Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Yolsuzluğun, Irak’ın 600 milyar dolarından fazlasını götürdüğünü belirten el-Kazımi, kendisine yönelik 3 suikast girişiminden bahsetti.

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
TT

Irak Eski Başbakanı Kazımi Şarku’l-Avsat’a konuştu: Beni şeytanlaştırmaya ve son 20 yılın kusurlarını hükümetime yüklemeye çalışanlar var

Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi
Şarku’l-Avsat Genel Yayın Yönetmeni ile röportaj yaptığı esnada el-Kazımi

Saddam Hüseyin sonrası bir rejimde Irak Başbakanı, deprem hattında oturur. Yetkileri geniş, mayınlar zorlu. Baas rejimini yerle bir eden işgaliyle bu rejimi kuran Amerika da, Amerika’nın çekilmesinden doğan boşluğu doldurmak için vakit kaybetmeyen İran da illaki olmalı. Bu anlamda Irak Başbakanı Washington ile Tahran arasında ikamet eder ve bu iki taraf arasındaki dikenli ilişkinin karmaşıklığından etkilenir. Ülkesinde ise Araplar ve Kürtler arasında durur ki Bağdat ile Erbil arasındaki eski ve yeni endişeleri giderebilsin. Ayrıca, Şiiler ve Sünniler arasında da durur ve ilk bakışta imkansız gibi görünen bir görev olarak teminat ve yara bandı sağlamak ister. Vazifesi, hizipler devletinin parmakları arasından devletin heybetini geri almak ve onu, uygun olmayan bir zamanda eşitsiz bir savaştan uzak tutmaktır. Kararlılık tek başına yetmez. Keza sabır da. Tecrübe, hiziplerin bazen kendilerine hiç benzemeyen ve iktidar kartelinin dışından bir adamın başbakanlığa gelmesini kabul edip, sonra da sokakta ve mecliste onun başarısından korkuyormuş gibi davrandığını söylüyor. Mustafa el-Kazımi’nin Mayıs 2020 ila Ekim 2022 arasındaki başbakanlık tecrübesi, kayda değer ve dikenliydi. el-Kazımi bu süreçte biri insansız hava aracı ile olmak üzere pek çok suikast girişimine maruz kaldı. Pusulanın devletler arası ilişki ve önce Irak’ın çıkarı olduğu düşüncesiyle devletin ve kurumlarının varlığını onarmaya ve Irak’ı, çekişme alanı olmaktan ziyade bölgesel bir diyalog diyarı haline getirmeye çalıştı.
Şarku’l-Avsat, eski Başbakan’a tecrübesini ve bu tecrübedeki belirgin durakları sordu. Irak hükümetinin başı olarak sürdürdüğü görevinin sona ermesinden sonra yaptığı ilk röportaj metni:

- “Dürüstlük Komisyonu”, yakın birkaç eski yardımcınız hakkında tutuklama ve soruşturma emri çıkardı. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
- Ta hükümeti devraldığım ilk haftalardan itibaren bu sivil tecrübeyi şeytanlaştırma süreci başladı. Devletin dışındaki gruplar, bu tecrübeyi başarısız kılmak uğruna halka hizmet için yapılan her türlü işin karşısında durdu. Ancak biz halka verdiğimiz sözümüze sadık kaldık ve programımızdaki temel dosyalara ilişkin taahhütlerimizi yerine getirdik. Hükümet, iktidarı barışçıl bir şekilde devretme ilkesine göre devraldığımız günden çok daha iyi bir durumdayken teslim edildi.
Bu hükümeti şeytanlaştırma ameliyesi, görev süresinin sona ermesinden ve başbakanın kanunla güvence altına alınan haklarının geri alınmasından sonra bile devam etti. İntikamcı ve art niyetli olarak değerlendirilebilecek şeyler vardı ve biz devlet kurumlarını bundan uzak tutmayı umuyorduk. Tüm uydurma ve art niyetli davalara yönelik şeffaf bir uluslararası soruşturmayı kabul ettiğimiz açıkça beyan ettik. Bu adımlar, devlete haklarını ve meşru kurumlarının rolünü geri kazandırma amacıyla benimsediğimiz yaklaşıma bir tepki olan siyasi bir bağlamda atılıyor. Bu aynı zamanda, Irak’ın çıkarlarına dair okumalarımız ışığında yurtdışında benimsediğimiz ılımlılık yaklaşımına da bir tepki. Devlet aklını, devlet dışı bir akla üstün kılmaya ve dizginsiz silahların, yaygın yolsuzluğun ve kendi gündemleri için hamileri finanse edenlerin alanını daraltmaya çalıştık. Yurtdışında da kışkırtma üslubundan veya tâbi olma seçeneğinden uzak durarak, devletlerarası ilişki, çıkar ve işbirliği dilini vurguladık. Bu yaklaşım, devletin yokluğunda ganimet toplamaya alışmış olanları ve Irak’ın gerçek çıkarıyla alakasız projelerin sahiplerini öfkelendirir.


2021 yılında Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde el-Kazımi’nin evine yönelik İHA saldırısı (EPA)

- Herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadığınızı ve yolsuzları himaye etmediğinizi mi iddia ediyorsunuz?
- Kesinlikle söyleyebilirim ki herhangi bir yolsuzluk davasına karışmadım ve kimseye arka çıkmadım. Hatta tanıdıklardan biri bir yolsuzluk davasına karışıp mahkûm olduğunda, maruz kaldığım tüm baskılara rağmen asla müdahale etmedim. İronik olan şu ki yolsuzluğa bulaşan o kişi ve aracılık edenler şimdi düşman oldular ve halihazırda şeytanlaştırma, yalan uydurma ve bana karşı dosyalar üretme kampanyasının büyük bir kısmını yönetiyorlar. İşte bu yüzden röportaja başlamadan önceki sohbetimizde size iki mesele olduğunu söylemiştim: reform ve reformcular. Ben bir reformcuydum ve bundan dolayı bulandırma ve suçlama operasyonlarına maruz kaldım. Ailesinden bir kişiyi resmi bir göreve atamayan ilk Iraklı yetkili benim. Başbakanlık ofisinde ya da dairemde ailemden kimse yoktu. Bunu nüfuz, kayırmacılık ve ailecilik kültürünü, iktidarı devlet aleyhine kötüye kullanma ilkesini, yolsuzluğu tesis edip liyakat ve sosyal adalet temelinde yetkilendirmeyi dışlayan şeyi uzak tutmak için yaptım; ben ulusal unsurlara dayanıyordum. Evet, bir kardeşim Başbakanlıkta görevliydi. Evet ama o ben başbakanlığa gelmeden dört sene önce atanmıştı. Ben görevi devraldıktan sonra yasal çerçeveye uygun olarak ve benim şahsi talebimle emekliliğe ayrıldı; kayırmacılık ve ailecilik ilkesinden kaçınmak istiyordum. Saddam sonrası Irak’taki hâkim kültürün aksine olarak ben ailemden, akrabalarımdan, kuzenlerimden veya amcalarımdan birini kadrosuna, ofisine veya şahsi koruma ekibine dahil etmeye karşı çıkan ilk başbakanım. Devleti idare ettiğim süre boyunca tam bir şeffaflık ve profesyonellik ile hareket ettim ve bulunduğum makamı hiçbir şekilde suistimal etmedim. Görevden ayrıldığımda mevcut hükümete saygımdan dolayı onun aleyhinde bir karışıklığa sebep olmamak veya odağını dağıtmamak ve onu desteklemek adına susma ve basına konuşmama kararı aldım. Ancak şahsıma ve hükümetime karşı artarak devam eden karalama, sessiz kalınamayacak seviyelere varınca ben de sessizliği bozmaya karar verdim.

- Mevkinizi kullanarak maddi kazanç sağlamadınız mı?
- Ben hükümete girdim, çıktım ama hala yirmi yıldır oturduğum evde yaşıyorum. Ben başbakanken bile siyasetçiler, göreve gelmeden önce de oturduğum eve gidip geliyorlardı. Ben Irak’ta büyük bir yolsuzluğun olduğunu fark ettim. Vatandaşlardan yüksek komisyonlar alan şebekelerin yanı sıra elektronik ödeme hırsızlıklarının dosyasını ve vergiler meselesini ortaya koydum. İntikam veya karalama için gerçekleri çarpıtmaya çalışanlar var. Başbakan olduktan sonra çıkardığım 19 Ağustos 2020 tarihli ilk dosyada vergiler konusunun soruşturulmasını istedim. Maliye Bakanlığı ile Dürüstlük Komisyonu’ndan “asrın davası” olarak adlandırılan ve petrol şirketlerine vergi ödenmesine ilişkin bilgileri soruşturmasını talep ettim. Bunu daha sonra duyuran da biziz. Hükümetim, keşfettiğimiz ve duyurduğumuz vergi emanetleri hırsızlığı vakası da dahil olmak üzere büyük yolsuzluk meselelerini ortaya çıkardı ve bunları yargıya teslim etti. Ama şu an, mevcut karalama ve çarpıtma kampanyasının gölgesinde bu yolsuzluğu ifşa edip takibini yapanlar suçlu oluyor, hırsız ise masum! Emeklilik Kurumu’ndan çalınan meblağlarda yolsuzluk meselesini ortaya koyduk ki bu meselede “asrın hırsızlığından” daha büyük meblağlar söz konusu. Elektronik ödeme yolsuzluğu meselesinde birçok güçlü tarafın payı var. Ne yazık ki güçleri ve nüfuzları sayesinde bu taraflar, adaletin yerini bulmasını tam anlamıyla engelleyebildi.  
Makamı devraldığımda bir bütçem yoktu. 2020 ila 2022 arasında bir bütçe olmadı. İki sene boyunca ana bloklar, bütçeyi oylamada bana yardımcı olmadı. Hükümetimin yalnızca beş aylık bütçesi vardı. Buna rağmen ekonomik krizden çıkmayı, yolsuzlukla mücadele etmeyi, ülkede güvenlik ve toplum düzeyinde istikrarı sağlamayı başardık.

- Neden peki?
- Çünkü hükümetin başarılı olmasını istemediler; korkuyorlardı. Ekim gösterilerinin yansımalarının olduğu merhaleyi bu hükümetle aşmak ve hükümetle başbakanı kendi hatalarının günah keçisi haline getirmek istiyorlar. Hükümet bütçeden seçimlerde istifade edebilir ve kazanmak ve iktidarda kalmak için bütçeyi kötüye kullanabilir bahanesini ileri sürerek bütçeye erişimimizi engellemeye çalıştılar. Ben geldiğimde yolsuzluk olgusu, siyasi sistemde iyice yer etmişti. Bazıları şimdi benim hükümetim hakkında konuşarak onu şeytanlaştırmaya çalışıyor ve yirmi senenin israfı ve kargaşasını ona yüklüyor. Ben iki yıl boyunca bütçe alamamışım, hangi yolsuzluktan bahsediyorsunuz? Hangi para israf edilmiş?

