Mescid-i Aksa'nın söylemlerle gerçekler arasındaki çatışma tarihi

İsrail Eski Eserler Kurumu, İsrail'in 1967'deki savaşın hemen ardından yıktığı Meğaribe Mahallesi'nin kalıntıları altında Kitab-ı Mukaddes'e dayalı tarihi arıyor

Mescid-i Aksa, Mucireddin el-Hanbeli'nin "el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl" adlı eserinde dediği gibi, Kıble Mescidi'ni ve etrafı surlarla çevrili her şeyi içine alan mekan / Fotoğraf: Reuters
Mescid-i Aksa, Mucireddin el-Hanbeli'nin "el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl" adlı eserinde dediği gibi, Kıble Mescidi'ni ve etrafı surlarla çevrili her şeyi içine alan mekan / Fotoğraf: Reuters
TT

Mescid-i Aksa'nın söylemlerle gerçekler arasındaki çatışma tarihi

Mescid-i Aksa, Mucireddin el-Hanbeli'nin "el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl" adlı eserinde dediği gibi, Kıble Mescidi'ni ve etrafı surlarla çevrili her şeyi içine alan mekan / Fotoğraf: Reuters
Mescid-i Aksa, Mucireddin el-Hanbeli'nin "el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl" adlı eserinde dediği gibi, Kıble Mescidi'ni ve etrafı surlarla çevrili her şeyi içine alan mekan / Fotoğraf: Reuters

Sena eş-Şami 
Mescid-i Aksa'da İsrail ordusu ile Filistinliler arasında tırmanan gerginlik ve artan çatışmalar, televizyon kanallarının ve haber sitelerinin gündeminden neredeyse hiç düşmüyor.
Peki, Mescid-i Aksa'nın tarihi nasıl şekillendi? Kim tarafından inşa edildi? 
Mescid-i Aksa alanının altında gerçekten Süleyman (Tapınağı) Mabedi var mı? 
İsraillilerin Tevrat'a göre Kudüs'teki ilk Yahudi tapınağı ile ilgili ne gibi argümanlara sahipler ve bu konudaki tarihi referansları neler?
Arkeolojik bulgular İsraillilerin iddialarıyla uyuşuyor mu? İsrailliler, Filistin'in işgalinden bu yana burayı nasıl idare ettiler?
Yıllarca yapılan müzakereler ve siyasi anlaşmalar açısından Mescid-i Aksa ve bulunduğu bölge için ne gibi projeleri var?

Mescid-i Aksa'nın tarihi
Mescid-i Aksa, Mucireddin el-Hanbeli'nin "el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl" adlı eserinde dediği gibi, Kıble Mescidi'ni, Kubbetu's-Sahra'yı, revakları ve etrafı surlarla çevrili her şeyi içinde barındıran alandır.
Muhammed Kürd Ali, 1925 yılında Mescid-i Aksa'nın alanıyla ilgili rakamlardan şöyle bahsediyor: 
“Batı cephesinin uzunluğu 490 metre, doğu cephesi 474 metre, kuzey cephesi 321 metre, güney cephesi 283 metre olup, yüksekliği 30 ile 40 metre arasında değişen bir duvarla çevrilidir.”
Mustafa Murad Ed-Debbag "Mevsuatu Biladuna Filistin" adlı kitabında, Mescid-i Haram'ın (Mescid-i Aksa), Kubbetu's-Sahra cami ve Kıble Mescidi'nin bulunduğu etrafı 140 bin 900 metrekare surla çevrili alan olduğunu belirtiyor.
Mescid-i Aksa'nın, (İslam Halifesi) Ömer bin Hattab döneminden başlayarak basit bir ahşap cami olarak inşa edildiği, ardından bu mescidin (Emevi halifesi) Muaviye bin Ebu Sufyan tarafından üç bin kişinin aynı anda ibadet edeceği şekilde genişlettiği söylenir.
Daha sonra (Emevi halifesi) Abdulmelik bin Mervan, büyük bir bina inşa etti ve oğlu Halife Velid inşaatı tamamladı.
Kubbetu's-Sahra olarak anılan bu mescidin inşası için milyonlarca altın dinar harcadı.
Ancak bazı tarih kaynakları, Kubbetu's-Sahra ve Mescid-i Aksa'yı inşa etmeye başlayanın Abdulmelik Bin Mervan olduğunu, bunları genişletip en güzel hale getirenin ise oğlu Velid bin Abdulmelik olduğunu söylüyor.
Bu, birçok tarihçi tarafından dile getirildi. Müslüman tarihçi Yakubî 'Târîḫu'l-Ya'ḳūbî' adlı kitabında, Sıbt İbnü'l-Cevzî 'Mir'âtü'z-zamân fî târîḫi'l-a'yân' adlı kitabında, İbni kesir 'El-Bidaye ve'n-nihaye' adlı kitabında, Mucireddin el-Hanbeli 'el-Ünsü'l-celîl bi tarihi'l-Kudüs ve'l-Halîl' adlı kitabında ve İmam İbn Teymiyye kitaplarından birinde bu konuya değindiler. 
Muhammed Kurd Ali'nin önemli eserlerinden Hutat-ul Şam'da da bundan bahsedildi.
Kitapta, güney girişindeki bir kitabede, Kubbetu's-Sahra adı verilen mescidin Abdulmelik Bin Mervan tarafından Muallak Kayası üzerine yaptırıldığının yazıldığı belirtilerek, kitabede "Bu kubbeyi yapan Allah'ın kulu Abd(ülmelik) Abdullah'tır. Allah'ın kulu imam, müminlerin emiri 72 senesinde yapmıştır. Allah kabul etsin ve ondan razı olsun" yazdığı aktarıyor.
 
