Ukrayna savaşı, tarihin en maliyeti savaşı mı?

Savaşın ekonomik maliyetine dair uluslararası tahminler 2 trilyon doların üstünde

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan savaşın birinci yılı geride kaldı (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan savaşın birinci yılı geride kaldı (Reuters)
TT

Ukrayna savaşı, tarihin en maliyeti savaşı mı?

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan savaşın birinci yılı geride kaldı (Reuters)
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in 24 Şubat'ta verdiği askeri operasyon emriyle başlayan savaşın birinci yılı geride kaldı (Reuters)

İnci Mecdi
Ukrayna savaşının başlamasının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçmişken askeri teçhizat ve iç ekonomik kayıplar da dahil olmak üzere çatışmanın taraflara ekonomik maliyeti konusundaki rakamlar artıyor.
Kaybedilen canlar ve vatanlarından kaçan mültecilere ilişkin insani maliyet de cabası.
Bununla birlikte büyük güçlerin karşı karşıya geldiği bir savaşın maliyeti, bir ülke sınırlarında kalmayarak, başta gelişmekte olan ülkeler olmak üzere tüm dünya ekonomisini kapsayacak şekilde genişler. 
Dünya Bankası geçen hafta, Ukrayna'nın Rus savaşından kurtulması ve yeniden yapılanması için maliyetin önümüzdeki on yılda 411 milyar dolar olacağına dair bir tahminde bulundu.
Sadece savaşın enkazını kaldırmanın maliyeti ise 5 milyar dolar olarak tahmin edildi. Dünya Bankası, bir raporda Rus savaşının bazı sonuçlarını detaylı olarak verdi.
Buna göre 461'i çocuk olmak üzere en az 9655 sivil öldürüldü ve yaklaşık iki milyon ev ile her beş kamu sağlığı kuruluşu arasında birden fazlası zarar gördü.
Rapora göre Rus savaşı, Ukrayna'da 15 yıllık ekonomik ilerlemenin boşa gitmesine sebep oldu ve bu da Ukrayna'nın GSYİH'sinde yüzde 29'luk bir düşüşe neden olarak 1,7 milyon Ukraynalıyı yoksulluğa itti.
Dünya Bankası, daha geniş ekonomik zararı hesaba katmadan, toplamda şimdiye kadar binalara ve altyapıya verilen doğrudan zararların hesabını 135 milyar dolar olarak tahmin etti. 
Hayatlar kaybedilirken savaşın ekonomik maliyetinden bahsetmek yersiz gelebilir, ancak yeni bir dünya savaşının habercisi olan bu savaşın maliyeti, iç kayıplarla bitmiyor.
Daha geniş düzlemde bakacak olursak; Berlin'deki Alman Ekonomi Enstitüsü (IW) tarafından yapılan bir araştırma, Ukrayna'da devam eden savaş neticesinde küresel ekonominin 1,2 trilyon dolar zarara uğradığını ortaya koydu.
Küresel üretimlerinin üçte ikisini kaybettiklerinden dolayı özelikle Batı ekonomisi etkilendi. Üstelik enerji ve hammadde tedariği sorunları da dünya genelindeki şirketler üzerinde baskı oluşturdu.
Enstitü, 2023'te 1 trilyon dolar değerinde ek küresel kayıp öngörüyordu. Uluslararası Para Fonu'na göre (IMF) küresel enflasyon oranı geçen yıl yüzde 8,8'e ulaştı.
Küresel büyümenin 2022'de yüzde 3,4 iken 2023'te yüzde 2,9'a gerilemesi beklendiğinden savaşın küresel ekonomi üzerindeki etkileri devam edecek.
Ukrayna savaşı, tarihin en maliyetli savaşı mı olacak?
 
