Sushant Singh
Hindistan Dışişleri Bakanı Subrahmanyam Jaishankar, geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamada, Pakistan’ın ABD ile İran arasında arabuluculuk rolünü üstlenmesine atıfla, Pakistan’ın ancak ‘mezatçı’ olabileceğini söyledi. Bu hakaret, derin bir dışlanma ve gerileme hissini ortaya çıkardı.
Bu aynı zamanda inkar edilemez gerçeğin dolaylı olarak kabulüydü. Zira ‘arabulucu’ rolünü üstlenmek, ABD Başkanı Donald Trump'ın gözünde bir kusur ya da hor görülme sebebi değil, aksine etkinliğin ve önemin göstergesidir.
‘Tarihin en büyük anlaşmalarını yapma yeteneğine sahip olmakla’ övünen ABD Başkanı Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Beyaz Saray'a doğrudan erişimi olan, kendini yararlı taraf olarak sunmayı bilen, nüfuzlu bir adam. Öte yandan Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Trump'ın Ortadoğu kriziyle ilgili kendisiyle yaptığı tek bir telefon görüşmesiyle yetinmesi ve Elon Musk'ın da bu konuşmayı dinlemesi nedeniyle, utanç verici bir durumda kaldı.
İslamabad, nihayet Washington ile Tahran arasında tarafsız bir arabulucu rolünü üstlendi. 29 Mart’ta, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın da katıldığı savaşla ilgili görüşmelere ev sahipliği yaptı. Ardından Pakistan Dışişleri Bakanı, Çinli mevkidaşıyla görüşmek üzere Pekin'e gitti ve iki ülke beş maddelik bir barış planı hazırladı. Şimdiye kadar somut bir sonuç alınamamış olsa da Pakistan bu yeni süreci taraflar arasındaki iletişim kanallarını genişletmeye yönelik pratik bir adım olarak sunuyor.
Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, ikili ilişkiler ve bölgesel gelişmeleri görüşmek üzere Pekin'de Çinli mevkidaşı Wang Yi ile bir araya geldi, 31 Mart 2026 (Reuters)
Pakistan’ın ABD ile İran arasında bir köprü görevi görmesi, 1971’de ABD’nin Çin’e açılmasını kolaylaştırmadaki rolünü akla getiriyor. Pakistan, İran ile iletişim kurabilir, Ortadoğu'nun üç büyük gücünü bir araya getiren toplantılara ev sahipliği yapabilir ve Çin ile bağlarını sürdürebilirken, aynı zamanda Trump yönetimi ile ilişkilerini de devam ettirebilirse bu, yıllardır dış politikasıyla İslamabad'ı diplomatik olarak kuşatmaya çalışan Modi için aşağılayıcı bir başarısızlık olacaktır.
Donald Trump, Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Munir'de kendisine tam olarak uyan bir muhatap buldu. Munir, Nüfuzlu ve kendisini yararlı taraf olarak sunmayı iyi bilen bir adam.
Pakistan, iç krizlerine ve arabulucu rolünün ister abartılı vaatler ister bu vaatleri yerine getirememesi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanma ihtimaline rağmen, diplomatik ağırlığını hissettirme konusunda Hindistan’ı geride bıraktı. Bu an, ABD ile Hindistan arasındaki ilişkinin kırılganlığını ortaya koyarken, Yeni Delhi'nin daha geniş çevresindeki etkisinin ne kadar zayıf olduğunu da vurguluyor. Hindistan, uluslararası arenada liderlik rolünü hedefleyen iç söylemin esiri olmaya devam ederken, gerçek nüfuz haritalarının çizildiği yerde geri planda kaldı.
Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak konumundan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesini hedefleyen bir dizi son derece hassas temas yoluyla bu role zemin hazırladı.
Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Munir, Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan arasında son derece hassas mesajlar iletmek için iki ayrı doğrudan arka kanal kurdular ve dünyanın dört bir yanındaki diğer liderlerle de iletişimi sürdürdüler.
İslamabad'da 29 Mart'ta yapılan görüşmeler bu süreci güçlendirdi. Görüşmeler, ateşkesin desteklenmesi için Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan'ı içeren bir komitenin kurulmasıyla sonuçlandı. Ayrıca Pakistan gemilerinin Hürmüz Boğazı'ndan geçişine izin veren İran ile bir mutabakat sağlandı. Bu son diplomatik hamle, Pakistan'ı ‘çökmekte olan’ ülkeden, bölgesel barışı sağlamaya yönelik çabalarıyla tanınan bir ülkeye dönüştürmüş gibi görünüyor.
Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır dışişleri bakanları, Ortadoğu'daki savaşı görüşmek üzere İslamabad'da bir toplantı düzenledi, 29 Mart 2026 (AFP)
Bu dönüşüm, İslamabad’ın eski ABD başkanları tarafından yıllarca marjinalleştirilmesinin ardından ve Munir’in kendisini bölgesel bir güç olarak konumlandırma çabalarıyla gerçekleşti. Pakistan, Çin ile ilişkilerini güçlendirmekle kalmadı, Suudi Arabistan ile gelişmekte olan stratejik ortaklığını da pekiştirdi. Aynı zamanda İran ile de ayrılıkçı Beluçların öncülüğündeki hareketlere karşı iş birliği yapmak üzere ortak bir zemin buldu.
Pakistan, her şeyden önce güvenilir bir arabulucu olarak sahip olduğu konumdan yararlanarak, İran ile savaşın sona erdirilmesine yönelik çabaları hedefledi.
Bu çok yönlü diplomasi, İslamabad’ın 1971 yılında üstlendiği rolü yeniden kazanma çabasını ortaya koyuyor. O dönemde İslamabad, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunmuştu.
Pakistan, bunu başarmak için coğrafi konumunu, askeri bağlantılarını ve iletişim kanalları kesilmiş iki taraf arasında köprü görevi gören konumunu, daha geniş bir diplomatik hedefin hizmetine ustaca sundu. Bu cesur hamle, Soğuk Savaş'ın jeopolitik gidişatını değiştirdi.
Ancak bu kez hedef Çin değil ve asıl amaç, Pakistan ordusunun yeniden sahneye çıkmasıyla birlikte ABD ile İran arasında bir yakınlaşma sağlanması. Fakat Pakistan’ın buradaki arabuluculuğu sağlam bir temele dayanmıyor. İslamabad'ın elde ettiği diplomatik yükseliş, neredeyse tek bir kişiye, yani Munir'in yanı sıra gösterişten hoşlanan, kolay erişilebilirliğin cazibesine kapılan ve taktiksel çıkarların etkisinde kalan Beyaz Saray'a bağlı. Pakistan, kurumlarının sağlamlığı veya ekonomisinin gücü nedeniyle değil, sadece ulaşılabilir olması nedeniyle bu ilgiyi görüyor.
Düşman güçler arasında arabulucu rolünü üstlenmek, Pakistan için bir dizi risk barındırıyor. Zira bu durum ülkeyi misilleme ve şüpheye maruz bırakmakta, bir tarafın görüşmelerin tıkanmasından Pakistan’ı sorumlu tutmasına ya da diğer tarafın, kolay erişimden kaynaklanan nüfuzunu abartılı bir şekilde sergilediği yönünde suçlamalarda bulunmasına zemin hazırlıyor. Bu tür görüşmeler dolaylı olmaya devam edecek, zira Pakistanlı yetkililer her iki tarafın heyetleri arasında gidip gelecek. Pakistan'a bir ölçüde varlık kazandıran bu konum, müzakerelerin çökmesi durumunda onu kötü haberlerin taşıyıcısı haline de getirebilir, ki bu olasılık açıkça görülüyor.
ABD Eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger ve dönemin Çin Başbakanı Çu Enlay, Pekin’de tarihi bir ABD-Çin yakınlaşmasının önünü açan ziyaret sırasında, 22 Ekim 1971 (AFP)
Pakistan’ın iç sorunları diplomatik faaliyetlerini engellememekle birlikte, İslamabad için asıl mesele, bu kırılganlığın mevcut girişimini riskli hale getirip getirmediği ya da basitçe sürdürülemez kılıp kılmadığında yatıyor.
İslamabad, 1971 yılında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Henry Kissinger’ın Pekin’e yaptığı gizli ziyaretin düzenlenmesine katkıda bulunan rolünü yeniden üstlenmeye çalışıyor.
Pakistan ekonomisi halen kırılgan bir durumda. Askeri kurumlar dış politikayı elinde tutmaya devam ediyor ve bu durum sivil yetkililerin hızlı müzakere yapma imkânını kısıtlıyor. Siyasi sistemi ise uzun vadeli stratejik bir dönüşümü gerçekleştirmek için gerekli asgari istikrardan yoksun olmaya devam ediyor. Bu tablo, İran ile olan sınırının uzunluğu ve aynı zamanda Suudi Arabistan ile yakın zamanda imzalanan ortak savunma anlaşması uyarınca savaşa sürüklenmekten kaçınma çabası nedeniyle daha da karmaşık hale geliyor.