Mescid-i Aksa tarihinin İsrail versiyonu
Yahudilerin, Mescid-i Aksa'nın ve özellikle Kubbetu's-Sahra'nın bulunduğu yerin daha önce Süleyman Mabedi'nin inşa edildiği yer olduğunu söyleyen farklı bir tarih anlatıları vardır.  
Yahudilerin tarihi anlatısında bu yapı hakkında şunlar söyleniyor:
“Tapınağı (mabedi) inşa etme fikrinin sahibi, nebi ve kral olan Davut'tur. Tanrı, onun tapınağı inşa etmesini engelledi. Çünkü o bir savaşçıydı ve ona tapınağı oğlu Süleyman'ın inşa edeceğini söyledi. Bunun üzerine sevindi ve tapınağın inşası için altın, gümüş, bakır, tahta, taşlar vb. gereken her şeyi toplayıp hazırladı.  Tapınağın inşası yedi yıldan fazla sürdü ve tam bir şaheserdi. Pers Kralı Koreş, milattan önce (MÖ) 537 yılında tapınağın yeniden inşa edilmesine izin verilen tapınak, MÖ 587 yılında Babil kralı 2. Nebukadnezar tarafından yıkılmıştır. Daha sonra Zerubbabel ve beraberindeki Yahudiler, tapınağı eski ihtişamına geri döndürdüler. MÖ 20 yılında Yahudilerin kralı Herod, tapınağı restore etmeye ve genişletmeye başladı, çevresinde birçok revak ve hizmet binaları olarak oda inşa ettirdi. Herod'un tapınağı, milattan sonra (MS) 70 yılında Roma İmparatoru Titus ve ordusu tarafından yıkılana kadar ayakta kaldı.”
 Bazı arkeologlar, Ortadoğu'nun ovalarından ve çöllerinden göç eden bedevi Yahudi kabilelerinin mabed inşa etmediğini, kutsal eşyalarını konaklamak için kamp kurdukları yerlerde tören çadırına konulan bir tabutta yanlarında taşıdıklarını, gerçek İsrailoğullarının köylerinde mabedlerine dair herhangi bir arkeolojik iz bulunmamasının nedeninin yerleşik hayatları olmamasından kaynaklandığını söylüyorlar.
Aynı arkeologlara göre İsrailoğulları, göçebe yaşam tarzları nedeniyle dini merkezleri olan 'tapınma çadırını' (Yehova çadırı olarak da anılır) yanlarında taşıyorlardı.
Gerçek İsrailoğullarının bir tapınağa ya da tanrısal simgelere ihtiyaç duymadıkları, çünkü inandıkları tanrıyı insan formunda tasavvur etmedikleri söylenir.

