Washington’dan Pekin ve Moskova arasındaki ilişkiye ‘çıkar evliliği’ benzetmesi

Ruya ve Çin, yeni dünya düzeni için sözleşiyor. ‘Yoldaş Şi’ ayrılırken ‘aziz dost Putin’e “Şu an dünyada 100 yıldır olmayan değişiklikler söz konusu. Birlikte bu değişimi yönlendirelim” dedi.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i Moskova'dan şahsen uğurladı. (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i Moskova'dan şahsen uğurladı. (AFP)
TT

Washington’dan Pekin ve Moskova arasındaki ilişkiye ‘çıkar evliliği’ benzetmesi

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i Moskova'dan şahsen uğurladı. (AFP)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'i Moskova'dan şahsen uğurladı. (AFP)

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Moskova’da ‘aziz dostu’ Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile gerçekleştirdiği üç günlük zirvenin ardından Moskova'dan ayrılmaya hazırlanırken Ukrayna'nın başkenti Kiev'de ve ülkenin kuzeyi ile doğusunda sirenler çalıyor, insansız hava aracı (İHA) saldırılarına ilişkin haberler geliyordu. Ukrayna Genelkurmay Başkanlığı’ndan dün yapılan açıklamada, Çin Devlet Başkanı Şi Moskova'dayken Rusya ordusunun bir gece büyük bir hava saldırısı başlattığı ve HESA Şahid-136 kamikaze İHA’lar kullandığı belirtildi.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü Kirby yaptığı açıklamada “Çin, bu çatışmada (Ukrayna savaşında) yapıcı bir rol oynamak istiyorsa, Rusya’ya askeri güçlerini Ukrayna'dan ve Ukrayna egemen topraklarından çekmesi için baskı yapmalı” ifadelerini kullandı. Kirby, Şi'nin Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy ile görüşmesi gerektiğini söyledi. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, Çin'i diyaloga ‘davet ettiğini’ ve Pekin'den ‘yanıt beklediğini’ açıklamıştı. Zelenskiy, düzenlediği basın toplantısında, “Çin'e Ukrayna’daki çatışmaya çözüm arayışında ortak olmasını teklif ettik” dedi. Çinli yetkililere seslenen Zelenskiy, “Sizi diyaloga davet ediyoruz, yanıtınızı bekliyoruz. Birtakım sinyaller alıyoruz, ama şu an somut bir şey yok” şeklinde konuştu.
Çin Devlet Başkanı, Moskova’ya yaptığı ziyaret sırasında Batı karşısında Rusya Devlet Başkanı ile büyük bir dayanışma içinde olduklarını gösterdikten sonra dün Rusya’nın başkentinden ayrıldı. Ziyaret, iki liderin yeni bir dünya düzeni oluşturmak için birlikte çalışma sözü vermesiyle sona erdi.
Şi ile Putin arasında birkaç saat süren zirvede enerji ve ticaret konuları öne çıktı. Şi, Moskova’dan ayrılırken Putin'e şunu söyledi:
“Şu an dünyada 100 yıldır olmayan değişiklikler söz konusu. Birlikte bu değişimi yönlendireceğiz.”
Putin de “Size katılıyorum” diyerek yanıt verdi.
Şi de bunun üzerine “Lütfen kendine iyi bak aziz dostum” dedi.
Ancak Putin'in tutumu ‘aziz dost’ ve ‘yoldaş Şi’ diye hitap ettiği konuğuyla tamamen farklıydı. Hatta iki lider Kremlin’de verilen bir resepsiyonda Rus ve Çin halklarının ‘refahı ve esenliği’ için kadeh kaldırdılar. Putin yemekte Rusya-Çin iş birliğinde ‘sınırsız bir potansiyel’ gördüğünü söyledi.
Ziyaret sırasında Çin tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:
“Her iki ülke de aralarındaki ilişkinin ikili kapsamının çok ötesine geçtiği ve küresel sahne ve insanlığın geleceği için son derece önem kazandığı görüşündeler.”
Putin, Kremlin’in resmi internet sitesi üzerinden yayınlanan açıklamasında, “Birleşmiş Milletler’in (BM) ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin (BMGK) merkezi rolüne, uluslararası hukuka ve BM Şartı'nın amaç ve ilkelerine dayalı daha adil ve demokratik çok kutuplu bir dünya düzeni oluşturmak amacıyla dayanışma içinde çalışıyoruz” ifadelerini kullandı.
Diğer yandan Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü Kirby tarafından Putin ile Şi arasındaki zirvenin ardından yapılan açıklamaya göre Washington, Pekin-Moskova ilişkilerini gerçek bir ittifaktan çok bir ‘çıkar evliliği’ olarak gördü. Çin Devlet Başkanı Şi, üç günlük resmi ziyaretinin ikinci gününde Kremlin'de yapıcı görüşmelerde bulunduğunu söyledi. Şi, özellikle Rusya ile ekonomik iş birliğini artırmayı istediklerini belirtti.
Putin ve Şi zirvenin ardından, ülkeleri arasındaki ‘özel’ ilişkinin ‘yeni bir aşamaya’ girdiğinin sinyallerini verdiler. Şi’nin Moskova ziyareti, geçtiğimiz hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) Ukraynalı çocukların yasa dışı bir şekilde Rusya’ya nakledildiği suçlamasıyla hakkında yakalama kararı çıkarılan Putin’e verilen önemli bir destek olarak değerlendirildi. Çin ve Rusya arasında stratejik ortaklığın artırılmasına yönelik anlaşmaların imzalandığı üç günlük ziyaretin ardından, Ukrayna’daki savaşın sona erdirilmesine dair herhangi bir gelişmenin işareti ise görülmedi. Saatler süren görüşmelerde enerji ve ticaret konuları öne çıktı. Putin ile Şi arasındaki görüşmede, stratejik konuların yanı sıra özellikle petrol ürünleri konusunda iki ülke arasındaki ekonomik ortaklığın güçlendirilmesine de değinildi.
Çin Devlet Başkanı’nın Rusya ziyareti, Moskova’nın Batı tarafından uygulanan ciddi yaptırımlar karşısında ekonomisini büyük ölçüde Çin’e yönlendirmesi üzerine gerçekleşti. Putin bu bağlamda, Pekin ve Moskova’nın Sibirya’yı kuzeybatı Çin'e bağlayacak olan dev proje ‘Sibirya'nın Gücü 2’ doğalgaz boru hattının inşaatına hız vermeyi hedeflediklerini söyledi. 
