Orta Asya, Sovyet mirasını tasfiye etmeye 'ov ve ova' eklerinden başlıyor

Liderler, emperyal "Ruslaştırma" politikalarına karşı yürüttükleri kampanyaları duyurarak soyadlarındaki Rusça eklerden kurtuluyor

Mevcut değişikliklerin "komünizmin geriye kalan izlerinden ve sembollerinden kurtulma sürecini hızlandırmaya" katkı sağlayabileceğine işaret edenler var / Fotoğraf: AFP
Mevcut değişikliklerin "komünizmin geriye kalan izlerinden ve sembollerinden kurtulma sürecini hızlandırmaya" katkı sağlayabileceğine işaret edenler var / Fotoğraf: AFP
TT

Orta Asya, Sovyet mirasını tasfiye etmeye 'ov ve ova' eklerinden başlıyor

Mevcut değişikliklerin "komünizmin geriye kalan izlerinden ve sembollerinden kurtulma sürecini hızlandırmaya" katkı sağlayabileceğine işaret edenler var / Fotoğraf: AFP
Mevcut değişikliklerin "komünizmin geriye kalan izlerinden ve sembollerinden kurtulma sürecini hızlandırmaya" katkı sağlayabileceğine işaret edenler var / Fotoğraf: AFP

Sami İmare
1990'lı yıların başında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Orta Asya ülkelerindeki insanların çoğu, eskiye ve "Sovyet mirasından" kurtulma çağrısı yapan sloganlara geri döndü.
Gözlemciler, bu "milli meselenin" ilk kıvılcımlarına tanık olunan ülkelerin başında Kazakistan'ın geldiğini belirtiyor.
Nitekim Kazakistanlı binlerce vatandaş, 1986'da Kazakistan Komünist Parti'nin birinci sekreteri olarak Kazak asıllı eski sekreter Din Muhammed Kunayev'in yerine Rus asıllı Gennady Kolbin'in atanmasını protesto etmek için sokaklara dökülmüştü.
Kunayev, eski Sovyet Başkanı Mihail Gorbaçov'un yönetimi sırasındaki Perestroyka politikalarının ilk kurbanlarından biriydi. 
Her ne kadar o dönemde sorun, Kazakistanlı bir partilinin yerine Rus bir partilinin atanmasına yönelik protestoların ötesine geçmediyse de daha sonra görülen diğer pek çok hareket, Kazakistan'la sınırlı kalmayıp başta üç Baltık cumhuriyeti olmak üzere diğer birçok cumhuriyeti de içine aldı.
Ukrayna'daki Rukh ve Litvanya'daki Sayudis gibi birçok "ulusal cephenin" oluşmasını içeren hareketler, o dönemde "Perestroyka politikalarını hızlandırmak" adı altında gerçekleşti.
Ancak çok geçmeden ayrılma ve 1991 yılı sonunda Sovyetler Birliği'nin çöküşüne katkı sağlayan müteakip hamleler de dahil olmak üzere daha radikal başka yolların benimsenmesine dönüştü. 

Halkları "Ruslaştırma" politikası
Orta Asya ülkeleri aynı sinyali vermek için geri dönerek Ağustos 1991'deki başarısız "darbe" girişiminden sonra ayrılıkçı hareketlere katıldıklarını duyurdu.
Orta Asya ile Kuzey ve Güney Kafkasya bölgelerinde Sovyet halklarını "Ruslaştırma" politikasının kalıntılarına karşı koyma bayrağını yükseltmek için en çok hevesli olanlar da onlardı. 
Orta Asya ülkelerinde birçok vatandaş ister erkek ister kadın soyadları ile baba adlarını yazmada Rus tarzının uygulanmasını da içeren "Ruslaştırma" politikalarıyla din arasında bir bağlantı kurmadan, bu yaklaşımı reddettiklerini tekrar ilan etti.
16'ncı yüzyılda Rus İmparatorluğu'nun kuruluşunun ilk yıllarında Rus çarları tarafında dayatılan bu yaklaşıma, Asya ve Avrupa kıtalarının halkları arasında sadece Rusya'ya özgü olan bu soyadı ve baba adları "eklerinde" şahit oluyoruz.
Bu sadece eski Sovyetler Birliği ülkelerinde değil, Yunanistan, Baltık ülkeleri ve Turan (Türk) ailesine mensup ülkelerde de uygulanıyordu. 
Konuya açıklık getirmek gerekirse; kadim Rus gelenekleri uzun süreden beri erkek soyadı için "ov", kadın soyadı içinse "ova" ekinin kullanımını şart koşuyor.
Mesela erkek için "İvanov", kadın için de "İvanova" deniyor.
Bunun yanı sıra başka soyadlarına da "a" harfi ekleme zorunluluğu mevcut.
Mesela erkek için "Soljenitsin", "Yeltsin" ve "Putin" soyadları, kişi kadın olduğunda "Soljenitsina", "Yeltsina" ve "Putina" halini alıyor.
Aynı şey "baba" adı olarak erkek için "İvanoviç", kadın için "İvanovna" isimlerinde de geçerli.
Bunun örnekleri çok ve ister Arapça ister Fransızca olsun, yazımı ve telafuzu, son harfi sesli harflere bağlanana kadar farklılık gösteriyor.
Söylendiğine göre bu uzun uzun açıklanan bir hikâye. 

