elverdiği ölçüde Yemen genelindeki en kırılgan kesimlere, özellikle de yerinden edilenlere destek sağladığını belirten Buquera, yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmaya devam ettiğini kaydetti.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) daha önce Yemen’de devam eden çatışmalar nedeniyle yalnızca iki hafta içinde 57 binden fazla çocuğun yerinden edildiğini ve çocukların temel hizmetlere erişimden mahrum kaldığını açıklamıştı. UNICEF, tırmanan çatışmaların insani yardıma ihtiyaç duyan 12,2 milyon çocuğun bulunduğu krizi daha da ağırlaştırdığı uyarısında bulunmuştu.

Acil ihtiyaçlar ve tükenen stoklar

BM koordinatörüne göre en acil insani ihtiyaçlar arasında acil barınma, temel ev ihtiyaçları, gıda, güvenli su, sanitasyon hizmetleri, acil sağlık hizmetleri, koruma ve nakdi yardımlar bulunuyor.

Buquera, yerinden edilenlerin büyük bölümünün zaten son derece kırılgan koşullarda yaşadığını, bazılarının ise birden fazla kez yerinden edilmek zorunda kaldığını belirtti.

İnsani müdahale kapasitesinin ciddi baskı altında olduğunu vurgulayan Buquera, stokların hızla tükendiğini ve finansman açığının sürdüğünü söyledi. Buna güvenlik sorunları ve ihtiyaç sahiplerine hızlı ulaşmayı daha da zorlaştıran erişim kısıtlamalarının eşlik ettiğini ifade etti.

csdfgthyj
UNICEF’e göre çatışmalar, iki hafta içinde 57 binden fazla çocuğun yerinden edilmesine yol açtı (AFP)

Barınma, su ve sanitasyon, gıda güvenliği, sağlık, beslenme, koruma ve nakdi yardım sektörlerinde hâlâ büyük açıklar bulunduğunu belirten Buquera, Hızlı Müdahale Mekanizması’nın ihtiyaçlarda yaşanabilecek büyük artışlara karşı hazırlık yapmak amacıyla çeşitli senaryolar üzerinden planlama yaptığını söyledi.

Yardım çalışanları ve depolar için güvenlik endişesi

Moka kentindeki kontrol değişikliğine ilişkin değerlendirmesinde Buquera, BM ve ortakları açısından öncelikli kaygının halkın güvenliği ve refahı olduğunu belirtti. Özellikle son çatışmalar nedeniyle yerinden edilmek zorunda kalan ya da temel hizmetlere ve insani yardımlara erişimi etkilenen sivillerin durumunun yakından takip edildiğini söyledi.

BM kuruluşlarının ihtiyaçları değerlendirmek ve yardımların ulaştırılmaya devam etmesini sağlamak amacıyla müdahalelerini uyarlamak için çalıştığını belirten Buquera, insani yardım çalışanlarının güvenliği ile merkezlerin, depoların ve diğer insani yardım varlıklarının güvenliğinin “son derece ciddi bir endişe kaynağı” olduğunu vurguladı.

fgthy
Buquera, çatışmalar nedeniyle uygulanan hareket kısıtlamalarının Batı kıyısındaki bölgelere erişimi engellediğini belirtti (AFP)

İnsani yardım çalışanlarına, tesislerine ve varlıklarına her zaman saygı gösterilmesi ve bunların korunması gerektiğini belirten Buquera, hayat kurtarıcı yardımların ihtiyaç sahiplerine ulaşmaya devam edebilmesi için insani yardımların güvenli ve engelsiz şekilde ulaştırılmasının sağlanması çağrısında bulundu.

En fazla Taiz ve Lahic’e sığınılıyor

BM yetkilisi, insani yardım ortaklarının çatışmalardan etkilenen ve yerinden edilenleri kabul eden bölgelerde, özellikle de en fazla kişinin sığındığı Taiz ve Lahic vilayetlerinde acil yardım sağladığını belirtti.

Yerinden edilenlerin sayısındaki artış ve ihtiyaçlarının büyümesiyle birlikte kayıt işlemlerinin sürdüğünü belirten Buquera, 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla ülke içinde yerinden edilmiş kişinin Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldığını, bunun yanı sıra yerinden edilen ailelere başka desteklerin de sağlandığını ifade etti.

vdfgbhyju
Buquera’ya göre 15 Eylül itibarıyla 60 binden fazla yerinden edilmiş kişi Hızlı Müdahale Mekanizması aracılığıyla yardım aldı (AP)

Bazı bölgelere erişimin güvenlik sorunları, hareket kısıtlamaları ve iletişim kesintileri nedeniyle hâlâ zor olduğunu belirten Buquera, BM İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) yardımların ulaştırılmasını kolaylaştırmak ve sivillerin güvenli geçişini sağlamak amacıyla ilgili makamlarla iletişimini sürdürdüğünü kaydetti.

Krizin genişlemesine yönelik senaryolar

Buquera, BM’nin mevcut koşullara müdahale ederken aynı zamanda yeni yerinden edilme dalgalarına ve insani ihtiyaçlarda yaşanabilecek artışlara hazırlık yaptığını belirtti.

Ortak kuruluşların, hızlı müdahale mekanizmaları, çok amaçlı nakdi yardımlar ve gıda tedarikinin de dahil olduğu çok sektörlü yardımları kapsayan planlama senaryoları hazırladığını belirten Buquera, bu çalışmaların çok sayıda kişinin ihtiyaçlarının karşılanmasını amaçladığını söyledi.

cdfgthyju
Yemen’de çatışmaların yeniden başlaması nedeniyle evlerini terk eden Taiz vilayetindeki kadınlar ve çocuklar (BM)

BM koordinatörü, sivillerin ve sivil altyapının her zaman korunması gerektiğini vurgulayarak yerinden edilme merkezleri, yollar, okullar ve hastanelerin de bu koruma kapsamına girdiğini belirtti.