Dini inançlar ve arkeolojik gerçekler
Ben Gurion'un, İsrail Devleti'nin kurulduğunu duyurmasının ardından Kudüs olmadan İsrail'in bir anlamı olmadığı gibi, Süleyman Tapınağı olmadan da Kudüs'ün bir anlam yoktu.
Kitab-ı Mukaddes'e dayalı arkeolojiye öncelik verilen İsrail, 1948 yılının temmuz ayında Eski Eserler Kurumu'nu kurdu.
Bunun yanında bir de arkeolojik kazıları koordine eden, konferanslar düzenleyen ve finanse eden İsrail Keşif Derneği'nin faaliyetleri vardı.
Arkeoloji bir halk hareketi haline geldi ve okul çocuklarından askerlere, emeklilerden yabancı öğrencilere kadar gönüllüler kazılara koştu.
İsveçli tarih araştırmacısı Hans Vorhagen, 'Palestine And The Middle East Between The Bible And Archeology' (Kitab-ı Mukaddes ve Arkeoloji Arasında Filistin ve Ortadoğu) adlı kitabında şöyle diyor:
“Kitab-ı Mukaddes, Süleyman Tapınağı hakkında elimizdeki tek belgedir. Bina, Asurluların ve Babillilerin yıllıklarında yer almıyor. Kutsal toprakların farklı yerlerinde bulunan yazıtlarda bina ilgili herhangi bir ifadeye rastlanmaz. Aynı şekilde MÖ 10'uncu yüzyılda Kudüs'te büyük bir yapının bulunduğunu gösteren hiçbir arkeolojik buluntu da yoktur.”
Tel Aviv Üniversitesi'nden arkeoloji profesörü David Oşkin de arkeoloji açısından MÖ 10 ve 9'uncu yüzyıllardaki 'Tapınak Dağı' (Yahudilerin Mescid-i Aksa alanı için kullandıkları ad) hakkında hiçbir bilgi olmadığını söylüyor.
Düşünür Thomas L. Thompson ise 'The Mythic Past: Biblical Archaeology And The Myth Of Israel' (Efsanevi Geçmiş: Kitab-ı Mukaddes Arkeolojisi ve İsrail Efsanesi) adlı kitabında, 'Yehova'ya tapınma merkezi'olarak nitelediği Süleyman Tapınağı'nın inşası kavramını reddederek, şunları ifade ediyor:
“Bu görüntülerin gerçek tarihi geçmişin tasvirlerinde yeri yoktur. Onları yalnızca hikâye olarak biliyoruz. Bu hikâyeler hakkında bildiklerimiz, bizi onlara tarihselmiş gibi davranmaya itmiyor. Süleyman Mabedi'nin inşa hikayesi hiç inandırıcı değil. Bu sadece bir Tevrat'a isnad edilen bir uydurmadır. Bu da Mescid-i Aksa'nın eski İsrail'deki Yahudi tapınağının Kuran'daki adı olduğu fikrini çürütüyor.”

Şehrin gerçek kimliğini bulanıklaştıran adımlar
Yahudiler, 1967 yılındaki savaşta Doğu Kudüs'ü ve Kudüs'ün Eski Şehir bölgesini işgal ederek, Müslümanlar tarafından Peygamber Efendimiz'in Miraç gecesi Mescid-i Aksa alanına girerken bineği Burak'ı bağladığı ve bu yüzden 'Burak Duvarı' olarak anılan, Yahudilerin ise İkinci Tapınak'ın kalıntılarından biri olduğunu iddia ederek tapınağın yıkılmasının yasını tuttukları için 'Ağlama Duvarı' dedikleri batı duvarına bitişik Meğaribe (Mağribliler/Faslılar) Mahallesi'ni yıktı.
Yahudiler, 5 Haziran 1967 tarihinde Kudüs'e girmeden önce Meğaribe Mahallesi sakinlerine mahalleyi iki saat içinde terk etmeleri konusunda uyardılar ve ardından mahalleti yıktılar.
Yıkımın ardından Mescid-i Aksa yakınlarına Tarot Haim, Atrat Kohanim, Tarot Leoshane ve Temple Mount Trustees gibi dernekler çok sayıda konut ve okul binası inşa ettiler.
İsrail, şehrin belediye sınırlarına göre Doğu Kudüs'ün 63 bin dönüm olan alanının 56 bin dönümüne el koydu.
Doğu Kudüs'teki Yahudi sayısı, 1967 savaşından önce sıfırken, 1993 yılında 160 binin üzerine çıktı.
İsrail, Doğu Kudüs'te birçok bölgeyi ele geçirerek çok sayıda Yahudi mahallesi kurdu.
Bununla birlikte şehri tamamen kontrolü altına almak için 'Büyük Kudüs' projesini hayata geçirdi. Şehrin gerçek kimliğini yok etti.
Şehirdeki yerini sağlama almak ve varlığını artırmak için yeni eğlence, dini, askeri ve hizmet yerleri inşa ederek Kudüs'ü Yahudileştirmeye çalıştı.  
Ayrıca, Filistinli Arapların mahallelerini yıkmaya ve mahalle sakinlerini yerinden etmeye devam etti.
Büyük Kudüs projesi, 1967 yılından günümüze kadar birçok kez değişikliğe uğramış ve kapsamı Kudüs şehrinin dışına kadar genişletildi.
Yaklaşık 18 yerleşim birimi inşa edilecekken bu sayı artırılmış ve Kudüs çevresinde ikinci bir yerleşim birimi kuşağı oluşturuldu.
Kontrol noktalarının sayısını da artıran İsrail, çok sayıda gözetleme kulesi dikti, Filistinlilere ait kurumların kapısına da kilit vurdu.