Dünya için trilyonlara mal olan savaşlar
Savaş henüz bitmedi, ufukta yakın bir son da görünmüyor. Bu nedenle toplam maliyet hesaplanamaz, muhtemel maliyetle ilgili herhangi bir tahmin de yok.
Bununla birlikte modern tarih, yüksek maliyetli savaşlarla dolu. 
Amerikan Norwich Üniversitesi'ne göre II. Dünya Savaşı, tarihin en pahalı savaşıydı. Enflasyon ile doların şimdiki değeri arasındaki farkı hesaplarsak, savaşın maliyeti 1945'te 4 trilyon dolardan fazlaydı.
Savaşın son yılındaki savunma harcamaları, GSYİH'nin yaklaşık yüzde 40'ını oluşturuyordu. O dönemde ABD hükümeti, gerekli paraları toplamak için yeni yöntemler kullandı, amacına da ulaştı.
Üniversitenin internet sitesine göre bugünün dünyasında yürütülen savaşlar büyük ve maliyetli olsa da II. Dünya Savaşı'nın boyutu ve mali etkisiyle karşılaştırıldığında sönük kalıyor. 
II. Dünya Savaşı, şimdiye kadar girilen en pahalı askerî çatışma. Ancak gözlemciler, geleneksel askerî anlamda olmasa da hala bir savaş olarak kabul edilen Soğuk Savaş'ın maliyette II. Dünya Savaşı'nı geçtiğini söylüyor.
Kimileri, 1945'ten 1990'ların başına uzanan Soğuk Savaş çatışmasının merkezinde olan nükleer silahlanma yarışına harcanan paraların miktarına dikkat çekiyor.
Nitekim nükleer cephanelik geliştirmek için dünya çapında yaklaşık 10 trilyon dolar harcandığı tahmin ediliyor. 
1914-1918 yıllarındaki I. Dünya Savaşı'nın da bugünkü hesaplarla 3 trilyon doları aşan yüksek bir maliyeti oldu.
Hatta tarihçiler, o savaşı mali ve ekonomik açıdan hesaplarken kimsenin kazanmadığına dikkat çekiyor.
Bu savaştan en çok etkilenen Alman ekonomisiydi. Nitekim Almanya'nın bazı bölgeleri o kadar mantıksız bir aşırı enflasyona maruz kaldı ki Alman para birimi mark, üzerine basıldığı kâğıttan çok daha değersizdi.
Savaş çabasını finanse etmek için ekonomi yıkıldı. Bu ekonomik yıkımın onarımı da kısmen Hitler'in yükselişinin yolunu açtı. 
Irak ve Afganistan savaşları da ABD için en maliyetli savaşlar. Amerikan gazetesi USA Today'e göre bu iki savaşın maliyeti, yaklaşık 2 trilyon dolar.
Yaklaşık 20 yıl sürerek Amerikan tarihinin en uzun savaşı olan Afganistan savaşı için yapılan harcama, 910 milyar doları geçti.
Irak savaşı için yapılan harcama ise 1 trilyon doların biraz üstündeydi. Bununla beraber ABD'nin Rhode Island eyaletinde bulunan Watson Kamu ve Uluslararası İlişkiler Enstitüsü, ABD'nin 2001 yılında teröre karşı başlattığı savaşın toplam harcamalarının, 2022 yılına kadar yaklaşık 8 trilyon dolara ulaştığına işaret ediyor. 

Savaşın sürmesi, maliyeti 2,8 trilyon dolara çıkarıyor
Ukrayna'daki savaş için ufukta bir son görünmüyorken ve zaman zaman Rusya'nın nükleer silah kullanma tehditleri ortasında dünyanın nefesini tutmasına neden olan anlar yaşanırken bu çatışmanın maddi ve beşeri maliyeti günden güne artıyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü geçen eylül ayında, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşının, savaşın devam etmesi halinde küresel ekonomiye 2023 sonuna kadar 2.8 trilyon dolara varan kayıplara mal olacağını öngördü.
Örgütün baş ekonomisti Alvaro Santos Pereira, "Savaş için ağır bir bedel ödüyoruz" yorumunu yaptı. 
38 ülkenin üyesi olduğu Örgüt, 2022 yılında yüzde 3 olan küresel ekonomik büyümenin 2023'te yüzde 2,2'ye gerileyeceğini belirtti.
Savaş öncesi büyüme tahminleriyse 2023'te yüzde 3.2, 2022'de de yüzde 4.5 yönündeydi.
Gözlemcilerin ifadesiyle iki tahmin arasındaki fark, savaş ve sonuçlarının dünyaya, Fransa'nın bu iki yıldaki tüm ekonomik üretimine eşdeğer bir maliyete mal olacağı anlamına geliyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü, euro bölgesi ekonomisinin 2023'te sadece yüzde 0.3 büyüyeceğini, Alman ekonomisinin de yüzde 0,7 oranında küçülmeye hazır olduğunu öngördü. 
American Enterprise Enstitüsü'nden Desmond Lachman mevcut durumu şu sözlerle değerlendiriyor:
"Savaşın dünya ekonomisi üzerindeki uzun vadeli sonuçlarını değerlendirmek için henüz erken, ancak bu çatışmanın dünyanın birçok yerinde sebep olduğu derin hasar ve sonucunda önemli siyasi değişikliklerin meydana gelebileceği düşünülünce durum böyle görünüyor. Rusya ve Ukrayna, küresel ekonominin küçük bir bölümünü oluştursa da aynı zamanda dünyadaki enerji, gıda ve gübre arzının büyük bir bölümünü oluşturduğu için büyük bir etkiye de sahip. 2019 yılında Rusya'nın Avrupa'nın gaz, petrol ve kömür ithalatındaki payı, sırasıyla yüzde 40, 25 ve 45 oldu. Bununla birlikte Rusya ve Ukrayna, dünyanın buğday ithalatının yüzde 25'ini gerçekleştirdi. Kovid-19'dan kaynaklanan durgunluğun ve tedarik zincirindeki aksamaların sonucunda enflasyonun zaten hızla yükseldiği bir zamanda, uluslararası enerji ve gıda fiyatlarındaki ani yükseliş, dünya ekonomisinin en son ihtiyacı olan şeydi. Bu yükselişler, enflasyonun da artmasına katkı sağladı. O kadar ki ABD'de yüzde 9'a ve Avrupa'da yüzde 10'un üzerine çıkarak birkaç on yılın en yüksek seviyesine ulaştı."
Federal Rezerv Bankası (FED) ile Avrupa Merkez Bankası da şu an enflasyonun kontrolünü yeniden ele geçirmek için para politikası frenlerini sıkı bir şekilde sıkıyor. Hem ABD'nin hem de Avrupa'nın bu yılın ilerleyen zamanlarında gerçek bir durgunluk yaşayabileceği konusunda gerçek bir risk söz konusu.
Dünya Bankası; Arjantin, Sri Lanka ve Zambiya'nın yakında zamanda temerrüde düşmesinde de ortaya çıktığı üzere gelişmekte olan piyasa borç temerrütlerinde yeni bir dalganın başlangıcında olabileceğimiz konusunda uyarıyor.
Gelişmekte olan piyasa ekonomilerinde 100 milyon kadar insan, yoksulluğa düşebilir. 