Tüm bu zorluklara rağmen, Pakistan’ın Modi’nin uzun süredir dayatmaya çalıştığı diplomatik izolasyonu kırmayı başardığı kesin. Geçtiğimiz mayıs ayında Hindistan ile Pakistan arasında yaşanan kısa süreli askeri çatışma, bu dönüşümü tetikleyen kıvılcım olmuş gibi görünüyor. Zira İslamabad bu krizi ustaca değerlendirdi. Şarku’l Avsat’ın al Majalla’dan aktardığı analize göre Trump'ın ateşkesin başarısını kendine mal etmesine olanak sağladı, hatta onu Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise açıkça hoşnutsuz bir tavırla, ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.
Bu çekişme, daha geniş çaplı bir stratejik dönüşümün başlangıcı oldu. Pakistan daha az izole görünürken, Hindistan daha savunmasız bir konumda kaldı. Ayrıca Trump, Hint mallarına yüksek gümrük vergileri uyguladı ve Hindistan’ın Rus ham petrol alımlarını kısıtladı; ancak bu kısıtlamalar daha sonra kaldırıldı. Ayrıca, ABD'den Hindistan'a kaçak göçmenlerin sınır dışı edilme görüntüleri, Modi'nin Trump ile özel bir ilişkisi olduğu yönündeki iddialarını zayıflattı. Bu durum, ABD'li yetkililerin, Hindistan'ın yükselişine zemin hazırlayarak ABD'nin Çin ile ilgili önceki ‘hatalarını’ tekrarlamayacağını kamuoyuna açıklamasıyla daha da belirgin hale geldi.
Tahran'da İran ile Umman arasında bu hayati deniz geçidindeki kısıtlamaların hafifletilmesine yönelik görüşmelerin sürdüğü bir ortamda, Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağına işaret eden bir duvar resmi, 5 Nisan 2026 (AFP)
Diğerleri ise gayri resmi görüşmelerde, 2020 yılında olduğu gibi Çin ile yeni bir sınır krizi patlak verirse Hindistan'ın ABD'nin desteğine güvenmemesi gerektiğini söylediler. Aynı şekilde Trump yönetimi, Hint-Pasifik bölgesindeki ABD-Hindistan iş birliğinin temel taşı olması beklenen ‘Dörtlü Güvenlik Diyaloğu’na pek önem vermediğini ima etti. Böylece, Yeni Delhi'nin kalıcı bir taahhüt olarak gördüğü stratejik ittifakın, nihayetinde geçici bir düzenlemeden ibaret olduğu ortaya çıktı.
İslamabad, Yeni Delhi ile yaşadığı krizi fırsat bilerek, çatışmaları durdurmadaki rolü nedeniyle Trump'ı Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterdi. Modi ise ateşkes kararının tamamen kendisine ait olduğunu vurguladı.
Hindistan, ABD’nin hesaplarında hayal ettiği konuma ulaşamadığını kabul etmekte zorlanıyor. Trump, bölgedeki önceliklerini anlık taktiksel hesaplara göre yeniden düzenlemeye hazır görünüyor. Eğer Munir, İran ile bir anlaşma imzalamayı başarırsa ya da Güney Asya'da ABD'nin çıkarlarına hizmet edecek istikrarlı bir platform sağlarsa, Modi'nin aleyhine olsa bile Trump onu ödüllendirmekten çekinmeyeceği kesin. Böylece Hindistan, müttefiklerden oluşan bir ağa dayanan ve kendine daha fazla güvenen Pakistan ile karşı karşıya kalırken, stratejik manevra alanları daralıyor.
Elbette Pakistan’ın tehlikesi, bugün Trump gibi çıkarcı bir liderin gözünde onu tercih edilen bir arabulucu yapan şeyin, yarın onu kolayca kenara atılabilir bir koz haline getirebilmesidir. Eğer bu arabuluculuk başarısız olursa, Munir ve Şerif kendilerini denklemin kötü adamı konumunda bulabilirler. On yıldan fazla süredir Modi, Pakistan'ı diplomatik ağırlığından mahrum bırakmaya çalıştı. Onun fikri temelde basit bir denkleme dayanıyordu. Hindistan küresel sahnedeki ekonomik varlığını genişletirse, Batı ile ortaklıklarını derinleştirirse ve medyada yükselen ve sorumlu bir güç olarak imajını pekiştirirse, Pakistan marjinalleşecek. Ancak mevcut durum, Modi'nin dış politikasının, uluslararası ilişkilerdeki güç dengelerini belirleyen somut gerçeklerle yüzleşmekten çok, iç politikadaki anlatılara hizmet etmekle meşgul olduğunu ortaya koyuyor.
Hindistan Başbakanı Narendra Modi, Kalküta'da düzenlenen bir mitingde destekçilerini selamlıyor, 14 Mart 2026 (AFP)
Hindistan kendini, çok kutuplu bir Asya söz konusu olduğunda dünyanın kulak vermesi gereken yükselen güç olarak göstermeye devam etse de Pakistan ön plana çıkmaya çalışırken, Hindistan’ın ABD ile İran arasındaki ilişkilerin gidişatını etkilemekteki yetersizliği, durumun aksini düşündürüyor. Bu durum, ABD ile Hindistan arasındaki stratejik ortaklığın, özünde ortak değerlere veya sağlam bir güvene dayalı ilişkiden çok, Çin'e yönelik ortak endişenin sonucu olduğunu teyit ediyor.