- Sadece 6 aylık bir dönem için mi bütçe vardı?
- Hükümetimin ömrü 28 aydı ve benim sadece 5 aylık bir bütçem oldu. Temmuz 2021 ortasında onaylandı ve 31 Aralık 2021’de bitti, sadece 5 ay. Hal böyleyken hangi yolsuzluktan bahsediyorlar? Yolsuzluk, Irak devletinde ben gelmeden önce kök salmış haldeydi. Önceki hükümetlerin tamamının bunda parmağı var. Bu dönemde boşa giden paraların 600 milyar dolardan fazla olduğu düşünülüyor. Başbakanlığımın iki yılı boyunca önceki tüm hükümetlerin toplamında daha fazla yolsuzluk ve suikast vakası ortaya çıkardık ve yargıyla birlikte takibini yaptık. Ama şimdi 18 yıldan fazla bir süredir yaşanan tahrip ve yolsuzluğun yükünü ve bizden önceki tüm hükümetlerin sorumluluğunu hükümetime yüklemeye çalışıyor ve o hükümetlerin sebep olduğu yıkıma karşı sessiz kalıyorlar. Çünkü o hükümetler, kendi partilerinden ve parlamento bloklarından gelen hükümetlerdir. Bu, kamuoyunu muhatap alan büyük bir yanıltmadır ve buna hükümet, partiler ve milisler de ortak olmaktadır. Ama kamuoyunu yanıltmaya ne kadar çalışsalar da başarılı olamadılar, olmayacaklar. Çünkü insanlar gerçeğin tamamen farkında. Irak halkın gerçek ile yalan uydurma ve dosya üretme arasındaki farkı ayırt edebiliyor. Maalesef birtakım kişiler kötü yönetim geçmişlerini temizlemek istiyor ve bunun için de ne bir partisi ne bir milisi ne de bir parlamento bloğu olan el-Kazımi hükümetini suçluyorlar.

- 2003 ile 2020 arasında 600 milyar dolar mı?
- Evet, 2003 ile 2020 ortası arasında yolsuzluk Irak’ın 600 milyar dolarını yuttu.

- Nereye gitti bu para?
- Partici taraflara gitti. Vatandaşın aleyhine olarak derin devletin hazinesine, yolsuzluk projeleri yatırımlarına, devlet dışı bazı grupların liderlerine ve bazı partilere gidiyordu. Ayrıca, Irak dışındaki yersiz savaşlara da gitti. Elimde önceki hükümetlerin ne harcadıkları ve kaybolan meblağlara dair hesaplar var. Bu konudaki bazı gerçekler korkunç ve şok edici.

- Nasıl kayboluyor bu meblağlar?
- Hayali projelerde ve maalesef ki Irak’ın katkıda bulunduğu askeri operasyonların finansmanında. Paralar birtakım odaklara gidiyor, bu odaklar da bu parayı, yurt içinde ve dışında silahlı gruplar için askerî bir konum oluşturmak için kullanıyor. Benim hükümetim döneminde devlet dışı grupların finansmanı için bir tek doların bile gitme imkânı yoktu. Benim bu konudaki tutumum keskindi, onlar da bunu biliyor ve susuyorlardı. İşte bunun için bana düşmanlık besliyorlar.


Röportaj esnasında el-Kazımi

- Siz silahlı operasyonları ya da milisleri finanse etmek için herhangi bir para akışını durdurdunuz mu yani?
- Evet, benim hükümetim döneminde hiçbir taraf, yolsuzluk veya devlet dışı grupları finanse etmek için devlet fonlarından herhangi bir pay veya imkan elde edemedi. Mali desteği onlardan kestikten sonra aynı tarafları bana karşı mücadeleye sevk eden sebeplerden biri de budur.

- Sayın Başkan, adınız ne zaman, hangi koşullarda ve kim tarafından başbakanlık için ortaya atıldı?
- Adım ilk kez 2018 yılında Sayın Haydar el-İbadi hükümetinin istifasından sonra gündeme geldi. Konu, Irak’taki en büyük siyasi çerçeveyi temsil etmeleri itibarıyla Şii taraflarca açıldı. Maalesef ki siyasette başbakanın Şii, cumhurbaşkanının Kürt ve meclis başkanının da Sünni olması gelenek haline geldi. Benim ismim önerildi, ancak ben affımı istedim.

- O dönemde Ulusal İstihbarat Servisi başkanıydınız, neden affınızı istediniz?
- İki sebebi var. Öncelikle, başbakan olarak başarı kriterlerine sahip değilim; ne bir partim var ne de parlamenter bir sistemde bir parlamento bloğum. Üstelik konuyu gündeme getiren taraflar, Irak’ın itibarını zedelemesi bakımından benim için kabul etmesi zor şartlar öne sürdü. Tabii o zaman kabul edemedim. Daha sonra göreve gelen Başbakan Sayın Adil Abdülmehdi ile aramızda bir konuşma geçti.

- Tartışma neye dairdi?
- Onun ismi de masadaydı benimki de. Ona affımı istediğimi haber verdim, zor şartlarda çalışacağını ve siyasi blokların da ciddi bir şekilde çalışmasına izin vermeyeceğini söyleyerek de dikkatli olmasını tavsiye ettim. Bu 2018 yılında yaşandı.
Ülkede siyasi bir reform ve insanların onuru için koruma talep eden gösterilerle Ekim 2019 olayları yaşandı. Olaylar gelişti, protestolar yapıldı ve Irak’taki genç göstericiler arasından çok sayıda şehit verdik, zira hükümet, göstericilere karşı mantık dışı bazı muamelelere başvurdu. Göstericilerden 600’ü aşkın şehit verdik; bunlar soğukkanlılıkla öldürüldü. 3500’den fazlası sakatlığa yol açacak şekilde yaralandı. 24 binden fazla kişi de hafif şekilde yaralandı. Bu durum, Dr. Adil Abdülmehdi hükümetinin istifa etmesine yol açtı. O hükümetin istifasından sonra ortaya atılan ilk isim bendim, ama kabul edemedim.
Kabul edemedim, çünkü işler karışıktı. Irak şehirlerinin çoğu öfkeliydi ve göstericilerin eline geçmişti. Siyasi durum elverişli değildi. Ben özür dileyince birkaç isim öne sürüldü, ancak hiçbiri hükümet kurmak için kabul alamadı. Son aşamada beşinci başbakan adayı olarak ismim ortaya atıldı ve ben de tam bir uzlaşma sağlanmadığı sürece sorumluluğu üstlenmeyeceğimi söyledim. Sorumluluğu basit bir sebepten ötürü kabul ettim: Gördüm ki Irak sahnesi, iç savaşa doğru ilerliyordu. Hiçbir başarı koşulunun mevcut olmadığı bir havada sorumluluk aldım, Iraklıların kanını bağışlamak için kabul ettim. Iraklıların zaten acı, keder, şiddet ve diktatörlükten yana uzun bir geçmişi var.
Şiddet ve sıkıntıyla karışık acılı geçmiş ile şimdi ve bize modern bir devlet ve yeni bir Iraklı insan inşa etme fırsatı verebilecek gelecek arasında yeni bir aşama, alan veya ayrılık noktası bulmaya çalışacağımı söyledim. Yani benim hükümetteki görevim, halkın siyasi sisteme olan güvenini geri getirmek için adil bir seçim gerçekleştirmekti ve bunu başardık. Önceden beni reddeden ve beni asılsız birçok suçla itham eden siyasi taraflar, belki sorumluluktan kaçmak belki de sorumluluğu yükleyecek bir günah keçisi aramak için kabul edip benim başbakanlığı kabul etmemi istediler. Sahne zorluydu. Ülke; ekonomik bir çöküş, petrol fiyatlarında bir düşüş, Korona salgınının yayılması, devlet çerçevesi dışındaki silahlı grupların pervasızlığıyla birlikte sokak çatışmalarına doğru gidiyordu. Bağdat ile Erbil arasındaki güven krizinin yanı sıra bazı Sünni partilerin siyasi sisteme olan güven krizi de cabası.
Tüm bu koşullar beni sorumluluğu kabul etmeye itti. İlk hedef, bir iç savaşa sürüklenmeyi önlemek, ikinci hedefse Irak ekonomisinin çökmesini engellemeye çalışarak adil seçimler yapmaktı.


Hişam el-Haşimi (AFP) – Kasım Süleymani (AP) – Ebu Bekir el-Bağdadi (AFP)

- Ayetullah Ali es-Sistani ile temsil edilen dinî mercinin sizin hükümetinize bir sempati beslediği söyleniyor…
- O dinî merci, kendine özgü tarzıyla ifade ediyor. Onun olaylara yaklaşımı bu, başbakanlık için asla belirli bir isim zikretmemekle birlikte bizim hükümet programımızda yer alan ana noktaları vurguladı, biz de bu programı uygulamaya bağlı kaldık. Ben hükümeti devraldıktan sonra BM Temsilcisi, en üst merciyle yaptığı ilk görüşmesinde mercinin; seçimlerin ertelenmemesi, devletin ağırlığının korunması, dış müdahalelerin önlenmesi, büyük yolsuzluk dosyalarının açılması, suikast operasyonlarıyla protestolardaki cinayetlere karışanların ifşa edilmesi için çağrıda bulunduğunu açıkladı. Hükümet bu şartları yerine getiriyor. Herkes biliyor ki bu meseleler, benim hükümetim de önemli ve büyük bir bölüm oluşturdu. Birçok meydan okuma ve engele rağmen belirgin başarılara imza attık. Dinî mercinin tutumlarına yakın olanlara ayak uyduran kişi, bu mercinin vizyonunun boyutlarının farkına varır. Nitekim bu merci, Irak’ta sivillik ve siyasi ve sosyal kültürün çeşitliliği için çağrı yapan çok büyük bir dinî otoritedir. Biz bu modeli kendimize örnek aldık ve gerçekten de 2003’ten sonra ilk kez farklı bir sivil yönetim modeli gerçekleştirdik. Bu, gerçekten bir başarı.
Siyasi partiler, Seyyid es-Sistani’nin ortaya koyduğu bu önermenin çok gerisinde kalmış gibi görünüyor. Seyyid es-Sistani, soylu bir Iraklı vatansever ruhuyla düşünüyordu. O, küresel bir Şii dinî referans, doğru. Ancak Irak’a dair milli kaygısı, Kürtlere ve Sünnilere dair endişesi var. Bu meseleyi dert ediniyor, Irak’ın Araplığı ve Iraklı insanla da çok ilgileniyor. Keza kapsamlı ulusal kimlik ve toplumun meseleleri ve zorlukları ile de ilgili. O, sivil ve halkına hizmet edebilir modern bir devlet aklıyla düşünüyor.
- Bu çok önemli bir söz…
- Evet. Seyyid es-Sistani, Irak’ın Arap çevresine yönelmesini ve ulusal kimlikle sivil devletin güçlendirilmesini destekliyordu. Ayrıca, Şii toplulukların kendi devletleriyle bütünleşmesi ve herhangi bir ülkede geçerli olan yasalara saygı gösterilmesi çağrısında bulunuyor.