Projeyle ilgili bütün anlaşmaların imzalandığını belirten Putin, “Rusya'nın Çin'e olan sevkiyatını önemli ölçüde artırmayı amaçlayan bu boru hattından projenin hizmete girmesiyle birlikte 50 milyar metreküp doğalgaz taşınacak” şeklinde konuştu. Putin, daha önce Çin Devlet Başkanı Şi’ye ülkesinin Çin’in enerji kaynaklarına yönelik ‘artan talebini’ karşılayabileceğine dair güvence vermişti. Rus enerji devi Gazprom’un salı günü, Rusya'nın uzak doğusundan Çin'in kuzeydoğusuna uzanan Sibirya'nın Gücü Boru Hattı aracılığıyla pazartesi günü Pekin’e günlük olarak rekor seviyedeki sevkiyatların yapıldığını duyurması bunun bir kanıtıydı.
Şarku’l Avsat’ın edindiği bilgilere göre Şi, üç günlük ziyareti boyunca Ukrayna’daki çatışmadan neredeyse hiç bahsetmedi. Çin'in ‘tarafsız bir tutuma’ sahip olduğunu söyledi. Beyaz Saray ise buna Çin'in tutumunun tarafsız olmadığını söyleyerek yanıt verdi. Beyaz Saray, Pekin'i Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanan en büyük çatışmayı sona erdirmesi için Rusya'ya baskı yapmaya çağırdı. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken pazartesi günü, Pekin’in Ukrayna’da ‘barış’ için yaptığı önerilere dair şüphelerini dile getirdi. Blinken, “Dünya, Çin ya da başka bir ülke tarafından desteklenen Rusya’nın savaşı kendi şartlarına göre dondurma kararına aldanmamalı” dedi. Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü ise dün yaptığı açıklamada, “Pekin, Ukrayna krizinden kaynaklanan gerilimlerin yatıştırılmasını ve bunu çözmek için barış görüşmelerinin yapılmasını destekliyor. Pekin, yangına körükle gidilmesine karşı” ifadesini kullandı. Sözcü, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Rusya’nın bir yılı aşkın süre askeri operasyon önce başlattığı Ukrayna ile ilgili Çin'in ‘bencil çıkarları’ olmadığını belirterek, “Taraf tutmadık, yangına körükle gitmedik. Durumdan bencil çıkarları için yararlanmadık. Barış görüşmelerini desteklemekten başka bir şey yapmadık” dedi.
Kremlin’den dün yapılan açıklamada, zirveden sonra Batı’dan gelen ‘düşmanca’ tepkilerin şaşırtmadığı vurgulandı. Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, “Batılı ülkelerin toplu tepkisine gelecek olursak, her konuda düşmanca tepki göstermeleri kimseyi şaşırtmıyor” diye konuştu.
Putin, Çin tarafından geçtiğimiz ay önerilen barış planından ötürü Şi’ye övgüde bulunurken Kiev’i ve Batı ülkelerinin başkentlerini bu barış planını reddetmekle suçladı.
Rusya Devlet Başkanı, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çin’in barış planındaki birçok maddenin Rusya'nın tutumuyla uyumlu olduğuna, Batı ve Kiev buna hazır olduklarında barış anlaşmasının temeli olarak değerlendirilebileceğine inanıyoruz. Ancak şu ana kadar kendi açılarından böyle bir isteklilik görmüyoruz.”
Batı, Çin’in barış planını Putin’e askeri güçlerini yeniden konuşlandırması ve Ukrayna’da işgal ettiği topraklar üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırması için zaman kazandırmak için yapılan bir hile olarak görüyor. Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Stratejik İletişim Koordinatörü Kirby şu açıklamada bulundu:
“Ukrayna'da ateşkesi kabul etmek, Rusya'nın fethini onaylar. Böylece, Rusya'nın kazanımları ve komşusunun topraklarını fethetme girişimleri tanınmış olur. Rusya bu ateşkesi Ukrayna'daki mevzilerini sağlamlaştırmak ve askeri kuvvetlerini güçlendirmek için kullanabilir. Rusya, ateşkesi yeniden kendi seçtiği bir zamanda saldırmak üzere de elinde koz olarak tutar. Açıkça söylemek gerekirse bu, adil ve kalıcı bir barışın sağlanması için inandığımız bir adım değil.”
Çin’in 12 maddelik barış planında, on binlerce kişinin ölümüne ve milyonlarca kişinin ülkelerini terk etmesine yol açan bir yıllık kanlı savaşın nasıl sona erdirileceğine dair detaylar ise yer almadı.
Putin ve Şi tarafından yapılan ortak açıklamada, Washington’ın küresel istikrarı baltaladığı ve NATO’nun Asya-Pasifik bölgesine zorla girdiği şeklindeki Batı’nın aşina olduğu suçlamalar yer aldı. İki lider, ABD’yi ‘askeri üstünlüğünü’ korumak için küresel güvenliği ‘baltalamakla’ suçlayarak Batı'yı şiddetle eleştirirken, NATO'nun Asya’daki artan varlığıyla ilgili ‘endişelerini’ dile getirdiler. Bir nükleer savaşa karşı olduklarını vurgulayan iki lider, Batı ile gerilim zirveye ulaşırken benzer bir çatışmada herkesin kaybedeceğinin altını çizdiler. Ortak deklarasyonda iki ülke, nükleer bir savaşta kazanan olamayacağını ve (böyle bir savaşın) asla olmaması gerektiğini açıkça belirtti. Ortak açıklamada iki ülke, nükleer bir savaşın kazananı olamayacağını ve böyle bir savaşın asla olmaması gerektiğini açıkça ifade ettiler. Putin ve Şi, Kremlin'de yaptıkları ve her şeyden önce iki ülke ile Batı ülkeleri arasında tansiyonun yükseldiği bir dönemde Rusya ile Çin arasındaki ilişkilerin gücünü göstermeyi amaçladıkları ikili görüşmelerin ardından konuştular. Yaptıkları ortak açıklamada Şi, stratejik ortaklığın derinleştirildiğini ve ikili ilişkilerin yeni bir döneme girdiğini söylerken Putin de Batı karşısında Pekin ile Moskova arasındaki ortaklığı gösteren özel ilişkilere övgüde bulundu.



Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
TT

Amerikalı Hristiyanlar, Suriye ve Tucker Carlson'ın değişimi

 Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016
Suriye'nin eski Halep bölgesindeki yıkımın ortasında kilisenin bir bölüm, 10 Aralık 2016

Kemal Allam

Son zamanlarda ABD Başkanı Donald Trump ve “ABD'yi Yeniden Harika Yap” (MAGA) hareketinin yakın çevresinde İsrail'i çevreleyen yoğun tartışma hakkında çok şey söylendi ve yazıldı. Zira şu anda ABD, Trump yönetiminin İsrail'e verdiği sarsılmaz desteğe karşı eşi benzeri görülmemiş bir tepkiye sahne oluyor.

Bu tartışma genellikle olduğu gibi Bernie Sanders destekçileri veya radikal sol tarafından değil, ABD'nin güneyindeki muhafazakar Hristiyan çevrelerin kalbi tarafından yönetiliyor. Bu hareketin büyük bir kısmına, tartışmasız Trump'ın yakın çevresindeki en önemli ve etkili isim olan Tucker Carlson öncülük ediyor.

Suriye'deki savaşın ve özellikle Suriyeli Hristiyanların içinde bulunduğu kötü durumun, Tucker'ın Fox News'deki tavrını değiştirmesine neden olduğunu söylemek abartı olmaz. Buna ilave olarak, Arap Hristiyanları tekrar gündeme getirmek ve Amerikan medyasında seslerini duyurmak için uzun bir yolculuk başladı. Amerikalı Hristiyan gruplar da Suriye'yi yavaş yavaş Hristiyanlığın kalbi olarak görür hale geldiler.

Doğu Hristiyanlığının kalbi Suriye

Suriye, 19. yüzyıldaki Osmanlı dönemine kadar giden uzun bir süre boyunca, Amerikalı Hristiyanlar için her zaman özel bir yere sahip oldu. O zamanlar Suriye Antakyası olarak bilinen ve şimdi Türkiye’nin kontrolünde olan Hatay’a yapılan hac yolculuklarında, Amerikalı hacılar Antakya ve Tarsus'tan Şam'a, ardından güneye doğru ilerleyerek Kudüs'te hac yolculuklarını tamamlarlardı.