Trump önceliklerini yeniden düzenlemeye hazır... Munir, İran’la bir anlaşma sağlamayı başarırsa ya da Güney Asya'da Washington’ın çıkarlarına hizmet edecek bir platform oluşturursa, onu ödüllendirmekten çekinmiyor.
İran ile savaşın patlak vermesiyle Modi, İsrail'in tarafını tutmayı seçti. Böylece fiilen ABD'nin yanında yer aldı ve bu da Yeni Delhi'nin dengeyi koruyabilecek güvenilir bir taraf olarak konumunu yitirmesine neden oldu. Sonuç olarak Hindistan, mutfak gazı yüklü gemilerin Hürmüz Boğazı'ndan geçmesine izin verilmesi için telefonla Tahran'ın kapısını çalmak zorunda kaldı. Buna karşın Pakistan bugün Ortadoğu'da güvenilir bir kanal olarak görülüyor. Oysa Hindistan bu bölgede varlığını ve nüfuzunu genişletmeyi umuyordu.
Bu gelişmeler, Hindistan’ı Güney Küresel ile büyük güçler arasında bir köprü olarak sunmaya ve şekillenmekte olan düzene ilişkin ciddi bir yorum arandığında başvurulması gereken ülke olarak tanıtmaya çalışan Modi’yi zor durumda bırakıyor. Ancak Hindistan'ın daha geniş çevresinde bile konumunu sağlamlaştıramaması, bu iddiaları boş sözler gibi gösteriyor.
Bölgenin en önemli stratejik limanlarından biri olan Pakistan'ın Gwadar Limanı'ndan genel bir görünüm, 4 Ekim 2017 (Reuters)
Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı ve Ortadoğu’nun en büyük üç ordusunu, nükleer kapasiteleri ve mali ağırlığı bir araya getiren orta güçler bloğunun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.
Bu ittifak henüz oluşum aşamasında olsa da geleneksel güç merkezlerini geride bırakacak kadar diplomatik ve ekonomik ağırlığa sahip.
Her zaman ilişkilerini ikili kanallardan yürütmeyi tercih eden Hindistan için ise böyle bir grubun yükselişi, bölgesel düzenin yönelimleri Yeni Delhi'nin vizyonuyla uyuşmayan aktörlerin elinde şekilleneceği bir geleceği endişe verici bir şekilde müjdeliyor.
Sonuç olarak Pakistan’ın artan rolünde değil, Modi’nin, Hindistan’ın dinlenecek bir otorite, hatta ağırlığı daha fazla olan taraf olacağını düşündüğü başkentlerde Munir’in artık hoş karşılanıyor olması Hindistan’ı çıkmaza sokuyor.
Dolayısıyla Modi kendini ağır bir gerçekle karşı karşıya buldu. Pakistan ise pek değişmedi. Halen kafa karıştırıcı ve istikrarsız, ancak birdenbire bugün krizin iplerini elinde tutan güçler için daha yararlı bir taraf haline geldi. Bu yüzden Hindistan, bölgedeki krizlerin yönetilmesinde doğrudan harekete geçmek zorunda kalıyor.
Pakistan, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın yer aldığı bir bloğun ortaya çıkması, Hindistan’ın çıkarları için son derece önemli bir tehdit oluşturuyor.
Ancak paradoksal olarak, Pakistan’ın bu role yükselmesi, ülkenin zayıflıklarını ortadan kaldırmıyor. 1971 yılı, coğrafyanın ağırlığını ve Pakistan devlet yapısı içinde ordunun işgal ettiği belirleyici konumu hâlâ hatırlatıyor. Giderek daha fazla parçalanmaya doğru giden bir dünyada, en zayıf ülkeler bile anı iyi değerlendirirlerse nüfuz kazanmanın yolunu bulabilirler.
Hindistan, kırılgan nükleer güç olan komşusunu görmezden gelip onu izole bir ülke haline getirebileceğini kendine inandırmış olması sebebiyle şu an çıkmazda. Ancak Pakistan, zayıflığına rağmen, çatışmanın merkezinde önem kazanmanın halen mümkün olduğunu tüm dünyaya kanıtladı. Dünya büyük bir jeopolitik dönüşüm yaşarken, Hindistan, bu şoku görmezden gelme lüksüne sahip değil.
* Bu analiz Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli al Majalla dergisinden çevrilmiştir.