İsim eklerinden kurtulma
Bu noktada en önemli şey Asya cumhuriyetlerinin bazılarında, erkek ve kadın soyadları için "ov" ve "ova", baba adı olarak da erkek için "viç", kadın için "vona" veya "yevna" eklerinden kurtulmak için tanık olduğumuz ve olmaya devam ettiğimiz bir "ayaklanma"dır.
Örneğin Tacikistan'da Cumhurbaşkanı İmam Ali Rahmanov, 2007'de "Rahmanov" soyadına eklenmiş olan "ov" ekini atan ilk bölge liderlerinden biriydi.
Adını asıl haline döndüren İmam Ali Rahman, halkına da aynı şeyi yapması çağrısında bulundu.
Komşu Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev ise selefi İslam Kerimov'un izinden giderek, komşu Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Tokayev'in de henüz atmadığı eski Rus veya Sovyet eklerini kullanmaya devam ediyor. 
Burada "ulusal kimliğe" dönüş ve baba adına nispetle "evna ve "ovna", "oviç" ve "eviç", soyadı eki olarak da "ov" ve "ova", "ev" ve "eva" ekleri gibi adlara eklenen her türlü şeyden kurtulmak için o dönemde yaşananları aktarıyoruz. 
Ancak bu, "son söz" veya "yolun sonu" olmaktan hala uzak konulardan biridir.
Eski Sovyet dünyasında ve civarında gördüklerimiz, meselenin tümüyle zaman ve mekânın gereklerine bağlı olduğunu söylüyor.
Rusya'da örneğin Rusya'daki ikamet yerlerinin şartlarıyla bağlantısı ve polis veya Rus işverenle yaşayabilecekleri sorunlarla karşılaşma korkusuna rağmen, bu tür kararlara veya talimatlara uymayı reddeden Tacik ve Kırgız göçmenler veya gurbetçiler mevcut.
Bu, uzun bir süredir Rus soyadlarının birden fazla kez değiştirilmesine tanık olunan Ukrayna için de geçerli.
Bu durum, yeni baskıda "Ukraynaca yazım" kurallarının nihai olarak onaylandığı 2019 yılında Ukrayna resmi makamları tarafından duyurulana kadar birçok kez yaşandı. 
Mesele bununla da sınırlı kalmadı ve Ukrayna Cumhurbaşkanı Petro Poroşenko'nun başlattığı bir yönelim ortaya çıktı.
Buna göre İvanov yerine İvanenko, Kuznetsov yerine Kuznetsenko yazılması ve diğer soyadlarının da bu şekilde değiştirilmesi talep edildi.
Poroşenko'ya göre bu değişiklikler, ülkede "komünizmin kalıntılarını tasfiye sürecinin hızlanmasına" katkı sağlayacaktı. 
Bu adım, diğer birçok cumhuriyette halk tarafından geniş çaplı bir kabul görmedi.
Örneğin Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan, özellikle ad ve soyadıyla ilgili olarak eski tarihî mirasının çoğunu büyük ölçüde korumayı başarmıştı.
Bununla birlikte bu olgu, 1940'ta eski Sovyetler Birliği'ne en son katılan ve diğer cumhuriyetlerden yaklaşık üç ay erken davranarak Eylül 1991'de ilk ayrılan Estonya, Letonya ve Litvanya gibi Baltık ülkelerinde orman yangını gibi yayıldı. 