Suriyeli rahipler Aramice ve Süryanice öğretiyor ve burada çeşitli Amerikan kolejleri kuruluyordu. Ünlü Amerikan Beyrut Üniversitesi bile 1863 yılında öncelikle Suriye Protestan Koleji adıyla açılmıştı. “Suriye” kelimesi ilk Hristiyanlarla yakından ilişkilendirilmiş ve hatta ders kitaplarında Kudüs, Güney Suriye'nin bir parçası olarak kabul edilmişti. Bu, elbette Filistin'in ve özellikle Kudüs'ün Büyük Suriye'nin bir parçası olarak kabul edildiği klasik Arapçadaki “Biladüş-Şam” terimiyle de örtüşüyor. Buna göre Hristiyanlığın beşiği Antakya'dan Şam'a ve Kudüs'e kadar uzanıyordu.

Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okumuş, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürerek, ABD'nin şimdi İsrail'de ne yaptığını ve Arap Hristiyanları neden görmezden geldiğini sormuştu

Suriye'deki savaşın, Irak'tan Filistin'e kadar Doğu Hristiyanlığına yönelik baskıyı tartışmasız bir şekilde ön plana çıkardığını söyleyebiliriz. Tıpkı 19. yüzyılda olduğu gibi, Amerikalılar bir kez daha Suriye'yi Doğu Hristiyanlığının kalbi olarak görmeye başladılar. Bu aynı zamanda Arap Hristiyanların önemine ilişkin algı ve anlatıda bir değişime yol açtı.

Suriye'deki savaş tüm Suriyelilerin hayatlarını derinden etkiledi. Ancak komşu Irak ve Lübnan'da olduğu gibi, Suriye'deki Hristiyanlar da inançları nedeniyle radikal grupların hedefi haline gelerek ağır bir yük taşıdılar. 2016 yılında, Suriye ve Ortadoğu'daki savaşta Hristiyanların öldürülmesi, Rus Ortodoks Kilisesi Patriği ile Papa Francis arasında 1000 yıl aradan sonra ilk görüşmenin gerçekleşmesine yol açtı.

ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı bir röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)ABD Başkanı Donald Trump (solda), Arizona'daki canlı yayın turu sırasında Amerikalı yorumcu Tucker Carlson’a canlı röportaj vereceği yere geliyor, 31 Ekim 2024 (AFP)

Suriye, Carlson ve Amerikalıların dikkatini çekiyor

Bu yılın başlarında, muhafazakâr Amerikalı televizyon sunucusu Tucker Carlson, Washington'un İsrail'in Filistinli Hristiyanları öldürmesine ve onlara zulmetmesine verdiği desteği sorgulayarak, İsrail lobisini ve Hristiyan Siyonist ideolojinin savunucularını kızdırmıştı. Carlson, Beytüllahimli bir papaz olan Evanjelik Lüteriyen Kilisesi'nden Rahip Munther Isaac ile röportaj yaptı. Isaac, ABD'de kutsal topraklardaki Hristiyanlara yönelik muamele konusunda süregelen farkındalık eksikliğini gösteren bir kayıt sundu. O dönemde Fox News sunucusu olan Carlson, 2018'de ana akım Amerikan medyasında Suriyeli Hristiyanların geniş çapta öldürülmesiyle ilgili bir tartışma başlattı. Şarku'l Avsat'ın al Majalla'dan aktardığı analize göre ABD'nin Ortadoğu'daki Hristiyanları hedef alan örgütlere verdiği desteği sürekli sorguladı. Ardından Tucker, İsrail'e Hristiyan desteğinin önde gelen isimlerinden Ted Cruz'a meydan okudu, milyonlarca kişi tarafından izlenen bir videoda onu küçük düşürdü. Cruz'a İncil'in temelleri hakkında sorular sordu. ABD'nin İsrail'deki mevcut eylemlerinin ve Arap Hristiyanlara karşı duyarsızlığının doğru yol olduğunun bu kitabın neresinde söylendiğini sordu.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi

Carlson, ABD'deki muhafazakârları harekete geçiren ve Suriyeli Hristiyanların önemini vurgulayan bir kampanyaya öncülük etti. Brad Hough ve Zachary Wingard, Suriyeli Hristiyanların çektiği acıları ve bunun Doğu Hristiyanlığı üzerindeki etkisini belgeleyen, bu konunun Amerikalı Hristiyanların dikkatini nasıl çekmeye başladığını ayrıntılarıyla anlatan “Çarmıha Gerilen Suriye” adlı ortak bir kitap yazdılar. Suriye'de görev yapmış bir ABD Deniz Piyadeleri gazisi olan Brad Hough, ABD genelinde bir tura çıkarak okullarda ve kiliselerde Arap Hristiyanlar ve Amerikan Hristiyanlığının Huckabee ve Cruz gibi Evanjeliklerin tek taraflı bakış açısından kurtulmasının önemi hakkında konuşmalar yaptı. Şimdi de eskiden “Madam Maga” olarak bilinen ABD’li Temsilci Marjorie Taylor Greene gibi isimlerin, İsrail'i destekleyen egemen Hristiyan akımdan koptuğunu görüyoruz. Önde gelen muhafazakâr bir talk-show sunucusu olan Megyn Kelly, Hristiyanların Arap Hristiyanlara olanları nasıl görmezden gelebildiğini sorguluyor.

Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)Şam Ermeni Apostolik Kilisesi Piskoposu Armaş Nalbandyan, eski Şam bölgesindeki Bab el-Şarki'de bulunan Aziz Sarkis Kilisesi'nde düzenlenen Noel Ayini'nde su kutsaması sırasında bir güvercin heykelini tutuyor, 6 Ocak 2025 (AFP)

Arap Hristiyanlar ön planda

Tucker Carlson'ın Suriye, Gazze ve Batı Şeria'daki Hristiyan din adamlarına bir platform sunma hareketine liderlik etmesiyle birlikte, diğer Arap Hristiyanlar da öne çıkmaya başladı. Hem Trump yönetimi içinde hem de Washington’daki siyasi çevrelerde, önde gelen Arap Hristiyanların siyasete liderlik etmesinde kademeli, ancak önemli bir değişim yaşandı. Trump'ın avukatı ve yakın arkadaşı Alina Habba, Keldani ve Irak kökenli. Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı ve şu anki ABD Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Michael Waltz'un eşi Julia Nesheiwat, Ürdünlü tanınmış bir Hristiyan aileden geliyor. Nesheiwat, Waltz'un eşi olmasının yanı sıra orduda, Beyaz Saray'da ve diğer resmi görevlerde de bulunmuş. Trump'ın kızı da Arap oylarını Trump'a çekmede aktif rol oynayan ve Amerikan siyasetine daha geniş bir Arap Hristiyan tabanı kazandırmaya yardımcı olan tanınmış bir Lübnanlı Hristiyan aileden birisiyle evli. Ayman Abdel Nour, Washington'daki önde gelen Hristiyan seslerden biri ve Capitol Hill'deki Suriye politikasında etkili bir isim. Mısır asıllı Hristiyan Dr. Marty Makary, şu anda Gıda ve İlaç Dairesi Komiseri ve Trump'ın baş tıbbi danışmanı.

Tüm bunların zirve noktası, Hollywood’ın Hz. İsa'yı her zaman sarı saçlı ve mavi gözlü olarak tasvir ederken, şu anda en popüler televizyon dizisi olan The Chosen’un kadrosunda, Hz. İsa'yı canlandıran Mısır-Suriye asıllı Arap-Amerikalı aktör Jonathan Roumi'nin de yer almasıdır.

Suriye, Arap Hristiyanları dünya haritasına yerleştirmekle kalmadı, aynı zamanda Amerikalı Hristiyanların Ortadoğu'ya bakış açısını da değiştirdi.

*Bu analiz Şarku’l Avsat tarfından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.


Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
TT

Lübnan ile İsrail arasındaki ateşkes anlaşmasının üzerinden bir yıl geçti... Kırılgan ateşkes ve günlük ihlaller

Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)
Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

İsrail, Lübnan ve dolaylı olarak Hizbullah’ın, örgütün askeri depolarını, komutanlarını ve unsurlarını hedef alan 66 günlük yoğun İsrail operasyonlarını sona erdiren ateşkes anlaşmasını kabul etmesinin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, anlaşma İsrail’in ilk günden bu yana sürdürdüğü ihlaller nedeniyle sarsılıyor. İsrail, her gün yaptığı açıklamalarda operasyonları genişletme tehdidini yineliyor; gerekçe olarak ise Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesine uymadığını ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden inşa ettiğini öne sürüyor.

 Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)Lübnan'ın güneyindeki el-Adise kasabasında zeytin hasadı yapan çiftçileri izleyen bir UNIFIL askeri (EPA)

Anlaşma artık fiili bir ateşkes değil, yalnızca ‘kırılgan bir sakinlik’ sağlamış durumda. Uygulanan maddeler sınırlı kaldı; anlaşmanın büyük bölümü ise günlük ihlallere açık hale gelerek büyük ölçüde anlamını yitirdi. Bu durum, Lübnan dosyasıyla ilgilenen uluslararası aktörleri yeni bir uzlaşı arayışına itti, ancak şu ana kadar tarafları bu yeni çerçeveye ikna etmeyi başaramadılar.

Anlaşmanın hangi maddeleri hayata geçirildi?