- Başbakanlığı nasıl teslim aldınız?
- Göreve 6 Mayıs 2020’de geldim. Bir grup bakanın yer aldığı bir hükümetle başladım. Parlamento, dışişleri bakanını onaylamamıştı. Bir Kürt-Kürt anlaşmazlığı söz konusuydu; adalet bakanlığında da aynı sorun vardı. Ekonomik olarak çok zor durumdaydık ve devlet memurlarının ve emeklilerin maaşlarını ödemek için ayda yaklaşık 6 milyar dolara ihtiyacım vardı. Bir de sokakta talepleri olan göstericiler, Korona krizi ve petrol fiyatlarının düşüşü meseleleri vardı. Emeklilerin maaşlarını ödeyemez haldeydik. Bu nedenle ilk ziyareti, emeklileri ve yaşlıları maaşlarını alacakları konusunda rahatlatmak için Emeklilik Şubesi’ne yaptım. Nitekim emeklilerin maaşlarını temin ettik, Iraklı devlet memurlarının maaşlarını ödemeyi taahhüt ettik ve bir gün bile gecikmedik. Düşündüğüm ilk şey iki konuydu. İlki, sıkıntılı ekonomik duruma bir çare bulma meselesiydi; ekonomik reform için bir yol düşündük. Dünya Bankası’nın yardımıyla bir reform planı hazırladık ve “Beyaz Sayfa” adını verdiğimi bir vizyon ortaya koyduk. Bu vizyon kapsamında birçok problemi ele aldık ve kısa bir süre içerisinde Irak devletine vergi vs. ödemeden büyük meblağlar sağladık. Ayrıca Irak devlet yönetiminin tüm detaylarına müdahale eden bir reform belgesi temin ettik ki bu, Irak tarihinde 70 yıldan bu yana ilk ekonomik reform belgesidir. Bu bir maceraydı ve reform planları, popülerlikten ve asılsız sloganlardan uzak olduğu bazıları beni eleştirdi. Ben insanların onurunu korumanın peşindeydim, duygularıyla oynamanın değil. Biz zorlu bir ekonomik vaziyetin içindeydik.
Merkez Bankası’nın rezervleri hızlı bir düşüş göstererek 49 milyar dolara inmişken iki yıl sonra 90 milyar dolara çıktı. Ben hükümeti teslim ettiğimde Merkez Bankası’nın rezervleri 90 milyar dolar civarındaydı. Altın rezervleri 95 tondu ve düşüşteydi. Ama iki yıl sonra ben hükümeti bıraktığımda altın rezervlerimiz 136 ton olmuştu. Üstelik birçok yatırım projesini inşa etmemize yardımcı olan büyük bir finans fazlası da mevcuttu. Daha önce de belirttiğim gibi ben geldiğimde maaşları ödemek için param yoktu. Ne bölgenin maaş ödeyecek parası vardı ne de benim Bağdat’ta memurların maaşlarını karşılayabileceğim bir para. Hamdolsun ki iki sene boyunca Irak devleti çalışanlarının maaşlarını ödemede bir gün bile gecikmedik.


Kasım 2019’da Bağdat’taki Şüheda Köprüsü üzerindeki protestoculara karşı duran güvenlik güçleri (AFP)

- Bu gerilemeden sonra Irak devletinin bölge ve dünya çapındaki varlığını onarmak için neler yaptınız?
- Doğrusu Irak, 2006 yılından sonra gerilemeye ve hizipçi başlıklar altında Arap ve bölgesel çevresinden uzaklaşmaya başladı. Geldiğimde ilk yaptığım şey bir Irak ulusal kimliği inşasını yeniden vurgulamak oldu; Savunma Bakanlığı’nda aşiret, kavim ve mezhep temelli tüm unvanlara son verildi.
Bir Irak ulusal kimliği inşa etmeye ihtiyacımız vardı. Irak ordusunun yüksek veya düşük mevkilerde mezhep temelinde dağıtılmayıp tüm Iraklılara ait olmasını sağlamaya çalıştım. Irak, dış ilişkilerinde de mesafeli ve geri idi. Irak’ı Arap çevresine döndürmek için çabaladım. Irak, ayrıcalıklı bir Arap ülkesidir. Evet, milliyetler mevcut; Kürtler vd. Bunların kimliklerini koruma hakları da var. Ancak Irak nihayetinde Arap ve İslam âleminin bir parçasıdır. Arap dünyasıyla, başta Körfez ülkeleri olmak üzere Ürdün, Mısır, Lübnan ve hatta uzak Arap ülkeleri ile ilişkilerimizi yeniden tesis etmeye çalıştım. Bu inşaya ve bu aidiyeti Iraklıların gündemine yeniden getirmeye şiddetle muhtaçtık. Irak sokaklarında ise Arap çevresine dönüşe dair bir duygudaşlık ve memnuniyet söz konusuydu. Bu büyük bir başarı. Kendilerine açıldığımız Arap ülkeleri de Irak’a ve Irak’taki yatırıma katkı sağlama konusunda en girişken ülkelerdi. Gelgelelim bu yatırımlara, Körfez’in Irak’ı sömürgeleştirmesi olarak bakanlar var. Irak’ı bu çevreden uzak tutma bahanesiyle bu yatırımların Irak’a girmesini istemeyenler de.

- Irak Başbakanı nerede yaşıyor, Tahran ile Washington arasında mı?
- Irak, Irak’ta, kendi çıkarlarında, başkalarının çıkarlarını gözeterek ve devletlerarası ilişkiler ile çıkarlar dengesi temelinde yaşıyor. Irak’ın çıkarı, elbette başkalarının çıkarlarından önce gelir. Kendi çıkarlarımızı savunuyor, başkalarının çıkarlarına saygı duyuyor ve bir tâbi olma durumu söz konusu olmaksızın devletlerarası ilişkileri gözetiyoruz. Yakın ve uzak ülkelerle ilişkide sağlıklı temel budur.

- Göreve geldikten sonra İran’a ilk ziyaretiniz nasıldı? Kiminle görüştünüz?
- Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani yetkiliydi. Ruhani’nin de bulunduğu bir basın toplantısında çok açık bir şekilde Irak’ın içişlerine müdahale eden ilişkilere değil, devletlerarası ilişkilere ihtiyacımız olduğunu dile getirdim. DEAŞ’a karşı savaşımızda bize destek olan ülkelere teşekkür ederiz. Bu yardımların bir kısmının gönüllü diğer bir kısmının bedelli olduğunu unutmamamız gerekir. Bunları Tahran’da net bir şekilde ifade ettim ve Arap çevresiyle olan ilişkilerimizin hem Irak’ın hem de tüm bölgenin çıkarına olduğunun da altını çizdim.

- İran Dinî Rehberi Ali Hamaney ile olan görüşmeniz nasıldı?
- Anlaşılırlığa dayalıydı; Irak komşu bir devlettir, Müslüman ve aynı zamanda Arap bir ülkedir. Irak’ın ilişkilerinde ciddi bir dengeye ihtiyacı var, biz İran’a karşı değiliz ancak özel alanımızı, bize özgü durumu ve hatta Amerika ile olan ilişkilerimizi anlamanızı istiyoruz, nitekim Saddam Hüseyin’den kurtulmamıza ve DEAŞ’a karşı savaşta biz yardımcı olan Amerika’ya çok ihtiyacımız var. Tutumu oldukça netti: Biz Irak’ın egemenliğine ve mahremiyetine, halkının çıkarına bakışına saygı duyuyoruz.

- Rehber, “Özel alana saygı duyuyoruz” mu dedi?
- Evet, dedi ki: Biz Irak’a ve çıkarları doğrultusunda izlediği siyasete saygı duyuyoruz. Biz, Amerikan siyasetine güvenmiyoruz, ancak Irak’ın bir özel alanı var ve ilişkilerini çıkarlarına göre inşa etmek onun hakkı.

- Ruhani, Hamaney ve İsmail Kaani ile mi görüştünüz?
- Tahran’daki o toplantıda Kaani ve İran Meclis Başkanı ile görüştüm. Hepimiz nettik, Irak ile Amerika arasındaki stratejik ilişki hakkında konuşuldu. İranlılar, içlerinin rahat etmesi için anlamaya çalıştılar. Onları, bunun Irak’ın çıkarı için olduğu, güçlerimizin Amerika ile stratejik ilişkiye şiddetle ihtiyaç duyduğu ve Amerikan varlığının ordumuzun ve güvenlik teşkilâtımızın yeterlilik ve yeteneklerini destekleyip geliştirmek için gerekli olup bunun onlar için bir tehdit oluşturmadığı konusunda temin ettim ve “Bu güçlerin varlığı Irak için gereklidir ve umarım Irak’taki Amerikan varlığının Irak’ın çıkarına olduğunu anlayışla karşılaşırsınız” dedim.

- İranlılar, Amerika’ya olan mesajlarını iletmek için Irak Başbakanlığı kanalını kullanıyor mu? Bu yönde bir rol oynadınız mı?
- Evet, İranlılar ile Amerikalılar birden fazla aşamada, özellikle de bazı Iraklı gruplardan veya Irak’taki silahlı toplulukardan füzelerin fırlatıldığı aşamada birçok mesaj vardı ve bizim rolümüz sakinleştirmekti. Başkan Donald Trump döneminde ABD’nin Bağdat Büyükelçiliğini vurmakla tehdit eden gruplar vardı ve biz Amerikalılar ile İranlılar arasında sükuneti sağlamayı başardık.

- İranlılar, Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından Irak’ın Amerika ile ilişkilerini kesmesini talep etti mi?
- General Kasım Süleymani cinayetinde Irak’ın egemenliğine yönelik bir ihlal söz konusuydu. Irak toprakları üzerinde, Bağdat Havalimanı yolunda gerçekleşti. Hükümetin bu operasyonun kınanması yönündeki tutumu oldukça netti. Bu, tamamen Amerika’nın kararıydı ve bölge ülkelerinin de Iraklı tarafların da bir etkisi veya dahli yoktu.
İranlılar benden Amerika ile ilişkileri kesmemi talep etmedi, o zamanlar istihbarat teşkilatının başkanıydım. Ancak siyasi süreçteki müttefikleri bunu istiyordu; Amerikalıların Irak’tan kovulmasını ve ilişkilerin kesilmesini talep ettiler. Ama o dönemdeki Irak hükümeti, bu baskılara boyun eğmedi. Biz daha sonra gerilimi azalttık ve istikrarı sağlamayı başardık.

- Başbakanken İranlılar ile Amerikalılar arasında mesaj ilettiniz mi?
- Evet, Amerika ile İran arasında sürekli mesaj taşıyorduk. Mahkûmların serbest bırakılması aşamasında müdahil olduk, müzakereler yapıldı.

- Hangi mahkûmlar?
- İran’daki Amerikalı mahkûmlar. Onlardan bir grupla görüştüm, bir kısmı İran kökenliydi. Ancak Amerikan seçimleri oldu ve bu konu ertelendi. Bazıları birkaç ay önce serbest bırakıldı.

- Onlarla İran’da mı görüştünüz?
- Evet, bazı mahkûmlarla İran’da görüştüm.

- Bu buluşma aleni miydi?
- Hayır, gizliydi.

- Kimdi onlar?
- İran kökenli olup, İran’da tutuklanan Amerikalılar. Bu meselenin çözümü için arabuluculuk yaptık. Müzakerelerde son aşamaya gelinmişti ki Amerikan seçimleri oldu ve müzakere ertelendi. Sonra diğer ülkelerden başka kanallar ortaya çıktı ve bazıları serbest bırakıldı.