Sevilen sağlık dizisinden ICE karşıtı eyleme destek

Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
TT

Sevilen sağlık dizisinden ICE karşıtı eyleme destek

Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)
Grey's Anatomy'nin 22. sezonunun prodüksiyonu 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacak (Disney)

ABD Başkanı Trump'a, şehirdeki göçmenlere yönelik ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) operasyonlarını sona erdirmesi için baskı yapma amacıyla Minnesota Üniversitesi öğrenci gruplarının başlattığı "Ulusal Kapanma" protestosu nedeniyle, Grey's Anatomy'nin 22. sezon çekimlerini dün askıya aldığı bildirildi.

Renee Good ve Alex Pretti'nin Minneapolis'te federal göçmenlik memurları tarafından vurularak öldürülmesinin ardından İkiz Şehirler (Minnesota eyaletindeki Minneapolis ve St. Paul kentleri -çn.) halkı, 30 Ocak Cuma günü genel grev çağrısı yaptı. Organizatörlerin internet sitesinde belirttiği üzere bu kapanma, "ICE'ın terör saltanatını durdurmak" için "ülke çapında okul ve işe gidilmeyen ve alışveriş yapılmayan bir günü" içeriyor.

Deadline'a konuşan kaynaklara göre, ABC'nin uzun soluklu sağlık draması Grey's Anatomy'nin prodüksiyonu, protesto nedeniyle dün askıya alındı.

Deadline'a göre uzun soluklu dizide çalışan "ekip üyelerinin" 30 Ocak'ta işe gelmeyeceğinin "prodüksiyon ekibi tarafından öğrenilmesinin ardından" yapım sürecini askıya alma kararı verildi. Henüz başka bir programın dün prodüksiyonu durdurduğu bildirilmedi.

Kaynaklar, dizinin çekimlerinin 31 Ocak Cumartesi günü yeniden başlayacağını da aktardı.

sdefr
Ekip üyelerinin ICE karşıtı grev nedeniyle çalışmayı reddetmesi üzerine Grey's Anatomy'nin prodüksiyonunun durduğu bildirildi (Disney)

The Independent cevap hakkı için Grey's Anatomy'nin yapımcısı ABC'yle temasa geçti.

Yoğun bakım hemşiresi Pretti, ABD Başkanı'nın acımasız göçmenlik operasyonlarına karşı Minneapolis'te düzenlenen bir protestoda sınır muhafızları tarafından yaklaşık bir hafta önce öldürülmüştü. Bu olaydan sadece üç hafta önceyse ICE'ın Minnesota'daki aktif bir operasyonu sırasında aracıyla bir caddeyi kapatması üzerine Good, bir ICE memuru tarafından vurularak öldürülmüştü.

Trump yönetiminin, Pretti ve Good'un ölümleriyle ilgili tutumuna duyulan öfke, binlerce öğrenci ve çalışanın okul ve işten uzak kaldığı "ulusal kapanma" çağrısına yol açtı.