Uluslararası kararlar ve müzakereler
İşgalci İsrail yetkilileri, 21 Ağustos 1969 tarihinde Avustralyalı fanatik Yahudi Dennis Michael Rohan'ın Mescid-i Aksa'da alanındaki Kıble Mescidi'ni yakmaya çalıştığı sırada Mescid-i Aksa bölgesine giden suyu kestiler ve Arap vatandaşların avlulara yaklaşmasını engellediler.
İsrail yetkililerine rağmen gerçekleştirilen söndürme çalışmalarına kentteki Müslüman ve Hıristiyanlar akın etmese, yangın caminin kubbesine kadar gelecekti.
Ancak Selahaddin'in minberinde çıkan yangının ardından güney caminin çatısı ve doğu tarafındaki üç koridorun çatısı alev aldı.
İsrailli yetkililerin tüm engellemelerine rağmen şehirdeki Müslümanlar ve Hıristiyanlar akın edip yangına müdahale etmese, alevler caminin kubbesine kadar ulaşacaktı.
Ancak Selahaddin Eyyubi'nin minberinden başlayan yangın mescidin güney çatısına ve doğu tarafındaki üç koridorun çatısına zarar verdi.
O dönemde birçok ülke yangın olayını kınadı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) olayla ilgili derhal toplanarak ABD'nin de aralarında bulunduğu 4 çekimser oya karşı 11 oyla 1969 tarihli 271 sayılı İsrail'i kınama kararı aldı.
BMGK, İsrail'e Kudüs'ün statüsünü değiştirmeye yönelik tüm eylemlerin sona erdirilmesi çağrısında bulundu.
Öte yandan Arap ve İslam ülkelerinde büyük bir öfke hakimdi. Bu ülkelerin liderleri, 25 Eylül 1969 tarihinde Fas'ın başkenti Rabat'ta bir araya gelerek o dönemde 30 Arap ve İslam ülkesinin üyesi olduğu İslam İşbirliği Teşkilatı'nı (İİT) kurma kararı aldılar. İİT, 1976 yılında Kudüs Fonu'nu kurdu.
Ardından Kudüs ve özellikle Mescid-i Aksa ile ilgili alınan kararlar, İsrail'in Kudüs'e, Kudüs sakinlerine ve kutsallarına yönelik eylemlerine karşı durumu sakinleştirecek tedbirler olarak uygulandı.
Ta ki 28 Eylül 2000 tarihinde dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron, beraberindeki güvenlik görevlileriyle birlikte Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyene kadar. BMGK, bu olayın üzerine"BMGK'yı şiddeti durdurmak, yeni provokatif eylemlerden kaçınmak ve Ortadoğu'da barış sürecinin kurulmasını teşvik edecek şekilde durumu normale döndürmek için gerekli tüm adımları atmaya çağıran"1322 sayılı kararı aldı. 
Şaron'un provokatif adımı, beş yıl süren İkinci İntifada'nın fitilini ateşledi.
İkinci İntifada, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ile dönemin İsrail Başbakanı Şaron arasında Şarm eş-Şeyh'te yapılan müzakereler sırasında imzalanan ateşkesle sona erdi.
Bu olaydan bir süre önce, eski ABD Başkanı Bill Clinton döneminde ABD'nin girişimiyle merhum Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile eski İsrail Başbakanı Ehud Barak arasında 2000 yılında Camp David'de yapılan ve Kudüs dosyası ile kutsal mekanların egemenliği konusunda Arafat'ın üzerinde çok fazla ve güçlü baskıların olduğu müzakereler tüm hızıyla devam ediyordu.
İsrail'in Kudüs ve Mescid-i Aksa gibi kutsal yerlerin statüsünün belirlemesi için oyalama yapılmasına yönelik girişimlerine rağmen müzakereler 1993 yılında başladı.
Aynı yıl 1. ve 2. Oslo Anlaşmaları çerçevesinde İsrail, Kudüs'ün statüsünü müzakere konusu yapmak zorunda kaldı.
Bu gelişme, Filistinli müzakere heyetinin başarısı olarak görüldü.