- Bağdat’ı bölge ülkeleri arasında bir diyalog yurdu olması için çalıştınız. Suudi-İran diyaloğu fikri nasıl doğdu?
- Diyalogdan önce Irak’ın medeni dünyanın bir parçası olmasıyla ilgileniyordum. Irak, diktatörlük ve savaşların yükü altında yetmiş yıl geçirdi. Ben gözümü, 1975 yılında Kürt kardeşlerle yapılan 1975 savaşa açtım, ardından Irak-İran savaşı oldu, sonrasında Kuveyt’in işgal edildi ve son olarak 2003 sonrasında çatışma, kan, yolsuzluk, mezhepçilik, ırkçılık ve kargaşa ile geçen zorlu yıllar… Bütün bunlar birleştiğinde Irak’ta ve Irak toplumunda büyük bir yıkıma ve orta sınıfın çöküşüne yol açtı. Açılım siyaseti ve “sorunları sıfırlama” politikası üzerinden olumsuz birikimleri dağıtmaya çalışıyordum. Daima “Diyalog, kurşunun atıldığı bir andan bin yıl daha iyidir” minvalinde çağrıda bulunmuşumdur. Bu sebeple öteki ile farklı olsak da birbirimize açık olmamız gerektiğini düşündüm. Diyalog, ötekine karşı korku değil, güven ve iyi zan unsurları oluşturmaya yol açan şeydir. Bugün mevcut hükümet, aynı açılım siyasetini izliyor ve buna eklemelerde bulunuyor, bu iyi bir şey. Irak devletindeki başarı, birikime dayalı olmalıdır. Her bir hükümet, kendisinden önceki hükümetin çabasının üstüne bir şey koyar; onu şeytanlaştırmaya çalışıp, mutlak haklı olan ve kendisinden önceki hataları düzelten tek kendisiymiş gibi kahramanlık taslamaz. Şu çok yanlış bir üslup: kendinden öncekilerin başarılarını boşa çıkarıp inkâr etmek, hatta onlarını sicilini karalamak. Bu, yanlış bir siyasi gelenek kurar.
Arap dünyasındaki sorunumuz, daha önce bizi sloganlarla, ilerlemeci vaatlerle ve milli rüyalarla doyuran, ancak bize ekmek ve onur temin etmeyen, üstüne vatanlarımızı soyup geldiğimiz noktaya geri götüren hükümetler görmüş olmamızdır. Diyalog, benim stratejimdi ve özü, herkese açılmaktı. Suudi-İran diyaloğunu sonuç veren ilk konferansı yaptık. Bu, Irak’ın etrafındaki tüm ülkeleri ve Fransa dahil tüm dost ülkeleri davet ettiğimiz Bağdat Konferansı’dır. Konferansa bölge liderleri, özellikle de Cumhurbaşkanı es-Sisi de katıldı ki 31 senenden fazla bir süredir ilk kez bir Mısır cumhurbaşkanı Irak’ı ziyaret ediyordu. Kral II. Abdullah, BAE Başbakanı Şeyh Muhammed bin Raşid, Katar Emiri Temim bin Hammad, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran Dışişleri Bakanı da katıldı ve bu da bir ilkti. Cumhurbaşkanı es-Sisi ve Katar Emiri ilk defa bir araya geldi ve bu, 2021 yılında Bağdat’ta oldu. Buradan Suudi-İran diyaloğu fikri doğdu ve bu diyaloğu desteklemek için Bağdat Diyaloğu oturumları gerçekleşti. Tüm bunlar, Irak’ın başarısı sayılır.
Suudi-İran diyaloğu, istihbarat teşkilatı başkanları düzeyindeydi. Diyaloglarda pek çok mesele ele alındı ve oldukça başarılıydı. Büyük bir ilerleme kaydettik ve son aşamaya geldik. Ancak bölgedeki müdahaleler, bazı şeyleri geciktirebiliyor.
İlişki ve açılımın söz konusu olduğu Arap ve Arap olmayan ülkelerle kopuş halindeki ülkeler arasında da görüşmeler yapıldı, ama detaya girmeyeceğim.

- İran-Suudi diyaloğu bir ilerleme kaydetti mi?
- Suudi-İran diyaloğu, samimi ve verimliydi, bundan dolayı iki ülke arasındaki ilişkilere ve hem onların hem de bölge haklarının çıkarına olan şeye yakın zamanda dönüleceğini tahmin ediyorum. Irak’taki diyalogda bir ilerleme kaydedildi. İlk kez yüz yüze görüşüp samimi konuşmaları, ilk gelişme sayılabilir. İranlılar, Suudilerin bakış açısını dinledi, Suudiler de İranlıların. Diyalog, içtenlik ve netlik zemininde gerçekleşti. Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğine yönelik yanlış da dahil olmak üzere hataların kabulüne şahit olundu. İlk etapta aralarında güven unsurlarının kurulması, daha sonra diplomatik diyaloğa geçilip ilişkilerin yeniden tesis edilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.

- Yemen’deki duruma değinildi mi?
- Her şeye değindiler.

- Husiler meselesine de muhakkak?
- Dedim ya, her şeye değindiler.

- Diyalog oturumlarında Lübnan’daki durum da masaya yatırıldı mı?
- Kapsamlı bir diyalogdu.

- Baş başa mı oturuyorlardı?
- Hayır, ben de bulunuyor ve oturumları yönetiyordum. Diyalog oturumları bazen beş altı saat sürüyordu.

- Nerede düzenleniyordu?
- Bağdat’ta gizli bir mekânda.

- Katılımcıların güvenliği endişe kaynağı oldu mu?
- Tabii ki, onların güvenliği benim için ciddi bir endişeydi. İçlerinden biri herhangi bir tehlikeye maruz kalmamalıydı.

- Şu an diyaloğun geleceğini nasıl görüyorsunuz?
- Devam etmesinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Suudi-İran diyaloğunun başarısı bölgenin sakinleşmesine katkı sağladı. Suudi Arabistan, bölgede oldukça önemli bir ülke, İran da öyle. Bunlar, iki Müslüman komşu ve birçok ortak çıkarları var.

- Hükümet başkanlığında yüzleştiğiniz büyük dosya nedir?
- Ekonomi, önemli bir dosyaydı ve bazılarının savunduğunun aksine bütçesiz olarak ve kısa bir sürede bunu iyi başardık. Kontrolsüz silahlanma da bana büyük bir sıkıntı çıkardı. Bu silahları devlete iade etmek için çok çaba sarf ettim, ama ne yazık ki sadece şehirlerin sokaklarındaki silahlanmayı azaltabildik.

- Vatandaşlardan biri suikasta uğrayınca Irak Başbakanı ne hisseder?
- Büyük bir acı ve keder hisseder. Mesela feminizm ve siyasi sistemin iyileştirilmesi alanlarında faal olan genç aktivist Dr. Riham Şakir Yakub, Basra’da suikasta uğrayınca hissedilen acı ve kederi. Devlet, vatandaşını koruyamadığı için bir zayıflık duygusuna kapılır.

- Sizi hedef alan kaç suikast girişimi oldu?
- Üç.

- Nedir onlar?
- Resmi geçitler gevşekti ve milislerle silahlı gruplar tarafından kontrol ediliyordu. Kaçakçılık ve devletin paralarından çalınan komisyonlar vardı. Bu kargaşayı bitirmek için Basra’dan Şelemçe ve Mendeli’ye kadar tüm Irak geçitlerine bir operasyon düzenledim. Başarılı da olduk. Dönüşte el-Amare vilayetinden bir helikoptere bindim ve ateş altında kaldım.

- Faillerin kimliğini tespit edebildiniz mi?
- Devlet dışı silahlı gruplar. el-Amare geçidini kontrolünde bulunduran gruplar.

- Tutuklanan oldu mu?
- Hayır. Salahaddin vilayetinin Ferhatiye köyündeki bir grup Sünni aile, silahlı bir grup genç tarafından soğukkanlı bir şekilde öldürüldüğünde de ikinci suikast girişimi gerçekleşti. DEAŞ’ı suçlamaya çalıştılar, ancak faillerin bölge sakinleri olup bir Sünni ekonomik bölgesini kontrol etmeyi hedeflediği ortadaydı. Bir Fatiha okumak ve aileleri rahatlatmak için güvenlikten sorumlu tüm bakanları yanıma alarak oraya gittim ve yolda arabam füze saldırısına maruz kaldı. Füzeleri ateşleyen ve itiraf eden taraflarla temasa geçtik, ancak daha sonra füzelerin eğitim kapsamında fırlatıldığını iddia ettiler. Bu, başbakanı sürekli tehdit eden grup.

- Kim onlar?
- Devlet dışı topluluklar olarak bilinen meşhur gruplardan biri.

- Peki üçüncüsü?
- Üçüncüsü, Bağdat’ın el-Hadra bölgesinde yer alan özel konutuma mermi atan iki İHA aracılığıyla gerçekleşti. Medya tarafından bilindiği için bunu duyurmaya mecbur kaldık. Güvenlik ihlallerinin ülkede siyasi kargaşaya sebep olmaması için her zaman çaba harcarım. Bu üçüncü girişim, evde büyük bir yıkıma sebep oldu. Mermiler üst kata isabet ederken ben evin zemin katındaydım.

-Sizce sizi gerçekten öldürmek mi istediler?
- Evet, ciddi bir teşebbüstü.

- Saddam Hüseyin’i gördünüz mü?
- Saddam Hüseyin’i ilk duruşmasında gördüm.

- Niçin gittiniz?
- O tarihî ana şahit olmak istedim. Irak tarihinde bir dönüm noktası ve gerçekten zorlu bir tarihî andı. Ama maalesef Saddam Hüseyin’in kurbanları arasında bulunanlar, sorumluluk düzeyinde değildi. Saddam Hüseyin davasının oturumunda elde ettikleri şahsi kazanımlar ve oradan bir ev buradan bir araba hakkında konuşuyorlardı, böylece Saddam Hüseyin’in suçlarını daha az gösterdiler.

- Saddam Hüseyin’i sadece o zaman mı gördünüz?
- İdamından sonra cesedini el-Hadra bölgesinde benim evim ile Sayın Nuri el-Maliki’nin evi arasına attılar, ikinci görüşüm de bu. Bu işe karşı çıktım, ancak bir grup güvenlik görevlisinin toplandığını gördüm ve onlardan, ölüye hürmet ederek cesetten uzaklaşmalarını istedim.

- Cesedi el-Maliki’nin evinin yakınına mı getirdiler?
- Evet getirdiler. Maliki de gece cesedin Saddam Hüseyin’in aşireti olan en-Neda aşireti şeyhlerinden birine teslim edilmesini emretti. Ceset, el-Hadra bölgesinden teslim alındı ve Tikrit’te gömüldü. 2012’den sonra DEAŞ bölgeyi ele geçirince naaş çıkarılarak, şimdiye kadar kimsenin öğrenemediği gizli bir yere nakledildi. Çocuklarının mezarları dağıtıldı.

- Suudi Arabistan’la ilişkiniz nasıl başladı?
-  Ben istihbarat teşkilatının başındaydım. Irak hükümetinden, bizim belirli bir mezheple değil, tekfirciler ve teröristlerle sorunumuz olduğunu dair bir mesaj ilettim. Prens Muhammed bin Selman’ın cevabı gerçekten zekiceydi. Dedi ki: Biz mezheplere değil, ortak çıkarlar ve kültürel aidiyetlerimize dayalı siyaset yapıyoruz.  Samimi bir buluşmaydı, görüştüğümüz süre boyunca ikili ilişkileri derinleştirmeye olan ilgisini hissettim ve aramızda devam eden bir dostluk oluştu. Prens Muhammed’in ekonomik, kültürel ve sosyal iyileştirme bakımından Suudi Arabistan Krallığı ve bölge için geleceği gözeten vizyonuna tanık oldum. Gerçekten onda, vatanı ile bölgenin kalkınmasını dert edinen, medeni dünyanın bir parçası olan modern bir devletin kurulacağına inanan ve ekonomik, sosyal ve siyasi kalkınmanın inşasında etkisi ve izi olan hırslı bir genç gördüm. Herkesle ortak paydalar arıyordu, başkalarıyla uzlaşmacı ve tamamlayıcı bir dili var. Prens Muhammed bin Selman, azim ve samimiyetinden dolayı övgüyü hak ediyor.