Anlaşmadan hayata geçirilen maddeler sınırlı kaldı. En belirgin adım, İsrail ile Hizbullah arasındaki açık savaşın durması ve kapsamlı bir gerilime yol açabilecek büyük çaplı operasyonların gerilemesiydi. Ayrıca Lübnan ordusunun Litani Nehri’nin güneyindeki rolünün yeniden canlandırılması ve bölgede Hizbullah’a ait silahların büyük bölümünün toplanıp dağıtılması da uygulanan maddeler arasında yer aldı. Bu gelişmeler, anlaşma öncesindeki aylara kıyasla bazı sınır bölgelerinde kısmi bir sakinliğin geri dönmesine katkı sağladı.

İsrail'in günlük ihlalleri

Öte yandan İsrail, anlaşmanın ilk gününden itibaren ihlallerini durdurmadı. İnsansız hava araçları (İHA) ve savaş uçaklarıyla gerçekleştirilen binlerce hava ihlali ile Hizbullah’ın komutan ve üyelerine yönelik neredeyse günlük hale gelen suikastlar bu ihlallerin başında geldi. İsrail ayrıca, anlaşmada yer alan Lübnan içindeki askeri noktalardan geri çekilme taahhüdünü yerine getirmedi; sınır ötesi sızmalarını sürdürdü ve esirlerin serbest bırakılmasını reddetti.

Buna karşılık Hizbullah, askeri altyapısını yeniden inşa ederek anlaşmayı ihlal etmekle suçlanıyor. Lübnan devleti ise ülke genelinde silahları devletin elinde toplama yükümlülüğünü yerine getirmediği gerekçesiyle anlaşmayı ihlal ettiği yönünde eleştiriler alıyor.

Önceki ve mevcut yönetim arasında Amerikan tutumu

El-Meşrik Stratejik Araştırmalar Merkezi Direktörü Dr. Sami Nadir, anlaşmanın temelinde yapısal sorunlar bulunduğunu belirtti. Nadir’e göre tarafların hiçbiri anlaşmayı uygulamadı; Hizbullah silahlarını teslim etmediği gibi bu silahların yerlerini de açıklamadı, İsrail ise ilk günden itibaren ihlallerini ve saldırılarını sürdürdü. Nadir, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, anlaşmanın mimarının görev süresi bitmek üzere olan bir Amerikan yönetimi olduğunu, bunun anlaşmanın en önemli zafiyetlerinden biri sayıldığını dile getirdi. Yeni yönetimin anlaşmadan kısmen uzaklaştığını ve ona bağlı kalma gereği duymadığını belirten Nadir, iki yönetimin dış politikada, özellikle de Ortadoğu konusunda çok farklı yaklaşımlara sahip olduğunu vurguladı.

 Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)Lübnan sınırındaki İsrail tankları, 23 Kasım 2025 (EPA)

Nadir, mevcut Amerikan yönetiminin masaya yeni unsurlar koyduğunu belirtti. Bunların başında İsrail ile yürütülen görüşmelerin geldiğini söyleyen Nadir, yönetimin üzerinde çalıştığı şeyin aslında değişiklikler içeren bir anlaşma ya da tamamen yeni bir formül olduğunu ifade etti. Ancak Lübnan devletinin silahların devletin elinde toplanması ilkesini uygulamadaki yavaşlığının, İsrail’in ABD’nin örtülü onayıyla yeniden askerî harekete girişmesine zemin hazırladığını vurguladı Nadir’e göre bu durum, ileride yeni bir düzenlemenin gündeme gelmesini kaçınılmaz kılabilir; bu düzenleme bir tampon bölge oluşturulması ya da şu anda tartışılan diğer seçeneklerden biri olabilir.

Kırılgan ateşkes

Lübnanlı Şii muhalif ve Lübnan Demokratları Koalisyonu Başkanı Cad el-Ehavi, uygulanan ateşkes hükümlerinin ‘şeklî’ olduğunu söyledi. El-Ehavi’ye göre özellikle İsrail’den gelen günlük ihlaller, anlaşmayı ‘kâğıt üzerinde bir ateşkes’ ya da ‘kırılgan bir ateşkes’ haline getirdi. Güney Lübnan ise tamamlanmamış bir ateşkes ile yeni bir gerilime sürekli hazırlık hali arasında asılı duruyor.

El-Ehavi, Şarku’l Avsat’a yaptığı açıklamada, siyasi ve diplomatik çevrelerde mevcut anlaşmanın artık yeterli olmadığı konusunda geniş bir mutabakat bulunduğunu belirtti. Son aylarda ortaya çıkan güvenlik tablosunun, ya anlaşmanın değiştirilmesini ya da tamamen yeni bir anlaşmaya gidilmesini gerektirdiğini ifade etti. Bu seçeneğin bazı uluslararası çevrelerde tartışılmaya başlandığını söyleyen el-Ehavi, bunun nedenini eski anlaşmanın kırılganlığının açığa çıkması ve sahadaki askerî davranışı kontrol edememesi olarak açıkladı. Ona göre yeni bir anlaşma; gerçek uluslararası garantilerle desteklenen kapsamlı ve nihai bir ateşkes, yeni sınır güvenlik düzenlemeleri (1701 sayılı kararın öngördüğünden daha geniş kapsamlı olabilir) ve bölgesel-uluslararası taraflar arasında tamamlayıcı siyasi uzlaşıları içerebilir. Amaç ise Güney Lübnan’ın hesaplaşma sahası olarak kullanılmasını engellemek.