Yeraltı faaliyetleri
Birzeit Üniversitesi öğretim görevlisi Nazmi Al Jubeh, bir kitabında tüm bunların yanında yerin altında başka bir hikayenin olduğunu söyledi. 
Jubeh, söz konusu kitapta şu ifadelere yer verdi:
“İsrail Eski Eserler Kurumu, 1967 savaşından sonra, İsrail üniversiteleriyle iş birliği yaparak Kitab-ı Mukaddes'e dayalı tarihi araştırmak amacıyla şehirde, özellikle Eski Şehir bölgesinde çok sayıda araştırma ve kazı projesi başlattı. Bu projelerin başında, Meğaribe Mahallesi ve çevresi ile Yahudi Mahallesi'nde yürütülen kazı projesi geliyor. Elbette 1967'den günümüze kadar Silvan ve ez-Zuhur (Ofel) semtlerinde Silvan'daki Vadi Hilve Mahallesi'ne kadar ve Mescid-i Aksa'nın altındaki su tünellerinde ve çevresindeki kazılar halen devam ediyor.”
İsrail, Mescid-i Aksa'yı çevreleyen tüm bölgelerde bu kazıları yoğunlaştırdı. Özellikle güney ve batı cephelerinde onlarca kazı yapıldı.
Mescid-i Aksa'nın batı duvarı boyunca ve hatta zaman zaman altında bir kısmı görülebilen, bir kısmı da gizlenen yapılar göze çarpıyor.
Bu kazılar, 1967'de Meğaribe Mahallesi'nin yıkılması sonucu oluşan geniş meydanı kapsıyor.
Bu kazıların amacı, Kudüs'ün tarihine katkıda bulunmak yahut bulunabilecek heyecan verici tarihi eserleri ortaya çıkarmak değil, Birinci ve İkinci Tapınakların kalıntılarını ortaya çıkarmaktı ve hala da böyle olmaya devam ediyor.
Dolayısıyla bu alanda yapılan kazıların hepsi bu tapınaklarla ilgili. Başlarda, özellikle 1967'den 1980'lerin ortalarına kadar kazı çalışmaları yoğun şekilde sürdürüldü.
Bölgede, özellikle Mescid-i Aksa'nın güneybatı köşesine yakın bir yerde yapılan kazılarda ortaya çıkarılan en önemli şeyin sekiz devasa binadan oluşan Emevi Emirliği binası olması dikkati çeken bir detaydır.
Bu bölgede yapılan kazıların en tehlikelisi, gizli tutulan ve hakkında hiçbir şey bilmediğimiz Mescid-i Aksa'nın batı duvarı boyunca uzanan kazılardır. Burada kazı yapıldığının tek göstergesi kazı sesleridir. 
Söz konusu kazıların yapıldığı alan, Birinci ve İkinci Tapınakların hikayesinin sesli ve görüntülü olarak sunulduğu ve şehre Yahudilerden başka kimsenin yerleşmediği, bu yüzden de başka hiç kimsenin bu şehir üzerinde hakkı olmadığına dair şehrin tarihine düşülen noktaların açıkça belirtildiği 'Davidson Center'adlı bir arkeolojik parka dönüştürüldü.
Tüm bunlar çalışmalar, daha fazla kutsal görünmesi için Eski Ahit'ten seçilmiş metinlerle süslendi.
Arkeologları, bölgenin hassasiyetinin ve ziyaretçilere aktarılan fanatik anlatının arkeolojik keşiflere dayalı olarak bilim camiası tarafından çürütülmüş olduğunun farkında olan İsraillilerden bile daha fazla heyecanlandıran alan, El'ad yerleşim birimine bağlı örgüt tarafından yönetiliyor. 
 
 
Independent Arabia



ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
TT

ABD hesaplarındaki değişimden sonra Suriye: Kürt bileşen için yeni sürece dair bir okuma

Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)
Suriye'nin kuzeyindeki Meskene'den çekilmesinin ardından SDG mevzilerini ele geçiren Suriyeli askerler bir tankın üzerinde, 17 Ocak 2026 (AFP)

Ömer Önhon (Türkiye'nin Suriye eski büyükelçisi)

2026 Münih Güvenlik Konferansı, “Trump dönemi” olarak adlandırılan dönemde kurallara dayalı uluslararası düzenin yeniden çizildiği, tarihi açıdan çok önemli bir anda toplandı. Münih salonlarında, Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun yanı sıra diğer üst düzey yetkililer tarafından, hızlı dönüşümlere ilişkin analizlerini ve bir sonraki aşamanın gidişatına dair öngörülerini sunan son derece önemli konuşmalar yapıldı.

Bu bağlamda, Suriye Kürt sorunu özel bir ilgi gördü. Konferansa Suriye'den katılanlar arasında Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Lideri Mazlum Abdi ve Dış İlişkiler Dairesi Eşbaşkanı İlham Ahmed yer aldı. Toplantıya Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Neçirvan Barzani de katıldı.

Suriye iç savaşı yıllarında Kürtler, Amerikan desteğinden yararlanarak ve DEAŞ'a karşı savaşta Washington ve müttefikleriyle iş birliği yaparak askeri ve siyasi olarak yeniden örgütlendiler. Birkaç yıl içinde SDG, Deyrizor ve Rakka gibi Arap nüfusun ağırlıklı olduğu bölgeler de dahil olmak üzere Suriye topraklarının neredeyse üçte birini kontrol altına aldı. Buna stratejik petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar ve su yolları ile geniş tarım arazileri de dahildi.

Fakat bu durum, Suriye ordusunun geçen ocak ayında SDG'yi geri çekilmeye zorlayan ve ülkedeki siyasi ve askeri dengeyi yeniden kuran büyük ölçekli saldırı başlatmasıyla dramatik bir şekilde değişti. Bunun sonucunda SDG kontrol ettiği toprakların en az yüzde 80'ini, petrol sahalarından oluşan ana gelir kaynağını ve saflarındaki Arap aşiret unsurlarının desteğini kaybetti, ayrıca uzun süredir sahip olduğu koşulsuz Amerikan desteğinde de bir gerileme yaşandı.