- Suudi-İran diyaloğunu destekliyor muydu?
- Evet, destekleyiciydi ve uzun bir süredir ortak noktalar arıyordu.

- Araştırmacı Hişam el-Haşimi suikastı, size yönelik sert bir mesaj mıydı?
- Bu, benim başbakanlığa gelmemden birkaç gün sonra gerçekleşen korkunç bir suikasttı. Hişam, seçkin ve cesur bir dost ve araştırmacı idi, onun suikastı yakınlarım ve tüm dostlar için açık bir gözdağıydı. Suikastın olduğu gece üzüntü ve öfkeden uyuyamadım. İlk andan suçu ortaya çıkarmayı başardık ama bazı ipuçlarına ulaşmak için çok uzun bir süre gözetim altında tuttuk, sonunda katile ulaştık, tutuklandı ve itiraf etti. Bu, başbakan olarak ilk günlerimin zorlu anlarından biriydi. Daha sonra Amerika’da Başkan Donald Trump ile görüştüğüm sırada, Basra’da aktivist Riham Şakir Yakub öldürüldü. Irak ve halkı, seçkin ve barışçıl olan bu aktivisti kaybetti. Çok büyük bir kayıp ve acı verici bir mesajdı. Bu, devlet dışındaki silahlı gruplar tarafından aktivistleri korkutmaya yönelik bir mesajdı. Benim için zor bir an oldu.

- Riham’ı da Hişam’ı öldürenler mi öldürdü?
- Ölüm ekipleri. Aynı gruplar.

- Bu ölüm ekipleri, orduya ve güvenlik teşkilatlarına mı sızdı?
- Belirli bir servisteki varlıklarından faydalanıyor ve bu operasyonları gerçekleştiriyorlardı. Tutuklandılar ve aktivistleri, gazetecileri vd. öldürmek gibi birçok suçu itiraf ettiler. Hişam’ı öldüren kişi, İçişleri Bakanlığında memur olup, silahlı gruplardan biriyle çalışıyordu.

- Hala tutuklu mu?
- Evet.

- Bu, servisleri aşıp askerî kartları kullanarak suikastlar düzenledikleri anlamına mı geliyor?
- Sorun şu ki önceki bazı hükümetler bu grupların Irak devleti kurumlarına girişini kolaylaştırmıştı. Benimle bazı silahlı gruplarla arasındaki anlaşmazlık da onları bu imkândan mahrum etmiş olmamdan kaynaklanıyor. Maalesef önceki tüm hükümetler, bu grupların örtülü bir şekilde Irak devletine dahil olmasına katkıda bulundu.

- İstihbarat başkanıydınız, bu Saddam el-Cemel olayı nedir?
- DEAŞ’ın önemli liderlerinden biri olan Saddam el-Cemel, Suriyelidir. Medya onun öldürüldüğüne haberler yayınlandı, uluslararası istihbarat servisleri de 2015 yılında bu ölümü duyurdu ve böylece ortadan kayboldu. Saddam el-Cemel, suikast ve saldırıları operasyonları gerçekleştiriyordu. Saddam el-Cemel’in ölmeyip hayatta olduğu haberini aldık. DEAŞ’ın onun bir çatışmada öldüğünü duyurduğunu biliyorduk. Haberi alınca onu avlamak için bir plan yaptık ve onunla bir ilişki kurduk; bir ülkeden mali destek istiyordu.

- Onu mali destekle mi avladınız?
- Onu finanse edeceğimize dair anlaştık. Kendimizi ona, birlikte çalışmak istediği bölgede başka bir tarafa bağlı bir servis olarak takdim ettik ve belirli bir noktada randevuya gelmesi için kandırdık, ona videolar ve teminatlar gönderdik. Gerçekten de Suriye’den, anlaşmak istediği ülkeye geldi. Onu aldık ve naklettik. Onu istediği yöne doğru taşıdığımız zannediyordu, ancak biz onu, o fark etmeden Bağdat’a indirdik. Onu bir misafirhaneye yerleştirdik ve konuştuk. Onunla bizzat görüştüm, para istedi. Irak’ta bizim yanımızda tutuklu olduğunu söyleyince şaşırdı.

- Sizin Iraklı olduğunu bilmiyor muydu?
- Bilmiyordu.

- Hangi ülkeye indiğini zannediyordu?
- O, bölge ülkelerinden birine indiğini zannederken biz onu bir misafir gibi ağırlayıp memnun ettik. Şu an bir grupla hapishanede mahkûm.

- Saddam el-Cemel’in hikâyesi, en öne çıkan hikâye mi?
- Birçok hikâye var ki Bağdadi’ye ulaşma da buna dahil. Irak, bu konuda önemli bir rol oynadı. 30 Haziran 2019’da çok garip ve gelişmiş bir yolla patlayıcı bir kemer takılmış birini tutukladık. Kendisine ulaşınca Bağdadi’nin yakını olduğu ortaya çıktı. Bu kişi bizi tehlikeli bilgilere ulaştırdı, bu bilgiler de DEAŞ’ın liderine. Bu bilgileri Amerikalılarla ve diğer servislerle paylaştık. Bu kişi aracılığıyla, çölde bir yere plastik bir kutu gömdüklerini, kutunun içinde de DEAŞ liderlerinin buluştuğu yerin koordinatlarının yazılı olduğu bir kâğıt olduğunu öğrendik. Bu sizi, bir sonraki buluşma yerlerine ulaştırır. Bu rakamlar bizi Bağdadi’nin olduğu yere götürdü. Bundan dolayı ABD Başkanı Trump, Bağdadi’yi hedef aldıktan sonra işbirliği için Irak istihbaratına teşekkür etti.

- İpucu Irak istihbaratından mı geldi?
- Irak istihbaratın teşkilatının önemli bir rolü vardı. Avrupa, Almanya ve başka yerlerdeki pek çok operasyonda Irak istihbaratının önleyici çalışması oldu. Örgütün birçok operasyonunu durdurmak için pek çok Avrupalı istihbarat servisiyle paylaşımda bulunduk.

- Örgüte sızdınız mı?
- Evet, sızdık. Suriye’deki son mücadelelerde, Irak sınırlarında ve başka yerlerde. Bazı örgüt üyelerinden çatışmalar esnasında sahada olup bitenlere dair detaylı bilgiler alıyorduk. Bazıları ağır yaralar alıyordu. Örgüt, delinmişti.

- Bazıları Irak istihbaratı yararına kendi örgütlerine karşı mı casusluk yapıyordu?
- Evet, sadece casusluk da değil. Bize anbean hareket bilgisi veriyorlardı.

- Ne karşılığında, para mı?
- Para, güvenlik teminatı. Bazıları geçmişe bakarak örgütten nefret eder hale geldi. Örgütün kendilerini büyük bir belaya soktuğunu fark ettiler.

- Peki sınır ötesi operasyonlar?
- Suriye’de DEAŞ örgütünün maliye bakanını hedef alan bir operasyon düzenledik. Suriye içindeki el-Meyadin bölgesine geldik ve onun tutuklamak için bir istihbarat gücü indirdik. Direnen kişinin, karısı olmasına şaşırdık. Bakanı öldürdük ve tahliye için Uluslararası Koalisyondan hava desteği talep ettik. Operasyon boyunca karısının ölmemesine, şiddetli bir şekilde direnmesine ve bir uçağa çarparak zorunlu bir iniş yapmasına sebep olmasına şaşırdık. Nitelikli bir operasyondu, “DEAŞ’lı” terörist öldürüldü, ancak karısı, çok sert bir direniş gösterdi.
Elbukemal’de örgütün mali bir yetkilisine yönelik başka bir nitelikli operasyon daha oldu. Onu, ilişkisi olan genç bir kız üzerinden kandırdık. Hava saldırısı kullanmak zorunda kaldık ve baskını gerçekleştirmek için genç kızdan çıkmasını istedik ama çıkmadı. Ona aşıktı. Onu belirli bir yere çekmek için adama bir genç kız göndermiştik, kızın evden çıkması için de bir vakit belirlemiştik. Ama kız çıkmadı. Onunla iletişime geçiyorduk ama kız evden çıkmayı reddediyor ve adama aşık olduğunu söylüyordu.

- Onunla birlikte öldürüldü mü?
- Hayır… Tahliye edildi.

- Lübnan istihbaratıyla koordinasyon halinde miydiniz?
- Evet, Lübnan Genel Emniyeti ve Lübnan Ordu İstihbaratı ile yakın koordinasyonumuz vardı. Lübnan’la çok çalıştık, keza Amerikalılar, Fransızlar ve İngilizler ile de. En büyük finansman hücresini Amerikalılar, Avrupalılar ve Körfezliler ile işbirliğinde keşfettik.

- Nerede?
- Afrika ve Belçika’da. Sudan’dan Nijerya’dan ve diğer Afrika ülkelerinden havaleler geliyordu.

- DEAŞ’ı kim finanse ediyordu?
- Suriye’de petrol kaçakçılığı, tarihi eser ticareti ve hırsızlıklar. Birinci dereceden böyle, ama petrol en önemlisiydi.

- Tarihi eser hırsızlığı Irak’ta mı?
- Irak, hatta Suriye’de. Tarihi eser hırsızlığı ve petrol onlara bol para sağlıyordu. Zira bir varil petrolü yaklaşık 18 dolara satıyorlardı.



Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

TT

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Şarku’l Avsat’a verdiği son röportajda Ubeydat: Gizemli bir keskin nişancı Başbakan Vasfi et-Tal'i arkadan vurarak öldürdü

Geçtiğimiz ayın başında vefat eden eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat, ülkesinin tarihindeki hassas dönemeçlerde hem bir oyuncu hem de bir tanıktı.

Ubeydat, 1970'lerde İstihbarat Genel Müdür Yardımcısı olarak başladığı görevinde, 1982 yılına kadar bu kurumun başkanlığını yürüttü. Filistin-Ürdün çatışmasının zirve yaptığı dönemde, Eylül 1970 olaylarından önce Filistin Halk Kurtuluş Cephesi (FHKC) tarafından kaçırıldı. İki yıl boyunca İçişleri Bakanlığı görevini üstlendikten sonra, 1984 başlarında Kral Hüseyin tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi ve Nisan 1985'e kadar bu göreviyle birlikte Savunma Bakanlığı'nı da yürüttü.

Ubeydat, on beş yılı aşkın bir süre karar mekanizmasının merkezinde yer aldı. Bu dönemin ardından, 1990'ların başında Ulusal Sözleşme'yi hazırlayan Kraliyet Komisyonu başkanlığından, 2008'e kadar sürdürdüğü Ulusal İnsan Hakları Merkezi Mütevelli Heyeti Başkanlığı'na kadar uzanan bir yelpazede, hukuki geçmişinden beslenen roller üstlendi.

Şarku’l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil  Aksa Tufanı" operasyonundan haftalar önce, Ubeydat ile Amman'da röportaj için bir araya geldi. Röportajın Ekim 2023'te yayımlanması planlanıyordu ancak büyük olay, özellikle de Ubeydat'ın Ürdün-Filistin ilişkileri dosyasındaki hassas konulara değinmesi nedeniyle ertelendi.