Organizatörler internet sitelerinde "İkiz Şehirler halkı tüm ülkeye yol gösterdi: ICE'ın terör saltanatını durdurmak için onu KAPATMAMIZ gerekiyor" diye yazdı. 

30 Ocak Cuma günü, ülke çapında okulla işe gitmeme ve alışveriş yapmama günü için bize katılın.

Dünkü grevi organize eden çeşitli gruplar arasında Minnesota Üniversitesi'ndeki birçok kuruluş da var. Kapanmayla ilgili internet sitesinde 46 eyalette düzenlenen protestolar için New York, Los Angeles, Şikago ve Washington gibi büyük şehirler de dahil 250 nokta listeleniyor.

Minnesota Üniversitesi'nde Etiyopya Öğrenci Birliği Başkanı olan öğrenci Kidus Yeshidagna, The Guardian'ın aktardığına göre "Bu grev çağrısını yapıyoruz çünkü Minnesota'da yaptığımız şeyin ülke geneline yayılması gerektiğini düşünüyoruz" dedi. 

Ülke çapında daha fazla insanın ve parlamenterin uyanması gerekiyor.

Genel grev çağrısı, geçen hafta cuma günü binlerce kişinin Minneapolis'in dondurucu soğuğunda yürüyerek Trump'ın, şehirlerindeki göçmenlere yönelik baskılara son vermesi çağrısında bulunmasının ardından geldi. Trump'ın Minnesota'da "gerilimi biraz azaltacağını" söylemesine rağmen protestocular, baskıyı artırmak istediklerini belirtmişti.

Independent Türkçe


Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor
TT

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Amerikan nüfuzundan uzakta, İngiltere, Çin'e açılarak güç kozlarını çeşitlendiriyor

Christopher Phillips

Sadece birkaç yıl önce, Batı ülkeleri ile Çin arasındaki bu artan yakınlaşma hayal bile edilemezdi. Nitekim Mayıs 2023'te, ABD Başkanı Joe Biden'ın baskısı altında ve mevcut gerilimlerin Çin ile Batı arasında yeni bir Soğuk Savaş'a dönüşebileceği yönündeki artan uyarılar arasında, G7 ülkeleri, Çin'e olan ekonomik ve stratejik bağımlılıklarını azaltmayı amaçlayan bir yaklaşım benimsemişlerdi. Ancak, durum hızla değişti. Geçtiğimiz ocak ayında, grubun en önde gelen iki lideri, önce Kanada Başbakanı Mark Carney, ardından da İngiltere Başbakanı Keir Starmer ilişkileri onarmak ve ticareti artırmak amacıyla Çin'in başkentini ziyaret etti. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron onlardan önce aralık ayında Pekin'i ziyaret ederken, Friedrich Merz Starmer'dan sonra ziyaret etmeye hazırlanıyor. Peki ne değişti? Cevap kısa ve tek bir kelimede gizli: Trump.

İngiltere Başbakanı Starmer, başbakanlık düzeyinde 2018'den bu yana bir ilk olan ziyaretinde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping ile görüşmesinin ardından, “dünyanın karşı karşıya olduğu zorlu zamanlar” gölgesinde Pekin ile kapsamlı bir stratejik ortaklık çağrısında bulundu. Eşi benzeri görülmemiş bir adımla, İngiliz hükümeti Çinli yetkililerle seyahat kısıtlamalarını hafifleten bir anlaşma imzaladığını duyurdu. Anlaşma kapsamında İngiltere vatandaşlarının 30 güne kadar olan ziyaretler için vizesiz Çin'e girişine izin verilecek ve bu da Asya pazarlarındaki İngiliz hizmet işletmelerinin büyümesine katkıda bulunacak.

Böylece İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Avustralya ve Japonya gibi bu ayrıcalıktan yararlanan ülkeler listesine katıldı ve kararın, şu anda Çin'e olan yıllık 18 milyar dolar İngiliz hizmet ihracatının hacmini artırması bekleniyor.

ABD Başkanının Beyaz Saray'a dönüşüne eşlik eden kaos, Batılı müttefikleri tedirgin etti ve transatlantik ittifakın geleceğinin derinlemesine gözden geçirilmesine yol açtı. Trump'ın son dönemdeki davranışları, Grönland'ı tehdit etmesi, planlarına karşı çıkan müttefiklerine gümrük tarifeleri uygulaması ve NATO'nun Afganistan'daki savaştaki rolünü küçümsemesi, Starmer gibi daha önce onun suyuna gitmeye meyilli olan isimleri bile daha sert tavırlar almaya itti. Ancak Çin'e açılım, bağlılıklarda bir değişimi yansıtmıyor, aksine hesaplı bir riskten korunma politikasının bir parçası. Batı ülkeleri ABD ile ittifaklarından feragat etme niyetinde değiller, ancak stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar.