Washington'da, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, ABD savunma kurumlarında halen eski müttefiklerine güvenen önemli bir nüfuza sahip

 Bu atılım, esasında Başkan Donald Trump'ın Şam, SDG ve Türkiye'ye yönelik politikasındaki değişimin sonucuydu; birçok gözlemci bunu Washington'un yeni bir Kürtleri terk etme bölümü olarak görüyor. Diplomatik çevrelerde dolaşan anlatılara göre ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, 30 Ocak anlaşmasıyla sonuçlanan Erbil görüşmeleri sırasında SDG Lideri Mazlum Abdi'ye, ABD'nin onlar adına askeri müdahalede bulunmayacağını ve SDG'nin yeni gerçekliğe uyum sağlaması gerektiğini bildirdi.

Bununla birlikte, Kürt lobisi ile SDG yanlısı lobi, Washington'da hâlâ önemli bir nüfuza sahip. ABD savunma kurumları içindeki eski müttefiklerine, Senatör Lindsey Graham da dahil olmak üzere kendilerine sempati duyan Kongre üyelerine ve İsrail yanlısı lobi gruplarına güveniyorlar. Bu taraflar, yönetimin yaklaşımını yeniden şekillendirmeye çalışarak, endişelerini önce Başkan Yardımcısı J.D. Vance'e, ardından da Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakın bir çalışma ilişkisi bulunan Başkan Trump'a iletmeyi başardılar.

10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)10 Mart'ta Şam'da imzalanan anlaşma sırasında Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara ve Suriye Demokratik Güçleri Lideri Mazlum Abdi (SANA/AFP)

Bu adımlar, Suriye meselelerini takip edenlerin uzlaşma olarak nitelendirdiği bir çözümün formüle edilmesine katkıda bulundu. 30 Ocak tarihli anlaşma, SDG'ye 4 Ocak tarihli taslakta yer alanlardan daha az, ancak 18 Ocak tarihli teklifte sunulanlardan daha fazla taviz verdi.

Münih'te, SDG temsilcileri, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Senatör Lindsey Graham ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul da dahil olmak üzere etkili isimlerle bir dizi üst düzey görüşme gerçekleştirdi. Cumhurbaşkanı Macron, Mazlum Abdi ve güçlerini “özgürlük savaşçıları” olarak nitelendirdi ve onlara sürekli destek çağrısında bulundu. Macron'un sözleri, Suriyeli Kürtlerin sivil ve eğitim haklarının korunması ve tam olarak tanınmasına yönelik desteğini yeniden teyit eden Avrupa Parlamentosu'nun 12 Şubat tarihli kararında da yankı buldu. Buna ek olarak Fransa, ABD ile birlikte, diplomatik sürecin önemli bir kolaylaştırıcısı olarak konumlanarak, Kürt haklarını garanti altına alırken, aynı zamanda devlet yapılarına entegrasyon ile sonuçlanacak düzenlemelerin formüle edilmesine katkıda bulundu.

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu

Münih'teki ABD-Suriye görüşmesi, Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun heyetleri ile birlikte Suriyeli mevkidaşı Esad eş-Şeybani ve SDG Lideri Mazlum Abdi ile bir araya gelmesi nedeniyle önemli bir sembolik ağırlık taşıyordu. Görüşmelerin içeriğine ilişkin gizliliğe rağmen, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack X platformundan yaptığı paylaşımda, toplantının önemini vurgulayarak, bunu “bir resim bin kelimeye bedeldir... yeni bir başlangıç” olarak nitelendirdi.

SDG yetkilisi İlham Ahmed ve Mazlum Abdi'nin, birleşik bir Suriye heyetinin parçası olarak değil de bağımsız olarak orada bulunmaları da dikkat çekti. Buna rağmen, Rubio, Senato üyeleri ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan ile ortak toplantılara katıldılar. Abdi, uluslararası topluma kendisini pragmatik ve sorumlu bir ortak olarak sunmaya çalışarak, mutedil ve uzlaşmacı bir tavır sergiledi.

Ankara resmi bir yanıt vermese de Türk medyası Abdi'nin Münih'e gitmesine ve konferansa katılmasına izin verilmesi kararını sert bir şekilde hedef aldı. Zira Türkiye, kendisi ile devam eden temaslara rağmen, SDG'yi terör örgütü ve Kürdistan İşçi Partisi'nin (PKK) bir uzantısı olarak sınıflandırmaya devam ediyor. MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın Münih'te bulunması da Abdi ile olası bir özel görüşme hakkında spekülasyonlara neden oldu; ancak somut kanıtların yokluğunda bu haberleri doğrulamak zor.

Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)Suriye'nin kuzeydoğusundaki Tabka'da, SDG’li bir kadın savaşçının parçalanmış heykelinin üzerine çekilen Suriye bayrağı, 18 Ocak 2026 (Reuters)

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor. Ancak yakından bakıldığında daha karmaşık bir tablo ortaya çıkıyor. Kürtler, siyasi ve askeri bir güç olarak resmi olarak tanındı ve “Kürt bölgeleri” kavramı resmi çerçevelere dahil edildi. Haseke şu anda Kürt bir yetkili tarafından yönetiliyor ve bu da Kürt bölgesi statüsünü pekiştiriyor. Suriye Ordusu içinde, komuta yapılarını ve silahlarını koruyan eski SDG savaşçılarından dört tugay oluşturuldu ve Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani dahil olmak üzere ağırlıklı olarak Kürt bölgelerinde konuşlandırıldı.