Tanıklığının ilk bölümünde Ubeydat, 14 Temmuz 1958 devrimi arifesinde Bağdat'ta hukuk öğrencisiyken başlayan ve Irak'taki kralcı yönetimin devrilmesinin ardından ülkeye dönüşüyle devam eden siyasi ve mesleki yolculuğunun ilk yıllarına dönüyor. Bu süreç bölgede yaşanan büyük dönüşümlerle eş zamanlıydı.

Tanıklık, Ürdün'deki mesleki hayatının başlangıcına, kısa süren avukatlık deneyiminden Kamu Güvenlik teşkilatına katılmasına ve ardından düzenli istihbarat çalışmasının ilk çekirdeğini oluşturan Siyasi Soruşturma Bürosu'ndaki görevine uzanıyor. Röportaj, 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı'nın kuruluş koşullarının, teşkilatın henüz emekleme dönemindeki yapısının ve Ürdün devletinin son derece çalkantılı bir bölgede yönetim araçlarını yeniden inşa ettiği bir evredeki ilk kadrolarının ayrıntılı bir anlatımıyla son buluyor. İşte  Gassan Şerbil’in  Merhum Ubeydat’la Amman'da gerçekleştirdiği röportajdan bir bölüm

*Sayın Başbakan, siz Bağdat'ta öğrenciydiniz ve 1958 Devrimi oldu. Devrim gerçekleştiğinde neredeydiniz?

Doğrusu, hukuk fakültesindeki birinci yılımı bitirmiş, yaz tatilini ailemin yanında geçirmek üzere Ürdün'e dönmüştüm. İrbid şehrindeyken Irak'ta devrim olduğu, kralcı yönetimi deviren 14 Temmuz Devrimi haberleri geldi. Bu nedenle yaz tatili bittikten sonra Bağdat'a döndüğümde, Abdülkerim Kasım ve yanındaki grubun cumhuriyet yönetimi kurduğu bir Irak vardı.

*14 Temmuz'da yaşananların ardından Bağdat'a dönmek zor muydu?

Bazı zorluklarla karşılaştık. Yolda bile zorluklar yaşadık, Ürdün ile Irak arasındaki sınırlar neredeyse kapalıydı. Bu yüzden Şam üzerinden dönmek zorunda kaldık ve yine çöl yollarından Şam'dan Bağdat'a döndük. Bu, Şam'dan itibaren yorucu bir yolculuktu.

gthy
Ahmed Ubeydat, Amman’da Şarku'l Avsat Genel Yayın Yönetmeni Gassan Şerbil ile yaptığı röportaj sırasında (Şarku'l Avsat)

*Bağdat'tan ne zaman ayrıldınız?

Son sınıfın bitiminde, 1961'de dördüncü sınıf sınavlarının son gününde, son sınav biter bitmez Bağdat'ta diğer bazı Ürdünlü öğrencilerle kaldığım eve doğru yola çıktım. Hazırlığımı yaptım ve aynı gün Ürdün'e döndüm. O zamana kadar Bağdat ile Amman arasındaki sınırlar yeniden açılmıştı.

*Üniversitede sizinle birlikte olup daha sonra Irak'ta görev alan öğrenciler var mıydı?

Doğal olarak. Saddam Hüseyin'in kendisi de bizimle birlikte Hukuk Fakültesi'ndeydi, akşam bölümünde okuyordu. Çünkü eğitim sabah ve akşam olmak üzere iki bölüm halindeydi.

Bu 1958 yılındaydı; zira 1959'da Abdülkerim Kasım'a suikast girişiminde bulunup kaçtı. Onu üniversitede gördünüz mü?

Onu tesadüfen bir kez gördüm, yanında başkaları da vardı ve içlerinden biri daha sonra vali olarak atandı. Diğer bazı öğrenciler avukat oldu ve yanımızda sınırlı sayıda kişi vardı, şimdi isimlerini hatırlamıyorum.

*Bağdat'a ne zaman döndünüz?

Bağdat'a 1983 yılında İçişleri Bakanı olarak döndüm. 22 yıl aradansonra Arap İçişleri Bakanları Konseyi toplantısına katılmak için gitmiştim.

*Bağdat'ta İçişleri Bakanı olarak kiminle görüştünüz?

Sadun Şakir ile.

*Sadun Şakir ile güçlü bir ilişkiniz mi vardı, yoksa sıradan bir ilişki miydi?

Sıradan bir ilişkiydi. Daha sonra, Amerikan işgalinden sonra epey geç bir tarihte kendisi ve ailesi Ürdün'e sığındı. Tabii ki Taha Yasin Ramazan ve daha sonra Ticaret Bakanı olan Muhammed Mehdi Salih ile de tanıştım, kendisi halen Ürdün'de bulunuyor.

*Taha Yasin Ramazan nasıl biriydi? Sadun Şakir'in sert ve acımasız bir içişleri bakanı olduğu söylenirdi?

Iraklılar için öyle olabilir ancak bizim için ilişkilerimiz, günlük davranışlarını derinlemesine tanımanızı sağlayacak türden samimi ilişkilerden ziyade, daha çok nezaket çerçevesindeydi.

*Bu ziyarette İçişleri Bakanı dışında biriyle daha görüştünüz mü?

Görüşmeler sınırlıydı. O dönemde Prens Nayef, Arap içişleri bakanlarının en kıdemlisi sayılıyordu.

*Prens Nayef de bu toplantıda mıydı?

Evet, toplantıdaydı. Bağdat'ta sadece üç gün geçirdim. Konferans bittikten sonra Iraklılardan korumasız bir araba ve şoför istedim ve öğrenciliğim sırasında kaldığım A'zamiye ve Veziriye bölgelerine gittim. Hoş bölgelerdi, sessiz sakinlerdi ve genellikle mühendis, doktor, avukat ve subay gibi profesyonellerin yaşadığı yerlerdi.

gyj
Eski Ürdün Başbakanı Ahmed Ubeydat (Şarku'l Avsat)

*O dönemde hem İçişleri Bakanı hem de İstihbarat Başkanı mıydınız?

"İstihbarat Başkanlığı'ndan yedi buçuk yılın sonunda emekli oldum. Ertesi gün ise, Mudar Bedran hükümetinde İçişleri Bakanı olan Süleyman Arrar'ın, Meclis'in kapalı olduğu bir dönemde kurulan Ulusal Danışma Konseyi'nin başına getirilmesiyle boşalan bu göreve atandım. Dolayısıyla iki görevi aynı anda yürütmedim."

*Bağdat'tan döndüğünüzde ne yaptınız?

Döndüğümde Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunmadım. Hedefim avukatlık yapmaktı. Babam Kamu Güvenlik teşkilatında subay olarak çalışıyordu. O da emekli olmuş, annem ve kız kardeşlerimle birlikte İrbid'e yerleşmişti.

Bir gün İrbid'deki Birinci Derece Mahkemesi Başkanı merhum Avukat Said ed-Dura'yı ziyaret ettiğimi hatırlıyorum. Beni büyük bir memnuniyetle karşıladı, kendimi tanıttım: Ben filan kişiyim, Bağdat Hukuk mezunuyum. Bana tavsiyede bulunmasını, İrbid bölgesinde çalışan avukatların yanında nerede staj yapabileceğimi sordum. Adam beni çok iyi karşıladı ve “İrbid'de o zamanlar çok sayıda mükemmel avukat yok, ama sana iki kişi önerebilirim" dedi.

Gerçekten de bana önerdiği avukatlardan birine gittim. Adam beni gerçekten iyi karşıladı. Ancak sorun şuydu ki, her gün ofiste olmuyordu. Onun yanında staja başladım. Birkaç ay sonra İrbid'de yeterli hukuki ve ekonomik hareketlilik olmadığını fark ettim. Yani başarılı bir avukat olmama yardımcı olacak bir katma değer yoktu. Babama Amman'da çalışıp yaşamak üzere taşınmayı teklif ettim.

Babamın cevabı, bana yardım edemeyeceği şeklindeydi; çünkü o zamanlar emekli maaşı çok düşüktü, evimiz kiralıktı ve hala okula giden kız kardeşlerim vardı. Bir maaşı tüm aile ile bir birey arasında bölmenin zor olduğunu söyledi.

Başka seçeneklerim olup olmadığını sordu. Ben de Amman'a gideceğimi ve Kamu Personel Dairesi'ne iş başvurusunda bulunacağımı söyledim.

Nitekim birkaç hafta sonra Kamu Personel Dairesi'ne çağrıldım ve Gümrük ve Maliye'ye atandığıma dair yazıyı teslim aldım. Amman Gümrük Müdürlüğü'nde göreve başladım.

*Genel İstihbarat Teşkilatı'na ne zaman girdiniz?

İstihbarat Teşkilatı 1964 yılında kuruldu. Bundan önce, yani 1964'ten önce, Kamu Güvenlik teşkilatına subay rütbesiyle katılmıştım. O zamanlar henüz bir istihbarat teşkilatı yoktu. O dönemde Kamu Güvenlik teşkilatı, bazı Arap ülkelerinde de olduğu gibi, genel güvenlik soruşturmaları olarak adlandırılan işleri yürüten bir birim barındırıyordu.

Tabii ki Kamu Güvenlik teşkilatı, hukuk diplomasına sahip kişiler için ilanlar veriyordu. Hukukçular ya Kamu Güvenlik teşkilatına ya da orduya katılıyordu. Orduda hukuk diplomasına sahip olanlar askeri yargıya katılırken, Kamu Güvenlik teşkilatında ise polis yargısına katılıyor ya da teşkilat yönetiminin belirlediği herhangi bir pozisyonda kendi uzmanlık alanlarına göre çalışıyorlardı.

Göreve alınmak isteyenleri mülakata alan bir komisyon vardı. Gittim, komisyonla görüştüm. Kısa bir süre sonra kabul edildim. Gerçekten de Gümrük ve Maliye'deki görevimden istifa edip Kamu Güvenlik teşkilatına katıldım. Daha sonra bizi üç aylık bir kursa tabi tuttular. Üç ayın sonunda bana 1 Nisan 1962'de Üsteğmen rütbesi verildi. O zamana kadar gümrükte 5-6 ay çalışmıştım.

*Yani 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatına mı girdiniz?

Nisan 1962'de Kamu Güvenlik teşkilatında üsteğmen oldum. Kısa bir süre sonra, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından oluşan Siyasi Soruşturma Bürosu kuruldu. Bu büro, ordu ve Kamu Güvenlik teşkilatından gelen hukukçu subaylardan oluşturuldu. Ordudan merhum Mudar Bedran gibi isimler geldi (kendisi askeri yargıdan geliyordu ve yanında Adib Tahabub vardı, ikisi de yüzbaşı rütbesindeydi). Kamu Güvenlik teşkilatından ise ben ve benden sonra İstihbarat Başkanı olan Tarık Alaaddin geldik. Nitekim dördümüz, Kamu Güvenlik teşkilatından Muhammed Resul el-Keylani başkanlığındaki Siyasi Soruşturma Bürosu'na gittik.

Siyasi Soruşturma Bürosu, herhangi bir güvenlik biriminden, resmi kurumdan, ordudan, askeri istihbarattan veya Kraliyet Divanı'ndan havale edilen davalarla ilgileniyordu.

Bir süre sonra, çalışmalarımızın sonuçlarını gördükten sonra, rahmetli Kral Hüseyin, ülkede yasal dayanağı olan bir teşkilat kurulmasını emretti. Nitekim 1964 yılında Genel İstihbarat Teşkilatı Yasası çıkarıldı ve teşkilat bu yasa hükümlerine göre kuruldu.