Alfabelerin karışıklığı
Şimdi isimlerden alfabelere geçelim. Alfabe meselesi, önce Rus İmparatorluğu'na, sonra da eski Sovyetler Birliği'ne bağlandıkları ya da tâbi oldukları yılların başından beri Orta Asya halkları için kafa karışıklığına sebep oldu.
Bu halklar, tarihlerinin başında Arapça, Farsça ve 1928 yılında Mustafa Kemal Atatürk tarafından değiştirilmeden önce veya sonra bir kısmı Latin harfli Türkçeye dönene kadar "Arap harfli" olan Osmanlıca alfabelerini birbirine karıştırdı.
Ta ki Kiril veya Slav alfabesi ile mesele "zorla" çözüme kavuştu.
Bugünse birçok Orta Asya ülkesinde Latin alfabesi uğruna bu alfabeden kurtulmaya yönelik pek çok hamleye tanık olunuyor. 
Çağdaş dünyaya gelecek olursak; Kazakistan, 1990'lı yıllarda eski Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev'in iktidarda olduğu yıllarda Kiril alfabesinden kurtulup Latin alfabesine geçiş çağrısında bulunan ilk ülkeydi.
Ancak zaman onun, halkının ezici çoğunluğunun istekleriyle tutarlı olduğu söylenen bu hayalini gerçekleştirmesine izin vermedi.
Bununla birlikte bu hayalin, Kazakistan'daki siyasi liderliğin gündemine oturmak üzere geri döndüğünü ve yakın gelecekte Nazarbayev'in rotasını belirlediği yönde ilk adımların atılacağını söyleyenler var. 
Astana'daki Kazakistan Araştırmaları Merkezi PaperLab'da analist olan Kamila İsmagulova ya da İsmailova'nın, Rusça yayın yapan internet sitesi InoSmi'de aktarılan ifadelerine göre Orta Asya "sömürge belirtilerinden kurtulma" sürecinden geçiyor ve Ukrayna'daki "Rus askerî özel operasyonunun" bir sonucu olarak Rus dünyası dedikleri şeye zihnen sırtını dönüyor. 
Kimilerine göre bu durum, "yabancı basının değerlendirmeleriyle tutarlı" ve Lidovki portalının İsmailova'dan aktardığı şu gerçeklikle bağlantılı:
"Bu bölgede sömürgeliğin bitirilmesi meselesi bölge halklarının zihnini uzun bir süredir meşgul ediyor. Bu konu, akademik ve bilimsel çevrelerde popüler olan, medyada yer verilen ve sivil toplum tarafından tartışılan bir halk hikâyesine dönüştü."
Bu; Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan'da yaşanan ve bu ülkelerin gelişiminin kapsamı, yöneliminin boyutları, tarihinin gerekleri ve tüm tarihsel dönemeçler ve insani felaketleriyle 20'nci yüzyılın olaylarıyla ilişkili olan her şeyiyle uyumlu birçok gelişme için geçerli. 
Bu bağlamda Orta Asya'daki Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te Belediye Başkanlığının, şehrin Sovyet geçmişiyle bağlantılı mahalle isimlerinin değiştirilmesinin düşünüldüğüne dair bir açıklamasına işaret ediliyor.
Bu adım, bu yıl nihayet Kiril alfabesini bırakıp aşamalı olarak Latin alfabesine geçiş yolunda olduğu görülen komşu Kazakistan'ın tasarısıyla aynı zamana denk geliyor.  
Rus edebiyatı ve tarihinin sembol isimlerinin heykellerinin kaldırılmasıyla birlikte bu değişikliklerin, ülkede "komünizmin geriye kalan izlerinden ve sembollerinden kurtulma sürecinin hızlandırılmasına" katkı sağlayabileceğini belirtenler var.
Bizzat Moskova yetkilileri de Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından meydanlardan ve sokaklardan KGB'nin kurucusu Dzerzhinsky'nin heykeli gibi anıtları kaldırmış, Moskova'nın merkezinde Kremlin'den çok uzak olmayan meydanın ve sokaklarla metro istasyonlarının adını değiştirmişti.
Üstelik başkentin Kremlin'e giden en büyük ve ünlü caddesinden büyük Rus-Sovyet yazar Maksim Gorki'nin adını silerek caddeyi başkentin kuzeyindeki Tver şehrine nispetle eski adı Tverskaya ile adlandırmış ve tüm bunlarla Rus başkentindeki vatandaşları şaşkınlığa uğratmıştı. 
Bu, Doğu Avrupa ülkelerinde tanık olduğumuz ve olmaya devam ettiğimiz bu tür yönelimlerin artmasını açıklayabilir.
Polonya ve Çek Cumhuriyeti'nde yaşananlara benzer şekilde bu yönelimler, "hastalıklı bir vücuttaki kanser hücreleri" gibi birçok başkent ve büyük şehirlere yayıldı.
Ve Rusya ile bu ülkeler arasında birçok soruna yol açtı, açmaya da devam ediyor. 