Buquera ayrıca çatışmalardan kaçan siviller için güvenli koridorlar oluşturulması ve artan ihtiyaçlara yanıt verebilmek için gerekli kaynakların sağlanması çağrısını yineledi.


Suudi Arabistan'a Husi saldırılarına karşı bölgesel ve uluslararası kınama

Cizan'da bir cami ve araçlarda meydana gelen hasardan bir görünüm (SPA)
Cizan'da bir cami ve araçlarda meydana gelen hasardan bir görünüm (SPA)
TT

Suudi Arabistan'a Husi saldırılarına karşı bölgesel ve uluslararası kınama

Cizan'da bir cami ve araçlarda meydana gelen hasardan bir görünüm (SPA)
Cizan'da bir cami ve araçlarda meydana gelen hasardan bir görünüm (SPA)

Husilerin Suudi Arabistan'daki sivilleri, sivil tesisleri ve İslami kutsal mekânları füze ve insansız hava araçlarıyla hedef alan saldırılarına yönelik Arap, İslam dünyası ve uluslararası çevrelerden kınamalar salı günü de devam etti. Açıklamalarda Suudi Arabistan'la tam dayanışma içinde olunduğu vurgulanırken ülke topraklarının hedef alınması ve egemenliğinin ihlal edilmesi reddedildi.

Ürdün, Katar, Kuveyt, Mısır, Bahreyn, Yemen ve Birleşik Arap Emirlikleri Husilerin saldırılarını kınadı. Bu ülkeler, egemenliğini ve güvenliğini korumak amacıyla Suudi Arabistan'ın alacağı tüm meşru önlemlerde Riyad'ın yanında olduklarını belirterek sivillerin yanı sıra sivil ve ekonomik tesislerin hedef alınmasını reddetti.

Arap ülkelerinden gelen açıklamalarda devletlerin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiği vurgulanırken tırmanışın bölgenin güvenliği ve istikrarı üzerindeki sonuçlarına karşı uyarıda bulunuldu.

Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi de Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik sürdürdüğü “günahkâr terör saldırılarını” en sert ifadelerle kınadı. Budeyvi, milislerin balistik füzeler ve insansız hava araçlarıyla sivil hedefleri ve sivilleri kasıtlı ve tekrarlanan şekilde hedef aldığını belirterek tırmanışı, “milislerin terörist yaklaşımını ortaya koyan tehlikeli bir suç eylemi” olarak nitelendirdi.

Dünya Müslüman Ligi, Arap Parlamentosu, İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap İçişleri Bakanları Konseyi de Suudi Arabistan'la tam dayanışma içinde olduklarını açıkladı. Söz konusu kuruluşlar, Riyad'ın saldırganları caydırmak, güvenliğini sağlamak ve vatandaşları ile ülkesinde yaşayanların güvenliğini korumak için alacağı tüm önlemleri desteklediklerini bildirdi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Babülmendep Boğazı'ndaki gelişmeleri görüşmek üzere düzenlediği acil oturumda Birleşmiş Milletler, Husilerin Suudi Arabistan'daki sivil altyapıya ve enerji sektörüne yönelik saldırılarını kınadı. BM, Kızıldeniz'in güvenliğinin korunması ve Babülmendep Boğazı'ndaki seyrüsefer hak ve özgürlüklerinin uluslararası hukuk ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda yeniden tesis edilmesi ve bunlara saygı gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

BM Genel Sekreter Yardımcısı'nın Ortadoğu, Asya ve Pasifik'ten sorumlu yardımcısı Halid Hiyari, son günlerde Suudi Arabistan'ın maruz kaldığı saldırılara dikkat çekti. Hiyari, Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı'ndaki seyrüsefer hak ve özgürlüklerinin uluslararası hukuk ve ilgili Güvenlik Konseyi kararları, bunlar arasında 2722 sayılı karar doğrultusunda yeniden tesis edilmesi ve bunlara saygı gösterilmesi gerektiğini belirtti. Hiyari, deniz yollarındaki istikrarsızlığın etkilerinin uluslararası barış ve güvenliğe, küresel enerji piyasalarına, gıda güvenliğine ve en kırılgan ülkelerin ekonomilerine yayılabileceği uyarısında bulundu.

Öte yandan Avrupa Birliği'nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika'dan sorumlu bölgesel medya ve iletişim ofisi de Husilerin Suudi Arabistan'a düzenlediği saldırıyı şiddetle kınadı.

Ofis, resmi X hesabından yaptığı açıklamada, İran yanlısı grupların düzenlediği saldırıların devam ettiği bir dönemde Avrupa Birliği'nin Körfez bölgesindeki ortaklarıyla dayanışma içinde olduğunu bildirdi.

Açıklamada ayrıca AB'nin Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almak ve Orta Doğu'nun istikrarını korumak amacıyla bölgesel ortaklarıyla çalışmayı sürdüreceği belirtildi. Bunun tüm tarafların çıkarına olduğu vurgulandı.

Söz konusu kınamalar, Husilerin Suudi Arabistan'da 7 bölgeyi hedef alan saldırılarının ardından geldi. Bölgesel gerilimin daha geniş bir alana yayılma riskini artıran saldırılarla ilgili olarak Yemen'deki Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu, salı sabahı erken saatlerde yaptığı açıklamada, Husi milislerinin saldırıları sonucu 13 sivilin hafif ve orta dereceli yaralandığını, 7 konut ile 2 aracın hasar gördüğünü duyurdu.