Güvenceleri çeşitlendirmek

Batılı müttefikler, Donald Trump geçen yıl ocak ayında Beyaz Saray'a döndüğünde önlerinde sorunsuz bir yol olmasını beklemiyorlardı, ancak şokun büyüklüğü beklentilerini aştı. Kanada'nın güney komşusuyla ilişkisi, Trump'ın onu 51. ABD eyaleti olarak ilhak etme olasılığından bahsetmesinden ve ona ticari tarifeler uygulamasından birkaç hafta sonra kötüleşti. Avrupalı ortakları da benzer bir yoldan geçti. AB, ihracatının çoğuna yüzde 15 oranında gümrük vergisi getiren Turnberry Anlaşması'nı kabul ederken, İngiltere müzakerelerle bunun yüzde 10 gibi daha düşük bir oranda olmasını sağlamayı başardı. Ticari yükler absorbe edilebilirdi, ancak asıl endişe Trump'ın iktidara dönüşüyle ​​Avrupa’nın güvenliğinin sarsılmasıydı. Zira Trump, ABD’nin artık Ukrayna'ya destek konusunda isteksiz olduğunu defalarca ima etti, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüştü ve Moskova'nın talepleriyle uyumlu “barış” önerilerine destek verdi, ama daha sonra söylemini revize etti.

frgty6
Çin onur kıtası İngiliz Başbakanı Keir Starmer'ı karşılıyor (Reuters)

Sonraki haftalarda, Batılı müttefikler arasındaki endişe belirtileri yoğunlaştı. Aralık ayında, yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, merkezci Avrupalı ​​liderleri hedef aldı, kıtanın “medeniyetinin yok oluşuyla” karşı karşıya olduğu konusunda uyardı ve Washington'a aşırı sağ partileri destekleyerek “direnişi güçlendirme” çağrısı yaptı. Ardından Trump, ocak ayı başlarında Venezuela'da bir darbeyi yöneterek, Batılı müttefiklerin büyük saygı duyduğu uluslararası hukuk sistemini hiçe saymış gibi göründü. Bunun ardından, NATO üyesi bir devlete ait bir toprak olmasına rağmen Grönland'a el koyma konusunda daha da ileri giderek, Danimarka'nın yanında yer alan Avrupa ülkelerini ticaret tarifeleriyle tehdit etti. Bu tablo, Davos'taki kafa karıştırıcı konuşmasıyla tamamlandı; burada ABD'nin NATO’daki müttefiklerinden “hiçbir fayda görmediğini” ve Afganistan'da “ön cephelerden hep çok uzakta kaldıklarını” iddia etti. Tüm bu olaylar, ABD'nin geleneksel Batılı müttefiklerine  kafa karışıklığı ve endişeyle dolu bir yıl geçirtti.

Batılı ülkeler, stratejik ortamın temelden değiştiğinin ve Trump dönemiyle başa çıkmanın seçenekleri ve güvenceleri çeşitlendirmeyi gerektirdiğinin farkındalar

Bu değişen tabloyla karşı karşıya kalan Avrupalı ​​liderler, Kanada ile birlikte bir dizi paralel yaklaşım benimsedi. Bunlardan ilki, kolektif eyleme bağlılıktır. Bu yaklaşım, son Grönland krizi sırasında iyice belirginleşti; yedi NATO üyesi ülke (İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Norveç ve Finlandiya) Danimarka ve Grönland'ın yanında yer aldı. Bu bağlılık, ağustos ayında İngiltere, Fransa, Almanya, Finlandiya ve İtalya liderlerinin Beyaz Saray'da Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile birlikte ABD Başkanı’yla bir araya gelmesi ve Trump'ı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Ukrayna ile ilgili verdiği taahhütlerden geri adım atmaya ikna etmeyi başarmasıyla daha da pekişti.

Ancak bu yolun da zorlukları yok değil. Birleşik bir Batı duruşunu sürdürmek, Avrupa başkentlerinin farklı çıkarlarına bağlı kalmaya devam ediyor ve özellikle Macaristan Başbakanı Viktor Orbán ve diğer sağcı güçler gibi Avrupa içindeki Trump yanlısı sesler tarafından zayıflatılmaya açık. Bununla birlikte, Fransa'dan Jordan Bardella gibi önde gelen sağcı figürlerin Trump'ın Grönland ile ilgili taleplerini reddetmesi önemli bir değişime işaret ediyor. Bardella’nın, ticari baskı yoluyla bir Avrupa toprağına yönelik Amerikan tehdidini diyalog değil, zorlama olarak nitelendirmesi, Trump'ın politikalarının yarattığı zorluğun büyüklüğünün Avrupalı sağcı çevrelerde bile giderek daha fazla farkına varıldığını gösteriyor.