El-Ehavi, bu seçeneğin hayata geçmesi için gerekli siyasi koşulların şu an mevcut olmadığını vurguladı. Zira ona göre hem bölgesel düzeyde hem de Lübnan’ın iç siyasetinde durum uygun değil. El-Ehavi, “En önemli koşul, Hizbullah’ın yenildiğini kabul etmesidir; bunun ardından durumu değiştirmek mümkün olabilir” dedi.


Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
TT

Papa Francis, Lübnan'a olağanüstü bir ziyaret yapıyor

Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)
Papa XIV. Leo, Beyrut'a gitmeden önce Türkiye'yi ziyaret ediyor (Reuters)

Lübnan, yarın öğleden sonra Beyrut'a gelecek ve 2 Aralık Salı günü ayrılacak olan Papa XIV. Leo'yu ağırlamaya hazırlanıyor. Ziyaret, özellikle Lübnan için olağanüstü bir zamanda gerçekleşmesi ve Vatikan dışına ilk çıkışı olması nedeniyle "tarihi" olarak nitelendiriliyor. Papa, Lübnan yolculuğu öncesinde Türkiye'ye de uğrasa da Türkiye ziyaretinin amacı, Hristiyan doktrinini oluşturan ilk ekümenik konsey olan İznik Konsili'nin 1700. yıldönümünü İstanbul Patriği ile birlikte anmaktı.

Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)Lübnan'ın Cel el Dib kentindeki Psikiyatri Hastanesi'nde Papa XIV. Leo'yu tasvir eden poster (Reuters)

Bu bağlamda, Papalık ziyaretinin resmi kilise koordinatörü Piskopos Mişel Avn, "Papa, Lübnan ve Lübnan halkının büyük acılar çektiğinin farkındadır ve yalnızca Lübnan halkı düzeyinde değil, aynı zamanda ziyaretinin Lübnan'a dünya çapında ışık tutması nedeniyle de bu ülkenin yanında durmayı gerektiren zor durumu anlamaktadır" dedi. Piskopos Avn, Şarku'l Avsat'a yaptığı açıklamada, Papa'nın Beyrut'tan açıklayacağı tutumların "Lübnan'ın mesajını ve bir arada yaşama taahhüdünü vurgulayacağını, böylece bölgesel veya uluslararası olsun, dünyadaki tüm karar vericilerin bunları duyacağını" belirtti. Papa, bizzat Lübnanlılara hitap edecek ve Beyrut'taki liderleri tüm vatandaşlarına layık bir devlet kurmak için birleşmeye çağıracak. Ayrıca tüm dünya için açık bir mesaj olacak"ifadesini kullandı. Avn, bu nedenle "Papa, ziyaretinde, Vatikan'ın Lübnan'ın varlığına, çağrısına ve misyonuna önem verdiğini söylemek için Lübnan'ın yanında yer aldığını" vurguladı.

Büyük Ayin

Piskopos Avn, Papa'nın seyahat programındaki durakların belirlenmesinin nedenlerini anlattı. Ziyaretin en önemli etkinliği olan ve yaklaşık yüz bin Lübnanlının katılması beklenen Büyük Ayin'in yanı sıra gençlerle buluşma da bu kapsamda değerlendirildi. Papa'nın insani yardım odaklı bir yeri ziyaret etme isteği doğrultusunda, Ortadoğu'da türünün tek örneği olan Deyr el-Salib Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi seçildi.

Dini Liderlerle Toplantı

Lübnan, diyalog ve Müslüman-Hristiyan birlikteliğinin ülkesi olarak bilindiği için Beyrut şehir merkezinde düzenlenecek "Ekümenik Toplantı" önemli bir etkinlik olacak. Lübnan'daki dini toplulukların liderleri, 1 Aralık Pazartesi günü saat 16:00'da Papa'nın etrafında toplanacak. Piskopos Avn'a göre resmi bir diyalog olmayacak, bunun yerine dört Müslüman ve dört Hristiyan liderin yapacağı sekiz konuşmanın ardından Papa konuşacak. Papa ayrıca, başta Harissa'daki din adamlarıyla bir toplantı ve Aziz Çarbel türbesinin bulunduğu Annaya'daki Aziz Maron Manastırı olmak üzere çeşitli yerleri ziyaret ederek, dua edecek.