Kamu Güvenlik teşkilatından ayrılıp istihbarata geçtim. O dönemde teşkilatta çalışanlar ve kurucular, Genel İstihbarat Teşkilatı'nın seçkin kadrolarıydı. Muhammed Resul el-Keylani ilk İstihbarat Başkanı oldu. Ardından Mudar Bedran geldi, ondan sonra teşkilatın başına Nazir Reşid geçti, ardından Muhammed Resul kısa bir süreliğine tekrar göreve döndü. Daha sonra teşkilatın yönetimini ben devraldım ve benden sonra da Tarık Alaaddin başkan oldu. Allah hepsine rahmet eylesin.

*Kader, istihbarattaki deneyiminizin Ürdün ve Arap dünyası açısından sıcak bir döneme denk gelmesini istemiş. Hepimiz 1967'nin izlerini taşıyoruz, siz o dönemde istihbarat subayıydınız ve savaş çıktı. O an neler hissettiniz?

1967'de, tıpkı her Arap vatandaşı gibi, dairede bulunan biz gençler büyük bir şok yaşadık. Bunun bir "aksaklık" (nikse) değil, bir yenilgi olduğunu hissettik. Askeri bir yenilgi, siyasi bir yenilgi, psikolojik bir yenilgi, kelimenin tam anlamıyla sosyal bir yenilgiydi.

*"Keşke Ürdün savaşa katılmasaydı" diye düşündüğünüz oldu mu?

Tabii ki; çünkü bu konuda, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır ile yapılan istişarelerin bir kısmına vakıftım.

*İstihbaratın savaşa Ürdün'ün katılımı konusundaki görüşü neydi?

İstihbaratın bir görüşü yoktu. Örneğin, Vasfi et-Tal gibi ağırlığı ve önemi olan bir şahsın siyasi görüşü, Ürdün'ün 1967 savaşına girmesinin hata olduğu yönündeydi. Doğrudur, Vasfi o dönemde resmi bir görevde değildi ancak Kral'a yakın ve etkili bir isim olarak kaldı.

*Onca yıl sonra, sizce Kral Hüseyin neden savaşa girdi?

Kral Hüseyin, İsrail'in ister savaşa katılalım ister katılmayalım Batı Şeria'yı işgal edeceğine inanıyordu. Katılmak, başarılı olabilecek ya da olmayacak bir maceraydı. Tabii ki felaket, Mısır hava kuvvetlerinin tamamen yok edildiğini öğrenmekti ve asıl büyük sorun, bu silahların yarım saat içinde imha edildiğini öğrendiğimizde ortaya çıktı.

*Bir istihbarat teşkilatı olarak Mısır hava kuvvetlerinin hızla yok edildiğini biliyor muydunuz?

Hayır, bilmiyorduk. Ancak acılık hissi hem resmi düzeyde hem de halk düzeyinde açıktı. Ürdün için kayıp büyüktü.

*Rejim için endişelendiniz mi?

Rejim için endişelenmedik, ancak öfkeli olanları sakinleştirmeye çalıştık. Öfkelerini anlayışla karşıladık ve yenilginin şokunu tüm acılığıyla sindirme sorumluluğunu üstlendik.

*1967 Savaşı başladı ve bitti, Arap orduları yenildi ve Filistin meselesi yeniden ön plana çıktı, bu sefer umut Filistin örgütlerine bağlanmaya başladı. Bu sizin için en önemli dosya mıydı?

Tabii ki, bu durum son derece hayatiydi.

*Yaser Arafat ile ilk kez ne zaman tanıştınız?

Eylül 1970 olaylarından (Ürdün-Filistin çatışmaları) sonra. Bundan önce onunla hiç oturup konuşmamıştım.

vfgthy
Nasır, Eylül 1970'teki Kahire Zirvesi sırasında Kral Hüseyin ve Arafat'ı uzlaştırıyor (AFP)

*Yaser Arafat'ın Arap heyetiyle birlikte Amman'dan ayrılması istihbaratın ve Ürdün yönetiminin bilgisi dahilinde miydi?

Mesele bu değil. Mesele şu ki, resmi bir heyetle birlikte çıktı.

İlginçtir, İstihbarat Başkanı olduğumda yanımda bir şoför vardı ve bu şoför, Eylül olayları sırasında Arap Ordusu'nda zırhlı araç kullanıyordu. Bu şoför bana, Yaser Arafat'ı havaalanına götüren zırhlı aracı kullandığını anlattı. Arafat'ın Körfez kıyafeti giyerek gizlice ayrıldığını söyledi.

Tabii ki, zırhlı araçlar resmi heyetlerin ulaşım aracıydı ve doğal olarak Arafat'ın kimliği açıklanmış olsaydı, o dönemde tutuklanmazdı; çünkü Kahire'deki Arap Zirvesi'ne katılmak üzere ayrılıyordu. Bu arada, zirveden hemen sonra Amman'a geri döndü.

*O dönemdeki zirveye siz de gittiniz mi?

Evet, ancak biz heyet olarak zirveye katılmadık, sadece krallar, emirler ve cumhurbaşkanları katıldı. Olayları durdurmak için yapılan bir zirveydi ve resmi heyetler olarak bizler liderler toplantısına katılmadık. Kral Hüseyin geldiğinde, toplantı sadece heyet başkanlarıyla yapıldı.

*Kral Hüseyin'in o zaman gitmesi zor muydu?

Hayır. Rahmetli Hüseyin ile Arafat arasında bir barışma sağlandı. Konferans bitti ve uçağa döndük. Uçaktayken Nasır'ın ölüm haberi geldi ve Kral Hüseyin çok üzüldü.

*O dönemde tutuklanan önde gelen Filistinli liderler kimlerdi?

Tesadüfen Ebu İyad'ı tutukladık, yanında farklı liderler vardı, bunların arasında Baas Partisi liderlerinden Mahmud el-Muayta da vardı. Gerçekten de dairedeydiler. Ancak onlara hiçbir şey yapılmadı. Kendilerine misafir muamelesi yapıldı, hiçbir şeye maruz kalmadılar ve kimse onlara soru sormadı.

*Bu arada, dönemin Ürdün Başbakanı Vasfi et-Tal, Kahire'deki Savunma Bakanları toplantısına gitmek üzere ayrıldı ve orada suikasta uğradı. Kendisine gitmemesi tavsiye edilmiş miydi?

Duyduğuma göre tavsiye edilmiş ama o, "Mısır kendine saygısı olan ve misafirlerine saygı duyan bir ülkedir" demiş ve ardından gitmiş.

fvbghju
Vasfi et-Tal, Kral Hüseyin ile birlikte (Getty)

*Vasfi et-Tal suikastındaki gizemli nokta nedir?

Hâlâ gizemli olan nokta, kendisine ateş açan grubun otel girişinde onun karşısında olmasıdır. Otopsi raporunda, bu grubun sıktığı kurşunların onun ölümüne neden olmadığı ortaya çıktı. Onu öldüren, arkadan gelen ve görünmeyen başka bir yerdeki bir keskin nişancının sıktığı ölümcül kurşundu. Bugüne kadar kimliği tespit edilemeyen bir keskin nişancı. Kim olduğunu hala kimse bilmiyor.

*Vasfi et-Tal'in Kahire'ye yaptığı bu son yolculukta maceracı olduğu söylenebilir mi?

Hayır, Vasfi maceracı değildi. Vasfi farklı bir siyasi projenin sahibiydi. Bu nedenle Vasfi, söyledikleri ve yaptıklarıyla eşsiz bir kişilikti.

*Vasfi et-Tal suikastı dışında Ürdün'e yönelik başka eylemler düzenlendi mi?

Bu şekilde, hayır.

*Vasfi et-Tal'i öldürme kararını Ebu İyad'ın aldığını düşünüyor musunuz?

Tek başına alması imkânsız. Kararı Filistin liderliği aldı ve bence Ebu Ammar da bilgi sahibiydi.

*Neden diğer askeri veya güvenlik yetkilileri değil de sadece Vasfi et-Tal suikasta uğradı?

Ebu İyad'ın kurduğu ve liderliğini yaptığı Kara Eylül Örgütü, şehit Vasfi et-Tal'i, ülkenin kuzeyindeki Ceraş ve Aclun illerindeki ormanlık bölgelere sığınan geri kalan fedailerin sürülmesine karar veren kişi olmakla suçlamıştı.

*Peki, o olaya neden olan o muydu?

Hayır.

*Öyleyse, fedailerin sürülmesiyle sonuçlanan o olayın sebebi neydi?

Ceraş'taki fedailer polis karakoluna saldırdı ve bazı polis memurlarını öldürdü. Vatandaşların gözü önünde güpegündüz yapılmış apaçık bir saldırıydı. Bunun üzerine ordunun tepkisi, fedailerin en yakın mevzilerine anında saldırmak şeklinde oldu. Sorun böyle başladı. İlk saatlerde fedailerin büyük bir kısmı teslim olup silahlarını bıraktı, geri kalanlar direndi. Ölenler oldu, kaçıp Batı Şeria'ya geçenler oldu, bu kargaşa bittiğinde. Silahlarını teslim edenlerin tamamı Mafrak Hava Üssü'ne nakledildi.

Vasfi et-Tal'i Aclun ve Ceraş'ta olanlardan sorumlu tutuyorlardı. Vasfi et-Tal, Başbakandı ve Savunma Bakanıydı. Vicdanen, kendine saygısı olan her insan, sorumluluğu üstlenmek gibi manevi bir yükümlülükten kaçamazdı. Bir başkası çekilip "Benim haberim yoktu, benimle bir ilgisi yok" diyebilirdi. Vasfi et-Tal kendini feda etti ve sustu.

*Yani karar ordunun muydu? O operasyonda Ebu Ali İyad öldürüldü mü?

Evet.

*Bu dönem istihbarat için zor muydu?

Çok zordu. Tüm dönem zordu.

*Siz, 1970 olaylarından önce, önce Halk Cephesi, ardından El Fetih tarafından kaçırıldınız. Bu bir "hava almaca" (gezi) gibiydi ve sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle. Tek bir soru bile sorulmadı.

*Halk Cephesi sizi kaçırdı ve sorgulamadı mı?

Tek bir soru bile sorulmadı. Bu çok tuhaf bir durum. Çay içtik, bir veya iki saat kaldık, sonra Vahdat'ta bir eve geçtik. Orada çay içtik, kek yedik ve beni Tacu't-Tepesi'ndeki evime geri götürdüler.

*Dönemin İstihbarat Başkanı sizi kurtarmak için askeri bir operasyon düzenleme tehdidinde bulundu mu?

Bana söylendiğine göre, ben Halk Cephesi'ndeyken Mudar Bedran (İstihbarat Başkanı) Genelkurmay Başkanı'na, "Harekete geçeceğim, İstihbarat Genel Müdürlüğü'ne bağlı silahları ve araçlarıyla bir bölüğü harekete geçirip Vahdat'taki Halk Cephesi karargahına saldıracağım" demiş. O da ona "Hiçbir şey yapma. Bana haberleşmelerimi yapma fırsatı ver" demiş.

*Nasıl ve nerede kaçırıldığınızı hatırlıyor musunuz?