ty
İngiltere Ticaret Bakanı Peter Kyle ve Çin Halk Cumhuriyeti Ticaret Bakanı Wang Wentao, 29 Ocak'ta bir mutabakat zaptı imzaladıktan sonra (Reuters)

İkinci yaklaşım, Amerikan nüfuz alanının dışındaki ortaklıkları genişletmeye dayanıyor. Daha önce “riskleri azaltma” söylemi yalnızca Çin'e yönelikken, Avrupalı ​​liderler artık konuyu daha geniş bir perspektiften ele alarak, buna ABD ile olan ilişkilerini de eklediler. Pekin ile ilişkilerini geliştirmek için çalışan Kanada, İngiltere, Fransa ve Almanya'ya ek olarak, Avrupa Birliği, Ursula von der Leyen'in “dünyanın en büyük serbest ticaret bölgesi” olarak tanımladığı Latin Amerika'daki Mercosur bloğu ile bir ticaret anlaşması imzaladı. Davos'ta ise Meksika ile yeni bir anlaşmadan, Filipinler, Tayland, Malezya ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile ticaret görüşmelerindeki ilerlemeden ve şu anda hazırlanmakta olan Hindistan ile “tarihi” bir anlaşmadan bahsetti. Düşünce kuruluşu Atlantik Konseyi Başkanı Frederick Kempe de, Davos görüşmelerinin Avrupa'nın Amerikan teknolojisine, iletişim platformlarına ve ödeme sistemlerine olan bağımlılığını azaltmaya, ortaklıkları çeşitlendirmeye ve kendi kendine yeterliliği artırmaya odaklandığını belirtti.

Üçüncüsü, Trump ile tamamen kopmaktan kaçınmayı içeriyor. Son gelişmeler Batılı müttefikleri, Trump'ın görevdeki ilk yılında izledikleri anlama politikasını yeniden gözden geçirmeye sevk etse de, bu politikanın tamamen terk edilmesi olası görünmüyor. İspanya'nın Rusya, Çin ve İran ile birlikte Latin Amerika ülkelerine katılarak Nicolás Maduro'nun tutuklanmasını kınayan tek büyük Avrupa ülkesi olması da bunu açıkça ortaya koydu. Buna karşılık, İngiltere, Trump'ın Venezuela'ya uyguladığı ambargoyu aşmaya çalışan Rus bandıralı bir petrol tankerine el koyma konusunda ABD güçleriyle iş birliği yaptı. Gerginliğin artmasına rağmen, başta Ukrayna olmak üzere karşılıklı çıkarlar konusunda Batı'nın Washington ile koordinasyonunun devam etmesi muhtemeldir. Nitekim Trump'ın yakın zamanda ima ettiği gibi İran'a karşı ek saldırılar düzenleme yoluna gitmesi durumunda, Avrupa'dan geniş çaplı bir kınama gelmemesi söz konusu olabilir.

Yeni dünya düzeniyle yüzleşmek

Davos'ta Ursula von der Leyen, Avrupa'nın Trump'ın küresel düzende yarattığı dönüşümler gerçekliğiyle yüzleşmesi gerektiğini açıkça ifade etti. “Mevcut yapısal dengesizlikleri gidermek için statükoya geri dönmeye bel bağlamak yeterli olmayacaktır,” diyen Ursula von der Leyen, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer bu değişim kalıcıysa, Avrupa da değişmelidir.” Avrupa Birliği, İngiltere, Kanada ve diğer bazı Batılı müttefiklerle birlikte, Trump'ın dönüşünün radikal doğasını hafife aldığını geç de olsa kabul etmeye başladı.

dfe
İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Şanghay'daki bir İngiliz bisiklet sergisinde, 30 Ocak (AFP)

Trump görevdeki ikinci yılına girerken, Batılı müttefikler, anlama politikasının ötesine geçerek, hassas konularda çatışmayı seçici iş birliğiyle dengeleyen, aynı zamanda ortaklık ağlarını genişleten ve ABD politikasındaki değişimlere olan bağımlılıklarını azaltan bir çeşitlendirme stratejisi benimsemeye yöneldiler.

Ancak daha derin bir soru halen cevapsız: Bu değişim ne ölçüde kalıcı olacak?