Independent Türkçe



İsrail hava saldırısı Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef aldı

TT

İsrail hava saldırısı Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef aldı

Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hedef aldığı bir binada çıkan yangını söndürmeye çalışıyor. (Reuters)
Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hedef aldığı bir binada çıkan yangını söndürmeye çalışıyor. (Reuters)

İsrail bugün Beyrut’un merkezindeki bir binayı hedef alan hava saldırısı gerçekleştirdi. Resmî açıklamalara göre bu, ABD-İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşta Lübnan’da yer alan Hizbullah’ın da sürece müdahil olmasının ardından başkentte ikinci hedefleme oldu.

Lübnan Ulusal Haber Ajansı (NNA), saldırının ‘Aişe Bekar bölgesinde bir binayı’ hedef aldığını duyurdu. Bölge, şehirdeki en büyük alışveriş merkezlerinden birine yakın, yoğun nüfuslu bir semt olarak biliniyor.

rtgrt
Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in düzenlediği hava saldırısı sonucu yükselen dumanlar (AP)

Şarku’l Avsat’ın AFP’den aktardığına göre, saldırı sonucu binanın yedinci ve sekizinci katlarında ciddi hasar oluştu, yakınlardaki araçlar da zarar gördü. Olay yerinde güvenlik güçlerinin yoğun bir şekilde konuşlandığı bildirildi.

Ortadoğu’daki savaşın Lübnan’a sıçraması, Hizbullah’ın İsrail’e roket saldırıları başlatmasıyla başladı. Bu saldırılar, ABD-İsrail’in 28 Şubat’ta başlattığı hava ve kara operasyonlarına yanıt niteliği taşıyor. İsrail, o tarihten itibaren Lübnan’a geniş çaplı hava saldırıları düzenlerken, güney bölgelerine de kara birlikleri göndermeye devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta İsrail ordusu, Beyrut’un merkezinde bir otele saldırmıştı. Tahran’ın Birleşmiş Milletler (BM) Daimî Temsilciliği, saldırıda dört İranlı diplomatın hayatını kaybettiğini açıkladı.

fd
Sivil savunma ekipleri, Beyrut’un güney banliyölerinde İsrail’in hava saldırısı sonucu yıkılan bir binayı inceliyor. (Reuters)

NNA bugün, İsrail’in Beyrut’un güney banliyölerine yeni hava saldırıları düzenlediğini duyurdu.

İsrail ordusu ise saldırıların Hizbullah’ın altyapısını hedef aldığını belirterek, bir ‘hava saldırısı dalgası’ başlattığını açıkladı.

Hizbullah dün yayımladığı ayrı açıklamalarda, güney sınırındaki el-Hıyam ve el-Adise kasabalarında İsrail güçlerine saldırdığını ve İsrail’in çeşitli bölgelerine füzeler attığını duyurdu. Daha sonra, sınır kasabası Aytarun yakınlarında bir İsrail birliğiyle hafif ve orta kalibreli silahlarla çatıştıklarını açıkladı.

Lübnan hükümetinin Afet Yönetimi Birimi dün yayımladığı günlük raporda, 2 Mart’tan bu yana savaş nedeniyle ‘kendi beyanıyla’ kaydedilen mülteci sayısının 759 bin 300’e ulaştığını belirtti. Bunların arasında 122 binden fazlası, hükümetin denetimindeki resmi barınma merkezlerinde bulunuyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı bugün yayımladığı açıklamada, İsrail’in Sur ilçe merkezine bağlı Kana kasabasına düzenlediği art arda saldırılarda beş kişinin hayatını kaybettiğini, beş kişinin de yaralandığını bildirdi.

Bakanlık ayrıca, Sur ilçesinin Hanaviye kasabasında aralarında bir sağlık görevlisinin de bulunduğu üç kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı.

Bekaa Vadisi’ndeki Zelaya kasabasına düzenlenen bir saldırıda ise bir kişinin yaşamını yitirdiği kaydedildi.