Kurumsal düzeyde, Kürtçe ulusal dil olarak tanındı ve Kürt toplumu eğitim alanında ayrıcalıklar elde etti. Bu düzenleme, etnik bütünlük ve birleşik ve coğrafi olarak bitişik bir Kürt bölgesinin yokluğu açısından Suriye'nin koşullarındaki temel farklılıkla birlikte Irak'taki modele benziyor.

İlerleyen Suriye hükümet güçleri karşısında geri çekildikten ve etkisi Haseke ile Kobani (Ayn el-Arap) çevresindeki dar bir bölge ile sınırlı kaldıktan sonra, bir zamanlar Suriye çatışmasının en büyük kazananı olarak kabul edilen SDG, kesin bir yenilgi yaşamış gibi görünüyor

Suriye çatışmasında kilit bir oyuncu olan Türkiye, savaş sırasında Suriye'deki uzun süreli güç boşluğunun sonuçlarını deneyimledikten sonra, sınırlarını ve topraklarını terör örgütlerinden ve yetkisiz yabancı aktörlerden koruyabilecek merkezi bir hükümete dayalı istikrarlı ve güvenli bir Suriye devleti istiyor.

Gerçekten de Türkiye'nin Şam üzerindeki etkisi olmasaydı, SDG nihayetinde üzerinde anlaşılanlardan çok daha elverişli şartlar elde ederdi. Ankara, başından beri bu güçlerin tamamen dağıtılması ve silahsızlandırılması konusunda ısrar etti ve Türk yetkililer, saflarındaki Suriyeli olmayan savaşçıların ayrılmalarını talep etti. SDG üyelerinin Suriye ordusuna entegre edilmesi ilkesini, bunun birleşik askeri birlikler şeklinde değil, bireysel olması şartıyla kabul etti.

 Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP) Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Münih Güvenlik Konferansı sırasında düzenlenen E-3 toplantısının başlangıcında bir arada, Münih, 13 Şubat 2026 (AFP)

Bu koşullar arasında, yaklaşık 1000 Suriyeli olmayan savaşçının Suriye topraklarından Kuzey Irak'a çekilmesi, şimdiye kadar uygulanan tek somut adım olarak öne çıkıyor. Buna rağmen Ankara, bu aşamada bu konu ile ilgili açıkça gerilimi artırmaktan veya önemli bir baskı uygulamaktan kaçındı. Zira Türk yönetimi, Türkiye içindeki Kürt taraflarla devam eden barış süreci ışığında, Suriye'deki politikalarını, özellikle SDG ve genel olarak Kürt meselesini ele alma şeklinin iç siyasi sonuçlarıyla dengelemeye çalışıyor.

Buna binaen, Suriye dosyası, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve özellikle 2027 seçimlerinin yaklaşmasıyla birlikte iç politikada önemli bir faktör haline geldi. Zira iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), barış sürecinde ilerleme kaydederek Kürt seçmen tabanını genişletmeyi hedefliyor.

Sonraki adımlar büyük ölçüde Şam ile SDG arasındaki anlaşmaların nasıl uygulanacağına bağlı olacak; ancak anlaşmaların şartlarına dair yorumlarda devam eden farklılıklar var ve SDG Lideri Mazlum Abdi bu farklılıkları, özde değil, terminolojide bir anlaşmazlık olarak nitelendirdi. Şarku’l Avsat’ın Al Majalla’dan aktardığı analize göre cevap bulmamış bir diğer soru ise bu düzenlemelerin beklenen Suriye anayasasına dahil edilip edilemeyeceği ve eğer edilecekse hangi biçimde olacağıdır. Mazlum Abdi ve İlham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültür haklarıyla ilgili 13 sayılı kararnamenin anayasaya dahil edilmesi çağrısında bulundular. Abdi ayrıca özerk yönetimin Suriye devlet kurumlarına entegre edilmesi gerektiğini vurguladı.

Suriye sorunu, Türkiye'nin ulusal güvenlik denkleminde temel bir unsur ve iç politikasında önemli bir faktör haline geldi

 Ancak Abdi'nin son zamanlarda Suriye, Türkiye, Irak ve İran’daki “Kürdistan'ın dört parçası” ifadesine yaptığı atıflar ve Kürtlerin ortak bir siyasi otorite altında birleşmesi çağrısı, Ankara'da ve başka yerlerde mevcut endişeleri derinleştiriyor.