Trump'ın görev süresi üç yıl sonra sona eriyor ve ara seçimlerin kendisi için olumsuz sonuçlanması durumunda, Kasım ayında iç politikada manevra kabiliyeti azalabilir. Böyle bir olasılık, bazı Batılı müttefikleri ihtiyatlı davranmaya ve Trump Beyaz Saray'dan ayrıldıktan sonra işlerin farklı bir gidişat almasını ummaya yöneltebilir. Ancak bu senaryonun bir güvencesi yok. Durum netleşene kadar, güvenceleri çeşitlendirmek en gerçekçi seçenek gibi görünüyor.


Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
TT

Ankara, Washington ile Tahran arasında “dolaylı kanal” arayışında

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, İstanbul’da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katılımıyla İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi kabulü (Türkiye Cumhurbaşkanlığı)

Türk kaynaklar, Ankara’nın bölgede yeni bir savaşın önlenmesi ve iki ülke arasında yeni müzakere turlarının canlandırılması amacıyla İran ile ABD arasında bir iletişim kanalı oluşturmayı hedeflediğini bildirdi.

Kaynaklar, bugün (Cumartesi) Şarku’l Avsat’a yaptıkları açıklamada, Türkiye’nin dolaylı kanal oluşturma seçeneklerini öncelikleri arasına aldığını, olası müzakere süreçlerine ev sahipliği yapmaya hazırlandığını ve önümüzdeki dönemde diplomatik çözümlere odaklandığını daha net biçimde ortaya koymayı planladığını söyledi. Bu yaklaşımın, bölgede askerî tırmanma riskinin arttığı bir dönemde benimsendiği vurgulandı.

Kaynaklara göre Türkiye’nin hâlihazırda yürüttüğü diplomatik girişimler İran dosyasında en uygun seçenek olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın attığı adımların, İran ve ABD’yi müzakere masasında buluşturma yönünde olduğu ifade edildi.

dervg
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Son saatlerde İran ve Türk medyasında arabuluculuğun mahiyetine ilişkin farklı senaryolar dile getirilse de, kaynaklar Washington ile Tahran arasında sunulan Türk önerisinin ayrıntılarına girmekten kaçındı. Türkiye’nin iki tarafı yakınlaştırma çabalarının, “hiçbir tarafın yeni bir savaş istemediği bir bölgede en iyi ve ilk seçenek” olduğu kaydedildi.

Arabuluculuk ve diğer kanallar

Kaynaklar, arabuluculuğun ABD’nin İran’a yeni bir saldırı düzenleme seçeneğinin önüne geçmeyi amaçlayan “diğer kanallarla” birlikte yürüyeceğini belirtti. Bu kanallar arasında Suudi Arabistan ile ABD arasındaki temaslar, İran ile Rusya arasındaki görüşmeler ile Mısır’ın Suudi Arabistan, Türkiye ve bölgedeki diğer ülkelerle yürüttüğü çabalar yer alıyor.

ABD ve İran’ın Türk arabuluculuğuna olumlu yaklaştığı, Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın yoğun temasları ile bunun ortaya çıktığı ifade edildi. Bu çerçevede, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin cuma günü İstanbul’u ziyaret ederek mevkidaşı Fidan’la görüşmesi ve her iki bakanın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kabul edilmesi hatırlatıldı.

dthy
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi (Reuters)

 Türk arabuluculuğuna olumlu baktığını belirterek, Türkiye’nin İran nükleer dosyasına ilişkin geçmiş müzakere süreçlerindeki rolünü ve önceki tutumlarını değinen Arakçi, “Türkiye’nin İran konusunda her zaman çok iyi tutumları ve son derece yapıcı görüşleri oldu. Özellikle geçen haziranda İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük savaş sırasında Türkiye’nin yapıcı yaklaşımını gördük” dedi.

Arakçi, İstanbul’daki temaslarının ardından Türk medyasına yaptığı açıklamada, Erdoğan’ın diplomasi yoluyla bölge için eş zamanlı kazanımlar elde edilebileceğini vurguladığını aktardı. Türkiye’nin bölgesel bir çözüm için çalıştığını belirten Arakçi, bu çabalara olumlu baktıklarını ve başarı umduklarını, kendisinin de bölge ülkeleriyle bu konuda görüşmeler yürüttüğünü söyledi.

Müzakereye eğilim

Ülkesinin ABD ile nükleer dosya ve diğer konularda dolaylı ve ön koşulsuz müzakerelere açık olduğunu yineleyen Arakçi, Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında üçlü bir görüşme olasılığını ise dışladı.