Somali kurumlarının görev süresinin uzatılması ve seçimlerin ertelenmesi... Çözüm görünmeyen yeni bir bölünme

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
TT

Somali kurumlarının görev süresinin uzatılması ve seçimlerin ertelenmesi... Çözüm görünmeyen yeni bir bölünme

Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)
Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud, Somali’nin Geleceği Konseyi üyeleri ve yetkilileriyle gerçekleştirdiği önceki bir toplantıda (SONNA)

4 Mart’ta resmen kabul edilen Somali anayasa değişiklikleri, hükümet ile muhalefet arasında yeni bir siyasi krize yol açtı. Hükümet, söz konusu değişikliklerin devlet kurumlarının görev süresini bir yıl uzatacağını ve bunun da 2026 seçimlerinin ertelenmesi anlamına geldiğini belirtirken, muhalefet anayasanın bu şekilde kabul edilmesine karşı çıkıyor.

Somali muhalefeti bu gelişmeleri, zaten eş-Şebab örgütünün saldırılarıyla boğuşan ülkede ‘siyasi ve güvenlik açısından yeni bir istikrarsızlık dalgasının habercisi’ olarak değerlendiriyor. Afrika siyaseti üzerine çalışan uzmanlar ise mevcut tablonun kısa vadede çözüm ihtimali bulunmayan derin bir siyasi bölünmeye yol açabileceği görüşünde.

Somali’nin Geleceği Konseyi adıyla bilinen muhalefet koalisyonu pazartesi günü yaptığı açıklamada, anayasa değişiklikleri sonrasında federal hükümet kurumlarının görev süresinin uzatılmasına yönelik her türlü girişime karşı olduklarını duyurdu. Koalisyon, son değişikliklerle birlikte cumhurbaşkanı ve parlamentonun görev süresinin beş yıl olarak belirlenmesinin böyle bir uzatmanın önünü açabileceği uyarısında bulundu.

Muhalefet konseyinin açıklamasında, 2012 tarihli geçici anayasaya göre federal parlamentonun görev süresinin 14 Nisan 2026’da sona ereceği, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’un görev süresinin ise aynı yıl 15 Mayıs’ta biteceği hatırlatıldı. Açıklamada, “2012 geçici anayasasında belirlenen tarihlerden sonra görev süresinin uzatılmasına yönelik her türlü girişimi açık ve net biçimde reddediyoruz” ifadesine yer verildi.

Ayrıca Somali’nin daha önce görev süresi uzatma girişimlerinin olumsuz sonuçlarını yaşadığı vurgulandı. Açıklamada özellikle 2021’de yaşanan siyasi krize dikkat çekilerek, devlet kurumlarının görev süresini uzatmayı öngören bir önerinin Mogadişu sokaklarında güvenlik güçlerinin bazı birlikleri arasında silahlı çatışmalara yol açtığı hatırlatıldı.

Muhalefet konseyine göre bu deneyim, ülkeyi yeniden siyasi ve güvenlik krizine sürükleyebilecek bir sürece dönülmemesi gerektiğine dair açık bir uyarı niteliği taşıyor.

Öte yandan Temsilciler Meclisi Başkanı Adem Muhammed Nur Madobe, yaklaşık bir hafta önce anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin ardından yaptığı açıklamada, yeni anayasa uyarınca devlet kurumlarının görev süresinin bir yıl uzatıldığını duyurmuştu.

Madobe, Cumhurbaşkanı tarafından imzalanan değişikliklerin yürürlüğe girdiğini ve buna göre cumhurbaşkanı ile parlamentonun görev süresinin dört yıl yerine beş yıl olarak uygulanacağını belirtmişti.

Afrika işleri uzmanı ve Nairobi merkezli Doğu Afrika Araştırmaları Merkezi Direktörü Abdullah Ahmed İbrahim, Cumhurbaşkanlığı’ndan henüz resmi bir karar açıklanmamış olsa da parlamento başkanının yeni kabul edilen anayasaya dayanarak cumhurbaşkanı ve parlamentonun görev süresinin uzatıldığını ilan etmesinin fiilen resmi bir teyit niteliği taşıdığını söyledi. İbrahim’e göre mevcut anlaşmazlıklar, hükümet ile muhalefet arasındaki ayrışmayı daha da derinleştirecek.

Afrika siyaseti uzmanı Ali Mahmud Kelni ise yeni anayasanın ülkenin siyasi sisteminin yapısında önemli değişiklikler içerdiğine dikkat çekti. Kelni’ye göre değişiklikler arasında federal merkezi hükümetin yetkilerinin güçlendirilmesi, daha önce federal eyaletlere tanınan bazı yetkilerin azaltılması ya da kaldırılması ve cumhurbaşkanı ile parlamentonun anayasal görev süresinin dört yıldan beş yıla çıkarılması yer alıyor.