Tabii ki, Tacu't-Tepesi bölgesinde bir apartman dairesinde kalıyordum. Bir gün öğleden sonra, ailemle ve yanımızda Kraliyet Tıbbi Hizmetleri'nde doktor olan eşimin erkek kardeşiyle birlikte dışarı çıkmak üzereydim. Tam ayrılacağımız sırada, silahlı araçlar bizi durdurdu ve beni bir Volkswagen marka arabaya binmeye zorladılar. Hemen askeri üniformasını giymiş olan eşimin kardeşine baktım ve ondan eşim ve çocuklarla kalmasını istedim. Onlar ise, "Hayır, sen de gel" dediler ve onu da yanıma alıp Vahdat Mülteci Kampı bölgesine gittik. Ardından, refakatçi silahlı araçlar, beni tutuklamanın ya da kaçırmanın sevinciyle havaya ateş açmaya başladı.

*O zamanki rütbeniz neydi?

Tam olarak hatırlamıyorum, İstihbaratta albay ya da tuğgeneraldim. Ancak o dönemde İstihbarat Başkan Yardımcısıydım.

*Kaçırılmanız ne kadar sürdü?

Sadece birkaç saat. Vahdat'a vardıktan sonra Halk Cephesi karargahına girdik.

Orada bizi karşıladılar ve kimse bize rahatsızlık vermedi. Halk Cephesi'nden son derece kibar bir adam bizi karşıladı. Yaklaşık iki saat onun yanında oturduk. Daha sonra bir araba gelip bizi Amman'daki bir tepede, Halk Cephesi liderlerinden birine ait bir eve götürdü, ismini hatırlamıyorum. Bize evinde ikramda bulundu. Bizden özür diledi, ardından bize bir araç ayarlayıp Tacu't-Tepesi'ndeki evime bıraktırdı.

Eve vardığımda, kiracı olduğum evimin yanında oturan komşularımın ailemi yanlarına aldıklarını ve onlarda kaldıklarını gördüm. Onların yanına gittim ve ertesi sabaha kadar orada kaldım.

Ertesi sabah, Fetih örgütünden bir grup geldi ve benden kendileriyle gelmemi istediler. Ayrıca beni ve ailemi misafir eden komşum Haşim Ali Salim'den de bizimle gelmesini istediler. Kendisi demir doğrama işiyle uğraşıyordu.

Fetih örgütünün ofisinin veya yerinin bulunduğu bir yere vardıktan sonra, içlerinden bir adam gelip "Biz senden bir şey istemiyoruz, güle güle" dedi.

Bizi yaya olarak, kaçırılma nedenlerimize veya amaçlarına dair hiçbir işaret vermeden serbest bıraktılar.

Yaya olarak eve döndüm ve kısa bir süre sonra eşyalarımızı toplayıp, ailemle birlikte Tacu't-Tepesi bölgesinden çıkarılmamız için düzenleme yapıldı. Bu, İstihbarat Dairesi, ordu ve direniş arasındaki görüşmeler sayesinde oldu. Bir araba geldi, bindik, yanımızda Silahlı Mücadele'den korumalar vardı. Araç, Doğu Amman'ın çeşitli bölgelerinde dolaştı. Birçok kontrol noktasıyla karşılaştık. Ancak, Silahlı Mücadele korumalarının söylediği bir parola sayesinde bu noktaları geçebildik. Tacu'l-Husayn bölgesine geldiğimizde başka bir arabaya bindik ve bizi bir noktaya kadar götürüp yola devam edemeyeceklerini söyleyerek özür dilediler. Artık güvende olduğumuz için istediğimiz yere yürüyerek gidebileceğimizi söylediler.

xcfdvgbh
Aralık 1970'te Ürdün ordusu ile Aclun Kalesi arasında yaşanan çatışmalar sırasında Filistinli fedailer (AFP)

Eski yerindeki İstihbarat Dairesi binasına ulaşmak istiyordum. Ancak önümüzde kritik bir kavşak noktası oluşturan bir bölge vardı ve ordu, fedailerden kimsenin o askeri noktayı geçmemesi için ateş ediyordu.

Araçtan indik. O sırada eşim hamileydi ve yanımızda çocuklarımız da vardı. Dikkatlice yürümeye devam ettik. İstihbarattaki iş yerime yaklaştığımda, ailemden beklemesini istedim, ben daireye gidip onlar için dönecektim. İstihbarattan bir araç getirdim, ailemin yanına döndüm ve onları iş yerine yakın kiraladığım başka bir eve götürdüm. Ailemi güvence altına aldıktan sonra işime döndüm.

*Bugün sakin bir şekilde anlatıyorsunuz ama o an, Halk Cephesi ile Fetih arasında kaldığınız o anda neler hissediyordunuz?

Tamamen şaşkınlık hakimdi üzerimde.

*Bu bir teslim olmuşluk hissi miydi, yoksa kaderin ne getireceğini mi düşünüyordunuz?

Tamamen, şaşkınlık sizi birden fazla düşünceye ve yöne sürüklüyor.

*Yani kaçırıldığınız saatler boyunca sizinle sorgulama yapılmadı mı?

Kesinlikle, tek bir kelime bile etmediler. Yukarıda çay içtik, aşağıda çay içtik.

*Eylemin amacı tahrik miydi?

Bu tür tahriklerin amacının ne olduğunu, ne istediklerini bilmiyorum.

*İstihbarata döndüğünüzde ne yaptınız ya da olaydan sonra ne gibi önlemler aldınız?

Hiçbir şey; çünkü o olaylar sırasında istihbarat da diğer tüm güvenlik veya resmi kurumlar gibi tehdit altında ve hedefteydi.


BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
TT

BM, İsrail’in Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki eylemlerinin ‘etnik temizlik’ endişelerini artırdığı değerlendirmesinde bulundu

İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)
İşgal altındaki Batı Şeria’nın El Halil kentinin güneyinde yer alan Hagai yerleşim yeri yakınlarında İsrail buldozerleri tarafından yıkılan bir binanın enkazı üzerinde otururken göz yaşı döken Filistinli bir adam (AFP)

Birleşmiş Milletler (BM) bugün yaptığı açıklamada, İsrail’in yoğun saldırıları ve Filistinli sivillerin zorla yerinden edilmesi nedeniyle Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da ‘etnik temizlik’ yaşanabileceğine dair endişelerini dile getirdi.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği tarafından yayımlanan raporda, “Yoğun saldırılar, mahallelerin sistematik biçimde tamamen yıkılması ve insani yardımların engellenmesi, Gazze Şeridi’nde kalıcı bir demografik değişim yaratmayı amaçlıyor gibi görünmektedir” ifadesine yer verildi.

Raporda ayrıca, “Kalıcı bir yerinden etmeyi hedeflediği izlenimi veren zorla tahliye uygulamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, bu durum, Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da etnik temizlik konusunda ciddi endişelere yol açmaktadır” denildi.

BM’de üst düzey bir yetkili dün yaptığı açıklamada, İsrail’in idari olarak Filistin yönetimine bağlı olması öngörülen Batı Şeria bölgeleri üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya yönelik adımlarının ‘fiili ve kademeli bir ilhaka’ vardığı uyarısında bulundu. BM Genel Sekreter Yardımcısı Rosemary DiCarlo, Filistin meselesine ilişkin BM Güvenlik Konseyi toplantısında yaptığı konuşmada, “Sahadaki durumu istikrarlı biçimde değiştiren tek taraflı İsrail adımları nedeniyle Batı Şeria’nın fiili ve kademeli bir ilhakına tanıklık ediyoruz” dedi. Geçen haftadan bu yana İsrail, Batı Şeria’daki kontrolünü pekiştirmeye yönelik bir dizi kararı onayladı. Filistinliler, Oslo Anlaşmaları kapsamında Batı Şeria’da sınırlı bir özerk yönetime sahip bulunuyor.

DiCarlo, söz konusu adımların işgal altındaki Batı Şeria’da, El Halil gibi hassas bölgeler de dahil olmak üzere İsrail sivil otoritesinin tehlikeli biçimde genişlemesi anlamına geleceğini belirtti. DiCarlo, bu adımların bürokratik engellerin kaldırılması, arazi alımının kolaylaştırılması ve İsraillilere inşaat ruhsatı verilmesinin önünün açılması yoluyla yerleşimlerin genişlemesine zemin hazırlayabileceğini ifade etti.

Yeni düzenlemelerin, hâlihazırda Filistin yönetiminin idari yetki kullandığı Batı Şeria’nın bazı bölümleri üzerindeki İsrail kontrolünü daha da pekiştirmesi bekleniyor. Oslo Anlaşmaları uyarınca Batı Şeria, Filistin Yönetimi, karma yönetim ve İsrail yönetimi altındaki A, B ve C bölgelerine ayrılmıştı. Batı Şeria’nın, gelecekte kurulacak bir Filistin devletinin büyük bölümünü oluşturması öngörülürken, İsrail’deki aşırı sağ çevreler bölgeyi İsrail topraklarının bir parçası olarak görüyor.

Oslo Anlaşmaları’nın ilan edilen amacı, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasının önünü açmaktı. BM nezdindeki 85 ülkenin misyonu ise salı günü yayımladıkları ortak açıklamada, İsrail’in Batı Şeria üzerindeki kontrolünü genişletmesini kınadı. Açıklamada, ‘İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı varlığını genişletmeyi amaçlayan tek taraflı karar ve uygulamalar’ kınandı.


Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
TT

Şera, Suriyelilere karşı ihlallerde bulunanlar hariç, çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişilere af çıkardı

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)
Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera (Reuters)

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şera dün çeşitli suçlardan hüküm giymiş kişiler ile 70 yaşını aşmış mahkûmları kapsayan genel af kararı yayımladı. Ancak karar, Suriyelilere yönelik ihlallerde bulunanları kapsam dışı bırakıyor.

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre söz konusu kararname, Aralık 2024’te Beşşar Esed’in devrilmesinin ardından göreve gelen Şera’nın yayımladığı ilk af niteliğini taşıyor. Esed, görev süresi boyunca zaman zaman benzer af kararnameleri çıkarmıştı.

Suriye devlet televizyonunda yayımlanan kararnameye göre, ‘müebbet hapis cezası’ 20 yıla indiriliyor. Ayrıca kabahat ve ihlallerde verilen cezaların tamamı kaldırılıyor. Uyuşturucuyla Mücadele Kanunu, Suriye lirası dışında işlem yapılmasının yasaklanmasına ilişkin yasa ve devlet destekli malların kaçakçılığına dair kanunda yer alan bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da affediliyor.

Af kapsamında ayrıca Askerî Ceza Kanunu ve Bilişim Suçları Kanunu’nda düzenlenen bazı ağır suçlara ilişkin cezalar da kaldırılıyor.

Silah ve mühimmat yasasında yer alan suçlardan hüküm giyenler de kararın yayımlanmasından itibaren üç ay içinde silahlarını yetkili makamlara teslim etmeleri şartıyla cezalarının tamamından muaf tutulacak.

Kararname, ‘tedavisi mümkün olmayan ağır bir hastalığa’ sahip olanlar ile 70 yaşını doldurmuş hükümlülerin de, metinde belirtilen istisnalar dışında, cezalarının tamamından muaf tutulmasını öngörüyor.

Buna karşılık, ‘Suriye halkına karşı ağır ihlaller içeren suçlar’ ile İşkencenin Suç Sayılmasına Dair Kanun’da düzenlenen suçlar af kapsamı dışında bırakıldı.

Yeni yönetimin göreve gelmesinden bu yana, eski yönetimle bağlantılı oldukları ve Suriyelilere karşı ihlallerde bulundukları iddiasıyla onlarca kişinin gözaltına alındığı açıklanmış, bazıları hakkında yargı süreci başlatılmıştı.