Türk medyasında, Arakçi’nin İstanbul ziyaretinden önce Erdoğan’ın Trump’a, Pezeşkiyan’la birlikte çevrim içi üçlü bir görüşme önerdiği ve Trump’ın buna olumlu yaklaştığı iddiaları yer almıştı. Ancak Arakçi, “Buna hâlâ çok uzağız… ABD ile gerçekten ciddi ve göstermelik olmayan müzakereler yürütmek istiyorsak, bunun için sağlam bir başlangıç zeminine ihtiyaç var” dedi.

frg
ABD Başkanı Donald Trump (AP)

Fidan ile İstanbul’daki görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Arakçi, İran’ın müzakerelere her zaman açık olduğunu, ancak “askerî tehdit” veya “ön koşullar” altında müzakere etmeyeceğini vurguladı. ABD ile doğrudan müzakereler için şu aşamada bir zemin görmediğini belirtti.

İran’ın herhangi bir saldırıya karşılık vermeye hazır olduğunu söyleyen Arakçi, ABD’nin bir yandan askerî saldırıdan, diğer yandan müzakerelerden söz ettiğini, geçen hazirandaki saldırının sonuçlarından ders çıkarmadığını savundu. Bu kez verilecek yanıtın “çok sert ve güçlü” olacağını kaydetti.

Olası bir saldırının yalnızca iki taraf arasında kalmayacağını, bölgeye yayılacağını belirten Arakçi, bunun kimsenin istemediği bir senaryo olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump ise İran’a yönelik askerî saldırı tehditlerini artırırken, Orta Doğu’daki askerî varlığını güçlendirdi ve “Abraham Lincoln” uçak gemisini bölgeye gönderdi. Trump, cuma günü yaptığı açıklamada, “İran’ın saldırıdan kaçınmak için bir anlaşma yapmak istediğini söyleyebilirim” dedi. İran’a süre tanıyıp tanımadığı sorusuna ise, “Evet, verdim. Bu süreyi yalnızca Tahran biliyor. Umarım anlaşmaya varılır; olursa daha iyi olur, olmazsa ne olacağını görürüz” yanıtını verdi.

ABD’nin hedefi

Türk strateji uzmanı İbrahim Kılıç, televizyon açıklamasında ABD’nin birincil hedefinin İran’daki rejimi devirmek olmadığını söyledi. İran ile Venezuela modelleri arasında fark bulunduğunu belirten Kılıç, ABD’nin başlıca taleplerinin uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin durdurulması, zenginleştirilmiş uranyumun teslimi ve İran’ın vekilleri aracılığıyla bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarından vazgeçmesi olduğunu ifade etti.

brftgrft
Hakan Fidan ile Abbas Arakçi’nin İstanbul’da düzenlenen ortak basın toplantısı sırasında (AFP)

Bu taleplerin amacının İran’ın İsrail için oluşturduğu tehdidi ortadan kaldırmak olduğunu belirten Kılıç, ABD’nin geçen haziranda üç İran nükleer tesisini vurmasını ve yıllardır uyguladığı yaptırımları bu çerçevede değerlendirmek gerektiğini söyledi. Kılıç’a göre Washington’un istediği “itaatkâr bir hükümet”, ancak İran’ın ikili devlet yapısı (dini otorite ve yürütme) nedeniyle bunun kolay olmadığına dikkat çekti.

Türkiye Ulusal İstihbarat Akademisi Başkan Yardımcısı Hakkı Uygur da ABD’nin İran’a yönelik planlarının belirsizliğine işaret ederek, İran’ın herhangi bir saldırıyı “topyekûn savaş ilanı” sayacağını açıklamasının durumu daha da karmaşık hale getirdiğini söyledi. Kısa vadede rejim değişikliğinin olası görünmediğini belirten Uygur, yoğun hava saldırılarıyla önce “özgürleştirilmiş bölgeler” oluşabileceğini, zamanla bunun rejim değişikliğine evrilebileceğini dile getirdi.

Geniş etki alanı

İran Araştırmaları Merkezi Başkanı Serhan Afacan, olası bir ABD saldırısından en çok İran’ın zarar göreceği konusunda görüş birliğine vardı. Afacan, Türkiye’nin rolü nedeniyle doğrudan hedef olabileceğine dair yorumlar yapıldığını, ancak bunun abartılmaması gerektiğini söyledi.

İki isim, Türkiye açısından en büyük risklerin güvenlik ve göç olduğunu, Irak’ta sınırlı, Suriye’de ise daha geniş bir etki alanı bulunduğunu vurguladı. Afacan, İran’da binlerce Afgan göçmenin bulunduğunu ve bu grubun Türkiye üzerinden Batı’ya yönelmek istediğinin bilindiğini hatırlattı.

Afacan, Ankara’nın temel kaygısının İran’a yönelik olası bir saldırının Pakistan’dan Türkmenistan’a, Azerbaycan’dan Türkiye’ye ve Körfez ülkelerine uzanan geniş bir coğrafyada istikrarsızlık yaratması olduğunu sözlerine ekledi.