Kelni, söz konusu düzenlemelerin federal hükümet ile eyaletler arasındaki ilişkinin niteliğinde önemli bir dönüşümü temsil ettiğini belirterek, bunun devlet yönetiminde daha güçlü bir merkezileşme eğilimine işaret ettiğini ve yaşanan siyasi anlaşmazlıkların temel nedenlerinden birinin de bu olduğunu ifade etti.

Siyasi anlaşmazlığın herhangi bir uzlaşı sağlanmadan sürmesi durumunda bunun ülkenin siyasi sürecini olumsuz etkileyebileceği değerlendiriliyor. Kelni’ye göre ortaya çıkabilecek senaryolardan biri, Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud hükümetinin görev süresini uzatmak için gerekçe bulması olabilir. Muhalefet çevreleri de en çok bu ihtimalden endişe ediyor. Kelni, krizin uzaması halinde muhalefetin kendi içinde de zamanla bölünmeler yaşanabileceğini göz ardı etmedi.

Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin ardından Hasan Şeyh Mahmud, anayasanın gözden geçirilme süreci konusunda endişelerini dile getiren muhalif siyasetçilere seslenerek sonuçlara saygı gösterilmesi ve yeni anayasanın korunması çağrısında bulundu. Mahmud, gelecekte yapılabilecek olası değişikliklerin ise yalnızca anayasal prosedürler çerçevesinde gerçekleştirileceğini vurguladı.

Mahmud, anayasa dışı siyasi uzlaşılar yerine anayasal mekanizmalara başvurulmasının önemine dikkat çekerek, anayasanın siyasetçilerin yetkilerini belirleyen ve devlet yönetiminin kurallarını ortaya koyan bir ‘toplumsal sözleşme’ olduğunu ifade etti.

Ancak hükümet ile muhalefetin mevcut tutumlarını koruması nedeniyle, Abdullah Ahmed İbrahim’e göre krizi çözmeye yönelik herhangi bir diplomatik girişim ya da arabuluculuk işareti henüz görülmüyor. İbrahim, muhalefetin 10 Nisan’da Puntland’ın başkenti Garove’de toplanma tehdidinde bulunduğunu hatırlatarak, söz konusu tarihin mevcut kurumların görev süresinin sona ereceği döneme denk geldiğini belirtti. Muhalefetin bu toplantıda istişarelerde bulunabileceği, hatta paralel seçimler düzenleyerek alternatif bir hükümet kurma seçeneğini değerlendirebileceği ifade ediliyor.

Öte yandan Kelni’ye göre krizin en gerçekçi çözümü, mevcut hükümetin anayasal görev süresini önümüzdeki mayıs ayında tamamlaması ve seçimlerin planlanan tarihte yapılabilmesi için gerekli koşulların hazırlanması. Kelni, yeni anayasanın uygulanmasının ise seçimlerden sonra kurulacak yeni hükümet dönemine bırakılmasının daha uygun olacağını düşünüyor.

Kelni’ye göre bunun dışında bir yol izlenmesi, özellikle görev süresinin uzatılması ya da muhalefetin güç kullanılarak bastırılması gibi senaryoların gündeme gelmesi durumunda ülkede yeni siyasi ve güvenlik krizlerinin ortaya çıkma riskini artırabilir.


Şam-SDG anlaşmasının en geniş kapsamlı uygulaması

Sipan Hamo (SDG)
Sipan Hamo (SDG)
TT

Şam-SDG anlaşmasının en geniş kapsamlı uygulaması

Sipan Hamo (SDG)
Sipan Hamo (SDG)

Suriye'de dün, Suriye Devlet Başkanı Ahmed eş-Şara ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi arasında 29 Ocak'ta imzalanan anlaşmanın uygulanması doğrultusunda, SDG'nin birleşme anlaşması dosyasında en geniş ilerleme kaydedildi.

Savunma Bakanlığı medya ve iletişim direktörü, “Sipan Hamo'nun ülkenin doğu bölgesi savunma bakan yardımcısı olarak atandığını” bildirdi. Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre Hamo, en önde gelen Kürt askeri liderlerden biri ve Şam ile müzakerelere katıldı.

Yine dün, Haseke vilayetinde yaşayan yaklaşık 400 aile, yıllarca süren yerinden edilmenin ardından Halep kırsalındaki Afrin bölgesinde bulunan evlerine geri döndü. Haseke-Halep uluslararası yolu da savaşın büyük bir bölümünde kapalı kaldıktan sonra sivil trafiğe açıldı.