Beyrut Limanı'nda Dua

Bu ziyaretin dikkat çeken bir özelliği de 4 Ağustos 2020'de Lübnan'ı vuran büyük patlamada hayatını kaybedenlerin anısına Beyrut Limanı'nda bir dakikalık saygı duruşunda bulunulacak olmasıdır. Ziyaretin başlayacağı Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda üç cumhurbaşkanı yetkililerle bir araya gelecek. Üç cumhurbaşkanının, Papa'yı Beyrut Uluslararası Havalimanı'na varışında karşılayacakları da unutulmamalıdır.

Piskopos Avn, bu ziyaretin kilise üzerinde olumlu bir etki yaratmasını umduğunu belirterek, "Duanın amacı sadece ziyaretin herhangi bir güvenlik sorunu yaşanmadan barışçıl bir şekilde geçmesi değil, aynı zamanda Kutsal Hazretleri'nden gelecek önemli mesajları ve sunacağı davetleri almaya hazırlanmaktır" dedi.

Farid Hazen: Ziyaretin Manevi ve Siyasi derinliği var

Papa'nın ziyaretinin dini öneminin ötesinde, siyasi bir boyutu da var. Patrikhane ile uzun süredir devam eden ilişkisinden güç alan Milletvekili Farid Hazen, bu noktayı Şarku'l Avsat'a şöyle anlattı: "Ziyaretin zamanlaması oldukça önemli. Papa'nın ilk ziyaretlerinden biri olmasının yanı sıra, asıl etken Vatikan'ın Lübnan'ı bölgedeki Hristiyanların son kalesi olarak görmesi ve Hristiyan varlığını ve Hristiyanların Lübnan'daki statüsünü korumak istemesidir." Hazen, "Bir diğer nokta da genel bölgesel durum, Güney Lübnan'da yaşananlar ve İsrail ile yaşanan savaş. Tüm bu tehlikeler, Papa'nın gelip 'Medeniyetlerin bir mesajı ve buluşma noktası, bir arada yaşama ve birlik Lübnan'ı olarak Lübnan'a bağlıyız ve Lübnan'da istikrara bağlıyız' demesi için birincil ve ilave bir motivasyon kaynağı" değerlendirmesinde bulundu.

Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)Papa XIV. Leo'nun Beyrut'ta karşılanışı için 21 Kasım'da asılan bir poster, (AP)

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndan gelen mesajla ilgili olarak Hazen, "Vatikan Devlet Başkanı olarak vereceği mesajın büyük olasılıkla Lübnan devletinin, kurumlarının, Lübnan'daki barışçıl yolun ve genel olarak barışın onayını içereceğini" belirtiyor.

Güvenlik garantileri

Güvenlik açısından Hazen, ziyaretin iptal edilmesinin söz konusu olmadığını vurguladı. Vatikan ve Kilise'nin ziyaretin planlandığı gibi devam edeceğine dair güvence aldığını belirten Hazen, "Vatikan'ın, güvenlik sağlanacağından emin olmadan Papa Hazretleri'ni getirme riskini göze alacağını sanmıyorum" dedi.

Papa'nın ziyareti, lojistik, güvenlik ve medya düzenlemelerinin yanı sıra, özellikle seyahat edeceği güzergahlar için yol planlarını da içeriyor. İsviçre Muhafızları ve İtalyan Jandarma yetkilileri, Papa'nın gezileri sırasında güvenliğinden sorumlu.

Aktif Vatikan Diplomasisi

El-Hazen, "Lübnan yararına uluslararası toplumla temaslar aracılığıyla dünyada aktif, etkili ve çok etkili bir Vatikan diplomasisi"nden bahsediyor ve ekliyor: "Bu ziyaretin doğrudan etkisinden çok dolaylı bir etkisi var." "(Dolaylı etki) dediğimde, asıl önemli olanın ziyaret değil, Hazretleri'nin ziyaretten sonra yapacağı çalışmalar olduğunu kastediyorum."

El-Hazen, Vatikan'ın tüm mezheplerden uzak durduğunu ve aralarında birlik, iş birliği ve iletişimi teşvik etmeye kararlı olduğunu teyit ettiği için çeşitli dini toplulukların bir araya gelmesinin olağanüstü önem taşıdığını belirtti. El-Hazen, bu çoğulculuk ve çeşitlilik olmadan, Lübnan'ın Vatikan'ın hayal ettiği Lübnan olmayacağına inanıyor.

Papa'nın Lübnan'a Dördüncü Ziyareti

Papa'nın Lübnan'a yaptığı bu ziyaret, bir papanın ilk ziyareti değil. İlk ziyaret, Papa VI. Paul'ün Hindistan'a giderken Beyrut'u ziyaret ettiği ve havaalanında resmi bir karşılama aldığı 1964 yılındaydı.

Olağanüstü önem kazanan ikinci ziyaret, Papa II. Jean Paul'ün 10 ve 11 Mayıs 1997 tarihlerinde, üçüncüsü ise Papa XVI. Benedict'in 14, 15 ve 16 Eylül 2012 tarihlerinde yaptığı ziyaretti.