Suriye içinde, Sünni Arap çoğunluğun ve diğer grupların -Dürziler, Aleviler, Türkmenler ve Hristiyanlar- Kürtlere verilen ayrıcalıklara verdiği tepki, potansiyel gerilimlere işaret ediyor. Güneyde, geniş çaplı çatışmaların yerini kırılgan bir sakinliğin aldığı Dürziler arasında temkinli bir huzursuzluk hakimken, liderleri Şam'ın Kürt meselesini nasıl ele alacağını yakından takip ediyor. Kuzey ve güney Suriye arasında komşu ülkelerin pozisyonlarında temel bir farklılık bulunuyor. Kuzeyde Türkiye, Şam'ı SDG’ye karşı desteklerken, güneyde İsrail, Şam'a karşı olan Dürzi gruplara destek verdi.

Şam'ın karşı karşıya olduğu en büyük meydan okuma, savaşın harap ettiği bir ülkenin yeniden inşası ve zor durumdaki bir ekonominin canlandırılmasıdır; ne var ki azınlıkların şikayetleri ele alınmadan ve çözülmemiş siyasi anlaşmazlıklar giderilmeden bu yolda ilerlenemez. Bu hassas denklem, Suriye Devlet Başkanı Ahmed Şara için önemli bir sınav teşkil edecek; zira kendisi iç güçler, azınlıklarla ilişkiler ve dış güçlerin çatışan çıkarları arasında dengeyi aynı anda yönetme göreviyle karşı karşıyadır.


Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
TT

Lübnan Cumhurbaşkanı, İsrail'in hava saldırılarını kınayarak, bu saldırıların ülkede istikrarın sağlanmasına yönelik çabaları baltalamayı amaçladığını söyledi

 Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)
Lübnan'ın doğusundaki Bekaa Vadisi bölgesinde bulunan Bednayel köyünde, İsrail hava saldırılarının ardından ağır hasar gören bina (AFP)

Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn, İsrail'in dün gece karadan ve denizden Sayda (Sidon) bölgesini ve Bekaa Vadisi'ndeki kasabaları hedef alan saldırılarını şiddetle kınayarak, "Bu saldırıların devam etmesi, Lübnan'ın başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dost ülkelerle istikrarı sağlamak ve İsrail'in Lübnan'a yönelik düşmanlıklarını durdurmak için yürüttüğü diplomatik çabaları ve girişimleri engellemeyi amaçlayan açık bir saldırganlık eylemidir" dedi.

Ulusal Haber Ajansı, Avn'un şu sözlerini aktardı: "Bu baskınlar, Lübnan'ın egemenliğinin yeni bir ihlalini ve uluslararası yükümlülüklerin açık bir şekilde çiğnenmesini temsil ediyor ve uluslararası toplumun iradesine, özellikle de Birleşmiş Milletler'in 1701 sayılı Kararına tam uyulmasını ve tüm hükümlerinin uygulanmasını öngören kararlarına karşı bir saygısızlığı yansıtıyor."

Bölgede istikrarı destekleyen ülkelere, "Lübnan'ın egemenliğini, güvenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak ve bölgeyi daha fazla gerilim ve gerginlikten kurtarmak için saldırıları derhal durdurma ve uluslararası kararlara saygı gösterilmesi yönündeki sorumluluklarını üstlenmeleri" çağrısını yineledi.

Şarku’l Avsat’ın aldığı bilgiye göre İsrail ordusunun Lübnan'ın doğusundaki Hizbullah komuta merkezlerini hedef aldığını söylediği baskınlarda en az 6 kişi öldü ve 25 kişi de yaralandı.


"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
TT

"Barış Konseyi"... Trump'ın vaatlerinin yeni bir sınavı

 Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)
Barış Konseyi Konferansı Katılımcıları- 19 Şubat 2026 (AFP)

Washington, önceki gün Barış Konseyi'nin resmi açılışına tanık oldu. Bu hamleyi ABD Başkanı Donald Trump, kendisini bir barış başkanı olarak tanıtarak ve mesajını öncelikle Amerikan kamuoyuna yönelterek siyasi söyleminin merkezine yerleştirdi. Amerika Birleşik Devletleri artık dış politika dosyalarının iç mücadelenin bir parçası haline geldiği ve her diplomatik hamlenin seçmenler önünde Amerikan rolünün imajının yeni bir sınavı olduğu bir seçim yılına giriyor.

İran ile gerginliğin artmasıyla birlikte bölgedeki büyük askeri yığılma göz önüne alındığında şu soru gündeme geliyor: "İran'a önümüzdeki iki hafta içinde askeri bir saldırı düzenlenmesi durumunda Gazze ile ilgili müzakere edilen iyimser planlar nasıl gerçekçi olabilir?"

Öte yandan, "Gazze Şeridi Yönetimi Ulusal Komitesi"nin geçen akşam Geçici Polis Gücü'nde iş başvurularının alınmaya başlanacağını duyurmasının hemen ardından, Gazze'deki gençler başvurularını yapmak için yarışa girdiler.